Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Ekolojist, yeşil ve çevrecilere öğütler-2: Düşünce ve eylem biçimlerimizi neden değiştirmeliyiz?

“Bir şeyleri değiştirmek isteyen insan önce kendinden başlamalıdır”

Sokrates

“Aydınlarımızın çoğu kulaktan dolma aydın… Kitap okumuyorlar. Daha acısını söyleyeyim, okudukları kitapları anlamıyorlar…

Türk aydını hâlâ ümmet aydınıdır… İlericilerimizin hiçbirinin kendi düşüncelerinin dışındaki düşüncelere tahammülü yoktur. Çok büyük bir rahatlıkla kavga çıkarabilirler. Dinleyemezler bile. Bunu aşmadıkça ki ben buna totaliter aydın tipi diyorum; … bunu aşmadıkça, Türk aydınının senteze ulaşması mümkün değildir. Türk aydınının önce kendinden şüphe etmesi lazım..”

Attilâ İlhan

Eski Yunan’daki … özgürlük faaliyetten bağımsızlık değil, faaliyet için vardı. Özgürlük bir alan değil, bir eylemdi … Fustel de Coulange’ye göre, … Bir Atina’lının hayatının nasıl geçtiğine bakın. Bir gün kendi ‘deme’ (Antik Yunanistan’ın Attika bölgesindeki yönetsel alan) meclisine çağrılır ve bu küçük birliğin dini ve siyasi çıkarları üzerine kafa yormak zorundadır… Ayda üç kez, düzenli olarak genel halk meclisine katılır ve mecliste hazır bulunmamasına izin verilmez. Oturum uzun sürer. Oraya yalnızca oy vermek için gitmez; sabah meclise gelip geç vakte kadar orada kalır ve konuşmacıları dinler. Oturumun açılışından itibaren orada bulunup tüm konuşmaları dinlememişse, oy kullanamaz … Onun için bu oy en ciddi meselelerden biridir. Bir seferinde siyasi ve askeri liderlerin –başka bir deyişle, çıkarlarını ve hayatını bir boyunca emanet edeceği kişilerin- seçilmesi gerekir; başka bir seferinde bir verginin koyulması ya da bir yasanın değiştirilmesi gerekir. Yine, savaş durumunda kendi kanının ya da oğlunun kanının döküleceğini çok iyi bilerek, savaş konularında oy vermelidir … Eğer yanılırsa, çok geçmeden bunun acısını çekeceğini ve her bir oyuna kendi geleceğini ve hayatını rehin bıraktığını bilir.”

Murray Bookchin/ Özgürlüğün Ekolojisi 

1960 Anayasası’nın özgürlükçü ikliminde yaşamış 68 kuşağı artık yönetim ve yürütme görevlerinde olamayacak kadar yaşlandı. 68 kuşağından el almış 78 kuşağı ise devlet görevlerinden emekli olma yaşına gelse de özellikle sivil toplum örgütleri, üniversiteler ve siyasi partilerde karar alma organlarında hâlâ söz sahibi. 12 Mart Muhtırası’nın ve 12 Eylül Askeri Darbesi’nin faşist uygulamalarından çok çekmiş bu iki kuşak ve sonrasındaki Özallı yıllara denk gelen ve tamamen apolitik yetişen 88 ve 99 kuşakları eylem ve düşünce alışkanlıkları bakımından neoliberalizme ve neoliberal faşizme karşı deneyimli değil.

Bu kuşakların gençlik dönemlerinde, internet ve cep telefonları yaygın olmadığı için bilgisayar ve internet iletişiminin araçlarını (sosyal medya) kullanmayı ya iyi bilmiyor ya da bunları güncellemediği kendi eski değerler dizilerine (paradigma) ve algılarına uygun kullanıyor. Dünya’nın büyük savaşlar, devrimler ve karşı devrimlerle çalkalandığı dönemlerde yaşayan, aynı zamanda 88 ve 99 kuşağının ebeveyni ve bütün okullarında hocası olan özellikle ilk iki kuşağı, ABD’nin başını çektiği komünizm düşmanlığı ve soğuk savaş ortamının totaliter toplum mühendisliği uygulamaları biçimlendirdi. 88 ve 99 kuşağını da üniversitelerdeki üyeleri yoluyla etkileyen bu totaliter kuşakların değer ve düşünce kurgusunda, Evrensel İnsan Hakları Bildirgesi, demokratik kitle örgütleri kavramı, grev, miting ve toplu yürüyüş gibi klasik kitlesel ya da tam tersi bütün bunları komünistlik ve dinsizlikle yargılayan algı ve eylem biçimleri var. 1960 Anayasası’nın sağladığı yasalarla görece iş güvencesine ve sendikal haklara sahip bu kuşakların önemli bir kısmı demokrasiyi bir Atinalı gibi özümseyememiş; onu sadece kendisi için isteyen aydınlanmacı, ulusalcı, milliyetçi (Türk-İslam sentezci veya milli görüşçü) bireylerden oluşuyor.

Devlet korumasının (sosyal devlet) devam ettiği, ilkokuldan liseye, sınıfsız toplum düzeni seçme sınavlarıyla henüz yok edilmemiş; başarılı-başarısız, çoğunlukla kadın-erkek karışık aynı sınıflarda oturmuş; parasız, eşitlikçi eğitim modelinin biçimlendirdiği çoğunluğu laik bireylerden oluşan bu dört kuşak, orta direğin varlığını sürdürdüğü, ağırlıklı olarak dar ve orta gelir grubu ailelerin paralı özel üniversiteye hazırlık kursları ve özel dershaneleri tatmamış çocuklarıydılar.

Ancak sosyal devlet koruması onları neoliberalizme ve neoliberal faşizm sokağının dindar çocuklarına karşı korumasız ve deneyimsiz bıraktı; göstere göstere gelenlere karşı ne yapacaklarını bil(e)mediler. Gelenlerin nasıl geldiğini inceleyip eksiklerini göremediler. Kiminin güvendiği dağlara, sonradan ABD’nin çocukları oldukları anlaşılan, “12 Eylül Askeri Darbesi” yağdı. Kimi, “Yetmez, ama evet” dedi. Ve sonunda ‘yeni-liberal faşizm’i (neo-liberal faşizm) kucaklarında buldular.

Yukarıdaki nedenlerle hâlâ, sistemin kolayca bozguna uğratacağı; demokrasiyi kendi örgütünde özümsememişlerin çoğunlukta olduğu bu kuşaklar, kimi zaman dört yıl önce güle oynaya seçtikleri (barolar birliği) başkanlarına şimdi “tü kaka” diyebiliyor. Tüm bu yüzden de sayılabilir, karşılaştırılabilir ve hesap verilebilir olmayan; daha çok medyada görünme çabasına kurgulanmış, katılımcılarını ağır risklere sokan eksik eylemler planlıyor ve uygulamaya çalışıyorlar.

Bu yazı dizisinin Uzun değil, kısa yazmak” başlıklı ilkinde, “Düşünce ve eylem biçimlerimizi değiştirmeliyiz?”  diye yazmıştım. Düşünce ve eylem biçimlerimizi değiştirmemizin en önemli nedeni ülkemize faşizm mevsiminin gelmesidir.

EYÇ (ekolojik, yeşil, çevreci) politikaları kelime dağarcığımıza ve düşünce dünyamıza sözünü ettiğimiz kuşakların iyi bilmediği  ‘sürdürülebilirlik’ ve ‘görelelik’, ‘kaos teorisi’ vb. kavramlarını getirdi. İnsan haklarına, kadın, çevre, çocuk, gelecek kuşakların haklarını ekledi.  

Türk insanı ve totaliter ya da apolitik bu kuşaklar, düşünmeyi ve sorgulamayı öğreten bir eğitim modeli içinden gelmiyor. Bu durum, bütün iş ve eylemlerimize yansıyor. Evlilik, iş, meslek seçimlerimiz bunların en önemlileri. Düşünme sürecinden geçmemiş, sorgulama yapmadan planlanmış, kimi zaman eski model ya da tam tersi batı toplumlarında geçerli, ama toplumumuza uyarlanmamış çeviri iş ve eylemler tasarlıyoruz. Bu çeviri eylem biçimlerinin bazıları 2013 Mayıs ayında başlayan Gezi Parkı Eylemleri’nde deneyimlendi. En son HDP ve Barolar Yürüyüşleri’ni, totaliter sistem, ‘ülkenin bekası’ ve ‘Korona pandemisi yasakları’nı vb. bahane ederek sert biçimde engelledi. Gün geçmiyor ki toplu basın açıklamalarımız yine pandemi yasakları bahane edilerek yasaklansın, izin verilmesin. 80’li, 90’lı yıllarda ve 2000’li yılların başına kadar sistemin ılımlı yaklaştığı ve engellemediği Aliağa Termik Santralı ve Akkuyu-Mersin ile en son 2006 Sinop Nükleer Santral karşıtı mitinglerine, sevgi zincirleri ve Bergama Altın Madeni Karşıtı Boğaz Köprüsü yürüyüşleri gibi eylemlere, şenlikli de olsa ve dünya salgını yasakları ve kısıtlamaları olmasa dahi, sistem artık gaddarca yaklaşıyor; köylü kadınlar bile gözaltına alınıyor, coplanıp biber gazı sıkılıyor. Eyleme katılanlar vatan haini ve terörist ilan ediliyor.

Eylem yapmayalım mı?

O halde klasik ya da geçmiş yıllarda yaptığımız açık alan eylemlerini yapmayalım mı? Ben de sizlere şu soruyu soruyorum: “Hiç kimse süt içmezken, ya da kaç kişinin süt içtiğini bilmezken, ineğe yem verelim mi?” Bence yapalım, ama eylemlerimiz iyi düşünülsün, sürdürülebilir ve katılımcıları zarar vermeyen, sayılabilir, dolayısıyla karşılaştırılabilir ve gidişatı izlenebilir  yöntemlerle olsun. Birbiriyle eşzamanlı ve ille de bir ‘B’ planı ya da seçeneği olan eylemler yapalım. Eylemleri çeşitlendirelim. Ama önce, eski Yunan’da olduğu gibi ‘Eylem’in ne demek olduğunu düşünelim.

Küresel Korona salgınının (pandemi) bütün şiddetiyle sürdüğü günlerde toplu yürüyüş, toplu basın açıklamalarının yapmanın iktidarı haklı kılan gerekçelerle engelleneceğini ve eylemcileri ölümcül bir hastalık korona bulaşması riski altına sokacağımızı vb. neden düşünemiyoruz?

Çünkü engellenebileceği bal gibi bilinen, engellenmese de gazete ve televizyonlarda bir günlük haber olunduktan sonrası düşünülmeyen eylemler planlamak ve yapmak kolay. Çünkü bu kuşakların da içinde olduğu halkımızın düşünce kurgusunda (eğitim ve uygulamasında) sürdürülebilirlik, sayılabilirlik, hesap verilebilirlik, demokratiklik vb. olmadığı için eylemlerin 6N1K’sı (Ne, Neden, Nerede(n), Ne zaman, Nasıl, Ne kadar ve Kim) yok. Halkımız ve iki yılda bir yapılan genel kurullarda örgütlerin üyeleri, eylemin öncesini, eylem ânında ve sonrasında düzenli izlenmesini; sayılabilirliği, hesap verilebilirliği sorgulamaz. Teknik yönleri dahil eylemin analiz edilmesini; raporlanmasını ve başarılı ve hatalı yönlerinin tartışılmasını, bir denetleme kurulunca denetlenmesini istemez, istese de örgütün seçimleri öncesinde raporları okumaz. Çünkü bunlar, düşünme ve üzerinde çalışmayı gerektiren zaman alıcı ve sıkıcı işlerdir. Adayların ve üyelerin birinci gün yaptıkları konuşmaları genel kurul üyelerinin çok azı sonuna kadar dinler ve Pazar günü hiçbir zaman tüm üyelerin gelmediği için bütün üyeleri temsil etmeyen az sayıdaki ‘yeterli çoğunluğun’ oyları ile hiç tanımadıkları, sorgulamadıkları bir yönetimi ve başkanlarını (sırf kendi siyasetlerine yakın diye) seçerler.

Bunun en önemli nedeni yukarıdaki totaliter aydınların farklı seslere katlanamaması ya da karşısındakini dinlememesi, dinlese de ortak metinleri olmadığı için anlamaması olabilir. Bir başka neden, okuma eksikliğimizdir. Bundan sonraki yazımın konularından biri olacak ‘okuma’ ve ‘ortak metinlerimiz’, başta EYÇ’ler ve toplum liderleri için gerekir. Sorgulama alışkanlığı konunun farklı boyutlarında okuma ve dinleme yapmayı gerektirir ki düşünülürse hepsi de bireysel önemli eylemlerdir. Çünkü: Özgürlük bir alan değil, bir eylemdir.

Kategori: Hafta Sonu

Köşe YazılarıYazarlar

Ekolojist, Yeşil ve çevrecilere öğütler: Düşünce ve eylem biçimlerimizi değiştirmeliyiz

Yıllar önce tiyatro eleştirmeni Günay Akarsu’ya “Şu Türk Tiyatrosu ve Sineması neden bu kadar madara acaba?” diye sorduğumda “Alıcısı belirliyor” demişti. (Melih Ergen)

Birinci eylem değişikliği: Uzun değil, kısa yazmak

21 Haziran kısa gazete köşe yazısının üstadı İlhan Selçuk’un, 13 Haziran da Kısa cümle, aydınlık cümle… ne demek? Ne kadar kısa, kimin için aydınlık? Fikri balta ile belinin ortasından kesmek…” diye yazan Türkiye’nin ilk (belki de son) entelektüeli Cemil Meriç’in ölüm yıldönümleri idi.

Yazımın başlığındaki değişikliğe önce kendi yazılarımdan başlamalıyım. Cemil Meriç, Batı’nın edebi ve dini kanonlarını örnek göstererek uzun yazmaktan yanaydı. Bana göre de doğrusu bu, ama bizler Batılı değiliz. İşimiz, sadece okumayı zar-zor söken; okur, ama yazar olmayan çoğunluğa değil, üniversite bitirmiş, ama uzun metinler okumayı sevmeyen çoğunluğa da çevre korumayı nedenleriyle anlatmak. İlhan Selçuk, bu anlamda gerçekçi idi; toplumumuz okumayı sevmiyor, hele uzun metinleri hiç. Her doğru gerçek değil, her gerçek de doğru değil maalesef.

Sağlık bilimlerinde çoğu bilimsel dergi değişik nedenlerle de olsa, artık, makalelerinin beş sayfadan az olmasını istiyor. Gazetecilik okullarında gazeteci adaylarına haber ve köşe yazılarının 500 sözcüğü geçmemesi öğütleniyor. Neden diye sormayın; Twitter gibi sosyal medya iletişim araçları, sözcük sayısından geçtik artık 280 adet harften oluşan metinler yazılmasını istiyor. Kimi blog, web veya elektronik gazete yazılarına yapılan yorumlara açıklama ve yorum yaparken harf değil, kimi zaman noktalama işaretleri ve sözcük arası boşluk vuruşlarını da katarak vuruş sayısının altında değillerse yazı ve yorumlarınız yayına giremiyor.

Okuma ve okunmayı alıcısı belirliyor

Bu nedeni kamuoyu araştırmaları ve elektronik yayınlar için en çok ziyaret (tıklanma) ve okunma (görüntülenme) oranları üzerinden ticari yayıncıların verdiği kararlara dayanıyor. Okumayı ve okunmayı da alıcısı belirliyor. İnsanlar artık değil Doğu’da, Batı’da da giderek uzun metinler okuma becerilerini yitiriyorlar; kimin umurunda? Aynen elektronik hesap makinelerinin yaşama girmesinden sonra ‘kerrat cetveli’ (Çarpım tablosu) ezberimizin giderek bozulması gibi.

O halde birinci eylem değişikliği: Uzun değil, kısa yazmak. Buna toplantı ve kongre sonuç bildirileri ve basın açıklamaları da dahil. Ne demişti, Fritz Schumacher: “Küçük Güzeldir”.[1]

Doğal olarak: “Kısa yazı ne demek? Ne kadar kısa, kimin için kısa?” diye sormanız olası. Bir arkadaşına mektup yazan Mark Twain’e ve Blaise Pascal’a atfedilen “Kusura bakma vaktim yoktu, uzun yazdım” sözünden hareketle size bir ip ucu vereyim: Önce uzun uzun yazın ve zaman ayırıp bir kaç günde demlendire demlendire kısaltın; bir, bir buçuk sayfa (500-700 sözcük) iyidir. Örneğin bu yazı yaklaşık 400 sözcük, boşluklu 3000 vuruştan (karakter) oluşuyor. Yerine ve duruma göre uzun da yazarsınız. Hem kısa yazmak, yayıncı bulursanız uzun yazmaya engel değil ki.

*

[1] Schumacher E.F. Küçük Güzeldir. Cep Kitapları. İstanbul;1989.