Ana Sayfa Blog Sayfa 2352

Kaliforniya yangınları yayılıyor

ABD’nin Kaliforniya eyaletinde 23 Ekim’de başlayan ve şiddetli rüzgar nedeniyle yayılan orman yangınları hala söndürülemedi. Yerleşim yerlerine de uzanan yangında şimdiye dek 200 binden fazla kişi evlerinden tahliye edildi.

Amerika Birleşik Devletleri‘nin (ABD) Kaliforniya eyaletinde 23 Ekim’de başlayan, birçok evin yanmasına ve insanların tahliyelerine sebep olan orman yangınları hala kontrol altına alınamadı. Ormanda başlayan yangınlar, rüzgârların etkisiyle yerleşim yerlerine kadar uzandı. Şimdiye kadar eyalet genelinde 200 binden fazla kişi evlerinden tahliye edildi.

Bir hafta süren yangınların ardından, yetkililer bu sefer de Kaliforniya’nın Fullerton şehrinde yeni bir yangın çıktığını açıkladı. İtfaiye ekipleri yangını söndürme çalışmalarını sürdürürken yangının şiddetli rüzgârın etkisiyle kısa sürede geniş bir alanı kapladığı belirtildi.

Güney Kaliforniya‘nın büyük bir kısmına yayılan birden fazla orman yangını nedeniyle oluşan duman, hava kirliliğine de neden oldu. Yetkililer hava kalitesinin düştüğünü belirterek sağlık problemleri yaşayanlara uyarıda bulundu.

1 milyona yakın kişinin elektriği yok

Yangının riskinin azaltılması amacıyla, Kaliforniya‘nın en büyük elektrik sağlayıcı kuruluşu Pacific Gas & Electric, eyaletin merkezinde ve kuzeyinde 940 bin kullanıcının elektriğini kesti. Alevlerin, 1940’lardan beri yangın yaşanmamış, bitki örtüsünün yoğun ve kuru olduğu ve tehlikeli yakıtlar barındıran batı bölgelerine sıçraması engellenmeye çalışılıyor.

Ailesini yangından kurtarmaya giden at

Devam eden orman yangınlarının bir çiftliğe sıçramasıyla çiftlikteki atlar, keçiler ve diğer hayvanlar yangında mahsur kaldı. İtfaiye ekipleri mahsur kalan hayvanları tahliye ederken çiftliğin büyük bölümü kül oldu. Çiftlikteki bir atın ailesini kurtarmak için geri dönüp alevlerin arasına girmesini gösteren video Twitter üzerinden çok sayıda paylaşıldı.

 

 

Demirtaş’a ikinci tahliye: Yine cezaevinden çıkamayacak

Yaklaşık iki yıldır tutuklu bulunan Selahattin Demirtaş hakkında yeni çıkan yargı paketi çerçevesinde tahliye kararı verildi. Demirtaş, yargılandığı başka davada tutuklu bulunduğu için cezaevinden yine çıkamadı.

Halkların Demokratik Partisi (HDP) eski Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş, yeni çıkan yargı paketi çerçevesinde, 4 yıl 8 ay ceza aldığı davada tahliye oldu. İstanbul 26. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından yargılanan Demirtaş ‘silahlı terör örgütü propagandası yapmak’ suçundan ceza almış, karar Bölge Adliye Mahkemesi 2. Ceza Dairesi kararı tarafından onanmıştı.  Yeni çıkan yargı paketi kapsamında avukatların yaptığı başvuru üzerine İstanbul 26. Ağır Ceza Mahkemesi Demirtaş’ın tahliyesine karar verdi.

İkinci tahliyesi

Demirtaş daha önce de Ankara 19. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından yargılandığı ana davadan da tahliye edilmiş ancak İstanbul 26. Ağır Ceza Mahkemesi’nce verilen hükümlülük kararı üzerine hapishaneden çıkamamıştı. Yargı süreci devam ederken, Ankara Cumhuriyet Başsavcılığınca başlatılan ayrı bir soruşturma kapsamında 20 Eylül’de Ankara 1. Sulh Ceza Hakimliğince yeniden tutuklanmıştı. Şu anda ise bu tutukluluk sebebiyle, tahliye kararı çıkmasına rağmen serbest bırakılamıyor.

Demirtaş’ın avukatlarından Neşet Girasun ikinci tahliye kararını Twitter üzerinden yayınladığı mesajla şu şekilde değerlendirdi: “Selahattin Demirtaş hakkında, tutuklu olduğu dosyadan tahliye kararı çıkınca hükümlü olduğu için tahliye olamıyor; hükümlü olduğu dosyadan tahliye kararı çıkınca tutuklu olduğu için tahliye olamıyor.”

 

Osman Kavala cezaevindeki ikinci yılında: Kişi özgürlüğü en temel haktır

Tutukluluğunun ikinci yılında yaptığı açıklamada yargı reformu paketine değinen Osman Kavala, “Gerçek bir yargı reformu için kişi özgürlüğünün en temel insan hakkı olduğunun kabul edilmesi gerekir” dedi.

Gezi Parkı eylemlerine finansal destek sağladığı iddiasıyla tutuklu bulunan Anadolu Kültür Yönetim Kurulu Başkanı Osman Kavala, cezaevindeki ikinci yıl dönümünde bir metin yayınladı. 16 sanıklı Gezi Davası’nın tek tutuklu sanığı Osman Kavala, 18 Ekim 2017’de gözaltına alınıp 1 Kasım 2017’da tutuklanmıştı.

Açıklamasında yargı reformu paketine atıfta bulunan Kavala, “Gerçek bir yargı reformu için kişi özgürlüğünün en temel insan hakkı olduğunun kabul edilmesi gerekir. Bu olursa, hiç kimsenin, hiçbir siyasetçinin ya da kamu görevlisinin, bu kutsal hakka keyfi olarak müdahale etme yetkisine sahip olmadığı anlaşılacaktır” dedi. Kavala’nın kaleme aldığı metnin tamamı şu şekilde:

‘Eren Erdem’in tahliyesine çok sevindim’

Silivri’de ikametimin ikinci yılı tamamlandı. Eşimin, ailemin ve tüm dostların desteğiyle bu eziyet dönemini en az hasarla geçirmeye gayret ediyorum.

Buradayken komşularımın, tanıdıklarımın tahliye edilmeleri karamsarlığımı hafifletiyor. Karşı komşum sevgili Eren Erdem’in tahliye olmasına çok sevindim. Bizim mahkemede üç celse gerçekleşti. Yapılan savunmalarda suçlamaların delile dayanmadığı, suçlananların şiddete yönelik hiçbir faaliyette bulunmadıkları, aralarında da örgütsel bir bağ bulunmadığı bence yeteri kadar açıklık kazandı.

Savunma avukatları, kurgusu, hukuk dışı yapılan telefon dinlemeleri ve ihbar mektuplarıyla, bu iddianamenin Gülencilikle suçlanan polis ve savcıların çalışmasına dayandığını ortaya koydular.

Bu iddianame adalete hizmet işlevini yerine getirmekten uzak; Gezi Protestolarına katılanları itibarsızlaştırmaya ve benim tutukluluğumu devam ettirmeye yarıyor. Bu iddianamenin savunulmasının yargıyı yanıltma yöntemlerine ve bunları üreten anlayışa onay verilmesi anlamına geldiğini düşünüyorum.

İddianamede temel deliller olarak kullanılan, ama delil niteliği taşımayan, hukuksuz biçimde elde edilmiş telefon konuşmalarıyla benim ve diğer suçlananların cezaya çarptırılmasının mümkün olmayacağını hakimlerin de gördüklerine eminim. Ancak, olsa olsa kısa tutuklamalar için geçerli olabilecek, ‘tutuklama için kesin delil gerekmez’ akıl yürütmesi sonucu tutukluluğum uzatılmakta, yargılama sürecine paralel bir infaz gerçekleşmekte.

TBMM’de kabul edilen yargı reformu paketinin hazırlanış nedenlerinin en önemlisi yargısal tasarrufun meşruiyetine zarar veren temel hak ve özgürlüklere yapılan orantısız müdahaleler olarak açıklanmıştı. Kanaatimce tutuklama sürelerine sınır konması, bu vahim durumu gidermeye yetmeyecek zira, temel hak ve özgürlüklere yapılan müdahalelerin meşruiyet zemininden uzaklaşmasının asıl nedeni tutuklama sürelerinin uzaması değil; tutuklama sürelerinin uzaması sorunun nedeni değil sonucu.

Sorunun kaynağında somut delil ortaya konmadan ağır suçlamaların yapılmasını, tutuklama ve mahkumiyet kararları verilmesini meşru gören bir tavır, hukuku araçsallaştıran bir anlayış bulunuyor.

Gerçek bir yargı reformu için kişi özgürlüğünün en temel insan hakkı olduğunun kabul edilmesi gerekir. Bu olursa, hiç kimsenin, hiçbir siyasetçinin ya da kamu görevlisinin, bu kutsal hakka keyfi olarak müdahale etme yetkisine sahip olmadığı anlaşılacaktır.”

 

Fırat’ın doğusundaTürkiye-Rusya ortak devriyesi başladı

Suriye’de ‘güvenli bölge’ uygulamaları kapsamında, Türkiye ve Rusya askerleri Fırat’ın doğusunda kara devriyesine başladı.

Türkiye ve Rusya’nın 22 Ekim’de Fırat’ın doğusunda “güvenli bölge” oluşturmak ile ilgili vardığı mutabakat kapsamında planlanan ortak devriye görevi, Rusya’ya ait askeri konvoyun gelmesiyle başladı. Ortak devriye Mardin’in Kızıltepe ilçesine bağlı Sevimli Köyü’nün 500 metre ilerisinde Suriye’nin Dırbesiye ile Resulayn arasındaki bölgede yapılıyor. 150 saat sürmesi ön görülen devriye, YPG birliklerinin ve silahlarının 30 kilometrelik “güvenli bölge” koridoru dışarısına çıkarılması için yapılıyor.

150 saat sürecek

Türkiye ve Rusya arasında 22 Ekim‘de Soçi kentinde kabul edilen 10 maddelik mutabakatın ortak devriyeyle ilgili maddesinde şu ifadeler yer alıyordu:  “23 Ekim 2019, öğlen saat 12.00’den itibaren, Rus askeri polisi ve Suriye sınır muhafızları, Barış Pınarı Harekat alanının dışında kalan Türkiye-Suriye sınırının Suriye tarafına, YPG unsurları ve silahlarının Türkiye-Suriye sınırından itibaren 30 km’nin dışına çıkarılmasını temin etmek üzere girecektir. Bu işlem 150 saat içinde tamamlanacaktır. Aynı saat itibarıyla, mevcut Barış Pınarı Harekat alanı sınırlarının batısı ve doğusunda 10 km derinlikte Kamışlı şehri hariç Türk-Rus ortak devriyeleri başlayacaktır.”

 

Akbabaların nesli tükenme tehlikesi altında

Kuzeydoğa Derneği Başkanı, Utah ve Koç üniversiteleri öğretim üyesi Doç. Dr. Çağan Şekercioğlu, Türkiye’deki akbaba türleriyle ilgili yaptığı araştırmanın sonuçlarını paylaştı. 2004 yılından beri yaptığı çalışmada akbabaların dünyada soyu en tehlikedeki ekolojik kuş grubu olduğunu ortaya çıkardı. Araştırmaya göre akbabaların soylarının tükenmesinin meyil oranı son 15 yılda yüzde 39‘dan yüzde 68‘e çıktı.

Şekercioğlu, akbabaların ekosistemden kaybolmasının, leşlerin doğada daha uzun süre kalması ve sayıları artan köpek ve sıçanlardan dolayı kuduz gibi hastalıkların da artması anlamı taşıdığını söyledi. Kuzeydoğa Derneği 12 yıldır Türkiye’deki dört akbaba türünün araştırılması ve korunması için mücadele veriyor.

15 türden 13’ü yok olma tehlikesi altında

2004‘ten bugüne akbaba türleriyle ilgili maalesef olumlu bir gelişme olmadığını belirten Doç. Dr. Şekercioğlu, 15 eski dünya akbaba türünden 8’inin soyunun kritik tehlikede, yani yok olmanın eşiğinde olduğunu, 3’ünün soyunun tehlikede, 2’sinin de soyunun tehlikeye girmek üzere olduğunu söyledi. 15 türden sadece 2’sinin durumunun iyi.

Türkiye’de ‘küçük akbaba‘, ‘sakallı akbaba‘, ‘kızıl akbaba’ ve ‘kara akbaba‘ üzerine çalışmalar yaptıklarını belirten Doç. Dr. Şekercioğlu, küçük akbabanın Türkiye’de görülen 4 tür akbabadan en küçüğü ve dünya çapında soyu en tehlikede olan tür olduğunu vurguladı.

Akbabaların yaşam alanlarında koruma statüsü yok

Akbabaların hayvan leşleri, çöpler, diğer kuşların yumurtaları, ufak omurgalılar ve küçük böceklerle beslendiğini belirten Şekercioğlu şunları söyledi: “Hindistan‘da kullanılan diklofenak ve ketoprofen içerikli ilaçlardan kaynaklanan zehirlenmeden dolayı, dünyadaki nüfusu hızla düşen küçük akbaba ülkemizde hala düzenli üremektedir. Kars ve Iğdır illerindeki Arpaçay Kanyonu ve Aras Vadisi küçük akbabanın Doğu Anadolu Bölgesi‘ndeki önemli yaşama alanları arasında. Ancak bu alanların ikisinin de herhangi bir koruma statüsü bulunmamaktadır. ”

Şekercioğlu, “Tarım ve Orman Bakanlığı ile işbirliğiyle Iğdır Yeşil Kuşak Kent Ormanı içerisinde Türkiye‘nin ilk Akbaba Lokantası‘nı oluşturduklarını söyledi. Devamında “Yerleşim yerlerine uzak, akbabaların üredikleri Aras ve Arpaçay kanyonlarına yakın ve bir alana bırakılan kasap atıkları ve hayvan leşleri, hem nesilleri tehlikede olan akbabalar için doğal besin olacak, hem de akbabaları görmeye gelen doğa turistlerini bölgeye çekti. Ancak şu an akbaba lokantasının bulunduğu alan başka bir kuruma devredildiği için hizmet verememekte” diye konuştu.

Akbaba Lokantası- Iğdır

Akbaba turizmi

Doç. Dr. Şekercioğlu’na göre Türkiye’nin 4 akbaba türünün de yaşadığı Aras ve Arpaçay kanyonlarına yakın bölge, Güney Afrika‘dan Meksika‘ya birçok ülkede yıllardır faaliyette olan akbaba lokantalarını  Türkiye’de kurmak için en iyi nokta. Doğa turizminin Doğu Anadolu için önemli bir gelir kaynağı olacağını söyleyen Şekercioğlu “Iğdır‘da bir Akbaba Lokantası kurulması, yollarda çarpılan ya da kendi kendine ölen hayvanların (at, eşek, köpek, yaban domuzu vb.) toplanıp bu alana bırakılması, yerli ve yabancı yaban hayatı fotoğrafçılarını buraya çekecektir” dedi.

 

İstanbul Havalimanı’nda iş cinayeti eylemi: 300 işçi iş bıraktı

18 yaşındaki İşçi Mehmet Aydın’ın asansör boşluğuna düşerek yaşamını yitirmesinin ardından 300 işçi, önlem alınana kadar bu sabah süresiz iş bıraktı.

İstanbul Havalimanı‘nda dün yaşanan iş cinayetinin ardından bu sabah iş başı yapmayan işçiler yemekhanede toplanarak tepki gösterdi. İş bırakan yaklaşık 300 işçi, gerekli önlemler alınana kadar sahaya çıkmayacaklarını söyledi. Taşeron firma sorumlularına kamu davası açılmasına rağmen yargılanan kişiler denetimli serbestlik kararı ile serbest bırakıldı.

‘İşçiler telefon ışığıyla çalışıyor’

İstanbul Havalimanında DHL kargo firmasının alt yüklenici firması Berko İnşaat’ta havalandırmacı olarak çalışan 18 yaşındaki Mehmet Aydın, 31 Ekim’de asansörün şaft boşluğuna düşerek yaşamını yitirdi. Çalışma arkadaşları Van Erciş’ten amcaları ile çalışmaya gelen Mehmet Aydın’ın bir hafta sonra sözleneceğini ifade ederken, şantiyede fazla mesaiyle çalıştıklarını, yürüyüş yollarında aydınlatma ve ışık olmadığını ve cep telefonu ışığıyla yürümek zorunda kaldıklarını belirtti.

Evrensel gazetesinin aktardığı bilgiye göre, şantiye iş güvenliği önlemlerinin alınmadığını söyleyen işçiler, yürüyüş yolundaki karanlıkta asansör boşluğunun kapatılmadığını, ve sabitlenmediğini ifade ederek, Mehmet Aydın’ın akşam mesaisinden çıkarken merdiven kapısı zannedip asansör boşluğundaki kapıyı açarak şaft boşluğuna düştüğünü düşündüklerini dile getirdi.

‘4 Kasım’a kadar önlem alın’

İstanbul Havalimanı çalışanı yaklaşık 300 işçi, iş bırakma eylemi yaparak bu iş cinayetine tepki gösterdi. 4 Kasım Pazartesi gününe kadar gerekli önlemler alınmazsa iş başı yapmayacaklarını söyleyen işçiler, “Bu havada bile kötü koşullarda çalıştırılıyoruz. Hava çok soğuk ve taşeron firma da ana firma da bir mont bile dağıtamadı” dedi.

Çevre Bakanlığı’nın SİT alanına imar planı inadı

Çevre ve Şehircilik Bakanlığı, mahkemenin iptal kararına karşın üçüncü derece doğal SİT alanı olan Kaş’ın Limanağzı ve Çukurbağ İncebel bölgesini turizme ve yapılaşmaya açacak nazım imar planını yürürlüğe koydu.

AKP’li Antalya Büyükşehir Belediyesi, Çukurbağ Yarımadası sürdürülebilir koruma ve kontrollü kullanım alanı ile Limanağzı bölgesi üçüncü derece doğal SİT alanlarını kapsayan 1/25.000 ölçekli nazım imar planını daha önce gündeme getirmişti. Birgün’ün haberine göre, sivil toplum kuruluşları ve yöre halkının itirazlarıyla zamanında mahkeme tarafından iptal edilen imar planı Bakanlık tarafından yürürlüğe kondu.

‘Geri dönüşü olmayan hasarlara yol açar’

CHP Antalya Milletvekili Rafet Zeybek yürürlüğe konan planı Meclis’e taşıyarak şöyle konuştu: “Bölgenin coğrafyası, doğası ve tarihi göz önüne alındığında yapılaşmanın yaratacağı tahribat, geri dönüşü olmayan hasarlara yol açacaktır.”

İmar planına sürecin başından beri itiraz eden yöre halkının avukatı Tuncay Koç ise planın iptali için dava açacaklarını belirterek şunları söyledi: “Bilirkişi raporları doğrultusunda plan iptal edildi. Yapılaşmanın doğal SİT alanında yaratacağı tahribat üzerinde duruldu. Oysa şimdi süreç Bakanlık eliyle yeniden başlatılıyor. Yöre halkı ve sivil toplum kuruluşlarının talebi doğrultusunda planın iptali için yeniden dava açmaya hazırlanıyoruz.”

‘Çevre stresi’ ölüme neden oluyor- Kaos haritası

Yeşil Gazete için çeviren: Şehnaz Güven

Ekim 2019’un ilk 12 gününde 8 kişi öldürüldü, 1300’den fazla kişi yaralandı ve Ekvador’daki gösterilerin şiddetlenmesiyle 1200 kişi tutuklandı. Gösteriler, Uluslararası Para Fonu (IMF) tarafından desteklenen tasarruf tedbirlerinin bir parçası olarak uygulanan yakıt sübvansiyonlarının sona ermesine odaklandı. Protestolar ancak Cumhurbaşkanı Lenín Moreno‘nun sübvansiyonları geri uygulamayı kabul etmesiyle sona erdi.

2016 yazında Venezuela‘nın kuzey bölgesi şiddet yüzünden sarsıldı. İthalatın maliyeti arttıkça gıda ve basit ihtiyaçlarda ciddi kıtlıklara sebep olan petrol fiyatlarındaki sert düşüşün sonucu huzursuzluk yarattı. Gıda için sıraya giren çoğu kişi öldürüldü.

Bir adamın 2011’de Kahire’de ekmeğin fiyatı yüzünden parlamentonun önünde kendini ateşe vermesi ve ardından gelen protestolar, hükümetin çöküşüne yol açmıştı. 2007’de Hindistan, Batı Bengal’deki ayaklanmalar sırasında, köylüler yozlaşmış gıda dağıtım sistemine karşı isyan ettiklerinde 300 kişi yaralanmış, 2 kişi polis tarafından vurularak öldürülmüştü.

Peki bu görünüşte alakasız uluslararası trajedileri birbirine bağlayan nedir? Herkesin yaşamak için gıda, yakıt ve suya ihtiyacı var. Bu yaşamın bir gerçeği. Bunlar sınırlı olunca, kaosun ortaya çıkması kaçınılmaz: İsyan, protesto, ölüm. Ölüm oranındaki artışlarla bu bağ doğrudan – açlık, susuzluk gibi – veya eğer intihar oranlarında ya da şiddetli toplumsal olaylarda ciddi bir artışa yol açıyorsa, dolaylı olabilir. Dolaysıyla genellikle, bu hayati doğal kaynakların fiziksel eksikliğine, erişim sıkıntısına veya yanlış yönetilmesine neden olan bir tetikleyici vardır.

Bu elbette her zaman böyle oldu. Yiyecek, su veya yakıtın sınırlı olması her zaman ölüme yol açtı. Ve modern zamanlarda insanlar kıtlık söz konusu olduğunda, en azından dünyanın birçok yerinde, güvenlik hissine kapılıyor. Genellikle, her şeyin eskinden daha iyi olduğu, her zaman daha çok kaynak olduğu ve işler zorlaştığında gelişmiş uluslararası protokoller olduğu varsayılır. Ama bu gerçekten doğru mu? İklim değişikliği çağında, belki de değil.

Mısır’da sübvanse edilmiş ekmek. Khaled Elfiqi/EPA

İklim değişikliği, sadece kaynak kıtlığını – ve dolayısıyla ölüm oranlarını – kötüleştirecek. Aşırı hava koşullarındaki artışların gıda üretimi ve su bulunabilirliği üzerinde olumsuz etkileri olacak. Hatta, şimdiden var. Bu arada, fosil yakıt tükenmesi ve dengesiz ihracat bölgeleri enerji maliyetlerinde büyük artışlara yol açacak. Gelecekteki gıda, yakıt ve su fiyatları en azından daha değişken olacak.

Bu, dünya nüfusunun gittikçe artan bir kısmı için temel kaynaklara erişimin giderek zorlaşacağı anlamına geliyor. Hassas ve genellikle daha fakir topluluklar, yaşam ve geçim için gerçek tehditlerle karşı karşıya kalacaktır. Bir birey veya topluluk adaletsizlik yaşarsa ya da gittikçe daha da hassas ve kırılgan olan bir ülkede yaşadığında, işlerin daha iyi hale geleceği konusunda beklenti düşecek, bu da stresi arttıracaktır. Umutsuzluk veya öfke tezahür edebilir; bu da cevaplara ve eyleme olan ihtiyacı artırır.

Gereksiz ölümleri önlemek, sosyal huzursuzluğu azaltmak ve doğal varlıkları etkin bir şekilde yönetmek için hükümetler ve devletler, afet risk yönetimi ve barış inşası için politikalar ve erken müdahale programları geliştirmelidir. Bu, gelecekte olması gereken bir şey değil, şimdi yapılması gerekiyor.

Kaosu takip etmek

Elbette, bunun için yapılan herhangi bir girişim, tarihte çevresel stresin ölüme neden olduğu örneklere dayandırılmalıdır. Ancak, çevre çatışması hakkındaki veriler nadir ve dağınık, bu da kaynakların güvensizliği nedeniyle çatışma araştırmalarını zorlaştırmakta. Bu boşluğu doldurmak için, son 12 yılda çevresel stresin küresel olarak kaosa neden olduğunu gösteren  bu tür olayların etkileşimli bir haritasını çıkardık. Kaosu, doğal kaynak güvensizliği, sosyal huzursuzluk ve en az bir ölümün bir kombinasyonu olarak tanımlıyoruz. Haritaya buradan erişebilirsiniz.

Temeli gıda, yakıt veya su güvensizliği sorunları olan en az bir ölüm içeren olaylara eşleşmesi için ‘’gıda protestoları’’ veya ‘’yakıt krizi’’ gibi anahtar sözcüklere odaklanan haberlerden veriler topladık. İncelenen dönemdeki toplam kolektif “kaos figürü” olan 1625 ölümden, kaos haritasındaki ölümlerin %20’si intihara bağlı. Tamil isyancıları ve Sri Lanka ordusunun Trincomalee yakınlarındaki bir sulama kanalını kontrol etmek için savaştığı Ağustos 2006’daki tek bir olay en yüksek ölü sayısıyla 425.

Bu harita bir pilot proje ve şu anda 2017 yılına kadar olan etkinliklerle ilgili verileri içeriyor. Ancak, araştırma toplumu, hükümetler ve STK’lar için tutarlı bir açık erişim verisi sağlamak için güncellemeyi ve sürdürmeyi hedeflediğimiz bir proje. Bu tür bir kaosu yönlendiren eğilimleri anlamalarını kolaylaştırabilir. Bu harita, doğal kaynak güvensizliği ile bağlantılı ölümlerin zaten yaşanmakta olduğunu gösteriyor. Bunun altını çizerek, hükümetlerin kaos olasılığını göz önünde bulundurarak gıda, su ve enerji stratejileri geliştirme ve dolayısıyla, küresel ve yerel ekonomiyi esnekleştirmesine olan baskıyı artıracağımızı umuyoruz.

İzlemekte olduğumuz kaos, küresel manşetler oluşturan sansasyonel birinci sayfa haberleriyle sınırlı değil. Avusturalya’daki çiftçilerin intiharları veya Fransa’daki Sarı Yelekliler protestosu sırasında ölen bir kadının hikayesi gibi daha az duyurulan olayları da ele aldık. Bu daha küçük çaplı olaylar, yiyecek, yakıt ve su sistemlerinde devam eden baskıları vurguladıklarından, sivil huzursuzluğun başlıca patlak verme sebepleri kadar önemlidir.

Muhafazakar bir tahmin

Topladığımız veri noktalarının, çevresel güvensizliğin tetiklediği dünyadaki kaos gerçeğinin son derece muhafazakar bir tahminini ortaya koyması muhtemel. Bunun nedeni, başlıca gıda, su veya yakıta erişim sorunları arasındaki gecikmeler ve protesto sonucu gerçekleşen ölümler ve hatta sansür, İngilizce medyanın kapsamaması nedeniyle önemli miktarda eksik raporlamadır.

Örneğin, birçok yorumcu o zamandan beri gıda güvensizliğini, Suriye’deki isyana yol açan erken protesto gösterilerine bağlamış olsa da hiçbir haber, bir ölümü açıkça bu protestolara bağlamıyor. Ya da en azından hiçbir haber hem gıda güvensizliği protestolarını hem de birinin ölümünü aynı makalede içermiyor. Dolayısıyla, veritabanımızda aradığımız hiçbir haber yoktu ve bu gibi olaylar haritaya dahil edilemedi.

Bu, ölüm içermeyen, yakıt veya gıda güvensizliği ile ilgili olayların artabileceği ve başka protestolara yol açabileceğini (potansiyel olarak artık temelinde yatan gıda veya yakıt güvensizliği ile doğrudan bağlantılı olmayan) vurgulamaktadır. Elbette ki daha sonra, binlerce ölüme yol açan Arap Baharı veya Suriye iç savaşı gibi çok daha büyük etkilere neden olabilirler.

Duma’daki hava saldırısından sonra enkazın incelenmesi. 22 Şubat 2018 Mohammed Badra/EPA

Topladığımız verilerin yanı sıra, belirli kaos olaylarını seçerek ve doğrudan içerik üzerinde daha fazla bilgi toplayarak, bu olayların nasıl geliştiğini açıklayan ve yinelenen ortak temaların belirlenmesini sağlayan bir yorum serisi geliştirdik. Başkalarının, kaoslara yol açan ve ortak koşulları ve tetikleyicileri tanımlayan bileşik faktörler hakkındaki anlayışımızı geliştirmek için kaydedilen her olayla ilgili belirli konularda araştırma yaparak çalışmalarımızı geliştireceğini umuyoruz. Bu, mevcut iklim krizi bağlamında yapılması gereken çok önemli bir çalışma.

Çalışmalardaki zorlukları göstermek için, haritamızdaki kaos noktalarının iki örneğini ele alalım. 2007’de gıda fiyatlarındaki sübvansiyonlardaki değişikliklerle bağlantılı gıda ayaklanmaları yaşayan Batı Bengal ile ihracattaki yakıt fiyatlarında değişiklik yaşayan Venezuela ve sonrasında bu değişikliğin yol açtığı gıda kıtlığı. Bu iki örnek, farklı yerel ve uluslararası dinamiklerin hala nasıl kaotik durumlara yol açabileceğini vurgulamakta.

Batı Bengal’de yozlaşma

Eylül-Ekim 2007’de Hindistan, Batı Bengal’de düzenlenen protesto gösterileri sırasında 300 kişi yaralandı, iki kişi polis tarafından öldürüldü. En az üç yiyecek dağıtıcısı yakalandı ve para cezasına çarptırıldı. Bu cezaları ödeyemediler ve halkın kınamasıyla birlikte kendilerini öldürdüler.

Bu nasıl oldu? Hindistan’ın kaynak güvensizliğiyle başa çıkmak ve kaosu uzakta tutmak için gereken sistemleri var. Uzun yıllar boyunca ülkenin yoksulluk seviyesinin altındaki hem kırsal hem de kentsel haneleri devlet tarafından sübvanse edilmiş Kamu Dağıtım Sistemi (PDS) tarafından işletilen geniş, makul fiyatlı bir dükkan ağıyla sübvanse edilmiş.

Ancak Şubat 2007’de yapılan merkezi soruşturma, kuzey ve doğu Hindistan’daki kırsal kesimlerin çoğunun düzenli yiyecek paylarını alamadıklarını tespit etti. Kırsal Batı Bengal’in yoksulluk sınırının altında en fazla sayıda haneye sahip olduğu ve mevsimlik açlık ile karşı karşıya kalındığı, ev geçiminin %28’inin tarım işçiliğine dayandığı tespit edildi. Artan buğday fiyatları aynı zamanda yoksulluk seviyesinin üstündeki hanelerin PDS’den buğday payları talep etmelerini sağladı. Araştırma ayrıca, gıda dağıtımcılarının tahıl istiflediği ve açık piyasada yüksek fiyatlar için sattığını ortaya koydu.

Örneğin, Batı Bengal’deki Radhamohanpur’da en az iki kez, köylüler köy dışında sübvanse edilmiş tahıl satan yerel gıda satıcılarını yakaladılar. Bunu iktidardaki Marksist Hindistan Komünist Partisi’ne (CPM) bildirdiler. Ancak köylüler, CPM’nin sadece satıcıları korumadığını (satıcılara hiçbir işlem yapılmadı), aynı zamanda bayilerin artan servetinden gelen parti bağışlarından finansal olarak faydalandığını düşünüyorlardı.

Yoksul köylülerin kırılma noktasına ulaşması sadece bir zaman meselesiydi ve 16 Eylül 2007’de mükemmel bir fırtına toplandı. Ulusal araştırma milyonlarca insanın inancını doğruladı – yozlaşmış sistem açlığa, zengin ve fakir arasındaki farkın genişlemesine yol açtı.

Ayrıca köy lideri ve bayisinin pay hırsızlığında ortak olduklarına ve iddiaları CPM liderlerine resmi olarak sunmaya, onları harekete geçmeleri için baskı altına sokmaya çalıştıklarına inandılar. Köylüler, aralarından en eğitimlisini gıda satıcılarının yaşadığı dört köyle iletişim kurması için seçtiler ve çekçekler, mikrofon ve sloganlar organize ettiler. Satıcıyla yüzleşmek için 20 kişilik bir çekçek kalabalığı topladı ancak CPM, yüzleşmeyi önlemek için satıcıları koruyordu.

Parti liderlerinin şikayetlerini dile getirmek için düzenledikleri kongreye 12 kadar köylü katıldı. Ancak parti, köylülere onları dinlemek için vakti olmadığını söyledi. Bir bölge meclisi üyesi, protesto eden köylüleri okulda bulunduğu için satıcıya istediklerini yapabileceklerini söyledi. Kalabalık arbedeye başladı. Kalabalığın onlara karşı geldiğini gördüklerinde, bir barikatın arkasında duran parti üyeleri sopalar çıkardı ve kalabalığa saldırgan bir şekilde salladılar.

Bu aşamada, kalabalık kitlesel olarak büyümüştü; sayılar 1000 ile 5000 arasında değişen, çoğunlukla erkek köylüler okul dışında toplanmıştı.

Polis çağrıldığında kalabalığa şiddet uygulandı. Parti yönetimine ve polis memurlarına taş ve tuğlalar fırlatıldı. Hızlı Eylem Gücü (RAF) konuşlandırıldı. Atılan kuru sıkı mühimmat protestocuları hızla dağıttı. RAF huzuru sağlamak için bir ay boyunca köyde konuşlanmak zorunda kaldı. Ancak iki protestocunun ölümüyle sonuçlanan şiddet, komşu köylerde ve Murshidabad, Bankura ve Birbhum kentlerinde meydana gelen olaylara yol açtı.

Kalküta’da 12 saat süre grev sırasında Kamu dağıtım sistemindeki iddia edilen yozlaşmaya karşı göstericiler protesto düzenliyor. 30 Ekim 2007

Venezuela’nın petrol krizi

Gıda kaosu aynı zamanda yakıt krizlerinden de kaynaklanabilir.

Venezuela’nın kuzey bölgesi, özellikle Sucre eyaleti ve başkent Caracas, 2016 yazında şiddet, 10 kişinin ölümü ve izleyen yıllarda daha birçok kişinin ölümüyle sarsıldı. Huzursuzluk, Venezuela petrol fiyatlarındaki hızlı düşüşün bir sonucu olarak ithalat yapılamamasından ötürü gıdalarda ve temel ihtiyaçlarda ciddi kıtlıklara neden oldu.

2013’te göreve başladığından beri Cumhurbaşkanı Nicolas Maduro, sosyalist ekonomi politikalarını izlemeye devam etmişti. Ancak yıllarca süren yanlış yönetim ülkeyi ithalata daha bağımlı hale getirdi. Petrol, Venezuela’nın ihracat gelirinin %95’ini oluştururken, fiyatlar düştüğünde ülke, gelirine ciddi bir darbe aldı.

Yiyecek ithalatını ve ulusal borçları ödemek için temel gereklilikleri azaltma kararını takiben 2016 yılının başlarında ekonomik acil durum ilan edildi. Ortaya çıkan gıda kıtlığı kötüleşti ve ardından gelen öfke huzursuzluğa yol açtı. Siyasi muhalefet başkanı, Maduro’ya referandum çağrısı yapmak için çaba sarf etti, ancak hükümet konseyleri bu çabaları engelledi.

Silahlı kuvvetlere toplumsal huzursuzluğu çözme gücü verildi ve General Vladimir Padrino Lopez savunma bakanlığına terfi ettirildi. Ordu, limanların korunmasına, Venezuela’nın en büyük bankasının işlenmesine ve bir televizyon kanalının yönetimine ek olarak, tüm yiyecek taşıma, dağıtımı ve fiyatların kontrolü ile üretimi simüle ediyordu.

30 milyondan fazla bir nüfusa yetecek kadar yiyecek üretememek veya ithal edememekle beraber, marketlerde ve yiyecek kamyonlarında yağmalar başladı. 2016 ortasında, ayda ortalama 35 saatini gıda kuyruğunda harcayan insanlarla birlikte, %200’lük yüksek enflasyon kaydedildi. Kuyruktaki gerginlik, daha fazla yağmayla sonuçlandı. Böyle bir olayda 80 yaşındaki bir kadın izdihamda ezilerek öldü. Sabit kuyruklar, silahlı askerlerin varlığına rağmen soygunlarla ve silahlarla karşılaştı.

Onlarca kişi Caracas’ta gıda alabilmek için sırada. 16 Ocak 2016. Miguel Gutierrez/EPA

Çöken sağlık sistemi ve 100.000 kişiden 90’ında görülen cinayet oranları, Venezuela’yı dünyadaki en ölümcül yer olan El Salvador’a rakip hale getirdi. Binlerce Venezuelalı temel yiyecek ve ilaç ihtiyaçlarını karşılamak için Kolombiya’ya gitti. 2015 ortasından 2016 ortasına kadar gerçekleşen şiddet olayları ve ayaklanmalar, sırada beklerken öldürülen 24’ten fazla kişi, 30 yaralı ve 400’ü aşkın tutukluyla sonuçlandı.

Gelecekteki olası kaosun haritalanması

İklim değişikliği yakın zamanda bir yere gitmiyor. Ne de yakıt kıtlığı veya sosyal yoksunluk gibi konular. Öyleyse gıda, su ve enerji sistemlerindeki – talebin artması da dahil olmak üzere – eğilimler fiyatlarda daha fazla dalgalanma ve erişimde eşitsizliğe yol açacak. Bu özellikle potansiyel olarak güvensiz hale gelebilecek kilit bölgeler için (örneğin Orta Doğu veya Kuzey Afrika) geçerli.

Farklı kaynaklar (gıda, su ve yakıt sistemleri), farklı seviyeler (yerel ve küresel) ve farklı boyutlar (çevresel, politik ve sosyal) arasındaki bağlantılar açık. Bu bağlantılar, şokların küresel ekonomik sistem boyunca art arda gelmesini sağlayan ağı oluşturuyor. Örneğin, bir lokasyondaki yakıt çıkışındaki bir çöküş, uluslararası gıda fiyatlarındaki ani artışı tetikleyebilir ve bunun sonucunda yaygın etkiler, politik olarak kırılgan veya hassas ortamların olduğu durumlarda kaos meydana gelebilir.

Toplum, daha değişken bir geleceğe daha iyi hazırlanabilir, hatta daha önceki ‘’kaos olayları’’ tarafından yönlendirilerek ve dünyadaki çevresel çatışma riskini anlayarak ve anlatarak olası çatışmaları azaltmaya yardımcı olabilir.

Önceki örnekler bize, hükümetlerin gıda ve enerji tedarik zincirlerindeki kilit dar boğazları daha iyi eşleştirmeleri gerektiğini gösteriyor. Böylece gelecekteki küresel şok fiyatlarda artışa veya bulunabilirlikte bir düşüş olduğunda yanıt vermeye hazırlanabilirler. Bu arada milletler ve devletler, iklim değişikliği veya bozulması (kimyasal kirlilik veya tuzlu su girişi) nedeniyle arzdaki olası değişiklikleri anlamanın yanı sıra talebi tahmin edebilecek bir su stratejisine sahip olmaları gerekiyor.

Uluslararası toplumun hangi ülkelerin gıda ve yakıt fiyat şoklarına daha duyarlı olduğunu anlamasına ihtiyaç var ki bu riskleri azaltmak için yardım proaktif olarak kullanılabilsin. Bu tür olaylar için daha hazırlıklı olmak, ‘’kaosun bedelini’’ azaltabilir, yardım harcamalarının niteliğini ve verimliliğini arttırabilir.

Venezuelalılar Kolombiya sınırını geçiyorlar. 10 Temmuz, 2016. Gabriel Barrero/EPA

Göç ve sivil itaatsizliğin önlenebileceği yollar var. Doğru yardım ve destek verildiğinde, bir topluluk geçim kaynaklarını çeşitlendirebilir ve alternatif ve sürdürülebilir yakıt, yiyecek ve su seçenekleri geliştirebilir.

Bazı yerel temalar olası yerel müdahaleleri açıklayacak olanı yansıtmaktadır. Örneğin, Batı Bengal davası devletin yolsuzluğu, yoksulluk ve sübvansiyonlarla ilgili riskleri vurgulamaktadır. Arazi ilhakı, gıda paylarının çalınması ve bayilerin satış oranlarını sattıklarını köye bildirmedeki eksikliğinden kaynaklanan uzun bir güvensizlik mirası söz konusuydu. Hükümetlerin güven inşa etmesi, bir topluluğun meşru şikayetlerinin duyulması için yer açması, topluluk seslerini protesto etme haklarını kullanması için desteklemesi ve herhangi bir yolsuzluğu suçlarından sorumlu tutması gerekir.

Venezuela’nın durumunda, devletin yanlış yönetilmesi, askeri varlık, enflasyon, ithalata güven ve uzun kuyruklar tüm faktörlerdi. Borç ödemelerini askıya almak için yüksek seviyeli anlaşmalar yapmak, ek kredi talep etmek veya uluslararası toplumlardan yardım istemek ve temel malzemeleri temin etmek, orta vadeli krizle mücadelede kritik öneme sahip olacaktı.

Kısa vadeli çözümler, isme dayalı olarak yemek bırakılan günleri sıraya koyma gibi alternatiflerin tanımlanması, kaosun azaltılmasına yardımcı olabilir. Bu davaya yapılan erken bir müdahele, milli gelirin petrolden uzaklaştırılmasına odaklanacaktı. Ek olarak, yerel gıda ve su güvenliği girişimlerinin desteklenmesi, yerel esnekliği artıracak ve toplulukların uluslararası fiyatlara maruz kalma ihtimalini azaltacaktır.

Daha erken etkili müdahaleler yapılabilir, kaos riskinin önlemesi bu şekilde daha muhtemeldir. Müdahaleler genellikle en düşük sosyoekonomik gruptaki kişilerin temel ihtiyaçlarını karşılayan merkezi olmayan, demokratik, katılımcı ve temsili modeller gerektirir. Yenilenebilir, esnek ve çeşitli gıda sistemleri ve entegre su yönetimi gibi enerji alternatiflerini içeren uyarlanabilir planlar yerel olarak çalışmalıdır.

Kaos haritamız, kaosa yol açan faktörler hakkında düşünmeye yardımcı olabilecek verileri bir araya getiriyor. Daha iyi bilgilerle, daha az kaotik bir sistem elde etmek ve umarım gelecekteki ölü sayılarını azaltmak için, genel kuruldaki insanlarla – karar verenler, akademisyenler, uygulayıcılar ve yerel topluluklar – birlikte çalışabiliriz.

Makalenin İngilizce orijinali

Her beş kömür santralinden sadece biri kâr ediyor

Yayımlanan yeni bir çalışmaya göre Avrupa’daki her beş kömür santralından dördü zarar ediyor.

Finansal düşünce kuruluşu Carbon Tracker’ın yayımladığı yeni bir rapora göre, Avrupa Birliği’ndeki (AB) her beş kömürlü termik santralinin dördü kâr getirmiyor ve işletmeler sadece bu yıl 6,6 milyar euro kayıp yaşayabilir.

İklimhaber’in aktardığına göre, rapor, yüksek teşvikler olmadan, sanayinin, maliyeti giderek düşen rüzgar ve güneş enerjisi ile geçici olarak ucuzlayan doğalgaz gücünün yarattığı uzun süreli rekabete dayanamayacağını ortaya koyuyor ve yatırımcıları ve politika yapıcıları kömür kullanımının 2030 yılına kadar tamamen durdurulmasına yönelik hazırlık yapmaları konusunda uyarıyor.

Uzun vadede kömürü desteklemeyi tercih etmeleri durumunda, hükümetlerin çetin sorunlarla karşılaşacağı ifade edilen raporda, hükümetlerin şu seçeneklerden birini seçmek zorunda kalacağı vurgulanıyor: Maliyetleri işletmelere yüklemek ve hissedar değerini yok etmek; maliyetleri tüketicilere yüklemek ve faturaların yükselmesine neden olmak; ya da maliyetleri borç veya vergilerle karşılamak.

Carbon Tracker’ın Enerji & İşletmeler Bölümü Başkanı ve söz konusu raporun yazarlarından birisi olan Matt Gray şunları söyledi: “AB’nin kömür üreticileri nakit para kaybediyorlar, çünkü giderek ucuzlayan yenilenebilir enerjiler ve doğalgaz gücü ile rekabet edemiyorlar ve bu durum daha da kötüleşecek. Karar vericiler ve yatırımcılar en geç 2030 yılına kadar kömür kullanımını tamamen durdurmaya yönelik hazırlık yapmalılar.”

Carbon Tracker, aktif varlık odaklı finansal modeller kullanarak AB içerisindeki her kömür santralinin işletim ekonomisini ve 2019’da karşı karşıya kaldıkları kayıpları inceleyerek şu bulgulara ulaştı:

  • Almanya’nın linyit ve taş kömürü santralleri 9 milyar euro kaybedebilir. Buna rağmen, ülkenin kömür komisyonu kömür kullanımının aşamalı olarak durdurulması için son tarih olarak ancak 2038 yılını önerdi.
  • Kömür kullanımını aşamalı olarak durdurmak için henüz bir tarih belirlememiş olan İspanya ve Çekya sırasıyla 992 milyon euro ve 899 milyon euro zararla karşı karşıya. Kömürün devre dışı bırakılması için son tarih olarak 2025 yılını belirleyen Birleşik Krallık’ta ise geriye kalan kömür santralleri 732 milyon euro kayba uğrayacak.
  • Almanya’daki RWE en büyük zararla karşı karşıya bulunan şirket olarak 975 milyon euro kaybedebilir. Bu miktar işletmenin piyasa değerinin %6’sına tekabül ediyor. Aktif varlıkları esas olarak Almanya ve Çekya’da bulunan EPH ise, 613 milyon euro, Yunanistan’da bulunan PPC ise 596 milyon euro kayıp yaşayabilir.

Termik santrallerin %79’u zarar ediyor

Bu yıl, AB’nin taş kömürü üretimi 2018 yılından bu yana %39 oranında azaldı ve bu da “aşırı düşük kullanım oranlarına” yol açtı. Diğer yandan, linyit üretimi %20 oranında düştü. Carbon Tracker’ın hesaplamalarına göre, toplam linyit üretiminin %84’ü ile taş kömürü üretiminin %76’sı kâr getirmeyen durumda ve bu sektörler 2019 yılında sırasıyla 3,54 milyar euro ve 3,03 milyar euro zararla karşı karşıya. AB genelindeki kömür santrallerinin %79’u zarar ederek faaliyetini sürdürüyor.

Kâr getirmeye devam eden kömür santralleri arasında ise şunlar bulunuyor: Nispeten yüksek teşvikler alan Polonya’daki kömür santralleri, Almanya ve Hollanda’daki verimli birimler; yüksek toptan enerji fiyatlarından faydalanan İtalya, Çekya ve Slovenya’daki santraller.

Kömür ekonomisini baltalayan etkenler sadece yenilenebilir enerji kaynakları ve doğalgazla sınırlı değil. İşletmeler, 2021 yılından itibaren AB’nin öngördüğü daha katı hava kalitesi standartlarına uyum sağlayabilmek için, kömür santrallerinin büyük bölümüne pahalı teknolojiler kurmak zorunda kalacaklar. Yükselen karbon fiyatları da maliyetleri artırabilir.

Yeni yayımlanan Apocoalypse Now raporu, ekonomik olmayan kömür projeleri yürütmeleri için işletmelere hükümetler tarafından baskı uygulandığı takdirde, hissedarların Polonya’daki bir emsal davayı örnek alarak yasal yollara başvurabilecekleri uyarısında bulunuyor. Bu emsal davada Polonya’daki bir mahkeme, hissedarlar açısından meşru kabul edilemeyecek bir finansal risk doğurduğu gerekçesiyle, 1,2 milyar euroluk Ostroleka C elektrik santralinin inşasını durdurmuştu.

Carbon Tracker, artık hükümetlerin ve yatırımcıların, kömürü herkesin yararına olacak yöntemlerle devre dışı bırakmaya yönelik planlama yapmaya ağırlık vermesi gerektiğini ve bunun hızlı ve düşük maliyetli bir şekilde yapılabileceğini ifade ediyor. Çözüm planları çerçevesinde ise, hükümetlerin sağladığı kredinin, işletmelerin bu parayla yenilenebilir enerji tesisleri kurmaları ve sonrasında enerji satışından elde ettikleri gelirle krediyi geri ödemeleri koşuluyla, kömür gücü santrallerinin kapanmasını finanse etmek için kullanılması öneriliyor.

 

Her dört üniversite mezunundan biri işsiz

Son 15 yılda 10 katın üzerine çıkan işsiz mezun sayısı 1 milyon 340 bine yükseldi. Türkiye’deki gençlerin altı milyonu ise ne çalışıyor ne okuyor, “kayıp nesil” olarak yetişiyor.

CHP Genel Başkan Başdanışmanı Deniz Demir hazırladığı “Gençlik Raporu: İşsiz, Umutsuz, Geleceksiz” çalışmasıyla Türkiye’deki gençlerin yaşam koşullarını inceledi.  Cumhuriyet’ten Mahmut Lıcalı‘nın haberleştirdiği rapora göre her 100 üniversite mezununda 26’sı işsiz.

2004 yılında 97 bin 545 olan işsiz mezun sayısı şu anda 1 milyon 340 bine yükseldi. Yani son 15 yılda 10 katın üzerinde bir artış var. Lise mezunlarındaki işsiz oranı ise yüzde 47’den yüzde 25’e düştü. Rapora göre bu, üniversite eğitiminin “işsizliği ertelediği” gerçeğini ortaya koydu.

Her yıl 150 bin kişi tarımdan kopuyor

Türkiye’de tarıma elverişli alanların yaklaşık yüzde 20’si tarımsal üretim dışında bulunuyor. 2002’de 7.5 milyon kişi tarım kesiminde faaliyet gösterirken bu sayı 2018’de 4.9 milyona düştü. Genel nüfus artışına karşın her yıl ortalama 150 bin kişi tarımdan, topraktan kopuyor.

Toprağı terk edenlerin başında gençler geliyor. 10 yıl öncesine kadar çiftçilik yapanların yaş ortalaması 35-40 idi. SGK ve Türkiye İstatistik Kurumu verilerine göre Türkiye’de çiftçilerin yaş ortalaması 50’ye çıktı.

6 milyon genç “kayıp nesil” olarak yetişiyor.

Türkiye’de 15-29 yaş aralığında 20 milyon insan yaşıyor. Bunlardan 5.5 milyonu öğrenci, 6 milyonu çalışıyor, 2.5 milyonu hem çalışıyor hem okuyor, 6 milyonu ne çalışıyor ne okuyor. 6 milyon genç “kayıp nesil” olarak yetişiyor. Söz konusu kayıp gençlerin önemli bir bölümü iş bulma umudunu yitirdiği için iş aramayı bırakmış durumda. Okula devamsızlıkta 53 ülkenin eğitim istatistikleri karşılaştırıldığında Türkiye altıncı sırada yer alıyor.

8-34 yaş arasındaki gençlerle yapılan kamuoyu araştırmalarında, “Yurtdışında yaşamak ister misiniz?” sorusuna “evet” yanıtı verenlerin oranı yüzde 70 ile yüzde 90 arasında değişiyor.