Hafta SonuHaftasonuİklim KriziManşet

İklim Kriziyle ilgili umutsuzluğa mı kapılıyorsunuz? Bunu okuyun

Yeşil Gazete için çeviren: Gizem Kastamonulu

İletişim konusunda, politika konusunda, iklim değişikliğine karşı piyasanın vereceği cevaplar konusunda o kadar az şey yaptık ki bu bize çok fazla umut veriyor, çünkü çok ama çok daha iyisini yapabiliriz.

Belki geçen seneki IPCC raporu sizi depresyona sokmuştur. Hani şu iklim değişikliğinin yıkıcı etkilerini önlememiz için önümüzde sadece on yıl olduğunu söyleyen rapor. Ya da BM’nin bir milyon türün yok olacağını söylediği son uyarısı yüzünden sersemlemiş olabilirsiniz. Bu günlerde sonu gelmeyen kötü haber akışı akıl sağlığımızı korumamızı ve mücadeleye devam etme motivasyonumuzu korumamızı güçleştiriyor. Peki inkar ve umutsuzluk arasındaki o etkili noktayı nasıl bulabiliriz?

Susanne Moser bu hakkında biraz kafa yormuş.

Aslında, Moser 1980’lerin ortalarından beri iklim değişikliği üzerine düşünüyor. Henüz Almanya’da bir lise öğrencisiyken annesinin dergilerinden birinde konuyla ilgili bir makale okuduğundan beri. Amerika’ya iklimle ilgili konulardaki doktorasını tamamlamaya geldikten sonra uzun özgeçmişine Endişeli Bilim İnsanları Birliği ve  Ulusal Atmosfer Araştırmaları Merkezi’ndeki işlerini ve Harward ve Standford’ta devam ettirdiği akademik kariyerini ekledi. Moser her zaman virajın ilerisindeydi: Daha 1990’ların başında, henüz bu bir konsept değilken iklim uyumuyla ilgili yazıyordu. Bugün, hükümetlere, sivil topluma, vakıflara ve başka yerlere iklim değişikliği uyumu ve tüm insanların ve doğanın uygun şartlarda gelişebileceği daha küçük ve fonsiyonel bir topluma izin veren gerekli koşulların sağlanabilmesi için yapılması gereken dönüşümlere dair danışmanlık yapmasının yanı sıra, Moser bu endişe verici anın psikolojik talepleri üzerine de çokça kafa yoruyor.

Earth Island Gazetesi ve Island Press ile yaptığı bir söyleşide Moser kötü iklim haberlerinin iletişiminden, fonksiyonel inkarın faydalarından, umudun çeşitli hallerinden ve bildiğimiz hayatın enkazından kurabileceğimiz daha güzel bir dünyadan bahsediyor.

On yıllardır insanların dikkatini iklim değişikliğine çekebilmek için çalışıyorsun. İletişim çalışmalarında hep şunu duyarız: Korku motive edici değildir, insanların aklını çıkararak üretkenleştiremeyiz. Ama kişisel olarak ben korkudan oldukça fazla motive oluyorum. Ve bilim korkusuz.  Onu eleştirmeyi bırakmalı mıyız?

Korkunun motive edici olduğuna şüphe yok, yoksa tür olarak bugün burada olmazdık. Öyle değil mi? Çalıların arasından çıkacak aslanlardan korkmasaydık, onlar tarafından yenirdik. Ama insanlara korkularıyla ne yapabileceklerini anlatmadan ya da korkuyu nasıl koruyucu veya iyileştirici bir eyleme dönüştüreceklerini göstermeden onları korkutursanız, kaybedersiniz. Tehdite karşı iki tür tepkimiz vardır: Ya tehditle başa çıkarız ya da tehditle ilgili hissettiklerimizle başa çıkarız.

İlk seçenek aslında tehditi azaltır. Azaltırsın, ondan kaçarsın ya da ona karşı bir dalgakıran örersin. Diğer seçenekteyse, “Bu korkunç meselenin yüzüne bile bakmak istemiyorum çünkü ne yapacağımı bilmiyorum” dersin. “Bu yüzden kafamı kuma gömeceğim.”

Aynı şey bazı insanları harekete geçirme gücü olan utanç için de geçerlidir. Suçluluk da, öfke de, sevgi de harekete geçirebilir ama bunları bir şeye çevirmeyi bilmiyorsan, pozitif duygular bile hiçbir işe yaramaz.

Tabii bugünlerde pek çoğumuz çok korkuyoruz. Zaten korkudan ölmüyorsan, ne olup bittiğinden haberin yok demektir. Peki içinde bulunduğumuz belanın nasıl hem tamamen farkında olup hem de sabahları yatağımızdan kalkabiliriz?

Evet, bu çok güzel bir soru. Kesinlikle benim için, yataktan kalkma sebebi henüz her şeyi denememiş olmamız. İletişim konusunda, politika konusunda, iklim değişikliğine karşı piyasanın vereceği cevaplar konusunda o kadar az şey yaptık ki bu bize çok fazla umut veriyor, çünkü çok ama çok daha iyisini yapabiliriz.

Diğer bir sebep ise, bir çok meselede ileri görüşlü insanlar değiliz, buna rağmen türümüz yapımı 300 yıl süren katedraller inşa etmeyi becermiş. Yani yapamayız diye bir şey yok. Gelecek henüz yazılmadı. Nasıl şekilleneceği hala belirsiz.

Yine de, farkına varmamız gereken – ve pek çok insanı kafasına şimdi dank eden – şey, atmosfere yarın bir anda geri döndüremeyeceğimiz kadar çok CO2 salmış olmamız. Bu yüzden hem kamusal alanlarda hem kendi özel hayatlarımızda korkuya, kedere ve tüm o diğer duygulara yer açmamız gerekiyor.

Birbirine son derece bağımlı küresel bir sistemle uğraşıyoruz. Çok fazla şey birbirine bağlı olarak hareket halinde, öyle ki şu anda kontrol etmeye kalsan, edemezsin. Bir yelkenliyle açıldık ve soru yelkenleri rüzgarla doldurmaya çalışmaya devam edip onu dalgalı suların içine mi göndereceğiz, yoksa suları durgunlaştırıp, limanın girişinin herkesin geçebileceği kadar geniş olduğundan emin mi olacağız?

Neler yapabileceğimiz konusunda hala bir ton alan var. İstediğimiz her şeyi öylece yapamayız çünkü her şey işler vaziyette ama daha kötüye gitmesini engelleyebiliriz ve hayatı dünyadaki insanların büyük bir çoğunluğu için çok daha az çileli bir yer haline getirmek ve zorluklarla baş etmek için bir çok seçeneğimiz var.

Yani bence bu bir öncelikler ve değerler meselesi ve yaptıklarımızla hesaplaşma meselesi. Kamusal alanda buna politika deniyor. Özel alanda ise, yapılması gereken çok fazla kişisel dönüşümsel iş var.

Fonksiyonel inkar diye birşeyden bahsediyorsunuz. Nedir bu fonksiyonel inkar?

İnkar kısmı hepimizde olan şey zaten. Yarattığımız gerçekliğin gözünün içine bakmak inanılmaz derecede zor bir şey. Fonksiyonel kısmı ise her şeye rağmen devam etmemiz gerektiği. Günlük olarak, her sabah kalmak, faturalarımı ödemek, işime gitmek zorundayım. Sanki dünya eski sıradan dünyaymış gibi, hiçbir şey değişmemiş gibi ve endişelenecek çok bir şey yokmuş gibi yapmak zorundayım.

Daha dikkatli bakarsanız, probleme daha da fazla katkıda bulunmamak için yaptığım değişiklikleri ve tercihleri görebilirsiniz. Ama genel anlamda, yataktan kalkarım, çayımı içerim ve hayatımı hiçbir şey olmamış gibi yaşamaya devam ederim.

Ve aynı zamanda her gün, yarattığımız şeyle yüzleşirim. Eğer bana bir saniyeliğine durmamı söyleseniz ve Bunun hakkında nasıl hissediyorsun? diye sorsanız paralize olabilirim. Bununla ilgili çok fazla acım var. Çok fazla öfkem var. İnsanlığın böyle küstah olmasına, körlükle ve ardından da açgözlülükle yaptıklarına dair hissettiklerim adeta bir duygular bataklığı.

İşte, bu tamamen farkında ve bilinçli olmanın ve yaptığımız şeyin ağırlığını reddetmemenin ve aynı zamanda sabahları kalkıp ailemin geçimini sağlamanın ve işteki sorumluluklarımı yerine getirmenin simultane bir varoluş hali.

Benim için fonksiyonel inkar umudun bir hali.

Bunu biraz daha açabilir misin?

Bu ülkede ve aslında tüm dünyada, umuda dair çok az bilgiye sahip olduğumuz sonucuna vardım. Umudun binbir türlü hali var.

Bunlara bazen gerçekçi umut, aktif umut ya da otantik umut deniyor. Bu, yaptıklarınızın sonucunda pozitif bir netice alacağınıza ikna olmadığınızda sahip olduğunuz umut şekli. Sonunda büyük birşey kazanmak için çalışmak gibi değil. Buna ulaşıp ulaşamayacağını bilmiyorsun. Ama bildiğin tek bir şey var: Pozitif bir sonuç elde etmek için elinden gelen her şeyi yapmazsan sen, sen olmayacaksın.

Ve bir de ‘‘radikal umut’’ var. Antropolojist Jonathan Lear ile özdeşlemiş bir terim. Radikal umutla, sonucun pozitif mi yoksa negatif mi olacağını bilmiyorsun. Ne kullanacağın araçlar ne de sonuçları belli ve her ne şekilde olacaksa olsun bu yeni gelecekle barışabilmek için kendini yeniden oluşturman gerekiyor. İşte iklim değişikliği için ihtiyacımız olan umut, gerçekçi umutla radikal umut arasında bir yerde duruyor.

Radikal umut büyük belirsizlik zamanları için çok kullanışlı gibi duyuluyor.

Kesinlikle öyle. Lear bu terimi, her şeylerini kaybeden Amerika yerlileri üzerine çalışırken icat etmiş. Topraklarını, hayvanlarını, kültürlerini, özgürlüklerini her şeylerini kaybetmişlerdi ve var olmaya devam edebilmek için kendilerini tamamıyla yeniden oluşturmaları gerekti. Bu dönüşümde kendilerine yardım eden büyük bir liderleri vardı. Bana göre bizim ülkemizde veya dünyada henüz radikal kültürel dönüşümün gerektirdiklerini anlayan böyle bir liderimiz yok.

Aksine liderler bu belirsizlik anında yapmaları gerekenin tamamen tersini yapıyor ve bize istesek bile geri dönemeyeceğimiz bir tür uçuk statükoya geri döneceğimizin sözünü veriyor gibi görünüyorlar.

İşin enteresan yanı, ben artık belirsizliğin umut için gerekli bir durum olduğuna karar verdim. Eğer ‘‘Her şey yoluna girecek’’ ya da ‘‘her şey cehennem gibi olacak’’ seviyesinde kendinden eminsen, umuda ihtiyacın yok, çünkü ne olacağını gayet iyi biliyorsun demektir.

Ve Trump gibi insanlar ya da diğer radikal sağ kanat politikacılarının vaatleri bir tür kesinlik hali: ‘‘Amerika yeniden muhteşem olacak, tamamen beyaz olacak ve mükemmel bir ekonomimiz olacak ve biz en iyisiyiz.’’ Bunların hepsi bir tür kesinlik hali.

Halbuki, ‘‘Gelecek bugünkünden çok farklı görünecek ve size nasıl olacağını söyleyemem ama bu süreci beraber yaşayıp göreceğiz ve üstesinden geleceğiz ve yaratacağız – bu belirsizliktir ve çok çalışmayı gerektirir. Ve hiç popüler değildir.

Belirsizlikle başa çıkmada çok kötüyüz. Çok rahatsız edici.

Elbette rahatsız edici ve zor bir iş ve bunda çok kötüyüz ve bu da dönüşümün sebepleri. Ne kadar zor olacağına dair benim kesinlikle hiç bir yanılsamam yok. Ya da diğer tarafa sağ sağlim geçip geçemeyeceğimize dair. Bunu size peşin peşin söyleyeyim.

Ama, sonunda oturmuş yöntemlerden biraz kurtulmaya başladığımız için aslında bir fırsat var. Eğer aynı kalırsan dönüşemezsin. Kulağa basmakalıp geliyor ama işlerin eskiden olduğu gibi olmasını bekliyorsan, sen de aynı kalırsın.  Bu yüzden uçurumdan atlamak zorundasın. Tam bir aptal gibi görüneceksin, bir sürü hata yapacaksın, aman Allahım kayalara çarpa çarpa düşeceksin, çok kötü görünecek. Ama gerçek değişim için tek şansın bu.

Toplum olarak gerçekten de uçurumdan aşağı yuvarlanıyor gibi görünüyoruz. Aslında bunu gerekli bir dönüşüm olarak görmek yardımcı olabilir.

Evet ve olayı içine koymamız gereken çerçeve bu ve bunun bir süreç olduğunu anlamamıza yardımcı olacak olan, ihtiyacımız olan liderlik türü de. Çok arketipsel bir süreç. Belki de daha önce tür olarak hiç böyle bir tehlikeyle karşı karşıya kalmamıştık. Ama benzer süreçlerden hiç geçmedik de diyemeyiz.

Belki göç iyi bir örnek olurdu. Doğduğun yeri terkedip bir gemiyle okyanusa açılıyorsun. Geminin dayanıp dayanamayacağını ya da kaptanın nereye gittiğine dair bir fikri olup olmadığını bilmiyorsun. Yaptığımız şeyi tanımlamak için mükemmel bir metafor. Büyük bilinmezliğe doğru gidebilmek için eski bir şeyden vazgeçeriz ve yeni bir yere gelip burada yeniden yeni şekillerde yeniden varoluruz.

Bazı insanlar var, işin umut kısmını atlayıp iklim değişikliğinin ya da başka bir şeyin medeniyetin çöküşüne sebep olmasının kaçınılmaz olduğuna inanıyorlar ve bunun için hazırlık yapıyorlar. Karanlık Dağ Projesi geliyor aklıma ve politik sol ve sağ kanattan çeşitli kıyamet bekleyen topluluklar. Bu yaklaşım hakkında ne düşünüyorsunuz?

Bana ilginç gelen bu insanların bir kesinlikten başka bir kesinliğe atlamaları. ‘‘İyi olacağız, çok kötü olmayacak’’ fikrinden ‘‘Hepimiz ayvayı yedik’’ fikrine.

Mesela Birleşik Krallık’tan Jem Bendell derinlikli bir uyum ajandası öne sürmüştü. Facebook sayfasında, Linkedln grubunda,  ‘‘İyi olacağız’’ ile ‘‘Hepimiz ayvayı yedik, önümüzdeki 50 sene içinde hepimiz öleceğiz’’ arasındaki her türlü tartışmayı yasaklıyordu.

Ama kıyamet hazırlıkçıları, jeneratörlerini, silahlarını alıp, üç aylık yiyecek depolayanlar… Onlar için endişeleniyorum. Amerika’da o kadar çok silah var ki birbirimizi vuracağız ve bu çok korkutucu. Bu çok bireyci ve hayatta kalmacı bir yaklaşım. Ama Karanlık Dağ Projesi ve Jem Bendell’in derin uyum programı aslında başka bir yere varabilmemiz için gerekli derin psikolojik ve sosyal işin bir kısmını yapıyor.

Yani, bu meseleden sağ sağlim kurtulabilmek için olması gereken dönüşümün anahtarı topluluk olmak, öyle mi?

Şüphesiz ki şu anda yaratmakta olduğumuz zor koşullar bizi birbirimize bağımlı yapacak.  ‘‘Kendimi bundan koruyabilir miyim; ne olursa olsun hayatta kalabilir miyim?’’ üzerine o kadar yoğunlaştık ki. Hatta ‘‘Nereye taşınabilirim?’’… Sanki bu küresel değişimden saklanılabilecek bir yer varmış gibi. Ama tür olarak hayatta kalmak için tek şansımız, kaynakları paylaşmamız ve en zayıf ve marjinal grupları topluluklarımızın merkezine koymamız. Ve evet bağımlılık ve karşılıklı bağımlılıkla ilgili daha önce görmediğimiz sağlam bir ders alacağız. Yani hiç birimizin görmediği. Ben diyorum ki Olduğun yerde kal  ve komşularını tanı!

Reçeteyle ilgili daha fazla hemfikir olamazdım. Ama toplum olarak da gitmekte olduğumuz yönün bu olmadığını farketmeden edemiyorum.

Bu sadece iklim haberleri yüzünden değil, aynı zamanda toplumsal durumda, partizan çizgileri boyunca hiçbir şey yapamamanın politik yetersizliği ve bunun insanların umutsuzluğunu beslemesi de var. Nerede olursak olalım, iş yerinde, komşuluk düzeyinde, topluluklarda, sosyal kapitali büyütmek çok önemli.

Umut geleceğin ümit verici bir resmine dayanmıyor. Gerçekten sebep olduğumuz acı ve zalimliğin çok büyük olduğuna inanıyorum. Ama aynı zamanda da insanların vicdanı olduğuna ve şu ankinden başka bir şeye çok ihtiyaçları olduğuna inanıyorum.

Bununla yapıcı bir şekilde nasıl uğraşabileceklerini bilmeyen milyonlarca insan var ve güçsüz hissediyorlar. Bu güçsüzlük umutsuzluklarını besliyor. Ama günün her saati televizyonda görebileceğin ahlaksızlıkla, nefretle ve ayrımcılıkla aynı gemide olmayan milyonlarca insan da var.

Bu gerçekten doğru. Ve bu kültürde yaşama şeklimiz, yani iklim değişikliğine sebep olan yaşama şeklimiz, insanlık tarihinin büyük bölümünden o kadar farklı ki. Daha iş birlikçi bir yaşam şekline geçiş eve dönmek gibi olacak.

Evet. Daha önceden bildiğin bir şeyi yeniden öğrenmek gibi, en azından tür bazında. Hep üç F’den bahsediyoruz: Fight (dövüş), flight (uçuş) ya da freeze (donmak). Ama aslında hayatta kalmamıza yardım eden bir döndüncüsü daha var.

Nedir?

(Forming of bonds) Bağ kurmak, ya da arkadaş olmak. Bizim tür olarak iş birliği yapmamızı ve beraber çalışmanın herkesin kendisi için çalışmasına kıyasla çok daha büyük avantaja sahip olduğunu anlamamızı sağlayan parça bu.  Bu biyolojidir. Bu bizim türümüzün genetik tarihinde vardır. Buradayız çünkü iş birliği yaptık. Bu bizim bir parçamız.

İklim değişikliği hikayesinde çok fazla kayıp var: bildik olanın kaybı, sevdiğimiz yerlerin kaybı, tür olarak bize çok büyük güç, enerji veren istikrarlı iklimin kaybı. Bu kesinlikten ayrılmanın da bize kazandıracağı şeyler var mı?

Bence kesinlikle var. Kayıp çok büyük ve pek çok sefer kalp kırıcı, hem insanların çektiği acı hem de diğer türlerin, yerlerin, mevsimlerin yok oluşu. Ve beni en çok çarpansa, bu kayıpları hayal etmenin, kendimizi değiştirip gezegende farklı bir yaşam şekli yaratmayı hayal etmekten daha kolay görünmesi.

Ne kazanabileceğimizi hayal etmeyi öğreniyor olmamız çok önemli. Eğer hayal edemiyorsak, gerçekleştirmesi daha zor. Bu da bizi kazalara ve rastlantılara bağımlı yapacak.

Atmosferdeki karbon konsantrasyonu miktarı milyonda 415 partikülü geçtiği zaman, insanlar homosapiens bu gezengende olduğundan beri böyle atmosfer olayları yaşanmadığını söylüyordu. Şu anda bunun iki katına hatta fazlasına yaklaşıyoruz.

Yani tamamıyla yeni çevresel koşullarla başa çıkmak zorunda kalıyoruz ve bu bizi değiştirecek. Bunu hayal edebiliyor muyuz? Hayır. Birbirimizin kafasına vurmadığımızı veya birbirimizi havaya uçurmadığımızı hayal edebiliyor muyuz? Ben farklı bir şey hayal edebiliyorum.

Hayal ettiğinizde yeni dünyayla ilgili en güzel şey ne?

Bizim yeniden baskın olmayan bir tür olacak olmamız. Bunu ilk söyleyen ben değilim. Ama bu antroposeni jeolojik kaydın gerçekten ince bir kademesinde tutma fikri ve bu gezegende, sınırlı kaynaklarla, onlara zarar vermeden hatta yeniden üreterek ve yaşamın devamı için koşulları iyileştirmeyi türümüzün bir gayesi haline getirerek bu gezegende yaşayan pek çok türden biri olabilmek.

İnsan türü için en büyük dileğim, yaşamın hizmetçileri olmamız.

Makalenin orijinali için tıklayın

Kategori: Hafta Sonu