DünyaEditörün SeçtikleriKoronavirüs SalgınıManşet

Covid-19 ve çevresel ırkçılık

Yazan: Louise Montgomery

Yeşil Gazete için çeviren: Eren Yılmaz

*

ABD Temsilciler Meclisi üyesi Alexandria Ocasio-Cortez, Covid-19 ile ırkçılık ve adaletsiz konularındaki görüşlerini şu “Koronavirüs ölümleri siyah ve kahverengi topluluklarda orantısız şekilde artıyor, çünkü hizmet mahrumiyeti, çevresel ırkçılık ve gelir dağılımındaki uçurum bugünkü sağlık koşullarının temel sebepleri. Eşitsizlik başlı başına bir hastalık ve koronavirüsle eş zamanlı olarak etkisini gösteriyor.”

ABD’den gelen son veriler, bu açıklamanın tartışılmaz bir gerçek olduğunu kanıtlar boyutta.

Uzun yıllardır çevresel ırkçılığa maruz kalan Siyah Amerikalılar, Yerli Amerikalılar ve Latin topluluklarda SARS-CoV-2 virüsü vaka ve ölüm oranları beyazlara kıyasla çok daha yüksek. Yüzyıllardır süregelen eşitsizliğin bu korkunç yeni yüzü, aynı zamanda sömürgeciliğin ve küreselleşmenin de bugüne bir yansıması.

Eşitsizlik

Çevresel ırkçılığı Siyah, Asyalı ve diğer etnik azınlık toplulukların (BAME) çevre kirliliğinin yoğun olduğu bölgelerde yaşamaya zorlanarak ayrımcılığa maruz kalmaları olarak tanımlayabiliriz. Bu bölgeler genellikle zehirli atık alanlarının çevresi ve yüksek oranda hava, su ve toprak kirliliği görülen katı atık sahaları olabiliyor.

Planlı eşitsizlik şu şekilde işliyor: Kirlilik oranlarının yüksek olduğu yerlerde yoksulluk, salgın hastalık, hizmet ihmali ve şirketlerin doğayı suiistimali de aynı oranda yükseliyor. Kirlilik arttıkça eğitim seviyesi düşüyor, sağlık ve çevre hizmetlerine erişim azalıyor.

Eric Holthaus, George Floyd’un öldürülmesiyle ilgili yazısında bu ırkçı eşitsizlik sistemini şu şekilde tanımlıyor: “İklim değişimi de ırkçılık içerir, çünkü bu krize sebep olan düzenin kendisi de ırkçıdır.”

George Floyd

Covid-19

Amerika ve Kanada’daki Siyah Amerikalı ve yerli topluluklar ile Avrupa’daki Roman topluluklarına verilen sağlık hizmetlerinin yetersiz olması ve bunun doğurduğu olumsuz sonuçların sorumlusu da çevresel ırkçılık. Daha da kötüsü, bugün bu toplulukların karşısında kronik sağlık sorunları ve altyapı eksikliklerinden beslenen bir salgın hastalık var. Bu yüzden bu topluluklar büyük risk altında.

The Guardian’ın haberine göre, Birleşik Krallık‘ta Covid-19’dan hayatını kaybeden ilk 10 doktor ve sağlık/sosyal hizmet çalışanlarından ilk 100’ün çoğunluğu etnik azınlıklardan geliyordu. Ayrıca Ulusal İstatistik Ofisi (ONS) verilerine göre, İngiltere ve Galler’de yaşayan siyahların koronavirüse yakalanma ihtimali beyazlara oranla iki kat daha fazla.

Virüsün erken sayılabilecek bu evresinde bile Amerika’dan gelen vaka ve ölüm verileri ayrımcılığı açıkça görmemizi sağladı. Sanayi kirliliğinden ağır bir şekilde muzdarip olan Detroit ve Houston şehirlerinde yaşayan Siyah Amerikalılar, bu yeni pandeminin de ceremesini fazlasıyla çekiyorlar.

Detroit dâhil olmak üzere, Michigan’ın Wayne bölgesinde koronavirüs ölüm oranlarının eyalet ortalamasından yüzde 250 fazla olduğu görülüyor. Houston şehrinde nüfusun yalnızca yüzde 22’si Siyah Amerikalı olmasına rağmen, Covid-19 ölümlerinin üçte ikisi siyah topluluklardan.

Görünürde orantısız olan bu istatistikler, çevresel ırkçılık ve hizmet mahrumiyeti göz önüne alındığında şaşırtıcı gelmiyor. Detroit, Amerika’nın en yoksul şehirlerinden biri ve faturalarını ödeyemedikleri için şehrin sakinlerinin yüzde 60’ının evinde yıllardır sular akmıyor.

Ahmoud Arbery’nin kız kardeşi Jasmine Arbery ve annesi Wanda Cooper-Jones, onu onurlandırmak için Georgia Parkı’nda yapılan toplantıda.

Kirlilik

Michigan eyaletindeki başka bir şehir olan Flint’te ise nüfusun yüzde 54’ünü siyah Amerikalılar oluşturuyor ve şehirde 2014’ten bu yana temiz su krizi yaşanmakta. Bu kriz, eyaletin atadığı “acil durum yönetimi uzmanlarının” tasarruf tedbiri olarak şehrin su kaynağını yanlışlıkla değiştirip şehirde yaşayanları kurşunlu suya maruz bırakmasıyla başlamıştı.

Sudaki bu tehlike ilk fark edildiğinde, bu yetkililer boş vaatler vererek şehrin suyunun temiz olduğunu iddia ettiler ve şikâyetler dikkate alınıp durumun ciddiyeti anlaşılana kadar 18 ay geçti.

Alabama’daki Africatown topluluğu sakinleri de benzer bir mücadele veriyor: Bölge halkı bir kâğıt fabrikasının yaydığı zehirli kimyasallara maruz kalmış ve bu durum 1990’larda gerekli düzenlemeler yapılana kadar sürmüştü. 2000’lerde buradaki birçok insan kansere yakalandığında bile yetkililer herhangi bir girişimde bulunmayınca, bölge sakinleri fabrikanın eski sahibi International Paper şirketine karşı haklarını yasal yollarla aramaya koyuldular.

Sınırın diğer tarafındaki Kanada’da ise, ünlü bir Nova Scotia’lının şehrindeki hizmet ihmali ve şirketler eliyle yapılan suistimalleri açığa çıkarmasıyla yine bir kâğıt şirketi tepkilerin odağı haline geldi. Bölgedeki faaliyetlerine ormancılık sektöründeki büyük kuruluşlardan Endonezya merkezli Sinar Mas ve Paper Excellence’ın alt kuruluşu olarak başlayan Northern Pulp şirketi, yerli bir topluluk olan Pictou Landing First Nation’a (PLFN) liman kullanma izni için suyun temiz kalacağı üzerine sahte beyan vererek ödeme yaptı. Buna rağmen şirket, yetkililerin sağladığı serbestlikle yıllardır süren protestolara rağmen limana atık madde yaymaya devam ediyor.

Northern Pulp şirketinin verdiği zarar Boat Harbour kıyı gölünü kirletmeye devam ederken, aynı zamanda bölgede yaşayan yerli ve Afrika kökenli toplulukları zehirli atıklara maruz bırakıp birçok akciğer hastalıklarına ve kansere sebep oluyor. 2015’te çıkan Boat Harbour kanununun getirdiği kısıtlamaları uygulamak adına, şirket okyanusa uzanan bir atık boru hattı oluşturmayı önerdi ve bir bakıma zehirli atıkları sadece bir yerden başka bir yere taşımak istedi. Bunun yerine yeni kanun nihai kararla fabrikanın kapatılmasına hükmetti.

Nova Scotia doğumlu Kanadalı beyaz oyuncu Ellen Page, “Suda Bir Şey Var” belgeselinde yerli toplulukların Northern Pulp’a karşı verdikleri mücadeleyi anlatıyor. Oyuncunun bu konuya dikkat çekmesi buradaki çevresel ırkçılık örneğinin küresel boyutta duyulmasını sağlarken, genel anlamda azınlıkların verdiği mücadelelere varlıklı beyazlar gelene kadar kulak verilmediğini bir kez daha kanıtlamış oldu.

Northern Pulp şirketinin tesisi

Northern Pulp şirketinin tesisi

Ayrımcılık

Öte yandan Avrupalılar bu sorunların sadece okyanus ötesinde olduğunu düşünürken, Avrupa Çevre Bürosu’nun (EEB) yayınladığı yeni rapor “sistemik ve sistematik ayrımcılığın” Doğu ve Orta Avrupa’daki Roman nüfusu elektrik, su ve temel temizlik imkânlarından mahrum bırakıp zehirli atık alanlarında yaşamaya nasıl zorladığını gösteriyor.

Avrupa’daki en büyük etnik azınlığa yapılan bu tarihsel zulüm her haliyle gerçek bir çevresel ırkçılık örneği. Kıtanın her yanında bu topluluğa karşı önyargılar kurumsallaştırılmış, normalleştirilmiş ve kabul görmüş durumda; tüm bunların Roman toplulukların dışlanmasında payı büyük.

Avrupa Çevre Bürosu’nun raporu, “çingene düşmanlığının” Roman erkek ve kadınların sağlık koşullarının kötüleşmesine nasıl sebep olduğunu detaylı bir şekilde açıklıyor. Nüfusun neredeyse yüzde 10’unu Roman toplulukların oluşturduğu Macaristan’da, Roman kadınların ortalama yaşam süresi Roman olmayan hemcinslerine göre yaklaşık 18 yıl daha az.

Bulgaristan’da ise, 750.000 nüfuslu Roman topluluğunun yaklaşık yüzde 90’ının temiz suya erişimi yok ve bu nüfusun sadece yarısından azının sağlık sigortası var.

Bulgaristan Romanları

Risk

Bu etkenler hâlihazırda ölümcül sonuçlar doğurabiliyorken, devam etmekte olan salgınla birlikte bu toplulukları daha büyük bir risk altında bırakıyor.

Dünya Sağlık Örgütü’nün (DSÖ) tahminlerine göre yılda “yaklaşık 7 milyon erken ölümün” sorumlusu olan hava kirliliği, insanları Covid-19’a karşı savunmasız bırakan birçok kalp, damar ve solunum yolu hastalıklarına da neden oluyor.

DSÖ ayrıca benzer bir bağlamda temiz su, sağlık ve hijyen hizmetlerine erişimin sağlanmasıyla “birçok hastalığın” önlenebilir olduğuna dikkat çekti. Bu hizmetlerden mahrum olmak, 5 yaş altı çocuk ölümlerinin yüzde 13’ünün başlıca sebebi.

ABD’li yorumcular Alexandria Ocasio-Cortez’i çevresel ırkçılıkla ilgili ifadeleri için eleştirmeye devam ederken, AB Temel Haklar Ajansı (FRA) Roman toplulukların uzun süredir ihmal edilmesinin onları Covid-19’a karşı son derece savunmasız bıraktığını açıkladı. Bunu söylemek için geçerli bir sebepleri var: Sürekli el yıkama ve sosyal mesafe gibi basit koruyucu önlemler yüzbinlerce Roman’ın ulaşamayacağı bir lüks, çünkü Avrupa’nın her yerinde sıkışmış kalabalıklar halinde temiz musluk suyundan mahrum yaşıyorlar.

Bu sağlık krizi gerçekten köklü bir değişim fırsatı sunuyorsa, değişim Kuzey Amerika, Avrupa ve diğer bölgelerde çevresel ırkçılığı sürdüren yapısal faktörlerden başlamalıdır.

(Bu yazı 29 Mayıs 2020’de yayımlanmıştır.)

Makalenin İngilizce orijinali

Kategori: Dünya