Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) son açıkladığı ‘Yaşam Memnuniyeti Anketi’nde 2018 yılında Türkiye’de kendini mutlu olarak nitelendiren kişilerin oranı 2017’ye göre 5 puan azalarak %53.4’ e düştü.
Mutluluk oranı, 2017 yılında erkeklerde %53,6 iken 2018 yılında %49,6’ya, kadınlarda ise %62,4’den %57’ye düştü.
Yaş gruplarına göre mutluluk düzeyi incelendiğinde; 65 ve üzeri yaş grubu, 2017 yılında %66,1, 2018 yılında ise %61,2 ile en yüksek mutluluk oranının görüldüğü yaş grubu oldu. En düşük mutluluk oranı ise 2017 yılında %53,1, 2018 yılında %47,8 ile 45-54 yaş grubunda görüldü.
Yaşam Memnuniyeti Anketi verilerinde evli kadınların evli erkeklere nazaran daha mutlu olduğu görülürken okul bitirmeyen bireylerin daha mutlu olduğu sonucu da ortaya çıktı.
Mutluluk kaynağı değerleri sıralamasında sağlık ilk sırayı aldı. Kendilerini en çok sağlıklı olmanın mutlu ettiğini ifade edenlerin oranı %69 olurken bunu sırasıyla; %15,5 ile sevgi, %8,8 ile başarı, %4,2 ile para ve %2,2 ile iş takip etti.
NOKS Bağımsız Sanat Alanı, 17 Şubat- 17 Mart 2019 tarihleri arasında Mert Çağıl Türkay‘ın “Ara Öğün!” isimli ilk kişisel sergisi ile 2019 sezonunu açıyor.
Sergi, Mert Çağıl Türkay’ın toplumsal cinsiyet pratiklerinin inşasını parodileştirici bir biçimde ortaya koyan fotoğraf ve video işlerinden oluşuyor.
Ara Öğün kelime anlamı olarak günlük rutinin içinde yer almayan bir beslenme saatini ifade ettiği gibi olması gerekenin dışında bir zamanı ve eylemi de ifade eder. Alternatif, öznel bir eylemsellik içeren, anlamı belirsiz bir zaman dilimine taşıyan işleve de sahiptir. Belirlenmiş, düzenlenmiş ve hizaya sokulmuş öğünlerin dışında bağımsız bir kavramdır. Sergideki eserlerde de bu belirsizlikten yola çıkan, tahakküm kurmayan bir oluş şekli gözlemlenebilir. Otorite oluşturmayan bu oluş, bir queer eylem biçimidir. Ancak yine de bir belirteç işlevi üstlenmeden bunu yapar. Görüntüler ise kendi oluşları ile temsillerine devam eder. Ara öğün burada ve buraya özeldir.
Sergide bedenin performansı kimliğin ifade edilişi ve fotografik kurgunun biçimine yapılan müdahaleler neticesinde queer bir eylem olarak düşünülebilir. İzlenen bedenler eril bir güç gösterisinden öte kendine özel varoluşu ortaya koyan bağımsız bir akış içindedir. Yüz yüze geldiğimiz beden ve uzuvlar dolaysız bir kanıt işlevine sahiptir. Buradaki etkinlik erkeksi bir form ya da doku şekillendirmek üzerine değildir. Aksine eril olanın üstlendiği kavramları kazımak ve üstünlük taslamayan bir olma haline kavuşturmaktır. Suni bir eril temsil barındıran ögeler aracılığıyla bir anlam bozuculuk işlevi üstlenen fotoğraflar bu bağlamda queer performatif bir görsellik taşır.
Mert Çağıl Türkay’ın eserlerinde sıklıkla görülen eril beden, sosyal bağlamda kurulmuş olan tahakkümü yıkıma uğratmak ve dönüştürmek üzerinedir. Başkalaşımlar çıplak beden üzerine kurulmuş olan algıyı erotizmden uzaklaştırdığı gibi erillik üzerinden kurgulanmış olan erkeksi form içeriğini de yıkmayı amaçlar. Sanatçının eserlerindeki beden vurgusu çıplak olmanın ötesinde yalın bir tarafsızlık içindedir. Bu tarafsızlık hali Türkay’ın eserlerinde cinsiyet, ırk ve etnisite katmanlarını sanatçıya özel bir performansla barındırır.
Sergide yer alan bedenler queer eyleme ortaklık sağlayan bireylerdir. Bu ortaklık bir uzlaşma düzlemi değil, aksine bireyin özel ve herhangi bir kimliğe dâhil olmadan var olabilmesine imkân tanıyan hallerdir. Fotografik uzamda yer alan bedenler yeniden yeni bir tahakküm kurmak üzere bir imleme yolunda değildir. Queer olanı hem kapsayıcı hem de aktivist kılan akışkan bir oluş hali olarak sergide görebilmek mümkündür.
T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı, Sinema Genel Müdürlüğü ile TÜRSAK Vakfı tarafından 16 yıldır gerçekleştirilen Geleceğin Sineması yarışmasında verilen katkı iki misline çıkartıldı.
Türkiye Sinema ve Audiovisuel Kültür Vakfı (TÜRSAK) bu yıl maddi desteğe hak kazanan 10 projeye 6 bin TL ve bunların arasından seçilen üç projeye de post-prodüksiyon desteği verilecek.
Türkiye genelindeki tüm üniversitelerin sinema ve medya bölümlerinde eğitim gören ön lisans, lisans ve yüksek lisans öğrencilerine açık olan yarışmanın başvuruları geleceginsinemasi.tursak.org.tr adresinden gerçekleştirilecek.
Başvurular için son tarih 18 Mart 2019 olup ön eleme sonuçları 18 Nisan 2019 tarihinde açıklanacak. Çekilecek filmlerin son teslim tarihi 27 Mayıs 2019, ödüller ise 13 Haziran 2019 tarihinde gerçekleştirilecek tören ile sahiplerini bulacak.
Avrupa Birliği’nin Creative Europe programı tarafından desteklenen proje kapsamında, aralarında SALT’ın da bulunduğu üye kurumlar ve konfederasyon ortakları tarafından Mayıs 2022’ye dek konferans, sergi ve atölye gibi 40’tan fazla program gerçekleştirilmesi planlanıyor.
L’Internationale, hiyerarşik ve merkeziyetçi olmayan bir uluslararasıcılık üzerine kurulu bir konfederasyon; yerel olarak köklü, küresel olarak birbirine bağlı kültürel aracılarıyla farklılıklar ve yatay paylaşımlara değer veren bir sanat alanı öneriyor. Değişik coğrafyalardan yerel hikâyelerin birlikte okunabilmesi adına daha etkili araçlar ve yepyeni yöntemler sunmayı hedefliyor. Konfederasyon, yedi modern ve güncel sanat kurumu (M HKA, Antwerp; Moderna galerija (MG+MSUM), Ljubljana; Van Abbemuseum, Eindhoven; MACBA, Barselona; Muzeum Sztuki Nowoczesnej w Warszawie, Varşova; SALT Araştırma ve Programlar, İstanbul ve Ankara; Museo Reina Sofía, Madrid) ile iki iş birlikçi kurumdan (National College of Art and Design, Dublin; Valand Academy, University of Gothenburg, Göteborg) oluşuyor.
Birleşmiş Milletler (BM) Eğitim, Bilim ve Kültür Örgütü (UNESCO), 2000’de 21 Şubat tarihini Dünya Anadil Günü ilan etti. Bu gün, 19 yıldır dünyada dilsel farkındalık yaratmak ve çok dilliliği teşvik etmek için kutlanıyor.
Bu yıl ise 21 Şubat’ın farklı bir anlamı var. Zira BM, 2019’u da Dünya Yerli Dilleri Yılı ilan etmişti.
BM verilerine göre dünyada her iki haftada bir dil, içinde geliştiği entelektüel ve kültürel ortamla birlikte yok oluyor. Dünya üzerinde konuşulan dillerin yüzde 40’ı yok olma tehlikesi altında. Bütün dünyada 7 binden fazla dil konuşuluyor, 5 binden fazla “yerli” kültür yaşıyor, 370 milyondan fazla “yerli” insan yaşıyor.
Dünyada dilsel çeşitliliğin en yüksek olduğu ülke Papua Yeni Gine. Nüfusu 8 milyondan biraz fazla olan ülkede 800’den fazla dil konuşuluyor. Dilsel çeşitliliğin en düşük olduğu ülke ise Kuzey Kore. UNESCO verilerine göre ülkenin dilsel çeşitliliği yok.
UNESCO Dünya Tehlike Altındaki Diller Atlası Editörü Chris Molesey, yerli dilleri “tarih yazılmaya başladığından beri belirli bir coğrafyada konuşulan diller” olarak tanımlıyor.
Bu dillere sömürgeciliğin doğal sonucu olarak kendi konuşuldukları coğrafyalarda çoğunlukla kendilerinden daha baskın dillere nazaran azınlıkta kaldıkları için, “azınlık dilleri” de deniyor.
Avrupa Konseyi İnsan Hakları Temsilcisi, Dunja Mijatovic, Gezi Parkı eylemlerine ilişkin aralarında Osman Kavala’nın da bulunduğu 16 şüpheliyle ilgili ağırlaştırılmış müebbet cezası talep edilmesinden “dehşete kapıldığını” söyledi.
Sosyal medya hesabından bir açıklama yapan Mijatovic, bu kişiler hakkında savcılık tarafından ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası talep edilmesinin “kabul edilemez olduğunu” bildirdi ve ilgili mahkemenin, iddianameyi reddetmesi umudunu dile getirdi.
Kavala’nın AİHM’e açtığı davaya müdahil taraf olarak katılacağını ve bu konuda hazırladığı mütalaasını mahkemeye ilettiğini kaydeden Mijatovic, Gezi olaylarına ilişkin görüşlerine de bu mütalaada yer verdiğine dikkati çekti.
Af Örgütü’nden açıklama: Osman Kavala ve Yiğit Aksakoğlu derhal serbest bırakılmalı!
Uluslararası Af Örgütü Türkiye Strateji ve Araştırma Direktörü Andrew Gardner, Osman Kavala ile 15 sivil toplum aktörü hakkında “Türkiye Cumhuriyeti hükümetini ortadan kaldırmaya teşebbüs” suçlamasıyla ceza talep eden ve bugün mahkemeye sunulan iddianameye tepki gösterdi. Andrew Gardner açıklamasında “Mahkemeler tarafından asıl yargılanması gereken, hiçbir suç işlemeyen 16 sivil toplum aktörü değil; insanların temel haklarını reddeden yetkililer ve barışçıl protestoculara karşı şiddet kullanan polisler olmalıdır” ifadelerini kullandı.
Andrew Gardner, şunları söyledi:
“Bu saçma iddialar, tarihi yeniden yazmayı ve Türkiye’nin önde gelen sivil toplum aktörlerini susturmayı hedefliyor. Bu aktörler, Türkiye’nin ciddi şekilde aksayan hukuk sistemi tarafından yargılanma olasılığıyla karşı karşıyalar.”
“On binlerce insanın devletin baskılarına karşı barışçıl olarak toplandığı Gezi Parkı protestolarının üzerinden neredeyse altı yıl geçti. Söz konusu iddianamenin mahkeme tarafından kabulü halinde, sanıklar ağırlaştırılmış hapis cezasına çarptırılabilir.”
“Ağırlıklı olarak barışçıl protestolardan ve insanların temel haklarını kullanmasından ibaret olan Gezi protestoları, polisin keyfi ve istismar edici güç kullanımıyla karşı karşıya kalmıştı. Mahkemeler tarafından asıl yargılanması gereken, hiçbir suç işlemeyen 16 sivil toplum aktörü değil; insanların temel haklarını reddeden yetkililer ve barışçıl protestoculara karşı şiddet kullanan polisler olmalıdır.”
“Söz konusu suçlamalar düşürülmeli ve 16 aydır tutuklu bulunan Osman Kavala ile 4 aydır tutuklu bulunan Yiğit Aksakoğlu derhal serbest bırakılmalıdır.”
Avrupa Parlamentosu’nun (AP) Türkiye ile Avrupa Birliği (AB) arasındaki üyelik müzakerelerinin askıya alınmasını öneren karar tasarısı, parlamentonun Dışişleri Komisyonu’nda oy çokluğuyla kabul edildi.
Sosyal Demokrat (S&D) Grup üyesi Hollandalı parlamenter ve Türkiye raportörü Kati Piri tarafından kaleme alınan taslak rapor, Dışişleri Komisyonu tarafından üzerinde önemli değişiklikler gerçekleştirilerek 7’ye karşı 47 oyla kabul edildi. Komisyondaki nihai oylama öncesi AP’de temsil edilen belli başlı siyasi gruplar arasında uzlaşılarak hazırlanan 22 değişiklik önergesi de oy çokluğuyla kabul gördü.
Yolsuzluk, baskı, hak ihlalleri: Türkiye- AB üyelik müzakereleri askıya alınsın raporu
Avrupa Parlamentosu (AP) Dış İlişkiler Komitesi’nde Türkiye raporuna verilen değişiklik önerileri de oylamaya sunuldu ve 7 olumsuz oya karşı 47 evet oyu ile kabul edildi. Raporda Türkiye ile Avrupa Birliği (AB) arasındaki üyelik müzakerelerinin askıya alınması da önerildi. Oy çokluğuyla kabul edilen rapor ise 13 Mart’ta oylanacak.
AP’nin 12 Mart’ta Strasbourg’daki genel kurul oturumunda tartışılıp, 13 Mart’ta oylayacağı taslak karar metninin en önemli mesajını Türkiye ile AB arasındaki üyelik müzakerelerinin askıya alınması önerisi oluşturuyor.
Kati Piri taslak karar metinde bu bölümü “AP, müzakerelerin askıya alınması çağrısında bulunur” şeklinde formüle etti. Ancak siyasi gruplar Dışişleri Komisyonu’nda bu ifadeyi “AP müzakerelerin askıya alınması tavsiyesinde bulunur” şeklinde değiştirdi. Bu karara gerekçe olarak “demokrasi, insan hakları, hukukun üstünlüğü ve temel haklar alanlarındaki ciddi gerileme” gösteriliyor. Komisyondan geçen taslak metnin birçok paragrafında Türkiye’ye, üyesi olduğu Avrupa Konseyi ve AİHM’nin standart ve kararları hatırlatılmakta.
Aralarında tutuklu Osman Kavala’nın da bulunduğu 16 kişi hakkında iddianame hazırlandı. 16 kişinin Gezi Parkı Eylemleri’ni düzenleyen “tepe yönetim” oldukları iddia ediliyor.
Gezi Parkı eylemlerine ilişkin soruşturmada iddianame hazırlandı. 477 gündür tutuklu bulunan Osman Kavala ve 16 Kasım 2018’de gözaltına alınıp tutuklanan Yiğit Aksakoğlu soruşturmada ismi geçen 16 kişi arasında.
Haklarında “hükümeti ortadan kaldırmaya teşebbüs” suçlaması yapılan diğer isimler şöyle: Ali Hakan Altınay, Ayşe Mücella Yapıcı, Ayşe Pınar Alabora, Can Dündar, Çiğdem Mater Utku, Gökçe Yılmaz, Handan Meltem Arıkan, Hanzade Hikmet Germiyanoğlu, İnanç Ekmekçi, Mehmet Ali Alabora, Mine Özerden, Şerafettin Can Atalay, Tayfun Kahraman ve Yiğit Ali Ekmekçi.
Üç bölümden oluşan 657 sayfalık iddianame tamamlandığı açıklamasını İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı gazetecilere verilen bilgilendirme toplantısında yaptı. İddianamede tüm isimlere ağırlaştırılmış müebbet istendi.
Suçlamalar
Savcılık açıklamasında yöneltilen suçlamalar şöyle sıralandı:
* Türkiye Cumhuriyeti hükümetini ortadan kaldırmaya veya görevini yapmasını engellemeye teşebbüs etme (TCK 312/2),
* Mala zarar verme, nitelikli mala zarar verme,
* Tehlikeli maddelerin izinsiz olarak bulundurulması veya el değiştirilmesi,
* İbadethanelere ve mezarlıklara zarar verme,
6136 sayılı Ateşli Silahlar ve Bıçaklar Hakkında Kanuna muhalefet,
* Nitelikli yağma (TCK 149),
* Nitelikli yaralama (TCK 86),
* 2863 sayılı Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanunu’nuna muhalefet,
İddianame 2011’den başlatıldı
Haklarında suçlama yapılan kişilerin Gezi Parkı eylemlerine 2011’den itibaren hazırlık yaptıkları ve 16 kişinin “tepe yönetim” oldukları iddia ediliyor.
Savcılık açıklamasında Gezi Parkı Eylemleri için şu ifadeler kullanıldı:
“2013 yılında ülkemizde meydana gelen ve kamuoyunda Gezi Parkı olarak anılan ancak bir kalkışma olarak anılan hususlarla ilgili şüphelilerin söz konusu olayı 2011 yılından itibaren yönlendirme ve başlatmaya çalışmaları bu yönde hazırlık hareketlerinde bulunmaları ve 2013 yılında sahneye konulan bu kalkışma girişiminde olayların ve eylemlerin finansmanı ile koordinasyonun sağlanması hususundaki fiilleri iddianame konusu edinmiş olup yine şüphelilerin bu olayların tepe yönetiminde yer almaları sebebiyle bu kapsamda ülke genelinde meydana gelen şiddet olaylarınında TCK’nın 312/2 (hükümeti devirmeye teşebbüs) kapsamında dolaylı faik olmaları sebebiyle haklarında iddianame tanzim edilmiştir.”
Yakalama kararları
Açıklamada Osman Kavala ve Yiğit Aksakoğlu halen tutuklu bulunduğu. Ayşe Pınar Alabora, Can Dündar, Memet Ali Alabora, Gökçe Yılmaz Handan, Meltem Arıkan Hanzade, Hikmet Germiyanoğlu hakkında da yakalama kararı bulunduğu vurgulandı.
Kavala ve Aksakoğlu dışındaki diğer şüpheliler, iddianame kabul edilirse tutuksuz şekilde yargılanacaklar.
Green European Journal‘da Katharina Dröge tarafından yayınlanan makaleyi Yeşil Gazete gönüllü çevirmenlerinden Sema Alpan Atamer‘in çevirisi ile yayınlıyoruz.
***
Dünya’nın alışverişinin çoğunu kontrol eden uluslararası ticaret sistemi, bir bakıma işçileri, tüketicileri ve çevreyi, küresel piyasalara hakim olan çok-uluslu şirketlerin baskısından korumaması nedeniyle tehdit altında. Bununla birlikte, kızgınlık ve itiraz dalgasının yükselmesine karşılık verecek yeşil yanıtlar, izolasyonist tuzaklardan kaçınmalı. İhtiyaç duyulan şey, ticaret anlaşmalarının cesurca gözden geçirilmesi ve iş dünyasının çıkarlarının gözetilmesinin yanında çevrenin korumasını ve sosyal hakları destekleyecek biçimde yazılmasıdır.
Önce Brexit, sonra
Donald Trump ve daha sonra da Marine Le Pen’li ve güçlü bir
AfD’li (Almanya için Alternatif) Fransa ve Almanya seçimleri.
Avusturya ve İtalya’da zaten aşırı uçtan partiler hükümette
yer almakta ve Macaristan’da Victor Orban yıllardır, devleti
istediği gibi yeniden inşa edecek beyaz karta (Carte Blanche1)
sahip. Milliyetçilikte ve aşırı sağ partilerde ani bir yükselme
gözlemlemekteyiz.
Pek çok durumda bu
milliyetçilik; ekonomik bağımsızlık, korumacılık ve ticari
engeller arayışı ile el ele gitmekte. Karşımıza dikilen, ABD
ile pratikte Dünya’nın geri kalan kısmı (ama daha en önemlisi
Çin) arasındaki ticaret savaşları, son aylarda medyayı işgal
etmiş durumda. Çoğunluk artan gümrük tarifelerinin sonuçlarından
korkarken; ekonomik bakımdan bağımsız devletlerin bulunduğu
zannedilen gerideki zamanlara nostaljiyle bakanların sayısı
artıyor gibi gözüküyor.
Biz politikacılar olarak, bu karşı tepkiye duyulan açık arzudan hangi dersleri çıkarmalıyız? Kesin bir yanıt vermek karmaşık bir işken; sorunun bir kısmı da, Avrupa ve ABD’de politikacıların, bağlı oldukları partiden bağımsız olarak, küreselleşmiş bir ekonomi için yapısal değişim ve kurallar koyma konusundaki görevlerinden vazgeçmiş olmalarından kaynaklanıyor. Tüm sektörlerdeki kapanan iş yerlerine tatminkar bir yanıt geliştiremediler. Sürekli büyümekte olan çok-uluslu şirketlerin gücüne sahip değiller. Ne de küresel rekabet bağlamında işçilerin ve çevrenin sömürülmesine sınır ve önlem getirebildiler. Bu durum, milliyetçilerin üzerine atlayacakları bir boşluk yarattı.
Manasız bir
şekilde, ABD ile ‘ticaret savaşı’ tartışmalarında en
popüler önerilerden biri, AB-ABD Transatlantik Ticaret ve Yatırım
Ortaklığının (TTIP) yeniden canlandırılmasıydı. TTIP’den
bahseden kimseler, sorunu hiç anlamış değiller. Bunu savunanlar,
TTIP olsa, Başkan Trump’ın AB’yi gümrük tarifelerini
arttırmakla tehdit edemeyeceğini iddia ediyorlar. Bu argüman kısa
görüşlü. Başkan Trump, uluslararası anlaşmalara saygı
göstermiyor. Bunu Paris İklim anlaşmasında, İran nükleer
anlaşmasında ve Meksika ve Kanada’nın acı bir şekilde gerçeği
kabullendikleri Kuzey Amerika Serbest Ticaret Anlaşmasında (NAFTA)
açıkça gösterdi. Meksika ve Kanada’yı anlaşmayı
sonlandırmakla tehdit ederek baskı altına soktu ve NAFTA’yı
yeniden müzakereye sürükledi. Ayrıca, son bir kaç on yılda
ticaret politikası farklı olsaydı, en başta Başkan Trump’la
uğraşmak durumunda olmayabilirdik. TTIP benzeri ticaret anlaşmaları
sorunun bir parçası.
TTIP, hüküm süren
ticaret politikalarının bu kadar sorunlu olmasını sağlayacak her
şeyi barındırıyor. Hiç bir kuralı olmayan kontrolsüz serbest
ticareti teşvik ediyor, ama sadece büyük şirketlere tanınan her
türlü haklarla. Aynı şey, halen AB’nin müzakere etmekte olduğu
hemen her serbest ticaret anlaşması için geçerli.
TTIP gibi
sözleşmeler, artık gümrüklerin indirilmesine değil, şirketlere
mükemmel yatırım ortamları yaratmaya odaklanıyor. Bu amaçla son
zamanlardaki ticaret anlaşmalarında yatırımcı-devlet-çatışma-
çözme mekanizmaları (ISDS) denen maddeler yer alıyor. ISDS’de
şirketler, “dolaylı kamulaştırma” veya “adil ve eşit
muamele” gibi hukuk ibarelerine dayanarak devleti özel
mahkemelerde dava edebiliyor. Bu ibarelerin muğlaklığından
yararlanan bazı şirketler, eğer yasal düzenlemeler şirketlerin
kar beklentilerini azaltıyorsa, tüketicileri veya çevreyi koruyan
yeni yasalara saldırabildiler. Bu şekilde, ISDS şirketlere
ayrıcalıklar yaratırken, kamusal düzenlemeleri baskı altına
soktu. Aynı zamanda, ticaret anlaşmalarında çoğu kez sosyal ve
çevresel standartlar bulunmaz. Bulunduğu durumlarda da, bu
standartlara uyulmamasına karşı yaptırımlar yer almaz ve böylece
standartlar değersiz hale gelir.
Bu türden
anlaşmalarda ‘ihtiyatlılık ilkesi’ denen yaklaşım yer almaz.
Avrupa’nın bu düzenleyici prensibi, riskli olması muhtemel
ürünlerin zararsızlığı tamamen ispat edilmeden piyasaya
sürülmemesini sağlar. Bu nedenle zararlı ürünlerin tüketicilere
ulaşmamasını garantilemek için elzemdir ve ticaret anlaşmalarında
bulunmaması, Avrupa tüketicilerini koruma uygulamalarını
zayıflatır.
Süregelen ticaret
politikaları; hızlı küreselleşme ve devasa çok-uluslu
şirketlerle karşı karşıya kalan pek çok kişiye genel anlamda
haksızlığa uğramışlık ve güçsüzlük duygusu verdi.
Siyasetçiler şirketlerin gücünü en azından sınırlamak yerine,
ticaret müzakere masalarında onlara yer verdiler. Aynı zamanda,
ekonomi politikaları –ki hala Chicago ekonomi okulunun etkisi
altında- başlardaki kendi düzenleyici ülkülerini giderek
bıraktı. Donal Trump’ın kararnamaler çıkarmaktaki ve ekonomik
milliyetçiliği geri getirmekteki iştahı, insanlar tarafından
daha önceki hareketsizlik durumundan kopulması bakımından hoş
karşılanabilir.
Küreselleşmeye
şekil vermek için adil ticaret (fair trade)
Siyaset buna nasıl tepki verebilir? Ticaret politikası için yeşil strateji neye benzer? Açıkçası, korumacılık asla çözüm olamaz. Ticaret savaşlarının kazananı olmaz. Korumacılık, herkes için kötü, -ama en kötüsü de toplumdaki da en yoksullar için olan-, aşağı doğru bir spirale yol açar. Hepimiz, ticaretin genelde dağıtılacak pastayı büyüttüğünü kabul ederiz. Ancak, bugün hüküm süren ticaret politikaları, pastadan her birimizin alacağı payı büyütmüyor. Çoğu zaman en çok yararlanan, zaten en büyük paya sahip olanlar. Tüketicinin korunması ve çevre hesaba katılmıyor. O halde, küreselleşmeyi yeşil değerlerimize göre şekillendirmemize olanak tanıyan bir adil ticaret politikası tanımlamamız gerekiyor. Çevreyi iş dünyasının çıkarları için kurban etmek yerine koruyan bir ticaret politikası. İşçi haklarını zayıflatmak yerine güçlendiren bir ticaret politikası. Gerektiğinde devletin elini kolunu bağlamak yerine gerekli düzenlemeleri yapmasına olanak veren bir ticaret politikası. Tüketicileri riske atmak yerine koruyan bir ticaret politikası.
Bu hedeflere ulaşmak
için bir yeşil ticaret stratejisi hangi ögelere ihtiyaç duyar?
Yüksek standartlar ve siviller, devletler ve şirketler için eşit
haklar içeren adil ticaret anlaşmaları, bir yeşil ticaret
stratejisinin temel yapı taşlarıdır.
Başlangıç olarak, sadece Paris İklim Sözleşmesini ve Birleşmiş Milletler Sürdürülebilir Kalkınma Hedeflerini imzalamış olan ülkelerle ticaret anlaşması yapmalıyız. İkinci olarak, bu anlaşmalara uyulmasını garanti altına almak için bunlar, ticaret anlaşmasıyla da korunmalı. Adil ticaret anlaşmalarında, hem insanları, hem çevreyi korumak için güçlü sosyal, ekolojik ve insan hakları standartlarına ihtiyaç var. Bu standartlar, küresel rekabet için eşit şartlar yaratılmasını sağlayabilir. İşçileri veya çevreyi sömüren şirketler, işçi haklarına saygılı sürdürülebilir şirketlere zarar verecek biçimde fiyatlarda indirime gidiyorlar. Şayet ekolojik ve sosyal ucuzlatmayı tolere etmeyeceğimizi açık bir biçimde ortaya koyarsak, sürdürülebilir üretim için teşvikler yaratabiliriz. Mevcut ticaret anlaşmalarının aksine, sosyal, ekolojik haklar ve insan hakları; anlaşmanın eşit bir parçası getirilmeli ve bunların ihlali diğer maddeler gibi yaptırıma tabi olmalı veya dava edilebilmeli. Ayrıca, ISDS’nin yatırımcıların devletleri dava edebilmelerine ilişkin adaletsiz uygulamalarına son vermeliyiz. Ve tüketicileri korumak için de, yapılacak herhangi bir anlaşmada, ihtiyatlılık ilkesine metinde açıkça yer vererek ve kamusal hizmetleri liberalizasyondan muaf tutarak, anlaşmanın hiç bir bölümünün devletin gerekli düzenlemeleri yapmasına engel olamamasını garanti etmeliyiz.
Eğer gelecekteki ticaret anlaşmalarını bu gerekleri yerine getirecek şekilde tasarlarsak, çevreyle uyumlu bir adil ticaret ve şiddetle arzu ettiğimiz küreselleşmeyi şekillendirme yönünde dev bir adım atmış oluruz. Ancak, adil ticaret anlaşmaları, Trump ve Brexit’e oy vermiş insanları, milli izolasyonun yanlış bir çözüm olduğuna ikna etmek konusunda yeterli olacak mı? Muhtemelen hayır. Yurttaşları bugünün ekonomisinde güçlendirmek için bunun yanında akıllı bölgesel endüstriyel politikalar ve güçlü bir rekabet kontrolü da gerekecek.
Yapısal değişimi
kolaylaştıracak proaktif politika
Teknik yenilikler ve ticarete sunumu, ara sıra ekonomide ani değişimlere neden olur. Dijital fotoğrafçılık ve smart telefonlar gibi yenilikler ekonominin sıçrama tahtaları oldu. Ancak, bazı piyasa oyuncuları onu kullanmada yeterince hızlı olamadı. Kodak ve Nokia sahnelerden kayboldu ve bu endüstrilere bağımlı bölgelerin tümü de onları takip etti. Aynı şekilde, ABD’nin ‘rust belt’ bölgesindeki2 şirketler ve işçiler, otomasyondan ve yurt dışından gelen rekabetten etkilendiler. Adil ticaret; üretimin, işçilerin veya çevrenin sömürüldüğü ülkelere kaydırılmasının özendirilmesini azaltır. Fakat ücretlerdeki, becerilerdeki ve kaynaklardaki farklılıklar, daima iş gücünün uluslararası bölünmesine ve üretimin küresel olarak yer değiştirmesine yol açacak.
Genelde, ekonomiler
toplamda bu değişikliklerden yararlanır; bazı kaybedenler de
ortaya çıkarır. Bu kaybedenler; şirketler, işçiler ve bölgeler
olabilir. Eğer göz ardı edersek, onları popülistlerin ve
milliyetçilerin ellerine iteriz. Dolayısıyla, siyaset zaman
içindeki bu değişimleri anlamalı ve etkilenen bölgeler ve
insanlar için gelecek fırsatları bulmalıdır. Ani değişim bir
kere geldiğinde ve iflaslar, işten çıkarmalar yaygınlaştığında;
artık çok geç olabilir. Öyleyse, insanlar daha hissetmeden önce
yapısal değişimleri şekillendirmeye özgü planlar yapmak
gerekir. Bu planlar bölgeden bölgeye değişebilir; ama muhafaza
etme ve ileri eğitimin mutlaka bu planın bir parçası olması ve
yaşamlarının ortasındaki insanlar için bile mümkün hale
getirilmesi gerekir. Ayrıca bu bölgelerde devlet, şüphe götürmez
bir misyonla, başvurulacak ilk yerin yatırımcısı ve inovasyonun
destekçisi olmalıdır.
Bugüne kadar
yapısal, bölgesel ve endüstriyel politikalar çoğu kez bir demet
istikrarsız tedbirden ibaret oldu. Bunlar, belirli bölgelerdeki
veya sektörlerdeki şirketlere teşvik verilmesinden; yeni bir kamu
kuruluşunun, istihdamın çok düşük olduğu bir yerde kurulması
gibi stratejik tayinlere kadar değişmekte. Küreselleşmenin ve
teknolojik değişimlerin kaybedenlerine gelecekte refah
sağlayabilmek için neyin gerçekten işe yarayacağını daha iyi
analiz etmeye ihtiyacımız var ve yapısal politikalara gereken
özeni göstermeliyiz.
Piyasanın gücünü
dengelemek için güçlü rekabet
Daha iyi ticaret
anlaşmalarıyla çok-uluslu şirketlere sınırlar koymak önemli,
ama yeterli değil. Pazarın aşırı yoğunlaşması da bir sorun.
Bu; gelir dağılımını, çevreyi ve hatta demokrasiyi etkiliyor.
Dolayısıyla, güçlü rekabet politikası elzem.
Google ve Facebook
gibi internet devleri, muazzam bir piyasa gücüne ve milyonlarca
insanın verilerinin erişimine sahipler. Bu da onlara ekonomik gücün
yanında, ABD’deki son seçimlerde görüldüğü gibi, siyasi güç
de veriyor. Burada daha iyi düzenlemeler ve şirket birleşmelerinin
daha sıkı kontrolü hakkında konuşmalıyız. Örneğin Avrupa
Veri Koruma Yönetmeliği, tüketicilere verilerini bir dijital
platformdan diğerine taşıma hakkı tanıdı ki, bu alandaki
rekabet için temel şarttır. Ancak bu yeterli değil. Sosyal
medyada ve ‘messenger’ piyasasında Facebook ve onun chat
uygulaması WhatsApp, ‘ağ etkisi’ denen olgu yüzünden tartışma
götürmeyecek biçimde piyasa liderleri. Durmadan büyüyen sayıda
tüketicinin; arkadaşlarının ve tanıdıklarının çoğunun zaten
kullandıkları, piyasadaki bir büyük platforma girmelerine yol
açıyorlar. ‘Uyumlu çalışabilirlik (interoperability)’ bu
çarkı kırabilir. Bu bazı hizmetleri gerektirir; örneğin aynen
Gmail ve Yahoo’nun yaptığı gibi WhatsApp ve Threema arasında
mesajların alış-verişi biçiminde.
Aynı zamanda şirket
birleşmelerine sıkı bir kontrol getirmeliyiz. Gerçek şu ki,
anti-tröst yetkililerinin Facebook’un, Instagram ve WhatsApp gibi
yükselen rakiplerini satın almasına izin vermeleri büyük bir
hataydı. Bundan çıkaracağımız derslerden biri, Avrupa
düzeyindeki şirket birleşmelerinin kontrolünde eşik değerin
aşağıya çekilmesidir. Rekabet politikası; ekonomik faktörler
yanında, piyasa yoğunluğunun çevre veya gıda bağımsızlığı
üzerindeki etkilerini de dikkate almalıdır. Bu gözden kaçırma
nedeniyle, Bayer ve Monsanto’nun birleşmesi, dev şirketlerin tüm
devletlerdeki gıda tedarikini kontrol edebilecek güce çıkacağını
göstermekte. Son olarak, küreselleşme de rekabeti etkiledi. Ulusal
ve hatta Avrupa rekabet yasaları, sıklıkla başka bir yerdeki,
örneğin Çin’deki dev şirketlerin birleşmesini durduramıyor.
Küresel rekabet politikası arzu edilebilir bir şey, ama
başarılması zor. İlk adım, adil ticaret yasalarına bir rekabet
bölümünün konması olabilir.
Popülizme karşı
panzehir olarak ekonomi politikası
Milliyetçi egoizm,
popülizm ve ticaret savaşları tehditi liberal Avrupa’yı baskı
altına sokuyor. Trump’ın izolasyoncu politikaları, Dünya’nın
geri kalanı ile daha fazla ticari entegrasyon ve TTIP’nin yeniden
canlandırılmasını gündeme getirdi. Halbuki, mevcut ticaret
politikasının işletmelere tanıdığı adil olmayan ayrıcalıklar
çözüm olamaz; ancak sorunun bir parçası olabilir.
Şimdi zaman; çok-uluslu şirketler yerine, tüketicileri koruyacak çevre, işçiler ve insan hakları konularında yüksek standartlar getiren adil ticaret anlaşmaları için yeşil bir strateji zamanı. Uluslararası kurallara bağlı ticaretin korunması için AB, katılmak isteyen tüm ülkelerle adil ticaret için bir ittifak kurmalı; ancak bu ülkeler, Paris anlaşmasını ve çok taraflı kuralları kabul eden ülkeler olmalı. Ekonomideki ani değişikliklerin etkilerini azaltacak yapısal politikalar ve dev şirketlerin güçlerini sınırlayan bir uluslararası rekabet politikasının eşlik ettiği bu yeşil ekonomik strateji, mevcut izolasyon politikalarına karşıdır. Bununla birlikte, TTIP’nin ve mevcut ticaret anlaşmalarının aksine, hükümranlığı büyük şirketlere teslim etmez; küreselleşmeyi şekillendirmemize, inovasyonu ilerletmemize ve rekabeti korumamıza yardım eder.
Türkiye Oturarak Voleybol Milli Takımı, Avrupa Şampiyonası’na katılma hakkı elde edebilmek için 21 – 24 Şubat tarihlerinde Hırvatistan’da yapılacak ön eleme maçlarında mücadele etmek üzere bu ülkeye hareket etti.
Hırvatistan’ın Porec şehrinde gerçekleşecek turnuvaya Türkiye’nin yanı sıra İtalya, Gürcistan, Slovenya, Çek Cumhuriyeti, Fransa ve Litvanya da katılıyor.
Turnuva sonusuna göre müsabakaları ilk iki sırada bitiren takımlar ise Macaristan’da düzenlenecek Avrupa Şampiyonası’na katılmaya hak kazanıyor.
Türkiye Oturarak Vıleybol takımının turnuvadaki maç programı ise şu şekilde: