Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

İki tanıklık: Gezi ve Yassıada

Bu haftaki yazımda iki konuya değineceğim: Gezi‘nin 7 yılında 28 Mayıs sabahı olanlar. İkincisi 27 Mayıs günü Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan tarafından açılışı yapılan “Demokrasi ve Özgürlükler Adası”.  Aslında bir de değinmem gereken 29 Mayıs Fetih törenleri de vardı.  Ama onu defalarca yazdım. Bu sefer önceliği Gezi ve Yassıada’ya veriyorum. 

28 Mayıs’ta Gezi’de ne oldu?

Burada sözünü edeceğim ilk günle ilgili bir detay. 28 Mayıs’tan önce de yapılmak istenen projeye karşı Gezi’de bir çok gösteri yapılmıştı. 28 Mayıs sabahı da bunlardan biri gibi ağaçların sökülmesine karşı küçük çaplı bir gösteri gibi başlamıştı. Ancak sonrasında muazzam bir olaya dönüştü. Bu yazı bu dönüşümün nasıl olduğunu tartışmayı deniyor.

28 Mayıs sabahı, gece gerçekleştirilmeye çalışılan ağaçları sökme operasyonunun başarısız olmasından sonra, Çevik Kuvvet adı verilen emniyet güçleri ağaçları sökmek için çalışan kepçe adı verilen iş makinesi ile ağaçların kesilmesine karşı direnen 40 kişilik bir topluluk arasına yerleştirilmişti. 

Kalkan taşıyan ve tam teçhizatlı bu emniyet güçlerinin arkasında gene düzenli dizilişleri ile dikkat çeken yaklaşık bir o kadar da sivil bir topluluk bulunuyordu. Bu topluluğun orada neden bulunduğu zannedersem daha sonra pek sorgulanmadı. Bu sivillerin orada bulunuşu ile orada gerçekleştirilmek istenen çatışma ve polis şiddeti arasında bir ilişki olduğunu tahmin ediyorum

Kalkanlıların içinde yer alan iki emniyet görevlisi de topluluğu gazlıyordu. Bunların arkasında sivil giyimli, bej pardösülü bir kişi de gaz sıkma talimatı veriyordu. Aynı zamanda o dizili duran sivilleri bize karşı kışkırtmak için “haydi, haydi” diyordu. Ancak ne göstericilerin bir şiddet kullanma eğilimi görülüyordu, ne de o topluluğun. Şaşkın bir şekilde göstericilere bakıyorlardı. Bu sırada yanımdaki yaşlı bir kadının gaz sıkan polise “neden bunu yapıyorsun, evladım” dediğini duydum. Çünkü gaz sıkmak için bir neden yoktu, “Kırmızılı Kadın” fotoğrafının da gösterdiği gibi. 

Burada kişisel bir gözlemimi anlatmak istiyorum. Bu gözlemle birlikte zannedersem mesele daha iyi anlaşılır olacak: Yanımdaki kadını örnek alarak arkada bir oraya bir buraya gidip emirler yağdıran, gaz sıktıran kişiyi gözüme kestirdim. Ona seslenmeye başladım: “Neden bunu yapıyorsun? Gel buraya konuşalım…” Benim her bağırışımda bu kişi duymamazlıktan geliyor, başını çeviriyordu. Ama bal gibi duyuyordu. Beklendiği gibi olmadı, kavga çıkmadı. Polis barikatının içinden Sırrı Süreyya Önder de fırlayıp kepçenin üstüne oturunca, durum iyice bu kişinin kontrolünden çıktı. O zaman belki de artık yapacak bir şey kalmadığını düşünerek olsa gerek, bir anda yanımda bitti ve aynen şunları söyledi: “Sen benim kim olduğumu biliyor musun?” Şöyle bir baktım, acaba tanıyor muyum bir yerlerden diye. “Bilmiyorum, ama gördüğüm kadarıyla siz kışkırtıyorsunuz insanları” dedim. “Ben emniyet müdür yardımcısıyım. Biz bu sizin çevre dediğiniz işlerden anlamıyoruz değil mi” diyerek o zaman pek anlam veremediğim bir dokundurma yaptı.

Benim bu olaydaki gözlemim daha sonra başka iki konuyla ilişkili olarak anlam kazandı. Birincisi gaz sıkan polis mahkemedeki ifadesinde niye gaz sıktığını şöyle gerekçelendiriyordu: “Amirim emir verdiği için.” Bu doğru, ben de buna şahidim. Ancak ikinci bir şey daha söylüyordu: “Taşlı sopalı kavga çıktı, bu nedenle gaz sıkmak zorunda kaldım.”  Bu ikinci gerekçesi yanlış, öyle bir durum hiç olmadı. Polisin ifadesi yanlış deyip geçebilirdim.  Ancak aylar sonra İçişleri Bakanlığı müfettişlerinin hazırladığı rapor açıklanınca, orada da “taşlı sopalı kavga çıktığı için gaz sıkıldığı” cümlesini gördüm. Bu belgeleri ve gördüklerimi değerlendirince aklıma şu geldi: Arkaya yerleştirilen o siviller, ki kimdiler bilmiyorum ama pek kavga edecek insanlara benzemiyorlardı -muhtemelen müteahhidin ya da taşeronun çalışanları olabilir- bu belgede yer aldığı gibi “taşlı sopalı kavga çıksın” diye oraya yerleştirilmişlerdi. Ancak başlarındaki kişinin bütün çabalarına rağmen saldırmadılar ve senaryo gerçekleşmedi. Çünkü ortada şiddet yoktu. Buna karşılık polisin uyguladığı şiddet görüntüleri hemen yayıldı ve binlerce insan Gezi’ye geldi.

Kurgulanan senaryoya göre kavga çıkacak, polis de gaz sıkarak parkı boşaltmak zorunda kalacaktı. Bunun için hazırlık yapılmasına rağmen senaryo uygulanamadı. Ne göstericilerin, ne de oraya yığılan kişilerin şiddet kullanmakla uzaktan yakından ilgileri yoktu. Bu nedenle emniyet güçlerinin uyguladığı şiddet açığa çıktı. Bu haksızlık da büyük bir ihtimalle Gezi’deki ağaçları sahiplensin, sahiplenmesin çok daha geniş bir kitlenin duyarlı hale gelmesine yol açtı.

Nitekim Gezi bildiğimiz direniş, polisle çatışma gibi bir havada hiç olmadı.     

 Yassıada gerçekten demokrasi ve özgürlükler adası olabilirdi

27 Mayıs’ta “Demokrasi ve Özgürlükler Adası” ismi verilen Yassıada‘nın açılışı yapıldı.

Bu proje ile Gezi arasında bir parça benzerlik var. Biz Gezi’de ağaçlardan söz ederken, iktidar hiç şüphesiz ki başka bir meselenin peşindeydi. Emniyet müdürünün sözleri de bununla ilgili.

Onunla ilgili de benzer bir gözlemim var.

Yassıada’yı korumak için yapılan bir eylemde mahkeme salonu olarak kullanılan spor salonunda toplanmıştık. İlk konuşmayı tanınmış bir müzeolog profesör yaptı. “Bu işi en iyi bilen kişi” diye Adalar Belediye Başkanı tarafından takdim edilen bu müze uzmanı profesör “ne hafıza mekanı, ne müzesi? Burada müze yapacak bir koleksiyon yok. Binaların da hiç bir değeri yok, hepsi yıkılabilir” buyurdu. Hayretler içinde kaldım.

Ben de konuşmamda bu yaklaşımı protesto etmek için “bu müzeyi hangi mimar tasarlamışsa, ne müthiş bir şey yapmış, her şeyi açık uçlu bırakmış. Menderes ve arkadaşlarının düzmece bir mahkeme ile ölüme mahkum edildiği bu salona bir fotoğraf, yerleştirme bile koymamış. Ayakta beklediği komutanın odasına da ne bir fotoğraf  ne de bir yazı. İşkence gördüğü oda hala duruyor ama en ufak bir bilgi yok. Hiç bir şey koymamış, bir işaret bile. Oysa benim dedem de dahil milyonlarca insan için bu mekanın bir travmatik geçmişi var. Milyonlarca insanın bu yer hakkında geçmişten gelen ya da aktarılan bir bilgisi var. Burada hiç bir şeyin yazılmamış, işaretlenmemiş olması muazzam bir müzecilik mimarisi. Düşünceyi kışkırtmak, hayali özgürleştirmek için seçilen yöntem olağanüstü” demiştim. Çünkü bu cahilliğe, bu yukarıdan bakışa zannedersem ancak mizahla cevap verilebilir.

Yaptığım konuşmanın insanları etkilediğini gözlerinden anladım. Gülümseyenler çoğunluktaydı. Mesaj anlaşılmıştı. Ancak sanki benim konuşmamın etkisinden rahatsız olmuş gibi, mikrofonu aldı, “Burası bir hafıza mekanı değil, doğa müzesidir. Tarihi çarpıtmayalım, Menderes burada asılmadı” gibi özetleyebileceğim bir konuşma yaptı güya “solcu” olan Belediye Başkanı.

Benim görüşüme göre Gezi’ye yaklaşıldığı gibi olsaydı, Yassıada gerçekten bir demokrasi ve özgürlükler adası olabilirdi. Bu büyük fırsat kaçırıldı. Öyle yapılmak şöyle dursun, dışlayıcı  bir şekilde Yassıada’nın yalnızca doğa ve arkeoloji değerleri öne çıkarıldı, düzenlenen toplantılarda. Hafızadan söz etmek iktidara destek vermek gibi yorumlandı. Dolayısıyla Yassıada’daki berbat projenin tek sorumlusu ne yazık ki iktidar değil. Keşke bu kadar basit olsaydı. Yassıada bir doğal alandır dediğimizde “iktidarın ha öyle mi, o zaman ben de bu meseleyi sorun etmekten ve projeden vazgeçiyorum” demesini mi bekliyorduk?

Bu yüzden kimse bir hafıza mekanının projesini bir inşaat şirketinin, gümrük mağazaları işleten bir imtiyaz sahibi tekelin yönetemeyeceğini söylemedi. Eğer Gezi’deki gibi diyalog kuran, kapsayıcı bir yaklaşım olsaydı, önce bu hafıza yalnızca bir siyasal grubun temsiline dönüşmezdi. En başta AKP içindeki vicdan sahibi insanlar bu hafıza mekanın korunmasına sahip çıkarlardı.

Bu arada ne benzerlik ama… Akşam gazetesinden Mustafa Kartoğlu “ilk geldiğimde yıkılmış haliyle iç karartıcıydı, zulmü anlatıyordu… Şimdi bunun izleri silinmiş, ne güzel olmuş” diyor. Müze uzmanı profesörle aynı şekilde bakıyor. Hafıza ona göre üretilmesi gereken bir kurgu… Cahit Özkan, AKP Grup Başkanı “emperyalistler, dış güçler”den söz ediyor. Sanki yerli ve milli güçler hiç darbe yapmamışlar, ne yaptılarsa hep başkaları yapmış.

Böylece rejimin karakterini belirleyen devlet iktidarı içindeki çatışmalar perdeleniyor. Tam günün anlamına uygun bir yorum. Ayrıca tarih turizminden söz ediyor, akın akın turistler gelecekmiş. Burada Türkiye’nin çektiği acılar yabancılara gösterilecekmiş, bir kez daha anlamaları için. Bu nasıl bir mağdur söylemi?

Nihayet Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan yaptığı konuşmada sanki sorumluluğunu ortadan kaldırıyormuş gibi darbenin önderlerinden Alpaslan Türkeş‘i “idamlara karşıydı” diyerek göklere çıkarıyor, İsmet İnönü ve “dış güç”lerin de idamlara karşı çaba gösterdiklerini unutarak. Hafızanın iktidarla ilişkisi böyle bir şey. Duruma göre yeniden üretilebiliyor.   

Günümüzde de aynısını yapmaya çalışanlar varmış, 1960 darbesi gibi… Türkiye’de hafıza böyle bir şey, yeniden kurulması, düzenlenmesi gerekiyor sürekli. Ama bir hafıza mekanının yarattığı etki kapasitesi inşaattan değil, sınırsız bir şekilde deneyimlenen düşüncelerden, demokratik zihinsel üretimden kaynaklanır. Bu yüzden bu olay dünyada ders kitaplarına konu olacağa benziyor…

Kategori: Hafta Sonu

ManşetTürkiye

Gezi’de atılan gaz fişeğine 10 bin TL tazminat

Anayasa Mahkemesi (AYM), Gezi eylemleri sırasında polisin attığı gaz fişeğinin başına isabet etmesi sonucu yaralanan Melih Dalbudak‘a yaşam hakkının ihlal edildiği ve polisler hakkında inceleme raporu hazırlanmasına karşın soruşturma izni verilmediği gerekçesiyle 10 bin tazminat ödenmesine hükmetti.

Olay, 10 Eylül 2013 tarihinde Beyoğlu Büyükparmakkapı Sokak’ta meydana geldi. Melih Dalbudak, polisin attığı gaz fişeğinin başına isabet etmesi sonucunda yaralandı. Dalbudak hastaneden rapor alarak savcılığa şikayet etti. Bölgedeki iş yerlerinin kamera kayıtlarının izlenerek olayla ilgili soruşturma başlatıldı.

Kamera kayıtlarında tespit edilen polis memurları E.D. ve F.D. hakkında soruşturma izni istedi. İncelemeler sonrasında iki polisin görev sırasında Büyükparmakkapı sokakta bulunmadığı, olay günü eylemcilerin barikatlar kurduğu ve kolluk kuvvetlerine taşlı sopalı saldırılarda bulunulduğu ve zor kullanmanın kaçınılmaz olduğu gerekçesiyle müdahalenin hukuk çerçevesinde yapıldığı belirtildi. İncelemede iddianın ötesine geçilemediği ve herhangi bir personel tespit edilemediği için polisler hakkında soruşturmaya izin verilmedi.

Dalbudak, İçişleri Bakanlığı ve Emniyet Müdürlüğü’ne maddi ve manevi tazminat davası açtı. İdare mahkemesi tarafından maddi zararın tespit edilmediği gerekçesiyle maddi tazminat istemi reddedildi. Bunun üzerine Anayasa Mahkemesi’ne başvuran Dalbudak’ın dosyası incelemeye alındı.

Dosyayı inceleyen AYM şu tespitlerde bulundu:

Güç kullanımı mutlak zorunlu değildi

 Kolluk görevlilerince düzenlenen tutanaklarda olaydaki gaz fişeklerini atan silahların kim tarafından, nerede, nasıl, neden kullanıldığına ve başvurucunun nasıl yaralandığına dair bir açıklama yer almamıştır. Ayrıca olay hakkında yürütülen soruşturma da bahse konu silahların mutlak zorunlu bir durumda kullanıldığını ortaya koyamamıştır. Bu nedenle başvurucunun ciddi biçimde yaralanmasına neden olan güç kullanımı mutlak zorunlu bir durumda gerçekleşmemiştir.

Eğitim verildi mi?

 Başvuruda incelenmesi gereken ikinci husus, gaz silahı kullanan kolluk görevlilerinin bu konuda bir eğitim almış olup olmadığı ile operasyonun planlama ve kontrolü kapsamında yürütülen işlemlerin ve alınan tedbirlerin neler olduğu, kolluk görevlilerinin zor kullanma yetkisini düzenleyen mevzuatın bu silahların keyfî ve aşırı kullanımına engel olacak ve kişiyi istenmeyen kazalara karşı koruyacak güvenceleri içerip içermediğidir. Ancak Başsavcılığın yürüttüğü soruşturmadaki eksiklikler bu hususta bir değerlendirme yapılmasına imkân vermemiştir.

Kontrolsüz müdahale

Sonuç olarak, müdahaleyi gerektiren bir duruma sebep olan kişilerden olduğu ortaya konulamayan başvurucunun bu müdahaleden etkilenmemesi için kolluk görevlilerinin gerekli tedbirleri almadıkları ve olaya müdahaleleri sırasında kontrolsüz bir şekilde gaz fişeği kullanarak başvurucunun yaralanmasına sebep oldukları kanaatine varılmıştır. Bu nedenle olayda yaşam hakkının maddi boyutu ihlal edilmiştir.

3 yıl sonra arama kararı

 Diğer yandan olayı aydınlatabilecek ve başvurucunun yaralanmasının sorumlusunun belirlenmesini sağlayabilecek delillerin toplanmasında; kamera kayıtlarının elde edilmesinde özen gösterilmemesi, olay anında hangi kolluk görevlilerinin nerede ve nasıl gaz silahı kullandığı, görevlendirilenler ve gaz silahı kullanma konusunda eğitim almış kişiler dışında gaz silahı kullanan kolluk görevlisi olup olmadığının tespit edilmesi konusunda gerekli çabanın gösterilmemesi gibi önemli eksiklikler vardır. Ayrıca daimi arama kararı soruşturmanın başlamasından ancak 3 yıl 1 ay sonra verilmiştir. Bu bakımdan yürütülen soruşturma Anayasa’nın 17. maddesinin gerektirdiği özen ve süratten yoksundur.”

AYM, bu gerekçelerle Dalbudak’ın yaşam hakkının ihlal edildiği için 10 bin lira manevi tazminat ödenmesine hükmetti.

Kategori: Manşet

GündemManşetTürkiye

Erdoğan: Bir manevrayla Kavala’yı beraat ettirmeye kalktılar

Erdoğanın grup konuşmasında, Gezi olaylarından bazı sahneler de gösterildi.

Cumhurbaşkanı ve AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan, partisinin grup toplantısında, dün Gezi davasının son duruşmasında beraatine ve tahliyesine karar verildikten sonra yeniden gözaltına alınan Osman Kavala hakkında da konuştu. İstanbul 30. Ağır Ceza Mahkemesi’nin kararının kendilerine Gezi olaylarını bir kez daha hatırlattığını söyleyen Erdoğan şunları söyledi:

Taksim’deki Gezi Parkı’nda güya ağaç bahanesiyle başlayan olaylar kısa sürede büyüyerek devlete ve millete karşı sivil kalkışma halini almıştı. Gezi olayları, tıpkı askeri darbeler, muhtıralar, terör örgütlerinin saldırıları, FETÖ’nün 17-25 Aralık ve 15 Temmuz darbe girişimleri gibi devleti, milleti hedef alan alçak bir saldırıdır… (Kemal Kılıçdaroğlu’na referansla) Bu ‘aldatılmış gençlere’ orada çevreci sıfatı verilmek suretiyle bu ülkede milyonlarca ağaç diken iktidara ağaç sökme yaftası yapıştıranlara sadece lanet okurum.”

Gezi olaylarının masum bir ayaklanma hadisesi olmadığını, perde arkasında Soros gibi bazı ülkeleri ayaklandırmak için oraları karıştıran ‘tipler’ olduğunu öne süren Erdoğan, Osman Kavala için şöyle konuştu:

“Onun da Türkiye ayağı içerideydi. Bir manevrayla dün onu beraat ettirmeye kalktılar… Hukukun her kararına saygımız vardır. Milletimizin gözünde Gezi’nin önünde yer alanların hükmü asla değişmeyecektir. Milletimiz müsterih olsun ülkemizin her davası gibi bu meseleyi de takip edeceğiz.”

Idlib harekatı an meselesi

Erdoğan, grup konuşmasında İdlib’de Rusya desteğindeki Suriye ordusu ile TSK arasındaki çatışmalara da değinerek, “Artık son ikazlarımızı yapıyoruz. Gerek ülkemizde gerek Rusya’da şu ana kadar maalesef arzu ettiğimiz neticeye ulaşamadık. Türkiye İdlib konusunda her türlü hazırlığını yapmıştır. Bir gece ansızın gelebiliriz. İdlib harekatı bir an meseledir. İdlib’i hem Türkiye hem bölge halkı açısından güvenli yer haline dönüştürmekte kararlıyız” dedi.

Kategori: Gündem

Dış Köşe

Bir hukuk devleti hala mevcutsa, Osman Kavala’nın beraat etmesi gerekir -Rıza Türmen

İnsan hakları statükoyu reddeden ve değiştirmeye çalışan devrimci bir kavram. Tahakküm ve baskı altında yaşayanların verdiği mücadelenin bir parçası. Nasıl ki, insan haklarının iki temel belgesi olan 1776 Amerikan Bağımsızlık Bildirisi ile 1789 Fransız İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirisi ezilenlerin otoriteye karşı verdikleri mücadelenin sonucunda ortaya çıkmış metinler; günümüzdeki kadın hakları ya da ekolojik hak talepleri de gerçekte birer insan hakkı mücadelesi.

İnsan haklarıyla demokrasi ve hukuk devleti arasında yakın bir bağlantı var. İnsan hakları ancak demokrasiyle yönetilen, hukuk devleti ilkelerinin geçerli olduğu ülkelerde yaşayabilir. Demokrasilerde iktidarı bireysel ya da toplu olarak eleştirmek ifade özgürlüğü ve toplantı ve gösteri yürüyüşü özgürlüğüne girer. Şiddete başvurulmadıkça, iktidar bu özgürlüklerin kullanılması karşısında hoşgörülü davranmak hatta temel hak ve özgürlüklerin kullanılmasını korumakla yükümlü. Fransız düşünür Balibar’ın dediği gibi, bir ülkede itaatsizlik olanağı yoksa, itaatin meşruiyeti de yoktur.

Demokratik yönetimlerle olmayanların farkı

Demokrasiyle yönetilen devletlerle demokrasiyle yönetilmeyen devletlerde insan hakları farklı anlamlar taşır. Demokrasiyle yönetilen devletlerde insan hakları bireyin çevresinde, devletin giremeyeceği bir alan oluşturur. Bireyin temel hak ve özgürlüklerini koruyan bu alan aynı zamanda devletin egemenliğinin sınırlarını da çizer. Otoriter rejimlerde bu alan ortadan kalkar. Devletin kontrolüne girer. İnsan hakları devlet izin verdiği ölçüde vardır. Devlete ayak bağı oluşturmaz. Bu tür rejimlerde hukuk devleti de rafa kaldırıldığından, temel hak ve özgürlükler yargı güvencesinden yoksundur.

Demokrasiyle yönetilen ülkelerde insan hakları gündelik yaşamın doğasındadır. İnsan hakları talebi ancak bu haklardan yoksun bırakılınca ortaya çıkar. Otoriter rejimlerde ise, demokratik ülkelerde temel hak ve özgürlük olarak görülen eylemler ve düşünceler yasaklanmıştır. Bu eylemlere kalkışanlar ya da makbul olmayan düşünceleri ifade edenler düşman olarak görülür. Kimin düşman olduğuna karar verecek olan iktidardır. Yargının görevi ise bu kişileri cezalandırarak muhaliflere gözdağı vermektir.

Otoriter rejimlerde insan hakları demokrasi mücadelesinin bir parçasıdır

Bu nedenle, otoriter rejimlerde insan hakları demokrasi mücadelesinin bir parçası, onun bir aracıdır. Tahakküme, baskıya karşı direniş gerçekte insan haklarının kullanılması talebidir.

Osman Kavala davası bu bakımdan çarpıcı bir örnek. Aslında Gezi davasında yargılanan Osman Kavala ve arkadaşları değil, Gezi direnişinin kendisi. Gezi’nin hükümeti devirmek için önceden planlanmış bir eylem olduğu yolunda bir mahkeme kararının çıkması ve Gezi’nin mahkûm edilmesi isteniyor. Ancak bir toplumsal olay mahkeme kararının konusu olamayacağından, suçu işeyen faillerin bulunması gerekir. Osman Kavala ve arkadaşları işte burada sahneye çıkıyor. Oysa, Gezi protestosu, kimsenin örgütlemediği, kendiliğinden oluşan bir halk hareketi. Bu tür protestolar demokrasiyle yönetilen bir ülkede, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi tarafından güvence altına alınan, ifade, toplantı ve gösteri yürüyüşü özgürlüğü hakkının kullanılmasıdır.

AİHM’nin Kavala kararı

Osman Kavala ile ilgili olarak AİHM’in 10 Aralık 2019 tarihli kararı var. AİHM bu kararında, Osman Kavala’nın tutukluluğunun makul bir kuşkuya dayanmadığı ve hukuka aykırı olduğu sonucuna vardı. Ayrıca, tutuklamanın Osman Kavala’yı susturmak amacıyla yapıldığına hükmetti. Hem Sözleşme’nin tutuklamayla ilgili 5. maddesinin, hem de hak ve özgürlüklerin Sözleşme’de öngörülmeyen bir nedenle sınırlanamayacağını öngören 18. Maddesinin ihlal edildiğine karar verdi. Kararda, Osman Kavala’nın “derhal” serbest bırakılması gerektiğini belirtti.

Osman Kavala’yı yargılayan İstanbul 30. Ağır Ceza Mahkemesi, Osman Kavala’nın tahliye talebini reddederek AİHM kararını uygulamadı. Böylece Sözleşme’nin yeni bir ihlaline yol açtı. Ayrıca, Savcı’dan esas hakkında görüşünü vermesini istedi. Yapılmak istenen açık; AİHM kararı 10 Mart’ta kesinleşeceğinden, ondan önce dava karara bağlanmak isteniyor. O zaman Kavala tutuklu değil, hükümlü olacağından, AİHM’in Kavala’nın derhal serbest bırakılması yolundaki kararının geçerliliği kalmayacak.

Savcı’nın hazırladığı esas hakkında görüş iddianamenin bir özeti. AİHM kararı hiç dikkate alınmamış. Sanki AİHM böyle bir karar vermemiş. Oysa AİHM’in kararında davanın esasına ilişkin önemli görüşler var.

AİHM’e göre, iddianamede Osman Kavala’nın şiddete başvurarak hükümeti devirmek istediğini gösteren kanıt yok. Kavala’nın yasal, barışçı nitelikteki eylemleri iddianamede suç işleme, yani cebir ve şiddet kullanarak hükümeti devirme niyetinin kanıtı olarak gösteriliyor. Tutuklama makul bir kuşkuyu haklı gösterecek olgulara değil, Sözleşme’de mevcut hakların kullanılması niteliğindeki yasal eylemlere dayanıyor. Örneğin, Kavala’nın yabancı bir ülkenin temsilcisiyle, gazetecilerle ya da Avrupa’dan gelen heyetlerle görüşmesi suç kanıtı olarak değerlendiriliyor. Kavala’nın yargılandığı TCK 312. madde suçun maddi unsuru olarak cebir ve şiddet kullanılmasını öngörüyor. Oysa iddianamede Kavala ile cebir ve şiddet arasında bir bağlantı kurulmamış.

Ayrıca, Osman Kavala Gezi’den dört yıl sonra tutuklandı. Dört yıl neden beklendiği hakkında hükümet bir açıklama getiremiyor. Bu nedenlerle, AİHM Sözleşme’nin tutuklamaya ilişkin 5 maddesinin ihlal edildiğine karar verdi.

‘Gözdağı’ davası

AİHM’e göre Kavala susturulmak, STK’lara göz dağı verilmek isteniyor

Kavala’nın tutuklanmasının Sözleşme haklarının kullanılması niteliğindeki yasal eylemlere dayanması Sözleşme’nin 18. maddesinin de ihlaline yol açıyor. AİHM’e göre, Kavala’nın tutuklanmasındaki gerçek amaç, kendisinin susturulmak istenmesi ve başka STK’lara gözdağı verilmesi. Bu nedenle AİHM, Sözleşme’nin 18. maddesinin de ihlal edildiği sonuçuna vardı.

18.maddenin ihlali, yani AİHM’in, hükümetin meşru olmayan siyasal nedenlerle başvurucunun temel hak ve özgürlüğünü sınırlandırdığına karar vermesi ender görülen bir olay. AİHM 18. maddeyi şimdiye dek, Rusya, Azerbaycan, Gürcistan gibi “özürlü demokrasiler” için uyguladı. Türkiye ile ilgili olarak AİHM 18. maddeyi ilk kez Demirtaş kararında uyguladı. Bir de Kavala davasında. AİHM’in 18. maddeden ihlal bulması, o ülkedeki demokrasi ve hukuk devletinin hangi noktada olduğunu göstermesi bakımından önemli.

Savcının esas hakkındaki görüşünde, AİHM kararını görmemezlikten gelmesi kaygı verici. Oysa, AİHM’in görüşlerine esas hakkındaki görüşlerde yer verilmesi, AİHM kararlarının yasalardan önce geldiğini belirten Anayasa’nın 90. maddesiyle uyumlu olurdu.

Bir hukuk devleti hâlâ mevcutsa, bu eksikliğin esasa ilişkin kararda giderilmesi ve Osman Kavala’nın beraat etmesi gerekir.

Kategori: Dış Köşe

ManşetTürkiyeUncategorized

Gezi Parkı eylemlerinin 6’ıncı yıldönümü

Gezi Parkı olaylarının üzerinden 6 yıl geçti. Türkiye tarihine geçen eylemlerde sekiz kişi hayatını kaybetti, binlerce kişi yaralandı. Yıllar sonra “darbe girişimi” gerekçesiyle açılan davalarda halen 16 kişi müebbet hapis cezasıyla yargılanıyor.

Taksim’in ortasındaki bir parktaki ağaçları savunmak için başlayıp, 79 ilde milyonların katıldığı kitlesel protestolara dönüşen Gezi eylemleri’nin başlamasının üzerinden 6 yıl geçti. 27 Mayıs’ı 28 Mayıs’a bağlayan gece iş makinelerinin, Gezi Parkı’na girmesi üzerine başlayan eylemlere sert müdahale Türkiye’yi ayağa kaldırdı. Milyonlarca kişinin adalet, demokrasi ve özgürlük talebiyle sokağa çıktığı eylemler, şimdiden ülke tarihine geçti.

Gezi eylemlerinin 6’ıncı yıldönümü ülke genelinde çeşitli etkinliklerle anılacak. Çeşitli örgüt, parti ve kurum tarafından yapılan açıklamalarda “Bu karanlık gider, Gezi kalır, biz kalırız. Gezi bu ülkenin eşitlik, özgürlük ve adalet umududur” denildi. Taksim Dayanışması da yaptığı açıklamada “Gezi’nin 6. yılında bugün 19.00’da Taksim’deyiz” çağrısında bulundu.

Gezi Parkı olaylarında süreç şöyle ilerledi:

-Eylemlerin fitilini dönemin Başbakanı Erdoğan’ın Taksim Meydanı’ndaki Gezi Parkı’na Topçu Kışlası inşa edileceğini açıklaması ateşledi.

-Parkı korumak için örgütlenen sivil toplum 27 Mayıs’ı 28 Mayıs’a bağlayan gece iş makinelerinin Gezi Parkı’na girdiğini görünce sosyal medyadan çağrı yaptı.  Kısa sürede çok sayıda insan parkın çevresinde toplandı.

-Polis parkın çevresinde bariyer kurdu. Biber gazıyla müdahale etti.

-Polisin kırmızı elbise giymiş bir kadına biber gazı sıktığı sırada çekilen fotoğraf eylemlerin sembollerinden biri oldu.
-Dönemin Barış ve Demokrasi Partisi Milletvekili Sırrı Süreyya Önder de parka gelerek dozerlerin önüne geçti ve ağaçların sökülmesine engel olmaya çalıştı.

-Sosyal medyadan yapılan Gezi Parkı’nda toplanma çağrıları kesilmedi. 28 Mayıs akşamında park çevresinde daha büyük bir kalabalık vardı.

-Parkta süren çalışmalar durduruldu.

Şafakta polis müdahalesi

-Eylemciler parkı korumak için nöbet tutmaya başladı. 31 Mayıs sabahı polisin parka girerek, çadır kuran eylemcileri fiziksel müdahaleyle dağıtması, eylemlerin daha da büyümesinin sebeplerinden biri oldu.

-Gezi Parkı’nda toplanan eylemcilerin çadırları, belediye çalışanları tarafından geceyarısı ateşe verildi. Polisin kullandığı gücün “orantısız” olduğu eleştirileri yapıldı.

-Polis çadırları kendisinin yakmadığını, eylemciler tarafından yakıldığını açıkladı. Ancak çekilen görüntülerde yakma işlemini yapanların polis ve zabıta olduğu anlaşıldı. Dönemin Beyoğlu İlçe Emniyet Müdür Yardımcısı Ramazan Emekli daha sonra çadırların yakılması talimatı verdiği iddiasıyla yargılandı. 15 Temmuz 2016’daki darbe girişiminin ardından ihraç edilen Emekli, çadırların yakılmasından dolayı  10 ay hapis cezasına çarptırıldı.

-Hükümete yakın bazı isimler arasında, çadırla yakılmasının olayların daha da büyümesini sağlamak için Fethullah Gülen Cemaati’nin bir provokasyonu olduğunu iddia edenler de oldu.

-Çadırların yakılma görüntüleri sosyal medyada yayınlanınca büyük bir infiale yol açtı. Yapılan eylem çağrıları sonunda gün boyunca Gezi Parkı ile Taksim Meydanı’nda toplanan binlerce kişi ile polis arasında sert çatışmalar yaşandı.

-Gün içerisinde Taksim’de eylemler devam ederken, İstanbul Altıncı İdare Mahkemesi, Topçu Kışlası’nın yapımına onay veren kararı iptal etti.

-Dönemin İstanbul Valisi Hüseyin Avni Mutlu, Belediye Başkanı Kadir Topbaş ve Emniyet Müdürü Hüseyin Çapkın da bir basın toplantısı düzenledi. Mutlu, bir doğa katliamının söz konusu olmadığını ve olaylarda istismar çabası olduğunu söyledi.

-Gün boyu devam eden müdahalede yoğun biber gazı kullanımı ve TOMA’dan sıkılan basınçlı su ne­deniyle üç kişi gözünü kaybetti; onlarca kişi yaralandı.Yaralananlar arasın­da milletvekilleri Sırrı Süreyya Önder ve Sezgin Tanrıkulu da vardı. Eylemci Lobna Allami, polisin attığı biber gazı fişeğiyle başından ağır yaralandı.

-31 Mayıs’taki müdahale eylemleri daha da büyüttü.

-Gezi Parkı eylemleri İstanbul dışına taştı ve 79 kente yayıldı.

-1 Haziran eylemlerin kronolojisinde kritik bir tarih oldu.

Erdoğan Taksim’e kesinlikle Topçu Kışlası yapılacağını, geri adım atmayacaklarını tekrarlamıştı. Kadıköy’deki mitingini iptal eden CHP Genel Başkanı Kılıçdaroğlu, kalabalık bir grupla Taksim’e gitti, Gezi Parkı’na girdi. Polis CHP’lileri de dağıttı.

-Akşam saatlerinde Taksim çevresinde toplanan kalabalık büyüyünce, polis Gezi Parkı çevresinden çekilmek zorunda kaldı.

-Eylemciler 1 gün sonra yeniden parka döndü. 15 gün boyunca parkta kaldılar ve 15 gün boyunca Gezi Parkı toplumun adalet, demokrasi ve özgürlük taleplerinin odağı oldu.

-Ankara’da Kızılay’da toplanan kalabalık, Türkiye Büyük Millet Meclisi ve Başbakanlık binasına yürümek istedi. Ancak polisin müdahalesiyle karşılaştı. Ankara’da 500 kişi gözaltına alındı.

-Dönemin İçişleri Bakanı Muammer Güler, altı günde 67 şehirde 235 eylem yapıldığını ve 1.730 kişinin gözaltına alındığını söyledi. Güler, maddi zararın da 20 milyon lirayı aştığını açıkladı.

-Güler, 115 güvenlik görevlisinin ve 58 sivilin yaralandığını belirtirken, Türk Tabipleri Birliği (TTB) Merkez Konseyi ise yaralı sayısını 22’si ağır olmak üzere 1740 olduğunu bildirdi.

-Erdoğan ise daha sonra sloganlaşacak olan “çapulcu” ifadesini de ilk kez kullandı. İstanbul’da yaptığı bir konuşmada, “Açık söylüyorum; birkaç tane çapulcunun o meydana gelip insanımızı, halkımızı yanlış bilgilendirmek suretiyle tahrik etmesine pabuç bırakmayacağız” dedi.

-4 Haziran’da Kamu Emekçileri Sendikaları Konfederasyonu (KESK) ve Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu (DİSK) eylemlere destek için greve gitti.

-8 Haziran’da Fenerbahçe, Galatasaray ve Beşiktaş futbol takımlarının taraftar grupları birlikte Taksim Meydanı’na yürüdü.Sosyal medyada kendilerini “ezeli rakip” olarak isimlendiren üç kulübün taraftarlarının birlikte yürümesine “İstanbul United” adı verildi.

-9 Haziran’da Türkiye, güne dönemin İstanbul Valisi Hüseyin Avni Mutlu’nun Twitter üzerinden attığı mesajlarla başladı. Mutlu, “Gençler, Gezi parkında kuş sesleri, ıhlamur kokusu ve arı vızıltısıyla huzurlu bir sabah varmış doğru mu? Aranızda olmak isterdim” yazdı.

-Günün ilerleyen saatlerinde Taksim Dayanışma Platformu, Taksim Meydanı’nda büyük bir miting düzenledi. Mitinge 100 binlerce kişinin katıldığı belirtilirken, eylemlerin başlamasından bu yana Taksim’de düzenlenen en büyük toplantı olarak kayıtlara geçti.

-11 Haziran’da Amerikan CNN televizyonu, gece boyunca meydandan canlı yayın yaptı. Bu yayın daha sonra hükümete yakın isimler ve medya organları tarafından Gezi Parkı eylemlerinin dış kaynaklı olduğu iddialarını destekleyen bir gösterge olarak sunuldu.

-15 Haziran’da Polis önce parkın boşaltılması için anons yaptı ve akşam saatlerinde de Meydan tarafından Gezi Parkı’na biber gazı atarak girdi. Eylemciler, polisin girmesinin ardından parktan ayrıldı. Eylemcilerin bir kısmı Meydan civarındaki başka noktalara giderken, bazıları da Divan Otel’e sığındı. Müdahalede yüzlerce kişi yaralanırken, 350 kişi de gözaltına alındı.

-Böylece Taksim Meydanı’nın ardından Gezi Parkı’ndaki işgal eylemi de son bulmuş oldu. Taksim Meydanı ve civarına çok sayıda polis yerleştirilirken, Gezi Parkı da bir süre halka kapatıldı.

-İçişleri Bakanlığı’nın verilerine göre Bayburt ve Bingöl hariç 79 ilde düzenlenen eylemlere 2.5 milyon kişi katıldı. Taksim Dayanışması ise rakamların 4 milyonun üzerinde olduğunu söyledi.

-Eylemler süresince Berkin Elvan, Ali İsmail Korkmaz, Ethem Sarısülük, Abdullah Cömert, Mehmet Ayvalıtaş, Ahmet Atakan, Hasan Ferit Gedik, Medeni Yıldırım yaşamını yitirdi. Mehmet İstif ve Elif Çermik, maruz kaldıkları gaz nedeniyle hayatını kaybetti.

-Onbine yakın kişi polis saldırısıyla yaralandı.

Kısa sürede 40 iddianame

-Gezi Parkı eylemleri nedeniyle 2013’ün sonuna kadar İstanbul’da 40 ayrı iddianame ile 308 kişi hakkında dava açıldı. Bezmi Alem Valide Sultan Camii’ne “ayakkabılarıyla girdikleri ve camide bira içtikleri” iddiasıyla yaklaşık 200 kişi yargılandı.

-Kabataş’ta deri pantolonlu, üstü çıplak bir grubun başörtülü bir kadını taciz ettikleri, başörtüsünü zorla çıkardıkları iddia edildi. Olay anında çekilmiş görüntüler olduğu söylendi ama aradan geçen zamanda iddiayı doğrulayan bir görüntü ortaya çıkmadı.

Gezi eylemlerine ilişkin yargılama süreci hala sürüyor. Geçtiğimiz mart ayında kabul edilen 16 sanıklı Gezi iddianamesi sonuncusu. 6 yıl sonra hazırlanan iddianamede Gezi sürecinin “hükümeti yıkmak amaçlı” olduğu iddiasına yer verildi, 17/25 Aralık operasyonlarının ve 15 Temmuz darbe girişiminin “Gezi başarısız olduğu için gerçekleştiği” öne sürüldü.

İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’nca aralarında işadamı Osman Kavala, gazeteci Can Dündar, oyuncu Memet Ali Alabora, sivil toplum uzmanı Yiğit Aksakoğlu, daha önce açılan davadan beraat eden Taksim Dayanışması sekreteryasından Mücella Yapıcı, Can Atalay ve Tayfun Kahraman olmak üzere toplam 16 kişi hakkında darbe iddiasıyla ve müebbet cezası istemiyle dava açıldı. Davanın ilk duruşması 24-25 Haziran’da Silivri’de görülecek. Gezi eylemlerini finanse etmekle suçlanan Kavala 577 gündür, ‘darbenin liderlerinden olmakla’ suçlanan Aksakoğlu 195 gündür cezaevinde.

Polislere ceza yok

Olaylarda hayatını kaybeden aktivistlerin davalarına gelince, Ahmet Atakan’ın ölümüyle ilgili soruşturmada bir ilerleme kaydedilmezken, Ethem Sarısülük ve Abdullah Cömert’in katili sanık polisler ufak cezalarla kurtuldu.

Berkin Elvan davası, ölümünün üzerinden uzun bir süre sonra açıldı ve Berkin’i vuran sanık polis F.D dışında davada yargılanan başka sanık yok. Medeni Yıldırım davası halen devam ediyor. Bu dosyada da tutuklu hiçbir kimse bulunmuyor. Ali İsmail Korkmaz’ı tekmeleyerek öldüren sanık polis Mevlüt Saldoğan’ın ise bu yıl açılan Gezi Davası’nda şikayetçi olduğu ortaya çıktı. Hasan Ferit Gedik’i vuranların yargılaması basına kapalı devam ederken, Gedik ailesinin avukatları tutuklanarak cezaevine gönderildi.

Kategori: Manşet

Hafta SonuHaftasonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Gezi ve sosyal haklar

‘Gezi bir hak arayışıdır ama köşeye atılmış sosyal hakların en çok öne çıktığı bir hak arayışı, bir direniştir. İşte o yüzden bir milattır ve geri dönüşü de yoktur.’

TBMM’deki görevimin sona ermesinin ardından Sosyal Haklar Derneği’ndeki arkadaşlarla mücadeleyi sürdürmeyi seçtim. Yaklaşık 2 buçuk yıldır SHD Genel Başkanlığını yürütüyorum. Toplumun önemli bir kesiminin bir hak olduğunu dahi bilmediği sosyal haklar hakkında farkındalık yaratma eğitimleri, panelleri; çocuklara sosyal haklarını öğretmeyi, talep etmeyi, haklarının farkında olmayı hedefleyen yaz okulları ile bu mücadeleyi sürdürüyoruz. Bir yandan da “sosyal cinayet” olarak adlandırdığımız ağır hak ihlal ve ihmalleri ardından gelen felaketler, ölümlerin konusu olan davaları gönüllü avukat üyelerimizin yoğun gayreti ile takip ediyoruz.

İnsan hakkı ihlallerinin, ifade özgürlüğü kısıtlarının vb. birinci nesil hak ihlallerinin yoğun yaşandığı ülkemizde, sosyal hakları savunmak kimi zaman ikincil olarak görülmekle birlikte, aslında sosyal hakların ihlalinin önlenmesinin, insan hakkı ihlallerine giden yolu da kapayacağını gördük, her yeni vakada görüyoruz. Sosyal hakların en temellerinden biri olan iş güvenliği hakkı – hukukçuların dili ile – olası kasıt sonucu ihlal edildiğinde 301 kişinin ölümünü gördük ve ardında bıraktığı derin travmayı yaşadık. Yine en temel haklardan bir olan Eğitim Hakkı’nın ihlali ile Aladağ’da kız çocuklarının cemaat karanlıklarında yanıp yok oluşuna tanıklık ettik. Ulaşım Hakkı’nın ihlali ile Çorlu, Ankara ve daha nice “kaza” adı altında sosyal cinayetlere şahit olduk. Sağlıklı bir çevrede yaşama hakkının umarsızca gasp edilmesi ile ülkenin dört bir köşesinde yaşam alanlarının kaybı, sağlık sorunları ve çevresel felaketler yaşıyoruz.

Önümüzdeki günlerde Gezi 6. Yılına girecek. Bugün Beşiktaş Abbasağa Parkı’nda olacağız. Gezinin o güzel direncini, felsefesini, fikrini ve savunduğu hakları anacağız. Nedir mi onlar? Mesela ben şu an baktığımda ciddi bir sosyal hak talebi ve bunun farkında olan insanlar görüyorum Gezi’de.

En baştan başlayalım:

Sağlıklı bir çevrede yaşama hakkı talebi, Gezi’nin başlama vuruşuydu. İstanbulluların nefes alabildiği, kentin göbeğinde kalmış nadir ve bir o kadar da eski parklardan birini savunmak adına koşup geldi insanlar. Ağaçları kesilsin, park ortadan kalksın istemiyorlardı. Üstelik de ortada bir proje olmadığı gibi uygulama hukuksuzdu. Ağaçları için geldiler. Ama tıpkı dönemin başbakanının haykırdığı gibi “mesele 2 ağaç değildi”. Bakın başka neler vardı:

Mesela sağlık hakkı deyince Gezi’nin gönüllü doktorları ve sağlık ekipleri geliyor aklıma. Herkes için kamusal, ücretsiz ve kaliteli sağlık hizmeti isteyenler vardı. Bugün iktidarın en çok övündüğü sağlık sisteminin, ek giderlerle ücretsiz hali kalmamıştır. Zaman baskısı altındaki doktor muayeneleri, şehir dışındaki şehir hastaneleri, döviz baskısı altındaki ilaç fiyatları ve ilaç yokluğu ülkenin sağlık politikasının sağlık hakkını temele almadığının göstergesidir.

GDO’suz ve sağlıklı, ucuz, güvenilir gıdaya ulaşma hakkı vardı mesela. GDO’ya Hayır diyenlerin sığınma alanıydı Gezi. Dünya açlığını ve obezliğini yöneten küresel şirketlerin karşısında duranlar Gezi direnciyle güç ve umut buldular. O gün tarım alanlarının enerji ve inşaat faaliyetlerine peşkeş çekilmesine direnenler bugün haklı çıktılar. Gezi’nin çadırlarının yakılmasının getirdiği yer, Tanzim Satış çadırlarının kurulmasıdır.

Eğitim, AKP dönemin en çok hak gaspına uğramış sosyal hakkı oldu. Daha anaokulu çağında cemaatlere teslim edilen eğitim politikaları dini uygulatmayı temele aldı. Sorgulamayan, korkan, biat eden nesil yetiştirme programı dahilinde çocuk taciz ve tecavüzleri hızla arttı. Parasız eğitim istemek gözaltı ve tutukluluk gerekçesi olurken, bu nedenle öğrenciler cezaevlerinde yıllarca hayatlarından, eğitimlerinden uzaklaştı. Her yıl değişen sınav sistemi, iktidarın menzil ortağı Gülen Cemaatinin güdümündeki eğitim bürokrasisi çalıntı sınavlarla her yılın gencinin hakkını gasp etti. Bu yüzden Gezi direnişi liselileri, parasız eğitim isteyen üniversitelileri ve hak kaybına uğrayanları kucaklamıştı, Geziye karşı şiddet uygulayan zihniyet ise Gülen Cemaatinin kolluk gücüyle saldırdı. Her yılın sınavını şaibeli hale getiren bürokrat göstermelik olarak FETÖ operasyonundan sorgulanıp serbest bırakıldı daha çok yeni.

Ve sosyal hakları gasp edilenler

Kadınlar bu ülkenin en çok sosyal hak kayıplarına uğrayan kesimi. Çocuk Gelin adı altında bir sosyal cinayetle erkenden evlendirilenler, doğum şekli, kaç çocuk yapıp yapamayacağı en üst düzeyden belirlenmeye çalışılan onlar. Boşanmaları günahlaştırılan ve bu uğurda kadın cinayetlerine kurban gidenler yine onlar. Kırsal kesimde yaşam alanlarının yok edilmesiyle, özgür oldukları köylerinden çıkmak zorunda kalıp kentin çeperlerinde hayatında görmediği insanlarla toplu konutlara sıkıştırılarak mahkum edilen hayatlar yaşamaya mahkum bırakılıyorlar. Gezinin kucak açtıkları yine onlar, çocuklarıyla ele ele…

Annelerinin ellerinden tutan çocuklar,  gençler, engelliler, İstanbul’da huzur içerisinde yaşamak isteyenler de kendi insan, yaşam ve sosyal hakları için Gezi’deydiler. LGBTİ bireyler en güçlü şekilde “biz de varız” dediler. En çok sosyal hak gaspına uğramışlar, bu konuda en az görünür olmuşlardı. Bir LGBTİ birey nasıl büyür, nasıl eğitim alır, nasıl iş bulur, nasıl barınma hakkına, sağlık hakkına, çalışma hakkına kavuşurdu? Bilen var mıydı?

Kültür ve Sanat Hakkı ne yazık ki en çok göz ardı edilendir.  Herkesin ücretsiz ya da ulaşılabilir Kültür Sanat Hakkı vardır. Bu yüzden Türkiye’nin dört bir yanına kültür sanatı devletin ulaştırmasında çalışan sanatçılar, hakları gasp edildiği için Gezi’de kucaklandılar. Gezi Parkı kendi ölçeğinde evrensel kültür ve sanata kucak açan bir açık hava galerisi haline geldi.

Spor Hakkı… Bu alana da hükmetmeye çalışan iktidar, ezeli İstanbul kulüplerini desteklemek yerine paralel bir lig kurma hevesiyle dengeleri sarsmış ve taraftar grupları kendilerine Gezi’de yer bulmuştu.

İşkence edilen köpek, kedi, vurulan kuş, martı… Herkes Gezi’ye sığınmıştı.

 Ve tekrar başa dönelim

Kent Hakkı, Gezi’nin yapı taşı oldu. Kentsel dönüşüm yasalarının, afet riski yasalarının kent rantının mağdur ettikleri ise Gezi’nin ilk temelini atanlardı. İstanbul Kent Hareketleri, Mahalle Dayanışmaları, Kent Savunmaları şeklinde örgütlenerek yaşam alanlarından sürülmeye karşı direnişe geçtiler. Gezinin temelini attılar ve aylarca beklediler parkı. Sayıları onlarcaydı, ta ki ağaçlar tehdit edilene, yüzlere, binlere, onbinlere dönüşene dek…

Gezi bir hak arayışıdır ama köşeye atılmış sosyal hakların en çok öne çıktığı bir hak arayışı, bir direniştir. İşte o yüzden bir milattır ve geri dönüşü de yoktur.

Nice yıllara!

(Yeşil Gazete)

 

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuManşet

Yenilenen kentlerdeki toplumsal mücadelelerin tarihi – Akın Atauz

“Yenilenen kentler” üzerine, daha önce kasım ayında yayınlanmış olan birinci yazı, “üç büyük kasırga” hipotezi başlığını taşıyordu ve bugün kentlerin içinde bulunduğu durumla ilgili, genel bir düşünme ve bugüne nasıl geldiğimizi anlama çabasıydı. Bir önceki yazıda, kentleri çok köklü biçimde sarsan ve yerel kentsel kültürleri yerle-bir eden, göreli yavaş bir hızda ve dışarıdan bir müdahale olmaksızın “doğal” değişme ilkesini /beklentisini yok ettiği için kentsel mekânlardaki ve kent toplumsal yaşamındaki süreklilik yerine büyük bir yıkım getiren üç olgudan bahsedilmişti: i) Yüzyılın başında, sadece Müslüman olmadıkları için, neredeyse bütün kentlerin 1/3 veya 1/4 ile yarısı arasındaki nüfusunun, yok edilmesi, ii) Yüzyılın sonunda, küreselleşme ya da kapitalizmin teknolojik/ ekonomik/ finansal devrimi, iii) Yüzyılın ortasında, her ikisinin arasındaki zamanda, kırsal alanlardan kentlere çok hızlı/ sürekli ve yoğun bir nüfus göçü ve yeni gelenlerin kentlere yerleşme ve kültürel olarak uyarlanma sorunları…

Bu üç hipotezi dikkate alarak, kent uygarlığının/ kültürünün, kendisini oluşturturken, korurken ve değiştirirken nasıl davrandığına yakından bakabilmeyi sağlayacak olan, mukavemet/ mücadele ve muhalefet biçimleri üzerinde durmanın uygun olacağı, bir önceki yazının sonunda belirtilmişti.

Kentsel toplumsal mücadeleler üzerinde düşünebilmek için, kentlerdeki muhalefet odaklarının yapısına, karşı çıkışlara ve ana akımın dışında kalmaya çalışan insanların kentlerdeki karşı duruşunun nasıl örgütlendiğine, bunların işleyişine ve başarısına/ başarısızlıklarına ve nedenlerine, biraz daha yakından bakmak gerekecektir.

Kentlerdeki toplumsal mücadeleleri, sadece kent sorunlarıyla ilgili ya da yerel karşı çıkışlar olarak düşünemeyiz. Kentler, ister yerel ve çok küçük yarıçapı olan bir sorun için olsun, ister kentsel ölçekte ya da daha büyük çevresel/ bölgesel ölçekte olsun veya ülkesel ölçekte hatta evrensel ölçekteki sorunlar için olsun, mücadelenin asıl alanıdır. Bazı mücadele türleri için (yerel ölçekli ve çoğu kez ekolojik nitelikteki sorunlar için) kent dışı mekanlar da, mücadele alanı olabilir elbette. Ancak, toplumsal muhalefetin asıl yapıldığı yerler, her zaman kentler olmuştur.

Ana akıma karşı “sol” örgütlenmeler, ya da alışılmışın biraz dışına çıkarak (ve bu çıkışın bir tür direniş olduğunu varsayarak) direnmeye çalışan toplum kesimleri de, eğer “sağ” veya “ırkçı/faşizan sağcı linç grupları” bu kesimleri ezmek için çok kararlı biçimde üstlerine gelmiyorsa, kentlerde yaşamak için, kendilerine bir şans yaratmaya çalışıyorlar. Tarihin (pek sık olmasa da) bazı dönemlerinde, kırda ya da bir “uzak ülkede” yaratılmış ve bir süre yaşatılmış ütopyaları unutmadan, iktidara/ yerelden küresele kadar her türlü iktidara karşı çıkmak isteyenlerin mücadelesinin, ana mekânının kentler olduğu söylenebilir. Başka türlü ifade edecek olursak, eğer “ kırlardan kentleri kuşatmak gibi, bazı ülke koşularının gerektirdiği bir türden bir stratejiniz yoksa ve askercil olmayan taktiklerle muhalefet etmek/ direnmek istiyorsanız, bunu en etkili biçimde yapabileceğiniz yerler, kentlerdir, meydanlardır, sokaklardır” denilebilir.

Bunun en parlak ve doruktaki görünümlerini, en son “Gezi Direnişinde” tanıdık. Gerçi o zamandan beri, kentsel direnişler bir daha böylesine muhteşem bir çıkış yapamadılar ama bu, varlıklarını devam ettirmedikleri anlamına gelmiyor.

Kentlerdeki muhalif grupları düşünmeye başlamadan önce, kentlerde yaşayan ve her zaman (ya da son yüzyılda) devletin/ ana akımın ve merkezi gücün “ötekisi” olmuş (ve “sürüden” ayrı tutulmuş, potansiyel “karşı”) grupların adını kısaca anmak gerekecektir. Yirminci Yüzyılın başında Osmanlı coğrafyasında, kentine göre değişmekle birlikte, bu grupların en büyüğü “gayrimüslimler” (Hristiyan ve Yahudiler) ve kıyaslanamayacak kadar küçük Çingene gruplarıydı.

Sünni inancının dışındaki Müslüman gruplar, henüz büyük ölçüde kırlarda yaşamaya devam ettiği için, kentlerde büyük bir kitle oluşturmuyordu. Yüzyılın ilk çeyreğinden sonra, gayrimüslimler, demografik ve politik olarak önemsizleştirildiler. Böylece kentlerdeki kültürel çeşitlenme söndü. “Büyük yangın” geçirerek, birçok kentte, Gayrimüslimlerin yaşadığı mahalleler yakıldı. İstanbul hariç bütün kentlerdeki (hatta doğuda kırdaki) kilise-manastır ve sinagog fiziksel mekânlar yıkıldı. 1955’teki 6-7 Eylül pogromundan sonra, İstanbul’da bile, hızla nüfus kaybettiler ve özellikle Rum nüfus tükendi.

Ancak yüzyılın ortasında, Aleviler ve Kürtler kentlere gelmeye başladılar ve göçün ilk dönemlerinde, pek kaba bir ayrımcılığa uğramasalar da, 1970’li yıllardan başlayarak, kentlerde, (önce Aleviler, Çorum, Maraş vb. gibi Anadolu çeper kentlerinde, sonra Kürtler özellikle batı/ Ege kentlerinde) kitlesel saldırılarla, pogromlarla ve linçlerle karşılaşmaya başladılar. Bu gruplar, aslında bir kentsel muhalefet bile oluşturmuyorlardı. Belki sadece, ulusal ve yerel seçimlerde, sağcı olmayan muhalefet partilerine oy verdikleri söylenebilir. Söz konusu olan sorun, sadece, kentteki (öteki olarak) varlıklarıydı. Ancak uğradıkları ayrımcılıklar ve yabancılaşma, onları kentte muhalif gruplara daha yakın olmak zorunda bıraktı.

1960’lı yıllardan sonra, kentlerde işçi sınıfının yavaş yavaş oluşmaya başlaması sendikal ve politik örgütlenmesi, kentteki entelektüel gruplardan ve soldan (daha sonra öğrencilerden) destek bulmaya başlamaları, onların da, kentteki “sol” muhalefet olarak tanımlayabileceğimiz bir diğer grup olarak belirmesine neden oldu. Aslında sol gruplar ve Aleviler, Kürtler, farklı türden sorunlarla karşılaşmakta olsalar da, aralarında, devletin “ötekisi” oldukları için, doğal bir ilişki ve bağ vardı.

Bu grupların hemen hepsi (henüz hiç biri, toplumsal cinsiyet/ kadın sorunlarını anmasa da), kent yoksullarını, insan haklarını, onların insani standartlara uygun iş/ çalışama hakkını, konut (gecekondu) hakkını, ücretsiz ve nitelikli eğitim ve sağlık hakkını savunuyordu. Sol muhalefette, işçiler bakımından grevler, öğrenciler bakımından boykotlar ve işgaller, sosyalist siyaset bakımından mitingler, yürüyüşler ve açık/ kapalı mekân toplantıları, kentsel yaşamda, sık rastlanan kitlesel karşı çıkış biçimleriydi.Buna karşı, devletin örgütlediği, donattığı ve eyleme geçirdiği para-militer faşist ve ırkçı gruplar, Anadolu’nun her boydaki yerleşmesinde, bu gruplara karşı saldırılar, pogromlar, linç olayları, yağmalar ve toplu katliamlar, sosyalist siyasi parti toplantılarına ve solcu yürüyüşlerine, baskınlar ve sağcı siviller tarafından uygulanan dayak/ yaralama/ öldürme uygulamaları düzenledi. Devlet, bunları durdurmadığı gibi, birçoğunun örtük destekçisi konumundaydı. Kentsel muhalefet ve karşı çıkışlar; iş, ücret veya konut mücadeleleri, karşılarında, her zaman devleti ya da devletin örgütlediği ırkçı-faşist ya da para-militer grupları buldu.

Bununla birlikte, kentli orta sınıfların da, ana akımlar karşısındaki muhalif gruplara, pek de iyi gözle baktığı söylenemez. Her askeri darbede, darbecileri ve devlet baskılarını ve işkenceciliğini, örtük ve korkakça da olsa, onayladı. Sol hareketleri, işçi direnişlerini, gecekondu direnişlerini, Alevilerin hak ve eşitlik taleplerini, öğrenci boykotlarını ve Kürtleri hiçbir zaman onaylamadı. Kentli orta sınıflar (ve bu sınıfların gözdesi olan medya kuruluşları), bulduğu her fırsatta, (belki dünyanın bütün kentlerinde olduğu gibi) devletin “muhalif” grupları ezmesini alkışladı. “Düzenden” ve huzurdan yana oldu.

“İslamcı” ya da daha muhafazakâr ve dinine bağlı Sünni gruplar, Cumhuriyet tarihinin belki pek kısa “inkılapçı” dönemi dışında, hiçbir zaman, sol ve heterodoks/ açık bir biçimde karşı çıkış sergileyenler kadar, ezilmediler ve eziyet görmediler. Ancak hırpalandılar, hor görüldüler ve bazı özgürlükleri sınırlandı.

Bununla birlikte,1940’lardan başlayarak, yavaş yavaş kendi politik örgütlerini ve yayınlarını geliştirerek, önce popülist “sağcı” sivil/ dini ve ideolojik örgütlenmeler içinde İslamcı/ Sünni ve milliyetçi ihtiyaçlarının karşılanmasını sağladılar. Sonra giderek kendi totaliter politik iktidarlarını kurmaya yöneldiler. Bu nedenle kentsel muhalefetler içinde İslamcı grupların yer aldığı, ancak cumhuriyet tarihinin oldukça kısa bir ilk dönemi ile sınırlı olduğu, söylenebilir. Kentlerdeki diğer sağ sokak gösterileri ve linçlerin, “muhalif” değil, genellikle devletin gizli veya açık örgütleriyle ilişkili olarak düşünülebilir.

20.Yüzyılın sonuna doğru, küreselleşme ve küreselleşme gereği ülkenin ve öncelikle büyük kentlerin, sanayilerin, dışa/ rekabete ve dünya kapitalizmine açılmasıyla ve bütün dünya ile iletişime geçmeyi kolaylaştıran teknolojilerin gelişmesiyle birlikte, yeni kentsel muhalefetler oluşmaya başladı. Önce feminizm ve kadın hareketi, kentlerde ses getirmeye başladı. Hemen hemen eş zamanlı olarak, ekolojist hareketler, önce kirlenmelere karşı çıkan ve çevreci hareketler, giderek daha özgül alanlara (anti-nükleer hareket, iklim değişikliği karşıtları, cinsel kimlik vb.) yöneldi. Bütün ekolojist gruplar bakımından bir şemsiye örgütlenmesi niteliğinde politik örgütlenmeler ve irili-ufaklı çok sayıda fragmandan oluşan (yeni) bir kentsel muhalefet oluştu.

1980’deki askeri darbenin şiddet ve kaba güç dolu silindir gibi baskısı ve küreselleşmenin kentlerde hissedilmeye başlayan etkileri, toplumu da kentsel muhalefet etme biçimlerini de etkiledi ve değiştirdi. Yeni muhalefet etme biçimleri artık, “dünyayı/ ülkeyi/ vb. toptan değiştirmeyi” amaçlamayan, çok daha küçük ölçekli ve yerel hedefli, genellikle sınıfsal olmak yerine, bütün sınıfları yatay olarak kesen (ekolojik sorunlar, toplumsal cinsiyet ve kadın, insan hakları/ eşitsizlik ve demokrasi eksikliği, çok seyrek olarak pahalılık ve zamlar vb. gibi ekonomik konularla ilgili, politik partiler politikalarından oldukça uzak) konularda belirmeye başladı.

Kentlerde, eskisinden daha az grev ve sınıf hareketi niteliğinde sokak gösterisi biçiminde muhalefet kalmıştı. Boykotlar, işgaller ve sivil toplumun siyasi amaçlarla düzenlediği muhalif büyük protesto yürüyüşleri, artık bütünüyle bitmişti. Ölçek küçülmüş, direniş amaçları değişmiş ve muhalefetin içindeki şiddet dozu iyice azalmıştı. Muhalefet, şiddet yerine, mizah ve hafifseme ve bir zekâ oyunu ile gülümsetme vb. gibi “yumuşak”/”soft” yöntemleri, toplumun geniş kesimleriyle iletişim için daha etkili bir yol olarak benimsendi.

Kentsel muhalefet, (post-modern zamanlarda) artık gücü oldukça tükenmiş bir işçi hareketi ve çeşitli “sol” gruplar, feministler, (LGBT ve diğer farklı) kimlik siyaseti savunucuları, ekolojistler gibi, ana akıma karşı çıkışta oldukça marjinal kalan, küçük ve bağımsız muhalif oluşumlar tarafından temsil edilmeye başladı.

Değişen kentsel muhalefet içerikleri ve biçimleri, kuşkusuz, iktidarın da, kendisine karşı çıkanları nasıl susturacağı, nasıl etkisizleştireceği ve nasıl cezalandıracağı konusundaki birikim ve becerisini geliştirmesinden, demokrasinin giderek yok olmasından da etkilendi. Siyasi iktidar otoritesi, artık hukuki olmayan ama yasal olabilen, hatta yasal olmasa da buna kolayca göz yumabilen ve giderek hukuksuz ve yasasız, şiddet dozunu artıran, direnişler karşısında yasama-yürütme-yargı olarak çok daha total ve acımasız bir blok halinde duran/ durduran, baskıcı bir niteliğini, her gün geliştirdi.

Medyada, iktidara karşı olma potansiyeli bulunan her türlü yayına, sansür (daha çok oto-sansür), yasaklama ve para cezası ve çok yaygın gözaltı ve hapis cezaları vb. türü cezalar olağanlaştı. Kentin fiziki mekânlarında, üniformalıların ve silahlarının gösterişçi bir biçimde ve baskı amacıyla sergilenmesi, şiddet uygulamaları ve kadın-erkek gözetmeden kaba dayak/ meydan dayağı gösterileri, olağan hale geldi.

Kentlerde merkezi otorite şiddetinin, hem maddi, hem gözdağı verme ideolojisi bakımlarından doruk biçimleri, önce doğu/ güney doğu kentlerinde başlatıldı ve itiraz sınandı. Bu kentlerde devlet, hem savaş araçlarıyla ve savaş mühimmatı ile bazı mahallelere saldırdı ve bu mahalleri bombalayarak yok etti, hem de sivilleri, ayrım gözetmeksizin, evlerinde ve sokaklarında, öldürmeyi göze alarak ateş altına aldı. Kentlerin seçimle gelen yerel yönetimlerini görevden alarak, yerine seçilmemiş merkezi bürokratları atadı ve birçok kentte, yerel bütün siyasetçileri hapsetti.

İklim İçin basın açıklaması, 2015

Bütün bu olaylar/ uygulamalar, elbette, kentlerdeki muhalefeti çok güçleştirdi, küçülttü, sindirdi ve niteliksel olarak da değiştirdi. Kentsel açık alanlardaki muhalefet biçimlerinin, nerdeyse (sosyal medya hariç) sadece, barış, açlık grevleri, adil olmayan yargılama/ tutuklama/ cezalandırma biçimleri vb. gibi konularla ilgili yazılı ve sözlü kısa basın açıklamaları, meslek gruplarının (gazeteciler, akademisyenler, doktorlar, hukukçular vb.) hapisteki meslektaşları için tuttukları nöbetler, kadına yönelik şiddete/ cinayetlere karşı protesto, çok seyrek olarak da, muhalefetteki siyasi parti sözcülerinin açıklama ve eylemleri türleri ile sınırlı bir çerçeve içinde kalmasına neden oldu.

Ancak bütün baskı dönemlerinde görüldüğü gibi, direnişler üzerindeki baskı arttıkça, en küçük bir karşı çıkış ya da ana akımdan en küçük bir ayrılış bile, eskisine göre çok daha fazla duyumsanır olmaya ve etki sağlamaya başladı.

Kentsel muhalefeti ve mücadeleleri, elbette, sadece kentin fiziki mekânlarında oluşan ve görülen eylemlerle sınırlı olarak düşünemeyiz. Gerçekte kentsel muhalefet, kentsel yaşamın her anında ve her dolayımında yer alabilir.

Kentsel muhalefet türlerini, kabaca, kentin kamusal alanlarında eylemli olarak kendisini gösterenler ve kentin diğer faaliyetlerinde ana akımdan fark edilir ayrılışlarla kendilerini ortaya koyanlar biçiminde, iki farklı kümeye ayırabiliriz. Ancak her ikisinin de temel ortak özelliği, yaratıcılığı, buluşçuluğu, yeniliği ve idealize edilmeye çalışılan “büyük” gücün zavallılığı ve gülünçlüğü ile zekâ yoluyla ve dolaylı olarak alay etmesi olduğu söylenebilir.

İkinci kümede yer alan muhalefet türleri, daha çok, kültürel alanda, ya da yaşamın gündelik cephelerinde ana akımdan ayrılışlar biçiminde, bazen mizahla ve hafifsemelerle ifade edilen, yer aldığı farklı medya türlerindeki iletişim tekniklerini kullanan, iktidarın zorbalıklarına ve şiddetine boyun eğmediğini gösteren, bazı durumlarda meydan okuyan (açlık gerileri ya da oturma grevleri vb. gibi) ve diklenen davranışlardır. Bunların bazıları, kitlesel olmadan, birey olarak bile gerçekleştirilebilecek, ancak karşı bir duruş gösterecek direnişlerdir.

Kültürel alanda, basın açıklamaları, sosyal medyada akan materyal, filmler ve videolar, tiyatrolar, edebiyatın bütün alanları ve resim (özellikle afişler, grafitiler vb) heykeller (ya da özgürlük, barış, demokrasi vb. gibi bazı özel anlamlar yüklenmiş olan yerlerin/ heykellerin ziyareti), hatta kitapçı dükkânlarının vitrinleri, giyinme/ saç kesme biçimleri vb. bile, muhalefetin kültürel, güncel biçimleri olabilir.

Görüldüğü gibi, kentsel muhalefet ve mücadeleler tarihi, bir ülkenin demokrasi ve politik mücadeleler tarihi gibi de okunabilir. Elbette demokrasi mücadelesi, sadece kentlerle sınırlı olmamakla birlikte, kentin, ana akımlara, baskıya ve iktidarın şiddetine karşı çıkış gücü ve potansiyeli, karşı çıkışın ana doğrultuları, kuramı ve stratejik ve taktiksel özellikleri hakkında geliştirdiği düşünceler ve uygulama modelleri, bütün ülkenin demokrasiyi geliştirebilmek için verdiği uğraşta, oldukça belirleyici bir yer tutar. Bu bakımdan kentin gündelik yaşamı, aynı zamanda, kentsel mücadeleler tarihi olarak da algılanıp, değerlendirilebilir.

Bununla birlikte, kentsel muhalefet biçimleri, kendilerini nasıl var edecek, nasıl örgütlenecek ve kentsel toplumla iyi bir etkileşim içinde, kentin dönüşümüne ve yenilenmesine mevcut baskıcı ve demokratik olmayan ortamın değişmesine nasıl katkıda bulunacak? Yaşadığımız kentler, bu muhalefeti yapabilecek bir ortama/ sosyal-kültürel birikime-formasyona sahip mi? Yeni kentlerin yeni kentlileri ve değişimi önerebilecek sol kesimler, kendi aralarındaki ilişkilerde/ örgütlenmede ne kadar başarılar ve kentle etkileşimlerinden şimdiye kadar ne kadar etkin olabildiler? Bu tür soruları, bir sonraki yazıda tartışmaya devam edeceğiz.

 

Akın Atauz

Kategori: Hafta Sonu

ManşetSivil Toplum

Belgesel Gösterimi – Gezi tarih olur mu?

gezi tarihiGezi olaylarına şimdinin tarihi nasıl yazılabilir sorusu çerçevesinden yaklaşan Tarih Vakfı hazırladığı belgesel bir filmle bu soruyu yeniden gündeme taşıyor.

Tarih Vakfı Ekim 2013’te düzenlediği “şimdi, tarih olurken…” atölyesiyle Gezi Parkı sürecini tarih yazımı açısından tartışmaya açmıştıı,. Şimdi de bu atölyenin çıktılarını bir belgesel filme dönüştürdü.

Tarih Vakfı tarafından 5 Ekim 2013 tarihinde düzenlenen atölyede, önce “Siyaset, İsyan ve Tarih Yazımı” konuları dünyadaki güncel olaylar üzerinden değerlendirilmiş, daha sonra Gezi Parkı sürecinde aktif rol almış sivil gruplar, deneyimlerini katılımcılara aktarmışlardı. İzleyiciye kapalı olarak gerçekleşen ikinci bölümde ise Gezi süreci “şimdinin tarihyazımı” çerçevesinde masaya yatırılmıştı. Bu atölye çıktılarından yola çıkarak hazırlanan belgesel, Gezi’nin aktörleriyle yapılmış röportajları bir araya getiriyor ve Gezi Parkı sürecini “şimdi’nin tarihi” penceresinden kayıt altına alıyor.

“Gezi Tarih Olur Mu? ‘Şimdi’yi İzlemenin Ötesine Geçmek” isimli belgeselin ilk gösterimi 4 Temmuz 2015, Cumartesi günü saat 18:30’da Tarih Vakfı Eminönü binasında gerçekleşecek.

Tarih: 4 Temmuz 2015, Cumartesi
Saat: 18:30
Yer: Tarih Vakfı, Ragıp Gümüşpala Caddesi No: 10, Eminönü (Marmara Belediyeler Birliği Binası)

* Etkinlik herkese açık ve ücretsizdir.

Kategori: Manşet

Dış Köşe

Gezi’nin etkisi çıkar aheste aheste…- Baran Alp Uncu

Seçimin galipleri belli.

En başta HDP. Başarısı, barajı geçip, AKP’nin tek başına iktidar olmasını -dolayısıyla da başkanlık sistemini- engellemekten ibaret değil.  Öncelikle, başta Selahattin Demirtaş olmak üzere HDP’liler siyasete akıl, mizah ve sağduyu kattı.  Kadın ve ekoloji gibi daha önceki seçimlerde esamisi bile okunmayan konuları gündeme taşıdı. Barışı, kendi gücünü pekiştirmenin pazarlık malzemesi yapmadan, “Seni başkan yaptırmayacağız” diyerek telaffuz etti. Başörtülü-başörtüsüz ayrımı yapmadan kadınları; Kürt-Türk-Ermeni-Süryani ayrımı yapmadan adaylarını meclise taşıdı.

Bir diğer galip ise Oy ve Ötesi. Tanımı gereği iktidara doğrudan talip olmayan bir sivil toplum örgütü Oy ve Ötesi. Ama en az bir siyasi parti kadar etkili oldu. Oy ve Ötesi’nin başarısı da, seçimlerin şeffaf ve kitabına uygun şekilde yürümesine sağladığı araçsal katkının çok ötesinde. Bir önceki seçime göre daha fazla il ve ilçeye yayılarak varlık gösterirken, güçlenen yurttaş iradesinin sembolü oldular. Hani, 1999 Depremi’nde AKUT bir sivil toplum kahramanı olarak ortaya çıkmıştı. Kapasitesinin çok ötesinde, sembolik de olsa devletin yetersizlikleri karşısında sivil bir umut hâline gelivermişti. İşte benzer bir şekilde, Oy ve Ötesi gönüllüleri de yurttaşların kendilerine ait bir sistemi yine kendi ayakları üzerinde durarak korumalarının sembolü oluverdi. Demokratik bir sistemde seçim denince olması gereken ama bir türlü sağlanmayanları hatırlattı. Yurttaş sorumluluğuyla müdahale etti.

Elbette, bu seçimin sonucuna etki eden birçok faktör var. En önemlilerinden bir tanesi de her iki galibin de kesişim noktası olan Gezi.

Seçim, HDP’nin Gezi sürecini en iyi okuyan ve bu süreçten en doğru dersleri çıkaran siyasi parti olduğunu gösterdi. Gezi Parkı’nda olduğu gibi, ortak paydalar üzerinden bir arada tutulan bir çeşitliliğin temsiliyetini mizah dolu bir dille üstelenerek yoluna devam etti.

Öte yandan, Oy ve Ötesi Gezi’nin içinden çıkan bir oluşum. Gezi boyunca temsili demokrasinin yeterince işlemiyor olmasına yapılan vurgunun ete kemiğe büründüğü sivil bir oluşum. Demokrasi oyununun kurallarının hakkıyla uygulanmasını sağlamak amacıyla –aynı HDP gibi- farklılıkları bir araya getirmekte.

AKP’nin otoriter neoliberalizmine karşı bu iki aktörün önderliğinde başarılı bir seçim sınavı verildi. Fakat iş asıl şimdi başlıyor.

Belli ki uzun bir süre seçilmişler arasında hükümeti oluşturma, koalisyon kurma/kurmama tartışmaları sürecek. Ancak geleceğin yol haritasının çıkacağı bu demir leblebi dönemde, yurttaşların aktif görevi devam edecek. Başka bir ifadeyle, Gezi ve sonrası bizlere kenara çekilmemeyi, “görevimiz yaptık , top artık seçilmişlerde” dememeyi öğretti. Böylelikle, seçilmişleri ana aktör ya da asıl söz sahibi sayan temsili demokrasinin sınırları genişletilebilir ve aksaklıkları giderilebilir.

Bunun imkanını da yine seçim sonuçları üzerinden okuyabiliriz.

Genel kanı, HDP’nin oylarındaki artışın büyük oranla bir paradoksun sonucu olduğu yönünde. AKP’nin beklentilerinin aksine anti-demokratik bir barajı dayatan adaletsiz seçim sistemi, önündeki engeli aşan HDP’ye yaradı. Bunda, HDP’ye “emanet” olarak verildiği söylenen oyların rolü büyük. Henüz bir saha araştırması olmasa da, diyelim ki bu oyların bir kısmı AKP’nin iktidardan gitmesi için HDP’ye “emanet” olarak verildi. Yine de bu oyların önemi sadece bir taktiksel tercih olmaktan çok daha fazla.

Öyle ya, herhangi bir şeyi emanet etmek için karşınızdakine az ya da çok bir güven duymanız gerekir. Emaneti geri almak üzere verirsiniz. Evet, bir sonraki seçimde de oyları başka partiye verirsiniz. Ama “emanet” bir oyla iradenizin temsil hakkını en azından bir dahaki seçime kadar vermiş oluyorsunuz. Ki dört sene hiçte fena sayılmayacak düzeyde bir güveni gerektirecek kadar uzun bir süre.

Oysa, Gezi öncesindeki döneme baktığımızda, Kürt kimliği üzerinden ortaya çıkan siyasi ayrım ve çatışmalar aşılamayacak kadar derin gözükmekteydi. Büyük bir kesimin, HDP gibi bir partiye -“emanet” ya da değil- oy vermesi söz konusu bile değildi. Hatta AKP’nin gitmesi için olsa bile.

Ama Gezi’de ortaya çıkan tanışıklıklar ve birliktelik bu durumu ortadan kaldırmaya başladı. Mağduriyetlerin ortaklaşmasıyla bir araya gelen Gezi koalisyonun aktörleri, karşısındakinin derdini, fikrini, tecrübelerini öğrendi. Aynı alanda ortak bir hedef uğruna bir arada olmayı pratiğe döktü. Mesela, bunlarca yıl Kürtlere yapılan adaletsizlikleri anladı. Ya da –erkek egemen bir dille de olsa- LGBTİ bireylerin “delikanlı” olduğunu keşfetti.

Hemen sonrasındaki park forumlarıyla ise, ortaya çıkan tanışıklar üzerinden kurulan ilişkilerin derinleşmesi ve yoğunlaşması sürecine girildi. Katılımcı ve müzakereci demokrasinin gereği olarak her bir mağduriyet enine boyuna konuşuldu ve tartışıldı. Kimseyi dışlamayan uzlaşmalar yoluyla çözümler üretilmeye çalışıldı. Forumlar belki bir noktada sönümlendi. Ama olsun, Gezi ruhu baki kaldı.

Özetle, Gezi boyunca Türkiye önce toplumsal düzeyde koalisyon kurmayı öğrendi. Sonra da bu koalisyonu müşterekler üzerinden içerisinde farklılıkları barındıran bir bütüne dönüştürmenin yollarını denedi.

HDP’nin başarısında da Gezi’de ortaya çıkan duygu ve anlam birlikteliğinin payı büyük.

Seçimin sonrasında da, yine Gezi’de olduğu gibi, ortak bir hedef için bir araya gelme durumunun karşılıklı güven ve dayanışmayla tamamlanması, derinleştirilmesi ve yoğunlaştırılması gerekmekte.

Henüz aşılması gereken, üzerine konuşulması, düşünülmesi gereken çok konu bulunuyor. Nasıl bir ortak yaşam istiyoruz sorusunda düğümlenen yığınla yerel ve küresel konunun listesi oldukça uzun: Bize “bahşedilmeyen” ya da muktedirlerin elinde araca/oyuncağa dönüşmeyen ama hava gibi, su gibi hakkımız olan kalıcı barış;  başörtülü- başörtüsüz demeden kadınların hayatın hemen her alanındaki sorunları; LGBTİ bireylerin dışlanmışlığı; çeşitli dini ve etnik kimliklerin ezilmişliği; yaşamı ve doğayı tehdit eden mega-projeler, nükleer enerji ve iklim değişikliği; iş cinayetleri; büyümeye dayalı ekonomi; ekonomik eşitsizlikler…

Özetle, seçim sonuçlarıyla ortaya çıkan durumu daha anlamlı ve kalıcı kılacak olan birlikte ve katılımcı şeklide saptanacak müşterek noktalar. Bunlar üzerinden beraber üretilecek çözüm önerileri, AKP’nin otoriter-neoliberalizmine karşı çıkanları daha da güçlü bir alternatif yapacak; “emanet” oyları da daha kalıcı hâle getirmenin imkanını açacaktır.

Her ne kadar HDP bu yönde belirli bir yol kat etmiş olsa da, bu iş sadece seçilmişlere havale edilemez. İşte o yüzden, seçimin hemen sonrasında Gezi sürecinde yarım kalan forumların tekrardan canlandırılması, ortaya çıkan yurttaş girişim ve örgütlenmelerinin genişletilmesi çok önemli.

Ne dersiniz? Yurttaşlar olarak “biz görevimizi yaptık” diyerek seyirci mi olacağız? Yoksa hazır bir kez daha fırsat çıkmışken siyasetin öznesi olarak daha da derinleştirilen güven ilişkileri üzerinden gündemi belirlemeye devam mı edeceğiz?

Söylenenleri Gezi’nin diline çevirirsek “Bu daha başlangıç, mücadeleye devam!”

 

Baran Alp UNCU – www.t24.com.tr

Kategori: Dış Köşe

ManşetTürkiye

Taksim Dayanışması’na beraat

taksim dayanışması...Taksim Dayanışması üyelerinin yargılandığı 26 sanıklı Gezi davasında mahkeme kararını açıkladı.

İstanbul 33. Asliye Ceza Mahkemesi’nde görülen davada mahkeme tüm sanıkların beraatine karar verdi.

Ne olmuştu?

Taksim Dayanışması üyeleri 8 Temmuz 2013’te İstanbul Valisi Hüseyin Avni Mutlu’nun Gezi Parkı’nı açması sonrası gözaltına alınmışlardı.

Taksim Dayanışması üyesi beş kişinin de aralarında olduğu 26 kişi hakkında “örgüt kurmak ve yönetmek” ile “toplantı ve gösteri yürüyüşleri kanununa muhalefet” suçlamasıyla hazırlanan ikinci iddianame İstanbul 33. Asliye Ceza Mahkemesi’nce 17 Mart 2014 kabul edildi ve dava açıldı.

İlk duruşma 12 Haziran 2014’da yapıldı.

Savcı Nazmi Okumuş’un 26 şüpheli hakkında hazırladığı ilk iddianame, “Şüphelilerin hangi kanundaki hangi suç veya suçları işlemek için örgüt kurdukları veya yönettikleri anlaşılmadığından, şüphelilerin savunmalarının alınabilmesi için iddianamede açıklanması gerekir” denilerek 10 Şubat 2014 tarihinde reddedilmişti.

Soruşturmayı Okumuş’tan devralan Savcı Mesut Erdinç Bayhan ise iddianamedeki “örgüt kurmak ve yönetmek” suçlamasını değiştirmeyerek yine aynı mahkemeye sundu.

İkinci iddianamedeki fark, “görevli memura mukavemet” suçlamasının çıkarılmış olması.

İlk iddianamenin ana ret gerekçesi, örgüt kurmak ve yönetmekle suçlanan kişilerin, bu örgütü neden kurduklarının belirtilmemiş olmasıydı. İkinci iddianamede de bu gerekçe belirtilmedi. Ancak mahkeme bu kez iddianameyi kabul etti.

İddianamede, Mimarlar Odası İstanbul Şubesi Genel Sekreteri Mücella Yapıcı, İstanbul Tabip Odası Genel Sekreteri Ali Çerkezoğlu, Halkların Demokratik Partisi (HDP) Genel Başkan Yardımcısı Ender İmrek, Elektrik Mühendisleri Odası İstanbul Şube Başkanı Beyza Metin ve Halkların Demokratik Kongresi (HDK) üyesi Haluk Ağabeyoğlu hakkında, Türk Ceza Kanunu’nun 220/1. maddesi uyarınca “örgüt kurmak ve yönetmek” suçlamasıyla 17 yıla kadar hapis cezası isteniyordu.

Diğer 21 şüphelinin ise 10’ar yıla kadar hapis cezasına çarptırılması talep ediliyordu.

26 sanığın da ayrıca, 2911 Sayılı Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanunu’na muhalefet suçlamasından cezalandırılması isteniyordu.

İddianamede Taksim Dayanışması’nın çağrısıyla insanların alana toplanması “halkı kışkırtmak” olarak değerlendirilmişti.

 

(Bianet.org)

Kategori: Manşet

Dış Köşe

“ne zaman savaşıp ne zaman savaşamayacağını bilen kazanır” – foti benlisoy

Kendi kendimize yalan söylemek, kendimizi kandırmak düşeceğimiz belki de en ciddi hata. Dalga geri çekiliyor. Geçen sene bu zamanlarda sokakta olan milyonlardan (dile kolay, resmi makamlar dahi dört küsür milyon insandan bahsediyordu) eser yok bugün. Berkin Elvan’ın cenazesinin ardından bir daha büyük kalabalıkların toplandığı eylemler gerçekleşmedi, gerçekleşemedi. Hepimiz gördük; 1 Mayıs geçen senekinden de cılızdı. Soma’daki katliam, sokağa da taşan bir öfkeye neden olduysa da şimdilik yeni bir kabarışa dönüşmeyen kısmi bir parantez olarak kalıverdi.

Bu geriye çekilişi sadece korkuyla, polisin dün bir kez daha şahidi olduğumuz amansız terörüyle açıklamak mümkün değil. Şiddet muhakkak hesaba katılması gereken bir neden elbette. Polisin sokağı sindirmek için bilinçli bir biçimde şiddeti seferber ettiği, kitleleri terörize etmeye, zaten mevcut olan geri çekilişi tam bir ricata dönüştürecek bir panik havası yaratmaya çalıştığı açık. Geçen sene hep birlikte aştığımız korku duvarında açılan gedikler hızla onarılıyor, duvar daha da yükseltilip iyice berkitiliyor. Ancak korku tek, belirleyici neden değil. Kitle hareketinin mevcut iktidara karşı bir güç odağı oluşturamaması, belirgin bir seçenek inşa edememesi, sandığa dönük oluşan umutların boşa çıkması, hızlı bir çözüm arayışında olan geniş kitlelerde hayal kırıklığının ve dolayısıyla yorgunluğun hâkim olmasına ister istemez neden oldu, oluyor. Bu dönemde genel hatlarıyla sol da sokağı örgütlemek, direnişi toplumsal hareketler içerisinde süreğen hale getirmekte pek de başarılı olamadı. Sokak muhalefeti bir siyasal-sosyal dönüşüm stratejisinin belirleyici momenti olarak tanımlanamayınca sokakta olmak kendisini ancak kendisiyle açıklayabilen bir mahiyet (sokakta olmak için sokakta olmak) edindi. Böyle olunca da yukarıda anılan atalet ve umutsuzluk, geniş kitleler nezdinde, sistem içi seçenekler arasındaki kavgaya, muhtemel bir “saray darbesine” ve elbet seçimlerle gelecek kolay bir çözüme bel bağlamaya götürdü.

Açıkçası bu geri çekiliş eğiliminin öyle yakın zamanda ve kolayca tersine çevrilmesi şimdilik mümkün görünmüyor. Yapılabilecek tek şey geri çekilişi “düzenli” hale getirmek, onun topyekûn bir ricat ve dağılmaya dönüşmesini engellemek. Bunun için evvel emirde yapmamız lazım gelen şey, her şey sanki Gezi günlerindeymiş, sol ve sokak muhalefeti almış başını gidiyormuş gibi davranmaya son vermek. Yüz binler bir çağrıyla harekete geçmek için tetikte bekliyor değil. Sosyal medya üzerinden yapılan merkezi toplanma çağrılarının vadesi çoktan doldu. “Meydanları özgürleştirme” lafzı mevcut güç dengelerini hiç dikkate almayan içi boş “devrimci verbalizme”, amiyane tabirle lafazanlığa dönüşmüş durumda. Dünkü Taksim çağrısını düşünelim. Hareketin (biz anlamadıysak da devlet erkânının çoktan anladığı) gerileyişinin aşikâr olduğu koşullarda “düşman” güçlerinin en yoğun olduğu, onun en hazırlıklı olduğu alanda bir meydan okumaya girişmek yenilgiye davet çıkarmak değilse neydi?

Dün akşam Taksim’de kurbanlık koyun misali dolanırken aklıma zamanında Mao’dan okuduğum bir cümle geldi: “Kazançtan çok kayba uğrayacağımız ya da berabere kalacağımız yıpranma çarpışmalarından kaçının” diyordu Mao. Biraz açmaya çalışayım. Malum, Mao Zedong, gerilla savaşını, daha güçlü bir ordu karşısında başvurulan konjonktürel bir taktik zorunluluk olmaktan çıkartıp ona stratejik bir derinlik kazandırmış, siyasal ve askeri araçların özgün bir kombinasyonu olarak ele almıştı. 1930’ların başında ÇKP saflarında hâkim olan Sovyet destekli ultra sol askeri maceracılığa karşı Mao, hazırlıksız hiçbir çarpışmaya girmemenin ve kazanılacağına güvenilmeyen hiçbir çarpışmayı kabul etmemenin temel önemini vurguluyordu. Hareket ve inisiyatif Mao açısından temel önemdeydi. Bir muharebenin kaderini belirleyen temel faktör, askeri karşılaşmanın yeri ve zamanını kimin seçtiği, kimin tayin ettiğiydi. İnisiyatif her zaman devrimci saflarda olmalı, düşmanın güçlü değil zayıf yanlarına vurulmalı, güçlü düşman karşısında taktik geri çekilişlerden imtina edilmemeliydi. Mao’nun bir slogana dönüşen ifadesiyle, “düşman ilerler biz çekiliriz, düşman konaklar biz rahat vermeyiz, düşman yorulur biz saldırıya geçeriz, düşman çekilir biz kovalarız.” Aslında bu görüşleriyle Mao, “ne zaman savaşıp ne zaman savaşamayacağını bilen komutan muzaffer olur” diyen (MÖ 6. yüzyılda yaşamış) Sun Tzu’nun izinden gidiyordu bir bakıma.

Uzatmayayım. Taksim’den Çin’e uzanan yol yanıltmasın. Mao’ya referans uzatmalı halk savaşıyla ilgili değil elbette. Amaç onun askeri düşüncesini bağlamından kopartıp bir siyasal metafor olarak kullanmak. İşte Mao’nun yukarıda andığım cümlesini aklımda evirir çevirirken, Gezi’nin “yıldönümünde” düşmanın karşısına onun en güçlü olduğu yerde çıkmamızın nasıl hesapsız bir iş olduğunu düşündüm belli belirsiz. Gecenin bir vakti eve gelince Mao’nun (sonradan araları açılmış olsa da) yoldaşı ve silah arkadaşı Lin Biao’nun bizde zamanında çok meşhur olan “Yaşasın Halk Savaşının Zaferi” kitabını karıştırayım dedim. Lin Biao yukarıda aktarılan hususta Mao’nun izinde gidiyordu elbette. Ona göre devrimci güçler, “heybetli bir düşmanı yenmek istiyorlarsa, kendi gücüyle düşmanınki arasında büyük bir oransızlık olduğu durumlarda, sonuçları umursamadan çarpışmalara girmemelidirler. Böyle yapmazlarsa, ciddi kayıplar verecekler ve devrimi ağır gerilemelere uğratacaklardır.” Lin Biao buradan hareketle şu formülasyonu ortaya atıyordu: “Yenebilecekken savaşmamak oportünizmdir. Kazanamayacakken savaşmakta diretmek maceracılıktır.”

Çin’i bir tarafa bırakalım, Gezi’nin yıldönümüne, Taksim’e dönelim. Mao ve Lin Biao’nun yukarıda aktarılan satırları düşünüldüğünde, dünkü eylem çağrısının ne vahim bir hata olduğu açık. Dün tam da kendi gücümüzle düşmanınki arasında büyük bir oransızlık olduğu bir durumda, sonuçları umursamadan çarpışmaya girdik. Sonuç ciddi bir demoralizasyon, muhtemelen sokaktan çekilişin daha sürat kazanması olacak. Peki bu çarpışmadan kaçınamaz mıydık? Böyle elverişsiz koşullarda, nasıl sonuçlanacağı belli olan bir çağrı yerine mevcut güçleri derleyecek bir anlayışla hareket edemez miydik? Bir önceki sene sokağa çıkmış insanları bir biçimde seferber edebilecek, onlardan nispeten daha düşük bir angajman düzeyi talep etmekle beraber onlara gerçekten ulaşmayı hedefleyecek farklı tarzda bir çalışma yürütemez miydik?

Yukarıda adı geçen Sun Tzu, “düşmanı aldatmak için zayıf olduğunuzda güçlü, güçlü olduğunuzda zayıf görünün” der. Biz dün, bırakın şaşırtmayı, hükümet ve polisin tam da bizden beklediği hamleyi yaptık ve olduğumuzdan da zayıf göründük. Oysa mevcut koşullarda demoralizasyona yol açacak bir yenilginin kesin olduğu Taksim çağrısı yerine, daha düşük profilli (ve olabildiğince az riskli) eylemlilik biçimlerini içerecek ve belki bir hafta, on güne yayılabilecek bir kampanyayla Gezi’nin moral itibar ve meşruiyetini arkamıza alabilirdik. Bu, Gezi’yle birlikte sokak siyasetiyle tanışmış insanlarla (Taksim’i zorlamaktan belki daha az spektaküler ama kuşkusuz daha sahici) bir yeniden buluşma imkânı sağlayabilirdi. Olmadı.

Gezi toplumsal muhalefet güçleri açısından muazzam bir sıçramaydı. Nefesimiz bu sıçrayışın devamını getirmeye şimdilik yetmedi. Ancak yine de Gezi öncesiyle kıyaslanamayacak derecede olumlu bir konumdayız. Bu son bir yılda yüz binlerce insan şu ya da bu düzeyde sokak siyasetiyle tanıştı, binlercesi militan mücadele deneyimleri edindi. Solun mücadele araç ve yöntemleri, sloganları büyük bir toplumsal itibar ve meşruiyet kazandı. Hepimiz yeni şeyler öğrendik, bir senede belki de şu son on yılın toplamından daha fazla deneyim kazandık. Direniş popüler kültürde yankı bulan bir temaya dönüştü. Bu “uzun” bir yılda biriktirdiklerimiz saymakla bitmez. Çok zengin bir miras edindik. Ama dikkat. Ne kadar büyük olsa da her mirasın bir sonu var. Mevcut olanla, “mış gibi” yapmakla yetinir, reel güçler dengesiyle hiçbir rabıtası olmayan devrimci tınılı pozları siyaset sanarsak hepsi gibi bu mirasın da elbet sonu gelecek.

foti benlisoy – baslangicdergi.org

Kategori: Dış Köşe

Uncategorized

15 Nisan 2014

Cumhurbaşkanlığı seçimi takvimi Resmi Gazete’de yayınlandı

Cumhurbaşkanının seçim tarihi, Yüksek Seçim Kurulu tarafından ilk oylama 10 Ağustos 2014, seçimin ikinci oylamaya kalması durumunda ise ikinci oylama 24 Ağustos 2014 olarak belirlendi. Yurtdışında yaşayan vatandaşlarımın bulundukları ülkede oy kullanma tarihleri ise ilk oylama 31 Temmuz-3 Ağustos 2014, seçimin ikinci oylamaya kalması durumunda ise ikinci oylama 17-20 Ağustos 2014 tarihleri olarak belirlenmiştir.

Türkiye’nin askeri harcamaları senede 19.1 milyar dolar

İsveç Stockholm Uluslararası Barış Araştırmaları Enstitüsü (SIPRI) raporuna göre, Türkiye’nin askeri harcamalarında da artış görüldü. 2012’de 16’ncı sıradaki Türkiye, 19.1 milyar dolar harcamayla 14’üncü basamağa yükseldi.

Abdullah Cömert’in katil sanığı polise 20’yıldan başlayan ağır hapis istemi, amirlerine takipsizlik

Hatay’daki Gezi protestoları sırasında polis saldırısı sonucu hayatını kaybeden Abdullah Cömert’in katil sanığı bir polis hakkında dava açıldı. Olay sırasında Akrep’ten gaz fişeği atmakla görevli, çevik kuvvet polisi A.K. hakkında olası kastla adam öldürme iddiasıyla 20 yıldan 25 yıla kadar ağır hapis istemiyle dava açıldı, iddianame kabul edildi.

Adli Tıp raporunda fişeğin ateşlendiği ve maktulün vurulduğu mesafe ve fişeğin özellikleri değerlendirildiğinde gaz fişeğinin kalabalığa doğru ateşlendiğini ve bu nedenle kast ile ölüm olduğu tespit edilmişti.

Vali Mutlu “1 Mayıs’ta Yenikapı’ndan başka yer söz konusu değil”

DİSK, KESK, TMMOB ve Türk Tabipleri Birliği (TTB) temsilcileri, 1 Mayıs’ı Taksim’de kutlamak için İstanbul Valisi Hüseyin Avni Mutlu ile 2 saati aşkın süren görüşme yaptı. Komite adına konuşan DİSK Genel Başkanı Kani Beko, “1 Mayıs’ı barışçıl şekilde ve hiç kimsenin burnu kanamadan Taksim’de kutlamak istiyoruz” dedi. İstanbul Valisi Hüseyin Avni Mutlu ise, “Şu anda Yenikapı dışında herhangi bir alternatif söz konusu değildir” dedi.

Manisa’da Kutlu Doğum Haftası’nda kız semazenlere yer verilmedi

Manisa’da Kutlu Doğum Haftası kapsamında Atatürk Spor Salonu’nda yapılan sema gösterisinde yaşları 7 ile 13 arasındaki 15 kız semazen yer almadı. Manisa Müftüsü Sinan Cihan, “Geçen yıl bazı kesimlerin tepkisi oldu. Bir sevap işleyelim derken, tepkilere neden olmak istemedik” dedi.

Kategori: Uncategorized

ManşetTürkiye

En genç Gezi sanığına ceza yok

küçük sanıkGezi Davası’nın en küçük sanığı 13 yaşındaki B.T.İ. dün hâkim karşısına çıktı.

Gezi Parkı eylemlerine destek amacıyla 3 Haziran’da Çanakkale’de, düzenlenen yürüyüş sırasında yola ‘Hükümet istifa’ ve ‘Faşizme ölüm’ yazdığı iddiasıyla hakkında ‘kamu malına zarar vermek’ suçundan 6 yıla kadar hapis istemiyle dava açılan ortaokul öğrencisi 13 yaşındaki B.T.İ. dün ilk kez hakim karşısına çıktı.

Çanakkale 1. Asliye Ceza Mahkemesi’nde, geçen 27 Kasım’da görülen görülen ilk duruşmaya, ertesi gün ortaokul son sınıflar için yapılan merkezi sınava girecek olması nedeniyle katılmayan B.T.İ.bugünkü duruşmada yerini aldı. Babası Tamer İ. ile Adliye’ye gelen B.T.İ.’ye burada çok sayıda sivil toplum kuruluşu üyesi ile bazı milletvekilleri destek verdi. Yaklaşık 200 kişilik grup, Adliye önünde ‘Her yer Taksim her yer direniş‘ ve ‘Hükümet istifa’ sloganları attı.

Mahkeme B.T.İ’ye ceza verilmesine yer olmadığına karar verdi.

(Yeşil Gazete)

 

Kategori: Manşet

ManşetTürkiye

Gözlük, baret ve sirkeye beraat

İstanbul 50. Asliye Ceza Mahkemesi, Gezi eylemleriyle çok önemli bir karara imza attı. Mahkeme, “gözlük, baret, sirke” gibi nesneleri “suç delili” olarak gösteren Savcı’nın aynı iddianameyi geri göndermesi üzerine, bütün sanıklar hakkında duruşma bile yapmadan beraat kararı verdi.

İstanbul 50. Asliye Ceza Mahkemesi, “sirke, sargı bezi, baret, gözlük” gibi “suç delilleri” sunan savcılığın iddianamesini reddetmiş, ancak Savcı aynı nesneleri delil olarak göstermekte ısrar ederek iddianamede değişiklik yapmadan mahkemeye geri yollamıştı. Bunun üzerine mahkeme, bütün sanıklar hakkında duruşma dahi yapmadan “beraat” kararı verdi.

CHP Tunceli Milletvekili Hüseyin Aygün, Twitter’da sürecin gelişimini anlattı ve “herkes Cemaat’in savcısı, Cemaat’in hakimi olacak değil” yorumunu yaptı. İşte Aygün’ün değerlendirmesi:

Sevgili dostlarım, İstanbul 50. Asliye Ceza Mahkemesi Gezi gösterileriyle ilgili çok önemli bir karara imza attı, biliyorsunuz bundan bir kaç hafta evvel Gezi eylemlerine katılan 23 kişi hakkında dava açan pek cevval bir savcı ‘Sirke, gözlük, baret, motorcu kaskı, sargı bezi’ gibi nesneleri ‘suç delili’ olarak göstererek 23 kişiye ceza istemişti, 50. Asliye Ceza Mahkemesi ise ‘Bu nesneler silah değildir, delil gösterin’ diyerek iddianameyi kabul etmeyerek savcılığa geri göndermişti, bunun üzerine İstanbul Savcısının ‘Gözlük ile herhalde yüzmeye gitmiyorlardı, eyleme gittikleri çok açıktır, Taksim’de havuz mu var’ laubaliliğiyle iade ettiği iddianameye ne oldu biliyor musunuz? Benim hayatımda hiç görmediğim bir şey oldu, 50. Asliye Ceza Mahkemesi sanıkların ifadesini almaya veya duruşma bile yapmaya gerek görmeyerek hepsi hakkında ‘BERAAT’ kararı verdi! Türkiye’de herkes cemaat savcısı, cemaat hakimi, AKP memuru olacak değil ya! İşte böyle hakimler de var! Türkiye Cumhuriyeti Tayyip Erdoğan’ın babasının çiftliği değildir!

Sol Haber

Kategori: Manşet

ManşetTürkiye

Medyada Nefret Söylemi Raporu Yayınlandı

Hrant Dink Vakfı’nın, “Medyada Nefret Söyleminin İzlenmesi” adlı çalışma kapsamında hazırladığı rapor yayımlandı. 2013’ün Mayıs, Haziran, Temmuz ve Ağustos aylarında basılan haber ve yazıların değerlendirildiği raporun ilk bölümünde dinî ve etnik gruplar ile kadınlar ve LGBT bireylere ilişkin içerikler değerlendirildi. Metnin ikinci bölümünde ise Gezi Parkı protestolarının 1-7 Haziran arasında medyada nasıl değerlendirildiğine ilişkin verilere yer verildi.

Yeşil Gazete ekibi olarak raporun temel başlıkları ve öne çıkan tespitleri üzerine geniş bir özetini yayınlıyoruz.

”Türkiye’de medyanın sık sık taraflı, önyargılı ve ayrımcı bir dil kullandığına tanık oluyoruz. Haberlerde, özellikle de manşetler ve haber başlıklarında kullanılan provokatif, ırkçı ve ayrımcı dil, toplumda düşmanlığı ve ayrımcı duyguları tetikleyen, kalıp yargıları güçlendiren birer araca dönüşüyor” Tespitiyla başlayan raporlama çalışmasında nefret söylemi alt gruplara ayrılmış:

1) Abartma / Yükleme / Çarpıtma: Bir kişi ya da olaydan yola çıkarak bir topluluğa yönelik olumsuz genellemeler, çarpıtmalar, abartmalar, olumsuz atıflar içeren söylemler (“Türkiye çan sesine boğuldu”)

2) Küfür / Hakaret / Aşağılama: Bir topluluk hakkında doğrudan küfür, aşağılama, hakaret içeren (örneğin Kalleş, Köpek, Kanıbozuk gibi) söylemler

3) Düşmanlık / Savaş Söylemi: Bir topluluk hakkında düşmanca, savaşı çağrıştıran ifadelerin yer aldığı söylemler. (Örneğin Gavur Zulmü)

4) Doğal Kimlik öğesini nefret aşağılama unsuru olarak kullanma / Simgeleştirme: Doğal bir kimlik öğesinin nefret, aşağılama unsuru olarak kullanıldığı, simgeleştirildiği söylemler. (Örneğin olumsuz anlamda “senin annen Ermeni zaten” söylemi ya da “senin soyadın Davutoğlu mu Davutyan mı?” gibi)

Rapora göre, nefret söylemi üreten haber sayısı düşüş gösterirken hedef alınan grup sayısında dikkate değer bir artış gözlemlendi. Hedef alınan 25 farklı grubun bazıları sadece tek bir yazıyla nefret söyleminin hedefi olurken, hakkında birden fazla içerikte nefret söylemi üretilen grup sayısı ise 15 oldu. Nefret söylemi üreten haber sayısı düşüş gösterirken hedef alınan grup sayısında dikkate değer bir artış gözlemlendi. Hedef alınan 25 farklı grubun bazıları sadece tek bir yazıyla nefret söyleminin hedefi olurken, hakkında birden fazla içerikte nefret söylemi üretilen grup sayısı ise 15 oldu.

Milli Gazete ve Yeni Akit liderliği paylaşıyor

Ermeniler, Yahudi Hristiyan, Batı, Kürt sıralaması degismezken, nefret söylemine en fazla rastlanan ulusal gazeteler arasında ilk sırayı Milli Gazete (12 yayın, %22.64) ve Yeni Akit (12 yayın, %22.64) paylaşmakta. Onları takip eden gazetelerdeki nefret söylemi içeren yayın sayısı ise bu sayının ancak yarısı veya yarısından daha az: Yeni Mesaj (6 yayın, %11.3), Ortadoğu (5 yayın, %9.43), Milat Gazetesi (3 yayın, %5.66), Akşam (3 yayın, %5.66), Takvim (2 yayın, %3.77), Anayurt (2 yayın, %3.77), ve birer yayınla (%1.88’er) Sabah, Türkiye, Milliyet, Yeni Şafak.

Raporda bu dönemde Kürtlere yönelik nefret söylemi içeriğinde görece bir düşüş gözlendiği sonucuna ulaşılmış. Gezi Olayları’nın gündemde geniş yer tutması nedeniyle “Çözüm Süreci” yazılarda daha az irdelenirken geçtiğimiz dönemde 12 yazıda nefret söylemine maruz kalan Kürtler, bu dönemde 5 içerikte nefret söylemi mağduru olarak yer aldılar.

DİĞER DEZAVANTAJLI GRUPLAR

Bu başlık altında kadınlar ve LBGTİ bireyleri diğer gruplardan ayrılarak değerlendirilmiş.

Hedef aldığı gruplar bakımından (kadın, lezbiyen, gey, biseksüel, trans / LGBT) ilk bölüme dâhil edilmeyen 22 içerik ve ilk bölümde yer alan, ancak içerikte hedeflenen diğer grup açısından incelenen bir yazı olmak üzere toplam 23 yazı bu bölümde söylem yönünden incelenmiştir. Geçen dönemlere oranla, bu kategori altında incelenen yazıların sayısında dikkat çekici bir artış gözlenmesi, Gezi Olayları bağlamında LGBT bireylerin ve kadınların nefret söylemi içeren bir dille anılmasından ve dönem içinde, İngiltere’de gündeme gelen eşcinsel evlilik konusundan kaynaklanmaktadır.

Gezi olaylarıyla bağlantılı olarak yazılan yazılar, herhangi bir konuda “itibarsızlaştırma” saiki söz konusu olduğunda hâlâ kırılgan gruplar arasında bulunan kadınların ve LGBT bireylerin kullanıldığını göstermekte. İncelenen yazıların çoğu (%69.56, 16 yazı) imza veya kaynak belirtilerek yayınlanırken Yeni Akit gazetesi yedi yazıyla bir kez daha LGBT bireyler ve kadınlar hakkında en çok nefret söylemi üreten yayın oldu. Vatan ve Takvim gazeteleri, birer yayınla ana akım medyada LGBT bireylere yönelik nefret söylemini dolaşıma sokarken yedi yerel gazete, bir haber hariç, bölgeleriyle ilgili bir gelişme söz konusu olmadan, genel bir çerçeve içinde nefret söylemi üretti.

GEZİ OLAYLARINDA NEFRET SÖYLEMİ

Gezi olayları sırasında,  düşman oluşturan, hedef gösteren ve aşağılayan ayrımcı dil üreten gazeteler arasında Yeni Şafak ilk kategoride 64 ve ikinci kategoride 19 içerikle ilk sırayı almaktadır. Hemen sonrasında, ilk kategoride 19 ve ikinci kategoride 18 içerikle Sabah gazetesi gelmektedir. Ancak iki gazete arasında düşman oluşturan içerik üretmede oluşan sayısal fark bu kategoride Yeni Şafak gazetesini özel olarak ele almayı gerektirmektedir.Salt Karşıtlıktan Doğan Ayrımcı Dil Belli bir toplumsal gruba, siyasi partiye ya da kişiye karşıtlık üzerinden üretilen ayrımcı dile 27 içerikle en fazla Sözcü gazetesinde rastlanmaktadır. 23 içerikle Yeni Şafak gazetesi onu takip etmektedir.

Araştırmada dikkati çeken bir başka nokta, cinsiyet ve cinsel kimlikleri aşağılayarak ayrımcı dil üreten içeriğe hiçbir gazetede rastlanmamış olmasıdır. Buna ek olarak Radikal, Özgür Gündem, Taraf ve Habertürk gazetelerinde LGBT bireylerin Gezi Olayları’ndaki görünürlüğüne dair sayıca az da olsa içeriklere rastlanmaktadır. Ancak Sabah, Zaman, Yeni Şafak ve Hürriyet gazetelerinde LGBT bireylere dair hiçbir içeriğe rastlanmamıştır. Tüm toplumsal gruplara oranla LGBT bireylerin yazılı basında bu kadar az yer alması onların yok sayılması riskini de beraberinde getirmektedir. Ayrımcı dili oluşturan kategorilerin arasında bulunan organik bağ düşünülünce, LGBT bireyleri hedef göstererek aşağılayan herhangi bir içeriğe rastlanmaması onların yok sayılarak uğradıkları ayrımcılığın üstünü örtmemektedir.

Sonuç bölümünde yapılan yorumlarda da şu görüşler dile getirilmiş:

Gezi Parkı Olayları sırasında siyasi ve toplumsal alanda üretilen ayrımcı dilin yazılı basında nasıl yer bulduğunu ve hangi mekanizmalarla yeniden üretildiğini anlayamaya çalıştığımız bu raporda ayrımcı dil ve söylem kategorilerinin, Türkiye medyasında parçalı ancak köklü bir biçimde yeniden üretildiği anlaşılmıştır.

Bu verilerden yola çıkarak araştırmaya başlamadan önce kategorilendirdiğimiz gazetelerin Gezi Olayları karşısındaki duruşunu yeniden gözden geçirerek bu kategoriler oluşturulabilmektedir:

1) Eylemlere eleştirel yaklaşan gazeteler: Yeni Şafak, Sabah; 2) Eylemleri destekleyerek yaklaşan gazeteler: Hürriyet, Radikal, Özgür Gündem, Taraf, Sözcü; 3) Özellikle bir duruş belirtmeyen gazeteler: Zaman, Habertürk.

En yüksek sayıda düşman oluşturan ve hedef gösteren içeriklere sahip Yeni Şafak gazetesinde yabancı düşmanlığına; yabancı devletleri, istihbarat servislerini, uluslararası yatırımcıları ve basını hedef olarak ön plana çıkaran ve Gezi Olayları’nın uluslararası kaynaklarına vurgu yapan içeriklerde rastlanmıştır. Bunun yanı sıra; ülke içi siyasetin geçmiş ve şimdiki dinamiklerinden yararlanan ve toplumsal farklılıkları ayırıcı nitelikler olarak vurgulayan kutuplaştırıcı söyleme, gruplar arasında karşılaştırmalar yaparak ve makbul olanı belirterek hiyerarşi kuran ayrımcı dile ve son olarak Gezi Olayları’nın Türkiye ekonomisine verdiği zararı vurgulayan, yani ekonomik kaygılardan beslenen ayrımcı dile rastlanmıştır. Sonuç olarak düşman oluşturan ayrımcı söylem; hem yurt içinde Gezi Olayları sırasında öne çıkan toplumsal grupları iç düşman olarak hedeflemekte hem de Gezi Olayları’nın kimi zaman kaynağı kimi zaman ise kışkırtıcısı olarak gördüğü yabancı kişi ve kuruluşları Türkiye’nin bütünlüğünü tehdit ettikleri iddiasıyla dış düşman olarak göstermektedir. Hedef gösteren içeriklerde ise Sabah gazetesi ve Yeni Şafak gazetesi sayısal olarak neredeyse eşit içerikler üretmişlerdir.

Gezi Olayları sırasında kimi toplumsal grupları dışlayan ve suçlu göstermeye gayret gösteren bu kategoride her iki gazete de kendi politik ve dini duruşları üzerinden diğerlerini yargılamayı ve hedef göstermeyi amaçlayan içerikler üretmişlerdir. Gezi Olayları’nın farklı bileşenleri ve onların hayat tarzları özellikle ve farklı jargonlarla dile getirilmiş ve bu hitaplara içerikler bağlamında olumsuz anlamlar yüklenmiştir. Adı geçen toplumsal gruplar çoğunlukla siyasi istismarın hazırlayıcıları oldukları gerekçesiyle hedef gösterilmişlerdir.

Sonuç olarak, Türkiye açısından siyasi, toplumsal ve kültürel öneme sahip Gezi Olayları’nda yazılı basında üretilen ayrımcı dili analiz edebilmek yazılı basında üretilen ayrımcı dil ve söylemin Türkiye’de yaşanan siyasi gelişmelerle yakında ilişkili olduğunu gösterebilmek açısından önemlidir. Araştırmada da görülüyor ki, her yeni siyasi gelişmeyle birlikte ortaya çıkan her yeni ifade/kelime seti yazılı basında kullanılmakta ve farklı biçimlerde yeniden üretilmektedir. Bu yeniden üretim aşamasında gazetelerin siyasi tavırları ayrımcı dil ve söylemin üretilmesini engellemiyorsa da nasıl üretildiğini biçimlendirmektedir. Bu araştırmanın en önemli katkısı medyada üretilen ayrımcı dilin nasıl örgütlendiğinin araştırılabileceği yeni çalışmalar için bir ilk adım atmış olmasıdır.

http://nefretsoylemi.org/rapor/mayis-agustos-rapor-final.pdf

Haber:Yeşil gazete

Kategori: Manşet

YazarlarYeşeriyorum

“Her yer Taksim” mi acaba? – Berkay Atik

Parktaki olayların patlak vermesiyle bir süre ertelediğim Kuzey Anadolu çiftçi ziyaretlerime, parkın sakinleşmesi üzerine 11 Haziran sabahı yola çıkaracak başladım. O gün parka polis tarafından ikinci şafak baskını yapıldı. Aklımı ve kalbimi İstanbul’da bırakarak çıktığım yolculukta Zonguldak’tan Kars’a uzanan rotamı zor da olsa tamamladım. Bu yazıda çiftçilerle tarım üzerine konuştuklarımı değil, Gezi olaylarının kırsaldaki yansımalarına dair izlenimlerimi anlatacağım.

Ben köy köy dolaşırken İstanbul’da, Ankara’da kıyamet kopuyordu. Kastamonu’nun bir köyünde misafir olduğum evde biz sofranın başındayken televizyonda tahmin edebileceğiniz renkte Gezi haberleri dönüyordu. Buraya kadar çok şaşırtıcı değildi ama durumun vehametinin ilk sinyalini sofrayı kuran sevimli ev sahibesinin ağzından çıkan şu dikenli kelimelerde gördüm: Terörist bunlar, terörist! Eşi de farklı düşünmüyordu; dış mihraklar, düzeni bozanlar, kaldırım taşları, vs. Ertesi gün oradan ayrılıp doğuya doğru yola koyuldum, köy kasaba ilerledim. Ne acı ki gittiğim hemen hemen her yerde manzara aynıydı, dillerde hep aynı kelimeler:

“ağaç bahane, bunların derdi başka!”

“ülkenin gelişmesini istemiyorlar, ülkeye zarar veriyorlar, kırıp döküyorlar”

“3. köprü, havalimanı, kanal İstanbul projesi yabancıların işine gelmiyor, bu eylemciler onların maşası”

“dış mihrakların oyunu”

Kısacası, gittiğim köy kahvelerinde okunan gazeteler, evlerde hiç kapanmayan televizyonlar, minibüslerde açık radyolar ve her gün her yerde aynı mesajları yineleyen Başbakan olayları nasıl anlatıyorsa köylü de olayı öyle kabul ediyor, çevresindekilere aynı cümlelerle aktarıyordu. Üstelik bahsettiğim köylüler arasında AK Parti’ye oy vermeyen, hatta Başbakan’ı sevmeyenler de vardı ama bu eylemlerden hepsi bıkmıştı ve alternatif bir ses olmadığı için duyduklarına inanıyorlardı.

Ethem’den, kırmızılı kadından, Kordon’da durup dururken polis dayağı yiyen genç kız ve oğlandan, evlerin içine kadar atılan gaz fişeklerinden, kask numarası kapalı polislerden, eli sopalılardan, tacizlerden, yaralamalardan, yerde tekme tokat dövülenlerden, keyfi gözaltılardan, işkenceden, Dolmabahçe’de camide yaşananların gerçek yüzünden ve daha nice gerçekten haberleri yoktu. Çünkü sosyal medya buralara uğramamıştı. Bir süre kendimi inanılmaz çaresiz, üzgün ve öfkeli hissettikten sonra silkelendim ve “bundan sonraki duraklarımda medya ben olacağım” dedim. Girdiğim her ortamda Gezi gerçeğini anlatmaya çalıştım. “Şöyle olmuş, böyle olmuş” diye kulaktan kulağa çarpıtılarak ve şişirilerek anlatılan lafları duydukça “durun, ben oradaydım, size ilk ağızdan anlatayım” diyerek konuştum da konuştum. Anlattıklarım genelde kafaları karıştırdı, çünkü şimdiye kadar kimse bu abilerime Gezi bostanını, parktaki teyzeleri, çocukları, şenlik havasını anlatmamış, göstermemişti. “Hayır” dediğimiz AVMleri, HESleri, madenleri, nükleer santralleri, köprüyü, havalimanını, vs niye sakıncalı bulduğumuzu kimse onlara tam olarak açıklamamıştı. İşte bu yüzden bu projelere hayır diyenler, kırsaldaki insanımızın gözünde kalkınmaya, gelişmeye, refaha karşı duran, sokağa döküldüğünde ise kutsal devlet nizamına tehdit unsuru içeren kaka insanlar hâlâ…

“Her yer Taksim”i gerçek kılmak, dönüşümü kitleselleştirmek istiyorsak İstanbul dışına, Anadolu şehirlerine, kasabalarına, köylerine bizzat gidip olanı biteni, dış mihrakların, faiz lobisinin veya partilerin değil sadece ve sadece doğanın haklarının savunucusu olduğumuzu, “hayır” dediğimiz projeleri neden ülkemiz ve doğamız için doğru bulmadığımızı herkesin anlayacağı bir dilde anlatmak zorundayız.

Berkay Atik

Kategori: Yazarlar