Editörün Seçtikleriİklim KriziManşetTürkiye

Yangınların insan psikolojisine etkisi: Eko-anksiyete nedir? Nasıl başa çıkılır?

Türkiye’nin son bir haftadır yangınların etkisi altında olması, hemen hemen herkesi derinden etkiledi.

Binlerce hektarlık alanların yok olması, binlerce hayvanın hayatını kaybetmesi, insanların ölmesi, olayları yakından veya uzaktan takip eden insanların psikolojisi üzerinde olumsuz etkiler yaratırken, bir taraftan da eko-anksiyete konusunu gündeme getirdi.

Eko-anksiyeteyi “Kişinin iklim değişikliğine bağlı olarak ortaya çıkan ekolojik felaketlerden endişe duyması” olarak tanımlayan Klinik Psikolog Melek Saltıkalp, konuyla ilgili Yeşil Gazete‘ye açıklamalarda bulundu.

‘Felaket olmadığı halde felaket olacağına dair korku’

Klinik Psikolog Melek Saltıkalp, eko-anksiyeteyi tanımlamadan önce anksiyeteyi bilmek gerektiğini belirtti. Anksiyete için “Günlük hayatın devam edebilmesi için ihtiyaç duyduğumuz bir duygudur. Tehdit durumunda ortaya çıkması bizi korur. Ancak, anksiyete bozukluğu bozukluk herhangi bir tehdit olmadığı halde kişinin vücudunun sürekli alarm halinde olmasıdır” tanımını yapan Saltıkalp, eko-anksiyeteyle ilgili şunları söyledi:

Eko-anksiyete, kişinin iklim değişikliğine bağlı olarak ortaya çıkan ekolojik felaketlerden endişe duymasıdır. Ortada herhangi bir durum olmadığı halde kronik bir halde devam eder. Yani herhangi bir felaket olmadığı halde kişide felaket olacağına dair bir korkudur. Kişinin günlük işlevlerinde bozulmalara, umutsuz hissetmesine, bu duruma duyarsız kişi veya kurumlara karşı öfke hissetmesine ya da önceki jenerasyonun yeteri kadar dikkat etmemesinden dolayı bu felaketlerin ortaya çıktığına dair kişileri suçlaması şeklinde belirtiler ortaya çıkabilir.”

‘Bu duygu aslında harekete geçmemiz için bir adım’

Özellikle sosyal medyada yapılan paylaşımlarda bu anksiyetenin yaşandığının gözlendiğini söyleyen Saltıkalp, endişe duygusunun bir yere kadar normal bir duygu olduğunu, önemli olan noktanın bu duygunun yönetilmesi olduğunu şöyle anlattı:

Mesela şu an sosyal medyayı açıp baktığımızda bu şekilde düşünen ve bu doğrultuda paylaşım yapan milyonlarca genç ve yetişkin insanla karşılaşabiliriz. Bu da çoğu kişinin şu an belki ismini bile belki yeni duyduğu ya da bilmediği bir anksiyeteyi bizzat yaşadığını gösteriyor.

Kaygı, bir noktada olması gereken bir duygu, o yüzden bunu kabul edip yönetmek çok önemli. Peki nasıl yönetebilirim? Öncelikle şunu da bilmemiz gerekiyor. Bu duygu aslında harekete geçmemiz için bir adım.

Mesela, bu kaygıyı paylaşmak, bir arkadaşla çevreyle ilgili ne yapılabileceğini konuşmak atılacak birer adım. Bu kaygının bireysellikten ziyade kollektif bir kaygı olması gerekiyor.

İnsanların bu duyguları karşılıklı paylaşması, beraber yönetmesi ve birlikte hareket ederek hem içinde bulundukları çelişkili duygular karşısında yalnız olmadıklarının farkına varmaları, hem de karşılaşılan iklim değişikliğinin neden olduğu olumsuz durumlar karşısında güçlü olabileceklerini düşünüyorum. Bireysel olarak değil de aslında toplumsal bazda bilinçlenip beraber hareket etmeyle yönetilebileceğini düşünüyorum.”

‘Eko-kaygı yaşıyorsanız bunu inkar etmeyin’

Bu kaygıları hissederken yapılmaması gerekenlere de değinen Klinik Psikolog Melek Saltıkalp, eko kaygının yaşandığı zaman bunun inkar edilmemesi gerektiğine işaret etti:

Yapılmaması gereken en temel şey ise inkar etmek. Özellikle bizim toplumda insanların yaptıkları ilk şeydir inkar etmek. Genelde duyguyu da inkar ederler ya da kaygınızı paylaştığınızda ‘Bir şey olmaz’ denilir. İnkar etme mekanizması bizim ilişki dinamiklerimizde olduğu için bunu özellikle belirtmek istiyorum. Eğer, eko-kaygı yaşıyorsanız bunu inkar etmeyin.

İklim değişikliğini de inkar etme durumu var. İklim değişikliği araştırmalarla ispatlanmış var olan bir durum. İkisini de inkar etttiğimiz zaman hem kendinize hem de iklime zarar vermeye devam edebilirsiniz. O yüzden öncelikli olarak kabul etmek, hem duyguyu hem var olan iklim değişikliğini kabul etmek gerek.”

Kaygıyı yönetmek için atılacak adımlar

Saltıkalp, kaygının yönetilebilmesi için atılacak adımlara da değindi ve bu adımları atmanın hem kişi için hem de çevre için önemine değindi:

Çevre bilincini artıracak, doğayı koruyacak, iklim değişikliği sonucunda ortaya çıkan önlenebilir durumların önüne geçebilmek ve en önemli konulardan biri olan bilinçlendirme gruplarına dahil olmak bu kaygının yönetilmesindeki adımlar olabilir. Tüm bu yapılanlar kaygı duygusunun yönetimi, hem çevre için hem bizim için önemli. Yapılan şey burada doğaya karşı bir empati duygusunun gelişmiş olması.

Toplumdaki herkesin belli bir derecede bu kaygıda olması ve kollektif bir şekilde bu duygunun yönetilmesi uzun vadede hem kişilerin ruhsal ve bedensel sağlıkları için hem de çevrenin daha yaşanılabilir olması için önemlidir.

Duygu bir yere kadar normaldir ve bence birçok kişinin zaten bunu yaşıyor olması gerekiyor. Onun için yetkililerin de bu bilinçte olması çok önemli. Mesela eğitim, sağlık, hukuk gibi toplumdaki bütün alanlarda görev yapan insanların bu kaygı konusunda bilinçli olması ve bu kaygıda olması önemli.”

‘Süreklilik arz ediyor’

Toplumsal bazda bilinçlenip beraber hareket edilmediği zaman kişinin olayla nasıl baş edeceğini bilemediğini ve kendini yalnız hissettiğini kaydeden Klinik Psikolog Saltıkalp, toplumsal bilinçle birlikte, hareketin sürekli olması gerektiğine vurgu yaptı:

Bu toplumsal bazda ve sürekli olması gereken bir şeydir. Bu süreklilik de arz ediyor. Bugün orman yangınları var. Hepimiz üzülüyoruz, yardım etmeye çalışıyoruz. Ama mesela sadece yangın esnasında oluyor bu. Devamındaki süreçte insanlar hayatını yaşamaya devam ediyor. Kaygısı olan belli başlı kişiler bu kaygıyla kalıyor. O yüzden toplumsal anlamda bu bilincin olması hem kaygılı kişilerin kaygılarını yönetebilmesi açısından kolaylık sağlar hem de iklim değişikliğinin ortaya çıkardığı olumsuz durumları daha kolay baş edilebilir bir hale getirir.”