Yeşeriyorum

Bu Savaşın Sonu Yok mu?

Yine başladı… Ya da aslında hiç bitmemişti.

İç savaştan bahsediyorum. Şu adını bir türlü koyamadığımız -ya da koymaktan utangaçça sakındığımız- iç savaştan.

Çok önceleri dağa çıkmış bir avuç “şakirt”, aklını yitirmiş  “eşkıyya” idiler. Sonra anlaşıldıki üç harften oluşan bir adları varmış: PKK. Daha sonra şakirtlikten, eşkiyalıktan çıkıp, “terörist” sıfatına layık görüldüler.

Aslında neredeyse 30 yıldır süregelen bir iç savaşın baş aktörleriydiler. Ve anlaşılan bu savaştan vazgeçmeye niyetleri yok.

Temel sorumuza gelirsek: ne oldu da son dönemde PKK’nın askeri aktivitesi bu derece yükseldi?

Yoğun saldırılar, çarpışmalar ve ölüm haberleri arka arkaya geliyor. Televizyonlarda bol sloganlı cenaze törenleri; sokaklarda milliyetçi sloganlarla turlayan taksiciler; araçlarının kornalarına basarak eşlik eden vatandaşlar… (Şu an dışarıdalar ve seslerini duyabiliyorum.)

Elbette hepimizin acısı büyük. Elbette hepimiz bu savaşa verdiğimiz kurbanların ardından onulmaz bir üzüntü duyuyoruz. Nitekim, cenaze törenlerinde şehit yakınlarının da sıkça dillendirdiği gibi, hepimiz bir an önce silahlar sussun, kan dursun, acılar bitsin istiyoruz. Ama öte yandan bütün bu gelişmeler ve her iki tarafta atılan milliyetçi sloganlar, savaşın bitmesi yönündeki umutlarımızı da -neredeyse- tüketiyor.

Hükümete sorarsanız, PKK’nın son saldırıları, hep Mavi Marmara olayı  ve ardından Türkiye’nin uluslararası çıkışlarını  kıskanan dış mihrakların kışkırtması. Bazı Bakanların açıklamalarına bakarsanız, olanların iç siyasetle, demokratik açılım girişiminin girdiği çıkmazla filan hiç ilişkisi yok. Bu “üst düzey” açıklamalara göre, aslında memlekette PKK-BDP çizgisinin temsil ettiği bir kesim ve talep yok. Demokratikleşme süreci gayet güzel ilerliyor ve Türkiye vatandaşı Kürtlerin demokratik açılım başlığı altında Hükümetten beklediği tüm girişimler adım adım başarıyla gerçekleştiriliyor. Ve bütün bu kan ve gözyaşı, bu gelişmeleri kıskanan dış güçlerin işi (!).

Velhasıl Hükümet, on yıllar öncesinden beri hükümetlerin başedemedikleri Kürt sorunu karşısında sığınageldikleri genel geçer milliyetçi, “dış mihraklar” söylemine ricat etmiş durumda.

Oysa daha ciddi analizciler, PKK’nın artan askeri saldırganlığını, örgütün demokratik açılım sürecinin çıkmaza girmesine ve KCK operasyonları sonrasında kendine yönelik siyaset dışına itme ve tasfiye girişimlerine karşı verdiği tepki olarak yorumluyor; ve özellikle Şemdinli’deki son kanlı çatışmanın, güncel nedenininin, Kandilden gelen son kafilenin paldır küldür tutuklanıp, adli takibata uğraması olduğuna dikkat çekiyorlar.

Şimdi itiraf etmeliyim ki PKK’nın 2003’ten bu yana Irak’taki güçlerle ve Amerika’yla ilişkilerini ve İran’daki faaliyetlerini göz önüne getirince, örgütün uluslararası ilişkileriyle ilgili benim de aklımda kuşkular beliriyor. Yurt içindeyse Ergenekon gibi derin devlet unsurlarıyla ilişkileri konusundaki şaibeleri hesaba katınca, bu örgütü ulusal siyaset içerisinde nerede, nasıl konumlamak gerektiği konusu da benim için giderek zor bir sorun haline geliyor.

Ancak, PKK’nın ulusal ve uluslararası güçlerle arasındaki karmaşık ticari-siyasi hesaplar ve ilişkiler ne olursa olsun, her halükarda açık olan bir şey var ki o da bu hareketin doğuşu ve gelişiminde Türkiye’deki Kürtlerin yaşadığı sorunlu koşulların oynadığı rolü ne yok saymak, ne de küçümsemek mümkün. Ve bu durum halen geçerli.

Yani PKK sorunu (ve parçası olduğu şiddet ve iç savaş ortamı) bir yana; Kürt sorunu bir yana.

Açıktır ki Türkiyeli Kürtler, bu ülkede hala bazı temel kültürel ve siyasal hak ve özgürlükleri konusunda arzu ve talep ettikleri, genel geçer standartlara kavuşmuş değil. AKP hükümetinin aylardır mırıldanıp durduğu “demokratik açılım” teranesi ise bu konuda ciddiye alınabilecek hiç bir gelişme sağlamadı. Zira, hak ve özgürlükler meselesi bir TV kanalı kurmaya indirgenemez.

Bu “açılım fiyaskosunun” temel nedeni neydi derseniz; esefle kabul etmek gerekiyor ki bu neden aslında Hükümet cenahında açılım adına ciddiye alınabilecek hiç bir şeyin olmamasıydı. Hiç  olmadı ve hala yok. Anlaşılan o ki AKP Hükümeti, hiçbir ön plan, program, stratejik çalışma filan yapmadan; tam anlamıyla “kervan yolda düzülür” mantığı ile paldır küldür girişmiş bu açılım işine.

Başlangıçta Hükümetin konuyla ilgili yol haritasını çeşitli taraflarla diyalog içerisinde olgunlaştırmak istediği için kendi açılım paketini peşinen deklare etmediğini düşünerek umutlanmıştık. Ancak bugün çok net bir şekilde anlaşılıyor ki bütün o diyalog harala gürelesi, aslında Hükümetin bu konudaki vizyonsuzluğunu, plansızlığını, programsızlığını gizlemek için bir tiyatro imiş. Bütün ilgili taraflar boş yere heyecanlanmış. Sanki bir şeyler yapmaya çalışır gibi görünmekten başka, “açılım” gibi iddialı bir başlığın altını dolduracak, başta Kürtler olmak üzere, tarafların demokratik görüş ve taleplerini dinlemeye ve bir uzlaşı düzlemi çerçevesinde karşılamaya yönelik hiçbir ciddi hazırlığı yokmuş meğer.

Nitekim, o nedenledir ki AKP Hükümeti Kandil’den gelen ilk grubun ülkeye girişi sürecini ciddi bir şekilde yönetemedi. Sonuçta ortaya çıkan tepkilere karşı bir siyasi irade gösteremeyip geri adım attı ve ondan bu yana bu konuda hiçbir ciddi ilerleme sağlanamadı. Hatta siyasi atmosfer bu konuda iyice geriledi. Nihayet, DTP’nin kapatılması ve bölgede seçimle işbaşına gelmiş DTP’li yerel yöneticilerin adli takibata uğramasıyla dibe vurdu.

Halihazırda durum giderek kötüleşiyor. Şimdi meydan yine silahlara ve her iki tarafta savaş ruhunu körükleyen milliyetçi sloganlara kaldı. AKP Hükümeti ise sorunun çözümünde kendilerine düşen sorumlulukları  görmezden gelerek, on yıllar öncesinin “dış mihraklar” teranesine gerilemiş durumda.

Halbuki Hükümetin asıl yapması gereken, bir an önce, ana dilde eğitim, bölgedeki yerleşimlerin otantik adlarını alması ve yerel yönetimler reformu gibi konular ile bu konularda özgürce, cezalandırılma korkusu olmadan tartışma yapılabilecek bir kamuoyu alanının oluşturulabilmesi yönünde yasal düzenlemeler yapılması için gereken girişimlerde bulunmak olmalıdır. Hükümet bu konuda cesur bir adım atabilirse, Türk ve Kürt taraflarının, sorunun aynı çatı altında, adil ve barışçı bir çözümü için uzlaşmak doğrultusunda, yeniden cesaretleneceği umulabilir.

Kendi payıma, bu savaşın önünde sonunda adil bir uzlaşı ile sonlanacağına inancımı korumak istiyorum. Ve bu kucaklaşma gününü  bir an önce görebilmeyi can-ı gönülden arzuluyorum.

Gökçen Özdemir

Kategori: Yeşeriyorum