Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Dünya balıkçılığının durumu-3

Gıda ve Tarım Organizasyonu FAO’nun 2020 raporunda ifade edilen avcılık ve yetiştiricilikle ilgili değişimlerden şu saptamaları çıkarmıştık: Artan avcılık ve yetiştiricilik miktarı, sucul kaynaklı gıda arzının artması anlamına gelse de ekosistem ve gelecek için riskler taşımaktadır. Bu riskleri iki ana grupta toplayabiliriz:

  • Balık stokları üzerinde oluşan aşırı avcılık baskısı, bu stokların sürdürülemez hale gelmesine neden olmaktadır.
  • Yetiştiricilikten kaynaklı meydana gelen üretim artışı gerek karbon ayak izi gerekse de balık yemi için gerekli olan balık unu talebinin artmasına, bunun da besin zincirinin daha alt basamaklarında olan ve üst basamaklar için taşıyıcı kolon işlevi gören stokların sürdürülemez düzeyde avlanmasına neden olmaktadır.

Her iki durum da uzun erimde doğrudan ve dolaylı olarak tüm bir ekosistemin sömürüden kaynaklı bir krizle karşılaşmasına neden olabilme potansiyeli taşımaktadır. Bunun için FAO raporunun kapağına dönmekte fayda var. Kapakta yer alan fotoğraf ve başlığın altında yer alan slogan (Sustainability in action) birçok anlamda bize bazı şeyler anlatıyor.

Fotoğrafçı Kyle LaFerriere tarafından Gana’da çekilen fotoğraf, dünya balıkçı filosunun önemli bir kısmını oluşturan ve küçük ölçekli kıyısal balıkçılık yapan balıkçıların önemini resmediyor. Birkaç veriyle bunu anlatmaya çalışayım. Küresel avcılık filosunun yaklaşık sadece %5’ini oluşturan motorlu ve 12m’den büyük balıkçı tekneleri, dünya balıklarının  %75’ten fazlasını avlıyor. Balıkçılıktan geçinen popülasyonun %75’ten fazlası ise küçük ölçekli balıkçılıkla geçimini sağlıyor. Hani hep bahsedilen dünya kaynaklarının çoğunluğunu seçkin azınlığın tüketmesi meselesi var ya,  işte o durum balıkçılık için de geçerli.

Yani sürdürülebilir balık üretiminde anahtar rol oynayan küçük ölçekli balıkçılar, bir nevi endüstriyel balıkçılık faaliyetlerinin baskısı altında eziliyor. Bu ezilmeye otoritelerin aldıkları kararlar da destek oluyor. Hatırlarsanız, geçen yıl Türkiye’de daha çok küçük ölçekli balıkçıların avlandığı ve aynı zamanda balık stoklarının da üreme ve beslenme alanı olan kıyısal alanlar, büyük ölçekli gırgır balıkçılarının avcılığına açılmıştı. Lobisi güçlü olanlar yönetimde de etkili olabiliyor.

Balık değil, balık unu üretimi artıyor 

FAO’nun raporunun alt başlığında yer alan sürdürülebilirlik vurgusunun, küçük ölçekli balıkçı grubunun fotoğrafıyla birlikte kapağa taşınmasının nedeni de işte tam olarak bu! Yani sürdürülebilir bir çevre! Bunun için de küçük ölçeklilik! En azından ben öyle anlamlandırıyorum. Sürdürülebilir bir doğal çevre için de büyüme ve üretim artışı yerine küçülme ve sürdürülebilir olarak iştah azaltımı şart. Yani sürdürülebilirliği, küçülmeden yana kullanmanın gerekliliği…

Balık üretimindeki artışın ana kaynağı olan endüstriyel balıkçılığın Türkiye’de olduğu gibi gerek devlet desteği gerekse de kural tanımaz büyümeyle tüm üretimi domine etmesi, maalesef balık tüketiminde artışa neden olmaktan da uzaktır. Çünkü balık üretim artışına hem Türkiye’de hem de dünyada neden olan türler, balık unu/balık yağı sektörünün kullandığı türler. (Peru hamsisi, krill, çaça, vb.). Diğer türlerin üretiminde meydana gelen artışlar ise oldukça sınırlı ve hatta düşüş eğiliminde. Aslında balık fiyatlarında düşüşe neden olması beklenen bu yemlik balık üretimi artışının her nedense fiyatlarda kayda değer bir azalış meydana getirmemesi, akıllara kardan zarar etmek istemeyen sermayenin tutumunu getiriyor. Her sektörde olduğu gibi kar etmek en önemli faktör. 

FAO raporundaki balık fiyat endeksi de tam olarak bize bunu söylüyor. Balık fiyatları, yıllar içinde av miktarı artsa da düşmek yerine artış eğiliminde. Zaman zaman fiyatlarda düşüş gerçekleşmiş olsa bile (2008-2009 gibi) nedeni balık üretimi değil ekonomik krizler!

Benzer bir artış eğilimi Türkiye için de geçerli. Her yıl çıkartılan destekler ve yapılan vergi muafiyetleri üreticilerin karını arttırırken ne balık fiyatlarında azalış ne de balık tüketiminde kayda değer bir artış meydana gelmemiştir. Mevsimsel süreçler nedeniyle meydana gelen avcılık artışını hanesine başarı olarak yazanlar ve bunun reklamlarıyla algı üretenler, asıl artışın üreticinin ihracattan elde ettiği karda olduğunu ve iç pazara oldukça pahalı olarak giren balıkların tüketiminde olmadığını gizlemeye çalışmaktadırlar. Çünkü indirimi ve desteği kapan üretici sınıfı, iç piyasaya ucuz balık sunmak yerine ihracata yönelmek suretiyle kendilerine gösterilen ayrıcalığı fırsata çevirmekle meşgul oluyor. Çünkü para tatlı…

Üreticinin ihracat hedefi gözden geçirilmeli

Bu açık seçik ortadayken balık tüketiminde artış sağlamanın tekel haline gelmiş üreticiye destek vermekle gerçekleşeceğini zannetmek ise amacı açık ediyor (tüketiciye ucuz balık sağlamak değil). Her ne kadar herkes balık yesin sloganıyla yapılan reklamlar olsa da, geçtiğimiz üç aylık süreçte, piyasada daha önceleri iki misli fiyata satılan balıkların bir anda yarı fiyatına satılmasının altında başka bir neden yatıyor. Çünkü koronavirüs nedeniyle neredeyse sıfırlanan ihracat, elde kalan balıkların satılmasını gerektiriyor. Bunun için de ilk hedef iç piyasa. Nasıl ki ihracattan dönen mallar iç piyasaya zaman zaman ucuz fiyattan sürüyorsa, burada da benzer bir durum söz konusu. Yani aman üretici mağdur olmasın. İyi de aynı üretici madem bu kadar ucuza balık satabiliyor ve bundan da kar edebiliyorsa neden bunu yıl sathına yaymıyor? Cevabı basit! Kimse karından zarar etmek istemiyor. Yani varsa yoksa üreticinin karı. Balığın ve vatandaşın ihtiyacı söz konusu bile değil.

Sonuç olarak üreticinin fahiş düzeydeki kârına dokunmadan, sadece afişle/reklamla/broşürle balık tüketiminin artırılamayacağının anlaşılması gerekmektedir. Balık tüketimi ekonomik olduğu kadar kültürel bir olgudur. Öyle bir iki reklamla tüketici davranışının değişeceğini zannetmek yanılsamadan başka bir şey değildir. Bu durumu bir bütün olarak ele almak gerekmektedir. Su ürünleri üretimini tekelleştirerek küçük çaplı aile üreticilerini rekabet edemez hale getirip batıran politikalardan vaz geçmek yapılabileceklerin başına konulabilir.

Küçük ölçekli üretici teşvik edilmeli

Yetiştiriciliği yapılan tür çeşitliliğini arttırarak, daha ucuza mal edilebilen ve ucuz olarak satılabilecek olan tilapia, sazan vb. türlerin de yetiştirilmesini desteklemek atılabilecek diğer bir önemli adımdır. Göllere balık atmak yerine bu türlerinin yetiştirilebilir olanları için efor sarf etmek de önemli bir adım olabilir. Üreticiye destek verirken küçük ölçekli üreticinin ve üretimi daha ucuz olan türlerin üretiminin pozitif olarak teşvik edilmesi ve buna dair politikaların belirlenmesi de yapılabileceklerden biridir. Tek başarı kriterinin ihracat olduğu herhangi bir politikanın uzun vadede sürdürülebilirliği söz konusu değildir. Doğal kaynaklar ithalat/ihracat rakamlarının konusu olamayacak kadar önemli kaynaklardır ve sorumlulukla yaklaşılması gerekmektedir.

FAO’nun raporundan da anlaşılacağı gibi, balık stokları tükenmekte ve yetiştiricilik sektörünün de sürdürülebilirliği gün geçtikçe ortadan kalkmaktadır. Bu amaçla endüstriyel balıkçılığın hacminin küçültülmesi, küçük ölçekli balıkçılığın teşvik edilmesi ve küçük ölçekli balıkçıların da bu anlamda bilinçlendirilmesi gerekmektedir. Benzer bir durum balık yetiştiriciliği için de geçerlidir. Aile işletmelerinin rekabet edemediği devasa üretim hatlarının uzun erimde balık stoklarına da balık tüketimine de etkisi hep negatif olacaktır.

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Dünya balıkçılığının durumu -1

Gıda ve Tarım Organizasyonu FAO’nun her yıl yayınladığı dünya balıkçılığının durum raporu, 2020 yılı için de yayımlandı. Rapor, balığa dayalı beslenme ve bunun yarattığı etki konusunda bize önemli fikirler veriyor. Raporda tüm dünya ülkelerinin balık üretimi, tüketimi ve bunun yarattığı ekonomik değer başta olmak üzere, meydana gelen değişimlerin olası nedenleri ve bazı öneriler de yer alıyor. Rapor oldukça geniş kapsamlı olduğu için tek bir yazıya sığdırmak pek de olanaklı değil. O sebeple birkaç yazı halinde değerlendirmek faydalı olacak.  

Avcılıkla üretilen balık miktarı

Raporda ilk göze çarpan nokta, balık üretimindeki artış. Üstelik bu artış hem yetiştiricilikten hem de avcılıktan geliyor. Toplam balık üretim miktarı 2017’deki değeri olan 172 milyon tondan, 2018 yılında 179 milyon tona yükselmiş. Bu üretim içerisinde avcılıktan gelen miktar 2017 yılındaki 92.5 milyon tondan, 2018 yılında 96.4 milyon tona yükselmiş durumda. Yani avcılıkta 3.9 milyon tonluk bir artıştan bahsediyoruz. Türkiye’nin 2017 yılındaki toplam balık üretiminin neredeyse altı katı. Avcılıkla elde ettiğinin ise neredeyse 13 katı. Bu kıyaslamayı yapmamın nedeni artışın boyutunu anlatmak!

Avcılığa dayalı toplam üretimin %50’si Çin, Endonezya, Peru, Hindistan, Rusya, ABD ve Vietnam tarafından gerçekleştirilmiş. Bu ülkeler içinde ise en yüksek pay sahibi olan Çin! Bu ülke, dünya balık avcılığındaki üretimin 12 milyon tonunu tek başına gerçekleştirmiş. Çin’in nasıl bir ülke olduğunu anlamak açısından önemli bir bilgi aslında!

Avcılığa dayalı balık üretiminin %12.6’sı iç sulardan kaynaklanıyorken, %87.4’ü deniz balıkçılığından geliyor. Burada Türkiye için özel bir parantez açmakta fayda var. Çünkü Türkiye’de avcılıktan elde edilen üretimin iki ana türü mevcut. İç sular için İnci kefali, deniz balıkçılığı için de hamsi! Dünya balıkçılığı açısından Peru hamsisi ne demekse Türkiye balıkçılığı için de Karadeniz hamsisi o demek. 2018 yılında dünya genelinde artan deniz balıkçılığı avcılığına karşın Türkiye’de önemli bir azalma meydana gelmiş. Yaklaşık 40 bin ton! Bunun da temel nedeni hamsi avı miktarındaki azalış. 2017 yılında 158 bin ton civarında avlanan hami 2018 yılında ise 96 bin ton civarında avlanmış.  İç su balıkları üretiminde başı çeken inci kefali ise son 10 yıldır 9-11 bin ton civarlarında seyrediyor.  

Rapora göre denizel kaynaklardan elde edilen toplam balık miktarı 2017’deki miktarı olan 81.2 milyon tondan 84.4 milyon tona ulaşmış. Ancak bu miktar hala 1996’da elde edilen 86.4 milyon tonluk üretimin altında. Bu artışın altında yatan en önemli nedenlerden biri Peru ve Şili tarafından yakalanan Peru hamsisi miktarındaki artış. Çünkü El Nino olayları bu türün yakalanmasında önemli dalgalanmalara neden olabiliyor. Bunun yanında bu tür küçük ve su kolonunda yaşayan balıkların stokları, üzerlerindeki av baskısından kaynaklı olarak zaman zaman ciddi azalış ve artışlar sergileyebiliyor.

Nitekim tarihsel sürece bakıldığında gerek Peru hamsisinde gerekse de Karadeniz hamsisinde ciddi miktarda azalış ve artışların meydana geldiği görülecektir. Tabii burada bazı özel faktörlerin yarattığı stok çöküşlerini ayrı bir yere koymakta fayda var. İşte Peru hamsisinde meydana gelen dalgalanma 2018 yılında pozitif yönde seyrettiği için toplam balık üretimine de artış olarak yansımış. Bu artışa rağmen balıkçılıktan gelen üretimin son 20 yıldır 78-81 milyon ton arasında gerçekleştiğini not etmekte fayda var.

Bu durum balıkçılıkla geçinen insan sayısı için de geçerli. Son 20 yıldır balıkçılıkla geçinen insan sayısı 35 milyon ile 39 milyon kişi arasında değişiyor. Kadınların balıkçılık iş gücüne katılımı ise 13 milyonu geçemiyor. İlginçtir balık avcılığı iş gücüne katılımda kadınların payının en az olduğu bölge Avrupa, en yüksek katılım ise Amerika’da. Avrupa’da %3-4’ler civarında bir kadın işgücü katılımı söz konusuyken bu oran Amerika’da %30’lara kadar çıkıyor. Kalıpların dışında gibi görünse de kol gücüne dayalı mesleklerde erkek egemenliğinin baskınlığı, balıkçılıkta da kendini oldukça fazla düzeyde hissettiriyor.

Kalıpların dışında dememin nedeni ise kadın erkek eşitliği meselesinin dünya genelindeki karşılığının her alanda farklı olabilmesi. Tercih meselesi de olabilir ancak ortada bir erkek egemenliği olduğu gerçeği yadsınamaz. Bu durumun aslında balıkçılık sektörünün denize olan yaklaşımını anlamak açısından da faydalı olduğunu düşünüyorum. Daha önce de defalarca belirttiğimiz gibi, erkeklerin egemen olduğu balık avcılığı sektörü denize adeta düşman gözüyle yaklaşıyor. Belki bu yaklaşım cinsiyet oranıyla da ilişkilidir. Araştırmaya değer bir konu.

Türkiye’deki kadın balıkçıların durumuyla ilgili daha detaylı bilgi isteyenler ise bu konuda düzenli paylaşımlar yapan Kadın Balıkçıları Derneği’nin Twitter hesabını takip edebilirler.

‘Stoklar’ sürdürülemez halde

Denizel avcılıkta meydana gelen artışa karşılık balıkçılık filosunda meydana gelen %2.8’lik azalış (yaklaşık 127.000 tekne) ise dikkat çekici. Burada Çin’in önemli bir payı olduğu söylenebilir. Çin toplam balıkçı filosunda son beş yılda %20 bir küçülmeye gitmiş.  Buna rağmen toplam balıkçı filosu içerisinde Çin’in filo büyüklüğü %20’ye yakın bir yer kaplıyor. Dünya genelinde filoları azaltma gibi bir eğilim olduğunu söylemekte fayda var. Örneğin Avrupa Birliği ülkeleri 2000 yılında beri filolarını azaltıyor. Ülkemizde de 2012 yılından itibaren toplamda dört defa olmak üzere balıkçı gemisi geri alım programı uygulandı. Ancak yapılan çalışmalar bu programın istenilen başarıyı sergileyemediğini ortaya koydu. Bu uygulamanın başarılı olabilmesi için balıkçılık dışı bırakılan tekne ve ruhsat sayısının kayda değer bir sayıda olması gerekiyor.

Dünyadaki toplam balıkçı filosu içerisinde Çin’in filo büyüklüğü %20’ye yakın bir yer kaplıyor.

Peki, avcılıkla ilgili bu duruma karşılık balık stokları ne durumda? Raporda buna dair de bilgiler mevcut. FAO’nun değerlendirmesine göre, biyolojik olarak sürdürülebilir seviyelerdeki balık stoklarının oranı 1974’te %90’dan 2017 yılında %65,8’e gerilemiş. Bunun yanında, biyolojik olarak sürdürülemez seviyelerde avlanan stokların yüzdesi, 1974’teki oranı olan %10’dan 2017’de %34,2’ye yükselmiş. Burada karaya çıkarılan balıkların %8,7’sinin biyolojik olarak sürdürülebilir stoklardan geldiğini de eklemiş rapor. Bu sayıların hepsi bize şunu anlatıyor:  

Aşırı avlanan stokların sayısı gün geçtikçe artarken, beraberinde sürdürülebilir düzeyde var olan balık stoklarının sayısı da giderek azalıyor. İşte tam da burada balık yetiştiricilerinin sıklıkla kullandığı bir argüman ortaya çıkıyor: “Stoklar azalıyor o sebeple avcılıktan ziyade yetiştiriciliğe ağırlık verilmeli!” Bu, kısmen doğru olan bir önerme olsa da kendi içerisinde de önemli problemler barındırıyor denilebilir. Bu kısmı da bir sonraki yazıda, yetiştiricilik miktarlarına değinirken değerlendirelim.

Kategori: Hafta Sonu

EkolojiManşetTürkiye

Çukurova’daki kurbağaların yüzde 90’ı 12 yıl içinde tükenebilir

Su kurbağaları aşırı avlanma nedeniyle tükenme tehlikesiyle karşı karşıya. Yapılan bir çalışma 2013-2015 yılları arasında Seyhan ve Ceyhan deltalarındaki su kurbağalarının oranında yıllık yüzde 20 oranında düşüş olduğunu ortaya koydu.

Kurbağaların tükenişi tüm dengeyi bozabilir

Ege, ODTÜ ve Stony Brook Üniversitesi‘nden araştırmacıların hükümetle ortaklaşa yürüttüğü çalışma, 2050 yılına kadar Çukurova bölgesindeki kurbağaların yüzde 90’ının neslinin tükenebileceğini öngörüyor. The Independent’tan Kate Ng’nin aktardığına göre, aşırı avlanma eğilimi devam ederse bu tarih 2032’ye kadar gerileyebilir.

Oryx‘te yayınlanan çalışmada Türkiye, “tükeniş dominosu”nda kritik bir konumda duruyor. Bu, kurbağaların tükenmesinin, halihazırda dengede olan türler üzerinde, bu dengeyi bozacak sonuçlar yaratması demek. Çalışmanın yazarlarından Kerim Çiçek bu durumu şöyle ifade ediyor:

Amfibi topluluklarının dünya çapında azalmasının doğal ekosistemler ve insan sağlığı üzerinde geri döndürülemez ve yıkıcı bir etkisi olabilir. Onlar pek çok ekosistemin olmazsa olmaz bileşeni.

‘Düşüşe engel olmalı’

Bununla birlikte amfibi türlerinin tükenişinin her geçen yıl arttığını belirten Çiçek, daha geç olmadan bu düşüşün önüne geçilmesi gerektiğini söylüyor.

Bununla birlikte çözüm, avlanma yasağı getirmek kadar basit olmayabilir. Araştırmacıların belirttiğine göre, Fransa ve Romanya’da kurbağa avlamak yasaklandığında, Hindistan ve Bangladeş‘ten ithal edilen kurbağalar artmıştı. Avlanma bu iki ülkede de yasaklandığında ise ithalat bu kez Endonezya ve Çin‘den yapılmaya başlamıştı. -Bu ikili bugün dünyanın en büyük kurbağa ihracatçısı.

Çiftleşme döneminde toplayıcılık yasaklanmalı

Bilim insanlarına göre, geniş ölçekli kurbağa toplayıcılığının habitat üzerinde de olumsuz sonuçları mevcut. Hastalığın yayılması ve egzotik böcek ve parazitlerin gelmesi bunlardan biri. Doktor Çiçek şöyle açıklıyor:

Bu sürdürülemez tutumun tüm dünyada kurbağa popülasyonuna geri dönülmez biçimde zarar verdiği ortada. Bunu Türkiye’de de, Fransa’nın belli başlı bölgelerinde de görüyoruz. Ve şimdi ABD ve Endonezya’da da görmeye başladık. Bunlara karşı önlem alınması şart.

Araştırmacılar Türkiye’de, çiftleşme döneminde yabani kurbağa toplayıcılığının yasaklanmasını ve 30 gramın altındaki kurbağaların ithalinden ve avından tamamen vazgeçilmesini tavsiye ediyor. Toplayıcıların eğitilmesi, kota belirlenmesi ve av alanlarının kapatılması da öneriler arasında.

Kategori: Ekoloji

EkolojiManşet

Balıksız geçen balık sezonu: Marmara Denizi ölüyor

Türkiye’de 1 Eylül’de başlayan ve 15 Nisan’da biten balıkçılık sezonu boyunca Marmara Denizi’nden neredeyse hiç balık çıkmadı. Suların soğumaya başladığı ekim ve kasım aylarında balığın en bol olduğu dönem olarak biliniyor ancak balıkçılar ne hamsi, ne palamut ne de lüfer bulabildi.

DW Türkçe’den Serkan Ocak’ın haberine göre İstanbul Üniversitesi Balıkçılık Teknolojisi ve Yönetimi Ana Bilim Dalı Bakanı Prof. Dr. Saadet Karakulak, balığın tükenmesinde önemli bir nedenin deniz kirliliği olduğunu söylüyor.

Karakulak: Oksijen bile kalmadı

Karakulak, balıkların temiz denizleri sevdiğini ve artık Karadeniz ve Marmara’nın eskisi gibi temiz olmadığını söylüyor. Marmara’da oksijenin bile kalmadığını belirten Karakulak, şöyle devam ediyor:

Balıkçılar ağ atamadığını, attığında da çekemediğini söylüyor. Çünkü ‘müsilaj’ denilen sümüksü bir tabaka var. Balık ağlarına takılıyor. Alglerden dolayı oluyor. Oksijen bitince çoğalıyor. Marmara ölüyor. Önce denizi, sonra balığı koruyacağız.

‘Ekonomik kayıplara neden olur’

İstanbul Üniversitesi Su Bilimleri Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Melek İşinibilir Okyar, bu yıl Marmara’da görülen müsilajı ‘çok geniş alanlara yayılan ve uzun süreli gözlenen organik materyal birikimi’ olarak açıklıyor.

Okyar, özel meteorolojik, mevsimsel ve trofik koşullar (beslenme basamağı) altında bazı denizel organizmalar tarafından üretilen müsilajların oluşmasında bakteriyel aktivitenin de rol oynadığına değiniyor. Müsilajın deniz ekosisteminde ‘oksijen yokluğuna’ neden olacağının altını çizen Okyar, meydana getirdiği görsel kirliliğin yanı sıra balıkçılık ve turizmi de olumsuz etkilediğini, ekonomik kayıplara neden olduğunu savunuyor.

Aşırı avlanma, kirlilik ve küresel ısınma

Prof. Okyar’ın verdiği bilgilere göre, müsilaj en son 2007 ve 2008 yıllarında oluştu. Fakat bu olay özellikle Adriyatik Denizi’nde 1800’lü yıllardan beri görülen bir olay. Marmara Denizi’nde ise görülen müsilaj bir sonuç. Yani aşırı kirliliğin, aşırı balık avcılığının ve küresel ısınmanın bir sonucu.

Marmara Denizi’nin son derece dinamik yapıya sahip olduğunu belirten Okyar, şöyle devam ediyor: “Karadeniz ve Ege Denizi’nden boğazlar vasıtasıyla gelen akıntılar Marmara Denizi’nin yenilenmesine yardımcı oluyor. Fakat aşırı kirlilik girdisi var. Marmara Denizi’nin korumamıza ihtiyacı var. Burada da yerel ve bölgesel yönetimlere önemli işler düşüyor.”

‘Koruma alanları oluşturulmalı’

Türkiye sularındaki denizleri ve balıkları uzun yıllardır araştıran İstanbul Üniversitesi Su Bilimleri Fakültesinden Prof. Dr. Bayram Öztürk, misafir öğretim üyesi olarak şu sıralar Tokyo Üniversitesi Deniz Bilimleri Fakültesi’nde görev yapıyor. Öztürk, sorunun aslında yeni olmadığını, yıllardır aynı konuları anlattıklarını ancak pek dinleyen olmadığını belirtiyor.

“Artık denizlerde sadece su var” diyen Öztürk’e göre, Marmara Denizi’nde hiçbir koruma alanı yok. Yapılması gereken ilk iş denizlerde koruma alanları oluşturmak. Denizlerde balığın bitmesinin en büyük nedenlerin başında aşırı avcılığın geldiğine de değinen Öztürk, şunları söylüyor:

Ortak alanlar anlayışı da yok. Bizim şu anda tuttuğumuz balık gelecek nesillerin balığı. 10 santim bile olmayan mezgit, küçücük izmarit, küçücük barbun, tekir, yavru halde avlanıyor. Biraz balık olduğunda avcılık bir hafta devam ediyor. Aşırı avlanılıyor. Herkes eylül ayında balığın peşinde. İki haftada balık bitiyor, sonra balık kalmadı deniliyor. Türkiye’nin bu döngüden kurtulması gerekiyor. Bunun içinde ulusal bir plan olması gerekiyor. Bu yapılmadığı takdirde bir daha denizlerde hiç balık kalmayacak.

Çamura benziyor

Uzmanların belirttiği müsilaj balıkçıların da kâbusu. Deniz salyası olarak da bilinen müsilaj görüldüğü günlerde balıkçılar ağlarını atamıyor. Silivri Su Ürünleri Kooperatifi Başkan Yardımcısı Barış Köksalan, müsilaj olarak bilenen maddeye Marmara Denizi’ndeki balıkçıların ‘kaykay’, Karadeniz’deki balıkçıların ise ‘lez’ adı verdiğini söylüyor.

Köksalan’a göre, kaykay denizanalarının ölmesi ya da kimyasal atıkların tarlalardan denizlere gelmesiyle oluşuyor. Çamura benziyor. Bu çamur tabakası da küçük balıkları öldürüyor. “Kendi gözlerimle yüzlerce küçük balığın öldüğünü gördüm” diyen Köksalan, “Denizde gözlemliyoruz bunu. Balıkçı ağlarına da yapışıyor. Ağ çok zor çekiliyor tekneye. Zaten bölgeye de ağ atılamıyor. Balıkların ağa gelmesini de engelliyor. Duvar etkisi yapıyor. Bu kış ne zaman denize çıksak vardı” diyor.

Yaklaşık bir ay önce müsilajın kalkmaya başladığını belirten Köksalan, çok önemli bir bilgi de veriyor: “Bu yıl ilk defa Saroz Körfezi’nde bile görüldü. Saroz önemli bir yer çünkü orası kendini sürekli temizleyen bir yer. Orada görülmesi durumun çok ciddi olduğu anlamına geliyor.”

‘Küçük balıkçıları koronavirüs vurdu’

Av yasakları 15 Nisan’da başladı. Boyu 12 metreden küçük tekneler bu yasaktan muaf. Balığa çıkabiliyorlar. Ancak küçük balıkçıları bu kez de koronavirüs vurdu. Balık halleri kapalı. Köksalan, restoranların da kapanmasıyla küçük balıkçıların neredeyse hiç iş yapamadığını söylüyor. Günübirlik tuttuğu balıkla yaşamlarını sürdüren 13 bin küçük balıkçı için acilen bir çözüm bulunmazsa bu sektörün yok olacağını ifade ediyor.

Aşırı avlanma, deniz kirliliği, koronavirüs derken balık sezonu sona erdi. Bazıları denizlerdeki bu avlanmanın önümüzdeki yıl balık nüfusuna olumlu etkisinin olacağını da söylüyor. Şimdilik bu durum belirsiz. Ancak bilinen bir gerçek var ki denizleri kirletmeye, balıkları aşıra avlamaya devam ettikçe bir zamanlar Marmara Denizi’nde görülen kılıçbalıkları, orkinoslar gibi diğer türlerden de geriye eser kalmayacak.

Kategori: Ekoloji

EkolojiEkolojik YaşamManşet

Kırmızı benekli alabalıkların nesli, iklim krizi ve insan faaliyetleri sebebiyle tükeniyor

Anadolu’ya özgü endemik bir tür olarak olan kırmızı benekli alabalıkların neslinin tükenme tehlikesiyle karşı karşıya olduğu belirlendi. Doğu Karadeniz, Doğu Anadolu, Marmara Bölgesi ve Abant Gölü gibi bölgelerde 6 türü bulunan balıklar, bol oksijenli soğuk sularda yaşıyor.

Daha önce Doğa Koruma ve Milli Parklar Genel Müdürlüğü’nce koruma altına alınan türün yok olma sebepleri arasında ise iklim krizi sebebiyle ısınan sular, nehir ve dereler üzerindeki inşaatlar, kanalizasyon atıkları ve yanlış avlanma yer alıyor.

İnsanlar yüzünden yok oluyor

Rize Recep Tayyip Erdoğan Üniversitesi Su Ürünleri Fakültesi Su Ürünleri Yetiştiriciliği Anabilim Dalı Başkanı Doç Dr. İlker Zeki Kurtoğlu, kırmızı benekli alabalıkların yok olma sebeplerinin iklim krizi ve insan faaliyetleri olduğunu söyledi:

“Küresel ısınma nedeniyle sularımız ısınıyor. Soğuk sularda yaşayıp, üreyen bu alabalık nesli bu etkilerle karşılaştığında ilk tepkisi neslinin yavaş yavaş azalması oluyor. Nehir üzerinde yapılan inşaat faaliyetleri, her ne amaçla olursa olsun köprü, baraj faaliyetleri de neslin tükenmesinde etkili oluyor. Yerleşim yerlerinin kanalizasyon atıklarının canlı ortamına verilmesi doğal ortamın da oluşturduğu tahribatlardan dolayı zarar verebiliyor. Yine zirai faaliyetlerden dolayı suya karışan bazı kimyasalların bunlar pestisitler veya gübreler olabilir, bu türlerin neslinin devamlılığı konusunda ciddi tehdit olan unsurlar. Bunlar nehir içerisinde kum çakıl ocağı işletmeciliğinden tutun da, karasal ortamdaki erozyona sebebiyet verebileceği faaliyetlerin tamamı bu alabalık neslinin yok olmasında etkili faktörler olarak sıralayabiliriz. Yanlış avcılık da etkili sebepler arasında yer alıyor.”

‘Koruma tedbirlerinin iyileştirilmesi lazım’

Koruma tedbirlerinin iyileştirilmesi gerektiğini belirten Kurtoğlu şöyle konuştu: “Avcılık, balık göç yollarının iyileştirilmesi gibi, nehre akan kanalizasyon atıklarının bertarafı gibi yöntemlerin mutlaka uygulanması gerekir. Yıpranmış ve yeniden dönüşü olmayacak su kaynaklarının ise yine o su kaynağına yakın genetik yapıdaki bireylerin yakalanarak suni şartlarda üretilip çoğaltılıp, bu su kaynaklarına bırakılması lazım. Bu uygulamalar oldukça yaygın yapılıyor. Japonya’da iki milyar pasifik somonu doğaya bırakılıyor.”

Kırmızı benekli alabalık yetiştiriciliği yapan Su Ürünleri Mühendisi Dursun Kuyumcu da, “Doğa Koruma ve Milli Parklar ekiplerimiz kırmızı benekli alabalık üretimini yapıp doğaya bırakıyor.  Ancak bu yeterli olmuyor. Vadilerdeki dere yataklarında hafriyat çalışmaları ve atıklardan dolayı artık üreme için gelen özelikle denizalası derelere girmiyor. Bu da kırmızı benekli alabalığın derelerde her geçen sene bulunabilirliğini azaltıyor” dedi.

TBMM’ye önerge verildi

Cumhuriyet Halk Partisi’nden (CHP) 21 milletvekili, kırmızı benekli alabalık türünün neslinin tükenme tehlikesiyle karşı karşıya kalmasının sebeplerinin araştırılması, çoğaltılması ve koruma tedbirlerin alınması amacıyla TBMM Başkanlığı’na araştırma önergesi verdi.

Önergede şu ifadeler yer aldı: “Doğu Anadolu ve Doğu Karadeniz başta olmak üzere ülkemizin farklı bölgelerinde derelerde bulunan kırmızı benekli alabalıklar, aşırı, bilinçsiz ve yanlış avcılığın kurbanı olmaktadır. Özellikle bazı yerlerde zehirli bitkilerle, kimyasallarla kırmızı benekli alabalık avlama alışkanlığı, daha doğrusu zehirli katliam yöntemi yaygındır. Suya bırakılan zehir sonucu yavrularına kadar tüm kırmızı benekli alabalıklar telef olmaktadır. Yine su kaynaklarının bilinçsiz kullanımı, suların kirlenmesi, heyelan ve sel, ekonomik değeri bir hayli yüksek olan kırmızı benekli alabalıkların geleceğini tehdit etmektedir. Tüm bunlara kırmızı benekli alabalığın şifa kaynağı olarak görülmesi gibi yanlış inanışlar da eklenince; endemik balık türümüz, nesli tükenme tehlikesiyle iyice karşılaşmış bulunuyor.”

Kategori: Ekoloji

EkolojiHayvan HaklarıManşet

Akdeniz’in köpekbalıkları tehlikede

 WWF’in yayımladığı “Köpekbalığı Krizi: Akdeniz için Eylem Çağrısı” başlıklı rapor havzadaki köpekbalığı ve vatoz popülasyonlarının tükenme noktasına geldiğini ortaya koyuyor. Rapora göre sürdürülebilir olmayan ve yasadışı balıkçılık gibi nedenlerle tüm dünyada köpekbalıklarının en fazla tehlike altında oldukları bölge Akdeniz.

Akdeniz’de yaşayan köpekbalığı ve vatoz türlerinin yarısından fazlası tehdit altında ve bu türlerin neredeyse üçte biri tükenme seviyesine kadar avlandı. WWF (Dünya Doğayı Koruma Vakfı) tarafından yayımlanan rapora göre, deniz avcılarının endişe verici durumları, denizel yaban hayatı aşırı avlanma ile azalmış olan Akdeniz’in sağlığının kötüye gittiğinin bir işareti.

14 Temmuz Dünya Köpekbalığı Günü öncesinde kamuoyuna sunulan “Köpekbalığı Krizi: Akdeniz’e Eylem Çağrısı” adlı rapor, son araştırmaları bir araya getirerek ortaya koydu. WWF Akdeniz Deniz İnisiyatifi Direktörü Giuseppe Di Carlo, raporun sonuçlarını şöyle yorumladı: “Köpekbalıkları Akdeniz’de yok olma riski altında. Bu hızlı düşüş, denizlerimizin ve sürdürülebilir olmayan balıkçılık uygulamalarının durumuna yönelik ciddi bir işaret. Bu durumda bütün Akdeniz ülkelerinin sorumluluğu var.  Köpekbalıkları binlerce yıldır denizimizin ve kültürümüzün bir parçası olmuştur, gelecekte de var olmalarını sağlamak için hızlı hareket etmeliyiz.”

Aşırı avlanma ve balıkçılık faaliyetleri en büyük tehdit  

 Rapora göre, Akdeniz köpekbalıkları ve vatozlarına karşı en büyük tehdit aşırı avlanma olmakla birlikte, her boyutta balıkçılık aktivitesi sayılarındaki ciddi düşüş üzerinde etkili. Libya ve Tunus yakaladıkları köpekbalığı miktarı bakımından diğer Akdeniz ülkelerinden çok önde yer alıyor. Libya’da (4.260 ton) ve Tunus’ta (4.161 ton) yakalanan köpekbalıklarının, İtalya (1.347 ton) ve Mısır‘da (1.141 ton) yakalananların yaklaşık üç katı olduğu belirlendi. Bazı türler doğrudan avlanıp pazara girerken geri kalanlar ise balıkçı ağlarına takılıp (hedef dışı avlanma) ölmek üzere denize geri atılıyor. Trol ağlarına yakalanan 60’tan fazla tür kaydedilirken, bazı bölgelerde paraketelere takılan köpekbalıkları ve vatozlar toplam avın üçte birinden fazlasını oluşturuyor. Çok sayıda köpekbalığı, kullanımı yasadışı olan sürüklenen ağlara takılırken nesli kritik tehlikede olan büyük beyaz köpekbalıkları gırgır ağlarına takılıp yaşamlarını yitiriyor.

Plastik kirliliği öldürüyor

Akdeniz’in köpekbalıklarına yönelik diğer önemli tehdit de köpekbalıklarının denizlerde biriken plastikleri yutması veya plastik atıklara takılması ile deniz ürünleri dolandırıcılığı. DNA testleri sonucunda, Akdeniz’de kılıç balığı yediklerini düşünen birçok tüketicinin, aslında yasa dışı olarak pazarlanan köpekbalığı yediği tespit edilmiş durumda. Bu durum, bazı köpekbalığı türlerinde güvenli yasal sınırların çok üstünde bulunan cıva miktarları sebebiyle, aynı zamanda tüketiciler için sağlık riski oluşturuyor. Di Carlo, konuyla ilgili olarak “Kaybedecek zaman yok, azalan deniz kaynaklarımızın yönetimini iyileştirmek için balıkçılar ve hükümetlerle çalışmak ve istenmeden avlanan köpekbalığı ölümlerini durdurmak için etkili çözümler bulmak istiyoruz ” diye konuştu.

‘Köpekbalıkları ve vatozlar, korumaya değer türler’

Türkiye sularında yaşayan köpekbalıkları ve onlar gibi kıkırdaklı balıklar olan vatozların yakın zamana kadar ihmal edildiğine işaret eden WWF-Türkiye Deniz ve Yaban Hayatı Programı Müdürü Ayşe Oruç da şu değerlendirmeyi yaptı:  “Ticari bir öneme sahip olmamaları ve balıkçılığın bel kemiği olan türleri doğaları gereği avlamaları nedeniyle onları daima bir sorun olarak görmeyi tercih ettik. Bu yanlış algının bir sonucu olarak dünya denizlerinde olduğu gibi denizlerimizde de hedef dışı köpekbalığı ve vatoz avcılığı yakın zamana kadar gündemimizde olmadı. Ancak bu yanlış algıdan kurtulmanın, köpekbalıklarını ve vatozları korumaya değer türler olarak görmenin zamanı geldi. Bu türleri korumak hepimizin sorumluluğu. “

Köpekbalıkları, yavaş büyüyen ve olgunlaşan, uzun süreli hamilelik dönemlerinden sonra ise çok az sayıda yavru dünyaya getiren, korunmasız canlılar. Bu nedenle aşırı avcılık tahrip edilen popülasyonlarının yenilenmemesi anlamına geliyor. WWF, balıkçıların ve balık pazarı yöneticilerinin göz önünde bulundurması gereken bazı davranış biçimlerini de şöyle sıralıyor: Avlanırken kritik önemi olan köpekbalığı ve vatoz habitatlarından (üreme bölgeleri gibi) kaçınılması, hedef dışı avlanmayı önlemek için buna uyarlanmış avlanma teknolojilerinin kullanılması gerekir.  Kurum, köpekbalığı ve vatoz popülasyonları hakkındaki bilgilerin geliştirilmesi ve ticareti yapılan türler hakkında veri toplanmasının da koruma çabalarını artırmak ve balıkçılık sektöründe tam şeffaflık ve yasallığı sağlamak için de önemli olacağına vurgu yapıyor.

Raporun tamamı için tıklayın

 

Kategori: Ekoloji

EkolojiManşet

Greenpeace’den ‘Okyanuslarımızı Koru’ kampanyası

A whale shark in Cenderawasih Bay National Park. Greenpeace is in Indonesia to document one of the world’s most biodiverse – and threatened – environments and to call for urgent action to ensure that the country's oceans and forests are protected.

8 Haziran Okyanus Günü vesilesiyle bir kampanya başlatan Greenpeace, BM Küresel Okyanus Anlaşması’nın, okyanusların üçte birinin koruma altına alınması için güçlendirilmesini istedi

Svalbard’ın doğu kıyısındaki Barents denizinde faaliyet gösteren balıkçı teknelerinin çoğu dip trolünü kullanıyor, balıkları toplamak için büyük ağlar çekiyor. Bu, deniz tabanına ve burada yaşayan tüm canlılara zarar veren bir uygulama.

Bugün ‘8 Haziran Dünya Okyanus Günü’. Greenpeace, BM’de güçlü bir Küresel Okyanus Anlaşması oluşturulması için “Okyanuslarımızı Koru” kampanyası başlattı. Kampanya’ya ilişkin açıklada, “Aldığımız her iki nefesten birini borçlu olduğumuz okyanuslar, iklim değişikliği, aşırı avlanma, derin deniz madenciliği, petrol çalışmaları ve plastik kirliliği nedeniyle tarihte hiç olmadığı kadar büyük bir tehlike altında” olduğunu vurgulayan Greenpeace, okyanusların en az üçte birinin koruma altına alınmasını istedi. : “Bunu sağlamak için önümüzde büyük bir fırsat var: Birleşmiş Milletler Küresel Okyanus Anlaşması. 2020 yılında tamamlanması beklenen anlaşma okyanusların üçte birinin koruma altına alınması için kapı açabilir.”

Endonezya’daki Cenderawasih Körfezi Milli Parkı’nda bir balina köpekbalığı.

Okyanuslar dünyada bugüne kadar var olmuş, bilinen en büyük beyinlere (İspermeçet Balinası), gözlere (Dev Kalamar) ve kalplere (Mavi Balina) ev sahipliği yapıyor.

Akdeniz Deniz Memelileri için Pelagos Koruma Alanı’nda bir deniz yunusu,  Korsika’nın kuzey kıyısından 20 mil uzaktaki Greenpeace gemisi Arctic Sunrise’a yakın bir yerde yüzerken.

Okyanuslarımıza yönelik 5 tehdit

Açıklamada okyanuslara yönelik tehditler şöyle sıralandı:

1- İklim değişikliği

Sağlıklı ve yaşam dolu okyanuslar iklim değişikliğinin etkilerini sınırlayıp üstesinden gelmek konusunda en önemli savunma mekanizmalarından biri. Krillden balinaya, yosun ormanlarından deniz çayırlarına ve mangrovlara kadar neredeyse tüm okyanus canlıları karbonu soğurup saklayarak atmosferden uzaklaştırmaya ve deniz tabanında depolamaya yardımcı oluyor. Okyanustaki canlılar olmasaydı atmosferde yaklaşık yüzde 50 daha fazla karbondioksit bulunurdu ve Dünya çok daha sıcak olurdu. Ancak maalesef iklim değişikliği nedeniyle Kuzey Kutbu’nda ve Antarktika Okyanusu’ndaki buzullar hızla eriyor.

2- Plastik kirliliği

Dünya artık denizlerimizin yaşadığı plastik krizinin boyutlarını biliyor. Her dakika bir kamyon dolusu plastik denizlere karışıyor. Çoğu plastik, çevre koşulları ne olursa olsun biyolojik olarak ayrışmıyor. Maalesef bugüne kadar üretilen plastiğin yüzde 90’ı geri dönüştürülmedi. Büyük plastik parçaları balinalar, kaplumbağalar ve deniz kuşları gibi türlerin boğulmasına neden oluyor; küçük plastik parçaları ise deniz hayvanları tarafından yiyecek sanılıp yeniyor. Heybetli balinalardan balıklara ve hatta deniz tuzuna kadar her şeyde mikroplastikler bulundu ve bu plastikler binlerce yıl orada kalmaya devam edecek.

Sri Lanka kıyılarında, ispermeçet balinaları Orca’lara karşı.

3- Petrol kirliliği

Deniz yaşamını zehirleyen petrol sızıntısı ve kirliliği nedeniyle deniz kuşu gibi canlılar ölüyor. Okyanustaki petrol sızıntıları, haritalardaki ulusal sınırları takip etmiyor ve tüm yaban hayatını etkiliyor. Bunun yanı sıra petrol ve doğalgaz arama çalışmalarında derin deniz balinalarını sağır eden ölümcül sismik patlamalar kullanılıyor. Bugüne kadar var olmuş, bilinen en büyük beyne sahip ispermeçet balinası vb. türler “sesle” görüyor, yollarını bulmak ve hayatta kalmak için gelişmiş işitme duyularına güveniyorlar. Su altında kullanılan patlatma faaliyeti bu hayvanları sağır edebiliyor veya bölgeden hızlıca kaçmalarına yol açarak şaşırmalarına ve kaybolmalarına neden olabiliyor.

Svalbard’daki Sjettebreen buzulunun yakınındaki bir buz kütlesinin üzerinde bir deniz aygırı. Derin deniz madenciliği ve petrol sondajları Arktik’ten Antarktika’ya bütün okyanusları ve buralarda yaşayan canlıları tehdit ediyor.

4- Yıkıcı balıkçılık faaliyetleri

Denetimin olmadığı açık denizler, büyük gemiler tarafından talan ediliyor. Bu endüstriyel av gemileri, denizlerde trol ağı gibi yıkıcı yöntemler kullanarak sanki tarla sürer gibi deniz yatağını tarıyor, kompleks habitatlar deniz tabanıyla birlikte yok oluyor. Hepimizin yakından bildiği kaplumbağa, albatros, yunus ve denizatı gibi okyanus canlıları yıkıcı balıkçılık faaliyetleri tehlikesiyle karşı karşıya. Kaza sonrası başka balıkların da avlanması anlamına gelen “yan avlanma” sonucunda her yıl 300.000 balina ve yunus, av ağlarıyla “kaza sonucu” öldürülüyor.

Dampier Straight’deki bir mercan kayalığı. Papua, Endonezya.

5- Derin deniz madenciliği

Ay’ın yüzeyinden daha az keşfedilen derin denizler hakkında çok az bilgi var. Uzun yıllar boyunca insanlık derin denizlere ulaşamıyordu ancak teknolojinin gelişmesiyle artık gezegenin çok daha fazla bölümü sömürüye açık hale geliyor. Maden şirketleri derin deniz tabanındaki değerli mineralleri akıllı telefon ve bilgisayarlar için kullanılıyor ancak çok uzaklardaki nefes kesici yerlere zarar veriyor. Bilim insanları, yavaş büyüyen hayvanlar ve narin yapılar için zararın geri dönülemez hale gelebileceğini öngörüyor.

 

Kategori: Ekoloji

DoğaManşet

Yaşayan Gezegen Raporu: Gezegen alarm veriyor

“İnsanlığın gezegenden talebinin boyutlarını ölçen bir dizi göstergenin işaret ettiği, doğal kaynakları birden fazla gezegen varmış gibi tükettiğimiz yönündedir. Ekosistemden ve doğadan kendini yenileyeceğinden daha fazlasını almak geleceğimizi tehlikeye atmaktadır. Durup düşünmek zorundayız. Nasıl bir gelecek istiyoruz?” Dünya Vahşi Yaşamı Koruma Fonu (WWF) Genel Direktörü, Marco Lambertini

Yukarıdaki sözler Dünya Vahşi Yaşamı Koruma Fonu (WWF) ve Londra Zooloji Derneği tarafından bugün yayınlanan Yaşayan Gezegen Raporu’nun önsözünde yer alıyor. Raporun bulguları türlerin %52’sinin 40 yılda yok olduğu, gezegensel tehlike sınırlarının aşıldığı, insanlığın taleplerinin gezegenin kapasitesini aştığı şeklinde olurken tüm bu sonuçlar ışığında “Tek Dünya Yaklaşımı” ile gerek karar alıcılar gerekse tüketiciler olarak başka gezegenin olmadığı bilinci ile hareket etmemiz gerektiği vurgulanıyor.

Raporda öne çıkan sonuçlar ise şu şekilde;

Türlerin %52’si 40 yılda yok oldu

Rapora göre 1970 ile 2010 yılları arasında dünya üzerindeki balıkların, kuşların, memelilerin, amfibilerin(hem karada hem suda yaşayabilen), sürüngenlerin nüfusu %52 oranında yok oldu. Araştırma sonucuna göre bu kıyımın nedenleri arasında aşırı avlanma, doğal yaşam alanlarının kirletilmesi ve yok edilmesi, iklim değişikliği ön sıralarda yer alıyor.

lpi

En fazla yıkım tatlı sularda

Rapora göre 1970-2010 yılları arasında tatlı su canlılarının nüfusu ortalama %75 oranında azaldı. Deniz ve kara canlılarında bu oran %39. Tatlı sularda nüfusun azalmasının en önemli sebepleri su seviyesinin azalması, enerji için nehirlerin kullanılması, atık suların nehirlere bırakılması olarak gösteriliyor.

Gezegensel sınırlar aşılıyor

gezegensel_sRapor ayrıca gezegenin sonunu getirecek, aşılmaması gereken dokuz sınır çizgisini belirliyor. Hesaplamalara göre üçü çoktan aşıldı; biyoçeşitliliğin kaybı, havadaki karbondioksit seviyesinin artması, havadaki azot seviyesinin yükselmesi. Ayrıca iki eşik aşılmak üzere; okyanus asitlenmesi, tatlı sulardaki fosfor oranı.

Ülkelerin Ekolojik Ayak İzi artıyor

Rapora göre insanlığın doğadan talebi, doğanın karşılayacağından %50 oranında daha fazla. Dünya tüketilen kaynağın yenisini koyamadan daha fazla ağaç kesiliyor, daha fazla karbondioksit salınıyor, daha fazla yer altı suları çekiliyor. Bu sene doğal kaynaklar yılın bitiminden 3,5 ay önce tüketildi.

Verimli toprakların ve sulak alanların yani biokapasitelerine göre Küresel Ayak İzi Ağı tarafından her ülkenin “ekolojik ayak izi” hesaplanıyor. Bu hesaplamaya göre küresel ölçekteki tüketimi karşılayabilmek için 1,5 gezegen gerekiyor. Türkiye’nin tüketim kapasitesi için ise 1,7 Türkiye gerekiyor. 2010 yılında insanlığın ekolojik ayak izinin %53’ünü karbon oluşturuyor.

Tek dünya yaklaşımı

Raporun son bölümünde sürdürülebilir bir kalkınmadan bahsedebilmek için öncelikle doğanın kaynaklarının tükenebilir olduğunun ve insanlığın refahının ve gelişmesinin bu doğal kaynaklara bağlı olduğunun anlaşılması gerektiği ve tüm ekonomik kararlarda bu temel gerçeğin göz önünde bulundurulması gerektiği belirtiliyor. Dünya Vahşi Yaşamı Koruma Fonu’nun “Tek Dünya Yaklaşımı”na göre doğal kaynakların doğanın sınırları içerisinde adil şekilde paylaşılması için temelde üç gereklilik vardır;doğal sermayenin korunması (zarar gören ekosistemlerin iyileştirilmesi, koruma alanlarının genişletilmesi), daha iyi üretim (girdileri ve atıkları azaltma, yenilenebilir enerji üretiminin payının arttırılması), daha bilinçli tüketim (düşük karbon ayak izli yaşam tarzı)

(Yeşil Gazete)

 

Kategori: Doğa