Kültür-SanatManşet

!f İstanbul’a yeşil bakış – 2

‘Ütopyamız kalmadı, ütopyacıklar verelim’

Sessiz filme canlı olarak eşlik eden müzik performanslarına katıldınız mı hiç? Özellikle Bela Lugosi’nin Dracula’sı üzerine Philip Glass’ın bestelediği ve Kronos Quartet’in çaldığı, ya da Metropolis’e koca bir senfoni orkestrasının eşlik ettiği gösterimler unutulmazdır.

!fistanbul’un ikinci günü bunlara benzer, ama bir adım da ötesine geçen hoş bir performansa sahne oldu: canlı belgesel! 4 Bölümde Ütopya/Utopia in 4 Movements başlıklı gösterim filmden çok canlı bir peformanstı. ABD’li yönetmen Sam Green’in (soyadı çok anlamlı olmuş) ütopya fikrinin ve geleceğe duyulan iyimserliğin neden yitirildiği üzerine şiirsel metnini ekranda hazırladığı görsel akış ve olağanüstü bir ses manzarası yaratan  Brooklyn’li müzik grubu eşliğinde sahnelemesi kaçırılmayacak bir deneyimdi.

Gösterim sonrası söyleşide öğrendiğimiz kadarıyla bizim bu akşam izlediğimiz, performansın canlı/doğaçlama kısmının ‘altyazı’ gereksinimi nedeniyle kısmen sınırlandırıldığı bir versiyonu, gösterimden gösterime sürekli değişen dinamik içeriği bu gereklilik nedeniyle ‘geçen performansta’ sabitlenmiş ve geçen performansın metni bire bir kullanılmış. Ekranda akan ise fotoğrafların ve küçük videoların tema ve alt bölümleri çerçevesinde arka arkaya sıralandığı bir sunum, hani powerpoint sunumlarına ses ekleyip videoya çeviriyorlar ya, görsellerin sinema kalitesinde olması bir yana, işte öyle bir şey. Gösterimin giriş bölümünde Ekim ayında İstiklal caddesinde yaptığımız 350 kampanyasının yürüyüşü ve Yeşiller ve KEG bayraklarının resimleriyle karşılaşmak da bize özel bir hoşluk oldu.

Green’in performansı şekil olarak bir yandan da Al Gore’un ‘Uygunsuz Gerçek’iyle de akraba, orada da çoğunlukla bir powerpoint sunumuna Al Gore’un konuşması eşlik ederdi. Ancak onun tersine derdi bilgi bombardımanı yaparak bir gerçeğin kabul edilmesini sağlamak değil, yaşadığımız dönem üzerine birlikte düşünmek. Temel derdi olan aşırı tanımlanmış, belirlenmiş ve tasarlanmış projeler olarak erken modernliğe ait bir kavram olan ütopyanın yitimini tam da bunun sonrasında ‘düşünümsel’ adı da verilen geç modernliğin (ya da yeni kapitalizmin) ruhu üzerine izleyiciyle “birlikte düşünmek” gerçekten de çok uygun bir yöntem olmuş.

Bu anlamda Green’in durduğu yer Richard Sennett, Zygmunt Bauman ve Ulrich Beck gibi zamanımız düşünür ve sosyologlarının yaklaşımlarına akraba. Performans dört bölümde yapılandırılmış: ilk üçü yiten ütopyalar üzerine. Evrensel dil Esperanto’nun yükseliş ve çöküşü ve  sosyalist devrimlerin sonunda aldığı haller ve yok olmalarının ardından sıradışı bir yön değişikliğiyle alışveriş merkezleri üzerinde duruyoruz. Kendisi de sosyalist olan asıl tasarımcısı Michael Grüne tarafından 1950’lerde yaygınlaşan Amerikan banliyölerinin yalıtılmışlığına karşı sosyal içerikli bir ütopya olarak tasarlanan alışveriş merkezleri (AVM’ler) daha sonra kreşler ve bakım merkezleri gibi gerçek anlamda sosyal, ancak kar getirmeyecek öğeleri kırpılarak sadece deneyim ekonomisinin mabedleri haline dönüşerek dünya çapıda yayıldı.

Çin veya Türkiye gibi ülkelerde AVM’lere yüklenen sembolik anlamı da birlikte düşününce (Çinli işadamının şanı yürüsün diye dünyanın en büyük AVM’sini kuş uçmaz kervan geçmez bir kasabaya yapması ve günde sadece bir-iki müşteriye rağmen devlet desteğiyle açık tutulması filmin önemli noktalarından) sadece ütopyanın yitiminden değil, gözü kara yatırım mantığıyla distopyanın adım adım inşasından da söz etmeye başlıyoruz.

Dördüncü bölüm ise ütopyalarla başlayan geçen yüzyılın soykırımlarla bitmesine yaptığı vurguyla dip noktasına erişse de Arjantin ve Bosna gibi ülkelerde toplu mezarlardaki cesetlerin kimliğine kavuşturulması için ‘adli antropologların’ çabasını bu dip noktasından umut çıkarmak için kullanıyor; belirsizlikler çağında zeminimizi yitirdiğimiz ve kitle içinde kaybolup önemsizleştiğimiz ortamda çoktan ölmüş insanlara ve kayıp yakınlarına insan olarak değer verilmesi bir umut kaynağı değil mi?

Benzeri bir şekilde Amerika’daki bir ‘Çiftçiler Pazarında’ (Farmers’ Market) ütopyaların yitmesinden bahseden yönetmene arkadaşının yanıtı da ‘çevrene bak, bu ütopya değil de ne’ oluyor. Bu çabalar klasik anlamıyla ütopya mıdır, bu ütopyacıklarla dünkü yazımda değindiğim filmde (bkz.Doğalgazülkesi/Gasland) karşımıza iktidar odaklarına karşı ne kadar mevzi kazanabiliriz, bilemiyorum,  yaşayarak göreceğiz ve bunu da hep beraber ‘deneyim’ hanemize ekleyeceğiz, ama en azından Türkiye’de de yaygın saldırıya karşı hızla yayılan ve yaşamın doğrudan içinden çıkan direnişler olarak bu ütopyacıkların daha iyi bir dünya ve yeni bir kamusallık ve dayanışma inşası için umudu taze tutmamıza yaradığını biliyoruz.

Gösterim 20 Şubat 19.30’da AFM Caddebostan’da yinelenecek.

Gelecek Program: Bir Tuğra Kaftancıoğlu Filmi

Programdan önümüzdeki günler için öneriler:

Filmler: “Görünmez Griff/Griff the Invisible”, “İç İşler/Inside Job”, “R”, “LennoNYC”, “Nuummioq”

Etkinlikler:

“Kadınlar Kahramandır”:Yumuşak Bakan Bir Etkinlik, 21 Şubat 17:00 – 18:00, The Hall Festival Merkezi – Arka Salon

Mars’tan Dünya’ya : Geoff Marslett ile Mavi Kutulu Bir Animasyon Atölyesi, 24 Şubat 17:30 – 19:00, Dirty Cheap Creative Stüdyosu: Çatma Mektep Sokak No:7 Depo: 2 Tepebaşı / Beyoğlu

Galata Gezegeni : İstanbul’da Bir Köprü / Film Gösterimi ve İzleyici Odaklı Medyalar Arası Belgesel Sunumu, 23 Şubat 15:00 – 17:30, The Hall Festival Merkezi – Ana Salon

Alper Akyüz

Kategori: Kültür-Sanat