Köşe YazılarıManşetYazarlar

Aydın abi…

Bu dünyadan çocuk bakışlı, muzip gülüşlü, elinin değdiği, gözünün gördüğü herkesin hayatına anlam katmış bir adam; Aydın Engin geçti. Varlığıyla olduğu kadar yokluğunun da hayatı onurlandırdığı, tanıyan tanımayan binlerce kişinin anısı önünde saygıyla, ama en çok da sevgiyle eğildiği Aydın Abi’miz..  Şimdi ardından yazılanlara, söylenenlere bakıyorum da ne çok insana dokunmuş, nasıl fark yaratmış.

1998 yılında, habercilerin hakkına hukukuna riayet etmeyen patronlara karşı birleşik bir güç oluşturmak, -evet o zaman da- çürümüş medyaya bir çeki düzen vermek, uluslararası ilkelere uygun yayın için temel ilkeler üzerinde uzlaşıp bunu çalıştığımız kurumlara “dayatmak” amacıyla her kesimden, her mecradan yüzlerce gazetecinin bir araya geldiği Gazeteciler Meclisi’yle girdi hayatıma/hayatlarımıza…

Bir yanda biz; henüz okuldan yeni mezun, çömez gazeteci (adayları), bir de bizden heyecanlı, ruhu bizden genç, gelecek güzel günlere bizden fazla iman eden Aydın Engin.

Bir köşede gözlerinde muzip ışıltılarla oturur; bizim çok genç, çok hayat acemisi, çok ateşli hallerimizi babacan bir şefkatle izlerdi. Çok az yaşıtı olurdu hınca hiç doldurduğumuz, şimdi esamesi okunmayan Gezi Parkı’ndaki düğün salonunda. Onlar çoktan kaptıkları köşelerden, koltuklardan kalkıp biz çömezlerle yan yana gelmeye rıza göstermezdi zira. Bir tek o; inadı, çalışkanlığı, azmi ve kararlılığıyla, aşık olduğu mesleğinin yeni neferleriyle birlikte hiç gocunmadan emek verir, bir pusula gibi o sıralar el yordamıyla bulmaya çalıştığımız yolumuzu kaybetmemize izin vermezdi.

Her toplantıdan sonra da mutlaka gözüne kestirdiği üç beş gencecik haberciyi koca adam ve kadınlarmış gibi hissetmemize, kendimizi önemsememize neden olan bir rakı masasına oturtur, bir güzel hizaya getirirdi. Bir yandan tatlı tatlı kulağımızı çekip her şeyin bir zamanı ve zemini olduğunu anlatırken bir yandan da eli mutlaka sırtımızda cesaret ve güç vererek…

Sonra büyüdük… Çok düştük, çok yara aldık. İşsiz kaldık, bazen de  beş parasız.. Her seferinde, neye ihtiyacımız varsa onu gidermek, düştüğümüz yerden kaldırmak, yaralarımızı sarmak için yanımızda oldu.  Yeni iş teklifleri aldık, evlendik, boşandık, ailemize yeni insanlar katıldı, birileri hayatlarımızdan çıktı gitti. Hepsinde; sevincimizde de tasamızda da, kafamız karıştığında, bir bakışın peşinde kalbimiz hopladığında, akıl danışmak, dertleşmek istediğimizde, kutlamak ve ne yapacaksak onu yapmak için bizim Aydın Abi’miz vardı.

Meslek hayatım boyunca gittiği her yere yanında çanta gibi taşıdı beni. İyi ki… Birlikte şimdiki Sputnik, o zamanki adı Radyo Kuzey olan radyoyu kurduk, işler bize anlatıldığı gibi  gitmediğinde birlikte terk ettik. İki kez Cumhuriyet’e çağırdı. İlkinde yine beraber ayrılıp Birgün’ü kurduk. “Hadi gidiyoruz” demişti, “Sen gazetede, kalede ol ki, ben içim rahat diğer işleri halledebileyim”. Bu cümle, hala 30 yıla yaklaşan meslek hayatımda madalya gibi taşıdığım, en gurur duyduğum ödülümdür. İkincisinde, gazete yönetimini ele geçirmek isteyen, ihtirasları boylarını aşmış bir kliğin Cumhurbaşkanı’na jurnallediği gazete yöneticileri cezaevindeyken aradı:  “Kızım şu anda sana ne doğru dürüst para ne de uygun bir pozisyon teklif edebiliyorum. Ama gel, lazımsın”.  Aydın abi “lazımsın” derse akan sular durur, gittim. Arkasından iş çevirenlerin, kuyusunu kazanların maaşlarını ödeyebilmek için kapı kapı dolaşırken, bir yandan da sorumluluk hissettiği genç meslektaşlarının cehenneme çevrilen hayatlarına bir kahve içimi güzellikler serpiştirmesine gün gün tanığım/tanığız. Çok yoruldu çok hırpalandı, öfkelendi, kırıldı, ama bir gün bile şikayet ettiğini duymadık.

Tıpkı cezaevindeyken, sürgündeyken, ölüm tehditleri alıp yanında korumayla gezdiğinde, koruması geri çekilip hedef gösterildiğinde, işsiz kaldığında, saldırıya uğradığında olduğu gibi… “Hayat dolu” tanımının en yakıştığı, mahallemizin en güzel abisiydi.

Babamı kaybettiğimde dünya başıma yıkılmış, yer gök birbirine karışmıştı. O sıra birkaç kez aradı. Açıp konuşamadım. Ertesi gün, bir mesaj: Evin önündeyim, çık dışarı! O sırada yaşadığı Levent’ten kalkıp benim yaşadığım Çamlıca’ya gelmişti. Alıp bir çay bahçesine götürdü. Ben diyemedim, o konuştu: “Babasının kızları, babasız kalmamalı. Madem o gitti, o zaman görevi devralmanın zamanı. Bundan sonra, kabul edersen ikinci baban ben olacağım. Sana bir ay zaman, yasını tut. Sonra kalkacaksın  ve devam edeceksin. Ben buradayım”.

Hep orada oldu. Her zaman…

Safra kesesi ameliyatı için hastaneye yatmadan iki gün önce telefonda, “Ameliyattan sonra tütün kolonyası ve bir kilo portakalla geliyoruz” dediğimde, “Boşverin hastaneyi, çıkınca bir miktar ‘kara param’ birikti, onunla size güzel bir rakı masası kurayım, kutlayalım” demişti. Son yıllarda rahatsızlıkları dolayısıyla biraz aksasa da, 24 yıl boyunca yabancı medya kuruluşlarına yaptığı haberlerden aldığı telifleri Oya Baydar’ın haberi olmadan harcadığı için “kara para aklamak” olarak adlandırdığı toplaşma için bizi birkaç ayda bir meyhaneye davet etti, bir kere bile elimizi cebimize sokturmadı. Özlerdi bizi, bilirdik, bizim de onu özlediğimizi bilirdi. Sonuncusunu şimdilerde aklayacaktık, olmadı.. Nehir hikayesini yazmam için sözü vardı; o da alacağım kaldı.

Son gününe dek gazeteci kaldı. Köşe yazarı, yönetici, en kıdemlimiz vb. ne olursa olsun haberci heyecanını hiç kaybetmedi, muhabirliği en kıymetli bildi. Cesurdu, kimsenin karşısında ne boyun eğdi ne boyun eğdirdi; diğerkamdı, tanıdığı-tanımadığı derdine derman arayan herkesin yanında, yöresinde olmayı görev bildi; alçakgönüllüydü, her yaştan her kesimden insanla kırıp incitmeden, aynı hizadan ilişki kurdu.

Deli gibi sevdiği memleketinin güneşli, güzel günler görmesi için vakfettiği ömrüne reva görülenlere bir kere bile takılmadı, bir “hayat emekçisi” olarak kendi heykelini yontarken başkalarına da atlastan hikayeler biçti.

Babam gittiğinde çocukluğuma veda ettim. Artık bir yetişkindim. Ama sırtımı yasladığım bir dağ, gölgesinde soluklandığım bir çınar gibi “ikinci babam”, dert ortağım, meslektaşı olmaktan gurur duyduğum, sadece işimde değil, hayat yolculuğumda da kerteriz aldığım Aydın abi’m vardı. Şimdi, son 24 yılımın en kıymetlisi de uçup gittiğinde, onunla birlikte gençliğimle de vedalaşıyorum. Hoşça kal Aydın abi, yeniden görüşene dek aklımıza ve kalbimize ektiğin sevgi, iyilik, neşe ve cesareti miras bileceğimizden, elini hep omzumuzda hissedeceğimizden hiç şüphen olmasın.

Anısı eksilmesin…

 

 

Hafta SonuKöşe YazılarıKültür-SanatManşetUncategorizedYazarlar

[Bir şarkının hikayesi] Vincent (Starry, Starry Night)/ Don McLean*

1889 yılında, Fransa’da Saint- Rémy- de- Provence’ta akıl hastanesinde kaldığı dönemde Vincent Van Gogh kardeşi Theo’ya yazdığı mektuplarından birinde şöyle der:

Demir parmaklıklı penceremde adeta bir buğday tarlası görüyorum. Sabahları ise gün doğumunu tüm ihtişamıyla izliyorum.”

Diğer hastalardan farklı olarak, Van Gogh’un dışarı çıkmasına izin verilmektedir, hatta kendisine çalışması için bir stüdyo verilmiştir. Başlarda mental hastalığı düzelme eğilimindeyken tekrar halüsinasyonlar görmeye başlar ve depresyona girer. Hastalığı sanatına da yansır ve kariyerinin başında olduğu gibi koyu renklere dönüş yapar.

Starry Night (Yıldızlı Gece) adlı tablosu bu değişimin en güzel örneklerinden biridir. Tepelerin gökyüzüyle karıştığı ve mavinin tonlarının hakim olduğu bu resim, Van Gogh’un hastanedeki odasının penceresinden gördüğü Saint-Remy-de-Provence şehrinin ruhani ve düşsel bir yorumudur. Köy ve kilise kulesi tamamen sanatçının hayal gücüyle yaratılmış unsurlardır. Sadece gördüğünü resme aktarmak Van Gogh için bir din gibidir, ama Starry Night kendi tarzından kayda değer bir kopuştur. Sanat tarihçileri ressamın kilise ve evleri, memleketi Hollanda’nın mimarisinden esinlenerek çizdiğini düşünmektedirler. Theo’ya yazdığı mektuptaki demir parmaklıklar da resimde yoktur.

Vincent van Gogh’un otoportresi. Musée d’Orsay, Paris

Resmi üç seviyeye bölersek, gökyüzü açık ara ile resmin gerçek ötesi kısmıdır, rüya gibidir. Gökyüzündeki formlar, nebula olarak bilinen astronomik gözlemlere büyük benzerlik gösterir ve tual yüzeyindeki sayısız ve kalın fırça darbeleri bu formları 3 boyutlu ve hareketli bulutlara dönüştürür. Bir alt seviyede selvi ağacı ve tepeler, gökyüzünün yumuşak kıvrımlarına uyan yumuşak açılarla bükülürler. Son seviyede ise kilise ve köy düz çizgiler ve keskin açılarla resmin geri kalanından ayrılır. Sanki Van Gogh yeryüzündeki köyü gökyüzündeki cennetten ayırmıştır.

Kısa yaşamına 900’e yakın resim sığdıran, post-impressionist tarzın öncüsü bu dâhinin eserlerinin değeri, hayatta iken anlaşılmamıştır. Bir hastane odasında yarattığı Starry Night, sanat dünyasının en çok bilinen ve en önemli eserlerinden biri olur.

‘Tablo bana ne yazmam gerektiğini söylüyordu’

Resim, 70 sene sonrasında başka bir kıtada, İskoç asıllı Amerikalı genç gitarist Don McLean’e de ilham kaynağı olacaktır. Sanatçı henüz kendisini Amerika, Avustralya, Kanada ve İngiltere’de haftalarca liste başı yapacak olan American Pie adlı single’ını yayınlamamıştır. Don McLean kendisi ile yapılan röportajda şarkının hikayesini şöyle anlatmıştır.

“1970’in sonbaharında Stockbridge Koleji‘nde öğrencilere gitar çalıyor ve yuva öğrencilerine de banjo çalmayı öğretiyordum. Bir sabah verandada oturmuş Van Gogh’un, kardeşi Theo tarafından yazılmış biyografisini okuyordum. Theo da onun gibi hasta idi. Vincent bir kadın tarafından reddedilmişti ve bir sanatçı olduğu için bu onu derinden etkilemişti. Bir anda aklıma onun deli olmadığını anlatan bir şarkı yazma fikri geldi. Starry Night adlı tablosunun karşısına oturdum ve her zaman yanımda taşıdığım yeşil kağıtlara sözleri yazmaya başladım.

Tablo bana ne yazmam gerektiğini söylüyordu. Bir yandan sözleri yazıyor bir yandan da kasetçalara kayıt yapıyordum.”

 

Don McLean şarkıyı bir haftada bitirir ve stüdyoya girdiğinde şarkıyı tek seferde kaydeder. Şarkı, 1971 Mayıs’ında çıkan American Pie albümünde Vincent adıyla yer alsa da daha çok girişteki nakarat cümlesi “Starry Starry Night” adıyla ünlenir.

Trajik bir hayatın resmi geçidi

Şarkının sözlerine yakından baktığımızda Don McLean’in, Van Gogh’un yaşam öyküsünü sanatçının ruhunun çektiği acılara erişebilmişçesine derinden anlattığını görüyoruz. McLean sadece Starry Night’tan etkilenmemiş ve şarkının sözlerinde Van Gogh’un diğer tablolarına da göndermeler yapmıştır.

’Flaming flowers’’ that brightly blaze, ‘’Swirling clouds’’ in violet haze.” Bu sözlerle Don McLean, Van Gogh’un “Ayçiçekleri” tablolarına ve Starry Night’a atıf yapar.

“Colors changing hue, morning “field of amber grain.” Bu sözlerle “Buğday Tarlasında kargalar” tablosuna atıf yapılmıştır.

Weathered faces lined in pain.” Bu mısrada da “Patates Yiyenler” tablosundaki kadınların mutsuz yüzleri sanki şarkı sözleriyle resmedilir:

How you suffered for your sanity” sözleri ile Don mcLean sanatçının şizofrenik bozukluğunu ifade eder.

“For they could not love you,
But still your love was true ‘’

Bu mısralarda ise Van Gogh’un trajedisi mısralara yansır. O, resmi ne kadar çok sevdiyse, resimleri maalesef sanatçıyı hiç sevmez ve hayatta iken sadece bir tek resim satabilir.

2005 yılında ünlü İrlandalı futbolcu George Best’in cenaze töreninde, Brian Kennedy, “Starry Night”ı seslendirir. Ünlü rap şarkıcısı Tupac’ın hayatını konu alan belgeselde, şarkıcının en çok sevdiği şarkı olarak annesi Don McLean’den Starry Night’ı kullanma izni ister.

Vincent Van Gogh’un hayatını anlatan ve tamamen resimlerle yapılmış ilk animasyon filmi olan 2017 yapımı “Loving Vincent”ın final müziği Starry Night’tır.

Şüphesiz bu film Don McLean’in ve şarkısının yeniden gündeme taşınmasında çok etkili olmuştur. 25 Ağustos 2019’da Amsterdam’daki Van Gogh Müzesi ziyaretçilerine müthiş bir sürpriz yapar ve Don McLean masmavi bir gömlekle ve gitarıyla Starry Night’ı müzenin o günkü şanslı ziyaretçilerine canlı olarak seslendirir.

 

Albüm: American Pie, 1971

Kaynakça

  • Van Gogh Gallery, The Story of Starry Night,
  • Paulson Dave, Tenessian,Story behind the song:Don mcLean’s Vincent, Oct.2020
  • Sasson ,A. Don mcLean’s Vincent song…
  • Tepetaklak dergisi, Yıldızlı Geceler, Jan.2018
  • Wikipedia, Van Gogh
  • Wikipedia, Don McLean
  • Wikipedia, American Pie

 

 

Kategori: Hafta Sonu

Hayvan HaklarıManşet

Hak örgütlerinden sokakta yaşayan hayvanlarla ilgili araştırma: Kanun çıktı ama vahşet ve katliam sürüyor

Hayvan Hakları İzleme  Komitesi (HAKİM) bugün, Burak Özgüner Hayvan Hakları Çalışma Merkezi’nde düzenlediği basın toplantısı ile İstanbul’un her bölgesinden, toplam 50 hayvan koruma gönüllüsü ve 3 hayvan bakımevi veterineri ile yaptıkları birebir görüşmeler sonunda elde ettiği bilgileri paylaştı.

HAKİM, çalışmanın İstanbul’da sokakta yaşayan hayvanların ve hayvan koruma gönüllülerinin yaşadığı sorunlara ve bakımevlerindeki problemlere dikkat çekmesini, çözüm önerilerinin özellikle yerel yönetimlere yol gösterici olmasını umduğunu belirtti.

Basın açıklamasını yapan Hayvan Hakları ve Etiği Derneği’nden Avukat Hacer Gizem Karataş şunları söyledi: “Yüzyıllardır sokakta yaşayan ve artık birer kent sakini olan kedi ve köpekler ile bir ortak yaşam kültürüne sahip olan İstanbul’da bu birlikte yaşam kültürüne yapılan en büyük saldırı, devlet eliyle 1910 yılında gerçekleşti. 1910 Hayırsız Ada Katliamı’nda İstanbul’da yaşayan 80 bin köpek toplandı ve sonradan Hayırsız Ada olarak anılacak olan Sivriada’da ölüme terk edildi. Bu olay İstanbul köpeklerinin yaşayacağı son katliam olmayacaktı. İstanbul’un sokaklarında yaşayan köpeklere yönelik tecrit ve sürgün politikaları günümüze kadar devam etti.”

Kanun çıktı ama hayvan soykırımı sürüyor

“Türkiye’de 2004 yılından önce hayvanların haklarını korumaya yönelik bir hukuki düzenleme yoktu” diyen Karataş, 2004’ten önce yerel yönetimlerin oluşturduğu “itlaf ekipleri”nin sokakta yaşayan hayvanları toplayıp öldürdüğünün saklanmayan bir gerçek olduğunu, sokakta zehirlenmiş, can çekişen hayvanlar ile karşılaşıldığını, belediyelerin halka hayvan öldürmek için mermi dağıttığını, öldürülen hayvan başına teşvik parası ödendiğini o dönemlerden sonra, 2004 yılında “Hayvanları Koruma Kanunu”nun yürürlüğe girdiğini belirtti. Kanunun, öldürmeleri yasaklarken yerel yönetimlere de hayvanların yaşamlarını korumak için bazı görevler verdiğine işaret eden Karataş, belediyelerin bu görevlerini yerine getirmediğini aksine hayvanları dağ başlarına, yol kenarlarına ve çöplüklere attıklarını, bakımevlerinin içinde öldürmeye devam ettiklerini, çoğu belediyenin hala bu katliamlara devam ettiğini vurguladı.

Hayvanlar devlet kurumları aracılığı ile öldürülmeye devam ederken hayvan düşmanı söylemlerin de yıllar içerisinde sistematik olarak arttığını, toplumun medya aracılığı ile kışkırtıldığını gördüklerini söyleyen Gizem Karataş, özellikle son dönemlerde “başıboş köpek sorunu” denilerek sokakta yaşam mücadelesi veren hayvanların toplatılması ya da zehirlenmesi yönünde çağrılar yapan sosyal medya hesaplarının ve medya kuruluşlarının bu çağrılarının hayvanlara zulüm ve ölüm olarak geri döndüğünü belirtti.

‘Sorunun kaynağı görevini yerine getirmeyen kamu kurumları’

Av. Karataş, sadece sokakta yaşayan hayvanların değil, bu hayvanların haklarını savunan yada hayvanları koruyan kişilerin de hemen hedef tahtası haline gelebildiğini kaydetti; “Kendi emekleri ile, yaşamlarından tavizler vererek, maddi, manevi olarak yıpranarak belediyenin yerine getirmediği görevlerini üstlenmeye çalışan hayvanseverlere yapılan bu muamele kabul edilemez” dedi. Sorunun gerçek kaynağının bu hayvanlar yada hayvanseverler olmadığını belirten Karataş, kaynağın sorumluluklarını yıllardır yerine getirmeyen kamu kurumları olduğunu söyledi.

Gönüllülerin anlattıkları…

HAKİM Koordinatörü Fatma Biltekin de gönüllüler ve bakımevi çalışanları ile yaptıkları görüşmelerin sonuçlarını paylaştı:

“Gönüllülere besleme yaptıkları bölgedeki hayvan sayısını sorduğumuzda en az 10 kedi, 1 köpek en fazla 3000’e yakın köpek cevabını aldık. Arada bu kadar büyük bir rakam farkı olmasının sebebi bir gönüllünün sadece sokağında yaşayan hayvanlar ile ilgilenmesi, diğer gönüllünün ise ormanlarda besleme yapması. Orman beslemesi yapan gönüllüler avcılar tarafından vurulan hayvanlar bulduklarını, her gittiklerinde farklı köpeklerin özellikle yasaklı ırkların ormana atıldığını, bölge halkının hayvanların durumları ile ilgilenmediklerini belirtiyor. “

Biltekin gönüllülerin 35’inin belediyelerden destek aldıklarını, 13’ünün eski deneyimleri sebebi ile belediyelere güvenmediklerini bu yüzden belediyeden destek almadıklarını, iki kişinin ise belediyeden hiç destek almadığını belirttiğini; destek alan 35 gönüllünün hepsinin kısırlaştırma konusunda destek aldıklarını, %14.3’ü mama, %5.7’si mama ve su kabı ile kulübe, %25.8 tedavi, %17.2’si ise aşı için destek aldığını söylediğini kaydetti.

Gönüller bakımevindeki en büyük problemleri ise şöyle sıraladı:

“Yanıt veren 45 kişiden beşi psikolojik olarak çok yıpratıcı olduğu için bakımevi ziyareti yapmıyor;  yüzde 53,3’ü ekipman eksikliği,  yüzde 51’i  hayvan sayısının çok fazla olması, yüzde 40’ı veteriner hekim eksikliği, yüzde 24,4’ü hekimlerin gönüllülere karşı olan kötü tutumu, yüzde 35.2’si hijyen eksikliğine bağlı viral hastalıkların yayılmasını öncelikli sorun olarak ifade ediyor.”

Biltekin, gönüllülerin besleme yaparken karşılaştıkları en büyük problemleri ise şöyle sıraladı: “Yüzde 76.1’i hayvan beslenmesini istemeyen insanlar, yüzde 58.7’si mama alamama, yüzde 41,3’i mama ve  su kaplarının atılması, yüzde 15,2 kulübelerin kırılması, yüze 8,7’si yanlış beslemeler yüzünden yaşanan temizlik ve sağlık sorunları dedi.”

Gönüllülerin besleme yaparken çevredeki insanlardan en fazla aldıkları tepkiler ise şöyle sıralandı:

  • Buraya mama koyma
  • Hayvanları buraya alıştırma
  • Kirletiyorlar, burada besleme
  • Zehirlerim hepsini
  • Bunları besleyeceğine çocuklara yardım et
  • İnsan kalmadı da bunları mı besliyorsun
  • Hastalık bulaştıracaklar
  • Sokakta hayvan istemiyoruz, çok istiyorsan al evinde bak
  • Hayvanlarla kafayı bozmuşsun.

Gönüllülere “Sokakta yaşayan hayvanların sorunlarını azaltmak, hayvan insan çatışmasını azaltmak için neler yapılmalı?” diye sorduklarını belirten Biltekin en fazla verilen iki cevabın “kısırlaştırma ile hayvan sayısının kontrol edilmesi” ve “özellikle çocuklara yönelik hayvan hakları ile ilgili  eğitimler yapılması” olduğunu söyledi.

Verilen cevaplar şöyle: .

  • Kurumlar gönüllüler ile koordineli çalışmalı,
  • Daha fazla ödenek ayrılmalı,
  • Atık yemeklerden mama üretilmeli,
  • Okul müfredatlarına hayvan hakkı ile ilgili ders eklenmeli,
  • Kamu spotları hazırlanmalı,
  • Halkı bilgilendirici içeriklerin şehirdeki bilboardlara asılması,
  • Gönüllüler ile birlikte belirlenen noktalara besleme odakları yapılmalı,
  • Kamu kurumları sorumluluklarını yerine getirmeli,
  • Hayvana yönelik şiddet fiillerine caydırıcı cezalar verilmeli,
  • Öncelikle hayvan düşmanı devlet politikaları değişmeli,

Gönüllülere “Yerel yönetimlerden neler talep ediyorsunuz?” diye sorduklarını belirten HAKİM Koordinatörü, en fazla verilen üç yanıtın “cerrahi prensiplere uyarak kısırlaştırma yapılması, gönüllü ile koordineli çalışması, belediye logosu taşıyan mama ve kulübelerin gönüllüler ile uygun yerlere yerleştirilmesi” olduğunu söyledi.

Verilen diğer cevaplar ise şöyle sıralandı:

  • Çocuklara yönelik eğitimler düzenlenmesi,
  • Tüm tedavilerin yapılabileceği, eksik ekipmanın olmadığı, yeterli veterinerlerin istihdam edildiği tedavi merkezleri oluşturması var olanların eksikliklerini giderilmesi,
  • Mama desteği sağlamaları, bunun için daha önce örneklerini de gördüğümüz atık yemeklerden mama üretecek tesislerin kurulması,
  • Reklam panolarından bilgilendirici ve yasal uyarıların olduğu içeriklerin paylaşılması,
  • Bakımevlerinde düzenli olarak çocuklar için etkinlikler yapılması,
  • Kazaların çok yaşandığı yerlere kasislerin yapılması,
  • Hayvan bakan esnaf ve gönüllülerin desteklenmesi,
  • Belediyede çalışan veterinerler ve diğer görevlilerin gönüllü olarak barınakta çalışmak isteyen, hayvan seven kişilerden seçilmesi,
  • Hayvanlara nasıl yaklaşılacağı ile ilgili çocuklara yönelik bilgilendirici içeriklerin (kartlar, oyunlar…)  hazırlanması,
  • Cami imamlarına, öğretmenlere, muhtarlara eğitimler verilmesi,
  • Kent Konseylerinin etkin çalışması,
  • Yerel yönetimlerin tüm çalışanlarına eğitimler vermesi,
  • Belediyenin ruhsat verdiği mekanlarda çalışan kişilere eğitim verilmesi.

Bakımevinde çalışan üç veteriner ile yapılan görüşmelerden çıkan sonuçlara da değinen Biltekin; veterinerlerin, bakımevinin içinde yeterli alan ve çalışan olmadığını, ödeneklerin yetersiz olduğunu, bazı bakımevlerinde gelen ziyaretçiler ile veterinerlerin ilgilenmek zorunda kaldığını bu yüzden tedaviler ile ilgilenemediklerini, yetişemedikleri yerlerde ise hayvanseverler ile sorunlar yaşadıklarını, bazı hayvanseverlerin çok tepkisel yaklaşabildiğini belirttiklerini söyledi.

Veterinerler çözüm olarak ise şu önerilerde bulundu: ” Öncelikle havyan üretimi bitmeli,  soruna duygusal yaklaşılmamalı, sakin kalınmalı, gönüllü ile koordineli çalışılarak sorunlar çözülmeli, bunun için her mahallede koruma bölgeleri oluşturulmalı, hekimler ameliyat dışında ilaçla tedavi edilebilecek hastalıkları bu bölgelerde tedavi etmeli, bölgelerdeki hayvanların bakımları ve tedavilerinin gönüllüler ile birlikte yapılmalı.”

Biltekin, veterinerlerin ayrıca “her bakımevinde bir halkla ilişkiler görevlisi istihdam edilmeli; ziyaretçilere bilgi vermek, yuvalandırma için kişiler ile görüşmek gibi konularla hekimler yerine bu kişiler ilgilenmeli,  bakımevlerinde çalışan kişiler dikkatle seçilmeli, bakımevleri sürgün yeri olarak görülmemeli, burada istihdam edilecek kişiler öncelikle gönüllü olanlardan seçilmeli” dediklerini belirtti.

Fatma Biltekin şunları kaydetti: “yaptığımız tüm bu görüşmeler açık bir şekilde gönüllüler ile yerel yönetimlerin birlikte çalışmak zorunda olduğunu gösteriyor. Ülkenin cumhurbaşkanının hayvan bakan kişileri “beyaz türk”, “paralı kimseler” diyerek marjinalleştirmeye çalıştığı, mecliste bizleri temsil etmesi gereken milletvekillerinin yasaya aykırı bir şekilde hayvanların toplatılmasını talep ettiği,  “sanatçıların” köpekleri zehirlemeyi önerdiği bir dönemde bu çok zormuş gibi görünebilir ancak hayvanların sorunlarını, hayvan insan çatışmasını, hayvan koruma gönüllülerinin yükünü azaltmak için buna mecburuz. “Sokakta hayvan istemiyorum”, “Sokakta insan istemiyorum” gibi söylemler çatışmayı artırdığı gibi sorunu da derinleştiriyor.”

Hayvanlara Adalet Derneği Başkanı Hülya Yalçın da hayvan hakları mücadelesinin tüm türler için sürmesi gerekirken alanın devlet eliyle daraltılması sebebiyle sokakta yaşayan köpekler ile sınırlandırılmak durumunda kalındığını belirtti.

Cumhurbaşkanının son açıklamalarından sonra nefret söyleminin ve şiddetin arttığını hatırlatan Yalçın, toplumun kutuplaştırıldığını belirterek sahada verilen mücadelenin masaya da taşınması gerektiğini kaydetti. Hareketin içindeki insanların birbirleri ile mücadele etmeden, gözünü hayvandan ayırmadan ve hayvanı önceliklendirerek mücadeleyi sürdürmesi gerektiğini hatırlatan Hülya Yalçın, hak savunucularının çok yol aldığını ancak şiddet dilinin de arttığını belirtti. Yalçın, çocukların ve köpeklerin karşı karşıya getirilmeye çalışıldığını kaydetti; bu söylemlere çok dikkat edilmesi gerektiğini, ne çocuğun ne de köpeklerin zarar görmesinin istenmediğine yönelik söylemlerde bulunulması gerektiğini vurguladı ve yaşanan olayların sorumlularının görevini yapmayan belediyeler ve kanun uygulamaları olduğunun unutulmaması gerektiğini söyledi.

Kategori: Hayvan Hakları

ManşetTürkiye

TİP: İlk hedef AKP ve Erdoğan’dan kurtulmak; iklim krizi öncelikli gündemimiz

Türkiye İşçi Partisi (TİP) milletvekilleri, dün İstanbul’daki Makine Mühendisleri Odası’nda basın mensuplarıyla bir araya gelerek, önümüzdeki seçimde uygulayacakları politikayı ve oluşturmaya çalıştıkları solda ‘üçüncü ittifakı anlattı. Cumhurbaşkanlığı seçimini ilk turda bitirmek istediklerini belirten partinin genel başkanı Erkan Baş, “Erdoğan’ın ilk turda yenileceğine inanıyorum” dedi.

Baş, CHP yönetimine şu mesajı ilettiklerini söyledi:  “Cumhurbaşkanlığı hükümet sistemini ortadan kaldırmak isteyen, ‘Ben bu koltuğa oturmak değil, bu koltuğu yakmak istiyorum’ diyen bir aday çıkarsa, TİP hiçbir pazarlığa girmeden, görüşme ihtiyacı bile duymadan bu adaya oy verir ve bu meseleyi ilk turda bitiririz.

 Millet İttifakı’na açık çek

CHP’nin Ekmeleddin İhsanoğlu örneğinde olduğu gibi bir aday göstermemesi gerektiğine kaydeden Baş, “ İkinci turda zaten oy verebileceksek ilk turda oy verelim bitirelim bu işi istiyoruz. Bir taraftan Millet ittifakı’na açık çek veriyoruz, bir taraftan da tehdit ediyoruz. Yanlış yapmayın, bizi halka sordurmak zorunda bırakmayın” diye konuştu.

‘Paris Anlaşması bile yeterli değil, fosil yakıta derhal son verilmeli’

Hükümetin imzaladığı Paris İklim Anlaşması ve yükselen ekoloji mücadeleleriyle ilgili soruya yanıt veren Sera Kadıgil ise TBMM’nin iklim krizine ilişkin tavrını şöyle anlattı:

“Meclis’te öyle bir durum var ki, ne zaman iklim krizi hakkında konuşmaya kalksak, dünyanın en gereksiz konusuymuş gibi davranıyorlar. Özellikle iktidar bloğunun bakışı, ‘bizimle hiç alakası olmayan, tamamen gelişmiş ülkelerin konusuymuş’ şeklinde. İklim değişikliği, küresel ısınma ve buna karşı yapılacaklarla ilgili ağzınızı açtığınızda, elitist, Türkiye’nin problemlerinden uzak biriymiş muamelesi görüyorsunuz.”

TİP’in Emek Bürosu’yla birlikte en  iyi faaliyet gösteren bürolarından birinin “Ekoloji Bürosu’ olduğunu belirten Kadıgil, “Bu büromuz içinde kent ve iklim uzmanı arkadaşlarımız var. Bizi çok iyi besliyorlar ve konuyla ilgili verdiğimiz önergelerin önemli kısmı onların eseri” dedi.

TİP milletvekili, ekoloji/doğa mücadelelerine “dışarıdan destek” vermediklerini, hak örgütlerinin bizatihi içinde çalışan çok sayıda partili sayesinde yakın bir bağ kurduklarını anlattı ancak parti kadroları sınırlı olduğu için aktivistlerin ve medyanın desteğini istedi.

Kapsamlı bir iklim politikası oluşturduklarını, gıda, su, barınma krizi, kuraklık, türlerin yok oluşu, tarımla ilgili sorunlar üzerine çalıştıklarını belirten Kadıgil, Paris İklim Anlaşması’na ilişkin de şu ifadeleri kullandı:

Bir taraftan Paris’i imzalayıp öte yandan 10 yeni termik santrale izin vermek, yapılabilecek en büyük kötülük. Kimseyi de ikna edemiyorlar zaten. Paris İklim Anlaşması sırasında kürsüden söz alabildik. ‘Alabildik’ dememizin sebebi de çok az söz alabiliyor olmamız. Bunun nedeni de ‘önemsiz’, arka sıralarda görmeleri. Biz, Anlaşma’nın artık çok geride kaldığını ve krizi çözmeyeceğini düşünüyoruz. Tek çözüm derhal bugün fosil yakıtların yasaklanması ve yenilebilir enerjiye dönüş.”

‘AKP beceriksiz değil, ekonomik politikası bilinçli’

TİP lideri Erkan Baş, ağırlıklı olarak ülkedeki ekonomik krize ilişkin konuştu. Muhalefette AKP’nin ekonomi yönetimi konusunda ‘beceriksiz’ olduğuna ilişkin bir algı olduğunu kaydeden Baş, bunun doğru olmadığını söyledi:

“Aslında çok becerikliler, ne yapıyorlarsa bilerek ve isteyerek yapıyorlar. Bu ekonomik modelin temelinde de Türkiye’nin en tepesindeki yüzde 1’i zengin etme stratejisi var. Bu kesimin servetini garanti altına alırsam iktidar koltuğunda oturmaya devam ederim diye düşünüyor iktidar. Toplumun yüzde 99’unun çıkarlarını merkeze koyan ve buna uygun bir ekonomik model hayata geçirebilen bir yaklaşım olmadığı sürece, Türkiye’nin bu sorunlarının çözülmesi mümkün değil.”

Isparta özelinde yaşanan enerji krizine de değinen Baş, “Pastanın en büyük dilimini alan ve devlet eliyle, halkın temel ihtiyaçları üzerinden servetlerini büyüten sermaye çevreleri hiç tartışılmıyor. Elektriksiz, doğalgazsız, internetsiz, susuz yaşamak mümkün değildir. Bunlar lüks değil temel insani ihtiyaç. Türkiye’deki ekonomik model, en temel insani ihtiyaçları bile patronlar için kâr kapısı haline getirme biçiminde kurulmuş. Doğal olarak da halk her geçen gün yoksullaşmaya devam ediyor” dedi.

AKP için 20 yıl önce ‘en azından hayal satıyor’ dendiğini ancak bugün bunun da ortadan kalktığını belirten Baş, TİP’in taleplerini şöyle anlattı: “İki asgari ücrete kadar olan kısım için elektrik faturası alınmamasını talep ediyoruz. Sonrası da kademeli olmalı. Herkes şikayet ediyor ancak sermaye çeteleri hiç tartışılmıyor.  Hükümetin gözde müteahhitlerine tam destek verilirken aynı destek karanlıkta, soğukta kalan halka verilmiyor, aksine bu insanlar desteklenmeli. “

‘Gelecek seçim, sadece bir seçim olmayacak’

Erkan Baş, ‘güçlendirilmiş parlamenter sistem’e ilişkin olarak da ‘Cumhurbaşkanlığı hükümet sistemi ortadan kaldırılacaksa, parlamentoya çok fazla görev düştüğünü’ belirtti:

“İktidar parlamentoyu işlevsiz bir hale getirmek istiyor. Biz ise aksine, önemli kılmak gerektiğini düşünüyoruz. Sokaktaki mücadeleyi parlamentoya taşımak gerekiyor. Cumhurbaşkanlığı seçimine çok fazla kilitlenildi ama eğer bizim amacımız cumhurbaşkanlığı hükümet sistemini ortadan kaldırmak. Erdoğan bir yenilgiye uğratılacaksa ve seçilen kişi bunu ortadan kaldıracak bir sisteme moderatörlük yapacaksa, o aşamada parlamento çok önemli olacak.”

Önümüzdeki seçimi sıradan bir seçim olarak değerlendirmediklerini kaydeden Baş, Kemal beyin (CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu) ifadesiyle söyleyecek olursak, en geç 2023’te yapılacak seçim Cumhuriyet’in ikinci 100 yılının nasıl şekilleneceği konusuna bir yanıt olacak olacak aynı zamanda” diye konuştu.

‘İktidarla hesaplaşmak isteyenlere listelerimiz açık’

Siyaseti gençleştirmek, kadınlaştırmak, her alanda itirazı olan ve mücadele veren insanların siyasal temsiliyet kazanmasını sağlayacak bir model üretmek istediklerini anlatan Baş, “ “Önümüzdeki parlamento seçimlerinde memleketin neresinde mücadele eden insanlar varsa onların TİP adayı olarak bu seçimlere girmesi gerekir. Biz buna açık olacağız. Türkiye’de bu iktidarla bir hesaplaşma içerisinde olan örgütlü halk güçleri, TİP listeleri size açıktır. Bunlar seçime girmeye hakkı olmayan partiler kadın, çevre, LGBTİ+ örgütleri olabilir. Amacımız kavganın temsilcisi olmak” dedi.

İlerici-gerici tartışması

TİP milletvekilleri, HDP İstanbul Milletvekili Oya Ersoy’un Meclis’teki konuşması sonrası başlayan ‘gerici-ilerici’tartışmalarını da değerlendirdi.

AKP iktidarının karakterini ‘Siyasal İslamcı’ olarak tanımladıklarını belirten Baş, “ AKP, dinci, gerici, yobaz, şeriatçı bir partidir. Siyasal İslam, özellikle toplumun yoksullaşmış kesimlerinin din aracılığıyla yönetilmesini amaçlar. Dolayısıyla AKP rejimini tartışırken mutlaka bir ilerici-gerici tartışmasını yapmak gerekir. Laiklik Türkiye’de mücadele edilmesi, sahiplenilmesi gereken bir konudur” derken, Sera Kadıgil de Oya Ersoy’un hedef seçilmesinde kadın olmasının payının yüksek olduğunu ifade etti.

Ersoy’un söylediklerinde inanca hakaret olmadığını kaydeden Ahmet Şık ise  “Tam aksine Türkiye’de İslami düşünceye sahip olmayanların inanç özgürlüğü sorunu var. Ateistlerin, sünni olmayanların, gayrimüslümlerin sorunları var. İnanç tartışacaksak bunları konuşmamız gerekiyor. Muhalefetin içerisinden de bunu anlamayarak ya da anlamamış görünerek iktidarın sıkıştırdığı bir alandan tartışma yürütmek siyasal ahlaka aykırı” ifadelerini

1-3 Aralık 2021 tarihlerinde yapılan 20. Milli Eğitim Şûrası’nda 4-6 yaş grubundaki çocuklar için alınan ‘din eğitimi’ tavsiye kararı ile karara karşı Demokrasi Konferansı bileşeni Aleviler öncülüğünde başlatılan imza kampanyasını da değendiren TİP vekilleri, parti olarak kampanyaya tam destek verdiklerini kaydetti.

Genel Başkan Erkan Baş bir soruya “Eğitimdeki dini içeriği her geçen gün artırıyorlar. 4 yaşındaki çocuklara dahi din eğitimi verir hale gelmiş durumdalar. Buna net bir biçimde karşı çıkmadan Türkiye’de laiklik tartışması yapmak mümkün değildir. Bu sadece Alevi yurttaşlarımızın sorunu değil, bu tüm Türkiye’nin sorunudur” diye yanıt verdi. Alevilerin ibadethanelerine gelen yüksek elektrik faturalarına da tepki gösteren Baş, Alevilerin eşit yurttaşlık talebinin arkasında olduklarını belirtti.

‘Dördüncü ittifak’ iddiaları

Aralarında Gelecek ve DEVA gibi partilerin bulunduğu, sağ bir ‘dördüncü ittifak’ın kurulacağı yönündeki iddiaları değerlendiren Ahmet Şık da  bunların duyumdan ibaret olduğunu vurgulayarak, “CHP umarım buradan mesajı alır, kendi pozisyonunu masaya yatırır diye düşünüyorum. İki ittifak var, çaresiz hissedebilirsiniz ama buna mahkum değilsiniz. Üçüncü ve sol bir ittifak olacak ve TİP de bunun bir parçası olacak” dedi.

Şık, Bekir Bozdağ’ın yeniden Adalet Bakanlığı’na getirilmesiyle ilgili olarak şu değerlendirmeyi yaptı:

“Türkiye bir kanun devleti bile değil. Türkiye anayasasız bir ülkedir. Türkiye’nin anayasası Terörle Mücadele Kanunu’nun (TMK) kendisidir. Bekir Bozdağ bir rehinedir. Bank Asya’nın önünden geçen, cemaatin herhangi bir yayına abone olanların içeride olduğunu düşündüğümüzde Bekir Bozdağ ömür boyu hapis cezası alacak bir kişidir. Tam da o nedenle Adalet Bakanı yapıldı. Türkiye’de hukuk tartışması yapmak çok anlamsız. Mafya ile hukuk diliyle konuşmanız mümkün değildir.”

Şık Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın üçüncü kez aday olmasıyla ilgili ise, “Bana sorarsanız; hukuk içinde cevap verirsem, aday olamaz. Buna kim karar verecek; YSK. O yüzden tartışmaya gerek yok. Bu tartışma faşist saray iktidarının kutuplaştıran siyasetine hizmet eder, bence Kemal Bey doğru bir şey söyledi: Hukuka çok bağlı olduğunu söylemiyorum; ama Abdülhamid Gül neden istifa etti? Yeni Adalet Bakanı olarak Bekir Bozdağ’ın atanmış olması bu tartışmayı yapmamız gerektiğini söylüyor.”

Kategori: Manşet

Editörün SeçtikleriManşetYerelYeşil Gazete Doğu'da

[Yeşil Gazete Doğu’da-16] Şimdi dayanışma zamanı!

İstanbul-Van, Urfa-İstanbul arası uçak yolculuklarını saymazsak, 10 gün boyunca, gidiş gelişlerle neredeyse 800 kilometre yol yaptık. Doğu Anadolu’nun göz bebeği Van’dan, 1646 rakımdan  başladığımız yolculuğumuzu, her biri kadim birer yerleşim yeri olan Batman, Hasankeyf, Diyarbakır, Mardin’i kat ederek Urfa’da, denizden 477 metre yükseklikte sona erdirdik.

Deniz gibi göllerden, ovalardan, bunlara şahdamarı gibi hayat veren, kutsal sayılan nehirlerden geçtik; insanları dinledik,  hayvanlarla hemhal olduk. Bazılarını zaten bildiğimiz, bazılarını şaşırarak öğrendiğimiz çok sayıda hikayeyle doldurduğumuz heybemiz sırtımızda, “kürkçü dükkanı”na, İstanbul’a döndük.

Hem ortak dertlere ilişkin bir toparlama hem de “yazmasam olmaz” dediğim birkaç noktaya işaret ederek diziyi bitirmenin zamanı.

Kuraklık

Van’dan Urfa’ya kadar uzayan hat boyunca ağırlıklı olarak, tüm Türkiye’yi etkisi altına alan kuraklığın da izlerini takip ettiğimizi söylesem yanlış olmaz. İklim değişikliğinin bölgeyi nasıl vurduğunu an be an takip ettiğimiz güzergahta, uzmanından köylüsüne konuştuğumuz herkes yağış rejiminin değiştiğini, kışları yeterince kar almadıklarını, bölgede bulunduğumuz ekim ayına gelinmiş olmasına karşın halen yağmura hasret olduklarını, arada bir bastıran ani ve şiddetli yağışlarınsa yarardan çok zarar verdiğini anlattı.

Fotoğraf: Ruşen TAKVA

https://yesilgazete.org/yesil-gazete-doguda-1-vanin-denizine-kavusma-savasi/
https://yesilgazete.org/yesil-gazete-doguda-8-iklim-ve-su-krizi-atiklar-yesile-saldiri-diyarbakir-darda/
https://yesilgazete.org/yesil-gazete-doguda-14-urfa-peygamberler-sehrinde-bolluk-icinde-yokluk/

Bütün bunların sonucunda  göl ve nehirlerin kuruduğuna, kilometrelerce çekilip cılızlaştığına, tarımsal üretimin tam anlamıyla ‘vurgun yediğine”, değişen iklime uygun olarak yeni bir tarım politikası geliştirilmesi yerine, kuraklığa dayanıklı gerekçesiyle yerin göğün fıstık tarlalarına çevrildiğine ve giderek tek tipleşen bir üretime doğru gidildiğine tanık olduk.

Üstelik hemen herkesin şikayet ettiği ancak bir türlü önüne geçilemeyen “salma sulama” ve yeraltından aşırı su çekme alışkanlığının bir türlü sona ermemesi yüzünden verimli toprakların tuzlanıp çoraklaşarak, üretim yapılamaz hale geldiğini görmek de epey can yakıcıydı.

Barajlar ve HES’ler

Hemen her suyun başına hem kullanım suyu hem de enerji sorununu çözmek amacıyla inşa edildiği söylenen barajlar ve HES’ler ise ayrı bir mesele olarak karşımıza çıktı. Bölgede çalışan uzman ve aktivistler, suyun hayat verdiği insanı, hayvanı ve habitatı neredeyse “imha eden” onlarca HES’in yanı sıra, birer “güvenlik bariyeri” olarak ardı ardına dizilen barajların, derde deva olmaktan çok; su adaletsizliğini artıran, bölge iklimini olumsuz yönde değiştiren, hayvanların ve insanların geçişliliğini engelleyen, dolayısıyla kültürel aktarımların önüne de set çeken bir işlev gördüğüne defalarca vurgu yaptı.

https://yesilgazete.org/yesil-gazete-doguda-hasankeyf-tufandan-sonra/
https://yesilgazete.org/yesil-gazete-doguda-5-zilanin-gosterdikleri-hukuk-dogaya-hep-gec-kaliyor/
https://yesilgazete.org/yesil-gazete-doguda-9-dicle-havzasi-baraj-ve-proje-yorgunu/

Binlerce yıllık Hasankeyf’i ömrü 40-50 yıllık bir baraj için sulara gömülmüş, sessiz ve ıssız bir halde görmek, Dicle’nin artık akmayan suyundaki çekilmeyi, kirlenmeyi izlemek, sırtını dağa vermiş, dip dibe, bahçesiz konutlara mecbur edilmiş insanların kabullenilmiş çaresizliğini dinlemek özellikle sarsıcı oldu.

Yeşile hasret

Bütün güzergah boyunca birkaç yer dışında, hasretle beklenen yağmuru çekecek yeşil örtü ve ormansızlığın bölgenin neredeyse “makus talihi” haline geldiğine tanık olduk. Göstermelik, “kent ormanları”, bölgenin topografyasına uygun olmayan, dikildikten hemen sonra kuruyup sökülen fidan kampanyaları, özellikle de kayyım belediye başkanlarının nedeni bilinmez palmiye ve çim düşkünlüğünü görünce gözlerimize inanmakta epey zorluk çektik.

https://yesilgazete.org/yesil-gazete-doguda-3-vanda-orman-gormek-icin-en-az-bir-nesle-ihtiyac-var/

Geçen yaz kimsenin müdahale etmediği, buna izin de verilmeyen yangınlarla yok olmuş zaten çok zengin olmayan ormanlık alanlardan arta kalan kavrulmuş toprakları izleyerek geçtiğimiz dağlık alanlarda “rehabilite” çalışmalarının yapılmayışının yarattığı “ferahlama” duygusu ise, tahmin ettiğiniz gibi…

Fotoğraf: Ruşen TAKVA.

Hava kirli, su kirli, toprak kirli… 

Bölge, Türkiye’nin geri kalan kısmından farklı olmayarak ancak bundan daha fazlasıyla kirli! Suyu kirli, havası kirli, toprağı kirli, kentleri, şehirlerarası yolları… Halk, kirlilikten kirlilik beğenecek duruma gelmiş neredeyse.

Su kaynaklarına olduğu gibi, arıtılmadan bırakılan kanalizasyon suları, evsel atıklar sadece güzergahımızdaki illerin değil, komşu kent ve ülkelerin de en büyük dertlerinden biriydi. Bırakın ileri biyolojik arıtmayı (sadece iki ilde, Urfa ve Mardin’de üç tane vardı) standart fiziksel arıtma bile yapılmadan suya bırakılan atıklar bir yana, devasa alanı alanı örümcek ağı gibi saran kum, taş, mermer, kırma eleme ocakları, bitmek bilmeyen anız yangınlarının yarattığı hava kirliliği peşimizi hiç bırakmadı. İktidarın “gözde beşli”sinin de aralarında bulunduğu bakır, fosfat vb. işletmeleriyle biyoyakıt tesislerinin yarattığı hava, su ve toprak kirliğini de bütün bunların üzerine ek ve büyük dertler eklemişti.

Sadece hava ve suyun değil, toprağın da kirlenmiş olduğunu üzülerek gördük. Verimli ovalarda, aşırı gübre ve su kullanımı yüzünden ölü alanlar oluştuğuna, belediyelerin vahşi çöp depolama yöntemlerinin çevreyi daha çok kirlettiğine, şehirlerarası yol kenarlarının ise çöplüğe dönüştüğüne şahit olmak zorunda kaldık.

https://yesilgazete.org/yesil-gazete-doguda-6-ruzgarsiz-yesilsiz-yangin-yeri-batman/
https://yesilgazete.org/yesil-gazete-doguda-12-yaprak-doker-bir-yani-bir-yani-bahar-bahce-mazidagi/

Zoraki kentsel dönüşüm ve inşaat çılgınlığı

Doğu ve Güneydoğu Anadolu illeri, “inşaatla kalkınma” anlayışının adeta laboratuvarı haline gelmiş. Gittiğimiz her il, neredeyse bir şantiye halindeydi. Geleneksel yaşam alanları yerle bir edilmiş ve yerlerine yedi-sekiz katlı apartmanlardan oluşan siteler, villa kompleksleri inşa edilmişti, halen de ediliyor. Yıkamadıklarının da yanına yöresine “yeni şehirler” inşa edildiğini gördük. Başta İstanbul olmak üzere Türkiye’nin pek çok yöresinde hayata geçirilen “soylulaştırma” anlayışı gereği, “acele kamulaştırma” yoluyla yerlerinden edilen kent yoksullarının kentlerin çeperine sürüldüğüne bir kez daha şahit olmak zorunda kaldık. Diyarbakır’daki Suriçi Mahallesi, Mardin- Nusaybin gibi özel örneklerde ise, söz konusu yerlerde yaşayanların mesajı netti: “Amaç, ‘makbul görünmeyen’ demografiyi dağıtmak, çatışmalı ortamın ardından toplumsal hafızayı zayıflatmak. Kolay olmayacak.”

Artık gelir elde edemediği için tarımla uğraşmayan nüfusun yığıldığı, aşırı şişmiş kentlerin altyapısı da yerleşim planları da iş olanakları da daralmış; bütün dengeler bozulmuş. Henüz bina dikmenin ötesinde, kalıcı bir çalışma yoktu. Umutlar sonraki baharlara…

https://yesilgazete.org/yesil-gazete-doguda-10-tokilesen-diyarbakir/
https://yesilgazete.org/yesil-gazete-doguda-11-inatci-meselerin-diyari-mardin-su-ve-kent-hakki-pesinde/
https://yesilgazete.org/yesil-gazete-doguda-13-eski-mardine-yeni-cehre-suryani-turizmi/
https://yesilgazete.org/yesil-gazete-doguda-2-vanda-milyonlarca-liraya-mal-olan-adliye-lojmanlari-talan-edildi/

Göçmenler

İran’la uzun bir sınıra sahip Van’da, Taliban’ın yönetimi ele geçirmesinin ardından geçen yaz boyunca  büyük kafileler halinde giren Afganistanlı göçmenler, sonbahar aylarında “görünmezleştiği” bir döneme girilmişti. Sınır boyunca alınan önlemler ve kent içi denetimlerin yanı sıra kış ayları da yavaş yavaş bastırdığı için göç hareketinin biraz yavaşlasa da halen sürdüğünü, ancak mültecilerin artık küçük gruplar halinde geçiş yaptığını, yollarda açık bir şekilde dolaşmadığını ve kentte fazla görünür olmadıklarını öğrendik.

Fotoğraf: Ruşen TAKVA.

Yine de özellikle Van-Tatvan arasında kadınlı çocuklu küçük grupların, yol kenarındaki ağaçlık alanlarda yürüyüşlerini sürdürdüklerine tanık olduk.

Suriye ile sınırdaş olan Urfa’nın ise özellikle artık yerleşik hale gelen Suriyeli nüfusla birlikte neredeyse bir ‘mülteci kenti’ haline geldiğini, kent sosyolojisinin de buna uygun bir dönüşüm gösterdiğini yerinde müşahede ettik.

Göçmen sorunu, özellikle sınır illerinde önümüzdeki yaz boyunca da yakıcılığını koruyacak gibi. Zira komşu ülkelerden Batı’ya doğru akış bitmediği gibi, sınıra örülen kilometrelerce uzayan duvarın yeni hak ihlallerine yol açması kaçınılmaz görünüyor.

https://yesilgazete.org/yesil-gazete-doguda-4-afganistanli-gocmenler-nerede-ne-yapiyor/
https://yesilgazete.org/yesil-gazete-doguda-15-urfanin-bir-multeci-kenti-olarak-degisen-sosyolojisi/

Güvenlik

Özellikle 2015-16 yıllarındaki ‘Hendek Operasyonları’nın ardından birkaç yıl öncesine kadar ağır “güvenlik” önlemlerinin hüküm sürdüğü, yüzlerce ilçe ve sokağa girmenin geçen yıla kadar yasaklandığı, yasaklanmayanlarda da akreplerin, panzerlerin, resmi ve sivil polislerle özel harekatçıların zaman zaman da askerlerin yoğun olarak kendini gösterdiği, sık sık kontrollerin yapıldığı kent merkezlerinin, en azından görünürde biraz daha ‘normalleştiği’ söylenebilir. Panzerler ve akrepler sokaklardan çekilmiş, kent içinde kontrol noktaları kaldırılmıştı bizim bulunduğumuz dönemde, ancak sivil polis ve askerin, onlara ait araçların varlığı da anlaşılmayacak gibi değildi. Zaten gizlenmiyorlardı da.. Anlaşılan, “sivil denetim-gözetim” dönemine geçilmiş.

Şehirlerarası yolları ise sıklığı artırılmış,  güçlendirilmiş ve modernleştirilmiş kontrol noktalarında nöbet tutan, çoğunluğu asker ve korucuların gözetiminde geçtik desek yeri. Yüksek tepelere kurulmuş, korunaklı kontrol kulübelerinin özellikle geceleri ışıldaklarla denetledikleri yolların bazıları için “karanlığa kalırsanız çıkmayın, kentte kalın” öğütleri de halen kulaklarımızda çınlıyor.

Çok sayıda özel harekat polisinin askerlerle birlikte bulunduğu büyük kontrol noktaları ise özellikle Van-Gevaş yolunda, neredeyse her birkaç kilometrede bir karşımıza çıktı. Her seferinde de kimliklerimiz özenle ve dikkatle kontrol edildi, not alındı, ancak beş dakika sonra yine durdurulacağımız ikinci noktaya bildirilmedi. Özellikle de, mültecilere yönelik olduğunu tahmin ettiğimiz otobüslerin arandığı bu noktaların yanında yöresindeki yol kenarlarındaki çalılıklar arasında yürüyen, bizim bile gözümüzle gördüğümüz sığınmacıların bu kontrollere ‘yakalandığına’ ise neredeyse hiç tanık olmadık.

Bölgede salgın ‘bitmiş’

Yerinden bildirmek gerekir ki, Covid salgını bölgede bitmiş. Ziyaret ettiğimiz illerin hemen hepsi, ekim ayında Sağlık Bakanlığı’nın “kırmızı”yla simgelediği, yani aşılamanın yetersiz olduğu yerlerdi. Ayrıca hemen hepsi, İstanbul’dan sonra vaka sayılarının en yüksek olduğu illerdi. Buna mukabil cıvıl cıvıl, kalabalık sokaklarda maske takanların sayısının çok küçük bir azınlık olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz.

“Kontrolsüz ve ani normalleşmenin” de etkisiyle hayat tamamen normale dönmüş desek yeri. Düğünler, taziyeler, sıra gecelerinin hiçbir şey yokmuş gibi sürdüğü bütün bu kentlerde kafeler, restoranlar, alışveriş alanları, çarşıları dolduran insanların arasından çift maskeyle, elimizi kolumuzu biraz açarak geçmeye çalışırken, içimden hep “Hastalanmadan dönerim inşallah” diye dua ettiğimi söylemesem olmaz.

Konuştuğumuz vatandaşların bir kısmı virüse inanmadığını söylerken, kaldığımız otelin sahiplerinden biri asker ve öğretmenlerin de içinde yer aldığı kamu görevlilerinin bile sahte “aşı kartları” aldığını anlattı.

Siyasi partilerin, sivil toplum örgütlerin, resmi kurumların ve STK’lerin bütün çabasına rağmen, geçmişte bölgedeki çocuklara yapılan tek doz kızamık aşısının bozuk çıkması ve bazı  çocuklarda SSPE hastalığına yol açtığı unutulmamış. Ancak en önemli bariyerin halk arasında konuşulan hurafeler olduğu anlaşılıyordu. Aşının kısırlık yaptığı, iktidarsızlığa yol açtığı, ömrü kısalttığı, başka hastalıklara yol açtığı, genetik yapıyı bozduğuna ilişkin çok sayıda “görüş” dinledik.

Korku, zaman bulamamak, köylerde yaşadığı için aşı yapılan noktalara ulaşamamak da diğer sebepler arasındaydı.

Şu sıralar Omicron varyantının hızla yayıldığı günlerde durumun ne olduğunu sormak için bölgedeki meslektaşlarımı aradığımda, “Nasıl bıraktıysan öyle” yanıtını aldım.

Bakanlığın yayımladığı son haritaya baktığımda, Van’ın yüzde 72 ile “sarı”ya dönmüş. Batman, Diyarbakır, Urfa, Mardin ise yüzde 50 ila 60 aşılama oranıyla halen “turuncu”; yani Türkiye’nin en az aşı uygulanan illerinden.

İyi şeyler…

İyi şeyler de gördük gezimiz sırasında. En başta yöre halkının sıcak karşılayışı ve uzmanından sivil toplumcusuna, bilim insanından aktivistine kadar hemen herkesin anlatmak, konuşmak isteyişi; biz aramadan onların bizi bularak bir araya gelmek için düzenlemeler yapması çok sevindirdi.

Çok sayıda yanlış uygulamaya rağmen, ulu dağlar, verimli ovalar, kadim nehirler, göllerden oluşan olağanüstü coğrafyanın, insanı, hayvanı ve doğasıyla hayata tutunma çabası ve geleceğe yönelik umutlar da içimizi ferahlattı.

Van’da birkaç yıl öncesine kadar nesli tükenme noktasına gelen endemik İnci kefalinin –bölge halkına göre uçan balık ya da Van balığının- özellikle de Yüzüncü Yıl Üniversitesi hocaları tarafından yapılan eğitim çalışmalarıyla tekrar çoğalmaya başladığını duymaktan memnun olduk. Dr. Mustafa Akkuş, bize şunları anlatmıştı:

“2000’de derede neredeyse balık kalmamıştı, soyu tükenmek üzereydi. Trabzon’dan gırgır tekneleri getirip gölden tonlarca balık çektiler. O yıllarda yılda 15 bin ton balık avlanıyordu, yapılan çalışmalar ve denetimler sayesinde 2011’de 11 tona kadar düşürüldü.”

Bunun için köylülere eğitimler verilmiş; 20 balıkçı köyünden 18’i inci kefali avcılığından vaz geçmiş. Köylerdeki çocuklarla anlaşılıp dere kenarları boyunca nöbet tutmaları sağlanmış, jandarmanın etkin denetim yapması sağlanmış. Akkuş, “Halk sahip çıkmazsa olmaz, ancak tamamen olmasa da 25 yılda bir nebze başarı sağladığımızı söyleyebilirim” demişti.

Göç yolunda halen engeller var, kaçak avcılık da tamamen bitmiş değil, bu da üreme düzenini bozuyor. Seneye balık göçünü izlemek üzere davetliyim; iyi haberler verebileceğimi umuyorum.

En azından birkaç ilde ileri biyolojik arıtma tesislerinin yapılmaya başlanmış olması, Mardin, Urfa gibi güneşi bol yerlerde güneş enerjisine yönelik çalışmalar da iyi haber kategorisindeydi. Kimse, yenilenebilir kaynaklardan enerji elde edilmesine karşı değil bölgede, itirazlar ise daha çok başta HES ve RES’ler olmak üzere tesislerin yerleşim yerlerinin kıyısına, verimli toprakların ya da zaten çok az olan ormanlık alanların ortasına yapılmasında; “dev ve çılgın” projelerin bölge dengesini bozmasında düğümleniyordu.

Bu sorunların çözülmesi halinde, su ve güneş yoksunu olmayan bölgenin, Türkiye’nin en verimli enerji üretim noktalarından olmaması için hiçbir neden yok.

Çevre aktivistleri

Mardinli çevre aktivisti Abdülvahap Irmak, “Bölgede ekoloji, sadece ekoloji değil, burada hiçbir şey sadece kendisi değil” demişti son sözleri olarak. Haklı. Çok uzun zamandır, en küçük bir itirazın bile ağır şiddetle bastırıldığı bir coğrafyada, hele de ekoloji eylemleri  yeni “kriminal vaka” olarak tanımlanmışken, işleri hiç kolay değil.

Bir avuç aktivistin hiçbir karşılık almadan, işlerinden artırabildikleri zaman ve enerjiyi havası, suyu ve toprağıyla doğalarını, yaşanan yıkımlardan zarar gören hayvanlarını ve insanlarını korumaya adaması takdire şayan olsa da yeterli değil. Yalnız bırakıldıklarını, seslerinin “Batı”da duyulmadığını anlattı neredeyse hepsi. Bunda da haklılar.

Sadece aktivistler de değil, Mardin’in Mazıdağı’ndaki, biyokütle santralinde oğlunu kaybetmiş köylünün sesi de halen kulaklarımda: “Söyleyeceğiz de ne olacak. Bunlarla baş edemeyiz ki!”

İklim krizi sınır tanımıyor, doğal/ekolojik yıkım da sadece bulunduğu bölgeyi değil, tüm ülkenin kaderini etkiliyor. Gözden uzak kentlerde, köylerde kendi başına bırakılmışların derdi, tasası ise yüksek rakımlara bir türlü ulaşmıyor.

Yani zaman dayanışma, birbirinin sesini duyma, birbirinin sesi olma zamanı. Umarım bu dizi, ulaşması gerekenlere ulaşır ve bölge halkının, ağacının suyunun, hayvanının yardım çığlığına bir yanıt verilmesine vesile olur.

Fuzuli yüzyıllar önce, bambaşka bir bağlamda kaleme almıştı: “Söylesem tesiri yok, sussam gönül razı değil.” Biz susmadık, söyledik. Tesiri olur, değil mi?

-BİTTİ-

 

 

Editörün SeçtikleriManşetYerelYeşil Gazete Doğu'da

[Yeşil Gazete Doğu’da-15] Urfa’nın bir ‘mülteci kenti’ olarak değişen sosyolojisi

Haber-İzlenim Dizisi: Alev KARAKARTAL

*

Doğu ve Güneydoğu Anadolu yolculuğumuzun son durağı olan Urfa’da, son konuğumuz sosyolog Cansu Yüce. Onunla özellikle Suriyeli göçmenlerin en büyük duraklarından olan kentin değişen sosyolojisini ve Urfa’da genç bir kadın olarak varolma halini konuşacağız.

Yüce, Antep’teki Göç Enstitüsü’ne bağlı olarak kent çalışmaları yapıyor. Uzmanlık alanı mülteciler. Anlattığına göre kentte, ilk sırada yarım milyondan fazlası Suriyeli olmak üzere 700 bin kişi civarında mülteci yaşıyor. Afganistanlı sığınmacılar Van’dan buraya kadar inmiyormuş. Bizim de gözlemimiz o yönde. Afganistan’dan gelenler Tatvan üzerinden Türkiye’nin içlerine ve Batı illerine taşınıyorlar daha çok. Irak ve İran’dan gelenlerin sayısının da yüksek olduğunu söylüyor Yüce.

Kanada ve Almanya’daki göçmenlere hizmet veren “hukuk kliniği” modelini, Türkiye’de ilk kez Urfa’da hayata geçirmişler. Kliniği tıbbi anlamda değil, ancak “sorunun tanımlandığı, teşhis konulduğu yer” anlamında kullanıyorlar. Mültecilerin adalete erişiminin desteklenmesi projesinin bir kolu olan çalışma, Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği (UNHCR) ve Barolar Birliği Uluslararası İlişkiler Merkezi’nin partnerliğiyle dört yıldır yürütülüyormuş. Avukatlar, psikolog, tercüman, destek personellerinden oluşan merkezin bir diğer yakın çalıştığı kurum da doğallıkla Göç İdaresi.

Artık kamplar kapatılmış, sığınmacılar kentte yerleşik hale gelmiş. Türkiye’deki Suriyeli göçmenlerin en çok bulunduğu illerin başında geliyor Urfa, İstanbul ile birlikte.

Mültecilerin en çok hangi konularda destek aldığını soruyoruz Yüce’ye:

“En çok, boşanmak isteyenler, [özellikle de Türkiye’den] yeni evlilik yapmayı düşünenler, şiddet mağduru kadınlar,  alacağını alamayan, güvencesiz çalıştırılan işçiler ve kimliğe ihtiyacı olanlar hukuki yardım almak için başvuruyor. Bir de psikolojik desteğe ihtiyacı olanlar var. Onları da, tedavi için ilgili yerlere yönlendiriyoruz.”

Dert çok, derman az

Sadece Urfa’da değil, Türkiye’nin dört bir yanına dağılmış göçmenlerin temel talepleri; tüm resmi işlemlerde kullanılan Türkçe dil bariyeri, çocuklar için eğitim sıkıntısı, iş bulma ve çalışma- oturma izni alma, sosyal hayata adapte olma gibi çok sayıda sorunun çözümü ve artık “misafir” algısının ortadan kalkması. Hukuki olarak mülteci statüsüne kavuşmayı –Türkiye sadece batısındaki ülkelerden gelenlere bu statüyü tanıyor- çalışma iznine sorunsuzca ulaşmayı, şehirler arası seyahat özgürlüğünü, çocuklarına iyi bir eğitim sağlayacakları yerlere gitmeyi, sürekli dışlanmaya ve ötekileştirmeye maruz kalmamayı da istiyorlar.

Sosyolog Cansu Yüce.

Bütün bu gereksinimlerini bir STK’nin karşılaması güç. Bu insanlara destek için erzak yardımları, giyecek, yiyecek yardım kartları, hijyen kitleri, meslek edindirme kursları, sosyal uyum projeleri de var kentte. Ancak hepsi ya uluslararası kuruluşlar ya da devlete ait. Konuyla ilgili çalışan yerel STK’ler yok denecek kadar az.

Bir diğer önemli mesele ise, bütün projelerin mültecilere yönelik üretilmesi. Yani kimse yerel halka yönelik bir entegrasyon-sosyal uyum çalışması yapmıyor, bütün süreç tek taraflı işliyor. Bunun da yapılan işin entegrasyondan çıkıp eşitsiz bir asimilasyona dönmesine kolaylıkla yol açabileceğinden endişe ediyor alanda çalışanlar.

Urfalının kafası karışık

Araştırmacı Ahmet Doğan’ın yönetiminde göçün sekizinci yılında yapılan bir anketin sonuçlarını değerlendiren  “Şanlıurfa’da Yerel Halkın Suriyeli Sığınmacılara ya da Mültecilere Yönelik Algısı” başlıklı rapora göre, Urfa halkı yüzde 90 oranında gelenlerin ülkelerine dönmeyeceğini düşünüyor. Yanıt verenler arasında “Çok maddi yardım yapıldı, artık  yeter” ve “Onlara yapılacağına bize yardım yapılsın” diyenlerin toplam oranı yüzde 80’leri buluyor. Katılımcıların yüzde 82’si ise mültecileri kendi güvenlikleri için riskli buluyor. Ancak aynı insanlar, yüzde 72 oranında bu insanlara yönelik ırkçılık ve ayrımcılık yapıldığını da söylüyor.

Araştırmaya göre, kentte özellikle merdiven altı üretim, tarım ve inşaatta yoğun bir mülteci sömürüsü yaşanmasına rağmen, Urfalılar mültecilerin ekonomiye katkısının “olmadığını” düşünüyor; onları işsizlik nedeni olarak görüyor. Göçmenlere çalışma izni verilmesi konusunda ise yüzde 61 “hayır” diyor.

Kafalar biraz karışık yani. Urfalı kadınlar da  “bakımlı-süslü” gördükleri Suriyeli kadınların üzerlerine kuma olarak gelme ihtimali yüzünden göçmen kadınlarla dayanışma geliştirmek bir yana, uzak duruyor, düşmanca davranıyormuş Yüce’nin anlattığına göre.

Ancak bir yandan da ucuz ve güvencesiz işgücü deposu olarak özellikle de kimsenin istemediği işleri yapmak zorunda kalmalarından ve ne yazık ki sığınmacı kadın ve çocukların Urfalı erkeklere ikinci üçüncü eş olmasından -elbette kentin erkek nüfusu- o kadar da şikayetçi değillermiş.

‘Eve gönderme söylemi’nin yansımaları

Bizim Urfa’da bulunduğumuz ekim ayında, Türkiye’nin gündeminde CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu ve İYİ Parti Genel Başkanı Meral Akşener’in “mültecileri evlerine gönderecekleri” yönündeki açıklamaları vardı. Bu söylemlerin şehirdeki göçmenler arasında nasıl karşılandığını sorduğumuzda şunları anlatıyor Cansu Yüce:

“Mülteci/sığınmacılarla ilgili ikili bir durum var: Biri BM, Avrupa Birliği gibi büyük aktörler, bir de yerel ülkelerdeki odaklar. Yerelde bir milliyetçilik dalgasına yol açabiliyor böyle söylemler. Sığınmacılar da her seferinde tedirgin oluyor, bu doğru. Kendi aralarında kurdukları Whatsapp grupları var, en küçük bir olumsuz durumda bile hemen birbirlerini haberdar ediyorlar. İktidarın değişmesi halinde geldikleri ülkelere gönderilebileceklerinden endişe ediyorlar.

Ama bu nasıl olacak bilemiyoruz. Artık yerleşik hale geldi bu insanlar. Burada meslekleri, işleri, aileleri var. Durumu iyi olanlar iş kurdu, mal varlıklarını Türkiye’ye taşıdı. Burada doğmuş çocukları var. Çok sayıda karma evlilik yapıldı Birçok Urfalıdan daha çok Urfalı olduklarını söyleyebilirim. “

Buna rağmen, kentte “mülteciler kenti terk etsin” temalı yürüyüşler, mitingler düzenlenmiş; evlerine, doğrudan insanlara yönelik ırkçı saldırılar yaşanmış. Bir süre Suriyeli tercümanlarının korkudan evlerinden çıkamadığını anlatıyor Yüce. Sığınmacılarla komşuluk ilişkileri de geliştirilmiyormuş pek. Hatta Suriyeli kadınların, fark edilmesinler diye başlarını ülkelerine özgü şekillerde değil, Türk usulü örttüklerini söylüyor. Arapça konuşan ya da Türkçeyi iyi öğrenen sığınmacılar da genellikle nereden geldiklerini gizliyormuş. Bütün bunlara rağmen, göçmenler bir yere gitmemiş/gidememiş; meseleye nasıl yaklaşacağını bilemeyen yerli halkın tepkisi de bir sonraki krize dek, şimdilik dinmiş gibi görünüyor.

“Bunda ortak kültüre sahip olma önemli bir etken. Zaman zaman krizler yaşansa da özellikle Urfa’daki Arap nüfusla gelenlerin din, dil, yemek, gelenek görenek gibi kültürel ortaklaşalığı, tepkilerin sürekli olmasını ya da çok büyüyüp linç haline gelmesini engelleyebiliyor. Asıl sorun Irak ve Suriye Kürtleriyle yaşanıyor daha çok. Zira Urfa ağırlıklı olarak halen aşiret yapısının hüküm sürdüğü, devlet yanlısı bir yerdir” diyor Yüce.

Mültecilerin bunu, “Devlet nereyi işaret ederse, Urfalı o yöne döner” diye okuması şaşırtıcı değil. O yüzden güvende hissetmemeleri de… Belki bu yüzden kentte “geçici koruma statüsünde” olanların epey bölümü, elbette kaçak olarak koşulların bir nebze daha iyi olduğu Antep’e veya batıya göçüyormuş.

‘Sivil toplum sektörü’  

 Türkiye’de sivil toplum, bir “sektör” olarak son on yıllarda büyük gelişme gösterdi. Özellikle de yurt dışındaki çeşitli kaynakların sponsor olmasıyla, insan hakları, ifade özgürlüğü, demokratikleşme, göç, mülteciler, gibi alanlarda çalışan uzman sayısı da  coğrafik yayılım da arttı. Bu durum, özellikle Suriye, Irak ve Afganistan gibi zor durumdaki ülkelerden sığınmacı akınına uğrayan sınır illerin demografik yapısını olduğu kadar bu bölgelerdeki “iş yapma” biçimlerini de değiştirdi.

Göç alan bölgelere dünyadan özellikle de BM ve AB’den akan fonların, sınır illerindeki sivil toplumu canlandırdığını; Antep, Urfa, Mardin, Hatay, Kilis, Mersin, Adana boyunca uluslararası kuruluşların yine uluslararası projeleriyle bu kentleri adeta “kuşattığını” aktaran Yüce, bütün bunlardan genç bir üniversite öğrencisi olarak öncesinde hiç haberdar olmasa da şimdi “vaka çalışanı”, “uyum koordinatörü” gibi önceden bilinmeyen pek çok alanda çalışan meslektaşlarıyla çalışma şansına eriştiği için memnun.

Ancak Urfa’da (ve benzer diğer illerde) sivil toplum çalışmaları olmasa, eğitimli genç bir insan olarak işsizler ordusuna katılacağından da aynı oranda emin: “Master ya da doktoralı olsam bile burada kaldığım sürece başka iş bulmam mümkün değil. Urfa özelinde konuşacak olursak, sanayi yok, ticaret yok, başka bir iş sektörü yok. Arsa ve dükkan sahipleri ile memurlardan başka kimse yok!”

Cansu Yüce’yle son olarak Urfa’da mültecilerin gelişiyle değişen gündelik hayatı ve “dışarıdan gelen” genç bir kadın olarak nasıl uyum sağladığını konuşuyoruz:

“Göçmenler daha çok eski Urfa diyebileceğimiz Eyyübi, Harran, Viranşehir civarında yerleşti. Yerli Urfalılar ise, şehrin çeperinde yeni kurulan Karaköprü yerleşimine taşındı ağırlıklı olarak. Gündelik hayatlarını ve rutinlerini de bu apartmanlarda da sürdürebildiler; dairelerinde birer şark köşesi yaptılar, balkona ya da evin içine fırınlarını inşa ettiler vs. Gelenekleriyle modern yaşamın biraz da el yordamıyla bir karışımı çıktı ortaya”

Kendisine gelince, muhafazakarlığın hüküm sürdüğü kentte bekar bir genç kadın olarak her işini “bir tanıdık”la yapması gerektiğini, kadınların sokakta çok görünür olmadığını, defalarca tacize, takibe maruz kaldığını anlatıyor. Urfa, bir erkek kenti ona göre:

Diyarbakır’da, Cizre’de Antep’te yaşamadığım sıkıntıyı, bir kadın olarak Urfa’da yaşadığımı söyleyebilirim. Urfalı erkeklerin –istisnaları dışarıda tutarak- desturu yok. Bellerinde silahları altlarında lüks araçları, kadınlar üzerinde ‘terör estirmekte’ hiç bir çekince duymuyorlar.  Kentte yaygın olan ‘oda kültürü’ gereği, odalarda toplanıp mangallarını yapar, içkilerini içerler, ama bunlar hep kadınsızdır.”

Tüm bu nedenlerle, biraz daha rahat hareket edebilmek için bir otomobil satın almak zorunda kalmış.

Çocuk istismarının, kadına yönelik şiddetin ve çocuk gebeliğinin de yaygın olduğu kent, sadece kadınlar için değil, gençler için de yaşaması zor bir kent ona göre. Sosyal etkinlikler, konser, sergi gibi sanatsal bir faaliyetin yılda ancak bir ya da iki kez yapıldığını anlatan Yüce,  “Ona da kız çocukları gönderilmez zaten” diyor.

Urfa, tarihi binlerce yıl önceye dayanan, çok zengin bir kültürel mirasın bekçisi. Onlarca uygarlığa beşiklik etmiş. Şimdi ise, yakın ve uzak geçmişin kadim izlerinin yanı sıra  yine, yeniden hemhal olması gereken, birlikte yaşamayı öğrenmek zorunda olduğu yeni bir nüfusla bir daha “harmanlanıyor”. Hem göçmeni hem de “dışarılıklı” uzmanlarıyla… Değişen sosyoloji, hayırlı değişimlere yol açar mı? Bunu hep birlikte göreceğiz.

Editörün SeçtikleriManşetYerelYeşil Gazete Doğu'da

[Yeşil Gazete Doğu’da-14] Urfa: Peygamberler şehrinde bolluk içinde yokluk

Haber-İzlenim Dizisi: Alev KARAKARTAL

*

Bir kadim kentten diğerine… Mardin’e hoşça kal dedikten sonra son durağımız olan Urfa yollarındayız. Ama kente varmak kolay olmayacak.

Mardin’i Urfa ve Antep üzerinden Adana’ya bağlayan uluslarası E-90 karayolu üzerinde, Avrupa ile Ortadoğu ülkeleri arasında taşımacılık yapan TIR trafiğinin ortasında bir atmacanın yolda ezilmiş bir hayvan cesedine birçok dalış yaptığını ancak TIR ve otobüs trafiği yüzünden bir türlü amacına ulaşamadan daireler çizdiğini çok uzaktan gördüğümüzde, bir kare fotoğraf yakalayabilmek için kenara çekiyoruz. Aynı anda aracımızdan da dumanlar tütmeye başlıyor: Karbüratör sizlere ömür… En yakın yerleşim ise yaklaşık 45 km. ilerideki Viranşehir.

El sallayıp önüne atladığımız hiçbir araç durmayınca iş başa düşüyor, Viranşehir’den bir çekici bulup onu beklerken, öğle sıcağı altındaki geniş yol kenarında bir yandan inatçı atmacayı kollamaya çalışıyor bir yandan da civardaki tarlaların çevresinde küçük turlar atmaya başlıyoruz. Yaptığımız neredeyse 600 km. boyunca yol kenarında, tarlaların arasında, refüjlerde bu kadar atığa ve çöpe rastlamadığımızı rahatlıkla söyleyebilirim: Plastikler, maskeler, türlü çeşit ambalajlar, sigara paketleri ve ne ararsanız… Belli ki en çok yolu kullananların  çöplerini saça saça gitmelerinden kaynaklı…

Yaklaşık iki saatlik bir bekleyişten sonra gelen çekiciyi tezahüratla karşılayıp tekrar yola koyulmadan önce, bizi yolda görüp yakındaki köyünden su getiren ve adını öğrenemediğimiz köylülere, bu yazıyı okuma şansları olmasa da bir vicdan borcu olarak teşekkür etmek istiyorum. Atmaca? O iyi… Otoyolun ortasındaki hayvan ölüsünü vızır vızır işleyen TIR trafiği yüzünden onlarca dalış yapmasına rağmen bir türlü alamayınca vazgeçip daha kolay avların peşine düşmek üzere otoyol üzerinden ayrılıyor iyi ki…

Viranşehir’e yaklaştıkça ise ilk dejavu duygusuna kapılıyoruz. İlçenin üzeri, epey uzaktan görülen bir duman tabakasıyla kaplı. Tıpkı Kızıltepe gibi… Sarsıla sarsıla yol aldığımız çekicinin açık camlarından ciğerimizi yakan bir hava doluyor içeri. Kapatıyoruz. Çekici şoförü, Viranşehir’de, Urfa’nın genelinde olduğundan daha yoğun yaşadıkları hava kirliliğini, ısınmak için halen yaygın olarak kullanılan kömüre ve anız yangınlarına bağlıyor. Ama fazlası da var:

Kentteki Organize Sanayi Bölgesi, Evren Sanayi Bölgesi, şehir içinde kalan yaygın küçük sanayi, yerleşim yerlerinin hemen dibindeki sıra sıra taş ocakları, çimento fabrikaları, göçle birlikte patlayan aşırı nüfus artışına yanıt vermek için artan konutların ve  motorlu taşıtların yarattığı kirliliğin de eşlik etmesiyle Urfa, uzun süredir Türkiye’nin havası en kirli illeri sıralamasındaki yerini kimseye kaptırmıyor. Üstelik bütün bu tesisler, kentte hakim olan rüzgar kuzeybatıdan güneydoğuya doğru esmesine rağmen, bu dikkate alınmayarak kentin kuzeybatısına kurulmuş. Yani buralardan gelen toksik hava, rüzgarla birlikte doğrudan kentin üzerine çöküyor.  Buna, Türkiye’deki pamuk üretiminin yaklaşık yarısını karşılaması sebebiyle Urfa’daki yaklaşık 170 çırçır fabrikasının yarattığı kirliliği ve şehir Suriye, Irak ve İran üçgeninde bulunduğundan, çöl bölgelerinden gelen tozlu rüzgârdan dolayı maruz kaldığı kirli hava akımını da eklemek gerek.

Viranşehir yolu boyunca ikinci dikkatimizi çeken şey ise sağlı sollu tarlalarda, artık akşam çökmeye başlarken çalışmaya başlayan yağmur sulama mekanizmaları. Bölgede, epeyce de su isteyen mısır, ikinci ürün olarak ekiliyor. Urfa’da da öyle. Ancak ne ekilirse ekilsin, damlama sulama sistemi gördüğümüz tarla sayısı bir elin parmaklarını aşmıyor. Yağmur sulama, “salma” denilen vahşi sulamaya göre ehven-i şer olsa da, damlama’ya göre önemli miktarda su israfı yapan bir sistem ama Urfalılar’ın pek sevdiği bir yöntem olduğu da belli.

Güneş artık son ışıklarını dünyaya gönderirken vardığımız Viranşehir’in oto sanayi sitesinde, kötü haberi alıyoruz. Tamir imkansız, epey aradıktan sonra da parça da bulunamıyor. Aracımız il dışından gelecek karbüratörü beklemek zorunda. Bize de aracımızı bırakıp otobüsle Urfa Merkezi’ne gitmek düşüyor.

Sıra gecesi

1.5 saatlik otobüs yolculuğunun ana konusu ise bir otel odası bulabilmek. İkinci dejavuyu da gece karanlığında, sallanan bir otobüs koltuğunda yaşıyoruz. Oda yok, her yer dolu ya da rezerve edilmiş. Yoğun telefonlaşmalar sonucunda, Urfa Barosu’nun misafirhanesinde konuk edebilecekleri haberini alınca sevinerek vardığımız Urfa Otobüs Terminali’nde bizi karşılayanlar da baro görevlileri oluyor.

Hafta sonu 15 bölge barosu başkanının katıldığı iki günlük bir toplantıdan sonra meğer son gece yapılan geleneksel sıra gecesi sırasında kente varmışız. Davet üzerine yorgun olmamıza rağmen, biz de katılıyoruz. Sıra geceleri konusu, bir kültürel kült olarak başka bir yazının konusu ancak bir not düşmek gerekirse; artık eski geleneksel sıra geceleri gibi olmadığını söyleyelim. Epeydir, kadın-erkek karışık yapılan bu geceler, yer sofralarından çıkıp otellerin salonlarına taşınmış; biraz da turistik bir yapıya bürünmüş çoktan. Hukukçular yoğun geçen iki günün sonunda biraz mesleki dedikodu yapıp çokça eğlenirken, ev sahibi Urfa Barosu Başkanı Mehmet Velat İzol, bir yandan misafirlerini ağırlıyor, bir yandan da küçük bir odada yayımlanacak ortak bildiriye son halini vermeye çalışıyor.

Sonuç bildirgesinde Kürt meselesine ilişkin şu ifadeler yer alıyor:  “Meselenin tartışılıyor olması ve çözüm iradesine yönelik niyet beyanlarını kıymetli görüyoruz. Bu sorunun seçim hesaplarından daha değerli olduğu unutulmamalıdır. Sivil toplumu, siyaset kurumunu ve diğer tüm paydaşları bu meselenin demokratik zeminde çözümüne dair üzerine düşeni yapamaya davet ediyoruz.”

Bildiride AİHM’in serbest bırakılmasına karar verdiği Osman Kavala ve eski HDP Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş’a ilişkin de “AİHM’in Selahattin Demirtaş ve Osman Kavala hakkında verdiği hak ihlali kararlarının gereğinin bir an önce yerine getirilmesinin gerekliliğini vurgulamaktayız” deniliyor.

Tarihi miraslar Allah’a emanet

Yol üzerinde yaşadığımız talihsizlik yüzünden yazık ki kentte geçirecek sadece bir günümüz var. Onda da Baro’nun Çevre ve Kent Komisyonu’ndan Adnan Yapıcı ve Sosyolog Cansu Yüce ile ve bizden kısa bir süre önce kenti ziyaret eden Boğaziçi Üniversitesi İklim Değişikliği ve Politikaları Uygulama ve Araştırma Merkezi Yönetim Kurulu ve TEMA Vakfı Bilim Kurulu üyesi Prof. Dr. Murat Türkeş ile konuşacağız.

Tarihi Ermeni Germuş Kilisesi, kaderine terk edilmiş durumda.

Urfa, kültürel değerler bakımından çok zengin bir mirasın üzerinde oturuyor: Hz. İbrahim, Hz. Eyüp ve Hz. İsa’nın kentteki izleri ve kalıntıları- ki İsa’nın kenti kutsadığı söyleniyor- tarihi 11.500 yıl öncesine dayanan Göbeklitepe, binli yıllarda ilk haçlı krallığının burada kurulmuş olması, kutsal sayılan Balıklı Göl, Urfa Kalesi, mancılıklar, tarihi Harran Üniversitesi’nin kalıntıları, hanlar, hamamlar, kervansaraylar, tarihi kilise ve camii kalıntıları, mağaralar… Dünyanın ilk üniversitesi denilen Harran Üniversitesi gibi, önemli kısmının bakımsızlık ve sahipsizlikten dolayı yıkılmış ya da uygunsuz restorasyonlardan dolayı onarılamayacak derecede tahrip olduğunu görmek çok üzücü.

Urfa Barosu Kent ve Çevre Komisyonu üyesi Adnan Yapıcı.

Adnan Yapıcı,  baro olarak önceliklerinin tarihi yerlerin korunması ve restorasyonu olduğunu söylüyor. Şehrin iki kilometre yakınındaki tarihi Germuş Kilisesi, kendi haline bırakılmış mesela, içinde hayvanlar besleniyor, bazı kişiler define aramak için halen delik deşik ediyormuş. Yöre halkının Nemrut Tahtı dediği binlerce yıllık Deyr Yakup Manastırı’na giden ne bir yol ne bir güzergah olduğunu,  Belediye’nin tarihi sit alanı olan bölgede bırakın herhangi bir güvenlik önlemi almayı, 2019’da kendi adına tescillediğini anlatıyor. Halfeti’deki gün yüzüne çıkması beklenen çok eski bir kilise de etrafına çit çekilip öylece zamanın ve insanların insafına bırakılmış.

Urfa’da 3.200’ün üzerinde kültürel varlık olarak tescillenmiş tarihi alan ve eserin bulunduğunu söyleyen Yapıcı, bunlardan 186’sının turizme açıldığını, diğerlerinin “restore edilecek” denilerek etraflarının çevrildiğini ve restorasyon çalışmaları için devletten ödeme alındığı halde hiçbir çalışma yapılmadığını kaydediyor. Kayyım yönetimine geçen Urfa Belediyesi, Harran ile Viranşehir arasındaki “kültür yolunda” 11 tarihi yeri kendi haline bırakmış; el atılan Harran Sarayı ile Babil Arap Kervansarayı’nda yapılan restorasyonda kapsamındaki “yenileme” ise eski haliyle uzaktan yakından ilgisi yokmuş anlattığına göre.

Deyr Yakup Manastırı’nın kalıntıları.

‘Türkiye’nin en verimli toprakları kirlendi 

Bölgedeki en fazla tarımsal arazi ve verimli ovaya sahip olan Urfa, 1980’li yılların ortasından itibaren hayata geçirilen GAP Projesi kapsamında, 1990’lı yıllarda sulu tarıma geçti. Böylece de bölgenin cazibe merkezi haline geldi; gelişen sanayinin de etkisiyle aldığı yoğun göç sonucu hızlı kentleşme sürecine girdi. Resmi veriler 1985’te yüzde 50 olan kentleşme oranının, 2015’te yüzde 92’ye çıktığını; şehrin nüfusunun her 10 yılda bir ikiye katlandığını ve bu sürecin devam ettiğini gösteriyor.

Nüfusun aşırı şişmesi,  tarım topraklarının da imara açılmasına yol açmış doğallıkla. Harran Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi, Kentleşme ve Çevre Sorunları Anabilim Dalı’ndan Dr. Ahmet Kayan, Yönetim Bilimleri Dergisi’ndeki makalesinde kent ve çevresindeki 1. sınıf tarımsal arazilerin, konut, işyeri ve ticari amaçlarla imara açıldığını ve tarım toprağı amacı dışında kullanıldığı için kirletildiğini belirtiyor.

“Kentin çevresinde onlarca binayı fıstık, pamuk, mısır ve hububat tarlaları içinde görmek mümkün” diyen Kayan, şunları kaydediyor:

“Şanlıurfa’nın çevresinde; kuzey-batısında Gaziantep yolu üzerinde binlerce dekar kıraç arazi, güney-batı kısmında yine binlerce dekar kıraç arazi boş beklemesine rağmen, tarıma elverişli birinci sınıf tarım arazisi Karaköprü (ilçenin kuzey-doğu kısmı) ve Haliliye ilçelerinde (Mardin yolunun sağında ve solunda ve Sırrın semtinde) imara açıldı. Karaköprü’de fıstık tarlaları içinde, Haliliye’de Sırrın semtinde pamuk tarlaları içinde, Eyyübiye‘de  pamuk, hububat ve zeytin tarlalarının içinde onlarca yeni binanın yapıldığını görebilirsiniz. Dolayısıyla Şanlıurfa’da toprak katı, sıvı, radyoaktif artık ve atıkların yanı sıra konut, sanayi, ticari işletme amacıyla imara açılarak kirletilmekte.”

Suyu bol bulunca…

Su meselesi ise ayrı bir bahis: Milyarlarca dolar harcanarak su getirilen GAP’ın katkısıyla yapılan sulu tarımın, çiftçiyi sevindirse de tarlaları ‘öldürdüğünü’ öğreniyoruz. Yıllardır “kuru tarım” yapan ve birden suya kavuşan çiftçilerin salma sulamayla aşırı sulama yapması, aşırı gübre ve tarım ilacı kullanması sonucu tarım toprakları tuzlanmış, çoraklaşmış, verim alınamaz hale gelmiş, bölgenin ekolojik dengesi bozulmuş. Ayrıca etkili bir denetim de yapılmamış, köylülere suyun doğru kullanımıyla ilgili bir eğitim verilmemiş. “Aşırı su kullanımının engellenmemesi, toprağın çoraklaşması ve taban suyunun yükselmesi sonucu tahrip olan tarım alanlarının yeniden tarıma kazandırılması neredeyse mümkün değil” diyor Kayan.

Üzerine bir de son yıllarda etkisini artıran kuraklık binince, bazı çiftçiler yağmur sulamaya geçmiş ama halen vahşi sulama yapılan büyük alanlar bulunuyor kent ve çevresinde. Üstelik, bütün uzmanlar yağmur sulamanın bile yeterli olmadığını, mutlaka damlama sulamaya geçilmesi gerektiğini söylerken.

Bu noktada bölgedeki kuraklıkla ilgili Prof. Murat Türkeş’e kulak verelim. Tarım ve Orman Bakanlığı’nın BM bünyesindeki Gıda ve Tarım Örgütü’yle (FAO) birlikte Türkiyeli çiftçilere eğitim vermek üzere düzenlediği proje kapsamında, bizden az önce Urfa’yı ziyaret eden Türkeş, Türkiye’de kuraklığa en eğilimli alanların, özellikle Güneydoğu Anadolu, GAP Projesi’nin kapsadığı geniş bir coğrafya ve batı-güney yarısında yer alan bölgelerle, Akdeniz ikliminin egemen olduğu bir coğrafya olduğunu dile getiriyor.

1970’lerle birlikte hem günlük yağışlarda hem kar yağışlarında hem de karın yerde kalma süresinde önemli bir azalma olduğuna dikkat çeken Türkeş, Doğu Anadolu’nun doğusu ve Güneydoğu Anadolu’nun tamamıyla İç Anadolu’nun, Akdeniz ve Ege’nin büyük bölümünde şiddetli ve kuvvetli düzeyde tarımsal, hidrolojik ve ekolojik kuraklık yaşandığını belirtiyor. GAP bölgesi ve Urfa’da ise çok ciddi, şiddetli bir kuraklığın etkisini sürdürüyor. Bölgenin henüz bu kuraklığın etkisini bir nebze azaltabilecek ciddi bir yağış almadığını da ekleyelim.

Prof. Murat Türkeş.

Atatürk ve Birecik barajları sayesinde, uzun vadeli, toprakların yüzde 50’sinde sulu tarım yapılması planlanan bölgede, bütün sulama hatalarına rağmen ancak yüzde 25’inin sulandığına da vurgu yapan Türkeş,  yöre halkının basınçlı, kapalı, tasarruflu sulama sistemlerine rağbet etmemesi, yanlış tarımsal ürün destekleri, yeraltı sularının vahşice kullanılması ve bütün bunların kamu yöneticileri tarafından bilinmekle birlikte denetlenmemesi ve yaptırım uygulanmamasının da sorunu daha da ağırlaştırdığını kaydediyor.

İklim değişikliği, kuraklık, sıcak dalgaları ve bölgenin ezel ebed sıcak olan iklimini düşünüldüğünde, salma sulama ve kaçak sulamanın yörenin en önemli sorunu ona göre ve çiftçiler de çıkmazın farkında:

“Çiftçiler iklim değişikliğinin, kuraklığın bizden daha çok farkındalar. Ne anlatsak, onlarda bunun fiili bir karşılığı oluyor. Sıcak dalgalarının, aşırı sıcakların tarımsal rekolteye zarar verdiğini, mantar gibi hastalıkları, köklerde çürümeyi çok daha iyi biliyorlar.  Yağış rejiminin değiştiğinin de bilincindeler, bizzat yaşıyorlar çünkü. Bütün kenti, hatta bölgeyi saran Antep fıstığı üretiminin topraklarına zarar verdiğinin bilincindeler mesela…”

Ancak hemen bütün bölgede ikincil ürün olarak tarımı yapılan ve bölgeye uygun olmadığı gibi çok su tüketen yonca ve mısır gibi ürünlerin, hele de salma sulamayla tarımının yapılması ve bunun devlet tarafından da desteklenmesinin önüne geçmek şart. Türkeş, “Urfa’da salma sulama yapılan öyle kontrolsüz alanlar var ki, silaj mısırı tarlaları sulak alanlara dönüşmüş durumda. Bizzat üzerinde su kuşlarının gezindiği tarlalar gördüm” diyor.

Proje kapsamında iklim ve çevre dostu, sürdürülebilir bir tarımı nasıl yapabileceklerini anlatmışlar. Çiftçiler de “ne yapmalıyız, neyi, nasıl üretmeliyiz” diye danışıyor, öğrenmek istiyormuş. Urfa’da toplam 40-50 çiftçiyle görüşmüşler. Daha önce de İzmir’de benzeri bir projeyi hayata geçirmişler. Bunları çoğaltmak istiyor.

Zira sadece farkındalık yetmiyor, farkındalığın davranış değişikliğine dönüşmesi gerekiyor: “Onbinlerce kuyunun sadece yüzde 10 ila 20’si DSİ’de kayıtlı. Yerel yönetimlerin çeşitli nedenlerle, çoğunlukla da oy kaygısıyla göz yummasıyla oluyor bütün bunlar. Kaçak elektrik, su kullanımında da söz konusu aynı durum. Bunun bir bedeli olduğu, yaptırımla karşılaşacaklarını bilmedikçe, bu tür uygulamaların önüne geçmek çok mümkün değil.”

Su adaletsizliği

İklim direngenliğini artırmak, bitki desenini değiştirmek de hemen yapılması gerekenlerden. “İçi boş bir uyumdan söz ediliyor. Pek çok proje olmasına karşın henüz ciddi bir uygulama yok” diyen Türkeş, kat edilmesi gereken çok yol olduğuna, başı da kamusal idarenin çekmesi gerektiğine vurgu yapıyor.

Ovada en çok buğday, pamuk ve mısır üretildiğini, yeni yeni ayçiçek ekilmeye başlandığını ekleyen Yapıcı da kuraklığın etkisiyle hasatta büyük kayıp olduğunu teyit ediyor. Onun dikkatimizi çektiği başka bir konu da Fırat’tan alınan suyun Harran’a ve Kızıltepe’ye verilip, baraja komşu ilçeler Siverek ve Hilvan’dan sakınılmasının yarattığı adaletsizliğin sonuçları:

“Çiftçi suya ulaşamadığında o alandan verim elde edemiyor. O zaman da dayanıklı ürün olarak ne bulursa onu ekmeye başlıyor. Her yerde fıstık tarlalarını görmüşsünüzdür. Geçen yıl Bozova’da %30, Hilvan’da %20 oranda daha fazla fıstık ekilmeye başlandı. Buraları yakın zamana dek tarım arazisiydi. Biz bunlara fıstık ormanı diyoruz. Hatta iddia edebilirim ki, fıstık Antep’e tescillenmiş olmasına karşın, metrekare olarak yüzölçümüne bakıldığında Türkiye’de en büyük fıstık ormanlarının olduğu yer Urfa’dır.”

Tamamen tek ürüne bağlı olmanın toprağa olduğu kadar ülke ekonomisine de zararı olduğunu ifade eden Yapıcı. “Çünkü diğer ürünlerin üretimi azalıyor ve buğday gibi temel ürünlerde fiyat artışları meydana geliyor, ithalata bağımlı oluyorsunuz. “ diyor.

Atık sular Fırat’a

Azalan suyu iyi ve doğru kullanmak çok önemli ama bir de var olanı kirletmeden korumak gerekiyor ki üçüncü kötü dejavu’yu da burada yaşıyoruz. Dicle Nehri boyunca tanık olduğumuz evsel ve sanayi atıkların, kanalizasyon sularının arıtılmadan nehre akıtılması kaderinden Fırat da kurtulamamış. GAP Bölgesi’nde Şanlıurfa Büyükşehir Belediyesi dahil, bölgedeki 100’den fazla belediyenin hala modern bir atık su arıtma tesisi bulunmuyor. “Biyolojik arıtma yapılmıyor, sadece 1994’te yapılmış su arıtma tesisimiz var” diyor Adnan Yapıcı. Birecik, Halfeti, Bozova başta olmak üzere birçok ilçenin ne var ne yok tüm atık suları, Fırat Nehri’ne akıtılıyormuş.

Anlattığına göre, belediye şu sıralarda hem eski arıtma tesisini yenilemeye hem de yenilerini kurmaya çalışıyormuş. 3 milyon 800 bin civarındaki kent nüfusunun kanalizasyonunun neredeyse tamamının Fırat’a gönderildiğini, sonra da nehir sularının tarımsal sulama ve arıtıldıktan sonra içme suyu olarak kullanıldığını söyleyen Yapıcı, Fırat’a en çok atığın ise Urfa’dan değil, nehre daha yakın olan ve hemen dibinde sanayi tesisleri bulunan Adıyaman’dan geldiğine dikkat çekiyor.

Katı atıkların da belediyelerin bir “atık yönetimi” bulunmadığı için “alıcı ortama” bırakıldığını belirten Ahmet Kayan ise kent ve çevresindeki vahşi depolama alanlarının Atatürk Baraj Gölü’ne yakınlığı dolayısıyla suya karışma ihtimalinin büyük olduğuna dikkat çekiyor.

Büyükşehir Belediyesi’nin katı atık depo alanı olarak kullandığı İkiztepe Köyü civarındaki Urfa Çayı alanında da herhangi bir koruma önlemi alınmadan, sadece üstü toprakla örtülüyormuş. İlçe belediyeleri de ilin kuzeyindeki Akabe Vadisi’nde bulunan küçük vadileri, Urfa’ya 7 kilometre mesafedeki Karakoyun Deresi’nin her iki yanını atık deposu haline getirmiş. Geri dönüşüm, ayrıştırma, enerjide kullanma gibi gibi herhangi bir uygulama ise yapılmıyormuş. .

Adnan Yapıcı da Siverek çıkışındaki atık depo alanında, Belediye işçilerinin çöplerin üzerine benzin dökerek yaktığını anlatıyor: “Daha çabuk kül olsun, hemen yok edilsin” diye yapıyorlar ama sonuçlarının farkında olduklarını hiç zannetmiyorum

Dik sök fidanlar Bozkır’ı yeşertmiyor

Mardin’de birazcık olsun gözlerimizi şenlendiren ‘yeşil’e de Urfa’da veda etmek zorunda kalıyoruz. Kentin ne ormanı ne de tarımsal arazileri dışarıda tutarsak ciddiye alınacak bir yeşil alanı var. Geniş bozkır alanlarında en çok gördüğümüz fıstık, zeytin, badem gibi ağaçlarıyla şehir içindeki küçük kent ormanı olmasa Urfalının hali harap.

Kentteki biyoçeşitliği korunması amacıyla ilan edilen koruma alanlarının, tüm alanlara oranının yüzde 1 bile olmayışı ise durumu daha da vahim bir hale sokuyor. Orman İşletme Bölge Müdürlüğü, 200 bin fidan dikmek için bir proje yapmış, ama yürümemiş. Bu kez her yıl 300-400 fidan dikmeye başlamışlar. Adnan Yapıcı fotoğraflar çekildikten sonra kimsenin bu fideleri takip edip bakımını, sulamasını yapmadığı için kuruyup öldüklerini, ertesi sene tekrar bir kampanya başlatıldığını anlatıyor.

Baro olarak kendilerine büyük bir alan tahsis edilmesini, oluşturacakları fidelikleri kış boyunca kontrol edip sağlıklı bir şekilde büyümesini sağlamayı teklif etmişler Valiliğe: “49 yıl boyunca işletmesi bizde olsun, sonra da kentin ormanı haline gelsin, dedik ama kabul etmediler. O şekilde yer tahsisi yapmıyorlarmış, çünkü herkes yer tahsisi ister, kendine orman yetiştirirmiş.”

Şimdilerde 1000.000 fidan dikme kampanyasına hazırlanıyor baro. Alan da bulmuşlar. STK’lerle birlikte bağış toplamaya da başlamışlar

Adnan Yapıcı’ya bölgede çok sık gördüğümüz üzere “Çam mı dikiliyor, sizin yerel bitki örtünüz, ağacınız ne” diye soruyoruz: “Aslında yerel bir ağacımız yok, çünkü burası bir bozkır. Ağaçsızlık bizim normalimiz.”

Evliya Çelebi’nin kitaplarındaki, “buradan Suriye’ye ‘ağaçların gölgesi altında’ gidildiği” söylemini bir kez de Urfa’daki aktivistlerden dinliyoruz:

“Ancak sayısız nesiller, Urfa’da doğru dürüst ormanlık alan görmeden yaşadı. Olan da yok olmuş. Biz de bu yokoluşun son demlerine tanık olduk. Narları ile ünlü Karaköprü beldesinde artık nar bahçesi göremezsiniz. Belediye Dünya Çiftçiler Günü’nde ‘Urfa’nın narları ölmesin’ sloganıyla, 400 metrekarelik bir alanda, göstermelik bir bahçe oluşturdu. Onun dışında kente has bir bitki örtümüz var desek yalan olur.”

Bütün bunların üzerine tüm bölgenin başını ağrıtan ve Urfa’da da yaygın olan anız yangınlarını koyduğunuzda halen alacak oksijen bulmaları bile mucize gibi görünüyor.

 

Kentteki belki tek iyi gelişme yenilebilir enerji yatırımları. Rüzgar tirbünleri yok, ancak Türkiye’nin en çok güneş alan illerinden biri olan ve yılın büyük bölümünde güneş ışınlarını dik açıya yakın seviyede alan ve artık üretim yapılamayan geniş arazileriyle Urfa, güneş enerjisi yatırımcılarının bölgeye ilgi göstermesini sağlamış.

Kentte, 0.25 MW’lik Odaş, 0.10 MW’lik ŞUTSO ve Bozova’daki 8.97 MW’lik Astor Enerji’ye ait güneş enerji santralleri aktif. Ayrıca yine Bozova’da 6.00 MW’lik Catic Group Bozova, 20 MW’lik Hitit Enerji ve yine 20 Mw’lik Hilvan güneş enerji santralleri yapım aşamasında. 7 MW’lik Degun santralinin ise ön lisansı alınmış. Birecik’te ve Siverek’te de birer güneş tarlası kurulacakmış. Sulama kanalları ve araziler üzerinde de hem seyyar hem de kalıcı olarak kurulan paneller sayesinde üretilen elektrikle büyük miktarda arazinin sulanması hedefleniyor. Harran Üniversitesi de Tıp Fakültesi’nin enerjisini kendisi üretiyor. Ayrıca çok sayıda konutun damlarında sıcak su için güneş panelleri bulunuyor.

Urfa Barosu Kent ve Çevre Komisyonu’ndan Adnan Yapıcı’ya son olarak zaman kısıtı yüzünden görüşemediğimiz kentteki çevre aktivistlerini soruyoruz:

“Aktif olarak çalışan dernek pek yok Urfa’da. Buralarda çevreye ilişkin projeler yaygın görülmez. Beş yıldır Komisyon’da çalışıyorum, bir derneğin bile herhangi bir proje ürettiğini görmedim. Geçen yıl düzenlediğimiz üçüncü Kent ve Çevre Çalıştayı’na da ne devletin ne de bir STK’nin temsilcisi katıldı. Sadece CHP ve HDP il örgütlerinden temsilciler geldi.”

Ağır bir sanayi ve yapılaşmanın sonucu oksijene, burnunun dibindeki dev su kaynaklarına ve Fırat havzasına kurulmuş olmasına rağmen suya ve yeşile hasret; verimli toprakları zarar görmüş, iklim değişikliğinin etkisini iliklerinde hisseden bir kentte bunu duymak, üzücü ama güzergahımız boyunca tanık olduklarımız göz önüne alınacak olursa pek de şaşırtmıyor. Oysa binlerce yılın zenginliğinin izlerini her şeye rağmen saklayan güzelim kente ne yapılsa, karşılığını kat kat vermeye öylesine hazır ki. Umarız, bu dizinin bir etkisi olur, Doğu’nun sesi Batı’da yankılanır, umdukları destek ve katkı sağlanır.

Editörün SeçtikleriKentManşetYerelYeşil Gazete Doğu'da

[Yeşil Gazete Doğu’da-13] Eski Mardin’e yeni çehre: Süryani ‘turizmi’

Haber-İzlenim Dizisi: Alev KARAKARTAL

*

Yeni şehir’den Mazıdağı’na çıktıktan sonra, Mardin’deki ya da yerlilerinin deyimiyle “Merdin”deki son günümüzde artık Eski Şehir’i, biraz da derdini tasasını bilen gözlerle ziyaret etme zamanı.

Cilalı taş devrinden bu yana yerleşim var Mardin’de ama en parlak dönemini kente adını kazıyan Artuklu hakimiyetinde yaşamış. Yerleşik Kürt, Sünni Arap, Türk, sayıları çok azalsa da Süryani, Ezidi ve Ermeni nüfusuyla Türkiye’nin en renkli, en kozmopolit kenti ünvanını rahatlıkla alabilecek kent,  bire bin veren Mezopotamya Ovası’nın, ziyaret edenlerin deyişiyle “Mezopotamya Denizi”nin hemen kıyısında, Suriye ile sınırdaş. Tıpkı Van ve Tatvanlıların Van Gölü’ne “Van denizi” demeleri gibi, uçsuz bucaksız Mezopotamya Ovası’na da “deniz” denmesinin nedenini anlamak için bir gece, küçük yerleşimlerin soluk ışıkları dışında koyu karanlığa bürünmüş ovayı ve karşı “kıyı”daki Suriye topraklarını, demli bir çay eşliğinde izlemek gerek.

İlk durağımız Yeni Şehir’den yukarıya, dağa doğru katman katman uzanan, eski kentin tek ve kalabalık ana caddesi. Ve kesinlikle yanlış zaman! Hem “kültür turizmi” dönemine denk geldiğimizden otobüslerle kente yığılan, çoğu “yerli” turistleri dar caddede yarıp yürümenin imkansızlığı hem de bir bürokratın ziyareti yüzünden kaldırımların dahil, birbirinden lüks araçlarla doldurulması ve adım atacak alan kalmaması yüzünden.

Mardin, sadece kara kışın ve aşırı sıcakların hüküm sürdüğü kısa dönemlerin dışında, gezginlerin hep söylediği gibi “zamanın durduğu bir yer” değil epeydir. Aşırı “turizm baskısı”nı geceleyecek bir otel odası bulamamamızdan hissetmiştik ama insanın gözüyle görmesi bir başka: Bir yandan İstanbul’un iş çıkışlarını andıran trafiği, araçların bitmeyen kornaları, yol verme kavgaları yaşanırken, öte yanda sıralı küçük, butik otellerden dışarıya taşan “sıra gecesi” nağmelerine eşlik eden ve sokaklara taşan halay kuyrukları, sayamadığımız kadar çok “Süryani şarapçı”larının içinde, önünde şarap tatmak isteyenlerin kuyruğuna karışıyor.

Süryani şarabı furyası

Keşmekeşin ortasında biraz da sersemlemişken, cadde üzerinde sıra sıra dizilen bu kadar çok Süryani şarapçısının olması ayrıca şaşırtıyor bizi.  Geri dönenler olduğunu biliyoruz elbette ama bu kentte bu kadar çok Süryani var mı ve hepsi de şarapçılık mı yapıyor? Sormasak olmaz. Görece tenha birini seçip içeri dalıyoruz. Ninova Şarapçılık’a. Şansımıza sahibi bir Süryani aile. Cesur Bayduğ’a doğrudan soruyoruz: Bu şarapçı dükkanlarının hepsi gerçekten de Süryani ailelere mi ait? Süryanilerin hepsi şarapçılık mı yapıyor? Ve nedir bu Süryani şarapçılığının sırrı?

Tahmin ettiğimiz gibi, şarapçıların değil hepsi, çoğunluğu bile Süryani değilmiş. Ancak birkaç aile.

Mezopotamya Ovası, sadece tarımsal ürünlere değil, asma bahçelerine ve bağlara da ev sahipliği yapıyor bin yıllardır. Vitis, Vinifera olarak geçen ve şarap yapımında kullanılan asmaların yedi bin yıl öncesine ait kalıntıları, Ova’nın kuzeyindeki Turabdin bölgesinde üzüm yetiştirildiğini ortaya çıkardı uzak olmayan bir tarihte. Sümer Destanı Gılgamış’a bile konu olan ve Lübnan, Suriye, Filistin gibi bölgelere de yayılan bağcılığa, kökenleri MÖ 4 bin yılına dayanan Süryaniler sahip çıkmış ve şarapçılığın Anadolu’dan Yunanistan’a kadar yayılmasında büyük katkı sağlamış.

İnancına bağlı bir toplum olan Süryanilerin kültüründe şarap önemli bir yer tutuyor. Hıristiyanlığın bölgede yayılmasıyla birlikte her manastıra bağlı Süryani çiftçiler, din görevlilerin teşvikiyle üzüm üretiyor. Üzümler, hem kiliselerin hem de halkın kendilerine ait yapım atölyelerinde şarap haline getirilip bir kısmı kendi tüketimleri ve kiliselerdeki ayinler bir kısmı da misafirleri için ayrılıyor, her ev birkaç şişe de dahil oldukları kiliseye/manastıra veriliyormuş.

Cesur Bayduğ, bizi meseleye daha hakim, şimdi çarşıda kuyumculuk yapan dayısı Süheyl Özberk‘e yönlendiriyor ama şarapçılık hakkında birkaç cümlesi var elbette:

“Süryani şarabının diğerlerinden farkı en başta kullandığımız üzümlerden kaynaklanır. Her yıl hangi üzümden iyi hasat alırsak onu kullanırız, ama genelde siyah üzüm kullanırız. Son yıllarda beyaz şarap talebi de olduğu için ürünler çeşitlendi, Mazron dediğimiz beyaz üzümü karıştırarak beyaz-pembe şaraplar da yapılıyor artık, ama Süryani şarabı asıl olarak kırmızı şaraptır. Bizim üretimlerimize ek olarak Diyarbakır ve Elazığ’dan da Boğazkere, Öküzgözü üzümlerini de alıp karışım haline getiririz.”

Süryani şarabının en büyük özelliği, atadan  kalma yöntemlerle ve herhangi bir kimyasal veya koruyucu madde kullanılmadan üretilmesi. Bu nedenle de “taze şarap” olarak içiliyor, yıllandırmaya uygun değil. Her evin, her ailenin şarabı ise kendine özgü. Tatlı bir şarap olan Süryani şarabı için genellikle tarçın ve kavun, armut gibi meyveler de kullanılıyor. Kullanılan meyveye göre de şarabın içeriği ve içim deneyimi değişiyor.

Kendi üretim tesislerini kurduklarını anlatan Bayduğ, caddedeki sayılamayacak kadar çok şarapçının aynı üretim teknikleriyle iş yapıp yapmadığı sorumuzu yanıtlamamayı tercih ediyor.

‘En büyük Süryani kenti İstanbul’

O halde bizi yönlendirdiği dayısı, kuyumcu Süheyl Özberk’i ziyaret zamanı. Küçük kuyumcu dükkanında, gencecik çırağı Emir’le çalışırken buluyoruz onu. Kent merkezinde yaklaşık 100, köylerde ise 500 Süryani aile olduğunu söylüyor Özberk. En büyük “Süryani kenti” ise, 3 bin aileyle İstanbul. Nedenini sormuyoruz.

Süheyl Özberk.

Süryani ailelerin geçmişten bu yana, Ova’daki tarım faaliyetlerinin dışında kentte terzilik, dokumacılık, marangozluk, dericilik ve berberlik gibi esnaflıkla uğraştığını, şarapçılığın ise gelir getirici bir iş olmaktan ziyade, komünite içi bir gelenek olduğunu anlatıyor. Yalnızca 10-15 yıldır dışarıya şarap satıyorlar, ticaretini yapıyorlarmış. O da talep olduğu için.

Caddedeki şarap dükkanlarının ağırlıklı bölümünün Süryanilere değil, “Süryani şarabı” furyasını fırsat bilenlere ait olduğunu Özberk de doğruluyor. “İsim hakkını almak hiç aklımıza gelmedi” diyor, “İşlerin bu noktaya varacağını da öngöremedik. Bize, aslında sadece kendimiz, misafirlerimiz ve kilisemiz için şarap üretmek yetiyordu. Artık bu saatten sonra da müdahale edecek halimiz yok.”

Ama kendi yaptıkları şarap ve likörlerin “bir başka” olduğunu da övünerek eklemeyi ihmal etmiyor. Bize kahvenin yanında ikram ettiği, kendi evlerinde yapılmış likörü tadarken hak vermemek elde değil.

Tek tip işlerleri teftişe hazır

Eski Mardin’in ana caddesindeki 700’e yakın işyerinin dış cepheleri ve görünümü, birkaç yıl önce kentin UNESCO Dünya Kültür Mirası Listesi’ne kabul edilmesi amacıyla AB fonu alarak “dönüştürülmüş” ve tek tip hale getirilmiş. Vitrin, kepenk, tente ve tabelalar artık  bir örnek. Bu kadar “aynılık” iyi bir şey mi emin değiliz, ama Özberk hem bundan hem de çarşıdaki aşırı kalabalıktan memnun görünüyor. Uzunca bir süre, operasyonlar ve çatışmalar nedeniyle boş kalan caddelerin şimdilerde dolup taşması sadece onu değil, diğer esnafı da sevindirmiş. Zaten kısa olan turizm sezonunu en iyi şekilde kapatma telaşındalar.

Zanaati olan kuyumculuk ise caddenin baharatçılarla beraber diğer ana teması. “Burası ve Midyat, altın ve gümüş işçiliği, özellikle de telkari işlemesinin beşiğidir, ama artık İstanbul, Maraş ve Antep’de imalat daha fazla” bilgilerini veriyor Özberk. Zira Mardin’de atölyeler her geçen gün azalmış. Eskiden her dükkanın kendi atölyesi varken, artık biraz da fabrikasyona dönmüşler. Zaten çırak bulmak da eskisine nazaran çok daha zor oluyormuş.

Kuyumcu çırağı Emir.

Dükkanda, ustasının yanında sessizce çalışan Kürt çırak Emir’in söyledikleri de doğruluyor onu. Sadece yaz döneminde harçlığını çıkarmak için çıraklık yaptığını, ama bu mesleği sürdürmek istemediğini söylüyor dürüstçe Emir. Yine de ekliyor. “Ama bir altın bileziğim olacak şimdi, belki bir gün işime yarar.”

16 yüzyıllık Deyrulzafaran’ın ziyaretçilerle sınavı

Kentteki 10-15 kilisenin dokuzu da; Mor Sobo Kilisesi, Meryem Ana Kilisesi (Yoldath Aloho), Deyrulzafaran Manastırı, Mor Gabriel Manastırı, Mor Abai Manastırı, Mor Loozor Manastırı, Mor Yakup Manastırı, Mor Quryaqos Kilisesi ve Mor Azozo Kilisesi UNESCO’nun Dünya Mirası Geçici Listesi’ne kabul edildi geçen aylarda. Hem Süryanilerin hem kent halkının en büyük beklentisi, bu dini merkezlerin daimi listeye de kabul edilmesi. Böylece hem korunacaklarını hem de turizme daha fazla katkı sağlayacaklarını umuyorlar.

Ancak Eski Kent’te en çok ziyaret edilen tarihi Deyrulzafaran Manastırı’nda bizzat rehberlik yapan Simon Çepe’nin anlatacakları var. Kapıya yığılan kalabalığın arasından bu kez gazeteci kimliğimize itibar eden görevli sayesinde kolaylıkla girdiğimiz manastırda, kalabalık gruplara bu kadim ibadet yerinin tarihçesini anlatıp geleneklerini ve kendileri için önemli alanları gösteriyor Çepe. Uzun zamandır bu manastırda yaşıyor, bu nedenle de konusuna çok hakim, ama selfiler, grup fotoğrafı telaşesi arasında sesini duyurabilmesi hiç kolay olmuyor.

Simon Çepe.

Deyrulzafaran Manastırı tarihi 5’inci yüzyıla kadar uzanan eski Süryani Patrikhanesi de aynı zamanda. Farklı zamanlarda yapılan eklentilerle 18. yüzyılda bugünkü görüntüsüne kavuşmuş. Manastır, tam olarak tarihi bilinmeyen ama Mardin’in kuruluşuyla yaşıt olduğu düşünülen bir güneş tapınağının üzerine kurulmuş. 15. yüzyıldan itibaren, etrafında yetişen safran bitkisi sebebiyle Zafaran/Safran adını almış. Patrikliğe bağlı 20 metropolit merkezinin dördü Türkiye’de olsa da Patriklik 1960’lı yıllarda önce Suriye’ye sonra da Lübnan’a taşındı.

Deyrulzafaran’ın “insansız” hali.

Çepe, daha önce bu muhteşem yapının ibadet edilen bölümlerinin, rahiplerin odalarının ve üst taraflarının da ziyarete açık olduğunu, ziyaretçilerin her bölümü görüp kendi kültürlerini anlamaları için bunun önemli olduğunu düşündüklerini anlatıyor. Artık sadece giriş katı, o da belirli bazı bölgeleri açık. Söylediğine göre, kutsal saydıkları eşyayı alıp götürenler, yerlerini değiştirenler, kendilerinin yılda sadece birkaç kez, o da önemli törenlerde kullandıkları binlerce yıllık mobilyalara oturup fotoğraf çektirenler, onları kendileri göre doğru açıya getirmek için oraya buraya çekiştirenler, ibadet sırasında kiliseye girip gürültü yapanlar, video çekenler artınca hem ziyaret edilen bölümleri hem de saatleri kısıtlamaya karar vermişler.

Zira, burası bir müze değil, içinde yaşanılan, hayat olan bir yapı. Ziyaretçiler, ev sahibinin huzurunu kaçırdığının pek farkında olmayınca yapacak fazla bir şey kalmıyor.

Simon Çebe’nin dikkat çektiği başka bir önemli konu da Süryani cemaatin Mardin’deki gündelik hayatıyla ilgili. Manastırı gezdirirken boynunda bulunan haçı kaldırıp göstererek, “Ben bu haçla aşağıda rahatlıkla gezemem mesela” diyor. Manastırdan çıktığında haçı gömleğinin altına saklıyormuş, çünkü saldırıya uğrayan çok kişi olmuş bu nedenle. Sadece insanlar değil, dini binaların da hedef olduğunu söylüyor. Kendi manastırlarının duvarlarına defalarca boyalarla “nefret içerikli” yazılar yazılmış, binlerce yıllık taşlar kırılmış, zarar verilmiş.

Geçen yıl, Nusaybin’deki, halen arkeolojik kazıların devam ettiği  Mor Yakup Manastırı’nın duvarlarına sprey boyayla küfürler ve Kuran ayetleri yazıldığını biz de hatırlıyoruz konuşurken. Turabdin’deki Mor Efrem Manastırı’na yapılan saldırıları da. Üstelik 1. Derece Tarihi Eser kapsamındaki bu mekanın hemen bitişiğine katlı betonarme bir de otopark yapılmaya çalışılıyor. Bunun manastıra zarar vereceği bilinerek…

Mor Yakup Manastırı Rahibi Sefer Bileçen, “terör örgütüne üye olmamakla birlikte, teröristlere yardım ve yataklık”tan gözaltına alındı. Davası halen sürüyor.

Çebe, Yeni Şehir’deki bazı Süryani ibadet yerlerinin daha “korunmasız” oldukları için saldırıya daha açık olduklarını, sürekli yenileriyle karşı karşıya geldiklerini anlatıyor.

Tuhaf şekilde kişilere ait kilise ve manastırların satılığa çıkarılması ve Süryani cemaatinin alamayacağı yüksek meblağlar istenmesi de Mardinli Süryanilerin bir başka kalp ağrısı. “Alan da otel, işletme yapmak üzere alıyor, zaten sayısı giderek azalan, kaçak kazılarla harap edilen dini mekanlarımız bir bir yok oluyor” diyorlar.

Diaspora hala temkinli

Son dönemlerde, özellikle 90’lı yıllardaki çatışmalı ortamın ardından Diaspora’ya dağılan Süryanilerin bir kısmı köylerine dönmeye başladı. Ancak manastır rahiplerine ve çalışanlarına yönelik hala “terör örgütü üyeliği” veya “yardım yatak”tan gözaltına almak gibi uygulamalar, Süryani-Keldani cinayetlerinin faillerinin bir türlü bulunamaması, manastır ve kiliselere yapılan saldırıların devam etmesi, özellikle de 2018’de tapusu geri verilse de Mor Gabriel Manastırı’nın topraklarının bir kısmının bir kısmının ise Diyanet İşleri Başkanlığı’na verilmesi gibi pek çok ayrımcı uygulama isteyenin bile gözünü  korkutmuş durumda, bu nedenle dönüşler istenilen ölçüde değil.

Zaten destek de alamıyorlarmış. Hazreti İsa’nın da dahil olduğu Aramilerin torunları, bölgenin en eski yerleşimcileri olan bu halk, köylerini kendileri yeniden inşa etmek zorunda kalıyorlar, altyapıyı bile kendileri yapıyorlarmış. Bu da her şeyi bir kat daha zorlaştırıyor.

Kalenin eteklerindeki yamaçlardan Ova’ya doğru setler halinde inen, sarı küfeki taşından, motiflerle süslü evlerin, birbirine Abbara denilen tünellerle bağlı dar sokakların  arasındayız. Daracık sokaklara araç girmediği için her türlü taşımanın yapıldığı eşekler tek tük, birkaç at ise turistlerin hizmetinde.

Hemen altlarındaki hercü merce, gürültü ve sokaklarında gezip sürekli fotoğraflarını çekmeye çalışan insanlardan sıkılmış gibiler ancak her aileden birkaç kişinin turizm sektöründe çalışıyor olması ve “basın”a şikayet etmenin sonuçlarını öngöremediklerinden olsa gerek, pek konuşmak istemiyorlar.

Kuraklıkla mücadele eden Mezopotamya Ovası, çevre, su ve hava kirliğiliği, Ova’ya doğru uzanan çarpık ve aşırı yapılaşmanın hüküm sürdüğü Yeni Şehir, altyapı sorunları, aşırı turizm baskısıyla baş etmeye çalışan Eski Şehir’e rağmen rengarenk çarşıları, baharat kokuları, şarapları ve binlerce yıllık kadim kültürü ile halen küçük bir mücevher gibi… Yeter ki pamuklara sarılarak korunup kollanması gereken bu olağanüstü kentin kıymeti bilinsin, bilenin sözü dinlensin.

Bütün derdine tasasına rağmen büyüleyici Mardin’e veda zamanı. Yolumuz, bölgenin bir başka tarihi yerleşim yeri; Urfa‘ya doğru…

Editörün SeçtikleriManşetYerelYeşil Gazete Doğu'da

[Yeşil Gazete Doğu’da-12] Yaprak döker bir yanı, bir yanı bahar bahçe: Mazıdağı

Haber-İzlenim Dizisi: Alev KARAKARTAL

*

Mardin’deki ikinci günümüzde Mazıdağı yolundayız. Derik’e doğru, şehir merkezinin yaklaşık 50 km. kuzeybatısında, 1000 metrenin biraz üzerinde bir yükseklikte, adını aldığı dağlar serisinin orta yerindeki düzlükte kurulmuş, neredeyse 90 yıllık bir ilçe Mazıdağ.  Halkın çoğunluğu 49 köy ve 20 mezrada yaşıyor, ağırlıklı geçim kaynağı ise tarım ve hayvancılık.

İlçeyi ziyaret etmeyeceğiz, buraya kurulu biyokütle santralini görmek istiyoruz. Bir de yollarda uğrayabildiğimiz köy ve mezralardaki durumu anlamaya çalışacağız.

Yola çıkınca, önce ters yöndeki Mardinli ekolojist Abdülvahap Irmak’ın sözünü ettiği, Yeşilli- Zeytinli Yolu üzerinde kurulan katı atık tesisine uğramaya karar veriyoruz. 2010 yılında yapımına başlanmış tesisin. Kentin 50 yıllık çöp sorununu çözecek bir proje diye anlatılmış yetkililerce. Dönemin belediye başkanı Beşir Ayanoğlu,  o zaman 4 milyon TL’ye mal olan ve 26 ilçe ve belde belediyesinin yararlanacağı tesis için, “tarihi bir an” demiş. Alanı ağaçlandıracaklarını, bölgeyi yemyeşil yapacaklarını da eklemiş; ancak henüz bir hareket yok.

Atık tesisine vardığımızda küçük kulübede bir görevli var sadece. Ne işçiler ne de bir kamyon… Burada çöplerin bertarafı için nasıl bir yöntem kullandıklarını sorduğumuzda elleriyle çevreyi gösteriyor; “Çoğunu gömüyoruz işte, üzerlerine toprak atıyoruz”. Fotoğraf çekmemizi istemiyor; “Laf ederler” diyor, biz de zorlamak istemiyoruz.

Zeytinli’ye bir de tıbbı atık tesisi yapılıyor. Tabii Cengiz Holding’in işlettiği  Eti Bakır Metal Geri Kazanım ve Entegre Gübre Tesisleri’ni de unutmamak gerek. Tesis yöneticileri, “sıfır atık”la çalıştıklarını, ülkenin çeşitli yerlerinden buraya getirilen endüstriyel ve madencilik atıklarını burada gübre ve metala dönüştererek “ekonomiye ve tarıma kazandırdıklarını” övünerek anlatıyorlar medyaya, ama köylülerin bahsettiği “siyanür havuzları” hep kulağımızda çınlıyor.

Mazıdağı Yolu üzerinde ayrıca AKP’nin gözdelerinden; Nihat Özdemir ve Sezai Bucaksız’a ait Limak Holding’in bir çimento fabrikası da bulunuyor. Burada “cüruf” hammadde olarak kullanılıyor Madencilik faaliyetlerin “atığı” yani, bu nedenle metal küfü olarak da biliniyor, ancak “tehlikeli atık” sınıflamasında değil. Haberlerini yaptığımız cüruf yangınları, bu atıkların akarsu, göl ve yeraltı sularına sızma riskini hatırlıyoruz. Yöre halkı da fabrikanın cüruf kraterinden (volkanı) “korktuklarını” söylüyor.

Bu tesisler “geçerken çat kapı” girilecek yerler değil, o yüzden ayrılıp baştaki rotamıza uyarak Mazıdağı’na doğru devam.

Pestil zamanı

Yol uzun. Sarı-sıcak havada, üzüm bağları, ikincil ürün olarak ekilen sararmış mısır tarlaları ve irili ufaklı küçükbaş hayvan sürüleri arasından, biraz da hiçliğin ortasındaymışız duygusu veren bir tenhalıkta ilerliyoruz. Uzaklarda, dağların arasında köyler, birkaç evlik mezralar var. Geçen yaz bölgede çıkan ve pek kimsenin umursamadığı yangınların izleri hala yer yer kendini belli ediyor; kimsenin yeniden ağaçlandırma, fidanlar dikme peşinde koştuğu yok, öylece yeniden yeşermeye bırakılmışlar.

Biyokütle tesisine varmadan birkaç kilometre önce, yol kenarında küçük bir gölet ve yolun karşısında allı yeşilli bir hareket dikkatimizi çekiyor. Oraya buraya koşuşturan, el sallayan çocuklar öyle güzel ki durmamak mümkün değil. Burası Şanlı Köyü; 10-15 evlik bir yerleşim. Bağbozumundan sonra girişilen üzüm pestili ve pekmez yapımına denk gelmişiz meğer. Bizi neşeli ama başı kalabalık, kadın ağırlıklı bir topluluk karşılayıp pestil yaptıklarını alana götürüyorlar.

Bu sene üzümden yana yüzleri pek gülmemiş. “Kuraklık çok” diyorlar. Çevrelerindeki bütün köylerin üzüm bağlarında da durum aynıymış. Şimdiye dek ürün fazlasını satarak gelir elde ediyorlarmış, ama bu sene üzüm az olduğu için, sadece kendi kışlık ihtiyaçları için pekmez ve pestil yaptıklarını anlatıyorlar.

Belli ki bu iş, kadın işi burada. Genç kızlar ve kadınlar üzümleri ayıklar, büyük kazanlarda kaynatıp incecik hale getirdikleri tabakaları kurumaları için ekim güneşinin altına sererken, ailenin erkekleri de işlere “nezaret ediyor.” Yolun hemen karşısındaki küçük göleti sorduğumuzda, Kürtçe’den başka dil bilmeyen kadınlar bile ellerini göğsüne götürüp “Çok şükür” diyorlar. Hayvanların sulaması için elzem bu minicik göletler, yoksa halleri harap. Bölgedeki pek çok gölet kurumasına rağmen, onlarınkinde hala su var, “Yeraltı sularından besleniyor, ondandır” diyorlar.

Mazıdağı’nda üzüm bağlarının yanı sıra arpa, buğday, mercimek gibi ürünler de yetiştiriliyor. Kuraklık hepsini olumsuz etkilemiş; rekolte çok düşmüş. Köyün erkekleri sadece üzümden değil, diğer ürünlerden yana da bu yıl yeterince gelir elde edemeyeceklerini, onları zor bir kış beklediğini söylüyor.

Nihayet bölgede adını sık sık duyduğumuz Global Yatırım’a ait ‘Mavi Bayrak Doğu Enerji Üretimi’ tesislerine giden yolun başındayız.  Bölgenin adı Kıraç. Ana yoldan ayrılan , tozlu bir alanı geçmemiz gerekiyor biyokütle santraline varmak için. Etrafta çok sayıda çöp, atık var. Yolun hemen başında bir, tesisin çevresinde de altı-yedi köy ve mezra bulunuyor. Yol üzerinde ise vızır vızır kamyonlar. Hayvanların, çocukların arasından tesiste yakılmak üzere hiç durmadan atık taşıyorlar. Biyokütle tesislerinin ana mantığı bu zaten; genellikle termo-kimyasal yöntemlerle atık yakıp enerji elde ediyorlar. Bunlar arasında tarımsal atık; hayvan atıkları ve organik çöpler; kanalizasyon ve dip çamurları;  kağıt, sanayi ve gıda sanayi atıkları; endüstriyel ve evsel atık sular, belediye ve büyük sanayi tesislerinin atıkları ile orman ve orman ürünlerinin atıklarını yakanlar bulunuyor. Kimi biyokütle tesisleri ise birkaçını birlikte yakıp elektrik veya biyogaz elde ediyor.

Dağların arasındaki ovada, tarlaların ortasında kurulu Mavi Bayrak Doğu Enerji’nin bacasından açık renkli bir duman tütüyor uzaktan. Mısır ve pamuk hasadından sonra tarlalarda kalan sapların ve hayvansal atıkların yakılarak elektrik üretildiği bir tesis bu. 12 MWE/58 MWT kurulu gücünde. Elde edilen enerji, uygun olan enterkonnekte sisteme veriliyormuş.

Dışarıdan bakıldığında, köylülerin tarlada kalan anızı yakarak ortalığı dumana ve zehirli gazlara boğmasından daha iyi bir yöntem gibi görünüyor. Her halinden eski bir asker ya da polis olduğu belli, gereğinden çok şüpheci, gazeteci olduğumuza inandırmakta zorlandığımız güvenlik şefini zorlukla aşarak konuşabildiğimiz şirketin genç işletme mühendisi Erdem Ağırman, saatte yaklaşık 13 ton hammadde kullanarak ve yılda 8 bin saat çalışarak 12 MgW elektrik ürettiklerini anlatıyor, övünerek. Kamyon konvoyunun ardının kesilmemesinin nedenini anlıyoruz böylece. Bunun için günde ortalama 50 ila 100 kamyonun gelip gitmesi gerekiyor.

Biyokütle tesisleri çok su kullanan santraller. Hem soğutma hem de malzemeyi yakmaya hazır hale getirmek üzere gereken diğer tüm işlemler için. Suyun elde edildiği yer ise; yeraltı su kaynakları. Kaç metre derinliğe inerek su elde ettikleri sorumuza yanıt alamıyoruz.  Ancak saatte 3 tonun üzerinde su kullandıklarını birkaç ısrarlı sorunun ardından öğrenebiliyoruz.

Sıra en çok merak ettiğimiz konuya geliyor: Bacalarda filtre var mı? Varmış, hem de torbalı filtre. … Tesisin çıkardığı kükürt dioksit, karbon ve toz oranları 200 µg/m3’ün altındaymış.  Günde en az 50 kamyonun çevre ilçe ve Batman, Diyarbakır, Adana gibi illerden hammadde taşıdığı tesisin yöneticileri, hemen diplerindeki köylere koku ve toz analizi için cihazlar yerleştirmiş Ağırman’ın söylediğine göre.

Mühendis Erdem Ağırman kibarca “pek uygun değiliz” dediyse de muhtemeldir ki çok şüpheci güvenlik amirinin gözü bizi pek tutmadığı için tesisin içini gezemiyoruz ama girip çıkan kamyonların birkaç kare fotoğrafını çekmemize ses etmiyorlar neyse ki.

Sıra tesisin hemen yanındaki köylere küçük bir ziyarette. Acaba onlar için de tablo, şirketin gösterdiği kadar “pembe” mi? Baştan söylemeli; değil! Bayraklı Köyü’nden Ömer Karataş ve yanındaki dünya güzeli küçük kızı ile Ömer Çelik karşılıyor bizi. Tesisi sorduğumuzda, hemen anlatmaya başlıyorlar:

“Bu fabrika kuruldu kurulalı en büyük şikayetimiz, artık kokudan geceleri dışarıda yatamıyoruz. Hayvanlarımızı ve çocuklarımızı dışarıya çıkaramıyoruz. O derece zehirli bir koku. Ne zaman hayvan atığı, gübresi geldiğini kokusundan anlıyoruz. Bacadan çıkan duman bütün çevre köyleri kaplıyor, rüzgar tesisten köylere doğru estiğinde açık havada duramaz haldeyiz.”

Özellikle tavuk gübresi geldiğinde, kokusunu metrelerce uzaktan alıyorlarmış. Bunun dışında odun, çalı çırpı, çöp de yakıldığına yemin ediyorlar: “Yukarıdaki kırmızı alanı görüyor musunuz? Onlar hep çöp. Onları da yakıyorlar.”

Söylediklerine göre, bizim gündüz gözüyle beyaza yakın açık renk gördüğümüz baca dumanı, geceleri siyaha bürünüyormuş. Köylüler 24 saat kesintisiz çalışan tesiste, gündüz filtrelerin çalıştığını ama geceleri kapatıldığını söylüyor: “Atık aynı atık, sabah beyaz gece siyah duman çıkmasının başka bir anlamı yok ki.”

Yöre halkının alışkanlığıdır. Yazın, çok sıcaklarda geceleri “damda” yatarlar. Evleri de bu amaca uygun, teraslı inşa edilmiştir. Karataş ve Çelik, “damlarının” geceleri üstüne yağan kurumdan simsiyah kesildiğini, her sabah kalkınca temizlik yapmak zorunda kaldıklarını anlatıyor:

“Bazen öyle siyah ve yapışkan bir duman çıkıyor ki bacasından, bütün bölgeyi sis gibi sarıyor. Sadece bize değil, hayvanlarımıza da zarar. Bu sene daha önce hiç olmadığı gibi çok hayvanımız yavru attı (düşük yaptı).”

Kamyon trafiği ise bir diğer dertleri. Küçücük köy yolundan geçen kamyonların ardı kesilmiyor gerçekten de biz konuşurken. “Ne çocuklarımızı ne hayvanlarımızı dışarı salamaz olduk” diyorlar. Kamyonların çarpması sonucu ölen koyunları, köpekleri olmuş.

Tesisin çevresi hep tarımsal arazi ya da otlak. Tarımsal ürünleri bir zarar görmemiş henüz, ama diken üstündeler. “Bizim ciğerimizi yakan, ürüne ne yapmaz” diye konuşuyorlar.

‘Bizim gibi adamlar bunlarla baş edemez’

Geçen yıl, tesiste çalışan 24 yaşındaki işçi Mehmet Karataş, harman makinesine kapılıp yaşamını yitirmiş. İki çocuk babası genç işçi henüz beş aydır tesiste çalışıyormuş. İşçilere, işe başlamadan önce bir eğitim verilip verilmediği sorumuzu, bizi ailesinin yaşadığı köyün yukarı tarafına yönlendirerek yanıtlıyorlar.

Bayraklı’nın yolun üst tarafındaki diğer parçasındayız. Vefat eden işçinin babasını buluyoruz: “Nerede çalıştığını bilmiyordum, öldüğünde gidip gördüm. Kepçeyle beraber çalışıyorlardı toz duman içinde.”

Ona soruyoruz oğlunun öncesinde bir eğitim alıp almadığını: “Öyle bir şey yok. Oğlumu alır almaz makinelerin başına koydular. Orada ne kadar işçi var, eğitim mi görmüş hepsi?”

Öfkesi ve yası dinmemiş, ama çaresizliğin hakim tınısıyla kısa kısa yanıtlıyor birkaç sorumuzu:

-Tesis yetkilileri, aldığımız bütün işçileri önceden bir eğitimden geçirdiğini söylemişti bize.

-Yok. Her şey boşunadır. Elimden gelse şantiyeyi kapatırım. Ama kimse yapamaz bunu. Şu röportajlar bile boşunadır.

-Hiç mi duyulmasın sesiniz, derdiniz?

-Hiç kimseye güvenmiyoruz, hiç kimseye… Bir bak, nerede yaşıyoruz biz? Herhangi bir güvencemiz var mı? Yok işte!

-Dava açtınız mı oğlunuz için?

-Açtık, sonra baktık ki güçlüdür adamlar

-Bir tazminat ödenmedi mi?

-Ödediler küçük bir miktar, almak istemedik ama mecburen uzlaştık. Bizim gibiler bunlarla baş edemez. Canımızın karşılığı mıdır? İki çocuk, bir gelin kaldı geride.

Köyün erkekleriyle konuşurken, küçük bir kadın grubu, yanlarında değişik yaşta çocuklarla uzaktan ama merakla izliyor bizi. Gökmavisi başörtülü, orta yaşlı bir kadın dayanamayıp geliyor ve gruba bizi göstererek anadiliyle bir şeyler soruyor. Kendi aralarında Kürtçe konuştuktan sonra, hayal kırıklığı içinde ve elini “boşver” anlamına gelebilecek bir jestle sallayarak yine kadınların arasına dönüyor. Tercüme ettiklerinde anlıyoruz ki, bizi giysilerimiz ve maskelerimiz yüzünden doktor sanmış ve şikayetlerini anlatmak istemiş. Gazeteci olduğumuzu anlayınca da… İşte “boşver”… Yanına gideceğiz, ama birazdan…

Biyokütle tesisiyle ilgili konuşuyoruz biraz daha köyün erkekleriyle. Bacadan çıkan dumanın nefes almalarını zorlaştırdığını anlatıyorlar. Bir de kötü kokuya dayanamadıklarını. Tesisin mühendisinin söylediği gibi koku ve toz analizi yapan cihazları ise hiç biri görmemiş. Onların da tanıklıkları aynı:

“Bacadan gündüz beyaz duman çıkıyor, gece siyah. Çevre köylerin üzerini tamamen kaplıyor zaman zaman. Buradaki meyve ağaçlarımız hep kurudu. Çevredeki yeşillik de öyle.”

Oğlunu kaybeden babada gördüğümüz aynı güvensizlik onlarda da var. “Bu unutulmuş yerde, çok zarar gördük biz. Siz de görmüşsünüz işte. Ama bizim söyleyip söylememizin ne önemi var ki” diyorlar. Karşı çıktığımızda onlar soruyor bu kez: “Bu bölgeye zarar verdiğini devlet bilmiyor mu?”

Yol arkadaşımı erkeklerin yanında bırakıp kadınlara doğru yaklaşıyorum. Genç kadınlar ve genç kızlar meraklı, ilgili. Doktor olmadığımı anlayan kadın ise hala hayal kırıklığı içinde, konuşmak istemiyor. Aralarında Türkçe bilen sadece bir kişi var; kucağında yaşını doldurmamış bebeğiyle genç bir anne, tercümanlığımı o üstleniyor. Kadınlar geçen seneden beri yazları damda ne uyuyabildiklerinden ne de vakit geçirebildiklerinden şikayetçi aşağı taraftakiler gibi. Dönem dönem pencerelerini bile açamıyorlarmış. “Koyunlarımız kuzularımız ölüyor, düşük yapıyorlar. Ektiğimiz eskisi gibi tutmuyor. Sabah kalktığımızda her yeri karanlık bir sis kaplamış oluyor. Çocuklarımız da eskisine göre daha çok hastalanıyor” diye anlatıyorlar, tesis çalışmaya başladıktan sonra yaşadıklarını.

Bu sene mercimek ve buğday hasadından da istedikleri verimi elde edememişler. Bütün Türkiye’yle birlikte bölgeyi de etkileyen kuraklığı hatırlatıyoruz. Hak veriyorlar. “Havalar da bozuldu artık. Geçen yıl doğru dürüst yağmur yağmadı mesela” deseler de çıkan emisyonu gözleriyle görebildikleri için onlar açısından en olağan şüpheli biyokütle tesisi.

Köyden çıkmadan önce doktor olmadığımız için gönül koyan kadının gönlünü almayı, hatta makinemize, biraz utanarak da olsa poz vermesini sağlamayı başarıyoruz. Birinin, hele de görmüş geçirmiş bir insanın size böyle güvenmeyen, yaptığınız işin yaşamlarında herhangi bir fark yaratmayacağına iman etmiş gözlerle bakması çok acı. Neyse ki, sarılarak ve duasını alarak ayrılıyoruz ondan.

Birkaç yıldır Bursa’nın Büyükorhan ilçesinde kurulmak istenen biyokütle santrali için köylüler direniyordu. Mazıdağlılarla karşılaştırılınca şanslılar denilebilir, çünkü medya aracığılıyla seslerini duyurmayı başardılar ve santral iptal edildi. Mazıdağlılar ise yalnız. Hiç kimseye güvenleri ve güvenleri ve inançları da kalmamış. Birileri, bizim aracılığımızla  duyar mı acaba?

Orada yapılacak tesis için Prof. Dr. Kayıhan Pala başta hava ve su kirliliğine yol açacağını belirterek şunları söylemişti: “Araştırmalar biyokütle termik santrallerinin, kömürlü ve doğalgazlı termik santrallerle karşılaştırıldığında kükürt dışındaki tüm temel hava kirleticilerinin kömür santrallerine oranla biyokütle termik santrallerinde daha fazla dış ortama salındığını ortaya koymuş durumda. Dolaysıyla biyokütle termik santralleri yapılmadan önce mutlaka çevresel etki değerlendirmesi ve buna ek olarak mutlaka bir sağlık etki değerlendirmesi yapmak gerekmektedir” 

Türkiye’deki mevcut santrallerin sağladığı elektrik ile enerji ihtiyacının çok daha büyük bölümünü karşıladığını kaydeden Pala, “Bu kadar yüksek düzeyde enerji üretme potansiyeli varken yeni ve kirletici kaynaklardan elektrik üretmeye çalışmak için tesisler kurmak doğru, akılcı ve toplum yararına değildir” diye de eklemişti.

Bu uyarılara rağmen Mavi Bayrak Doğu Enerji Üretimi Tesisi için Mardin Valiliği tarafından “Çevresel Etki Değerlendirmesi Gerekli Değildir” kararı verilmiş. Tıpkı Bursa’da olduğu gibi.  Tesisin sahibi, Doğu Enerji, bu santrale “yardımcı kaynak” olarak aynı bölgede 10 MW kapasiteli bir de Güneş enerji santrali kuracakmış. Planlar hazır: 8.4 milyon dolar değerindeki proje kapsamında santral alanı ve bunadaki binaların çatılarında güneş panelleri kurulacak; belirlenen 10 Ges alanında yılda 13.500 MWh elektrik üretilecek.

Global Holding’in Aydın-Söke ve Urfa-Haliliye’de birer biyokütle tesisi daha bulunuyor. Ayrıca liman işletmeciliği, madencilik, doğal gaz dağıtımı ve satışı, gayrimenkul, finans alanlarında da iş yapıyorlar. Bayraklı’da oğlunu kaybeden köylünün “güç” karşısındaki çaresiz öfkesini hatırlıyoruz: “Biz bunlarla baş edemeyiz!”

Gün akşama kavuştu. Merkeze dönme zamanı. Yarın eski Mardin sokaklarındayız…

 

Editörün SeçtikleriManşetYerelYeşil Gazete Doğu'da

[Yeşil Gazete Doğu’da-11] İnatçı meşelerin diyarı Mardin, su ve kent hakkı peşinde

Haber-İzlenim Dizisi: Alev KARAKARTAL

*

Diyarbakır’dan Mardin’e doğru yoldayız. Akşam çökmek üzere. Geceye kalmak istemiyoruz, çünkü hem yolda karşılaşabileceğimiz ‘güvenlik önlemleri’ konusunda tedirginiz hem de kalacak yer sıkıntımız, Van’dan bu yana artarak sürüyor. Bir yandan tur şirketlerinin düzenlediği paket turlarla büyük gruplar halinde gelenlerin oluşturduğu “sonbahar kültür turizmi”, diğer yandan toplantılar, etkinliklikler derken, bölgedeki otellerin neredeyse hepsi “ful çekiyor.” Yer ayırtmak için aradığımız kentteki iki öğretmen evinin de yurt bulamayan öğrencilere ayrıldığını öğreniyoruz ki, bu da ayrı bir mesele.

Araçta otel krizi sürerken, uzaktan seçtiğimiz manzara kalacak yer sıkıntısını unutturuyor.  Artık Diyarbakır’dan çıktık, güney yönünden Mardin’in Kızıltepe ilçesine doğru yaklaşıyoruz. Yerleşimin üzerine çökmüş kirli hava, sis, pus alacakaranlıkta bile ayırt edilebilecek gibi. Kızıltepe’den Mardin’e giden kentin yol üzerinde Organize Sanayi Bölgesi yer alıyor. Buradan yayılan emisyonların sürekli kontrol edildiğini söylüyor Çevre Bakanlığı internet sitesinden, ancak bu hava bakanlığı pek doğrulamıyor gibi.

Yol arkadaşım Metin Yoksu da ağır kirliliğin bir nedeninin de yerel halkın çoğunun ısınmak için kömür yakmaya devam etmesi olduğunu anlatıyor. Belediyeler ve valilik de ücretsiz kömür dağıtımına her kış devam ediyormuş hala. Ekim ayındayız henüz, üstelik oldukça sıcak bir ekim yaşıyor bölge. Henüz sobalar yakılmaya başlamamış olmalı, yine de etkisi olmuş olabilir mi, duraklarımızdan biri olmadığı için tespit edemiyoruz.

Ancak kenti saran kum ocaklarının çıkardığı toz duman ve henüz kent merkezine girmeden üst üste yığılmış beton binalar yığını baki. Bir de bitmek tükenmek bilmeyen anız yangınları… Bunların yarattığı kirlilik, mevsim dinlemiyor zira.

Yeşil sürpriz

Kent merkezine henüz var, gece de tam çökmedi. İyi ki öyle oldu, çünkü Van’dan bu yana hasret kaldığımız “yeşil”e Mardin kırsalında rastlamak epey hoş bir sürpriz yaşattı.  Ancak aklınıza Trakya ya da Karadeniz’in ormanları gibi bir manzara gelmesin. Güneydoğu Anadolu’da orman, çokça ‘bodur boylu’ meşe, maki ve çalılık demek. Üstelik artık Mezopotamya Ovası’na yaklaşıyoruz, yani ekili alanların, bağ ve bahçelerin yeşili yabana atılacak gibi değil.

Ertesi sabah erken saatlerde, güç bela oda bulabildiğimiz otelin kafesinde, Mardin Ekoloji Derneği’nden harita mühendisi Abdülvahap Irmak ile buluşuyoruz. İlk açtığımız konu ormanlar oluyor.

“Bizim dağlar ormanlıktır, yüzde 30’a yakını ormandır” diyor Irmak. Düzenli olarak her yıl bölgeden yaptığımız orman yangınları haberlerinin kaynağını anlatarak başlıyor:

“Ormanlar, kendiliğinden ya da sigara izmariti atanlar, piknik yapanlar tarafından yakılmaz buralarda. Bir devlet politikasının sonucu güvenlik güçleri tarafından, operasyonel olarak ateşe verilir. Yörenin çevre aktivistlerinin en büyük sıkıntısı bu.”

En çok da 1984-96 arasında en çok köy boşaltmaların yaşandığı Nusaybin, Midyat, Savur ve Yeşilyurt arasında kalan alanda, yani Ömeryan (Ömerli) bölgesinde bu politikanın yoğun olarak hayata geçirildiğini belirten Irmak, halen 40-50 köyün bulunduğu bu günlerde de yangınların çıktığını, ama mevsim itibarıyla artık azaldığını söylüyor. Yangınların ardından da onlar devreye giriyormuş:

“Önce yakılıyor, ardından drone ile görüntü alıyorlar. Sonra da biz gidip tespitlerimizi yapıyoruz.  Uydudan güncel görüntülere göre ne kadar alanın yandığını raporlaştırıyor, daha sonra da resmi tutanakları tutan Orman Müdürlüğü ile karşılıklı kontrol ediyoruz. 2018’deki tespitimize göre 4-5 bin dönüm orman yanmıştı.  2019’da çok daha büyük bir alanı yangına kurban verdik.”

İnatçı ‘sidikli meşeler’

Yangına en çok maruz kalan Ömeryan’daki ormanlık alanın en büyük şansı ise tıpkı insanı gibi, “inatçı oluşu.” Irmak’ın anlattığına göre, zor yanar, yansa yıkılsa da kendini yeniden onarır, kolay pes etmezmiş:

“Asker, buradaki ağaç formuna “sidikli meşe” der. Yandığı zaman terler, gövdesinden su bırakır ve kendini söndürür. Yaprakları yansa da kendini korur. Azıcık bir yağmurda da hemen sürgün verir. Bizim yörenin meşesinin yeraltında da gövdesi vardır, kökünü kazıdıkça ya da kökünü bile yakmadığınızda kendini çabuk onarır. Orman yangınlarından sonra hiç müdahale edilmezse, beş-altı yılda doğa kendini toparlar.”

Allahtan ne yetkililer ne de köylüler ve aktivistler yanan alanlara dokunuyormuş. Böylece de doğanın kendini onarması mümkün oluyor:

“2005’den 2017’ye kadar Diyarbakır’da çalıştım. Mardin-Diyarbakır yolunda o dönemde doğru dürüst ormanlık alan kalmamıştı. O zamandan bu yana herhangi bir fidan ekimi, bakım çalışması yapılmadığı halde birkaç yılda yolun çevresi  ormanlık bir alana dönüştü. Şimdi iki-üç metre yüksekliğinde çalı formunda meşe ağaçlarıyla donanmış durumda.”

Ormanlık alanın öneminin çok farkında Mardinli aktivistler. Yağış rejiminin değişmesinin hem nedeni hem de sonuçlarından biri olan, doğal nem ve sıcaklık sigortası, yağışları tutan, yeraltı kaynaklarının beslenmesini destekleyen ormanlık alanlara zarar verilmesi, bu yüzden en çok dertlendikleri konulardan biri.

Orman rahat bırakıldıkça, yaban hayatın popülasyonu da artıyormuş. Kızıltepe’deki Gurs Vadisi’nde yaban keçileri, yaban domuzu, sırtlan, vaşak, karakulak nüfusu şimdiden yükselmiş. Birkaç yıl önce de vadide bir Anadolu parsının öldürüldüğü haberini yapmıştık. Irmak, halen nadir de olsa bölgede görüldüğünü doğruluyor.

Gurs Vadisi.

İkili iklim ve ekosistem 

Mardin’de ikili bir iklim yapısı, iki ekosistem bulunuyor. Biri, Suriye’ye kadar uzanan muhteşem Mezopotamya Ovası, diğeri de dağlık alan. Kentin ikliminde en etkili katalizör ise rüzgar. Gündüzleri ovadan dağa doğru, akşam üzerleri ve sohbahar kış döneminde dağdan ova yönünde esiyor. Yönü de sürekli kuzey-güney aksinde değişiyor. Bu iki hakim rüzgar akımının yönü, yöre ikliminin yapısında belirleyici rol oynuyor.

Mardin de tüm Türkiye ve bölge illeri gibi, Van’dan beri izini sürdüğümüz küresel iklim değişikliğine bağlı kuraklıkla boğuşuyor. Bölge hem meteorolojik, yani yağış azlığına bağlı hem hidrolojik, nehir akımları ve sulak alanlardaki düşüşle kendini gösteren hem de tarımsal kuraklık yaşıyor. Birbirini besleyen üçlü bir felaket. Buna, yine bütün bölge boyunca tanık olduğumuz vahşi sulama alışkanlığı, tercih edilen su politikaları, çok su isteyen yanlış ürün deseninin gelişigüzel, plansız tercih edilmesi, yeraltı sularının aşırı sömürüsü, var olan su kaynaklarının fütursuzca kirletilmesi eklenince, durumun vahameti kat kat artıyor.

Kentteki yağış rejiminin, özellikle son yıllarda  çok değiştiğini söylüyor Irmak. Önceleri gündelik hayata hakim olan “40”; yani 40 gün kış, 40 gün aşırı sıcak döngüsü bozulmuş. Aradaki dönemde ılıman bir iklime sahip olan ve eylülden kasım ayına kadar yağmur alıp sonrasında karla kaplanan Mardin, artık eskisi gibi değil. Bizim kentte bulunduğumuz ekim ayında, henüz kent ve çevresi doğru dürüst bir yağmur almamıştı. Abdülvahap Irmak, “Sadece geçen gün çiseledi ama toprak bile ıslanmadı. Şimdiye dek en az üç-dört defa çok ciddi yağış alması lazımdı Mardin’in” diyor.

Bu durum da başta tarım olmak üzere herşeyi etkiliyor. Bu sene buğdayların boyu 10 cm’i geçmemiş mesela. Buğday, mercimek, arpa hepsi “yanmış”, köylü samanını bile toplamamış. Yolculuk güzergahı boyunca dinlediğimiz öykünün bir tekrarını, Türkiye’nin en verimli ovalarına ev sahipliği eden Mardin’de de duyuyoruz.  Önümüzdeki kışın, gıda tedariki bakımından zor geçeceğini söylemek kahinlik olmasa gerek.

Başta Mazıdağı‘ndakiler olmak üzere, kuruyan göl ve göletlerin haddi hesabı olmadığını da öğreniyoruz. Ovada, geçmişte Yol Su Elektrik işletmesinin (YSE) yaptığı büyük göletlerle, Kızıltepe-Derik arasında hayvan sulama  göletlerinin de hepsi kurumuş. İçlerindeki balıklar da yok olmuş.  Belediye bazılarına su taşıyarak sorunu çözmeye çalışıyormuş ama taşıma suyla nereye kadar?

Hayvan sulama göletleri küçük olsa da hayvancılığın yaygın olduğu bölgede hayati önemde. Mezopotamya Ovası’nda bir zamanlar 500-600 küçükbaş hayvan sahibi köylüler, şimdilerde 50-60 hayvanlık sürülerle yetinse de Savur, Mazıdağı, Ömerli, Derik ve Kızıltepe’nin köylerinde yoğun olarak küçükbaş hayvancılık yapılıyor hala. Bu göletler kuruduğunda, köylüler ya tarımsal sulama için aldığı sudan hayvanlarına da ayırmak ya da köyün su şebekesinden su almak ikileminde kalıyor. Her ikisi de hayvan sahiplerince hem maliyeti hem de suyun yeterli olmayışı yüzünden tercih edilmiyor.

Fırat ve Dicle üzerindeki dev GAP Projesi, 22 baraj ve 19 hidroelektrik santrali ile sulama şebekeleri öngörüyordu. 19 baraj, 14 HES tamamlandı. 1970’lerde planlanan ancak fiili olarak 1989’da hayata geçirilmeye başlanan proje, Mardin’in de içinde bulunduğu dokuz ili kapsıyor. Ancak bu devasa proje, elektrik üretiminde epey yol almış olsa da bölgedeki çiftçi ve köylülere sağladığı su yeterli değil. Bu nedenle de sulama göletlerine başvuruluyor. DSİ eliyle üç yerden sulama yapılması planlanmış. Biri Fırat suyunun kanallarla, Derik iç yolundan getirilmesini sağlayacak proje. 20 bin dönümlük bir arazide, büyük bir gölet inşa ediliyor. Duvar tahkimatları ve altyapı çalışmaları hızla sürüyor. Bir diğeri Mazıdağı tarafından yine Derik’in yukarı kesimlerindeki köylerinin kullanması için, Dicle suyunun Çınar yönünden gelen kısmından doğru inşa edilecek kanal. Bu kanal, Kralkızı Barajı’nın bıraktığı suyu aktaracak. Üçüncüsü de Dicle’nin Savur üzerinden gelen suyu almak için. Bu üçüncüsü ayrıca önemli, çünkü Batman’ın hemen arkasına düşen Savur’un da tıpkı Mardin gibi ikili bir iklim-habitat yapısı var. Savur Platosu’nun da ihtiyacı olan su, buraya aktarılacak.

Nusaybin’den sonra Cizre’den de su taşınması planlanıyormuş.

Bunların hepsi açık kanal. Viranşehir’e kadar olan bölüm bitmiş, kanallardan su akıyor. Ancak hepsi de buharlaşmayla, oluşabilecek çatlaklar, sızıntılar, dışarıdan müdahalelerle oluşabilecek su kaybına açık görünüyor. Derde deva olmaları ne kadar mümkün, hepsi soru işareti.

Su meselesine kısa bir parantez açıp GAP’ın sağladığı su ve enerjiyle ilgili bölge çiftçisinin başka derdini de dillendirmek gerek. Sınırlı ve yetersiz de olsa, proje kapsamında bölgeye verilen su, çiftçinin refahını artırıp bir kalkınma yaratmış başlangıçta. Ancak 2017’de DEDAŞ’ın (Dicle Elektrik Dağıtım Şirketi), bazen ilgili bölgeye gitmeden tahmini olarak, bazen de damlama su yapanla salma  sulamayı yapana toptancı bir bakışla yazdığı faturalar; halkla güvenlik güçlerini sık sık karşı karşıya getiriyor.

Sağlanan enerjinin neredeyse yüzde 70’ini çiftçi kullanıyor bölgede. Yaşanan anlaşmazlıklar yüzünden köylünün büyük kısmı faturaları ödemediği ya da ödeyemediği için, elektrik direklerinin sökülmesi, trafoların indirilmesi, Jandarmayla köylünün çatıştığı sahneler de sık sık yaşanıyor:

“Erdoğan buraya gelmişti, elinde bir Kuran’la bize ‘Mardinli Müslümandır, Müslüman da takva sahibidir, hırsızlık yapmaz’ demişti. Biz hırsız değiliz ki, sen vicdansız ve adaletsiz davranıyorsun. Damlama sulamayı zorunlu hale getirip hibe projeleriyle bunu desteklersen, o çiftçi de randıman alır ve bir daha da vazgeçmez bu yöntemden.”

 ‘20 yılda 50 bin yıllık arkeolojik suyu tükettik’

Parantezi kapatıp tekrar su meselesine dönersek, yeraltı sularının tüm ülkede olduğu gibi, burada da vahşice kullanılması, tıpkı yaraya tuz ekmek gibi. 2000’lere kadar Mardin’de sondaj kuyusu olmadığını, şimdilerde ise her yerde pıtrak gibi açıldığını dile getiriyor Irmak. Söylediğine göre ağırlığı ovada olmak üzere, 20 yılda neredeyse 20 bin kuyu açılmış. “20 yılda 50 bin yıllık bir arkeolojik suyu tükettik, kuruttuk” diyor.

Daha önce 70-80 metreden çekilen suyu bulmak için artık 350-400 metrelik kuyular açıyorlarmış. Yerin topografyasına göre, 700 metreye kadar açılan kuyular olduğunu öğreniyoruz:

“Sen bu derinlikten, bu yoğunlukta su çektiğin zaman, bileşik kaplar prensibine göre, başka bir yerde boşalıyor. Mesela Gurs’taki, Savur’daki pınarlar kuruyor. Üstelik orada şimdi tütün zamanı, suya en çok ihtiyaç duydukları zaman. Şelale vardır Gurs’ta, o da cılızlaştı. Kızıltepe’de Zergan deresine girip yüzerdik yakın zamanlara kadar, 20 yıldır suyu yavaş yavaş azaldı, şimdi tam kurudu, sadece kanalizasyon suyu akıyor içinden. Yine Kızıltepe’nin hemen çıkışında, Amrut’ta Pamukkale’ye benzer travertenler vardı, o da 15-20 yıldır kurumuş durumda.”

“Ekoloji, biyoçeşitlilik sınırlar ötesidir” diyor Irmak. Yeraltı suyunun giderek tükenmesi gibi, burada yaptığımız bir tahribat, Azerbaycan’ı da etkiler, Ermenistan’ı da, Karadeniz, Erzurum, Van’a da yansır. Oradaki pınarların seviyeleri de düşer, suyun debisi azalır.” Haklı. Irak’taki tarımsal sulamaya büyük katkı sağlayan Urumiye Gölü’nü, Türkiye’den Süleymaniye’ye ulaşan Zap Suyu’nu hep bölgenin nehirleri, pınarları, yeraltı suları besliyor. Yine barajlar meselesine geliyoruz:

“Dicle üzerinde, kolları dahil 30’dan fazla baraj ve HES bulunuyor. Sınıra kadar uzanıyor bunlar. Aşağıdaki ülkelere su akışı üzerinde büyük etkileri bulunuyor.  Bazıları güvenlik barajı, tek amacı alanı parçalamak,  geçişleri engellemek olan.”

‘Kuşlar da gelmiyor artık’

Bölgede çok görülen yabani kaz, ördekler ve sığırcıklar da artık uğramıyormuş kente. Bir zamanlar nehir kenarını saran sazlıklar, hem çöplüğe dönüşmesi, kesimler hem de iklim değiştiğine bağlı kuraklık yüzünden kurumuş, yok olmuş. “Göçmen kuşlar artık uğramıyor” diyor Işıklı.

Kışları yağan karın 2-3 metreyi bulduğu kent, artık bazı yıllar hiç kar almadığı bazen de 10 cm karla kaplandığı için sulak araziler teker teker yok oluyormuş. Mardin resmi “kuş göç yolu güzergahı”nda olmasa da yöre halkına göre, en son 15-20 yıl önce şehrin üzerinden kuşlar geçip gitmiş. Bir daha da gelmemişler. Kuşlarla ilgili araştırma yapan akademisyenler de KHK ile ihraç edilince, kimse peşlerine düşmemiş.

Abdülhalim Irmak.

Mardin’in tek üniversitesi olan Artuklu Üniversitesi’nde ne fen fakültesi ne de ziraat fakültesi bulunuyor. En lazım olanlar yani. Bölgenin, farklı iklim modellemelerini çalışacak, ona göre üretimi planlayacak, araştırma yapıp envanter çıkaracak bilim insanlarına ihtiyaç var. Umarız yakın bir dönemde planlamaya alınır ve yöre halkının ihtiyaçlarına uygun bilimsel çözümler üretilmeye başlanır.

Madenler

Mardin, bölgenin tümü gibi mermer, yerel taş, doğal taş ocakları, kırma eleme, kum ocaklarıyla çevrelenmiş durumda. Her yerdeler.. Şehir içinde, dışında, hemen eteğinde, dağda, ovanın dibinde…  Burada ek olarak bir de Mazıdağı Eti Bakır Fosfat tesisi var. Hikaye tanıdık:

70’lerde bölgede fosfat bulunmasının ardından 80’lerde kamulaştırmalar başlıyor. 90’lı yılların başında bir devlet işletmesi olarak çalışmaya başlasa da birkaç yıl sonra üretime son veriliyor. Bu arada bölgede yaşayan köylülere herhangi bir yer gösterilmiyor, evler taşınmıyor. İnsanlar evlerinde oturup arazilerini işlemeye devam ediyor, bazıları kamulaştırılan araziler üzerine yeni evler yapıyor vb. 2011’de Yeşil Gazete okurlarının yakından tanıdığı Cengiz Holding işletmeyi devralıyor. Adı da Eti Bakır olarak değiştiriliyor. Önce, hep yapıldığı gibi muhtarlar, komşu köyler ziyaret edilip “Sizden işçi alacağız” deniyor. İnşaat süreci bitince de köylülerin yaşadıkları alandan çıkması isteniyor. Tesisin güvenliği için madenin çevresi askeri yasak bölge ilan ediliyor, içine de bir askeri güvenlik noktası kuruluyor.

Köylüler, “zilyetliğe”, yani yıllardır yararlandıkları “kullanım hakkı”na istinaden yeniden kamulaştırma yapılmasını istiyor. Zaten haritalar da gelişigüzel yapıldığı ve mülkiyet durumlarına pek aldırış edilmediği için devlet, parsellerin bir kısmını devretmiş bir kısmı ise köylüye ait. Tapular eksik gedik. Tesisin bir çok noktası vatandaş tapularında…

Tesis, gümüş, altın ve uranyumu işliyor. Her gün devasa yığınlar halinde malzeme çıkarıldığını anlatıyor çevrede yaşayanlar. Atıklar için özel bir demiryolu yapılmış, kentin dışındaki Mazıdağı’na her gün seferler yapılıyormuş. Geri dönüştürme yapılıp yapılmadığını bilmiyorlar, ama biz ertesi gün kentten çıkıp Mazıdağı’na giderken, yolda gördüğümüz atık tesisinde, atıkların üzerinin sadece toprakla örtüldüğünü gördük. İnşaat sırasında tesiste çalışan eski işçiler, siyanür havuzunu gördüklerini anlatıyor, hatta Meclis gündemine de getirilmiş konu.

Gübre üretmeye de başlamış Eti Bakır. Bunun için 2019’da hazırlanan teşvik kararnamesine, 1081 km mesafedeki Kastamonu İnebolu Limanı, 900 km mesafedeki Samsun Limanı ile Dilaver Barajı su hattı ve doğalgaz boru hattında yapılması gerekli yatırımlar da dahil edilmiş. Kastamonu’daki limanın bu yatırım kapsamına alınmasının nedeni “oradaki tesislerde üretilen bir hammadde”; yani Küre’de çıkarılan pirit. Cengiz Holding’in bu konudaki sorulara verdiği yanıt şöyle:

“Metal geri kazanım sürecinde kullanılan ‘piritin kavrulması’ gerekiyor. Eti Bakır Küre madeninden sağlanan pirit cevheri, yapılacak boru hatlarıyla İnebolu Limanı’na taşınacak. Buradan da denizyolu ile önce Samsun’a, ardından demiryolu ile özel vagonlarda Mardin Mazıdağı’na getirilecek. Tesislerin diğer ihtiyaçları olan su ve doğalgaz ise bölgede yapılacak DSİ Diyarbakır Dilaver Barajı ve Bismil-Mardin doğalgaz boru hattından temin edilecek”

Çok büyük iş yani. Sadece maliyeti 100 ila 200 dolar, piyasa fiyatı ise  600 dolar olan gübre tekelini eline alması halinde, ithalat kısıtlamasının da konuşulduğu şu günlerde, çevre tahribatı pahasına nasıl bir kar elde edileceğinin yalnızca tek bir örneği.

Yeşil enerji

Yenilenebilir enerji konusunda ise bölgenin diğer kentlerinden birazcık daha şanslı Mardin. Güneş enerjisi panelleri yavaş yavaş kurulmaya başlamış, ama bürokratik engeller, lisans vermede çıkarılan zorluklar, elde edilen enerjinin elektrik şebekesine bağlanamaması gibi sorunlar, yenilenebilir enerjiye yönlenmek isteyenleri yıldırıyormuş.

Kentin ilk güneş santrali ise bölgede pek çok alanda iş yapan Global Yatırım Holding’in Artuklu’da kurduğu Ra Solar. 2019’da YEKDEM’e dahil olan ve 10.8 MWp kurulu güce sahip Ra Solar, geçen yıldan itibaren, 10 yıl boyunca 0,133 dolar üzerinden elektrik satışına başlamış. Bölgedeki en büyük güneş enerjisi santrallerinden biri olan tesis, yılda yaklaşık 20 milyon kWs elektrik üreterek 7 bin 500 hanenin elektrik ihtiyacını karşılıyor.

Rüzgar tirbünleri ise Derik’te kurulu. Derik Vadisi bir çanak gibi. Tam da çağın çevresine 37 tirbün yerleştirilmiş. Derik merkezine yaklaşık 800 metre kadar yakında, Zeytinpınar (Haramiya) ve Kale köylerinin hemen önünde. Mazıdağı’nda dokuz ve Kızıltepe’de dört adet olmak üzere toplam 50 adet rüzgar türbini daha sırada. İnsan düşünmeden edemiyor: Keşke bürokrasi bir nefes aldırsa, tirbünler verimli tarlalara, arkeolojik alanlara, insanların köyünün, kasabasının dibine kurulmasa… Bir şey de olması gerektiği gibi olsa…

TMMOB, rüzgar tirbünlerine karşı çıkıyor. Yerleriyle ilgili sıkıntılar ilk sırada, ama hemen ardından, yaydıkları elektromanyetik dalgaların sağlığı bozacağı, insanın elektromanyetik yapısını değiştireceği, kuşların, arıların yön duygusunu bozacağı, rüzgarın doğal akış yapısını değiştireceği, mikro iklim değişikliği yapacağı,  otlakları öldüreceği gibi gerekçelerle.. Henüz bu ikinci sıradakilerin bilimsel olarak ispatlanmadığını eklemek gerek.

Mardin’in Mazıdağı ve Kızıltepe’de kurulacak rüzgar tirbünlerinin rotası.

Abdülhalim Işıklı baraja da güneş panellerine ve RES’lere de, madenlere de karşı olmadıklarını, her şeyin belirli birkaç sermayedara zimmetlenmesine ve yanlış uygulamalara karşı olduklarını anlatıyor: “Diyelim Mardin’e 10 tane kırma taş ocağı lazımsa, 100 tane açılıyor. Benim arazime tarlama 5 dönümlük bir güneş paneli kuracaksan ve bu iklime, doğaya zarar vermeyecekse, ben buna karşı olmam. Ya da yerleşim yerlerine doğru uzaklıkta yapılacak RES’lere.  Ama sen 200, 500, 1000 dönüme güneş tarlası yaptığın zaman o da artık ısıyı hapsediyor, ısı adası oluşturuyorsun. Ya da belirli bir bölgedeki kuyular için 200 mg’lık bir tirbün yeterken, 30-40 tane dip dibe dev tirbünleri sıralı diktiğinde rüzgarın önünde bir duvar oluşturuyorsun, bölgenin ekosistemini değiştiriyorsun. Hiç enerji üretmeyelim, kullanmayalım demiyoruz. Doğru üretilsin, ihtiyaçlara göre, uygun büyüklüklerde yapılsın diyoruz. ”

Tıpkı dev barajlar yerine yerleşim yerlerinin ihtiyaçlarına göre, göletler yapılması önerileri gibi. Ekoloji birliği, Mezopotamya Ekoloji Hareketi, Mardin Ekoloji Derneği, Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi’yle de işbirliği yaparak alternatifler üretmişler. Hasankeyf’i boğan Ilısu Barajı yerine iki metrelik baraj duvarlarının ardındaki çelik borularla Dicle’nin suyunun aşağıya taşınması, buradaki tirbünlerle elektrik üretilmesini önermişler. Tıpkı şu anda Midyat‘taki Beyazsu’da yapıldığı gibi. Dinleyen olmamış..

Kentsel dönüşüm

Henüz kente yaklaşırken gördüğümüz inşaat furyasının ve yepyeni bir kent inşa etme hevesinin sonuçlarına yakından bakma zamanı. Şöyle: Merkez ilçe Artuklu’nun altyapısı “yok”. Gerçekten yok. Müteahhit gidip binasını yapıyor, bina için hat çekiyor ve kanalizasyon sistemine ekleme yapıyormuş. Aslında bazen yapıyormuş. Kentsel dönüşüm projesi 6 milyon Euro’dan ilçeleri ekleyip imarı büyütünce bütçeö nce  22 milyar, sonra da 40 milyar Euro’ya çıkınca, işler çıkmaza girmiş.  Öyle olunca da bazı müteahhitler, kanalizasyon sistemine ekleme yapmak yerine, doğrudan açıktan derelere vermeye başlamış atıkları.

Yeni yapılan Saraçoğlu Mahallesi’nin projesi de yapılmamış. Böyle olunca boru döşenemiyormuş. Müteahhit de ya dereye bırakıyor ya küçük bir bertaraf tesisi yapıyor ya da foseptik çukuru açıyormuş. Artık vicdanına göre.

Burada da memleketin her yerindeki gibi  “kentsel dönüşüm”, aynı zamanda “soylulaştırma” demek. Kent yoksullarını, şehir merkezi büyüyüp yayıldıkça, bir zamanlar şehrin eteklerinde kalan şimdi ise “değerlenen” yurtlarından sürmek yani. Burada da yöntem aynı. Cüzi miktarda para karşılığı kamulaştırılan ev ve araziler milyonluk sitelere dönüşünce, bunları alacak ve orada yaşayacakların demografisi de değişiyor.

Merkezin hemen dibindeki Yeşilli’de belediye eliyle yapılan kentsel dönüşüm bu nedenlerle büyük tepki çekince, şu anda bekletiliyormuş. Önce buraya 400 konutluk proje yapıp sizi buraya taşıyacağız denmiş halka. Sonra da “teröristler barınıyor” gerekçesiyle konutların şehir merkezine inşa edilmesine karar verilmiş.  Yörenin sağ eğilimli Arap halkı da buna sinirlenip şimdiye dek hep AKP’ye verdikleri oylarını bu kez MHP’nin adayına yöneltmişler. Çevre Bakanı, kentsel dönüşümle ilgili yetkililerin ziyaretleri de pek işe yaramamış. Ancak bir dairenin fiyatı da 5-6 milyon liraya yükselmiş çoktan.

Tıpkı Diyarbakır Suriçi gibi, kent içi çatışmalara sahne olduktan sonra yerle bir edilen Nusaybin’de de aynı durum söz konusu. Yeniden yapılan evlerin yine dip dibe, taş değil, taş kaplama, bahçesiz blok sistemli apartmanlar halinde inşa edilmesi  ve şimdi milyar liralara satılması bir yana, çoğu hak sahibi ev sahibi de olamamış. Şimdilerde başkalarının yaşadığı rezerv alanlarından yer tahsis etmek istiyorlarmış; ama bu da bölgenin “geleneksel hukuku”na ters. Davalar halen sürüyormuş.

Üstelik yeni yapılan apartman modeli binaların hiç biri altyapı sistemine bağlanmayıp bölgedeki derelere boşaltıldığını anlatıyor Mardinliler.

Eski kent

Mardin’in eski, tarihi mahallesiyle yeni yapılanları birbirine bağlamak da mümkün değil, çünkü eski mahalle dağlık bir alanda. Diğerleri aşağıda. Kot farkından dolayı altyapılar birbirine entegre edilemiyormuş. Bir ana kolektör inşa edilmesi ve bütün atıkların oraya yönlendirilmesi gerekiyor anladığımız kadarıyla, ama şimdilik herkes kendi kişisel çözümünü bulup, atığı kendisinden ve binasından uzaklaştırmakla yetiniyor.

Eski kent ise başka bir hikaye. Kadim bir şehir burası. Binlerce yıllık yaşam kültürünü barındırıyor. 2009’da avukat Mehmet Beşir Ayanoğlu, belediye başkanlığı döneminde , eski kentteki altyapıyı değiştirmeye karar vermiş. Şehirdeki 100 yıllık, 500 yıllık, bin yıllık evlerin  içme suyu ve altyapısı, kullanıcıların ortaklaşalığıyla uzun yıllardır geleneksel şekilde çözülmüş aslında. Yeraltı sularına seramik borularla bağladıkları eviçi çeşmeleriyle sularını sağlayıp kanalizasyon sistemlerini ağ gibi sarmışlar kentin altına. Dönemin başkanı Ayanoğlu ise eskavatörleri dar sokaklara sokmuş;  her yer kazılmış, kırılmış, poliüreten borular döşenmiş. Ancak maksat hasıl olmamış. Aksine evlerin içindeki çeşmeler kurumuş. Eski kentlilerin belki yüzyıllardır tek tek döşediği seramik borular kırıldığı için yeraltı suyu, evlerin altından akmaya, en zayıf bulduğu yerden de patlamaya başlamış. “Çoğu evin duvarları, istinat duvarları çöktü. Birçoğu rutubetten oturulamaz hale geldi, şimdi de çare bulamıyorlar” diyor Irmak.

Biz de eski kentte gezerken hem zarar görmüş binaların belediye eliyle yeniden onarılmaya çalışıldığına hem de tekrar altyapı çalışmaları yapıldığına tanık oluyoruz. Suyun nereden geldiğini bulup tamir etmeye çalışıyorlar. Bu kez düzgün bir şekilde yapılacağını umuyoruz.

Bir de iyi haber verelim kente dair. İki biyolojik arıtma tesisleri var: Biri Kızıltepe’nin çıkışında diğeri de Yeşilyurt’ta. Bunun için Dünya Bankası’ndan 6 milyar Euro fon alınıp epey büyük bir alana kurulmuşlar. Umarız, Van’daki gibi aç-kapa çalışmıyordur.

Abdülvahap Işıklı, son olarak sorumuz üzerine Kürt illerinde çevre aktivisti olmanın anlamını  yanıtlıyor:

“Ekoloji vicdani boyutu olan bir şey; emek ister, gönüllülük ister. Bizim bundan kişisel bir çıkarımız yok. Zaten yedi –sekiz kişiyiz, zorlasanız 10 kişi çıkmaz. Hepimiz, bir yandan hayatımızı sürdürmeye çalışıyoruz, diğer yandan ekoloji mücadelesi yürütmeye… Siyasi bir faydası, karşılığında kazanılacak para, ego tatmini de olmayınca, insanları katmak zor oluyor.”

Belediye ve yetkili kurumlarının yanı sıra meslek örgütlerini harekete geçirmekte de zorlandıklarını anlatan Işıklı’nın son sözleri şöyle: “Bizim de suçumuz var, reflekslerimiz zayıfladı, kafamız sürekli, pire deneyindeki gibi başımızın üzerinde sınır çizen kartona çarptı. Orman yangınlarına karşı yangın yerine gittik, drone’lar tepemizde uçuyor. Her yerde jandarma. Diyarbakır’dan 50 kişi geldi, Mardin’den ancak 10 kişi.

Ancak bunu da anlamak gerek. Çok uzun yıllardır, bölge halkı herhangi bir konu için her itiraz edişinde bunun bedelini çok ağır ödedi. Çocuklarını kaybettiler, aileleri, evleri, yurtları dağıldı. Hele şimdi, ekolojinin de kriminalize edilmeye çalışıldığı bir ortamda, insanları harekete geçirmek kolay değil.

Anlayacağınız bizim buralarda, ekoloji sadece ekoloji değil. Hiçbir şey kendisi değil.”