Dış Köşe

2011 sonrasının renkleri – Soli Özel

DÜN Balyoz davasının mahkemesi başladı. Yarın CHP’nin kurultayı yapılacak. Her iki gelişmenin de 2011’den sonra iyice belirginleşecek Türkiye tablosunun taşıyacağı renkleri belirleyecek unsurlardan olacağını düşünüyorum.
Balyoz davasının nasıl sonuçlanacağı, bu sonuca varılırken adalet sisteminin nasıl işleyeceği, savunma hakkının ne ölçüde kısıtsız olarak kullanılabileceği hukuk anlayışımız hakkında bir fikir verecek. Mahkeme başlamadan gerçekleşen hâkim değişikliğinin bir mide burkulması yarattığına kuşku yok.
Davayla doğrudan ilgilenenler dışında Balyoz davasıyla ilgili tüm dosyayı ekleri / belgeleriyle üstelik defalarca okumuş herhalde çok az sayıdaki kişiden biri Hürriyet Gazetesi yazarı gazeteci Sedat Ergin’dir. Ergin, ağustos ve eylül aylarında Balyoz dosyası ile ilgili 29 yazı yazdı. Dört gündür de Balyoz dosyasıyla ilgili yeni bulgularını okuruyla paylaşıyor. Dün çıkan yazısında Balyoz iddianamesinde darbe hazırlıkları içinde fiilen yer aldıkları iddia edilen üç subayın o tarihlerde yurtdışında bulunduklarını kanıtladıklarını ancak bu duruma rağmen suçlandıklarını belirtiyordu.
Orgeneral Doğan’ın kızı Pınar Doğan ve damadı Dani Rodrikde bu konuya ayırdıkları sitelerinde iddianamedeki çelişkilere ve olgu yanlışlarına dikkat çekiyorlar. Aile bağlarının gücü Türkiye gibi bir ülkede yabana atılacak gibi olmasa da Balyoz ile ilgili yayın yapan medya organlarında gerek Ergin’in analizlerinin gerekse Doğan ve Rodrik’in iddialarının derin bir sessizlikle karşılanmış olması insanı en azından düşünceye sevk ediyor.
Türkiye, askerlerin kendilerini ülkenin sahibi ve kurtarıcısı sanmalarından dolayı darbeyi hak görmelerinden yeterince mustarip olmuş bir ülkedir. Ancak bu olgu, böylesi önemli ve vahim iddialarla dolu bir davada da hukukun tüm inceliklerine riayet edilmesi gerekliliğini ortadan kaldırmaz. 2011’den sonra yeni Anayasa’yla birlikte tasarımı bitecek yeni Cumhuriyet’in hukukla ilişkisinin nasıl kurulacağı açısından bu davanın seyrinin tanımlayıcı önemde olduğu kanısındayım.
CHP’nin bitmek tükenmek bilmeyen kurultaylarından sonuncusu bir yandan bu partinin yeni Türkiye’de bir işlevi olup olmadığını belirleyecektir. Diğer yandan ilk sorunun cevabına göre Türkiye’deki siyasi dengesizliğin giderilmesinin mümkün olup olmayacağını bize gösterecektir.
CHP içindeki kavga bu partinin seçkinci, bürokratik, devletçi unsurlardan oluşan genetik yapısıyla bugünkü ülke konjonktürünün kendisine dayattığı yenilenme zorunluluğu arasındadır. Genetik yapısına mağlup olduğu takdirde CHP Türkiye’nin geleceğinde yer alamayacak, belki de 2011 seçimlerinden sonra iyice küçülecektir.
Dünya solunun derin bir düşünce ve program krizi içinde olduğu bir dönemde CHP’nin özgün bir sol programla ortaya çıkmasını beklemek herhalde hayalciliktir. İlkelde bu partinin kendi bünyesinde sivilleşme ve demokratikleşmeye inancı içselleştirmesi gerekecektir.
Bunun ötesinde AKP gibi kusursuz bir makine ritminde çalışan (Başbakan Erdoğan Wikileaks’teki Amerikan belgelerinde (workoholic) çalışma bağımlısı olarak tanımlanıyor) dinamik bir parti karşısında CHP, en başta çalışma enerjisine kavuşmak zorundadır. Bu enerjiyi yeni hedefler, yapılan işe inanç ve toplumda var olan hoşnutsuzlukları bir siyasi dalgaya çevirme becerisiyle ortaya çıkarabilir.
Bu aşamada CHP’nin tarihsel işlevi Türk siyasetindeki iktidar dengesizliğini düzeltebilecek bir siyasi projeyi geliştirebilmek, savunabilmek ve topluma mal edebilmektir. Bunun için kendi genetik yapısına karşı mücadelesini kazanmak zorundadır. Bu gerçekleşmediği takdirde 2011 sonrası Türkiye’si hukuk alanında malul kaldığı gibi siyasi güç dağılımında da topal olacaktır.

(Habertürk)

Kategori: Dış Köşe