Hafta SonuHaftasonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Dünyayı virüsler kurtarabilir mi?

Yaklaşık dört buçuk milyar yaşında olan gezegenimiz, Newton’un dünya zamanı olarak oldukça uzun ancak Einstein’ın evren zamanı olarak oldukça kısa sayılabilecek bu süreçte hatırı sayılır badireler atlattı. Örneğin ilkinin 440 milyon sonuncusunun ise 65 milyon yıl önce yaşandığını bildiğimiz beş büyük kitlesel yok oluş var dünya tarihinde. Bu yok oluşların hiçbirinde dünya üzerinde ne insan ne de insanın ataları sayılabilecek türler bulunmuyor. Yaklaşık 200 bin yıl önce evrim insanı ortaya çıkardı. Yaklaşık 10 bin yıl önce tarım yapmaya, yerleşik yaşama başladık ve uygarlıklar kurma sürecine girdik. Bu kadar kısa sürede altıncı kitlesel yok oluştan söz edilmeye başlandı ve bu kez olay bütünüyle antropojen; yani insan kaynaklı.

İnsanlığın biyokütle olarak tüm canlılar içerisindeki payı yalnızca %0,01; Bir başka ifadeyle on binde bir. Buna karşılık bakteriler %13 bitkiler ise %82’lik bir paya sahip. Virüsler bile yine biyokütle olarak insandan üç kat fazla paya sahip. Balıklar insandan 12 kat, böcek ve örümcekler 17 kat, mantarlar 200 kat, bakteriler bin 200 kat ve bitkiler 7 bin 500 kat daha fazla biyokütleye sahip. Hal böyleyken insanlık uygarlığın başlamasından bugüne yabanıl memelilerin %83’ünü, deniz memelilerinin %80’ini, bitkilerin %50’sini ve balıkların %15’ini yok etti.[1]

Ülkemizde halk arasında koronavirüs olarak anılan COVID-19’un kısa sürede yarattığı etki bu yazının başlığını aklıma getirdi. Haddimi aşmayarak da olsa önce bu virüs meselesine biraz açıklık getirmek istiyorum. Virüs, genel anlamda “Bitkilerden hayvanlara, bakterilerden arkelere[2] her türlü canlıda yalnızca yaşayan hücreleri enfekte edebilen ve bu yolla yayılan mikroskobik enfeksiyon etkenleri” olarak tanımlanabilir. Amerikan Mikrobiyoloji Derneği’nin açık erişimli dergisinde 2013 yılında yayımlanan bir makaleye[3] göre memelileri enfekte eden en az 320 bin virüs bulunuyor. İnsanı enfekte ettiği tanımlanmış virüs sayısı ise 200’ün üzerinde.[4] Hafızamızı şöyle bir yokladığımızda yakın geçmişte tıpkı COVID-19 gibi yaygın panik havası yaratan HIV, Ebola, Influenza gibi diğer virüsleri de hatırlayabiliyorum. Yeni dostumuz COVID-19’da böyle bir virüs türü ve Dünya Sağlık Örgütü (WHO) tarafından verilen bilgiye göre COVID (koronavirüs) bir virüs ailesinin (familyasının) adı. Bu aileye mensup virüsler insanda yaygın soğuk algınlığından MERS (Middle East Respiratory Syndrome) ve SARS (Severe Acute Raepiratory Syndrome)’a daha şiddetli hastalıklara yol açıyor. Ateş, öksürük, kesik kesik nefes alma ve nefes alma güçlükleri yaygın görülen belirtiler.[5]

“İyi de” diyebilirsiniz, “Dünyanın pek çok ülkesinde daha şimdiden binlerce insanın ölümüne yol açan bir virüs ya da bir başka virüs veya birkaçı işbirliği içerisinde dünyayı nasıl kurtarabilir?” Tam da sorunun içinde geçtiği yolla; yani, toplu insan ölümlerine yol açarak. “Ya şaka yapıyor bu adam ya da zalimin teki.” diyenleri duyar gibi oluyorum. Şaka yapmıyorum. İkinci paragrafın son cümlesini kılı kıpırdamadan okuyup benim bu cümlemde zalimlik emaresine rastlayanlara ise diyecek pek sözüm yok. Onlarla ben, öyle anlaşılıyor ki dünyaya bambaşka pencerelerden bakıyoruz.

Daha makul yollar da var, ama mümkün mü?

Dünyanın virüslerle kurtarılabilme ihtimalini açmadan önce “daha makul bir yol yok mu?” sorusuna odaklanmak yararlı olur. Cevap çok basit: Elbette var daha makul yol. Nüfus artışını durdurmak ve hatta tersine çevirmek, ekonomik büyüme odaklı kalkınma politikalarına derhal son vermek, ekosistemle uyumlu olmayan her türlü teknolojiyi ve üretimi reddetmek, fosil yakıtlar başta olmak üzere kirli enerji kaynaklarını hemen terk etmek, ulusal sınırları kaldırıp açlık başta olmak üzere toplumsal sorunlara karşılıksız dayanışma ile çözüm üretmek, paylaşmak ve elbette doğa ile uyumlu yeni bir yaşam felsefesini derhal hayata geçirmek… Buyrun, size makul bir çözüm yolu. Peki, makul olduğu gibi mümkün mü aynı zamanda? Yanıtı siz verin, ben değil.

Şimdi gelelim virüslerin dünyayı kurtarabilme ihtimaline. Dünyanın kurtarılmasından kastım gezegendeki doğal yapının kendi denge ve süreçleri içerisinde değişerek devamlılığının korunması. Doğanın değişmesi kaçınılmaz, ancak, değişim doğanın kendi süreçlerinin dışındaki yapay, daha açık ifadeyle antropojen faktörlerle küresel bir ekolojik yıkıma götürmemeli dünyayı. Günümüzde olan tam da bu aslında. Hızla bir ekolojik yıkıma doğru gidiyoruz ve kimse frene basmaya yanaşmıyor. O halde insan iradesi dışındaki bir etkenin insanı frenlemesi gerekiyor. Ne olacak bu etken?

Bu konuda en çok dile gelen iki görüş var. Biri uzaylılar diğeri de virüsler. Uzaylıların dünyaya gelmesi ve insanla temasa geçmesi üzerine senaryolar üreten çalışmalar var. Örneğin bir grup araştırmacı bu senaryoları ölçüp biçerek Acta Astronautica adlı dergide yayımlamışlardı.[6] Uzaylılarla temasın muhtemel sonuçlarından biri de insanın nesli tükenen canlılar kategorisine transfer olması, makaleye göre.

Doğayla inatlaşma…

Virüs meselesine gelince; isterseniz önce tarihte insanlığın başına çok büyük belalar açmış virüs vakalarına bakalım. Kuşkusuz ilk akla gelenlerden biri 14. yüzyıldan 18. yüzyıla kadar yaklaşık 75 milyon insanın ölümüne yol açan ve kara ölüm olarak da adlandırılan veba salgını. Yine Variola adı verilen bir virüs aracılığıyla yayılan çiçek hastalığının 1500’lü yıllarda Avrupalılar tarafından Amerika’ya taşınması sonucu yerli Amerikalıların %90’ının çok kısa bir zamanda öldüğünü biliyoruz. Aynı virüsün 20. yüzyılda 300 ila 500 milyon insanın ölümüne yol açtığı tahmin ediliyor.[7] Yakın zamanlara geldiğimizde hemen aklımıza gelecek olan vaka, HIV adı verilen virüs nedeniyle ortaya çıkan AIDS hastalığı. 1980’li yıllarda adını duyduğumuz bu hastalık da yaklaşık 40 milyon insanın ölümünden sorumlu. Daha da yakın zamanlardaki virüs salgınlarını ise sanırım hiçbirimiz henüz unutmadık. Şimdi de COVID-19 insanlığı korkudan titretiyor. Ülkemizde de virüsün bulaştığı ilk hastalar saptandı ve okullar ile üniversitelerin eğitime ara vermesi dâhil pek çok önlem hızla alınmaya başlandı. Uzmanlığa dayanmayan, sıradan gözlemlere dayalı tahminim odur ki COVID-19 salgını kısa bir süre içerisinde kontrol altına alınacak ve yukarıda bahsettiklerim gibi tarihin konusu haline dönüşecektir.

Kanımca asıl mesele, insanın uygarlığını doğayla inatlaşmak üzerine şekillendirmesi er ya da geç başına çok büyük işler açacak oluşudur. Doğrusu, açmaya çoktan başladı fakat çoğunluk henüz bunun farkında olamıyor ya da farkında değilmiş gibi davranmak işimize daha çok geliyor. Gezegenimiz üzerindeki doğal süreçlerin sonucunda ortaya çıkmış basit bir canlı olduğumuzu ve diğer bütün canlı ve cansız unsurlarla kader ortaklığı taşıdığımızı anlamak yerine insanı yücelten, diğer her şeyi insanın kullanımına tahsis edilmiş birer meta olarak kabul eden bir uygarlık şekillendirdik. İnanç sistemlerimizden ekonomik modellerimize felsefeden teknolojiye tüm uygarlık bileşenlerimizle bu illüzyonu pohpohlayıp kendimizi hiç de hak etmediğimiz bir yerde konumlandırdık ve bunun yarattığı felaketleri anlayıp önlemede hala akılcı davranış tarzını seçmekten uzaktayız. Büyük usta Münir Özkul’un, yani Bizim Aile filmindeki Yaşar Usta’nın “Sen mi büyüksün? Hayır, ben büyüğüm!” sözleriyle efsaneleşen tiradında olduğu gibi, doğa biz küçücük insanlara çeşit çeşit yol ve yöntemlerle ne olduğumuzu ve ne olmadığımızı hatırlatıyor aslında. Ama kibrinden burnunun ucunu göremez hale gelmiş insan üç maymunu oynayarak yoluna tam gaz devam etmekte herhangi bir beis görmüyor. Bu durumda ise gezegenimizin kurtuluşu için başka seçenekler ön plana çıkmaya başlıyor. Belki bir uzaylı istilası belki de boyut olarak küçük ama güç olarak insandan kat kat büyük bir virüs. Kim bilir?

***

[1] Daha kapsamlı bilgi için; Bar-On, Y.M., Phillips, R., Milo, R. 2018. The biomass distribution on Erath. Proceedings of the National Academy of Sciences of the United States of America 115(25): 6506-6511.

[2] Tek hücreli organizmalardan oluşan, bakteriler gibi prokaryot olan bir canlı grubu.

[3] Makalenin tamamı için tıklayın  

[4] Woolhouse, M. ve diğerleri 2012. Human viruses: discovery end emergence. Phil. Trans. R. Soc. B (2012)367: 2864-2871 adlı çalışmada insanları enfekte eden virüs sayısı 219 olarak belirtiliyor. Aradan geçen zaman içerisinde bu sayının artmış olma ihtimali yüksek.

[5] Başta koruyucu önlemler olmak üzere daha fazla bilgi için WHO’nun ilgili sayfaları ziyaret edilebilir.

[6] Baum, S.D. ve diğerleri 2011. Would contact with extraterrestrials benefit or harm humanity? A scenario analysis. Acta Astronautica (2011)68: 2114-2129.

[7] Antik Mısır’da bile olduğu saptanan çiçek hastalığının çok büyük aşı kampanyaları sonucunda bütünüyle yok edildiğini Dünya Sağlık Örgütü (WHO) ancak 1979 yılının sonunda duyurabildi.

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuHaftasonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Savaş, virüs ve mültecilik: Göç

Başlıktaki üç kavramdan en korkunç olanı hangisi, karar vermek oldukça güç.

Savaş hatta savaş olasılığı, toplumsal, ekonomik, psikolojik ve ideolojik ve ekolojik etkileri ve sonuçları bakımından tam bir felaket. Bunların korkunçluğu konusunda hiçbir kuşku yok.

Virüs ise, küreselleşmiş bir dünyanın ekolojik yıkımlarının haberci türlerinden biri olarak düşünülebilir. Dolar dünyada ne kadar yaygınsa ve doların bir ülkeye/ bir yere/ bir yöreye girmesi ne kadar engellenemezse, yeni çıkan ve saldırgan bir yayılmacılığı olan virüs türlerinin dolaşımını engellemek de, o derecece olanaksız olacaktır.

Küresel dünyada dolar ne kadar dolaşıyorsa, kredi sistemleri, borsa alış-verişi yapılan değerler ne kadar yaygınlaşıyorsa ve “yeni dünya düzeninin” ideolojisi hangi hızda kapımıza kadar geliyorsa, virüs de o kadar ve o hızda yaygınlaşacak ve etkili olacaktır. Kuşkusuz, bunlar aynı şeyler değiller, ama içinde bulunduğumuz çağın ekolojik olarak kirlenmiş ortamı, teknolojik olanakları ve teknolojik olarak sağlanacak çözümlere sarsılmaz güveni, ulaşım-iletişim teknolojileri, kent toplumların üretim-tüketim/ tüketimcilik alışkanlıkları, mevcut/ mutasyona uğramış veya tasarlanan yeni virüslerin ortaya çıkmasını ve yayılmacılığını sürekli olarak geliştirecektir. Bunun korkunçluğu konusunda da, hiçbir kuşku yok.

Ancak, bu yazıda asıl üzerinde durulmak istenilen konu, göç olacak. Ne önlenmesi daha olanaksız olduğu için ne insanlığın yakın gelecekte bir anlayış ve çözüm doğrultusunda politikalar geliştirmesi daha olası olduğu için ne de daha önemli olduğu için değil, sadece kavramsal olarak daha karmaşık, buna karşılık oldukça az tartışılmış olduğu için…

Göçler, insanlık tarihinden de eski

Salgın hastalıklar da savaş da göç de insanlık tarihi açısından yeni değiller. Hatta insanlık tarihi açısından göçler, insan topluluklarının coğrafya üzerinde yer değiştirmesi, savaşlardan da salgın hastalıklardan da daha eski. Hatta insan tarihinden de eski… Gerçekte insanlık, “insansılar” ve insan türü, kesinlikle göçler olduğu için gelişme ve ilerleme ve bugünkü uygarlıkları yaratma şansı buldu. Eğer her topluluk, sonsuza kadar, içinde bulunduğu yere uyarlasaydı kendini ve ortada kalsaydı, kuşkusuz bambaşka bir insan tarihi oluşacaktı ve yazılacaktı.

Ama göç/ kitlesel göç olmaksızın, ne insanlığın, hatta ne de ekolojik dünyadaki bütün canlıların ve cansızların, bugünkü anlamda bir varlık olamayacağını biliyoruz. Büyük okyanus akıntıları, rüzgarlar ve tohumların saçılması ve melezlenmesiyle, her melezlenmiş türün yeni habitatlar yaratması ve daha sonra her habitatın da yeni melezlenmelerle değiştiğini bildiğimiz dünyanın, yer değiştirmeler olmaksızın, evrimsel bir tarihi olabilir miydi acaba?

Göç, uzun erimde “olmazsa olmaz” diyebileceğimiz bir olanak. Bazen de, kısa erim durumlarında bir çözüm.

Batı dünyasında, aydınlanma çağı ve Westphalia Barışı’ndan beri, “uluslar”, “ulusal devletler” ve “ulusal sınırlar” konusunda, çok ayrıntılı bir hukuk ve duyarlık gelişti. İnsanların, göç etmek amacıyla olmasa bile sınırlardan geçmesi, giderek daha karmaşık yöntemlere ve belgeye-bürokrasiye bağlanmaya başladı. I. Dünya Savaşı’na kadar, serbest olan/ hatta özendirilen tek göç, Avrupa ülkelerinin sömürgelerine ve kolonilerine doğru olan, kuralsız ve acımasız göçtü. Yoğun ve kesin bir biçimde, insan/ sınıf ve doğa sömürüsüne açık amaçları olan bir göç türüydü bu… Avrupa, tam da kendi kalkınmasını ve sanayi devrimini, bugünkü “çağdaş uygarlığını” elde etmek için, kendi nüfus fazlasının -dünyanın her köşesine- istediği gibi göç etmesini sağladı.

II. Dünya Savaşı’ndan sonra ise, son üç-çeyrek yüzyılda, dünyanın daha az sanayileşmiş ve kentleşmiş yörelerindeki insanların büyük bir bölümü, içinde yaşadıkları yerleşim birimlerini/ kırı, ekolojik dengeleri ve habitatı terk ettiler ve kentsel ortamlara geldiler.

‘Şiddete dayalı ödeşme’

Bugün dünyanın her yerinde, çeşitli ve birbirinden çok farklı nedenlerle, bulunduğu yeri kalıcı bir biçimde değiştirmek ve başka bir yere göç etmek isteyen yüz milyonlarca insan var.

Ancak daha da önemlisi, bazen iki yoksul/ yoksulca halk kesimleri çok geniş olan (Hindistan ve Pakistan gibi) ülkeler arasında, bazen teknolojik ve ekonomik olarak güçlü, ama bunlardan da önemlisi savaş gücü ve savaş silahları deposu çok dolu ülkelerle yoksul halklar arasında (ABD’nin ve NATO’nun, önce Güneydoğu Asya’ya, sonra Ortadoğu’ya ve Afrika’ya saldırması gibi) bazen de, (belki çoğu kez, tehdit niteliğinde diyebileceğimiz) iki saldırgan, silah üretim teknolojileri gelişmiş ve silah depoları çok dolu ülkeler arasında (ABD ile Rusya Federasyonu ya da göstermelik de olsa, ABB-Çin arasında olduğu gibi) sürekli sürtüşme, savaş tehdidi ve sıcak savaşlar, insanları sürekli yer değiştirmeye/ göçe zorladı ve bu hal giderek gelişiyor ve hızlanıyor.

Gerçi bu örnekler bile, günümüzde giderek sönük kalmaya başlıyor. Kendi kutsal inançlarını (ya da bu görüntü altındaki çeşitli hırslarını ve çıkarlarını) dünyanın geri kalan halklarına zorla kabul ettirmek isteyen sıradan ve “sivil” (ama sırtını bir sermaye grubuna yaslamış) insanlar, şiddete dayalı bir ödeşme isteği içine giriyorlar. Dünyadaki bunca haksızlık ve eşitsizliğin, ayrımcılığın ve peşin fikrin/ hoşgörüsüzlüğün ivmelenerek kat etmiş yolu gördüğü için çaresizleşen, insanlığa yabancılaştığını duyumsayan milyonlarca insan da bu çağrıya uyuyor.

Devletler, halklar ve insanlar katında, şiddete dayanarak sorun çözmenin en geçerli yöntem olduğu inancının sarmalı, Afganistan’da en çarpıcı örneğinde gördüğümüz gibi, bütün yeryüzünün yoksul ve masum halklarını sarmalıyor. Her devletin en çok önemsediği organı olan “istihbarat kuruluşları” da (gerçekte dünyayı, yönetici despotların, küçük ama hunhar aklına göre stabilize etme örgütleri) bu satrancı görüyor ve çatışan bütün taraflara, kendi stratejilerini önermeye başlıyor.

Göçmenle kaynakları paylaşmak

Kendi köyünüzde ve kendi evinizde yaşarken, bir gün çatınızda ve tarlanızda, tahrip gücü yüksek birçok savaş silahı patlıyor. Ama bu bombalarla toplumları döverek adam etmek isteyenler, ya bulunduğunuz yerden uzaklaşmanıza izin vermiyorlar ya da bulunduğunuz yerden sizi sürmeye başlıyorlar…

Sorun bir yanıyla böyle gelişiyor.

Diğer yanıyla giderek daha fazla popülist propagandaya maruz kalan sığ ve bencil gelişmiş ülke toplumları da (genellikle aşırı sağ kanattan, ılımlılara/ sosyal demokratlara, hatta bazen sosyalistlere kadar genişleyen bir yelpazede yer alan seçmenler) şöyle düşünüyor:

“Evet, bu dünyanın bir parçasıyız, eşitlik-kardeşlik ve özgürlük ve adalet üzerine yüzlerce yıldır vicdanlı bir hukuk geliştirdik ve bunları geçerli kılmak için hem çok çalıştık, hem de büyük fedakarlıklarda bulunduk.” Ama “emeğimizin ve çalışmamızın, demokratik aklımızın ve örgütlenmelerimizin ürünü olan ve bütün ayrıntılarıyla kırılgan ve narin olarak geliştirilmiş bu uygarlığı/ bu uygarlığın sakin ve dengeli ürünü olan kentleri ve kırları, “dışarıdan gelen yabancılara” nasıl açarız? Bu toplumsal düzeni, birikimlerimizle ve politik dengelerle, ekolojik kaygılarla donanmış bu kültürel zenginliği koruma kalkanlarını nasıl kaldırır ve bu varlıkları mültecilerle, göçmenlerle nasıl paylaşabiliriz?” “Bunca güçlükle birikmiş ve donanmış ve gerçekten hak edilmiş zenginlikleri, (seçme ve nitelikli/ seçkin bir donanımlı olsun-olmasın) bütün mültecilerin kullanmasına, nasıl izin verebiliriz?”

Bu düşünce biçimi, çok düz ve derinleştirmeden bakılırsa, haklı yanları olan/ olabilecek bir düşünce gibi duruyor. Bu nedenle, biraz daha düşünmeye devam etmek gerekiyor.

Kapsamlı bir tartışma gerektiren bu düşünceleri ve giderek daha çok ciddiye alınması gereken “göç/göçmenlik/ iltica ve mültecilik” sorunlarını tartışmayı bir sonraki hafta sürdüreceğiz. Ancak şunu hemen söylemek gerekiyor ki, göç ile ilgili olarak geliştirilmiş olan hukuk ve özellikle insan hakları açısından göç konusundaki kazanımlar, gerçekten önemli ve saygın olmakla birlikte, toplumların, özellikle “Batı toplumlarının” giderek sağcılaşması, bu hukuksal kazanımların altını oymaya başlıyor.

“Bu durumda ne yapabiliriz?”, “Bu duruma karşı durmak ne kadar olası ve nasıl bir karşı duruş?” soruları giderek önem kazanıyor.

Bu tartışma, sizlerden gelecek düşünce ve önerilere de ne kadar açık olabilirse, tartışmayı o kadar kapsamlı yapabiliriz. Önerileriniz için, e-posta adresini aşağıya bırakıyorum.

[email protected]

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuHaftasonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Memnuniyetsizlerin birliği için feminist tahayyül

8 Mart 2020’de kim bilir kaçıncı kez sloganlar zihnimizde kapalı durduğu yerden çıkıp sokakları dolduracak: “Kadın olmasa dünya durur!”; “Kadın eli değerse dünya değişir!”… Dünyanın iklim değişikliği nedeniyle hızla felaketler çağına doğru sürüklenişine tanık olduğumuz bu dönem aslında yaşamın devamlılığına dair bir düşünümselliğin kurulması için son şansımız. Zira adına “Altıncı Yok Oluş” denen bu kriz öncekilerden farklı olarak tahakküm ilişkileriyle beslenen kapitalist sistemde insan eliyle gerçekleştirilen aşırı endüstrileşmenin bir sonucu. İklimi değiştirme pahasına fosil yakıt üretim ve tüketiminin temel müsebbipleri bu faaliyetin önünü açan şirketler ve devletler olsa da gidişatın değiştirilmesi için sorumluluk alıp onları durdurması gereken milyonlarca insan var. Bu açıdan 2015 yılında Greta’nın yaptığı çıkışa, bilim insanlarının, aktivistlerin, çocukların, kısacası bir “yarın”ın olamayacağı endişesini duyan herkesin katılımıyla o ilk büyük adım atıldı.

Ne var ki hareketin büyümesi için sisteme dair çeşitli açılardan “memnuniyetsizlik duyanların” da konfor alanlarından çıkıp sürece dahil olması elzem. Onlardan biri de kapitalist sistemle perçinlenen tahakküm ilişkilerine gömülü olan bugünkü sisteme toplumsal, ekonomik ve politik veçhelerden direnen kadınlar ve kendini kadın hissedenler. Çünkü ancak çok geniş bir yelpazede tarihsel bir mücadelenin bayrağını taşıyan kadınlar memnuniyetsizler grubunu nitelik ve niceliksel olarak güçlendirebilir.

Bu yazı iklim değişikliği ile felaketlerin kapıya dayanmasına neden olacak kadar saldırgan kapitalist tahakküm sistemine karşı feminist perspektifin bu hareketi büyütme ihtimaline katkı yapmayı amaçlıyor.

İklim adaleti biyolojik mağduriyeti de içerir

İklim değişikliğiyle gelen yok oluş tehdidi karşısında iklim adaleti, toplumsal cinsiyet konularına ek olarak biyolojik mağduriyetin de kadınların aleyhine işliyor olmasının mücadeleye yeni bir boyut katacağı umulabilir. İklim değişikliğine bağlı olarak özellikle gelişmekte olan ülkelerde dış çevre koşullarında yaşayan ve çalışan kadının temiz su ve gıdaya, temiz ve ucuz enerjiye erişimde zorluklarla karşılaştığı bilinir. İklim adaleti çerçevesindeki ele alınan bu sorunların yanısıra afetler esnasında kendinden önce çocuğunu kurtarma çabasını gösteren kadınların ölüm oranının yüksek olduğu da yine kadın-iklim çalışmalarında sıklıkla vurgulanır. Ancak nedense kadının endüstriyel kirlilik karşısında biyolojik mağduriyeti bilimsel araştırmalar içinde dahi hep biraz ihmal edilmiştir. Oysa iklim değişikliğinde payı olan endüstriyel kirlilik ekosistemsel bozulmaya yol açarken bütün canlı yaşamı üzerindeki tesirini biyolojik yapı ve metabolizmal özelliklere göre gösterir.

Nitekim Dünya Sağlık Örgütü’nün verilerine göre  her yıl 4,2 milyon kişi hava kirliliği nedeniyle yaşamını  yitirirken birinci sırada çocuklar, ikinci sırada kadınlar yer alır. Benzer şekilde ülkemizde Küresel Hava Durum Raporu’nun 2019 verileri de Türkiye’de hava kirliliğinin PM 2.5 seviyesindeyken 36 bin 900 erken ölüme neden olduğunu ve bugün dünyaya gelen bir çocuğun ortalama yaşam beklentisinin 20 ay kısaldığını ortaya koyuyor. Diğer taraftan anne karnında gelişim halindeki çocukların yaşamsal bütünlüğünü tehdit eden hava kirliliği etkisini kadınlarda da adet düzensizlikleri ve meme kanserindeki artışla gösteriyor.

Nitekim Kanada’da hava kirliliğinin PM 2,5 seviyesinde olduğu 1980-1985 yılları arasında 90 bin kadın üzerinde yapılan bir araştırma menapoz öncesi yaş grubundaki kadınlarda göğüs kanserine yakalanma oranının%30 arttığına işaret ediyor.

Sağlık politikaları cinsiyet ve yaş farkı gözetmiyor 

İklim değişikliğinin yol açacağı belirsizliklerden bir diğeri de daha sık görülmesi beklenen afetler. Lakin bu afetlerin meydana geliş sıklığını ve şiddetini arttırması endüstriyel tesislerde kazaları tetikleyerek ekosistemin dolayısıyla tüm canlıların ekolojik kirliliğe maruz kalmasıyla sonuçlanabilir. Bu noktada kadınların biyolojik yapısının kimyasal maddeler karşısında daha kırılgan olma ihtimalinin yüksekliği söz konusu.

Bu sorunu 2006 yılında makalesinde tartışan Maureen Butter da ekolojik risk teşkil eden kimyasal kirlilik ve bulaşıcı hastalıklar karşısında kadınların erkeklere göre daha farklı etkilendiğine işaret ediyor. [1] Bununla birlikte araştırmanın en önemli çıktısı, kadınların doğurganlık özellikleri gereği hormonal bezlerin farklılığı olduğu kadar otoimmun de denen bağışıklık sisteminin erkeklere göre daha zayıf olması nedeniyle dahili maruziyetlerin daha yoğun komplikasyonlara yol açması.

2014 yılında Frontiers’da yayımlanan araştırma da otoimmun hastalıkların kadınlarda daha çok görüldüğünü ortaya koyuyor.[2] Butter’ın makalesinde üzerinde durduğu bir diğer bir konu ise kadınların kimyasal maddelerden erkeklere göre yüksek oranda etkilenmesine karşın meselenin hafife alınması nedeniyle sağlık politikalarında kadınların lehine bir revizyonun yapılmaması.  Kimyasal etkinin ırk, yaş ve cinsiyete göre yol açacağı mağduriyetin farklı olduğu bilinse de bilimsel araştırmalarda genellikle erkek işçilerin maruziyetleri baz alınıyor hatta, aynı işyerinde çalışan hamilelik çağındaki kadınların bile daha ağır bir mağduriyet yaşama ihtimalleri  dikkate alınmıyor.

Bu konuda bir diğer örnek de daha önce bir yazımda  değindiğim üzere aynı doz radyasyon maruziyeti karşısında yetişkin erkeklere göre yetişkin kadınların %50 daha fazla, erkek çocuklarının 5 kat, kız çocuklarının ise 10 kat daha fazla kanser ve türevi hastalıklara yakalanması gösterilebilir. Zira bilimsel gerçek insan cinsi ve yaşına göre farklı komplikasyonların oluştuğunu söylerken radyasyon sınır dozlarının belirlenmesinde her hangi bir kademelenmeden eser yok.

Nitekim Çernobil nükleer felaketinin ardından radyasyon üst sınır dozlarının dünya genelinde yıllık 44 Milisievert’ten 1 Milisievert’e  indirilmesi ve bugün hala bu sınırın geçerli olması açıkça cins, yaş ve ırka göre farklılığın gözetilmediğinin ispatı. Kadın-erkek ve çocuk arasında radyasyonun mağduriyeti farklı düzeyde yaşanırken “kim için” ve “neye göre” sorularını cevaplamaktan uzak olan radyasyon dünya standardının bağımsız bilim insanlarının ısrarla “düşük doz radyasyon yoktur, diğer bir ifadeyle düşük görünen radyasyon da sağlık için risklidir”uyarısıyla birlikte düşünüldüğünde ezbere konduğu anlaşılıyor.

İklim değişikliği şartlarında genel mağduriyetlerin artacağı savına geri dönersek feminist hareketin yıllardır mücadele ettiği bu sistemin kadın ve çocukların daha dezavantajlı konumda olmasına karşın eşitsiz mağduriyetten korunmaları için herhangi bir prosedürel düzenlemenin dahi yapılmaması oldukça düşündürücü. Hayatın her alanını kesen iklim değişikliğinin etkilerinden korunmak için, dahası korunma gerektirmeyecek özgür ve güvenli yaşanabilir bir dünyaya doğru dönüşümün başlaması için sosyal, politik, ekonomik müdahalelere karşı direniş örgütleyen feminist hareketin dinamizmine ihtiyaç var. Bir Dünya Emekçi Kadınlar Günü’nü daha kutlarken feminist hareketin iklim hareketi içindeki memnuniyetsizlerin birliğine can suyu olması dileğiyle.

***

[1] Maureen E. Butter, Are Women More Vulnerable to Environmental Pollution?  J. Hum. Ecol., 20(3): 221-226 (2006)

[2] Frontiers in Neuroendocrinology Gender differences in autoimmune disease 35 (2014) 347–369 

(Bu yazı Sivil Sayfalar’da da yayımlanmıştır.)

 

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuHaftasonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Aman avcı, vurma beni!

“Men bu dağın ay balam maralıyam/Maralıyam ben yaralı/Avcı vurmuş ay balam yaralıyam…” diye devam eder bu güzel Azeri türküsü.

İnsanlığın gelişim seyrinde çok uzun bir dönem avcı-toplayıcı toplulukların hüküm sürdüğünü herkes bilir. Tarım ve yerleşik hayatla birlikte beslenme düzeni yavaş yavaş avcılıktan uzaklaşmaya başlamıştır. Ne var ki avcılık sona ermemiş, farklı işlev ve anlamlar kazanmaya başlamıştır.

Av ve avcılıkla ilgili yazılan bir kitaptan[1] alınan şu satırlar sanırım ne demek istediğimi daha iyi açıklayacaktır:

Av bir iktidar göstergesidir. Av; gücü sembolize eder, muktedir ve iktidarda olmayı temsil eder. Hükümran taraf ile tabi tarafı kesin çizgiyle ikiye ayırır… Hükümdar avcıdır. Avcı kuşlar da bu nedenle iktidar simgesidir. İktidarın düzenini yansıtır biçimde, hükümdarın çevresinde maiyeti bulunur, av partisi bir nizam ve merasim çerçevesinde gerçekleşir.

Avlanan hayvan ne kadar güçlü ve ihtişamlı olursa hükümdarın gücü de o oranda büyür. Bu sebeple hükümdarlar, kahramanlar; aslan, kaplan avlarlar, ejderha öldürürler.”

Bir zamanlar siyasete de soyunan işadamı Cem Boyner’in bir dergiye[2] yazdığı yazıyı hatırlayanlar olacaktır. Truva efsanesi kahramanlarından biri olan Aşil’den esinlenilerek “Aşil’in Topuğu” başlığını taşıyordu yazı. Sanırım Sayın Boyner’in Aşil’den kastı, yazısında ballandıra ballandıra bahsettiği ve defalarca vurup kanlar içinde bırakmasına rağmen kendine doğru koşmaya devam eden bufalo olsa gerek. Herhalde o bufalo Sayın Boyner’i biraz hırpalayabilseydi, ünlü bir Türk büyüğünü üstünden atıp tekmeleyen at “Cihan” (kaderin şu işine bakın ki adaşım) gibi, bir kısım hayvan severin gönlündeki kahraman hayvanlar köşesinde kendisine yer edinecekti. Sayın Boyner o bufaloyu nasıl avladığını anlatırken ortaya sermeye çalıştığı şey, ne kadar güçlü ve kudretli olduğuydu aslında.

‘Avcı’ hükümdarlar

Kabul etmek gerekir ki avcılık bizim kültürümüzde önemli bir yere sahip. Özellikle saray ve çevresinin av merakı tarih kitaplarına da yansıyor. Belki de “Avcı” lakaplı tek imparator bizde var.  Malumunuz, en karışık dönemlerde bile devlet işlerini bir kenara bırakarak av partileri düzenlemekten geri kalmayan IV. Mehmed’e “Avcı Mehmed” de denilmektedir. Konuya daha fazla ilgi duyanlara araştırmacı Alev Özbil’in “Üç Yabancının Kaleminden Avcı Mehmed ve Av” adlı çalışmasını mutlaka okumalarını öneririm.

Saray ve çevresinin bu av merakı nedeniyle Osmanlı zamanında halkın kullanımına kapatılan sınırlı orman alanı içerisinde avlak olarak kullanılan alanlar da bulunmaktadır. Araştırmacı Güler Yarcı[3] bu konuyla ilgili makalesinde şu satırlara yer veriyor:

“Osmanlı Hukukunda bu maksatla yapılan düzenlemeler ilk devirlerden itibaren emirname, yasakname, nizamname veya doğrudan kanunnameler vasıtasıyla gerçekleştirilmiş, çeşitli vergi ve cezai müeyyidelerle av faaliyetleri denetim altında tutulmuştur. Her devirde, avcılıkla ilgili imtiyaz ve muafiyet tanınan şahıs ve zümreler olmuştur.

Alıntının son cümlesinin ne derece önemli olduğuna bir kez daha dikkat çekmek isterim; “imtiyazlı şahıs ve zümreler.” Yarcı, makalenin devam eden kısmında tarihleriyle birlikte pek çok yasaklayıcı düzenleme örneği sıralamaktadır.

‘Kendini dev aynasında görme illüzyonu’

Yoksul köylülerin evine arada sırada da olsa et girmesini sağlayan beslenme tabanlı avcılık ile dünyanın geri kalmış bölgelerinde ilkel şartlarda yaşayan toplulukların gerçekleştirdiği ve yine gıda temini amacıyla yapılan avcılık bir kenara bırakılırsa av ile avcı arasındaki ilişki ilkel ve zalimce bir egonun tatmin edilmesinden, bu yolla bir toplumsal statü kazanılmaya çalışılmasından başka bir şey değildir. Bunun için de av açık ve katıksız bir cinayet, avcı da aynı şekilde bir katildir. Fıkralarda bile avcı denildiğinde insanların aklına “palavra” gelmesi, avcının avcılık yoluyla kendini bir dev aynasında görme illüzyonunun olağan sonucu değil midir?

Suriye’de askerlerimize yapılan saldırı, açılan sınırlar, Suriyeli mültecilerin yaşadığı trajedi ve açıkça kaosa giren dış politika arka sıralara itmiş olsa da Amerikalı bir avcının Adıyaman’da avlayıp, marifetmiş gibi başında gururla poz verdiği yaban keçisi olayı sanırım herkesin hafızasında tazeliğini koruyor olmalı. Konu kamuoyunda bolca tartışıldı ve benim gördüğüm kadarıyla epey eleştirildi. Aslını soracak olursanız Amerikalı avcının ahlaksızca pozu nedeniyle gündeme taşınan bu eylemi her yıl binlerce avcı, yasal olarak ve çeşit çeşit av hayvanını avlayarak gerçekleştiriyor (elbette kaçak avcılığı bir kenara bırakıyorum bunu söylerken). Örneğin, Doğa Koruma ve Milli Parklar Genel Müdürlüğü tarafından yayımlanan 2019-2020 Av Yılı (1 Nisan 2019-31 Mart 2020) Av Turizmi Uygulama Talimatı’na[4] göre söz konusu av yılında avlanmasına izin verilen yaban keçisi sayısı tam 324. Bunların 225’i av turizmi acentelerine, 70’i yerli avcılara, 26’sı yerel avcılara ve 3’ü de diplomatlara ve onların misafirlerine tahsisli.

Yukarıda sözünü ettiğimiz olaya konu Adıyaman Sincik Devlet Avlağı’nda avlanması için acentelere tahsis edilen bir yaban keçisi daha var ve muhtemelen o da bugüne kadar avlanmıştır. Yol göstermek gibi olmasın ama en fazla yaban keçisi avına izin verilen alan Antalya Sarıkaya Yaban Hayatı Geliştirme Sahası. Burada tam 22 yaban keçisinin avlanmasına izin verilmiş. Şimdi sıkı durun; Talimata göre Sincik Avlağı’nda bir yaban keçisi için acente tarafından ödenmesi gereken av ücreti yalnızca 8 bin 100 lira (100 cm ve daha kısa boynuzlular için, KDV hariç). Diyeceksiniz ki alınan bir canın bedeli olur mu? Olmaz elbet, haklısınız. Ancak yıllarca o dağları karış karış dolaşmış, otunu yemiş, suyunu içmiş, havasını solumuş; baharlarını yaşayıp, kışlarına göğüs germiş, kim bilir kaç çobanın yanık türküsüne uzaktan da olsa kulak vermiş olan bir “can”ı öldürmek için ödenen ücret orta seviye bir yönetici maaşı kadar bile değil.

Söz paradan açılmışken, peşin peşin söylüyorum, avcılıktan gelen para gelmez olsun, o paralardan hakkıma düşen bir kuruş bile varsa alın yerin yedi kat dibine gömün, istemem. Ama hesap da ortada; 324 kere 8 bin lira eksik olsa ne olur, onun yüz kat, bin kat daha fazlası olsa ne olur? Av turizmi denilen şey, tüfeğiyle, mermisiyle; aracıyla, seyahatiyle; rehberliğiyle, kılavuzluğuyla bu koca ülkenin hangi derdine deva oluyormuş da gözünü kırpmadan can alan vahşilerin önüne atılıyor bu zavallı hayvanlar! İnsanlığımız bu kadar mı alçaldı?

Sonra, bazı aklı evveller çıkıp demezler mi ki, “Efendim, doğal yırtıcıları yok, sayıları artıyor, böylelikle doğanın dengesini sağlıyoruz…” Be akılsız, hiç kendi kendine sordun mu doğal yırtıcıları neden yok? Yüzyıllardır süren bu avcılık vahşeti ve doğal yaşam ortamlarının köye, kente, yola, termik santrale, otele, kayak tesisine, uzun lafın kısası insan egosuna kurban gitmesinden olabilir mi acaba? Birkaç gün önce, 3 Mart tüm dünyada Dünya Yaban Hayatı Günü[5] olarak kutlandı; Daha doğru ifadeyle yaban hayatı hatırlandı diyelim, zira kutlanacak bir tablo yok maalesef. Bu gün nedeniyle pek çok yerde insanlığın yaban hayatına nasıl bir zarar verdiği tane tane anlatıldı. Bütün bunların sorumlusu olan insan avcılık yaparak doğanın dengesini koruyacakmış, öyle mi? Hadi oradan!

Bir de avcılığı spor olarak gören türler var. Gülsem mi ağlasam mı? Bir etkinliğin spor olabilmesi için ilk kural mücadelenin eşit şartlarda başlaması gereğidir. İkincisi her iki taraf da bunun bir oyun olduğunu bilmeli. Ve son olarak, taraflardan birinin öldüğü faaliyete spor denir mi hiç şaşkın cahil?

Bazı okurlar konuya yüzeysel yaklaşıp şunu sorabilir; İnsanın insana gözünü kırpmadan kıydığı bir dünyada hayvanların öldürülmesi niye bu kadar sorun oluyor? Ah be güzel kardeşim, ben sana nasıl anlatayım ikisinin de aynı şey olduğunu? Biraz derine inebilsen sen de göreceksin ama olmuyor işte, yapamıyorsun.

***

[1]  Naskali, EG, Altun, HO. 2008. Av ve Avcılık Kitabı. Kitabevi Yayınları, Araştırma-İnceleme Dizisi

[2] Ceo Life, Aralık 2011

[3] Yarcı, G. 2009. Osmanlı’da Avcılık Yasaları. Acta Turcia 1 (1).

[4] Talimata şu adresten ulaşabilirsiniz. 

[5] Nesli Tehlike Altında Olan Yabani Hayvan ve Bitki Türlerinin Uluslararası Ticaretine İlişkin Sözleşmesi (CITES)’ne atfen, sözleşmenin imzalandığı 3 Mart (1973) tarihi Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nun 20 Aralık 2013 tarihli kararıyla Dünya Yaban Hayatı Günü olarak kutlanmaktadır.

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuHaftasonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

İş dünyasının sorumluluğu

4 Mart’ta Fast Company dergisi ve Yuvam Dünya hareketinin ortaklaşa düzenlediği İklim ve İnovasyon Zirvesi’nde iş dünyasının iklim değişikliğine olan bakışını dinleme fırsatı elde ettim. Kısaca anlatmak gerekirse iş dünyası iklim krizinin ne olduğunu, sigorta sektörü hariç, henüz anlamış değil. Kısa vadede de büyük bir aydınlanma yaşanabileceğini çok mümkün görmüyorum.

Bugün Ardahan’dayım. Her yerin dizime, hatta belime kadar karla kaplı olacağı umuduyla geldim ama Ardahan Üniversitesi çevresinde sadece yol kenarlarında azıcık kar kalmış durumda, tepelerde de biraz kar görüyorsunuz, ama o kadar. Çevrede konuştuğumuz insanlar endişeli çünkü buralarda toprağı kar besliyor, ne kadar az kar, o kadar az su demek bu bölge için. “Benim çocukluğumda burada 3-4 metre kar birikirdi” diyen çok insan var. Çıldır Gölü üzerinde düzenlenen festival. buz çok ince olduğundan bu sene çok kısıtlı biçimde yapılabilmiş. Isınma her geçen sene hızlanarak bölgeyi etkiliyor. 10 sene önce buradaki yaşamın nasıl yürüdüğünü biliyoruz ancak 10 sene sonra nasıl yaşanacağını öngörebilmek adeta imkansız. Dünyamızın geri kalan bölgelerinde de durum çok farklı değil.

Bu kaotik görünümlü ortamda iş dünyasının da planlama yapması son derece güç. Klişe bir laf olacak ama kesin olan tek şey hiçbir şeyin kesin olmadığı. Ancak yarının bugünden farklı olacağını da fark etmek çok da zor değil. Dolayısıyla planlamamızı buna göre yapmalıyız. Oysa iş dünyası sürdürülebilirlik kavramını, bugünkü düzenin sürdürülebilmesi olarak algılayıp gösterişli raporlar yazarak geleceğe hazırlandıklarını düşünüyor gibi geldi bana.

Ardahan bu kış yeterli kar yağışı almayınca, kar makineleriyle suni kar yağdırıldı.

Sürdürülebilirlik

İş dünyasının iki çeşit sorumluluğu bulunuyor. Öncelikle ürettikleri ürünlerin doğada yaşamakta olduğumuz, başta iklim krizi olmak üzere tüm çevre problemlerine neden olmayı durdurması gerekiyor. Ama eşit derecede önemli olan ikinci unsur da bu değişikliklerin şirketlerin geleceğini tehlikeye sokmaması gereği. Gerek hammadde, gerekse de üretim tesisleri açısından bakıldığında bu şirketlerin sürdürülebilirliği açısından son derece kritik bir konu.

2011 yılının son çeyreğine girildiğinde bilgisayarlar için üretilen sabit disklerin pazar lideri Western Digital firmasıydı. Ancak Western Digital’ın Tayland’daki fabrikasını sel suları bastığında bu fabrika çalışamaz duruma geldi ve sonrasındaki uzun bir dönemde pazar liderliği Seagate’e geçti. Benzer örnekleri pek çok alanda verebilmek mümkün. İklim krizinin kime nerede zarar vereceğini anlık olarak tahmin etmek güç olsa da bu tehlikenin varlığı artık tartışılmayan bir gerçeklik. Ama belki de daha önemli bir faktör hammadde temininden kaynaklanıyor.

Hammadde temini

Özellikle gıda sektöründe besin maddelerinin temini orta ve uzun vadede bir problem yaratacak. Küreselleşme daha ucuz olan hammaddenin dünyanın öbür ucundan getirilmesini mümkün kılsa da üreticileri küresel problemlere karşı da dayanıksız hale getirdi. Dünyanın iki ayrı noktasında aynı anda oluşabilecek bir kuraklık, ülkemizdeki tarımsal ürün ihtiyacını da ciddi biçimde etkileyebilir. Bu etkileri azaltmanın en kolay yolu yerelde dirençliliğimizi artırmaktır. Ancak gıda sektörünün ana çabası yereldeki dirençliliği artırarak orta ve uzun vadede sürdürülebilirlik sağlamaktansa kısa vadedeki karı sürdürmeye dayanıyor.

‘Hijyensizlikten ölmek…’

Bunun ötesinde en başta gıda sektörü olmak üzere aşırı bir ambalaj kullanımımız var ve bu kullanımın azaltılması akıllara bile gelmiyor. Bir noktada küçükken açık bisküvi satın aldığımız söylendiğinde dehşet içerisinde “hijyen” problemlerinden bahsedildi. Küçükken ailemle bir bisküvi fabrikasının yakınında yaşıyorduk. En büyük keyfimiz de akşamüzerleri fabrikanın satış mağazasına gidip açık ama taze bisküvi almaktı. Hiçbirimiz “hijyensizlikten” ölmedik bugüne dek ve bisküvileri, çay poşetlerini, içtiğimiz suları, aldığımız makarnayı kat kat sarmalayan ambalajlar da yediklerimizi gerçek anlamda daha sağlıklı kılmadı. Hatta her geçen gün içimizde daha derin bir şüphe ile yaşıyoruz. Bir bardak çay içebilmek için çayı ortalama dört kat ambalajla tüketiciye sunuyoruz ve bunun doğaya verdiği hasarı neredeyse tamamen göz ardı ediyoruz.

Geri dönüşümden önce tekrar kullanmayı düşünmek

Geri dönüşüm ise bambaşka bir problem. Giyim sektöründe bile giyeceklerin geri toplanıp ham maddelerine ayrılıp tekrar üretimde kullanılması konuşuluyor. Ama sürdürülebilirlik açısından döngüsel ekonomi içinde yapmamız gereken geri dönüşümden önce tekrar tekrar kullanmaktır. Bunu yapabilmek için de ürünlerin dayanıklı olması gerekiyor. Bir sonraki adımda da geri dönüşüm yerine ikinci, üçüncü el kullanıma döndürmek, sonrasında başka amaçla kullanmak ve en sonunda başka hiçbir şey mümkün değilse geri dönüşüme sokmak geliyor. Bu adımların tasarlanması da önemli sistemik değişimler gerektiğinden sürdürülebilirlik raporları yazıp geri dönüşüm yapmak daha kolay görünüyor.

Elbette bunlar üretim sektöründeki tüm firmalar veya firmaların yaptığı tüm uygulamalar için geçerli değil. Bayilerinde A+++ bulaşık makinası bulamamış olsam da Arçelik’in kurmuş olduğu ve buzdolaplarının %98 oranında geri dönüşümünü sağladıkları tesis doğru yolda atılmış adımlardan biri olarak öne çıkıyor. Bir de ürünlerin uzun süre bozulmadan kullanılmasını ve sonrasında da tamirini sağlayabilsek sürdürülebilirlik yolunda ciddi adımlar atabiliriz.

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuHaftasonuKöşe YazılarıManşetUncategorizedYazarlar

Yarışmalar kentsel kamusal alanı katılıma açabilir mi?

Soru basitçe şöyle sorulabilir: Kamu yönetimlerinin bürokratik, hiyerarşik kurumsal yapılanması ile kamusal alandaki fikir ve sanat üretimi arasındaki ilişki nasıl olmalıdır? Neo-klasik kamu düzenlerinde bu soru bilerek ihmal edilir. Çünkü tasarlayıcı olan politikadır, sanatın, fikir üretiminin onun direktifleri ve denetimi olması gerekir.

AKP dönemi bunun örnekleri ile dolu: Sütlüce Kongre Merkezi, Taksim, İstanbul Kongre Merkezi, Yassıada, Kabataş Martı, Süleymaniye, Sulukule, Tarlabaşı, Fener-Balat, Ayvansaray, Tekfur Sarayı, Yenikapı Metro İstasyonu ve diğerleri, saymakla bitmez. Büyükşehir’in ve diğer kamu kuruluşlarının fikir ürünleri dediğimiz plan ve projeleri geliştirmek için bir yöntem arayışında olmadıkları görülüyor. Bu kültür ve sanat alanına da uzanıyor.

Büyükşehir Taksim, Haliç, şehir mobilyaları için yarışma süreçlerini başlatmış durumda. Yeni yarışmaların da açılacağından söz ediliyor. Büyükşehir’in yeni yönetimin geçmiştekinden farklı yöntemler uygulaması hiç şüphesiz önemli. Profesyonellerin, mimarların kamu süreçlerine katılmaları için yarışma yönteminin uygulanması önemli bir farklılık. Bu yeni deneyimin desteklenmesi gerektiğini düşünüyorum. Kentsel tasarım projelerinin geliştirilmesi konusundaki bu deneyimin kapsayıcı olması, yerel kamu alanında önemli bir gelişmeye yol açabilir. Ancak yarışmaların arka planındaki problematiğin iyice tartışılması ve genişletilmesi gerekli. Kamusal alanda katılımcılık deneyimlerinin geliştirilmesi için bu ilk adım iyi tasarlanmalı.

Yasal çerçeve veya yasal olmasa bile, uygulanan yöntemler belli. Kamu yönetimleri, uygulamaları tanımlayan fikir üretimi alanını bağımlı bir işlev olarak gördükleri için, eldeki yasal çerçeve içinde en kolayı olan ihale ve protokol yöntemini tercih ettikleri görülüyor. Yönetimler plan, proje gibi fikir ürünlerini şu yöntemlerle elde edebiliyor:

  1. Kendi bürokrasisi ile gerçekleştirebiliyor: Kamuda çalışan şehir plancıları, mimarlar planları, projeleri hazırlayabiliyor.Hiyerarşik bir yapıya sahip kamu, bu durumda fikir üretimini kendisi gerçekleştiriyor, kamusal alan daralıyor, alternatifler ortaya çıkmıyor ve kamusal niteliğini kaybediyor.
  1. İhale ile yaptırabiliyor: Ancak fikir üretiminde ihale sisteminin iyi bir sonuç vermesi imkansız. Fikir ürünleri kiloyla satılamayacakları ve fiyatlandırılamayacakları, farklı iddialar içerebilecekleri için ihale sistemi ancak projeler elde edildikten sonra, uygulama için kullanılabilecek bir sistem.
  1. Protokol ile kamu kuruluşu niteliğindeki üniversitelere devredebiliyor: Burada da kamuya ait imkanların, kariyer fırsatlarının, bilginin kullanılarak mesleki alanda haksız rekabet koşulları oluşuyor ve alternatifler ortaya çıkmıyor.
  1. Yarışma ile plan ve projeleri elde edebiliyor: Kamunun bu alanda geçmişten gelen önemli bir deneyimi var. Ancak yalnızca mimari konuların, kentsel tasarım konularının yarışmaya açılması yetersiz. Her alanı kapsayacak bir şekilde, analiz ve araştırma yapma, program geliştirme, farklı yöntemlerle değerlerin envanterlerini hazırlama, kamu hizmetlerinin tasarlanması… tasarım sürecini bağımsız kılacak bir yöntem ya da hakemlik mekanizmaları ile bağımsız bir fikir üretimi süreci yok.
  1. Kendi kuruluşuna ihale ediliyor: Rekabet Yasası’na aykırı olsa da geçmiş Büyükşehir yönetimi zamanında uygulandığı için bu şıkkı da ekleyelim: Yasaya aykırı bir şekilde, 2. yöntemi uyguluyormuş gibi yaparak, kendi kuruluşuna ihale ederek yaptırabiliyor.  Hem kamu-hem özel olan, hukuki karşılığı olmayan şirketler tekelci ilişkiler ile fikir üretimi alanını kurutuyor. Bağımsız kurumların yaşamasına izin vermiyor.

Türkiye’de kamusal alanda sanat, mimarlık, fikir üretimi katılıma kapalı. Kamusal alandaki her türlü fikir üretimi patronaj altında. Bu nedenle entelektüel üretim, sanat, tasarım, mimarlık hayırseverlik kuruluşlarının ve büyük sermayenin koruması altına giriyor. Böylece seçkinlerin, küçük bir azınlığın uğraşıymış gibi algılanıyor. Sanki burada gizli bir anlaşma yapılmış gibi: Kitleler için basmakalıp sanat ve mimarlık ile seçkinlere hitap eden güncel sanat. Bu kurak ortamda, kültür ve sanat özel alana, hayırseverlik alanına sığınıyor, kamusal alandan dışlanıyor. Kitleler ile etkileşime giremiyor.

Buradaki paradoks, iki farklı üretim yapısının bir aynada olduğu gibi ters görünmesi. Zanaaat üretiminden kalan bir miras olan bilgi üretimi zenginlere, seçkinlere; şeyleştirici, militer temsil tekniklerin günümüzdeki uzantısı olan hazır yapımlar yoksullara kalıyor. Bu haksız bir paylaşım.

Bu tekelci koşullarda geriye otokratik bir kamu yapısı ve imtiyaz elde etmeye çalışan piyasa aktörleri kalıyor. Neo-liberal sistemin içinde imtiyazlı piyasa aktörlerinin finans sermayesine aracılık ederek, projeler geliştirdikleri ve karar vericileri ikna ettikleri, hatta erkin içine sızdıkları görülüyor. Bu durum yolsuzlukları, spekülatörleri teşvik ediyor, şehirlerin değerleri, kaynakları yağmalanıyor.

Kamusal alanda fikir üretiminin koşulları

Görüldüğü gibi Türkiye’de kamusal alandaki fikir üretiminin bağımlı olması göründüğünden daha kapsamlı ve üzerinde çalışılması gereken yaşamsal bir konu.

Belki buradan başlanabilir. Bu kuruluşlarla işbirliği yapılabilir ve onların kamusal alandaki yaratıcı çalışmaların desteklemesi sağlanabilir. Bunun AB müktesabatı yönlendirici bir kılavuz olarak alınabilir. AB kentsel uygulamalarındaki koşullar ise şöyle:

  1. Çerçevelendirme aşaması, yani kamusal nitelikli bir kentsel müdahalenin çerçevesi katılımla gerçekleştiriliyor. Bu aşamada piyasa kuruluşları, müteahhitler yer alamıyor, bu aşama onlara kapalı.
  1. İçeriklendirme, planlama ve projelendirme aşaması ise açık uçlu. Çerçevelendirme aşamasındaki kriterlere göre çok boyutlu ve yarışmacı bir yapıda ele alınıyor. Bu aşamaya da piyasa aktörleri, müteahhitler katılamıyor. Kamu kuruluşları da. Onlar ancak çerçevelendirme aşamasında katılımcı olabiliyor.
  1. Uygulama aşaması, piyasa aktörlerine, müteahhitlere açık. Planlar, projeler tamamlandıktan sonra, yani içerik belli olduktan, rekabet koşulları oluştuktan sonra katılabiliyorlar. Örneğin deniz ulaşımı ile ilgili hizmetlerde, yönlendirici kararlar oluştuktan sonra katılabiliyorlar.

Görüldüğü gibi katılım kademelerinin arkasında bilgi üretimi ile diğer hizmetlerin üretimi arasında mantıklı bir ilişki var.  Önemli olan katılım, kamu ile fikir üretimi arasındaki ilişkileri düzenleyerek, demokratikleştirerek mevcut toplumsal koşulların iyileştirilebileceğini göstermek.

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuHaftasonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Kuzeydoğu Akdeniz kıyılarımızın ölüm fermanı: Plastik hammadde fabrikaları

Son zamanlarda Kuzeydoğu Akdeniz kıyılarımız ile ilgili akla gelen şeyler hep olumsuz oldu! Enerji rekabeti, Suriye savaşı, kirlilik, karaya vuran balinalar, balıkçı trollerinde ölen kaplumbağalar, istilacı balık türleri ve daha bir sürü olumsuz şey! En son ne zaman iyi bir haber duyduğumu açıkçası hatırlamıyorum. Takip edenler bilecektir, bu köşeden Kuzeydoğu Akdeniz kıyılarımızdaki kirlilik tehdidinin ne boyutta olduğunu şu yazımda etraflıca değerlendirmiştim. Aşırı plastik üretimi ve tüketimiyle beraber yetersiz atık yönetimimize bir de Mısır, Lübnan gibi ülkelerin çöpleri de eklenince kirliliğin boyutu ürkütücü hale gelmektedir. Bunlara balıkçılık ve gemicilik faaliyetleri ile başka ülkelerden getirilip sağa sola terk edilen plastikleri de eklemek faydalı olacaktır. Çünkü bunlar da bu kirliliğin önemli nedenlerinden sayılabilir.

Bu derece kirli olan bir bölge için yapılması ve yapılmaması gerekenlerin de konuşulması gerekiyor. Çünkü bunların ne oldukları gayet belli! Yapılması gerekenlerin başında iyi bir yönetim planının hazırlanıp bölgenin nasıl daha az kirli bir çevre haline getirilebileceğinin ortaya konulması geliyor. Yapılmaması gerekenlerin başında ise hali hazırda bölgede bulunan ağır sanayi tesislerine yenilerini eklememek ve var olanların da çevreye daha duyarlı hale getirilerek yeterli ve etkili şekilde denetimlerini sağlamak…. Ancak görünen o ki yapılmaması gerekenleri yapmak daha cazip. Çünkü “ekonomik kalkınma” ekolojik dengeden daha cazip!

Ekonomik değil, ekolojik boyut

Neden mi bahsediyorum? Tabii ki Mersin ve Adana/Hatay bölgesine kurulacak olan iki adet devasa petrokimya tesisinden. Çıkartılan kararnamelerle bu iki yere devasa büyüklükte ve toplam kapasitesi 1 milyon tonu bulacak olan polipropilen plastik üretim tesis kurulacak. Türkiye’nin toplam polipropilen plastik ithalatını düşününce, bu ithalat miktarının azaltılacak olduğu iddiası açısından kıymetli bir işmiş gibi görünse de işin aslı pek de öyle değil. Çünkü polipropilen ham maddesi olan propan yine yurt dışından getirilecek. Yani ithal edilen mal, polipropilenden propana kayacak. Bu da ekonomik getiri iddiasını desteklemeyen bir dönüşüm. Tabii ki polipropilen daha pahalı bir hammadde ancak işin ekonomik boyutu ilgilendiğimiz en son şey. Asıl üzerinde durmamız gereken konu daha çok ekolojik boyut. Bunun da ortaya konulabilmesi için projenin tüm detaylarının konunun uzmanlarınca değerlendirilmesine ihtiyaç var. Gelin kurulması planlanan iki tesisin de olası çevresel etkilerini biraz değerlendirelim.

Ceyhan Polipropilen Üretim A.Ş. tarafından gerçekleştirilecek olan, Ceyhan Propan Dehidrojenasyon (PDH) ve Polipropilen Üretimi Projesi’nin, Adana-Hatay sınır bölgesindeki İncirli köyü ile Toros Gübre arasında kalan alanda kurulacağı ve bu alanı da kapsayan daha geniş Petrokimya Endüstri Bölgesi ile birlikte planlandığı anlaşılmaktadır. CFS Petrokimya Sanayi Anonim Şirketi tarafından da Mersin İli, Akdeniz İlçesi, Karaduvar Mahallesi Mevkii’nde Tekfen Polipropilen Üretim Tesisi Yatırımı Projesi’nin gerçekleştirilmesi planlanmakta. Her iki tesisin de ağır sanayi tesislerinin bulunduğu ve yenilerinin de kurulma aşamasında olduğu bölgelerde kurulacak olup bölgedeki ağır sanayi yükünün de artmasına neden olacağı aşikâr. Daha başka birçok ortak noktaları olduğundan iki projeyi birlikte değerlendirmekte fayda olduğunu düşünüyorum.

Bu arada “yatırım düşmanlığı yapılıyor!” kakafonisi oluşturacaklar için şimdiden belirtelim: Eğer bir proje yapılırken ortaya çıkacak etki ekolojik olarak tehdit oluşturuyorsa o zaman tercihimiz ekolojiden yana olacaktır. Çünkü tesisler olmadan sadece konforumuz azalır, ancak ekolojik denge olmazsa konfor olsa da yaşayacak bir alanımız kalmayacaktır. Yani niyetimiz yatırım karşıtlığı yapmak değil, ekolojik dengenin sürdürülebilirliğine katkı sağlamaktır.

Her iki tesis için de ÇED süreçleri ya bitmiş ya da bitmek üzere. ÇED süreçlerinin formalite olduğunu da ekleyerek var olan bilgiler ışığında bazı değerlendirmeler yapalım:

Su kaynaklarının aşırı kullanımı

1- Projelerin planlanan uygulama alanlarının yakın çevresinde ağır endüstriyel formda başka faaliyetler de mevcut. Bu durum da ilgili alanın çevresindeki su kaynaklarının aşırı kullanımı problemini ortaya çıkartmaktadır. İlk olarak açılması planlanan su kuyularından temin edilecek suyun kullanım şekli her iki bölgenin de yeraltı su rezervleri üzerindeki baskının artmasına ve uzun vadede yer altı suyunun tuzlanması veya daha derinlere çekilmesi problemlerine neden olabilecektir. Her iki proje için de buna dair alınacak önlemler konusunda herhangi bir ibare mevcut değil. Böyle bir problemin tek çözümü suyu daha az kullanmaktır. Ancak proje kesin olarak gerçekleştirileceği için bölgenin su bütçesinin uzun vadede önemli ölçüde etkileneceğini veri olarak kabul edebiliriz. Ayrıca her iki bölge de uzun dönemli kuraklık eylem planlarında ilk etkilenecek alanlar olarak nitelendirilmektedir. Bu bilgilerin hiçbirinin dikkate alınmadığını projenin planlamalarından anlayabiliyoruz.

Bölgedeki plastik kirliliğinin artışı

2- Her iki projenin de ana amacı olan polipropilen pelet plastik üretiminin bölge üzerindeki kirlilik yükünü arttıracağına şüphe yok. Hali hazırda sadece gemicilik faaliyetleri ve Adana, Hatay ve Mersin ili sınırları içerisindeki plastik üretim/geri dönüşüm tesislerinin yetersiz ve etkisiz atık yönetiminden kaynaklı olarak gerçekleşen plastik pelet kirliliğinin, bu tesislerin getireceği ek gemi ve kara trafiği nedeniyle de artacağına şüphe yok. Çünkü benzer fabrikaların en büyük özelliği kıyısı oldukları alanlara tonlarca plastik pelet sızdırmaları.  Bu durum ilgili alan ve çevresindeki alanları habitat olarak kullanan kuş, balık, deniz kaplumbağası ve diğer deniz canlıları için risk teşkil edebilme potansiyeli taşımaktadır. Güven (2017) ile Gündoğdu ve Çevik (2019) proje alanının kıyısal sularının da içinde bulunduğu alanlardan yakaladıkları balık türlerinin %50 ve daha fazlasının midesinde mikroplastiğe rastladıklarını bildirmişlerdir. Her ne kadar ilgili alanda yapılmış bir çalışmaya rastlanılmamış olsa da su kuşlarının (Van Franeker vd., 2011; Terepocki vd., 2017), deniz kaplumbağalarının (Carr, 1987; Schuyler vd., 2014) ve diğer deniz canlılarının, (peletlerin de içinde olduğu) mikroplastikleri yemek zorunda kaldıkları başka çalışmalarla ortaya konulmuştur. Bu nedenle ilgili alanda gerçekleştirilecek üretim faaliyeti sonucu ortaya çıkabilecek mikroplastik kirliliği bahsi geçen canlıların bu kirlilikten ciddi olarak etkilenebileceğini ortaya koymaktadır.

Ağır sanayi kaynaklı kirlilik, deniz canlılarının ölüm riski

3- İskenderun ve Mersin Körfezleri birçok ağır sanayi tesisinin yer aldığı alanlardır. Bu durum her iki körfezde yoğun gemi trafiğinin gerçekleşmesine neden olmaktadır. Bunun yanında ilgili sanayi tesislerinin faaliyetleri de bölge üzerinde önemli kirlilik baskısı oluşturmaktadır. Bu durumun en önemli göstergelerinden biri de bölgede gerçekleştirilen bilimsel çalışmalardır. Bu çalışmalarda, çoğunluğu ağır sanayi tesisleri kaynaklı ağır metallerin ve petrol kaynaklı kalıcı organik kirleticilerin varlıkları araştırılmıştır. Örneğin İskenderun Körfezi’nden avlanan birçok deniz canlısı türünde önemli derecede kadmiyum, demir, bakır, krom, kobalt, çinko, kurşun, nikel, alüminyum ve manganez konsantrasyonları tespit edilmiştir (Yılmaz, 2003; Türkmen vd., 2005a; Türkmen vd., 2005b; Fırat vd., 2008; Çoğun vd., 2017; Aytekin vd., 2019). Bunun yanında kalıcı organik kirleticiler (Tekin ve Pazı, 2017) ve pestisitler (Polat vd., 2017) de önemli kirleticiler olarak körfezdeki canlıların dokularında tespit edilmiştir.

Daha önce de belirtildiği üzere plastik peletler, ortam kirleticilerinin bünyelerine yapışması sonucu onların çeşitli çevresel faktörler yardımıyla, farklı ortamlara taşınmasına yardımcı olabilmektedirler. Kurulacak tesisle birlikte artacak olan pelet kirliliği;  bu kirleticilerin peletlerle etkileşime girmesine, onların yüzeylerine yapışıp diğer canlıları tehdit etmesine neden olabilecektir. Nitekim birçok çalışmada, pelet formdakiler de dahil olmak üzere birçok farklı tipteki mikroplastiğin birçok kirleticiyi bünyelerine aldığı rapor edilmiştir (Frias vd., 2010; Avio vd., 2015; Li vd., 2018).

Gemi trafiğinin artmasının bir diğer etkisi de bölgede yaşayan kaplumbağalar ve memeli deniz canlıları üzerinde gerçekleşecektir. Bu etki de daha çok gemi trafiğinin yarattığı gürültü ve kirlilikle birlikte, kaplumbağa ve deniz memelilerinin gemi pervanelerine çarpıp ölmeleri şeklinde olacaktır. Bu sebeple ilgili bölgeye yakın alanlardaki kaplumbağa üreme noktaları ciddi bir tehdit altına girecektir. Üreme sezonunda artan kaplumbağa sayısı, gemilerle bu canlıların karşılaşmasına ve beraberinde de çoğunlukla kaplumbağaların ölmesiyle sonuçlanacak durumların ortaya çıkmasına neden olacaktır. Benzer bir durum yunuslar, foklar ve balinalar için de geçerlidir. Zaten herhangi bir üreme ve yaşama alanı kalmamış olan Akdeniz fokları bu tesislerle birlikte son kalan üreme alanlarını da kaybedeceklerdir.

Polipropilen yerine propan

4- Ülkemizdeki plastik üretimi, hammaddenin ithalatındaki maliyetlerden kaynaklı olarak sınırlı büyüme özelliği göstermektedir. Bu proje ile bu durumun hammadde üretiminin ülke içerisinden temini ile kısmen de olsa çözüleceği iddia edilmektedir. Ancak hali hazırda ülkemizde polipropilenin ham maddesi olan propanın temin edilebileceği yeterli kaynaklar olmadığı için, ham madde ithalatının direkt polipropilen ithalatından, propan ithalatına kayacağı durumunu ortaya çıkarmaktadır. Sonuç itibariyle ithalatın azalmasına bağlı olarak yaratılacağı iddia edilen ekonomik getirinin olmayacağı anlaşılmaktadır. Böyle bir durumda ekonomik getirisi neredeyse olmayan bir proje için ilgili alanda hali hazırda var olan ağır sanayi tesislerine bir yenisini eklemek, ilgili alanın ekolojik olarak bu yükü daha fazla kaldıramayacağı bir noktaya gelmesi ihtimalini doğuracaktır. Üstelik ithal edilen ham madde miktarının azalması ve buna bağlı olarak plastik üretiminde meydana gelecek artış, plastiğin daha çok tüketilmesine ve hali hazırda yönetilemeyen plastik çöplerin daha fazla artmasına da neden olabilecektir. Artan plastik çöplerin sucul ekosistemlere transferi de planlanan kuruluşun çevre üzerindeki dolaylı etkisi olacağı da unutulmamalıdır.

Kümülatif etki

5- Her projede olduğu gibi bu projelerde de, projeler sanki bölgede tek başlarına olacakmış gibi değerlendirilmektedir. Oysa ki ilgili alandaki diğer sanayi tesislerinin etkisinin de dikkate alınıp kurulacak tesislerin etkisi kümülatif olarak belirlenmelidir. Ancak anlaşılmaktadır ki böyle bir değerlendirmeden projelerin olası çevresel etkilerini tam anlamıyla ortaya koyacağı için kaçınılmıştır.

Sonuç olarak her iki bölgede de yapılması planlanan petrokimya tesisleri bölgenin hava, su ve kara ekosistemlerine önemli derecede etki yapacaktır. Bu etkiler kullanılacak yakıtların etkisinden tutun da çekilecek yeraltı suyuna, üretilecek olan atıklardan, sızıntı yapacak mikroplastiklere kadar oldukça fazla çeşitliliktedir. Sadece bazılarına değinebildiğimiz bu etkilerin göz ardı edilmemesi temennimizdir. Ancak görünen o ki doğal ortam pek de kimsenin umurunda değildir. O halde buradan şunu tekrar etmekte fayda görüyorum. Konforlu yaşantımızın tüketim alışkanlıklarının bir sonu olarak gerçekleşen plastik üretimi ve plastik üretiminden para kazananların yönettiği tüketim davranışları, plastik denilen tehlikeli malzemenin hayatımızı daha fazla etkilemesine izin vermememiz gerekmektedir. Bir yandan plastik tüketerek bir yandan da üretilmesine karşı çıkmamız pek tutarlı bir davranış olmayacaktır. Bunun yanında bir yandan tesislerin etkilerine dair sus pus olup bir yandan da janjanlı tanıtımlarla milyonlarca lira destek ile Akdeniz’i temiz tutamayacağımızı bilmemiz gerekmektedir. Kirliliğin kaynağı her gün artan plastik üretimi ve tüketimidir. Buna dair bir şeyler yapmadan gerçekleştirilecek her iş zaman kaybı ve kaynak israfından öte olmayacaktır.

***

Kaynaklar

  • Gündoğdu, S., Çevik, C., 2019b. Türkiye’deki Deniz Canlılarındaki Mikroplastik Kirliliği. https://doi.org/10.13140/RG.2.2.27136.58888
  • Güven, O., Gökdağ, K., Jovanović, B., Kıdeyş, A.E., 2017. Microplastic litter composition of the Turkish territorial waters of the Mediterranean Sea, and its occurrence in the gastrointestinal tract of fish. Environ. Pollut. 223, 286–294. https://doi.org/10.1016/j.envpol.2017.01.025
  • Avio, C.G., Gorbi, S., Milan, M., Benedetti, M., Fattorini, D., D’Errico, G., Pauletto, M., Bargelloni, L., Regoli, F., 2015. Pollutants bioavailability and toxicological risk from microplastics to marine mussels. Environ. Pollut. 198, 211–222. https://doi.org/10.1016/j.envpol.2014.12.021
  • Aytekin, T., Kargın, D., Çoğun, H.Y., Temiz, Ö., Varkal, H.S., Kargın, F., 2019. Accumulation and health risk assessment of heavy metals in tissues of the shrimp and fish species from the Yumurtalik coast of Iskenderun Gulf, Turkey. Heliyon 5, e02131. https://doi.org/10.1016/j.heliyon.2019.e02131
  • Carr, A., 1987. Impact of nondegradable marine debris on the ecology and survival outlook of sea turtles. Mar. Pollut. Bull. 18, 352–356. https://doi.org/http://dx.doi.org/10.1016/S0025-326X(87)80025-5
  • Çoğun, H.Y., Firat, Aytekin, T., Firidin, G., Firat, Varkal, H., Temiz, Kargin, F., 2017. Heavy Metals in the Blue Crab (Callinectes sapidus) in Mersin Bay, Turkey. Bull. Environ. Contam. Toxicol. 98, 824–829. https://doi.org/10.1007/s00128-017-2086-6
  • Fırat, Ö., Gök, G., Çoǧun, H.Y., Yüzereroǧlu, T.A., Kargin, F., 2008. Concentrations of Cr, Cd, Cu, Zn and Fe in crab Charybdis longicollis and shrimp Penaeus semisulcatus from the Iskenderun Bay, Turkey. Environ. Monit. Assess. 147, 117–123. https://doi.org/10.1007/s10661-007-0103-7
  • Frias, J.P.G.L., Sobral, P., Ferreira, A.M., 2010. Organic pollutants in microplastics from two beaches of the Portuguese coast. Mar. Pollut. Bull. 60, 1988–1992. https://doi.org/10.1016/j.marpolbul.2010.07.030
  • Li, J., Zhang, K., Zhang, H., 2018. Adsorption of antibiotics on microplastics. Environ. Pollut. 237, 460–467. https://doi.org/10.1016/j.envpol.2018.02.050
  • Polat, A., Polat, S., Simsek, A., Kurt, T.T., Ozyurt, G., 2018. Pesticide residues in muscles of some marine fish species and seaweeds of Iskenderun Bay (Northeastern Mediterranean), Turkey. Environ. Sci. Pollut. Res. 25, 3756–3764. https://doi.org/10.1007/s11356-017-0756-x
  • Schuyler, Q., Hardesty, B.D., Wilcox, C., Townsend, K., 2012. To eat or not to eat? debris selectivity by marine turtles. PLoS One 7. https://doi.org/10.1371/journal.pone.0040884
  • Tekin, S., Pazi, I., 2017. POP levels in blue crab (Callinectes sapidus) and edible fish from the eastern Mediterranean coast. Environ. Sci. Pollut. Res. 24, 509–518. https://doi.org/10.1007/s11356-016-7661-6
  • Terepocki, A.K., Brush, A.T., Kleine, L.U., Shugart, G.W., Hodum, P., 2017. Size and dynamics of microplastic in gastrointestinal tracts of Northern Fulmars (Fulmarus glacialis) and Sooty Shearwaters (Ardenna grisea). Mar. Pollut. Bull. https://doi.org/10.1016/j.marpolbul.2016.12.064
  • Türkmen, A., Türkmen, M., Tepe, Y., Akyurt, I., 2005. Heavy metals in three commercially valuable fish species from İskenderun Bay, Northern East Mediterranean Sea, Turkey. Food Chem. 91, 167–172. https://doi.org/10.1016/j.foodchem.2004.08.008
  • Van Franeker, J. a., Blaize, C., Danielsen, J., Fairclough, K., Gollan, J., Guse, N., Hansen, P.L., Heubeck, M., Jensen, J.K., Le Guillou, G., Olsen, B., Olsen, K.O., Pedersen, J., Stienen, E.W.M., Turner, D.M., 2011. Monitoring plastic ingestion by the northern fulmar Fulmarus glacialis in the North Sea. Environ. Pollut. 159, 2609–2615. https://doi.org/10.1016/j.envpol.2011.06.008
  • Yılmaz, A.B., 2003. Levels of heavy metals (Fe, Cu, Ni, Cr, Pb, and Zn) in tissue of Mugil cephalus and Trachurus mediterraneus from Iskenderun Bay, Turkey. Environ. Res. 92, 277–281. https://doi.org/10.1016/S0013-9351(02)00082-8

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuHaftasonuKadınManşetRöportaj

Emet Değirmenci ile ekolojik dönüşümde feminist tartışmalar – Aslı Tosuner

Türkiye’de ekoloji üzerine yapılan araştırmalar ve yayınlanan eserlerin sayısı son 10 yılda artış gösterdi. Ancak bütün güncel tartışmalara rağmen ekolojik sorunların toplumsal cinsiyet gibi hak mücadeleleri ile çakışma ekseninde yapılan yayınlar, hala çok yetersiz. 25 yıldır dünyanın farklı yerlerinde yaptığı çalışmalarla ekolojik mücadeleye katkı veren yazar/ekofeminist Emet Değirmenci, cinsiyet ve ekoloji sorununa değinen çalışmalarıyla bu alandaki eksikliğin giderilmesine katkı sağlıyor. 2019 yılında Kadınlarla Dayanışma Vakfı (KADAV) ile işbirliği içinde kadın ve ekolojik sorunlar üzerine farklı perspektifleri ve tartışmaları içeren “Doğa ve Kadın: Ekolojik Dönüşümde Feminist Tartışmalar” kitabının editörü Değirmenci ile kitabı ve kadın sorunu ile ekolojik sorunun kesişim noktalarını konuştuk.

***

Aslı Tosuner:  2010 yılında da yine kadınları odağa alan ilham verici bir kitap projesini oluşturup editörlüğünü yapmıştınız. Aradan dokuz yıl geçti ve yeniden bu konuya dair daha kapsamlı bir derleme hazırladınız. İkinci kitabın hazırlanması için motivasyonlarınız neydi ve iki yayın arasındaki farklar nelerdir? Aradan geçen dokuz yılda öne çıkarmaya ve vurgulamaya çalıştığınız konularda önemli değişimler oldu mu?

Emet Değirmenci: Her iki yayın da ekoloji ve kadın odaklı olmasına rağmen arada çok fark olduğunu söyleyebilirim. Birinci kitap sokaktaki kadına dahi hitap edebilecek nitelikteydi. O günden bu yana dediğiniz gibi Türkiye de epey bir bilinç gelişmesi oldu. Dolayısıyla ikinci kitap (Doğa ve Kadın: Ekolojik Dönüşümde Feminist Tartışmalar) ekolojik feminizm neden gerekli konusuna  girip işin felsefesine  ve teorisine de işaret ediyor.

Kitap iki bölüme ayrılıyor. Teorik tartışmaları ele alırsak, ekofeminizm hep özcülük iddiasıyla karşılaşıyor. Bu, ekofeminizme dair yanlış bir anlayış mıdır yoksa ekofeminist yaklaşımların içerisinde özcü ve özcü olmayan iki kanattan söz edebilir miyiz ve elbette sizin yaklaşımınız nedir bu konuda?

Ekofeminizmde kadın ve doğayı özdeşleştiren biyolojik determinist görüş var, evet.  Kadın tanrıçaların gücünden yola çıkıp mitolojiden ilerleyerek kadının erk olduğu anlamda matriarkiyi  geri getirmekle patriarkiye ders verilebileceğini düşünenler var. Kitabı derlerken iki şeye dikkat ettim: İlki antı-kapitalist bir duruşu olması. Bir başka deyişle “kadın neden tüketim toplumun hem öznesi hem de nesnesidir” meselesini sorgulamaya çalıştık. İkinci olarak da  işlediğimiz konular “kadınları nasıl özgürleştirir ve patriarkiyi nasıl sarsar” diye düşündük. Örneğin, kadınların aylık kanamalarında kullanılacak ekolojik petler yalnızca doğaya atık bırakmamakla ilgili değil. Aynı zamanda kadının kendi vücudunu tanıyıp kamusal ve özel alanda vücuduna ve kendine nasıl güvenebileceği, doğal döngüleri utanmadan konuşabileceği, hatta bunu utanılacak hale getiren parriyarkal toplumu eleştirir hale gelebileceğiyle ilgili…

“Kadın üretkenliği, doğurganlığı nedeniyle doğa gibidir” anlayışını ise doğru bulmuyorum. Kitabımız zaten biyolojik determinizm ile görüşlerini net bir şekide  ayırıyor. Evet biyolojimizden gelen farklılıklarımız var ve onlar bizi belli davranışlara yöneltebilir. Fakat neredeyse her şeyin toplumsal  olarak şekillendiğini de göz önünde bulundurmak durumundayız. “Kadın doğa gibidir ne yapacağı belli olmaz” ne demek? Kaldı ki doğa olaylarının dahi belli bir periyodu vardır.

Çok uzun açıklama gerektirebilecek bir konu ama bu durumu açıklamak, duygusal emek kapsamına da giriyor. Kadınların üstünde görünmez emek olarak, adeta kambur olarak taşıdığımız bir durum bu. Bir çatışma varsa kadının ‘doğası gereği’ yumuşak davranması ve çevresini  düşünmesi beklenir. Öyle de yapıyoruz gerçekten. Bu kötü bir şey değil ancak yükün paylaşılması gerekiyor. Patriyarkal toplum erkeği katı ve duygusuz olarak şekillendirirken aynı zamanda özel ve kamusal alanda yaptığı bir dizi etik olmayan şeyin üstünü örtmekten ve görmezden gelmekten yanadır. Oysa kadını patlama noktasına getirecek durumun arkasında yatan neyse, o da duygusal iş bölümü kapsamında  paylaşılmalı. Bu durum erkeğin kendisine de yararlı olabilir. Ayrıcalıklardan yararlanmayı tercih eden erkek öfkemizi artırıyor. Çünkü hem kendilerinin hem de bizim işimizi zorlaştırıyor. Onlara öfkeli olmak da hakkımız! Tabi burada erkek gibi davranan, patriyarkanın değerleriyle hareket eden kadınlar olduğunu da belirtmeliyim. Zaten liberal feminizm bunu destekler niteliktedir. Kadınlar da askere gidebilir vs.

Ekofeminist yaklaşım doğası itibariyle kapitalizme ve onun uzantısı neoliberal politikalara mesafeli durur. Kadın hakları mücadelesi açısından çatışma oluşturabilecek, benim de sık sık tanık olduğum bir konu var. Doğaya dönmek ya da daha ekolojik yaşamak denilince, kadınlar özellikle geçtiğimiz yüzyılda kazandıkları teknolojik temelli bazı konforları kaybetmekten korkuyorlar. Ancak bunlar tüketim kültürünün ve kapitalist üretim biçimlerinin de bir parçası. Ev içi emeği rahatlatan elektronik aletler, kullan-at pedler ve çocuk bezleri vb. modern ürünler, kadınların iş yaşamına dahil olmasını kolaylaştıran araçlar olarak kabul ediliyor. Bu çatışma üzerine sizin düşünceleriniz nelerdir?

Kapitalizm doğayı kaynak deposu olarak görür. Dikkat ederseniz dünya genelinde doğanın yağmalanmaması ve yaşamın savunulması için suyuna, toprağına  tohumuna sahip çıkan çoğunlukla kadınlardır. Yağmalanan doğayı onarmaya yönelik teknik buluşlar erkeğe ait gibi görünse de onların arakasında bir dizi kadının emeği vardır. Görünmez emekten söz ediyorum. Kısacası toplumsal iş bölümünde kadın, öğrenilmiş alışkanlıklar gereği derleyip bir araya getiren, devşirendir. Sofrasına yenebilir otları, şifalı ağaç kabuklarını koyan, yabani balın nerede olabileceğini bilendir. Mezopotamya‘da ilk buğday tohumunu evcilleştirenin, Meksika’da ilk mısır yetiştiren kişinin kadın olduğu dikkate alınırsa tohumu koruyagelen ve kuşaktan kuşağa aktarılmasını sağlayan ve bu bilgeliği taşıyan genelde kadındır. Neoliberal politikaların patentleme ile ellimizden aldığı bu gücümüzü; para ekonomisi değil ekolojik ekonomi kapsamında geri istiyoruz!

Tüketim kültürünün öznesi de nesnesi de kadındır. Ev içi özel alanında satın alınacaklara kadın karar verir gibi görünür. Aslında bu dahi orta sınıf ve belli haklarını elde etmiş, bütçeden evin ihtiyaçlarına göre harcama gücünü elinde bulunduran kadının etkinlik alanıdır. Alt sınıf kadının değil.

Ben primitivist değilim. İnsani ölçekteki teknolojilere taraftarım. Çünkü cinsiyetten bağımsız olarak teknoloji, özgür düşünmemiz için bize zaman kazandırır. Kullan-at petler taraftarı olmadığım için kitabımızda ekolojik pedler üzerinde durduk. Çocuğumu hazır bezlerle değil kendi elimle yıkadığım bezlerle büyüttüm, mamasını dahi atık üretmemek adına hazır satılanlardan almayıp tohumları ezerek kendim yaptım.

Ekofeminizmin erkeklere yüklediği rol nedir? Erkekler bu hareketin neresinde durmalı ve nasıl insiyatif almalılar?

 Erkeklerin ne yapmaları gerektiğiyle ilgilenmiyorum. Biz kadınlar onlara reçete sunamayız. Doğruyu beslerlerse hep birlikte iyiliği büyütürüz. Kendileri karar verecek nerede duracaklarına ve ne yapacaklarına. Yardım sözcüğünün tartışıldığı dönemdeyiz. Eşine (partnerine) yardım etmek ne demek? İşin doğası gereği paylaşılması en doğal beklenti değil midir?

Kentleşme hala ekolojik sorunları üreten en önemli unsurlardan biri. Doğaya dönüp orada bir yaşam kurmak herkesin planlayabildiği ve imkanının olduğu bir proje olamıyor. Ekofeminizm kentte nasıl bir mücadele yürütebilir, kent bu yönde nasıl dönüştürülebilir sizce? Özellikle de kentte kamusal alan daralırken ve eski komşuluk ilişkileri dağılıp insanlar daha bireyselci bir yaşam tarzına geçmişken

Mekanın diyalektiğine ve ilişkisine kafa yormuş özgürlükçü Marksist Henry Lefebvre kenti geniş bir ekosistem olarak tanımlar. Yapılacak yapılar ve kullanılacak alanlar ona göre tasarlanmalıdır. Kamusal alan kullanımı renk, dil, sınıf, ırk ve cins olarak demokratik ve eşitlikçi olmalıdır. Lefebvre’nin Türkçeye kazandırılmış Kentsel Devrim, Şehir Hakkı gibi güzel kitapları var.

Çıkardığımız kitaba da Nur Elçik’in kaleme aldığı “Kentli Kadının Ekofeminizmi” başlıklı bir makale aldık. Kentli  kadın çocuğunun, ailesinin, partnerinin sağlık sorunları nedeniyle en çok gerçek ve sağlıklı gıdaya odaklanmış durumda. Ancak hangi kentli kadın ekolojik pazarlara ulaşabiliyor, asıl sorun burada.

Kamusal alanları geri kazanmak için çaba sarf etmeliyiz. Çünkü kadını görünür kılan yerler buraları.  Elbette, bu alanların ne kadar kadın dostu olduğu önemli bir parametre. Bugün Ege köylerinde dahi hala kadın vücudunu küçülterek köy meydanından hızla geçmek zorunda kalabiliyor. Adam kahvede onun acizliğini seyrederken, onu tahakküm altına almanın zevkiyle keyifle çayını yudumlayıp sigarasının dumanını savuruyor. Ev zaten erkek için dinlenme yeridir. Kamusal alanda vücuduna diline eline beline dikkat etmek zorunda bırakılan kadındır.  Geçenlerde  ‘mor cepken’ hikayesini duydum. 1900’lerin başlarında Efelerin cepken yeleği gibi kadınlara da evlenirken sandıklarına bir mor cepken konurmuş. Kadın kocasıyla çözemediği bir sorun yaşarsa, mor cepkeni giyip köy meydanına otururmuş.  Onu üzgün ve öfkeli görenler gelip sorunu anlamaya ve çözüme yardımcı olmaya çalışırlarmış. Öyle sanıyorum ki bu vesile ile köyün kadınları da o kamusal alana çıkabiliyordu.  Belki de bunlar Ege’nin Efe kadınlarıydı, yani kadın haklarının Osmanlı döneminde temelini atanlar… Çoğu kişi  Türkiye’de Mustafa Kemal Atatürk’ün haklarını verdiğini düşünür, ancak bunun arkasında belki de 200 yıla dayanan bir kadın örgütlenmesi vardır.  Bu bağlamda Serpil Çakır’ın Osmanlıda Kadın Hareketi  kitabı çok değerlidir.

 Yeni kitabınızda Ekolojik Feminizm Penceresinden Büyümeme (Degrowth) Ekonomisine Bir Bakış” başlıklı bir yazınız var. Büyümeme ekonomisi tam olarak ne anlama geliyor ve bu yaklaşımı ekofeminist bir perspektifle nasıl birleştiririz? 

 Elbette burada büyümeme hakkında feminist ekonomiye de değinmek gerekiyor. Para ekonomisine dayalı ekonomik büyüme yerine müşterekler yoluyla herkese dağıtılacak refahın  büyütülmesi gerekiyor. Bu, belki reformcu bir yaklaşım gibi görünebilir ama eşitlikçiden öte hakkaniyetli ortamlar yaratmamız gerekiyor.

Büyümeme daha çok gelişmiş ülkelerin gerçeği diyenler olabilir. Ancak gelişmiş ya da geri kalmış olsun kapitalizm eleştirisi de bir ekonomik büyümeme ve adalet vurgusuna dayanır. Ben yazımda daha çok kadının tüketim toplumunun (kapitalizmin) feodal dönemdeki arazi çevirmelerinden itibaren patriyarkada nasıl nesne olarak göründüğünü anlatmaya çalıştım.  Endüstriyel kapitalist hatta militarist erkek egemen toplumun kullan- at mentalitesi, kadın vücudu ve ruhu üzerinde de tahakküm kuruyor. Sahip olma anlayışı… doğaya hakim olma, alt etme, başa çıkma adeta tecavüz kültürü destekler nitelikte. Tıpkı devasa maden ocakları açarak doğanın canına okumak, barajlarla  nehirlerin suyunu hapsedip ekosistemin canlılığını ve çeşitliliğini öldürmek gibi… Doğayı evcilleştirmek, sivilize etmek, bir kadının vahşiliğiyle başa çıkmakla özdeşleştiriliyor.

  1. yy şairlerinden Henry Vaughan’ın şiiriyle ilerlemek istiyorum:

Teslim aldım doğayı, yarıp geçtim her yerini

Kırdım kimsenin dokunamadığı mühürlerini

Rahmini gögüslerini ve başını

Yani tüm gizlerinin saklı olduğu yerlerini parçalayıp açtım.

– (Vanity of Spirit parçasından)

 Ekolojistler genelde, 18’inci yy’ın başlangıcından bugüne; endüstriyel döneme odaklanır. Oysa gerek din, gerek modernleşme ile işin tohumları çok daha önce atılmıştır. Hatta kadına tahakküm; yaşı büyük olanın genç üzerindeki tahakkümü (gerontokrasi), sınıf, ırk gibi en temel hiyeraşik ilişkiler içinde dünyada ilk ortaya çıkan tahakküm ilişkisidir. Neolitik döneme kadar uzanır.

 Kitabrı pdf’sine buradan ulaşılabilirsiniz

 

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuHaftasonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Kadının özgürleşmesinde dayanışma ekonomilerinin rolü – Göknur Yumuşak

Yıllar hızla geçiyor. Yine bir 8 Mart haftasındayız. Kadınlar salonlarda ve alanlarda çeşitli etkinliklerde buluşacaklar. Ancak nüfusa oranladığımızda yine az sayıda kadın sokaklarda olacak. Feminist hareket sayesinde önemli kazanımlar sağlanmış olsa da Türkiye’de kadın hareketi toplumsallaşamadı. Bunun en önemli nedenleri arasında genel anlamda örgütlenme sorunu, kadınların büyük bir kesiminin  ekonomik özgürlüğünün olmayışı ve bu yüzden de özgürleşememeleri ile erkek egemen sistemin baskısı sayılabilir.

Çok uluslu şirketlerin politikaları gereği, kırsal kesimde yaşayan nüfus tüm dünyada çok azaldı. Örneğin Türkiye’de Türkiye İstatistik Kurumu (TUİK) verilerine göre köylerin nüfusu % 7.2’ye düştü. Bu oran kırsal nüfusun yok olmak üzere olduğunu gösteriyor. Sözkonusu politikaların amaçlarından biri, kente göç eden yığınların her alanda iyi bir alıcı kitle oluşturması olsa da işsizlik ve yoksulluk, en büyük sorunlardan biri haline geldi. İşsiz (ve yoksul) kesim içinde kadınların oranı ise erkeklere nazaran çok daha fazla. Yine TÜİK verilerine göre 2018 yılında erkeklerin istihdam oranı 65.7 iken kadınlarda bu oran yüzde 29.4. Dolayısıyla milyonlarca kadın üretime katılamıyor, ekonomik bağımsızlıkları olmadığı için özgürleşemiyor; şiddet de görseler, öldürülme riskleri de olsa boşanamıyorlar.

İşsizlik, yoksulluk, şiddet ve adaletsizlikle boğuşan kadınlarda, başta depresyon olmak üzere bir çok ruhsal hastalığa yakalanma oranı da erkeklerle karşılaştırıldığında çok yüksek.  İstatistiklere göre, depresyon hastalığı kadınlarda % 65-70 , erkeklerde ise  % 30-35 oranında görülüyor.

Başka bir iktisat bilimi: Bacılar projesi

Cinsiyet eşitsizliği sorununun çözümlenmesindeki en önemli ayaklardan biri olan “ekonomik özgürlük” konusunda üretilen çözümlerden biri de “dayanışma ekonomileri.” Konuyla ilgili  24-25 Şubat tarihlerinde Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi‘nde “Bacılar” adıyla bir Halk Çalıştayı düzenlendi. Çalıştayda, düzenleyiciler Dr. Ferda Dönmez Atbaşı (AÜ SBF Anabilim Dalı Başkanı), Dr. Irene Sotiropoulou (Hull Üniversitesi) ve Türkiye’nin farklı bölgelerinden gelen kadın katılımcılar “halk ekonomisi nedir, halkın ekonomisine dair bilgi nasıl üretilir ve yeni nesillere nasıl aktarılır konularında tartıştı. Katılımcıların tespit edilmesi ve iletişimi konularında destek olduğum çalıştayın amacı; bir çok durumda akademi dışında bulunan ekonomik bilgileri üreten, paylaşan ve konu üzerinde düşünen herkese yer ve zaman sağlamak olarak ifade edildi.

Çalıştaya katılanlar,  ekonomik bilgi(ler)in çok ve çeşitli olduğundan hareketle, “Üniversitelerde öğretilen, genellikle belirli tarihsel noktalarda belirli coğrafi alanlarda, beyaz, erkek, orta sınıf veya daha üst sınıftan olan ve etraflarındaki insanlarla ve ekonomilerle belirli bağlantıları olan insanlar tarafından oluşturulan, belirli bir ekonomik bilgi türü”ne dair eleştirilerini dile getirdi; bu bağlamda ekonominin farklı yaklaşımların çeşitliliğinden yoksun kalmaya devam ettiğini” vurguladı.

Düzenleyicilerden Dr. Sotiropoulou, çalıştayın yaklaşımıyla ilgili şunları söyledi:

Biz bu yaklaşıma farklı adlar veriyoruz: Halk ekonomisi, Grassroots economics, Ριζικά Οικονομικά, veya (iktisadı okuyan) Bacılar. Bacıyan-ı Rum geleneği ve Anadolu’da yaşamış kadınlarının emek ve örgütlenmelerine saygı göstermek amacıyla çalışmamıza böyle bir isim verdik. Biz, kadınların iktisada dair tecrübeleri ve düşüncelerinin çok önemli olduğunu, iklim krizi koşullarında ve her tür adaletsizliğin her ortamda yaşandığı bir çağda, toplumun bilgisini dikkate almayan ve kâr peşinde koşan ‘ekonomik adam’ın modellerinin faydalı olamadığını düşünüyoruz. Kolektif, doğaya ve adalete uygun bir iktisada  olan ihtiyacımız her zamankinden daha yakıcı bir şekilde kendini hissettirmektedir.”

Türkiye’nin her bölgesinden toplam  43 kişinin katıldığı çalıştay çok verimli geçti. Dayanışma ekonomisi ağında ( özellikle ortaklarının  tamamı kadın olan tarımsal kalkınma kooperatifleri ve tüketim kooperatifleri) yer alan kişiler arasında dayanışma ve güç birliğine dair çok güzel ilişkiler gerçekleşti.

Seferihisar örneği

Türkiye’de mevcut iktidar, kadınların çalışma hayatına girmesi ve üretime katılması konusunda sorumluluğunu tam olarak yerine getirmiyor. Bu yüzden yerel yönetimlere çok iş düşüyor.

Bu örneklerden biri de Seferihisar Belediyesi ile dayanışma içerisinde 6 Nisan 2010 yılında kurulan ve ortaklarının tamamı kadın olan Seferihisar Hıdırlık Tarımsal Kalkınma Kooperatifi. Çok başarılı işler yapıyorlar. Belediye üretim ve pazarlama aşamalarında desteğini esirgemiyor. Bu kooperatifle ilgili 2019 Karaburun Bilim Kongresi’nde sunduğum bildiride, kadınların sosyalleşmesi ve ekonomik özgürlüklerini kazandıkları için duydukları mutluluk, en çok vurgu yaptığım konulardan biriydi.

Tüm dünyada köylülük ve çiftçilik darbe alırken “Başka bir köylülük ve çiftçilik, başka bir yaşam mümkün,” diyerek yola çıkan Seferihisar modeli şimdi de İzmir ölçeğinde uygulanıyor. Büyükşehir Belediyesi, kentin kenar semtlerinde yaşayan dezavantajlı kadınları üretime katmak için yaptığı çalışmalar kapsamında, semt evlerinde kadınları kooperatif çatısı altında bir araya getiriyor. Tarımsal Kalkınma  Kooperatiflerinde üretilen ürünler işlenerek pazara gönderiliyor ya da doğrudan kadınlar tarafından tüketici pazarlarında satılıyor. Bunlardan biri de Kadifekale’de kurulan Pagos Üretici Pazarı. 24 kooperatifin katıldığı pazarda, belediye stant açan yüzlerce kadına, önce hijyen vb. konularında eğitimler veriyor, kentin her semtinden pazara ulaşımı da sağlıyor. Aralarında, 50’li yaşlarında hayatında ilk kez para kazanan kadınların da bulunduğu kooperatif sayesinde sigortalarını yaptırıp primlerini de ödeyebiliyorlar.

Bu tür girişimlerin kadının özgürleşmesine katkısının yanı sıra, tüketicilerin de sağlıklı ürünlere, aracısız ulaşması, market zincirleri dışında bir piyasa oluşması, köy ekonomilerinin kalkınması, işsizlik ve örgütlenme sorunlarına bir ölçüde çözüm bulması gibi katkıları da var.

İklim krizinin çözümüne yerel katkı

Halk Ekonomisi Çalıştayı’nın ikinci gününde, İreni hoca ve Neptun Soyer’in  katıldığı panelde de belirtildiği üzere, sadece Türkiye’de değil, komşumuz Yunanistan’da da olduğu gibi dünyanın pek çok ülkesindeki kadınların üretime katılabilmesi için önemli örneklerden biri; Dayanışma Ekonomisi.

Toplumsal adaletin sağlanması yönünde önemli bir adım olan bu yeni model, özellikle kadınların yüz yüze olduğu ücretsiz emek sömürüsünün önlenmesi açısından kıymetli bir girişim. Kolektif çalışma, rant ekonomisi dışına çıkarak ortakların dayanışması ve güç birliğinin ön planda olduğu bu tür girişimler iklim krizinin önlenmesini çalışmalarına da katkı sağlıyor. Herkes yaşadığı bölgede, küçük çapta tarımsal üretim yaparken, ürünler mümkün olduğunca az fosil yakıt kullanılarak tüketiciye ulaşabiliyor. Enerjilerini sürdürülebilir kaynaklardan sağlıyorlar. (Ortaklarının hepsi kadın olan Zonguldak Devrek Güneşi T.K.K. Kooperatifi, güneş enerjisiyle elektrik üretiyor.) Tarım zehirleri kullanılmadığı ve yerel tohumlarla üretim yaptıkları için ekolojik döngü bozulmuyor. Endüstriyel tarım yerine küçük alanlarda  sürdürülebilir, doğayla uyumlu, agroekolojik tarım yapılıyor. En önemlisi de bin yıllardır olduğu gibi, her bölge kendisine yetecek kadar üretim yapıyor.

8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü kutlu olsun. Dünyada hiçbir kadın ağlamasın.

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuHaftasonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Osman Kavala bağımsız bir sivil toplum ve sanatla uğraştığı için cezalandırılıyor

Osman Kavala‘nın ne yapmadığını kimse bilemez, ama ne yaptığını onu tanıyan herkes bilir. Gezi Direnişi’nin düzenleyicilerinden biri olarak suçlandığı ve iki yıldan fazla tutuklu kaldığı davadan beraat etmesinden sonra, 15 Temmuz Darbesi ile ilişkili olduğu iddiasıyla daha önce salıverildiği bir soruşturmadan dolayı gözaltına alınması bu vakaya hukuki bir yorum yapılmasını iyice imkansızlaştırdı.

Osman Kavala’yı 15 Temmuz ile irtibatlandırmak, olsa olsa patolojik bir zihinsel duruma işaret edebilir. Bu iddialar, AKP’liler dahil kimsenin inanacağı şeyler değil. İsnat edilenlerle bir ilgisinin olmadığını iddianameyi hazırlayan insanlar da büyük ihtimalle biliyor. Kavala’nın bir yasadışı olayla, hele hele bir darbe girişimi ile ilişkilendirilebilecek en son kişi olduğunu herhalde herkes gibi devletin bilgisini sağlayan akıl da biliyor olmalı.

Peki, o zaman bu saçma sapan hayaller neden üretiliyor? Neden yönetimlerin aklı böylesine fantazmagorik bir dünyaya doğru savruluyor? Bu kadar anlamsız, bu kadar saçma, bu kadar akıllara ziyan bir iddialar neden üretiliyor?

Bu sorulara iddianamede yer alan suçlamalara, yani onun ne yapmadığına bakarak cevap vermek mümkün değil. Tıpkı vakaya hukuk tarafından bakmanın bir anlamı olmadığı gibi…

Ne yaptığı için cezalandırılıyor?

Buna karşılık sosyal alandaki anlaşılmaz gibi gözüken şeylerin, yaşanan tuhaflıkların da bir anlamının olabileceğini, bir soruna işaret ettikleri söylenebilir.

Kavala’nın örneğin hiçbir zaman “Gezi olaylarının örgütleyicisi” olduğuna dair en ufak bir delil ortaya konamadı. Gezi gibi kitlesel olaylarda değil “örgütleyici” olarak öne çıkmak, kararların alındığı toplantılara katıldığı bile söylenemez. İddianamenin bir buçuk yıl boyunca hazırlanamamış olması, neyle suçlandığını bu uzun süre içinde bilmemesi, sonunda ortaya konan iddianamenin beraatle sonuçlanan bir önceki “Gezi Davası” iddianamesinden bir adım öteye gitmemesi; üzerinde ciddi bir şekilde düşünülmesi gereken bir tuhaflık olmalı.

Eğer devlet bu kadar basit bir şeyi bile bilmiyorsa, o zaman herhalde daha çok korkmamız ve “vay halimize” dememiz gerekmez mi? Çünkü bunu bile bilmeyen bir devlet halkının başına kim bilir ne dertler açar? Tıpkı Hrant Dink’in “Türklüğü aşağılamak” suçlamasıyla yargılanması gibi. Buradaki benzerlik şaşırtıcı. O tarihlerde “Dink’in böyle bir iddiayla suçlanmasından daha vahim şeyin ve  asıl korkulması gerekenin; okuduğunu anlamayan, suçladığı kişinin düşüncelerini, yaptıklarını tanımaya, anlamaya çaba göstermeyen, olmayacak iddialar ortaya atabilen, hayal dünyası içinde yaşayan bir yargı olduğunu” söylemiştim. Böyle bir yargının olduğu yerde kimsenin hak ve hukukundan söz edilebilir mi?

Sorun yalnızca bu saçma sapan iddiaların ortaya atılmış olması değil. Bu iddiaları ortaya atanların, değerlendirenlerin de bunu bildikleri halde bilmiyormuş gibi yapmaları. Sorun “devlet aklı” dediğimiz şeyin gerçeklikle temasını kaybedip bir yerlere doğru savruluyor olması. Otokratik yönetimlerde devlet aklının içindeki bilgiyi üreten, araştıran, öğrenen unsurlar bağımsızlıklarını kaybederler ve doğrudan kendi çıkarlarını, imtiyazlarını korumak için en tepedeki kişinin gölgesi altına sığınırlar. Yöneticiler sözleri dinlendiği için onların kendilerine itaat ve hizmet ettiklerini zannederler. Oysa görüntü aldatıcıdır, imtiyazlı çıkar tabakası kamusal alanı kapatır, kendi çıkarlarını kollarlar. Neo-klasik devletlerde, iktidar gücü ile bilgi üretimi örtüşür. Yönetimler devlet aklından yoksun kalırlar.

Neden birilerinin  garezi var?

Otokratik yönetimlerde sorun yöneticilerdeymiş gibi gösterilir, oysa asıl sorun devlet yapısının işleyişidir. Hiç şüphesiz buna bir “sistem krizi” diyebiliriz. Türkiye Cumhuriyeti tarihi, neo-klasik milli yapısını koruyan sekülerleşmemiş sembolik üretim yapısıyla, bu krizin sürekli yeniden üretildiği bir sahnedir. Bu krizin yaratıcısı politik sınıf gibi gözükmekle birlikte asıl fail asimetrik yapıyı imtiyazcı ilişkiler içinde üreten sembolik sınıftır.Bu imtiyazlı tabaka iktidar ayrıcalıklarını kullanarak bilgiyi kapalı uçlu hale getirirler, entelektüel ortamı kuruturlar ve rakiplerini saf dışı ederler. Bürokratik yapı içinde yaratıcılığı felç eden, bilgi üretimini tekellerine alan paralel bir yapı oluştururlar. Hem kamu, hem özel nitelikleriyle ve eylemsellikleriyle hukuku çiğnerler.

Bu nedenle haksızlığın yalnızca tepeden gelen talimatlarla yapıldığını düşünmüyorum.

Kavala ve eşi Ayşe Buğra, Silivri Cezaevi’nde.

Osman Kavala gibi insanlar hiçbir suç işlemedikleri, hukuka aykırı bir fiiliyatta bulunmadıkları halde bu yapıyı, kamu imkanlarını kendileri için kullanan kişileri rahatsız ettikleri için cezalandırıldıkları kanısındayım. Hukuki olmayan bu yapı her zaman, her ortamda kendi sırlarını ele veren kişilere musallat olur. Onlarla uğraşır, yaşam olanaklarını elinden alır. Haklarında ipe sapa gelmez iddialarda bulunur. Kamu gücünü kullanan bu imtiyazlı tabakanın uyguladığı görünmez şiddet, uyguladığı görünür şiddetten çok daha büyük boyutlardadır. Bu şiddet çoğu zaman işleyiş içinde görünmez kılınır. Düşünce üreten, araştıran, deneysel işler yapan sanatçı, gazeteci, düşünce üreten kişileri sürekli yaralanabilir kılınır. Yalnızca mevcut değerler değil, doğmamış fikirler, yaratıcı işler imha edilir. Bu yüzden sembolik ya da yaratıcı büyük sermayenin hayırseverlik alanına sığınır. Özel alana izole olarak yaşama şansına sahip olur ya da kolay yolu seçer. İktidar ilişkilerinin içine girerek yaşamsal işlevini kaybeder. Kitleler şiddete, yoksulluğa, basmakalıp fikirlere mahkum olur. Düşünce alanın kapatılmasının bedelini sermayesi olmayanlar öder.

Sistemin nasıl iyileşebileceğini gösterdi

Onun iktidara karşı geldiği için değil, daha fazlasını yaptığı, yönetimin nasıl iyileşebileceğini, nasıl nefes alabileceğini gösterdiği için cezalandırıldığını düşünüyorum. O, bir seçkin olarak kendisinden beklendiği gibi davranmadı. Fırsatları kendisi için kullanmak yerine tersini yaptı, kendi imkanlarını kullandırdı. İktidarla hiçbir zaman çatışmadı. Hatta bu yüzden eleştiri bile aldı. Ama daha fazlasını yaptı. Sistemin nasıl iyileşebileceğini gösterdi. Siyasal sembolik alan içinde yer alan imtiyazlı seçkinler gibi sistemin kendisini yeniden üretmesini sağlayacak şekilde hareket etmedi. Araştırmacı deneysel pratiklerin, güncel sanatın büyük sermayenin hayırseverlik alanına izole olması yerine kitlelerle temas etmesi, buluşması için uğraştı. Sanatın, kültürün, entelektüel ortamın nasıl özgürce gelişebileceğini gösterdi.  Anadolu’nun uzak köşelerine ulaşması için çaba gösterdi. Bunu yaparak güncel sanatı seçkinlerin bir uğraşıymış gibi gösteren, kamu sahasına çıkmasını engelleyen, kitleleri basmakalıp kültürel politik alana mahkum eden neo-klasik rejimin kutsal sözleşmesini çiğnedi. Bu yüzden güç odaklarını, kamu gücünü kullanan her türlü imtiyaz sahibini rahatsız etti.

Çünkü çatışma eksenlerine bakılırsa iktidarlar, daima dönüşüm yaratabilecek potansiyele sahip olan gelişmeleri iktidar alanına taşıyacak bir “muhalefet”e ihtiyaç duyarlar. İktidarlar kendi başlarına ayakta duramazlar. Filizlenen her türlü yaşamsal dinamiği, yaratıcı fikirleri daha doğmadan etkisiz hale getirmeye yarayan çatışmacı ilişkilerle güçlenirler. İktidarlar yarattıkları çelişkileri, krizleri ancak bu yöntemle denetimleri altına alabilirler. Neo-klasik rejimin efendileri, çatışma halinde de olsalar, birbirlerine ihtiyaç duyarlar. Şiddetle beslenirler ve karşıt da olsalar birbirlerine çok benzerler. Bu yüzden çatışma istemeyen, şiddetle ilişkisi olmayan insanlardan nefret ederler. Patronaj altına alamadıkları için sürekli arkalarından bir iş çevirdiğini zannederler ve onlardan korkarlar. Nefretlerini açıkça dile getiremedikleri için büsbütün çıldırırlar, histeriye kapılırlar. Onlar için en büyük tehditin fikir üretiminin, sembolik üretimin bağımsızlığı olduğunun bilincindedirler. Bu yüzden onları iktidar alanına çekmeye çalışırlar.

İşte bu yüzden yıkım, şiddet, yoksulluk var. Bu rejim şiddetle nefes alır. Bu nedenle de onu ele geçirmeye çalışanlar, toplumu yönetilecek bir nesne olarak görenler değil, bağımlı ve eşitsiz ilişkileri sorun edenler bu rejimi değiştirebilir.

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuHaftasonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Plastiksiz festivaller: Eğlenmenin çöpsüz yolu

Plastik kirliliği konusunda bireysel olarak nelerin yapılabileceğini son üç haftadır irdelemeye çalışıyorum. Bireylerin bu çevre suçuna olan ortaklığını azaltma amacı taşıyan bu yazıların, kişilerde etki yarattığına şüphe yok. En azından henüz olumsuz bir geri dönüş almadığımı söylemem gerekiyor. Peki, bireylerin bir araya gelerek oluşturduğu toplulukların davranışlarından kaynaklı olarak meydana gelen plastik kirliliği için ne yapılabilir? Hazır mevsim de yavaş yavaş değişir ve festivaller için hazırlıklar da devam ederken festivallerin plastiklerden nasıl arındırılacağını konuşalım. Çoğunlukla eğlenmek amacıyla bir araya gelen binlerce insanın iki-üç gün gibi kısa bir sürede binlerce ton çöp ürettikleri bu etkinlikler ve diğer organizasyonlarda plastiksizleşmek mümkün müdür bir göz atalım?

İşte festival organize edecekler için plastik çöp miktarını azaltmalarına yarayacak 10 etkili çözüm yöntemi:

Plastiksiz afiş, matara, pipet…

1.Tüm duyuru ilan ve afişlerde, festivalin ilgili yılki temasının mümkün olduğunca az plastik kullanmak şekilde olacağını katılımcılara aktarmak ve bununla beraber katılımcılara kendi su mataralarını ve bardaklarını taşımalarını talep etmek. Basın bültenlerinde festivalin bu özelliğinin özellikle vurgulanmasını sağlamak, festivale gelen katılımcıların önden bilgilenmiş olarak gelmelerine yardımcı olacaktır. Bu da katılımcıların bu yeni temaya adaptasyonuna yardımcı olacaktır.

2. Festival alanının büyüklüğüne göre bir veya daha fazla alanda içme suyu dağıtım merkezleri oluşturmak ve gelenlerin buralarda mataralara su doldurmasını sağlamak, plastik şişe kirliliğini önemli düzeyde azaltacaktır. Bunu yaparken festival alanında pet şişe ile su satışının da engellenmesi bu önlemin amacına ulaşmasına yardımcı olacaktır.

3. Festival süresince özellikle plastik pipet kullanımının yasaklandığının duyurulması, bu konuda ilk ve en anlamlı adımlardan biri olacaktır. Ayrıca köpükten yapılma her türlü plastiğin yasaklanması da insanları farklı alternatiflere itecektir. Bu durum daha çok yeme içme stantlarını kuranların katkısıyla uygulanabilir olur; aksi takdirde uygulamanın amacına ulaşması mümkün olmayabilir.

4. Festival alanında her türlü plastik balon, konfeti ya da diğer materyallerin satışını engellemek önemli bir kirliliği, oluşmadan ortadan kaldıracaktır. Bunu da plastik kirliliğinin etkilerini anlatan bir yöntemle hem katılımcılara hem de stant kuruculara iletmek bu önlemin başarısını arttıracaktır.

5. Stant açan kuruluşların (özellikle gıda üzerine) ıslak mendil dağıtımı konusunda uyarılması ve eğer zaruri ise daha çevreci alternatiflere zorlanması da önemli bir kirlilik kaynağının daha oluşmadan önlenmesine yardımcı olacaktır.

6. Kullanılmasının önüne geçilemeyen plastikler için özel organize edilmiş geri dönüşüm noktaları kurmak ve mümkünse insanları çöplerini buralara atmak için yönlendirmek ve bunun için gerekli görsel materyalleri oluşturmak; festival alanının belli başlı noktalarına nerelerde geri dönüşüm kutuları olduğunu gösteren yönlendirici haritalar koymak bir nebze de olsa görüntü kirliliğini engelleyecektir.

Çok kullanımlık materyaller, ünlüler…

7. İnsanların festival alanlarında çok kullanımlık bardak ve mataralara erişim sağlayabileceği alternatif stantlar oluşturmak ve buralardan gerek promosyon gerekse de ücreti mukabilinde çok kullanımlık bardak ya da şişelerin dağıtımını gerçekleştirmek; plastiksiz festival hedefine ulaşılmasına yardımcı olacaktır. Bu konuda ilgili STK’lerle görüşerek stant kurmalarını sağlamak ve bunları da ilgili su dağıtım noktalarının yakınında konuşlandırmak da etkinin artmasına yardımcı olacaktır.

8. Festivale katılan ünlü figürler üzerinden plastiğin az kullanılmasına dair teşvik edici davranış ve açıklamalar yapılması farkındalığı arttıracaktır. Örneğin bez çanta, çok kullanımlık bardak ve termos/mataraların bu ünlü figürler tarafından kullanılması ve bunun da görünürlüğünün sağlanması önemli derecede etkili olacaktır.

9. Festival programında mümkünse açık havada, değilse kapalı alanda çevre temalı belgesellerin gösterilmesini sağlamak ve böylelikle plastiğin doğaya verdiği zararın da görünür kılınmasını sağlamak farkındalığın artmasına katkı sağlayacaktır. Buna ek olarak festival alanına plastiğin zararlarına ve doğaya olan etkilerine yönelik bilgilendirici görseller yerleştirmek de bu etkiyi arttıracaktır.

10. Festival afişlerinin plastik yerine bez ya da plastik olmayan diğer malzemelerden yapılması festivalin plastiksiz olma konseptiyle oldukça tutarlı olacaktır.

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuHaftasonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Thüringen ve Hamburg seçimleri, Alman merkez siyasetine ne diyor? – Orhan Esen

Federal Almanya‘da iki merkez partili sıkıcı tahterevalli yılları biterken, her yeni seçim yeni bir siyasal depreme denk geliyor. Federal Meclis (Bundestag) seçimleri, yerel seçimler ve Avrupa Parlamentosu seçimlerinin yanı sıra, Federasyonu oluşturan 16 devletin her biri kendi anayasası uyarınca farklı tarih ve periyodlarla ve farklı seçim yöntemleri ile kendi parlamentolarını yeniliyor. Yakın tarihli Thüringen ve Hamburg seçimleri ortamı hayli hareketlendirdi.

Almanya’da bildiğimiz merkez, Antarktika buzulları hızıyla eriyor.

Ekim 2019’daki Thüringen seçimleri sonrası sembolik açıdan anahtar önemde bir siyasal kriz patlamıştı. Aylar süren pazarlıklar sonucu kriz, 21 Şubat 2020’de aşıldı ve dört parti (Sol  [Parti], Sosyal Demokratlar (SPD), Yeşiller ve Hıristiyan Demokratlar (CDU) ) Nisan 2021’de erken seçim ve seçimlere kadar mevcut başbakan Bodo Ramelow‘nin önderliğinde üç sol partinin Hıristiyan Demokrat destekli azınlık hükümeti formülünde uzlaştı. Thüringen krizinde kabak, görünürde sürekli yalpalayan ve kriz yönetiminde berbat performans gösteren CDU’nun tepesinde birden fazla kez patladı: Seçmen bu partiden hıncını geçtiğimiz pazar günü yapılan Hamburg şehir devleti parlamentosu (”Bürgerschaft”) seçimlerinde dibe vurdurarak aldı. CDU daha 2004’de 121 koltuktan 63’ünü elde ederek tek başına iktidar olduğu Hamburg’da, pazar günü 123 koltuktan 15’ine razı geldi.[1] Angela Merkel‘in yerini elcağızı ile emanet ettiği veliaht prensesi AKK, Annegret Kramp Karrenbauer, bu hezimeti yaşayacak kadar bile tutunamayıp, genel başkanlıktan krizin orta yerinde sinir krizleri içinde istifa etmişti. Partisi, başsız tavuk misali, ama kalan gövdenin de tek parça olduğu su götürür. Tahterevallideki eşleri SPD, durumdan kazanç sağlayacak halde değil, an itibari ile belki daha da sert düşmekte. Bildiğimiz merkez, Antarktika buzulları hızıyla eriyor.

Doğu’daki ‘gole’ kuzeyden cevap

Thüringen ve Hamburg Almanya siyasetinin iki atipik ve belki de aşırı görünümünü temsil ediyor. Sosyo-ekonomik koşullar, dolayısı ile siyasal aktörlerin dizilimi birbirinden çok farklı. Eski Doğu’nun merkezindeki Thüringen, radikal sağ AfD’nin kalesi ve seçimlerden sonra yaptığı bir oylama manevrası ile CDU ve liberallerin (FDP) basiretsizliğini kullanarak Anayasal düzeni ters köşeye yatırdı. Savaş sonrası tarihin en sembolik krizini yaratmayı becerdi, düzene çok tehlikeli bir gol attı. Tepki Kuzeyden, Atlantik kıyısından gelmekte gecikmedi: Hamburg’da sol cenah toplamda 94 koltuk ile tulum çıkarırken, üç sağ parti; AfD, CDU FDP ise 27’de kaldı. 

Önce Thüringen’e bakalım. Buranın iki büyüğü, oylarını istikrarla arttırarak federal devleti [2] üç dönemdir yöneten Sol ile son seçimde oyunu %12,8 arttırarak ikiye katlayan aşırı sağ AfD. Her ikisini de ulusal düzeyde tanınan karizmatik liderler taşıyor. AfD’nin lideri Björn Höcke, etrafında yarattığı kişi kültü ile partisi için bile rahatsızlık kaynağı. Kendisine tapınan Höcke Gençliği, Almanca kısaltması ile HJ üzerinden gayet net bir referans veriyor. 90 koltuktan 22’sini aldı, ikinci parti oldu.

Thüringen’de AfDnin lideri Björn Höcke.

29 koltukla en büyük parlamento fraksiyonu olan Sol Parti’nin Thüringen lideri Bodo Ramelow ise çok köklü, tarihte teologlar ve girişimciler yetiştirmiş protestan bir familya olan Fresenius‘lardan geliyor. Kültürel kodları ile merkez sağ seçmene de hitap eden pragmatist bir karakter; ideolog, hiç değil. Sol’un çıkardığı şimdilik ilk ve tek başbakan. Teşbihte hata olmaz, Ekrem Bey için ‘bir nevi İstanbul’un Bodo’sudur’ dense yeri. İki dönem başbakanlığın ardından oylarını %2,8 arttırdı ancak koalisyon ortağı Sosyal Demokratların %4,2  oy kaybederek yenilmesi ile o da “yenilmiş sayıldı”. Almanya’nın Orta Anadolusu’nda “yükselen yeşil hareket” gibi fantezilere zerrece yer yok: Yeşiller burada %0.2 oy kaybı ile %5lik barajı ucu ucuna tutturabilmişti. Art arda ikinci seçimdir oy kaybetmiş oldular. Sonuçta üçlü sol koalisyon parlamentoda 90’da 42 koltuk elde ederken Parlamento’nun toplam dengesi küçük sol çoğunluktan cüz’i sağ çoğunluğa geçmiş oldu.

Buralarda Akdeniz güneşi parlamıyor, bu iklimin seçmeni bu kadar yalpalamayı kaldırmıyor.

AfD ile sağ koalisyon gündem dışı

Ancak yeni Almanya’nın siyasal amentüsü AfD ile işbirliği yapmama ve istikrarla görmezden gelme. Bu ilke gereğince Sağ koalisyon tartışılmadı bile. Sol’un Hıristiyan Demokratlar ile sayısal açıdan yeterli koalisyonu tarihsel bir ilk ve düğümü çözecek sihirli formül idi, CDU’nun yerel lideri Mike Mohring ve fraksiyon çoğunluğu buna sıcak da baktı, ama basit matematik hesabı yapmaktan aciz, şaşkın genel başkan AKK “Sol ile AfD aynıdır !” diye zılgıtı çekince sindiler. CDU için Hamburg’da perçinlenen düşüşün başlangıcı bu sözde tespit oldu. Anayasal düzene bağlılıkları konusunda aralarında fersah mesafe bulunan sol ile AfD’nin aynı kefeye konmasını özgürlükçü aydınlanmış liman kenti Hamburg seçmeni daha sonra CDU’nun oylarını %22’den %16’ya çekerek ağır cezalandırdı. Kamuoyu araştırmaları CDU’yu Thüringen günahı yüzünden cezalandırma eğiliminin yaygın olduğunu ortaya koyuyor.

Thüringen Parlamentosu sonuçsuz koalisyon görüşmeleri ardından kanun gereği başbakan seçimine geçti. Üçlü azınlık sol koalisyon CDU veya FDP’den gelecek üç vicdanlı ödünç oya bakıyordu, bütün Almanya nefesini tutup bekledi, ancak o üç oy gelmedi. Bu noktada Almanya’da bir Güneş Motel bulunmadığını, parlamenter siyasal kültürün üç oya üç bakanlık verecek inceliği yakalayamadığını, üç vicdanlı gizli oy sahibi dışında çözümün akıl edilemediğini hatırlatalım.[3] Sistem teamüllerin esiri olurken, AfD kendi adayını çıkardı ve 22 oyunu verdi, Hıristiyanlar ve Liberaller pas geçti. Sadece basit çoğunluk gereken üçüncü tura Liberaller (5 koltukla en küçük fraksiyon)  ‘şan olsun diye’ aday çıkardı, sonuçta üç aday yarıştı. En çok koltuğa sahip olan sol blok 42 oyla başbakan seçilecekti. AfD grubu beklenmedik stratejik golü burada attı: Kendi adayı yerine topluca liberal adaya oy verince liberal aday Thomas Kemmerich Hıristiyan Demokratların ve radikal sağın desteği ile 48 oyla seçilmiş oldu.

Ancak sorun seçilmesi değil, görevi kabul etmesi oldu. Höcke’nin kendisini tebrik eden fotoğrafı ertesi gün tüm basında 8 sütuna manşet verildi; yanında Hitler’in Hindenburg’un elini sıktığı fotoğraf ile birlikte tabii. Bütün Almanya ayağa kalkınca liberal Kemmerich “yuh” tezahüratları altında istifa ederek siyasi kariyerini de bitirmeye yaklaştı. CDU dağıldı, tükürdüğünü güzel yaladı, kriz üç ayın sonunda geçen gün üçlü sol azınlık hükümetine dışarıdan CDU desteği formülü ile çözüldü. Bu görüşmelere FDP çağrılmadı bile. Hıristiyan demokratlar 4 Mart’ta üçlü azınlık hükümetine verecekleri güven oyu ile bu kez de Sol ile faşist partiyi aynı görmediklerini, sınırlı süre için de olsa Sol başbakan Bodo Ramelow’a güven oyu vereceklerini kamuoyuna resmen ilen etmiş olacaklar. Aynı adımı atmayı dört ay önce becerseler, demokratik düzenin bu kadar yara almasına mahal vermeyeceklerdi. Partinin Thüringen örgütü içinde ciddi bir kanat ise AfD ile yakınlığını iyice açık etti, onların da kopması ve radikal sağı daha da büyütmeleri artık an meselesi. Buralarda Akdeniz güneşi parlamıyor, bu iklimin seçmeni bu kadar yalpalamayı kaldırmıyor.

Yeşil listeden meclise giren 33 milletvekilinin 22’si kadın, yaş ortalaması 41. Üçü Türkiyeli olmak üzere en az dördü  göçmen kökenli.

Sosyal Demokrat -Yeşil koalisyonu 

Thüringen tartışmaları, liberal liman şehir devleti Hamburg seçim kampanyalarına denk geldi ve derinden yankı buldu. Seçmen AfD’yi de onu meşrulaştıran CDU ve FDPyi de affetmedi.

Hamburg Federal Şehir Devleti Parlamentosu (Hamburger Bürgerschaft)  seçim sonuçları 2004-2020

2020 seçimlerinde SPD %39’un üstünde oyla hala birinci parti, ancak 2011’den beri süregiden düşüşü durduramıyor; dört koltuk kaybettiler. Ülkesel ölçekten  bakınca, Hamburg hala az sayıda kalan kalelerinden biri. Yeşiller  %24,2 ile oylarını ikiye katladı ve merkez konuma oturdu. Sol ise %9,1 ile Hamburg’daki en iyi tarihsel sonucunu elde etti, çıkışları istikrarlı. Thüringen sabıkalılarının durumu hiç iyi değil: Hıristiyan Demokratlar %11,2 ile sadece Hamburg’da değil tarihsel olarak en kötü sonuçlarından birini aldılar. AfD ve FDP seçim akşamı ciddi baraj (%5) korkusu yaşadı. Biri kılpayı geçti diğeri kılpayı altında kaldı. Ancak FDP bireysel oylar üzerinden kendi seçim çevresinde en yüksek oyu alan bir adayını bağımsız olarak sokabildi.

Yeşil listeden meclise giren 33 milletvekilinin 22’si kadın, yaş ortalaması 41. Üçü Türkiyeli (Filiz Demirel, Sina Demirhan, Yusuf Uzundağ) olmak üzere en az dördü (muhtemelen altısı) göçmen kökenli. Hükümeti muhtemelen yine Sosyal Demokratlar ile Yeşiller kuracak. Ancak sayısal olarak Hıristiyan Demokratların oyu da yeterli olduğundan onlarla da görüşeceklerini bildirdi SPD.

Yeşillerin yükselişinden sözederken, Hamburg çerçevesinde iki değinme daha yapmak zorunlu: Hamburg aynı zamanda Almanya’nın iklim krizi merkezi. Tam seçim öncesinde 10-12 şubatta şehir merkezi “Sabine fırtınası” ile taşan Atlantik okyanusu ile Elbe nehrinin 2,5 metre kadar altında kalmıştı. İnkarcı FDP ve AfD hariç diğer dört parti, “iklim krizi ile mücadele”yi devletin Anayasal görevi haline getirmek konusunda uzlaştılar ve böylece Hamburg, bu adımı atmış ilk Alman devleti olmuş oldu.

‘Al gülüm ver gülüm’ rejiminin son perdesi

Almanya siyasetinde savaş sonrası oluşmuş ve iki Cumhuriyetin birleşmesini de taşımış olan iki devlet partisinin “al gülüm ver gülüm” rejiminin son perdelerine şahit oluyoruz. Bu değerlendirme artık abartı sayılmıyor. Thüringen krizinde kabak, görünürde Hıristiyan demokratların, özünde rejimin tepesinde patladı. AfD oy verdiği Başbakan adayının görevi kabul etmesi skandalı ile ayağını kapının arasına koymuş oldu. Buna karşın CDU, dört aylık nazlanma ve bedel karşılığında Sol’un siyasal itibarını teslim etmek zorunda kaldı.

Tehdit ciddi: Yoğurttan ağzı ciddi yanmış Almanlar, sütü çok dikkatle üflüyor.

Geleneksel merkez siyasetin taşıyıcıları olan, Sosyal ve Hıristiyan Demokratlar birlikte tepetaklak giderken, merkez sol siyaseti ise temsil edecek yeni güçler belirginleşiyor: Geçmişten çıkıp gelmiş bir bürokratlar ve sendikacılar kulübü görüntüsü veren, kendini kömürcü politikalardan kurtaramayan SPD erirken, Yeşiller ve uygun ortamı ve adayı bulduğunda Sol da merkez sol seçmen nezdinde SPD’nin yerini doldurabilir görünüyor. Hamburg’da oyunu ikiye katlayarak %24e oturan Yeşiller’in bu rolünü artık kanıksadık. Thüringen’de ise merkez solu temsil rolü Sol’a düştü. Bu özgün hikayeyi başka yerlerde tekrarlama ihtimalleri şimdilik çok muhtemel olmasa da, rüştlerini ispat ederek, güvenilir kilit parti, olası koalisyon ortağı, devlet emanet edilir parti imajlarını netleştirdiler. Bu partinin köklerinin eski Doğu’nun devlet partisi SED ve onun devamı PDS’e de dayandığı ve sıra dışı yerel lideri Bodo Ramelow faktörleri hesaba katılmalı.

Almanya’da ciddiye alınabilir bir merkez sağ ise, an itibari ile artık yok sayılır. Hıristiyan demokratlar erirken FDP/Hür Demokratlar siyasal liberalizmle ilişkisini kesmiş bir patronlar lobisi görüntüsü veriyor. Eriyen CDU şimdilik kendi konumunun emanetçi kayyımı gibi duruyor. Göçmen krizi esnasında CDU içinden çıkan, ama dışındaki radikal sağla da zaman geçirmeden flörtleşmeye başlayan AfD, işte tam da o pozisyona, merkez sağa hamle ediyor. Türkiye’de Amerika’da, Macaristan’da olanı zorluyor. Tehdit ciddi: Yoğurttan ağzı ciddi yanmış Almanlar, takdir etmek lazım, sütü çok dikkatle üflüyor. Radikal sağ pozisyonların başka yerlerde olduğu gibi ana akımlaşmasına karşı ciddi direniş var.

Taşların yerine oturması zaman alacak

Bir ülkede merkez sağın mutlaka var olması şart mı ? Çoğu ülkede merkez pozisyona sağ, hatta popülist ve radikal sağ çöreklenmiş durumda, solun esamesi okunmuyor. Almanya’da merkez politikaların bundan sonra bir dönem üç alternatifli sol politikalarca domine edilmesi ve sağ kanatta ise merkezde bir boşluk, buna karşın merkeze erişimi kapalı, ancak hatırı sayılır irilikte bir popülist sağın var olacağı bir yeni pozisyonlanma, olası senaryolardan biri gibi duruyor. CDU’nun daha uzunca bir süre fetret döneminden çıkamaması, toparlanamaması, sağ kanadı popülizme kaptırması, kalan gövdenin ise küçülüp etkisizleşmesi ihtimali gözardı edilmemeli.

Taşların yeniden yerine oturmasına daha zaman var. Bağlarken, federalizmin nimetlerinden hisse çıkarmak farz oluyor: Farklı anlarda farklı periyodlarla seçilen 16 federal devlet parlamentosu, Federal Meclis’in dışında da çok farklı yerel siyasi koalisyonları test etme imkanı sağlamakla, siyasi aktörleri esnekliğe, sürekli değişen koşullarda dinamik diyaloğa zorluyor. En sert siyasi krizleri bile taşıyacak, yumuşatacak tampon zaman aralıklarını ve siyasal zeminleri açıyor. Her siyasal sorunu yeniden farklı zamansal ve mekansal bağlamlarda düşünme imkanı sağlıyor.

***

[1] Almanya’daki seçim sistemleri genellikle dar bölge ve nispi temsilin karışımı oluyor: Her bir federal devlette ve federasyon düzeyinde sistemler farklı olsa da genelde her seçmene 2 (Hamburg’da:10) ayrı oy hakkı veren seçim sistemlerinde hem doğrudan adaylara hem de listelere oy veriliyor. Karmaşık bakiye hesapları ve mahsuplaşmalar sonucunda meclislerin toplam koltuk sayıları her seçimden sonra farklı oluşuyor. Kanunlar, asgari koltuk sayısını belirliyor. Üst sınır değişken.

[2] Bundessaat, Türkçedeki yerleşik yanlış kullanımı ile ‘eyalet’. Almanya Federasyonu 13 arazi+3 şehir devletinden oluşuyor. Her birinin ayrı anayasası, parlamentosu, hükümet, farklı idari yapılanma düzeni ve farklı seçim kanunu var. Kaplumbağanın sincapla alakası ne kadarsa, Alman Federasyonun oluşturan federal devletlerin Osmanlı merkeziyetçiliğinin ürünü “eyalet’ler ile alakası da o kadar.

[3] Thüringen anayasasına göre Başbakan gizli oyla seçiliyor. İlk iki turda salt çoğunluk gerekli, üçüncü turda ise birinci gelmek yeterli. Başbakan, seçildikten sonra federal devlet kabinesini kuruyor. Pazarlıkları daha önce yapılmış oluyor.

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuHaftasonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Plastik ayak izini azaltmak-3: Kişisel bakım, mutfakta değişim, evcil hayvan mamaları

Önceki iki yazımızda plastik ayak izini azaltmanın bazı kolay ve zor yollarını yazmıştık. Zor yollarını yazmaya devam…

1- Kişisel bakımın çevresel maliyeti

Kişisel bakım, toplumdaki bazı algıların paralelinde gelişebilen, kimi zaman reklamların etkisiyle kimi zaman da kişinin kendi tercihleriyle sürdürülen bir öz bakım işi. Asgari düzeyde yapılması, bir arada yaşamanın getirdiği bazı durumların sıkıntı yaratma potansiyelini ortadan kaldırır. Örneğin sıcak havalarda, ter kokusu giderici kullanmak, alternatif yollarla yapıldığında maliyetsiz olabilen faydalı bir tercihtir. Ancak bunu daha da ileri taşıyıp yapılan işi çeşitlendirmek faydadan çok zarar verebilir.

Aslında bu durumu kişisel tatminin derecesiyle birlikte değerlendirmekte fayda var. Kişisel bakımın maliyetini anlamak üzere örneklersek; daha önce de bahsettiğimiz gibi, önce “sabun kurutuyor” diye deterjandan hallice olan şampuan, üzerine de saç kremi kullanmak; duş jeli ile yıkandıktan sonra bir de losyon sürmek, kurulandıktan sonra da nemlendirici krem kullanmak, ciddi anlamda maliyeti olan bir eylem olarak nitelendirilebilir. Üstelik bunu her gün yapmak tam bir kâbus halini alabilir. Sizin için değil tabii ki çevre için. Aslında maruz kaldığınız kimyasal açısından sizin için de ciddi anlamda riskli, ancak konumuz o değil.

Olay sadece bununla da bitmiyor elbette. Farklı tekniklerle pazarlanan ve içine konuldukları tek kullanımlık kaplardan ne oldukları anlaşılabilen makyaj malzemeleri, temizleme jelleri/bezleri/sıvılarının  ciddi bir ambalaj yüküne sahip olduğunu unutmamak gerek. Kadın erkek fark etmez, kişisel bakımı çok fazla çeşitlilikte, her gün ve hatta günde birkaç defa yapıyorsanız, ambalaj çöplüğüne ciddi katkılar sağladığınızı bilmeniz gerekiyor. Bakım malzemeleri alanınızı şöyle bir kontrol ederseniz ne derecede plastik çöp ürettiğinizi de göreceksiniz. Kişisel olarak bakımlı olmanın verdiği hazzın yanına, bir balinanın midesinden çıkan ambalaj atıklarını da koyarak belki bir karşılaştırma yapabilirsiniz.

Kişisel bakım alışkanlıklarınızı gözden geçirmeniz ve varsa daha az ambalajlı ve daha az kimyasallı alternatifleriyle değiştirmeniz, kendiniz ve çevre açısından oldukça anlamlı olacaktır. Bunun -eğer çalışansanız- çalıştığınız kurumun politikasıyla doğrudan ilişkisi olabilir. Her gün “bakımlı” olmayı ve makyaj yapmayı teamül olarak yerleştirmiş kurum ve kuruluşların bu çöp üretim alışkanlıklarının değiştirilmesinde kayda değer bir değişikliğe gitmeleri işleri daha da kolaylaştıracaktır.

2- Bulaşık süngeri, sarı bez ve diğer mutfak ekipmanları

Geleneksel hale gelmiş olan “sarı bez serili mutfak lavabosu görüntüsü” temiz ve yıkanmış bir mutfağın adeta resmi gibidir. Neredeyse her evde bu seromoni bulaşıklar yıkandıktan sonra adeta bir ayin gibi gerçekleştirilir. Ancak bunun değiştirmenin zamanının geldiğini söylememiz lazım. Çoğunlukla sentetik ve petrol türevli malzemeden yapılan mutfak temizliği malzemeleri (sünger, bez, vb.) ciddi anlamda mikroplastik parçacık yayma potansiyeline sahipler. Üstelik bunların çoğunluğu arıtma tesislerini aşıp denizlere ve göllere ulaşıyor.  O halde daha çevreci olan alternatiflere yönelmek birçok anlamda fayda sağlayacaktır. Örneğin doğal malzemelerden yapılmış sünger, fırça ve daha basit ve işlemden geçmemiş kumaşları mutfak malzemesi olarak kullanmak, plastik salımınızı sıfıra indirecektir.

3- Hayvan severiz ama ya doğa?

Çoğumuz için hayvanlar hayatımızın merkezinde ya da yakınında olan canlılar. Kimimiz evimizde kimimiz ofiste kimimiz de sokakta besliyoruz. Ancak bu sevginin bir de çevresel maliyeti söz konusu. Siz hiç içerisine konulan yemeğin, ya da bitmiş yiyeceğin içine sinen kokusuna gelip ambalajı kemiren köpeklerin o poşetleri de yediğine şahit oldunuz mu? Ben oldum. Sadece ona da değil, hayvanların mamalarının konulduğu küçük/büyük paketlerin ambalajlarına da!

Hayvan sevmek, doğaya da saygılı olmayı zorunlu kılar. Bu sebeple hayvan beslerken doğa ve çevre için en saygılı ve zararsız yol ne ise onun bulunması ve onun gerçekleştirilmesi gerekir.  Aksi takdirde hayvan sevginizi sorgulamanızda fayda var. Mama alırken özellikle kaliteli açık mamaları tercih etmek ya da hayvanın beslenme alışkanlığına uygun olarak kendimizin yediği şeylerle (kırıntılarıyla değil) hayvanları beslemek birçok anlamda ambalaj azaltımına neden olacaktır. Hatta marketlerde satılan tek seferlik mamaları almamak bile, başlı başına bir ton çöpten kurtulmamıza yardımcı olacaktır.

Zor gibi görünüyor olabilir, ancak artık ambalaj atığı sorunu için bazı ciddi adımlar atmamız gerekiyor. Aksi tüm bahaneler, doğal yaşama bir yerden verdiğinizi, bir başka yerden zehirlemenize neden olmaktadır. Bu da hayvan sevgisi olarak açıklanamaz. Kirlettiğimiz çevrede onlar da yaşıyor. Hatta çoğu şehirde bulunan çöplüklerde beslenmeye çalışıyorlar. Beslediğiniz bir hayvanın mama poşetinin, bir başka yerdeki, başka bir hayvan için kabus olabileceğini unutmayın.

Doğayla kalın!

 

 

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuHaftasonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Dünyayı ağaçlar mı kurtaracak?

Gezi Davası 18 Şubat tarihinde sonuçlandı; Mahkeme yurtdışında bulunanlar hariç bütün sanıklar hakkında beraat kararı verdi. Bu karar pek çok küllenmiş tartışmayı yeniden alevlendirirken yepyeni tartışma başlıkları da açtı. İlk gününden beri Gezi’yi desteklemiş biri olarak tartışmaların beni en çok ilgilendiren kısmı elbette ağaç meselesi oldu.

Mesele üç beş ağaç mıydı?

Bilmeyenler ve unutanlar için birlikte hatırlayalım Gezi Direnişi’nin neden, nasıl ve ne zaman başladığını:

AKP Hükümeti’nin Taksim Gezi Parkı’na, İstanbul 6’ncı İdare Mahkemesi ve 2 Numaralı Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu’nun olumsuz kararlarına rağmen Topçu Kışlası yapma projesi vardı. Parkın duvarlarının bir kısmının yıkılması ve beş ağacın yerinden sökülmesi üzerine Taksim Dayanışma Grubu üyelerinin iş makinelerini engelleme çabasıyla başladı her şey. Takvimler 27 Mayıs 2013’ü gösteriyordu. Kimse eğip bükmeye çalışmasın; Evet, mesele bu beş ağaç, ağaçlar ve parktı. İnsanlar kendilerinin fikri alınmadan, üstelik hukuka aykırı yol ve yöntemlerle ve zorbalıkla ellerinden alınmaya çalışılan ağaçlarını ve parklarını korumak için oradaydı. Aslında polis bu eylemlere karşı olması gerektiği gibi yaklaşsa, aşırı güç ve biber gazı kullanmasa, kentte ve ülkede benzeri çokça yaşanan eylemlerden biri olarak kalacaktı Gezi Direnişi. 30 Mayıs sabahı göstericilerin çadırlarının yakılması Gezi Direnişi’ni küçük çaplı bir eylemden kitlesel bir eyleme dönüştürdü.

Mesele yalnızca Gezi Parkı’ndaki ağaçlar mıydı?

Elbette hayır! Ülkede her şey dört dörtlüktü, doğa korunuyor, ağaçlar ve ormanlar korunuyor da bir tek Gezi’de mi sorun yaşanıyordu? Yine bilmeyenler ve unutanlar için birkaç örnekle hatırlamaya çalışalım:

Neredeyse Gezi’den tam iki sene önce Artvin Hopa’da yurttaşlar dönemin başbakanı Recep Tayyip Erdoğan’ın yapacağı mitingi, özellikle bölgede yapılmak istenen HES’ler nedeniyle protesto etmek istemişler ve polisin gereksiz şiddetiyle karşı karşıya kalmışlardı. Atılan yoğun gaz bombası nedeniyle emekli öğretmen Metin Lokumcu yaşamını yitirmiş, evlere yapılan baskınlarla çok sayıda yurttaş gözaltına alınmıştı.

Yine Artvin Cerattepe’de maden arama faaliyetlerine karşı halk direnişinin başlangıcı 1980’lerin sonuna kadar uzanıyordu. Amasra’da yapılması planlanan termik santrale karşı direnen halk 2010 Nisan’ında Bartın Platformu’nu kurmuş ve amansız bir mücadelenin içine girmişti. Bergama’da altın madenine karşı köylülerin direnişi Hopdediks[1] gibi kendiliğinden oluşan figürlerle neredeyse bir halk efsanesine dönüşmüştü. Karadeniz’in pek çok deresinde halk, sularının ticari meta haline dönüştürülmesine ve doğalarının katledilmesine kahramanca direniyordu. Samsun’dan Sarp sınır kapısına kadar yüzlerce kilometre sahil bandında denizin doldurulması ile yapılan Karadeniz Sahil Yolu’na Ordu halkının direnişi ve beş kilometrelik Ordu kent merkezi sahilinin kurtarılması hafızalarda çok tazeydi henüz.

Örnekleri çoğaltmak mümkün, fakat gerek yok. Özeti şu ki, Türkiye’de halk doğasını, ormanını, suyunu, sahilini, ağacını korumak konusunda önemli bir gelişme kaydetmişti. Kapitalist sistemin aç gözlü canavarları halkın doğal kaynaklarına saldırdıkça halk da ne yapması gerektiğini öğrenmiş, doğasını ve geleceğini korumanın mücadelesini vermekteydi. Sistem, siyaset ve medyayı arkasına alıp saldırdıkça halk demokratik direniş ile hak arama yol ve yöntemlerinde ustalaşmaya başlamış, bu konudaki ürkekliğini üstünden atmıştı. Soruyorum size, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın köyünde HES’e karşı direniş olacağını; Yaşasın Derelerin Özgürlüğü sloganının atılacağını kim söyleyebilirdi? 2020 tarihi yazılırken bu da aktarılacak gelecek kuşaklara.

Çevrecilik dünyanın kurtuluşuna ışık tutuyor

İnsanın insana zulmü tarih boyunca var oldu, halâ devam ediyor. Aslında insan doğaya da uzun zamandır zulmediyor. Ne var ki bu zulmün hissedilir sonuçları yeni sayılır. Toplumlar doğaya savrulan her darbenin bir bumerang gibi dönüp suratlarında patlayacağını anladı. Bu nedenle doğayı koruma mücadelesi diğer hiçbir konuda olmadığı kadar destek görüyor. Örneğin işçi hakları, sınıf mücadelesi, insan hak ve özgürlükleri gibi konular siyasi olarak değerlendirilip sırt çevrilebilen alanlar olarak yalnızlaşabiliyor. Oysa ağaç için, su için, temiz hava için; özetle yaşam için verilen mücadeleye hangi inanç ya da siyasi görüşten olursa olsun kimse sırt çeviremiyor.

Time dergisi Greta Thunberg’i yılın kişisi olarak seçtiğinde hatırı sayılır bir kesim büyük bir korkuya kapıldı. Zira Greta’nın kişisel özelliklerinin yanı sıra savundukları da yerleşik kapitalist sömürü düzenini kökünden etkileyebilecek potansiyele sahipti. Ne yazık ki dünyada olduğu gibi Türkiye’de de sağlıklı analiz yapma yetisini çoktan kaybeden gruplar Greta’nın adını lekelemeye çalıştılar, tıpkı Gezicilerin lekelenmeye çalışılması gibi. Ancak bu grupların unuttuğu bir şey vardı; ağaç için, doğa için, yaşam için mücadele edenlere atılan lekeler iz bile bırakamıyor, penceredeki su damlası gibi akıp gidiyordu.

Gezi tertemizdi ve Gezicilerin meselesi de sadece ve sadece ağaçtı.

Çünkü ağaç her türlü zulme karşı direnişin, haksızlığa isyanın, haklıyla yan yana oluşun sembolüydü artık. Ağacı korumak demek yaşamı korumak, bütün canlıların onurlu bir şekilde yaşamasını savunmak demekti. Ağacın yanında saf tutmak kapitalist sömürü düzenine sobe demekti, korkusuzca ve haykırarak. Baskıya başkaldırmaktı ağaç, ezilene omuz vermek, bir yumruk gibi kenetlenmekti.

Düzenin egemenleri, düzenden beslenenler durumu çabucak fark edip önlem almaya çalıştılar. Ve en iyi yaptıkları şeyi yaparak Gezi’yi şeytanlaştırmaya çalıştılar. Polis bunun için hınçla saldırdı, provokatörler bunun için çabaladı, yandaş ve Fetöcü medya 24 saat bunun için yazıp çizdi; Ancak, yapamadılar, yenildiler. Çünkü Geziciler tuzağa düşmedi. Hepimiz oradaydık, şarkı söyleyip dans etmekten başka hiçbir şey yapmadık. Elimizi kirleteceğimizi umdular ama kirletmedik.

Yıllar önce yapamadıklarını şimdi yapmaya çalışıyorlar, yine ve umutsuzca. Fakat halk her şeyin farkında; ağaçlar kazandı, dünyanın her yerinde kazanıyor, dünyayı ağaçlar kurtarıyor!

***

[1] Giydiği çizgili pijama, çıplak üstü nedeniyle kendisine bu lakap takılan Bergamalı Bayram Yıldız.

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuHaftasonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Taksim Geçici Sergi Platformu propaganda basınının kafasını karıştırdı

Propaganda basınında geçtiğimiz hafta İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin Taksim’e yerleştirdiği “Geçici Sergi Platformu”nun 652 milyon liraya mal olduğuna dair haberler yer aldı. Bu haberle birlikte de “Ödediğiniz paralar bakın nereye gidiyor, Büyükşehir Belediyesi halkın parasını çarçur ediyor” kampanyası başlatıldı.

Aklı başındaymış gibi gözüken kişilerden görüşler alındı, “Bu bütçe restorasyon işlerine harcansaydı, çok daha iyi olurdu” gibi yorumlar yapıldı.

625 milyon değil, bin TL

Arkasından hala adına “ana akım” denen medya, bu haberlere referansla “Büyükşehir’in tartışmalı Taksim Platformu” başlığını kullanmaya başladı. Ancak paylaşılan fotoğraflarda yer alan bilgilendirme panosunda bütçe olarak kocaman rakamlarla “625 bin lira” yazıyordu. Yani toplam 180 metrekarelik bir sergi alanı ve iki taraflı tribünleri olan bir çelik yapı ve sergileme düzeneği, aydınlatması v.b. için makul sayılabilecek bir bütçe.

Elbette ki kimsenin aklına böyle bir hata yapabilecekleri gelmedi. Haberi yapmadan önce kendi çektikleri ve yayınladıkları fotoğrafa acaba hiç bakmamış olabilirler mi?

Bin misli, küçük bir hata değil. Tetikte beklediklerini ve bu işin tam da zamanı deyip bu hatanın görev icabı, yani dezenformasyon yaratmak için yapıldığını varsayalım.  Kimin aklına gelir maliyeti bir yerine iki değil, on da değil, yüz de değil, maliyeti bin misli büyütmek? Kim yalanın bu kadarına cesaret edebilir? Bu kadarı da biraz fazla değil mi?

Doğrudan doğruya iletişimle ilgili görev verilen bir yapıdan söz ediyoruz “yandaş” basın dediğimizde. Oysa politik taraf olmak anlamında olmadığı için bu yapıya “yandaş” yerine “propaganda” basını demenin daha yerinde olduğunu düşünüyorum.

Evet, bugün bu kanaldan doğal olarak hiç bir objektif bir bilgi, yorum almak mümkün değil. Ancak o kadar da umutsuz olmamak lazım. Bu bağımlı yapı kimi zaman öyle bir hata yapıyor ki, objektif gazetecilik yöntemleri ile bile elde edilemeyecek bir çok bilgiyi bir anda ortaya faş edebiliyor.

Geçtiğimiz hafta yaşanan bu tuhaflık da bunlardan biri. Bu yüzden propaganda basınının neden böyle bir ölçek hatası yaptığı benim kafamı kurcalıyor.

Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı yerleştirmesi.

‘Çöp projeler’

Bu hatanın dezenformasyon amacıyla, bilerek yapıldığını düşünenler olabilir. Ben bu hatanın görev icabı, yani dezenformasyon niyeti ile değil, daha “samimi” nedenlerle yapılmış olabileceğini düşünüyorum.

Büyük ihtimalle bir kafa karışıklığı yaşandı. Öyle tahmin ediyorum ki hiç alışık olmadıkları türden, bağımsız bir tasarımcı tarafından projelendirilen geçici yerleştirme olan Taksim Platformu’nu, AKM gibi bir yapı zannettiler ve bu yüzden hata yaptılar. Yani bildikleri kriterlerle algıladılar ve yorumladılar. Bu yüzden gördükleri rakamları yanlış okudular. Çünkü teşne oldukları ahbap çavuş ilişkileri ile yürütülen kamusal nitelikli projelerde böylesine bir sonucun ortaya çıkması mümkün değil.

Kamu yönetimlerinde bilindiği gibi, ister şu görüşten, ister bu görüşten olsun, tasarım işleri tıpkı diğer konularda olduğu gibi, yandaşlık ilişkileri ile yürütülür. Kabataş’taki Martı Projesi gibi örneklere uzanmaya gerek bile yok. Sıradan bir durumdur bu. Büyükşehir Belediyesi’nin rafları binlerce uyduruk projeyle doludur. Bunların uygulanmaması değil, uygulanması çok daha büyük bir israf yaratacağı için bir kenarda öyle beklerler. “Çöp projeler” adı verilen projelerin gerçekte çok önemli ve görünür olmayan ikinci bir işlevi daha vardır. Muhalif olabilecek sembolik sınıfları, mimarları, sanatçıları, yazarları bağımlı kılmak ve susturmak. (Geçmişteki bir İBB Belediye Başkanı bu konudaki talimatın yukarıdan geldiğini söylemişti.)

Bugüne kadar Büyükşehir Belediyesi’nde uygulanan yöntem sembolik üretimin, planların, projelerin eleştirel bir yöntemle geliştirilmesi değil, ahbap-çavuş ilişkileri ile yönetilmesiydi. Politik görüşü ne olursa olsun, yönetimlerin kamusal alanda mimari tasarım, sanat gibi faaliyetlerdeki önceliği, üretimin bağımlı bir ilişki ile koşullandırılmasıydı.

 Büyükşehir tarihinde ilk bağımsız bir proje

“Taksim Geçici Sergi Platformu” ise bir geçici yerleştirme olmasına rağmen, Büyükşehir’in tarihinde ilk defa alışık olunmayan bir yöntemle, bağımsız bir mimar tarafından tasarlanmıştı. Hemen yanıbaşındaki devasa Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı (CİB) yerleştirmesi ise, üzerindeki uyduruk süslemelerle, rüküşlüğü ile sırıtıyordu.

Bu yüzden üç günde montajı yapılan bu mütevazı yapıyı gözlerinde büyüttüler. Gözlerinde büyüttükleri gibi maliyetini de binle çarptılar. Çünkü devasa bütçelerle hazırlanan koca koca projelerin nasıl işlevsiz kaldıkları, çöpe dönüştükleri ortada. Bu hatanın nedeni bu kadar basit. Ancak bu propaganda basınının istemeden de olsa ortaya koyduğu bu gerçeği  önemsemek gerektiğini düşünüyorum.

Ancak mesele bu hatalı haberle sona ermedi. Bugüne kadar Taksim Meydanı bir dolu ticari kullanıma sahne olduğu, devasa çadırlar kurulduğu halde hiç bir karar almayan, hiç bir konuda harekete geçmeyen Koruma Kurulu, üstelik daha montaj aşamasında (7 Şubat’ta) platformun kaldırılması için aniden bir karar aldı. Kurul da tıpkı onlar gibi bu geçici platformu AKM gibi bir bina zannetti ve hemen harekete geçti.

Bu davranışı da aynı propaganda basınında olduğu gibi “politik” nedenlere bağlayanlar var. Ancak bu görünen nedenin ötesine de bakmak gerekli.  Bu kararda Kurul denen yapının “ideoloji içindeki ideolojisi”ni de dikkate almak gerektiğini düşünüyorum. Piyasa mimarları ile iş gören, basmakalıp uygulamalarla patronajını geliştiren bu bürokratik yapının, böylesine deneysel bir mimari tasarımdan haz etmeyeceği dikkate alınmalı.

Sorun şimdilik merkeziyetçi rejime direnen İmamoğlu’nun bu sistemin içinde yer alıp, yer almayacağı. Çünkü bu kurumlar, ki bunların en başında hem özel, hem kamu olarak şehrin enerjisini emen tekelci, imtiyazcı, dışlayıcı yapıların başında Büyükşehir şirketleri geliyor ve bunlar bugünkü neoliberal, otokratik rejimin ideolojisini yeniden üretiyorlar.

Bunlar iktidarlara bağımlı, sekülerleşmemiş entelektüel ortamlar yaratarak, her türlü eylemsellikleri ile şehrin kaynaklarını, değerlerini çöpe dönüştürüyorlar. Binlerce misli bütçe harcansa da o hazırlanan planlar, projeler bir kara delik gibi şehrin enerjisini yutuyorlar. Ama bu devasa kurumların dışında kalan bağımsız bir kaç kişinin gönüllü çalışmasıyla yapılan iş bir anda başka bir enerji yayıyor.

Bu yüzden bu propaganda basınının yaptığı değerlendirme hatasıyla ortaya saçtığı gerçeğin gösterdiği gibi, asıl bu muazzam bürokratik yapıların neden çöp ürettiğine bakmak gerektiğini düşünüyorum. Şehrin mevcut değerlerinin korunamadığını söylemek eksik kalıyor, çünkü bu model yalnızca mevcut olanı değil, daha doğmamış olanı öldürüyor, yok ediyor.

 

 

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuHaftasonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

[Cadı Kazanı] Zehirsiz Sofralar * – Nuran Seyhan Bayer

İklim krizi kapıya dayanmışken, böcek ilaçları baş köşeye çoktan oturmuştu, kırk katır mı kırk satır mı hesabı.. Nasıl yok olmak istersiniz.? Seç beğen al..

Canlı öldürücü (nedense sadece böcek öldürücü deniyor) tarım ilaçları çoook uzun zaman önceden beri zaten sofralarımızı ‘süslüyor’. Zehirden kazanç sağlamanın en karlı yollarından biri bu çünkü. Üstelik yalnızca kazanç değil, ün de sağladı. DDT’nin böcek öldürücü etkilerini bulan kişi Nobel Ödülü ile şereflendirildi: “Ademoğlu kendi yarattığı şeytanın farkına varamamıştı yine (**)

80 yıldır zehirleniyoruz

1940 yılından beri hayatımıza giren ve her yıl listeye yenileri eklenen bu ‘canlı öldürücüleri’, insanoğlunun doğayla savaşında kullandığı kimyasal silahlar aslında. Bildiğimiz geleneksel savaşta kullanılan kimyasal silahlar için kıyamet koparılırken, bunlara cennetin kapıları sonuna kadar açıldı. Ve 80 yıldır bitkiler kadar toprağı, yeraltı sularını, havayı kirleten bu zehirli maddeler, birçok böcek, kuş, arı ve pek çok canlıyı yok ederken, kemiklerimizin yapısına kadar girip, ölünceye kadar orada kaldı.

Üstelik bir ilaç piyasaya sürülmeden önce uzun araştırmalarla sağlığa zararları irdelenirken bunlar tamamen biyolojik deneylerin sınırları dışında kaldı.

Çocuğunuz için ne yaparsınız?

Doğada karşılığı bulunmayan bu sentetik maddelere uyum sağlamak söz konusu olabilir mi, söylemek zor, ama eğer böyle bir şey mümkünse, buna  sadece insan ömrünün yıllarını değil, kuşakların ömrü gerekir.

Bu kimyasallar için harcanan her bir dolar karşılığında ödenen 5-8 dolarlık sağlık harcaması bile karar vericilerin gözünü açmıyorsa ne açar acaba? Ya da daha kötüsü umurlarında değil. İnsanlar ölebilir, birçok kanser türüyle savaşabilir; yeter ki kirlilikten kazanç sağlayanlar mutlu olsun.

“Çocuğum için canımı veririm” diyenler söyledikleri bu sözün ne anlama geldiğini ve bunun için yapabileceklerini, şapkalarını önlerine koyup bir kez daha düşünmeliler. Emzirdiğinde sütünden bebeğine geçen bu kimyasalların, sonraki yıllarda çocuğun sağlığını belirleyeceğini hala bilmiyorsa o anne-babalar için bir kitap öneriyorum: Sessiz Bahar

‘Bir kişi bile fark yaratabilir’

ABD eski başkan yardımcılarından Al Gore, kitaba yazdığı önsöze şöyle başlıyor:

“SESSİZ BAHAR hakkında yazmak, seçimle gelen bir devlet görevlisi için eziklik yaratan bir deneyimdir, çünkü bir nirengi noktası oluşturan RACHEL CARSON’un bu kitabı, düşüncelerin gücünün politikacıların gücünden çok daha büyük olduğunu yadsınamaz biçimde kanıtlamaktadır.”

Ve şöyle bitiriyor:

“Onun yaptıkları, aydınlattığı gerçek, özümsettiği bilim ve araştırma, pestisitlerin kullanılmasının sınırlandırılması için güçlü dayanaklar sağlamakla kalmadı, aynı zamanda bir kişinin nasıl bir fark yaratabileceğinin güçlü bir kanıtını da oluşturdu.”

Hala ZEHİRSİZ SOFRALAR’ın imza kampanyasına bile imza vermediyseniz , zaten çocuğunuz için canınızı verseniz de bir yararı olmayacak.

 

“Olanca kötülüğün, karanlığın içinde her şeye rağmen ışık vardır ve ışığa zaten en çok ‘karanlık zamanlar’da ihtiyaç duyarız. Her doğum bir mucize, her insan yeni bir başlangıçtır ve insanlar bir araya gelip ortak eylemde bulunabildikleri sürece umut da vardır. Dünya sevgisini mümkün kılan, içinde yaşadığımız dünya için sorumluluk alıp ortak eylemde bulunma yetimizdir.”                 

Hannah Arendt

 

 

 

*Bir süredir Buğday Derneği öncülüğünde yürütülen kampanyanın adı

* *Albert Schweitzer: “Ademoğlu kendi yarattığı şeytanın farkına bile zor varır.” (Seksist olan Ademoğlu kelimesini burada özellikle değiştirmek istemedim)

 

Kategori: Hafta Sonu