ManşetSivil Toplum

Ağır Ceza Mahkemesi sivil toplumun müdahillik talebini kabul etti

2010 yılında İzmir’de Esra Yaşar, Ayşe Selen Ayla ile Azra Has adlı üç kadının öldürülmesi davasının dokuzuncu duruşmasında bugün önemli gelişme yaşandı. Davaya müdahillik talebinde bulunan Siyah Pembe Üçgen LGBTT Derneği’nin isteği, mahkeme heyeti tarafından kabul edildi. Mahkeme, Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı’nın müdahilliğini de onaylarken, tüzel kişiliği olmadığı gerekçesi ile, Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu’nu geri çevirdi.

Az sayıda olumlu örnekten biri

Hassas grupları temsil eden veya insan hakları üzerine çalışan sivil toplum örgütleri müdahillik taleplerini mahkemelere sıklıkla iletiyorlar. Darbecilerce gerçekleştirilen insan hakkı ihlalleri, Festus Okey cinayeti, Ahmet Yıldız cinayeti, HIV/AIDS ile yaşayanların davaları ve kadın cinayetleri sivil toplumun olumsuz yanıt aldığı çok sayıda örnekten bazıları. Türkiye mahkemeleri, zarar gören taraf olmadıkları hükmüne vararak sivil toplumun müdahilliğini genellikle reddediyor. Son derece sınırlı sayıdaki olumlu yanıttan birisi geçtiğimiz sene, Necla Yıldız cinayetine bakan Ankara 10. Ağır Ceza Mahkemesi’nin, Büro Emekçileri Sendikası ile Çağdaş Hukukçular Derneği’nin başvurusunu kabul etmesiydi. Bugün de İzmir 7. Ağır Ceza Mahkemesi, Ankara’nın kararını takip etmiş oldu.

Müdahillik neden önemli?

Dezavantajlı kimliklerden mağdurlar adalete erişimde ciddi çekinceler ve sıkıntılar yaşıyorlar. Örneğin, HIV/AIDS ile yaşayanlar kişiler, mahremiyetlerinin korunamayacağını düşünerek, kendilerine yönelen herhangi bir suç veya tehdit nedeniyle mahkemelere başvuramıyorlar. Türkiye’deki yasal statü boşluğu ve ekonomik nedenlerle mülteci ve göçmenler de sivil toplum örgütlerinden destek istiyorlar. Benzer bir durum kadın cinayetlerinde yaşanıyor. Çoğu zaman cinayetin faili kadının kendi ailesinden, aile kararını uygulayan bir yakını oluyor. Böyle durumlarda aile, davayı sahiplenmek bir yana, bizzat zanlı durumunda oluyor. Karar alma ve uygulama mekanizmalarında yeterince temsil edilmeyen, ekonomik, sosyal ve kültürel açılardan ayrımcılığa uğrayan tüm kimlikler, yargı aşamalarında sivil toplum örgütlerinin müdahilliğine büyük ihtiyaç duyuyorlar. Sivil toplum örgütleri, işkence ve kötü muamele, ayrımcılık ve nefret suçu vakalarında, suçun hedefinin sadece mağdur değil, onun temsil ettiği sosyal grup üzerinden toplumsal barış olması nedeniyle, zarara uğradıklarını beyan ederek müdahillik taleplerinde bulunuyorlar. Örgütler, ayrıca, polis, zorunlu müdafi avukat, savcı ve yargıçların ideolojik tutumlarını gerekçe göstererek, bu taleplerinde ısrar ediyorlar. Zanlıların kamu görevlisi olması halinde, Türkiye kolluğu ile yargı sisteminin taraflı olabilen yaklaşımı pek çok davanın mağdurlar tarafından yargıya hiç taşınmamasına ya da yargılamaların çok uzun sürmesine ve hatta zamanaşımı ile cezasızlığa kapı açıyor.

Duruşmada ne oldu?

Esra Yaşar, Ayşe Selen Ayla ile Azra Has’ın katil zanlısı H.A.’nın yargılandığı davanın dokuzuncu duruşması İzmir 7. Ağır Ceza Mahkemesi’nde 26 Mart Pazartesi günü görülmüş oldu. Adliye önünde basın açıklaması yaptıktan sonra öldürülen kadınların aileleriyle birlikte duruşmayı izleyen Kadın Cinayetlerini Durdurucağız Platformu ve Siyah Pembe Üçgen LGBTT Derneği üyeleri, tutuklu yargılanan H.A.’nın suçunu kabul edip anlattıktan sonra bu ifadesinden vazgeçtiğini, şimdi de “aklı dengesi bozuk” raporu almaya çalıştığını aktardılar. Mahkeme, Adli Tıp Kurumu’ndan gelecek raporu beklemek üzere 22 Haziran tarihine ertelendi..

Nefret suçlarına ve nefret söylemine karşı yasal boşluk var

Sivil toplum temsilcileri kadın cinayetlerinin ve nefret suçlarının politik olduğunu anımsatarak, geçtiğimiz günlerde GazetemEge’de yayımlanan, trans bireyleri hedef gösteren yazısı nedeniyle Hilmi Çınar hakkında suç duyurusunda bulundular. Yasal boşluğun nefret söylemine olanak verdiğini, söylemin de nefret suçlarına zemin hazırladığını dikkat çeken aktivistlerden Deniz Solmaz, “Nefret suçları ağırlaştırılarak cezalandırılacağına, haksız tahrik, iyi hal indirimleriyle adeta ödüllendirilmektedir.” dedi.

Yaygın kullanımı “nefret suçları” şeklinde olsa da, bu suçların faillerinin hedeflerindeki kişilere ve kimliklerine karşı mutlaka düşmanlık duygusu içinde hareket etmiş olmaları gerekmiyor. Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı’nın da önerdiği, pek çok ülkenin mevzuatına yer alan “nefret suçlarında ayrımcı seçme modeli”ne göre failin mağduru kimliği nedeniyle seçmiş olması, suçun nefret suçu olarak tanımlanması için yeterli. Çünkü, mağdurların sosyal kimlik özellikleri nedeniyle daha savunmasız görülmeleri, saldırganların o kimlik kategorilerinden kişilere yönelmelerine neden oluyor.

Haber ve fotoğraflar: Murat Köylü

 

 

Kategori: Manşet