Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Nedendir bu sessizlik? Arya Zencefil

1999 yılında ABD’de başlayan ve Nefret Suçu Mağduru Transları Anma Günü olarak belirlenen 20 Kasım’da artık dünyanın dört bir etkinlikler yanında düzenleniyor. 20 Kasım 2021’den bu yana ise İzmir’de beş ayrı transfobik nefret saldırısı düzenlendi, iki trans kadın; Günay ve Berrak hayatını kaybetti ve en az altı trans kadın daha yaralandı. Yine İzmir’de öldürülen Hande Buse Şeker’in davasında savunma avukatları, “Aile değiller” ve “öldürülen kişi de kadın değil erkek” diyerek Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı’nın davaya müdahilliğine itiraz etti.

Erkek şiddetine kaybettiğimiz kadınları anan anitsayac.com’da Günay Özyıldız ve Hande Şeker var, velakin bazen biz trans kadınların ölümleri o kadar sessiz, o kadar  normal karşılanıyor ki medyada yerini bulamıyor, görülmüyor dahi. Daha önce anitsayac.com ile e-mail üzerinden konuşmuştum, keşke böyle bir anıt üstünde, kaybettiklerimizin adını aradığımız bir dünyada değil, eşit olduğumuz bir dünyada olsaydık.

İzmir’de 20 Kasım’dan bu yana nefret suçları ve cinayetleri artıyor, ne soru soran var ne de trans kadınların güvenliği gündem oluyor. Aksine, sanki transların hak mücadelesi güçlüymüş de bir sürü hakkımızı güvence altına almışız gibi, suni ve çarpıtılmış gündemlerle ses çıkarabildiğimiz tek alan olan sosyal medyada hedef gösterilmeye devam ediyoruz.

Bir trans kadının yalnız isim değiştirme gibi basit bir dava için bile Anayasa Mahkemesi’ne kadar gitmek zorunda kaldığı bir düzende yaşıyoruz.

Bugün ‘trans ayrımcılığı’ yapan yarın nafakaya, kürtaja karışır 

Kadın hakları her cepheden saldırı altında, trans kadınların uğradığı bu haksızlıklar da bir başka cephe. Trans kadınların mücadelesi, kadın kümesinin dışında ve feminizmden uzak olan bir alan değil. Bugün cinsiyet tecrübesi üzerinden ayrımcılığa izin veren sistem yalnız burada durmaz. Trans kadınları ihtiyacı olup olmasın genital müdahaleye zorunlu tutan sistem yalnız burada durmaz. Kadınlığın ne olduğu tartışmaları üzerinden trans düşmanları biyolojiyi bahane ederek bizlerin üstüne yürürken, bugün Türkiye’de bir kişinin yeteri kadar kadın olup olmadığının kararını bir hakimin verdiğinin farkında olmalıdır. “Cinsiyet değiştirme davası” süresince, kimliğin değişmesine yetecek kadar farkın olup olmadığına bir hakim karar vermektedir. Feminist hareket içerisinde bizim özneliğimiz tartışılırken, ataerki halihazırda yasal olarak kimin kadın olup olmadığının yetkisini elinde bulundurmaktadır. İşte bu yetki, bugün nafakaya, yarın kürtaja da karışır, aynı zihniyettir.

Trans kadınların da mahremiyet hakkı var, beden özgürlüğü ve kendi kaderlerini tayin etme hakkı var ve bu tüm kadınlar olarak bizim insan haklarımız arasında. Bizlerin hakları daha mı önemsiz? Kaybettiğimiz kadınlar önemsiz mi ki, kadın cinayetlerine karşı olan birliktelik ve dayanışma bize gelince susuyor, üçüncü sayfa ve clickbait haberlerde kayboluyor?

Ben size söyleyeyim, travestilerin ölümünü umursamamak üzere eğitilmiş toplum yüzünden. Eminim ki bir çoğuna garip geliyordur, Kuzuların Sessizliği ve nice Hollywood filminde katil sapık erkekler olarak gösterilen, 90’lar ve 2000’ler boyunca manşetlere jilet tüküren deliler olarak yansıtılan, mizahta ve popüler kültürde etekli, peruklu komedi unsuru yapılan bizler gerçek insanlarmışız, hayatları ve mücadeleleri olan bireyler olarak varmışız, yaşıyormuşuz; inanması zor geliyor.

Translara yakıştırılan iki şey var: Seks işçiliği ve ölüm. Bunun dışında bir hayat istemek, hakkımızı aramak ve savunmak insanları rahatsız ediyor. Alışmışlar ve bir de bizim dertlerimizi dinlemek istemiyorlar sanırım. Biz her 20 Kasım da kaybettiklerimizi anarken yaşayanları da kutlarız. Hayatta kalanları kutlarız velakin Hande Kader ve Eylül Cansın gibi isimleri yalnız sima olarak hatırlayan, TOMA önünde veya bir taksinin arka koltuğunda ağlarken görenler, o kadınların mücadelelerini konuşmaz. Pembe Hayat LGBTİ+ Derneği’nin kurulduğu zamanlarda, Ankara’da faili meçhul bir şekilde 2007 yılında kaybettiğimiz Dilek İnce’yi bilmezler bile.

Desteklemek için yeterince kadın değil miyiz?

Trans kadınların yaşadığı bu şiddet, toplumun dinamiklerinin aynasıdır. Ana akım medyada hedef gösterilmek dışında hala LGBTİ+’lar kendilerine yer edinemiyor. Sessizleştirilen, arkasında kimsenin durmadığı bizler ancak “lütuf” edilirse medyada kendimize yer bulabiliyoruz, onun dışında kendi mecralarımıza itiliyoruz. Önümüze çekilen sansür duvarının arkasında, hayatları ve mücadelesi önemsizleştirilen trans kadınlar, ataerkil şiddet için kolay lokma haline geliyor. Kadın haklarına ve azınlıklara karşı gösterilen bu tutumun yansımaları, son yıllarda yaşadığımız politik atmosferde de gözlemlenebilir. Her şeyin kesişimsel olduğunu kabul etmemiz gerek.

İstanbul Sözleşmesi’nden ayrılma kararında dahi biz LGBTİ+’lar gerekçe gösterildi. İşte lubunyaların hayatları üstüne oynanan bu oyun dahi, karşımızdaki zihniyetin planını apaçık gösteriyor.

Trans kadınlar olarak, hem LGBTİ+ hem de kadın olarak tehdit altındayız. Kendimizi savunmamız, deliliğin bir uzantısı, nevrotik ve agresif görülüyor çünkü bulabildiğimiz en ufak alan dahi uzun mücadeleler sonucunda kazanılmış oluyor. Elbette haklarımızı savunacağız.

Neden peki bu sessizlik? Mücadelemize destek yerine köstek olmak isteyen sesler bu kadar gürken, adalet ve eşitlik isteyen insanlar nerede? Yeterince kadın mı değiliz? Yoksa hayır… yeterince insan dahi mi değiliz?

*

https://kaosgl.org/haber/gunay-ozyildiz-icin-adalet-yasamlarimiz-kiymetlidir
https://kaosgl.org/haber/izmir-de-uc-ayda-ikinci-transfobik-nefret-cinayeti
https://kaosgl.org/haber/polisten-saldiriya-ugrayan-trans-kadinlara-seni-korumak-zorunda-degilim 
https://kaosgl.org/haber/transfobik-katilin-avukatindan-transfobik-savunma 
https://www.gazeteduvar.com.tr/aym-isim-degisikligi-talebi-reddedilen-trans-kadinin-basvurusunda-hak-ihlali-karari-verdi-haber-1535871
https://www.diken.com.tr/ismi-degistirilmeyen-trans-kadin-icin-hak-ihlali-karari/
https://spod.org.tr/anayasa-mahkemesinden-isim-degisikligi-reddedilen-trans-basvurucu-hakkinda-hak-ihlali-karari/

 

Kategori: Hafta Sonu

LGBTİ+Manşet

Trans kadın Esra Ateş’in failine ceza indirimine protesto

İstanbul Beyoğlu’nda oturduğu apartmanın girişinde boğazı kesilerek öldürülen trans kadın Esra Ateş’i öldürmekten yargılanan Olcay Saka‘ya indirim ile 25 yıl hapis cezası verilmesi, Ateş’in öldürüldüğü yerde protesto edildi.

İstanbul 28. LGBTİ+ Onur Haftası Komitesi tarafından düzenlenen eylemde Beyoğlu’nda bulunan Sahra Bar önünde bir araya gelen protestocular, “Nefrete inat yaşasın hayat” ve “Trans kadınlar kadındır” sloganları attı.

‘Müebbet hapis 25 yıla çevrildi’

Mezopotamya Ajans’ta yer alan habere göre komite adına basın açıklamasını okuyan komite üyesi İris Mozalar mahkemenin failinin geleceğini olumsuz etkileyeceğini ileri sürerek takdir indirimi ile verilen müebbet hapis cezasının 25 yıla indirildiğini ifade etti. Dava sürecini anlatan Mozalar şu ifadeleri kullandı:

Bundan 2 yıl önce, 28 Ağustos 2018‘de, seks işçisi trans kadın Esra Ateş, tam burada, Beyoğlu’nun göbeğinde, başında karakol bulunan sokakta, yaşadığı evin önünde Olcay Saka tarafından katledildi. İstanbul 5. Ağır Ceza Mahkemesi’nde 4. duruşması görülen davada mahkeme Olcay Saka’nın savunmasında ileri sürdüğü meşru müdafaa ve haksız tahrik koşullarının oluşmadığını hükmetti.

Mahkeme Saka’ya kasten öldürme suçundan müebbet hapis cezası verdi. Cezanın fail Olcay Saka’nın  geleceğini olumsuz etkileyeceğini göz önüne alan mahkeme takdir indirimi ile müebbet hapsi 25 yıla çevirdi. Öldürülen arkadaşımız Esra Ateş’in telefonunu da çalan katil Olcay Saka’ya, hırsızlık suçundan 4 yıl 2 ay daha hapis cezası verildi.

‘Daha kaç kişinin ölmesi gerekiyor?’

Ateş davasında verilen kararın ve cezanın emsal ve ibret teşkil etmesi açısından önemli olduğunu vurgulayan Mozalar, bağımsız ve özgür yargının herkes için hayati olduğunu kaydetti ve şu soruyu sordu:

Daha kaç tane arkadaşımızın hakkımız olan adalete eşit bir şekilde ulaşmak için, toplumun her alanında istediğimiz var olma biçimlerimizle yer alabilmek için nefret suçuna maruz bırakılması gerekiyor?

‘Devletin nefret cinayetlerine sessiz kalmamalı’

Devleti nefret suçlarına karşı müdahale etmeye çağıran Mozalar, açıklamasının devamında şunları söyledi:

Devletin nefret cinayetlerine karşı sessiz kalan, cezai indirime giden, açılan davalara kapalılık kararı veren, onur yürüyüşlerini ve diğer LGBTİ+ etkinliklerini yasaklayan, varoluş biçimlerimize karşı ‘onursuz ibneler’, ‘sapkınlar’ ve ‘lut kavminin torunları’ gibi aşağılamaları, ayrımcı ifadeleri ve nefret söylemlerini ifade özgürlüğü olarak kabul eden; ikiyüzlü, inkarcı, yasakçı tutumunu kabul etmiyoruz ve kınıyoruz.

Bu tutumu medya, kolluk güçleri, toplum ve yargı aracılığıyla egemenliğini elinde bulundurduğu her alanda sürdüren, sürdürülmesine göz yuman devletten bu ülkenin anayasayla hakları garanti altına alınmış eşit yurttaşları olarak talebimiz kadınlara, LGBTİ+’lara ve seks işçilerine yönelik bu ve benzeri tutum, söylem ve eylemlerden vazgeçmesi ve faillere karşı caydırıcı yaptırımlarda bulunmasıdır. Katillere ceza indirimi veren bir hukuk düzeni değil,  kadınlara, seks işçilerine ve LGBTİ+’lara yönelik baskı ve ayrımcılıkları engelleyen bir hukuk düzeni gerekmektedir.

‘Hesap Soracağız’

Mozalar son olarak, “Biz kadınlar, LGBTİ+’lar ve seks işçileri; toplum tarafından dışına itilmemiz istenen her alanın içinde var olacağız. Devlete, yargıya ve topluma bir kere daha hatırlatmak isteriz ki kadınlar, LGBTİ+’lar ve seks işçileri toplumun kendisidir. Kimliğimizden, yaptığımız işten dolayı öldürülmekten; toplum tarafından ötekileştirilmekten ve devlet tarafından görmezden gelinmekten her zaman hesap soracağız! Öldürülen ve intihara sürüklenen tüm trans kadınları mücadelemizde yaşatacağız! Kadınız, seks işçisiyiz, buradayız, alışın, gitmiyoruz!” dedi.

 

 

Kategori: LGBTİ+

LGBTİ+Manşet

Athena’nın trans şiddeti ve cinayetlerine karşı isyan şarkısı, ‘Ses Etme’

Athena’nın “Altüst” albümündeki “Ses Etme” şarkısı yeni yayınlanan farklı klibiyle şimdiden dikkatleri çekti.

23

Yeni yayınlanmasına rağmen şimdiden çok beğenilen klip, trans bireylerin maruz kaldığı şiddet ve nefret cinayetlerini konu alıyor. Klip, YouTube’da NetD Müzik tarafından yayınlanıyor.

Türk pop müziğinin sevilen grubu Athena’nın “Altüst” albümünde yer alan “Ses Etme” isimli şarkısına yeni klip çekildi. Ses Etme, Pasaj Müzik etiketiyle yayınlanan albümde farklı bir sounda sahip.

24

Söz ve müziğini Gökhan ve Hakan Özoğuz’un yazdığı şarkının klibini ise Gönenç Uyanık çekti.

4 Ekim’de yani dün youtube üzerinden paylaşılan klip bir günde 300 bine yakın kişi tarafından izlendi.

 

(G Mag)

Kategori: LGBTİ+

LGBTİ+Manşet

Translar özgür olsa

Trans Onur Yürüyüşü’nün beşincisi bugün gerçekleşti. İstiklal Caddesi’nin rengarenk LGBT bayraklarıyla dolduğu eylem hem kalabalık hem her zamanki gibi şenlikliydi.

20140622_172117

Trans Candır‘, ‘Anayasa cinsiyet eşitliği’, ‘Velev ki dönmeyiz‘ pankartlarıyla yürüyen yüzlerce kişinin katıldığı eylemde en popüler sloganlar ‘Polis fuhuş yap onurlu yaşa‘, ‘Dünya yerinden oynar translar özgür olsa’, ve ‘Her yer Taksim Her yer Direniş‘ oldu. Bazı esnafların çan çalarak destek verdiği, apartmanlarda meraklı bakışların izlediği yürüyüş Tünel’de basın açıklamasıyla sona erdi.

20140622_181125

Basın açıklamasında son iki yılda 49 trans kadının öldürüldüğünü vurgulayan İstanbul LGBTİ Dayanışma Derneği, Avcılar Metis sitesinde dövülerek cami bahçesine atılan ve hayatını kaybeden Seda’nın davasında katilin ‘maktülün trans olması’ nedeniyle 15 yul azalan cezasını hatırlatarak “Açık ki bu ilk değil ve maalesef son olmayacak; sokaklarda, meydanlarda, alanlarda, barikatlarda yıllardır söylüyoruz: trans cinayetleri sistematik ve politiktir. Devlet katillere verdiği her türden taviz ve teşvikle, trans katliamlarına kapı aralamaya devam etmektedir” dedi.

LGBTİ lolipopları ve 'Kuzey Ormanları Savunması' bir arada

LGBTİ lolipopları ve ‘Kuzey Ormanları Savunması’ bir arada

“Bu katliamı ve hukuksuzluğu sadece transların yaşamadığını biliyoruz. Gezi direnişi başladığı günden beri kaybettiğimiz 8 canı, Lice’de kalekol yapımına karşı çıktığı için katledilen iki canımızı, Dersim’de demokrasi mücadelesi verirken tutuklanan ve onlarca yıl cezaya çarptırılan onarca tutuklunun, kaybın ve gözaltının da takipçisiyiz.(..) Size hatırlatmayı görev edindik, hayatlarımız ve canlarımız bu kadar ucuz değildir!”

20140622_182221

Translar, LGBTİ’lere yönelen nefret suçları mücadelesinde nefret suçları mevzautı oluşutulmasını; trans seks işçilerini mağdur eden, ‘fuhuş’la ilgili mevzuatın değişmesini; LGBTİ istihdamıyla ilgili adım atılmasını ve seks işçiliğinin iş kolu olarak kabul edilerek sendikal haklarla garanti altına alınmasını talep etti.

20140622_180323

Trans Onur Haftası’nda gerçekleşen ‘Trans Güzellik Yarışması’nın 1.’si ve 2.’si yürüyüşte arz-ı endam ettiler.

İstanbul LGBTİ Dayanışma Derneği, ailesi tarafından öldürülen Ahmet Yıldız davasının yanı sıra, Soma maden işçilerinin davasında da Kürt halkının talepleri konusunda da takipçi olacaklarını vurguladı.

20140622_175911

20140622_172029

20140622_175630

20140622_173446

 

(Gözde Kazaz/ Yeşil Gazete)

Kategori: LGBTİ+

LGBTİ+Manşet

Trans cinayetlerine sessiz kalma, suça ortak olma!

30 Mart Cuma günü İzmir’in Karabağlar ilçesinde öldürülen Tuğçe Şahin İzmir ve Ankara’da eşzamanlı olarak anıldı. Sivil toplum örgütleri ve yurttaşlar cinayetin bir an önce aydınlatılmasını istedi.

İzmir’deki etkinlikte Siyah Pembe Üçgen LGBTT Derneği’nin çağrısıyla bir araya gelen topluluk, Kıbrıs Şehitleri Caddesi’ndeki Türkan Saylan Kültür Merkezi önünde mum yaktı; 23 yaşında öldürülen Şahin’in resmi ile, sessiz oturma eylemi gerçekleştirdi. Eyleme çevredeki çok sayıda kişi de destek verdi.

Cinayet ile ilgili basına açıklama yapan Siyah Pembe Üçgen üyesi Deniz Solmaz, her yıl 20’ye yakın trans kadının öldürüldüğünü belirtti. Meclis İnsan Hakları İnceleme Komisyonu’nu ve AK Parti hükümetini göreve çağırdı.

Açıklamada “Eşitlik talep eden yurttaşlar olarak, bize yönelen ideolojik şiddetin ve hak ihlallerinin daha ne kadar süreceğini soruyoruz. Her cinayetten sonra, bu son olsun, diyerek yetkilileri göreve davet ediyoruz. Trans bireyleri sarmallayan ayrımcılığa, güvensiz çalışma koşullarına karşı gereken önlemleri, ihtiyaç duyduğumuz kamu desteğini talep etmeye devam edeceğiz. Transfobik şiddete yanıt olarak, faillerin az ceza almalarına neden olan haksız tahrik, iyi hal indirimleri değil; tam tersine ağırlaştıracak olan nefret suçları yasası istiyoruz. Trans bireylerin öldürülmesini normalleştiren sisteme inat, biz bu cinayetlere alışmayacağız, kanıksamayacağız. Sessiz kalmak, suça ortak olmaktır.” dendi.

Tuğçe Şahin

Cinayet soruşturma aşamasında, haberlerde ayrımcılık var

Olay ile ilgili İzmir Emniyeti Cinayet Masası tarafından soruşturma başlatıldı. Şahin’in konuştuğumuz yakınları, olayın medyaya yansıma şeklinden de rahatsız. Ayrımcılığı meşrulaştırmakla eleştiriyorlar: “Ötekileştirme ve ihlaller, medyadaki dilden başlıyor.” diyorlar. Cinayet haberlerinde mağdur, erkek adı ile veriliyor: Hasan Şahin.
“Önce kadın sanmak” klişesi tekrarlanıyor, “travestilik” manşete çıkartılıyor. Sabah Gazetesi “Travesti otomobilinde öldürüldü” diyerek Tuğçe Şahin’i kimlik grubu içine etiketleyip muğlaklaştırıyor. Başlıklarda “cinayet” yerine kullanılan “infaz” sözcüğü, egemen kültürde kriminalize edilmiş travestilik algısını yeniden üretiyor. Mağdurun masumiyetinin sorgulanmasına neden oluyor.

Haberlerde, trans bireylere yaşatılan ekonomik ayrımcılık, seks işçiliğinin dayatılması, sosyal dışlama ve sistemik erkek şiddetinden hiç söz edilmiyor. Ülkede sürüp giden cinayetlerden biri daha, sosyal bağlamında ele alınmamış oluyor. Okuyucu, trans bireylerin Türkiye’de de, pek çok dünya ülkesinde olduğu gibi öğretmen, milletvekili, su tesisatçısı, terzi, cerrah ya da işsiz oldukları, olabilecekleri hakkında aydınlatılmıyor.

Seks işçiliği yeni genelevlerinin açılmaması, trans kadınların istihdam edilmemesi, evlerin kapatılması ve kayıtsız işçilere emniyet baskısı sonucunda ücra bölgelere kayıyor. Trans seks işçilerinin tekinsiz mahallerde şiddet eğilimli müşteriler ya da kişiler ile karşılaşma riskleri daha yüksek oluyor.

İnsan hakları aktivisti Erdem Gür, 18 Mart’ta köşesinde “Emniyet, İzmir’in imajı için transseksüelleri kentten temizlemeli.” diyerek hedef gösteren GazetemEge yazarı Hilmi Çınar hakkında geçen hafta yaptıkları suç duyurusuna henüz yanıt alamadıklarını söylüyor.

Bakanlık bu cinayete de müdahil olacak mı?

Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı, İzmir’de Ayşe Selen Ayla, Azra Has, Esra Yaşar’ın ve Siirt’te Esin Güneş’in öldürüldüğü davalara geçtiğimiz Mart ayı sonunda müdahil oldu. Bakanlık’ın, mahkemelere ilettiği müdahillik dilekçelerinde vurguladığı uluslararası sözleşmelere ve Türkiye yasalarına bağlı kalarak, trans kadın cinayetlerini de sahiplenip sahiplenmeyeceği önümüzdeki dönemde belli olacak.

* Basın açıklamasına imzacı olan sivil toplum örgütleri: Siyah Pembe Üçgen İzmir Derneği, Pembe Hayat LGBTT Dayanışma Derneği, İstanbul LGBTT Derneği, Kadın Kapısı, Kaos GL Derneği, ODTÜ LGBT Topluluğu, İllet, Voltrans Trans Erkek İnisiyatifi

İlgili haber: http://www.kaosgl.org/sayfa.php?id=10973

Haber ve fotoğraflar: Murat Köylü (Kaos GL)


 

 

Kategori: LGBTİ+

Röportaj

Yasemin İnceoğlu: “Nefret söylemi, nefret suçunun önünü açar.”

Prof. Dr. Yasemin İnceoğlu

Prof. Dr. Yasemin İnceoğlu

Galatasaray Üniversitesi İletişim Fakültesi Öğretim Üyesi Prof.Dr.Yasemin İnceoğlu’nun editörlüğünü yaptığı “Nefret Söylemi veveya Nefret Suçları’’ başlıklı kitap geçtiğimiz günlerde Ayrıntı Yayınları’ndan çıktı. Başta Hrant Dink olmak üzere gazeteci cinayetleri ile nefret söylemi arasında doğrudan bağlantı olduğunu söyleyen Yasemin İnceoğlu ile son günlerde giderek önem kazanan konuyla ilgili bir söyleşi yaptık.

Nefret suçları ve  nefret söylemi kavramları arasında nasıl bir ilişki var? Bu kavramları ne zamandan beri kullanıyoruz? Ülkemizde medyanın bu kavramlara bakışı nasıl?

Nefret söylemi, nefret suçuna giden sürecin çıkış noktası. Nefret suçunun önünü açar hatta teşvik eder. Birbirinden ayrı şeyler de olsalar sonuçta birbirlerini besliyorlar. Kendini her zaman kin ve öfke dolu ifadelerle ortaya koymadığı ve hatta zaman zaman gayet normal ve mantıklı göründüğü için nefret söylemini teşhis etmek kolay olmayabilir. Diğer yandan, nefret söylemi ve ifade özgürlüğü arasındaki sınırın çok tartışmalı bir konu olduğunu görüyoruz. Bir söylemin nefret söylemi kapsamına girdiğini iddia ettiğiniz yerde, ifade özgürlüğü ihlali konusunda eleştiriler gündeme gelmekte. Bilindiği üzere Hrant Dink yoğun bir nefret söylemi bombardımanı sonucu bir nefret suçuna kurban gitti.  Hrant Dink’in katliamı ile birlikte Türkiye’de nefret söylemi ve özellikle de nefret suçu kavramları terminolojimize girdi ve yaygın olarak kullanılmaya başlandı. Ancak bu kavramlar gerekli gereksiz birçok yerde yanlış olarak kullanılıyor, kafalar bu konuda biraz karışık: her şeye nefret söylemi, nefret suçu diyen bir kesim türedi ki bu da ifade özgürlüğünü tehdit etme riski taşıyan bir durum.

Trans cinayetleri en yaygın nefret suçları arasında yer alıyor

Uludere katliamından sonra medyada yaygın kullanılan Kürt-Kaçakçı, Kürt-Terörist kavramlarını medyadaki nefret söylemi içinde tanımlayabilir miyiz?

Tabii ki tanımlarız. Kürt ile kaçakçı ve terörist kelimelerinin bir arada anılması en iyi göstergedir. Yaygın medyada Türk- Terörist veya Türk-Kaçakçı kullanılır mı hiç?

Kürt sorununu terör/terörizm ile özdeşleştirerek, aslında böyle bir sorunun olmadığı, sorunun kaynağının tamamen bölgedeki geri kalmışlıkla ilgili ve ekonomik olduğu, bunu da yabancıların kışkırttığı söylemini yeniden üreten ve meşru bir zemine taşıyan ana akım medya, Türk-Kürt ayrımcılığına katkı payı olarak, zaman zaman korkunçlaştırıcı, şeytanlaştırıcı bazen de kurbanlaştırıcı kalıp yargılar kullanmakta. Oysa ki bu tavır Kürt sorununu çözümsüzlüğe götürmekten başka bir fayda sağlamaz. İşte bu noktada gazeteci nesnelliğini yitirir ve şiddeti haklılaştırmaya başlar. Nefret söyleminin en yüksek dozda pompalandığı güncel örnek Yılmaz Özdil’in son yazısı, el insaf dedirtecek türden, çok yazık.

Nefret söylemiyle mücadele etmenin yöntemleri konusunda ne söylersiniz? Bu tür suçların ülkemizin ceza yasalarında yeri tanımlanmış mıdır?

Henüz bir nefret suçu yasasına kavuşmuş değil ülkemiz. 216. madde “Halkın sosyal sınıf, ırk, din, mezhep veya bölge bakımından farklı özelliklere sahip bir kesimini diğer bir kesimi aleyhine kin ve düşmanlığa alenen tahrik edenleri” veya bu ölçütler sebebiyle aşağılayanları cezalandırıyor. Bu madde nefret suçunun önlenmesi için bir adım olarak gözükse bile, savcıların, genelde azınlıklardan ziyade devleti ve çoğunluğu korumak amaçlı kararlar aldıklarını biliyoruz. Hatta bu maddenin azınlık hakları için mücadele edenlere bumerang etkisi yaptığını da gördük (Baskın Oran-İbrahim Kaboğlu örneğinde olduğu gibi).

“Nefret suçları” ile ilgili olarak, “Gerek Avrupa ülkelerinde gerek ABD’de bu konuda yapıldığı gibi, ülkemizde de verilerin toplanmasına ve en önemlisi bu verilerin kamuoyuyla paylaşılmasına, yargı ve medya çalışanlarının eğitimine, nefret mağdurlarına rehabilitasyon desteği sağlayacak düzenlemelere ihtiyaç var. Bu konuda en büyük görevlerden biri de medyaya düşüyor, medya ‘biz’ ve ‘onlar’ kutuplaşmasını güçlendirmekten ziyade karşılıklı anlayış, saygı, kimlikler/kültürlerarası diyalogu sağlıklı sürdürebilmek adına kelimelerin ve imgelerin gücünü doğru kullanmalı. Barış dilinin oluşturulması ve “öteki”lerle bir arada yaşama kültürünün gelişmesine ihtiyaç var.

Toplumsal nefret bir eğitim ve zihniyet sorunu.  Bir arada yaşamayı öğrenme kültürü ve eğitimi okul öncesi ailede başlamalı, okulda ve ders kitaplarında devam etmeli.

 

“Mecliste Nefret Suçları Komisyonu’nun kurulması elzemdir”

 

Editörlüğünü Prof. Dr. Yasemin İnceoğlu'nun yaptığı Nefret Söylemi ve Nefret Suçları kitabı Ayrıntı Yayınları tarafından geçtiğimiz günlerde yayımlandı

AKP hükümetinin bu konudaki yaklaşımı nasıl? Avrupa Birliği sürecinin nefret suçu ya da söylemine maruz kalanların mağduriyetini gidermeye dönük açılımları oluyor mu? Avrupa Birliği’nin de özellikle Romanlar ve yabancılarla ile ilgili bu tür sorunlara yaklaşımı sizde ne tür duygular yaratıyor?

AKP hükümetinin Kürtlere, Alevilere ve Romanlara dönük açılımları başlattığını biliyoruz. Ancak gelinen şu noktada bu açılımların her birinin başarısızlıkla sonuçlandığını da üzülerek görüyoruz. Birçok ülkede ön yargı kurbanı haline dönüşen Romanlar potansiyel suçlu olarak algılanmakta, işe alınmamakta ve ırkçı saldırılara uğramaktalar.

AİHM 2007 yılında Hırvatistan’ı nefret suçlusu olarak mahkum etmişti. Olay 1999’da Zagrep’te bir grup ırkçı dazlağın saldırısına uğrayan Romanın başına gelenler, gerek devlet hastanesi gerek savcı tarafından görmezden gelinince olay mahkemeye intikal etmişti. Irkçılığa ve Hoşgörüsüzlüğe Karşı Avrupa Komisyonu (ECRI) 1998 yılında Romanlarla ilgili olarak Avrupa Konseyi üyesi ülkelerine tavsiyelerde bulunmuştu. Fransa geçtiğimiz yıl 9000 Romanı sınır dışı ettiğinde AB Komisyonu Sarkozy’nin bu tutumunu eleştirmişti.

Ülkemizde de Sulukule’nin boşaltılması ve özellikle geçen yıl Manisa Selendi’deki olaylardan sonra Roman vatandaşların zorunlu göçleri Roman hak ihlallerine örnek oluşturuyor.

Diğer siyasal partilerin ve sivil toplum kuruluşlarının olaya bakışından memnun musunuz? Yani umut var mı?

Başta Sosyal Değişim Derneği olmak üzere, Uluslararası Hrant Dink Vakfı, Kaos GL, Pembe Hayat Derneği, Pozitif Yaşam Derneği, Uluslararası Hrant Dink Vakfı vs. konuya sıkı sıkıya sahip çıktılar. Kamuoyunda farkındalık yaratma açısından çok faydalı olduğuna inandığım çalıştay, toplantı, ulusal ve uluslararası konferanslar düzenlediler. Belki de ilk kez bir ana muhalefet partisinin (CHP) seçim bildirgesinde, “Azınlık din mensubu vatandaşlara yönelik din ve inanç temelli ayrımcılık, nefret söylemi ve nefret suçlarıyla mücadele edileceği”nin belirtilmesi de ülkemiz açısından kayda değer ve sevindirici bir gelişme olarak kabul edilmeli. Bu konuda gerek AKP gerek diğer partilerden de aynı girişimleri görmek arzusundayız. Mecliste Nefret Suçları Komisyonu’nun kurulması elzemdir.

 

Medyanın “öteki” leri dışlama ve gayri meşrulaştırma söylemi

 

Nefret suçları ve nefret söyleminin özellikle bizim ülkemizde milliyetçilikle ilişkisine nasıl bakmak gerekir?

Ülkemizde medya milliyetçiliğin yeniden üretilmesinde devletin ideolojik aygıtı olarak çalışıyor. Türk milletinin üstünlüğünü her fırsatta vurgulayan “Türk’ün Türk’ten başka dostu yoktur” şiarından hareket eden yaygın medya diğer etnik grupları aşağılamakta. Sık sık ikonik figürler, retorik ifadeler kullanan medya “öteki” leri dışlama ve gayri meşrulaştırma söylemine başvuruyor.

Milliyetçi ideolojileri yayma ve ulusal kimlik ve cemaat yapısını güçlendirmede önemli rol oynayan medya bir yandan milliyetçilerin ötekiler üzerine yönelttikleri nefret söylemi ve işledikleri nefret suçlarını haberleştirirken diğer yandan da bizzat medyanın kendisi nefret söylemini pompalamakta. Bu noktada da bazı köşe yazarları, sosyal medya ve siteler başı çekiyorlar.

Başörtüsünü nefret söyleminin bir nesnesi olarak tarif etmek mümkün müdür? Eğer böyleyse bu suç ve söylemin dinle ve muhafazakârlıkla ilişkisine nasıl bakmalı?

Henüz bir nefret suçu olarak kabul edilmiş olmasa da, başörtülü kadınlara yönelik her türlü sözlü ve fiziksel saldırının toplumsal bir nefretten beslendiğini biliyoruz. Toplumun belli kesimlerince başörtülüler; geri kalmışlık, gericilik veya irtica ile ilişkilendiriliyor ve “çağdaş Türkiye’yi tehdit eden öcüler” olarak algılanıyorlar. Bu oldukça sorunlu bir durum, zira nefret söyleminin doğasında olan önyargı, ayrımcılık, ötekilere yaşam hakkı tanımama gibi tüm özellikleri barındırıyor ve besliyor.  Bilindiği üzere islamofobi bir nefret suçu, aynen zenofobi veya anti-semitizm gibi. Başörtüsünü nefret söyleminin bir nesnesi haline dönüştürenler yalnız islamofoblar değil, İslam dinine mensup olup başörtüsünün bir siyasal simge olarak kullanıldığını iddia eden bazı “laik”ler. Ben açıkçası başı açık bir kadın olarak ne başörtülülerin başlarını açmalarını talep etme hakkımın olabileceğini düşünüyorum ne de başörtü benim için bir tehdit unsuru içeriyor.  Ülkemiz insanının “Yaşa ve yaşat” felsefesini öğrenmesi gerekiyor.

Yeşil Gazete’nin sorularını yanıtladığınız için teşekkür ederiz.

Röportaj: Savaş Çömlek (Yeşil Gazete)

Kategori: Röportaj