Hafta SonuKültür-SanatManşet

Hermit, belki senin de hikâyendir

Ayşegül’ü uzun yıllardan beri tanıyorum. Abisi Mustafa ile birlikte Muammer Ketencoğlu’na ulaşmaya çalıştıkları günlerde tanımıştım onu. Akordeon çalmayı öğrenmek istiyordu. Buluştuk, tanıştılar ve o gün bu gündür muhabbetimiz sürüyor Ayşegül’le. Geçen aylarda Ruhi Su Dostlar Korosu’na da katıldı ve koroyla birlikte bir Ankara yolculuğu yaptık. Yolda da muhabbet ettik.

Ayşegül zeki ve yetenekli biri. Şimdilerde kendi yazdığı ve yönettiği bir oyunla kendi izleyicisini bulmaya çalışıyor. Oyun, istediği mesleği yapamayan veya yapsa bile hayal ettikleriyle gerçekler arasında bocalayan insanların trajikomik hikâyelerinden oluşuyor. Oyuna geçmeden Ayşegül’ün yaşam hikâyesinden kısaca söz etmek istiyorum:

Her şey ortaokul yıllarında ‘Çalıkuşu’nu okumasıyla başlar. O yıllarda öğretmenlik mesleğine duyduğu büyük saygı; ileride bu mesleği yapma kararı almasını getirir. Daha on üç- on dört yaşındayken ‘Büyüyünce ne olacaksın?’ sorusuna ‘Edebiyat öğretmeni’ cevabını verir. Öğretmenlik fikrini kafasına sokan romanın kahramanı Feride olur ama edebiyata olan tutkusu dedesinden gelir. Daha okuma yazma bilmiyorken dedesinin okuduğu şiirleri ezberler. Orhan Veli’den, Nazım Hikmet’ten, Cahit Sıtkı’dan, Necip Fazıl’dan şiirlerdir bunlar. Büyüyünce o şairleri yumurta savaşı gibi birbiriyle tokuşturmayı öğrenir elbet ama o yaşta ‘İyi olan şiir iyidir.’ cümlesi o kadar kazınmıştır ki kafasına; büyüyünce görüşüne uyanı sevip uymayana sövenlerden olmaz. Belki sırf bu duruma inat edebiyat öğretmeni olur. Çocuklarına; iyi şiirler, iyi hikâyeler, iyi denemeler okumak; iyi romanlar üzerine birlikte eleştiriler yazmak ve bu büyülü dünyayı onlarla yeniden keşfetmek en büyük arzusu olur.

Edebiyat fakültesi bitince sınavı, atanmayı beklemez. Hemen gider ücretli öğretmenliğe başlar. 21 yasında, kendi bitirdiği lisede Edebiyat öğretmeni olur. En keyifli senesidir o sene. Kadrolu olmadığı için karışanı, görüşeni olmaz. İşine karışan bölüm başkanı, idareci yoktur. Çocuklarının dersi boş geçmeyecek diye halinden memnun veli de karışmıyordur ona. Ne isterse yapabiliyordur. Çocukları alıp sergiye gidebiliyor, sahile şiir okumaya inebiliyorlardır. ‘Nasıl olsa kıza doğru dürüst para da vermiyoruz bırakın takılsın öyle’ diye bırakırlar çocukları ona… Çocuklar da, o da mutludur.

Yıllar geçer ve geçen yıllar onu kurumsal bir öğretmen haline getirmeye başlar. Artık istediklerini yapamamaktadır. Atanamadığı için özel okullarda Türkçe ve Edebiyat öğretmenliği yapmaya başlar. Orada da öğrencilerin başka türlü ihtiyaçları vardır. Gelir seviyesi düşükken çalışmak için koşuşturan ve çocuklarıyla ilgilenemeyen ailelerin çocuklarından; gelir seviyesi çok yüksek olan, bu standardı korumak için gece gündüz çalışan ve çocuğuna vakit ayıramayan ailelerin çocuklarına öğretmenlik yapmaya başlar. Hangisinin daha gariban olduğuna karar vermekte zorlanır.

Çocuklarıyla iletişim kurmaya, onlara daha çok ulaşmaya çalıştıkça; her sene değişen sistemler, kaldırılan sınavlar; süresi değişen ilköğretim, ortaöğretim kademeleri… çocukları da onu da allak bullak eder ve çocukların hızla ondan uzaklaştıkları duygusunu yaşamaya başlar. Artık çocuklara hayaller kurduran; edebiyattan felsefeden bahseden öğretmenlerin kıymeti kalmamıştır. Artık daha kısa sürede daha hızlı test sorusu çözen öğretmene ihtiyaç vardır. Ne yazık ki o buna ayak uyduramaz. 17 yaşındayken, yapmak istediği meslek için gerekli olan testlerle, hayatının sonraki döneminde hiç haşır neşir olmamıştır. Öğretmenken de gerektiği kadar test çözdürüp bırakır. Çünkü iyi kitaplar okumuş, felsefeye kafa yormuş birinin, her türlü test sınavında başarıyı elde edebileceğini bilir. İşte bu fikir önce velileri, sonra idarecileri rahatsız etmeye başlar. Hiçbirini o kadar önemsemez ama öğrencilerini de ikna edemediği noktada artık bu mesleği yapmanın bir anlamı olmadığına karar verir.

 

Üniversiteden beri tiyatroyla da ilgileniyordur. İlk yıllarda daha çok oyunculuk yapar ama meslek hayatı başlayınca buna vakit bulamaz. Öğretmenken de skeçler, oyunlar yazıp öğrencilere oynatır. Bazen sevdiği karakterleri de kendisi oynar. Tiyatro ile bağını hiç koparmaz. İşte bu tam da mesleğiyle insanlara ulaşamadığını hissettiği anda tiyatro yetişir imdadına. ‘Madem ‘çalıkuşu’ olarak ulaşamıyorum insanlara; o zaman tiyatroyla ulaşırım.’ der. Ve bu süreci anlatan, eğitim sisteminin -daha doğrusu sistemsizliğinin- sadece öğrencileri değil öğretmenleri de ne hale getirdiğini gösteren bir oyun yazmak ister. Oyunculuk yaptığı zamanın üzerinden yıllar geçmiştir, artık on yıllık öğretmendir. Tabii ki kimse ‘Aa gel bizde tiyatro yap’ demez ona. O da “ O zaman tek kişilik bir oyun yazarım, kendim oynar kendim yönetirim. Baktım kimse ilgilenmiyor; konuya komşuya oynarım. Onlar da gelirken mercimek bulgur getirir, böyle geçinir giderim!’ diye düşünerek önce oyununu yazar. Sonra da öğretmenliği bırakır. Öğretmenlik günlerinin trajedisinden de faydalanarak trajikomik bir oyun çıkar ortaya. Aslında oyunun derdi mesleklerdir. Yani insanların istedikleri mesleği yapamaması; yapmaya kalkıştığında beklediklerini bulamaması üzerine bir oyun. Bu konu etrafında birbirine bağlı komik hikâyelerle, yer yer şarkılarla eğlenceli bir hale getirmeye çalışır oyunu.

Hepimizin bir mesleği var. Kimimiz yaptığımız işten memnun oluruz. Ama bazılarımız da hayal ettiğimizle, yapmak istediklerimiz arasında sıkışıp kalırız. Bazı şeyler işimizi düşlediğimiz gibi yapmamıza engel olur. İşte bu oyun da Ayşegül Sağlam’ın öğretmenlik hayalleriyle karşısına çıkan gerçekler arasında sıkışıp kaldığı anlarda kaleme aldığı, sonra da yönettiği ve oynadığı trajikomik bir oyun… İzleyin derim. Kendi hayatlarınızdan da çok şeyler bulacağınıza eminim…

Ayşegül oynarken çok eğleniyor bu belli. Oyunu bir kez izleme fırsatı bulabildim, gördüğüm kadarıyla izleyenler de eğleniyorlar. Eğlenmenin çok daha ötesinde kocaman yürekli bu cesur oyuncuya destek olmak zorundayız diye düşünüyorum. Ne yapabiliriz? En basiti oyunlarını izlemeye gidebiliriz. Oyununu sahneleyebileceği yeni mekânlar araştırabiliriz. Sosyal medya hesaplarımızda oyunun duyurularını yaygınlaştırabiliriz. Daha başka neler yapabileceğiniz sizin isteğinize ve yaratıcılığına kalmış.

Hermit’in ve Ayşegül’ün yolu açık olsun.

 

Ercüment Gürçay

Kategori: Hafta Sonu