Edirne‘ye bağlı Hasanağa köyünden geçen ve köyle aynı ismi taşıyan dere, suya karışan atıklar nedeniyle siyah renkte akıyor. Çevre ve Şehircilik İl Müdürlüğü ekipleri, atıklar nedeniyle dün sabahtan bu yana rengi değişen deredeki kirliliğin kaynağını bulmak için inceleme başlattı.
Köyün muhtarı Mehmet Üstün, gazetecilere yaptığı açıklamada, daha önce de derenin birkaç kez bu şekilde kirlendiğini ve balık ölümlerinin meydana geldiğini söyledi. Önceki kirliliklerin de 3-5 saat sürdüğünü, sonrasında suyun normale döndüğünü anlatan Üstün, kirliliğin kaynağının katı atık bertaraf tesisi olduğunu ileri sürdü.
Üstün, daha önce tesisin Çevre ve Şehircilik İl Müdürlüğü ekiplerince denetlendiğine işaret ederek, şöyle konuştu: “Çöp suyu bu. İçerisinde kimyasal mı, ne var bilemiyoruz. İnsan ve hayvan sağlığı için tehlikeli bir durum. Çevre ve Şehircilik Müdürlüğünden daha önce denetlemeye geldiler, tesise de gittik, suyu saldıkları noktaları inceledik. Onlar ‘akıtmadıklarını, sızıntı su olduğunu’ söylüyorlar ama sızıntı değil. Sızıntı suyla üç saat bu şekilde akmaz dere. Yetkililerden denetimlerini sıklaştırmasını ve pis suyun akıtılmamasını istiyoruz.”
Aza Yılmaz Akgün ise derenin tehlike saçtığını ifade etti. Yaz aylarında çocukların dereye girdiğine dikkati çeken Akgün, “Bu dereden hayvanlar da su içiyor, çocuklarımız yaz aylarında giriyor. Bu bizi korkutuyor. Biz biliyoruz tehlikeli, pis olduğunu ancak ufak çocuk giriyor, hayvan su içmeye gidiyor. Yetkililerin önlem almasını istiyoruz” diye konuştu.
Kadıköy Belediyesi’nin kadın çalışanları, 25 Kasım Kadına Yönelik Şiddete Karşı Uluslararası Mücadele Günü’ne dikkat çekmek için farkındalık çalışması başlattı. Kadınlar, Ailenin Korunması ve Kadına Karşı Şiddetin Önlenmesine Dair Kanun’un numarası olan “6284” sayısını ilçenin farklı noktalarına taşıdı.
Gazete Kadıköy’ün aktardığına göre, yapılan çalışmada, 6284 sayılı yasa ve yasanın dayanağı olan İstanbul Sözleşmesine dikkat çekmek için Kadıköy’ün farklı noktalarına “6284?” şeklinde grafiti ve yazılar yazıldı, afişler asıldı.
Yasayı rap müzikle anlattılar
Belediye, 2012 yılında yürürlüğe giren 6284 sayılı Ailenin Korunması ve Kadına Karşı Şiddetin Önlenmesine Dair Kanunu anlatmak için bir de video hazırladı. Semt sokaklarında kadınların yürüttüğü farkındalık çalışmalarının görüntüleri rap müzik eşliğinde verilen videoda da yasa anlatılıyor.
6284 sayılı Kanun
20 Mart 2012’de Resmi Gazete’de yayımlanan ve dayanağı İstanbul Sözleşmesi olan 6284 sayılı Ailenin Korunması ve Kadına Yönelik Şiddetin Önlenmesine Dair Kanun, şiddete maruz kalan ya da şiddete uğrama ihtimali olan kadınların ve beraberindeki çocuklarının, ısrarlı takip mağduru kadınların ve şiddete maruz kalan aile bireylerinin korunmasını hedefliyor.
2017’nin temmuz ayında, Büyükada’da “İnsan Hakları Savunucularının Korunması Dijital Güvenliği” başlıklı toplantıya katıldıkları gerekçesiyle haklarında “terör örgütüne üyelik” suçlamasıyla dava açılan 11 insan hakları savunucusunun 10’uncu duruşması bugün İstanbul 35. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görüldü. Bir önceki duruşmada ek süre isteyen Savcı, mütaalasını açıkladı. Mütalaada Taner Kılıç’ın “terör örgütü üyeliği” suçlamasıyla; Günal Kurşun, İdil Eser, Özlem Dalkıran, Nejat Taştan, Veli Acu’nun da “terör örgütüne üye olmamakla beraber yardım” suçlamasıyla cezalandırılmasını istendi.
Savcı, “terör örgütüne yardım etme suçunu işlediklerine dair inandırıcı delil elde edilemediği” gerekçesiyle Peter Frank Steudtner, Ali Gharavi, İlknur Üstün, Nalan Erkem ve Muhammed Şeyhmus Özbekli hakkında beraat verilmesini talep etti.
Hak örgütlerinden ortak açıklama
Duruşmanın öncesinde Civil Rights Defenders, Eşit Haklar İçin İzleme Derneği, Hafıza Merkezi, Hak İnisiyatifi Derneği, İnsan Hakları Derneği, İnsan Hakları Gündemi Derneği, Kadın Koalisyonu, Medya ve Hukuk Çalışmaları Derneği, Türkiye İnsan Hakları Vakfı, Uluslararası Af Örgütü, Yurttaşlık Derneği temsilcileri ortak bir açıklama yaparak, hak savunucularının üzerindeki baskının kaldırılmasını istedi.
Açıklama şöyle:
İki yıl önce 11 insan hakları savunucusuna karşı açılan ve Büyükada Davası olarak bilinen davanın 10. duruşması birazdan arkamızdaki Çağlayan Adliyesi’nde, İstanbul 35. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülecek.
Bu arada, bu davanın soruşturmasına paralel olarak 2017 yılında Büyükada’da yapılan toplantıya katılan 10 insan hakları savunucusu aleyhine “Siyasal veya Askeri Casusluk, Terörizmin Finansmanının Önlenmesi Hakkındaki Kanuna muhalefet” iddialarıyla açılan bir soruşturmanın da kanıt yokluğu nedeniyle 2018 yılında takipsizlikle sonuçlanmış olduğunu öğrendik.
Biz bunu zaten söylemiştik. Çalışmaları tamamen insan hak ve özgürlüklerinin korunması ve geliştirilmesine adanmış insan hakları savunucuları, bu asılsız iddialar nedeniyle günlerce gazetelere manşet oldu. Haklarında senaryolar üretildi. Bu gazeteler ve görsel-işitsel medya sahte haberlerle insan hakları savunucularını ve insan hakları çalışmalarını karaladı.
Daha önce Haziran 2017’de önce gözaltına alınan daha sonra tutuklanan Uluslararası Af Örgütü Türkiye Şubesi Onursal Başkanı Taner Kılıç hakkında “silahlı örgüte üye olmak” suçlamasıyla açılan dava, Büyükada Davası ile birleştirilmişti. Bir yıldan daha fazla tutuklu kalan Taner Kılıç geçtiğimiz yıl ağustos ayında tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakılmıştı. Taner Kılıç’a isnat edilen suçun gerçekleşmediğine ilişkin bilirkişi raporları dava dosyasındadır.
İnsan hakları savunucuları hakkında hiçbir somut delile dayanmadan “terör örgütlerine yardım” suçuyla haksız bir biçimde açılan bu davanın bugün (27 Kasım) görülecek olan duruşmasında savcının mütalaasını vermesi bekleniyor.
Biz insan hakları savunucularının beklentisi, kamu adına hareket eden savcının yine kamu adına bu haksızlığa ve ortaya çıkan eziyete artık son vermek adına beraat talebinde bulunması ve davanın böyle sonuçlanmasıdır.
İnsan hakları savunucuları olarak tek talebimiz arkadaşlarımızın en doğal hakkı olan özgürlükleridir. “
Ne olmuştu?
İnsan hakları savunucularının İstanbul Büyükada’da düzenledikleri bir eğitim toplantısına yapılan polis baskınıyla 10 kişi gözaltına alındı. 5 Temmuz’da düzenlenen baskınla gözaltına alınan 10 kişiden Uluslararası Af Örgütü Türkiye Direktörü İdil Eser, İsveç vatandaşı, Eğitmen Ali Gharavi, Yurttaşlık Derneği‘nden (eski adıyla Helsinki Yurttaşlar Derneği) Özlem Dalkıran, Alman vatandaşı Danışman Peter Steudtner ve İnsan Hakları Gündemi Derneği üyeleri Veli Acu ile Günal Kurşun, “silahlı terör örgütüne yardım etmek” ve “terör örgütüne üye olmamakla birlikte örgüt adına suç işlemek” suçlamalarıyla 18 Temmuz’da tutuklandı.
Yurttaşlık Derneği‘nden Nalan Erkem, HAK İnisiyatifi‘nden Şeyhmus Özbekli, Eşit Haklar İçin İzleme Derneği‘nden Nejat Taştan ve Kadın Koalisyonu’ndan İlknur Üstün ise adli kontrol şartıyla serbest bırakıldı.
Hazırlanan iddianameye 6 Haziran 2017’de “FETÖ üyeliği” suçlamasıyla tutuklanan Uluslararası Af Örgütü Türkiye Şubesi Yönetim Kurulu Başkanı Taner Kılıç da dahil edildi. Cumhuriyet savcısının hazırladığı iddianamede Taner Kılıç hakkında “Silahlı terör örgütü üyeliği” suçlamasıyla, diğer hak savunucuları hakkında ise, “Silahlı terör örgütüne yardım etme” suçlamasıyla 7,5 yıldan 15’er yıla kadar hapis cezası talep edildi.
İddianamede yargılanan insan hakları savunucularının “Adalet Yürüyüşü’nü kaosa çevirmeye çalışmak” istedikleri, “PKK, DHKP-C ve FETÖ ile irtibatlarının bulunduğu ve bu örgütlere yardım kastıyla hareket ettikleri” ileri sürülüyor.
Hak savunucuları, 25 Ekim 2017’de ilk kez hâkim karşısına çıktı. İstanbul 35. Ağır Ceza Mahkemesi, Kurşun, Üstün, Eser, Erkem, Steudtner, Dalkıran, Garawi ve Acu’nun tahliyesine karar verdi. Ayrıca Özlem Dalkıran ve Veli Acu hakkında yurt dışına çıkış yasağı koydu. Tutuksuz sanıklar Şeyhmus Özbekli ve Nejat Taştan hakkında 25 Temmuz 2017’de verilen adli kontrol kararı ise kaldırıldı.
Davanın son tutuklu ismi olan Taner Kılıç, 15 Ağustos tarihli olağan tutukluluk incelemesi neticesinde 432 günlük tutukluluğun ardından tahliye edildi.
Çukurova havzasının batısında, Tarsus ile Mersin arasında bulunan Karaduvar, Kazanlı, Adanalıoğlu köyleri geçmişten bugüne Mersin’in en verimli tarım alanları arasında yer alıyor. Geride bıraktığımız yarım asır içinde bu köyler mahalleye, beldeye dönüşmüş, dev sanayi tesislerinin akınına uğramış. Önce ATAŞ, ardından Kromsan, Soda Sanayi, Toros Gübre bu köylerin arazilerinde tesisler kurmuş. ATAŞ’ın açtığı yolu 1980’lerde kat etmeye başlayan petrol dolum tesisleri de bu verimli tarım arazileri üzerindeki yerlerini almışlar. Buna rağmen Karaduvar’da tarım ve balıkçılık, Kazanlı ve Adanalıoğlu’nda seracılık devam etmiş. Tüm o dev tesislere rağmen tarımsal üretimde hâlâ hatırı sayılır bir payı var yörenin. Bölge şimdilerde, Mersinlilerin adını bile telaffuz edemediği bir tesisle de gündemde: Polipropilen üretim tesisi.
Mersinliler bu tesisten, Tekfen’in projeyle ilgili ÇED başvuru dosyası Çevre Bakanlığı’na sunulunca tesadüfen haberdar oldu. Kentte gübre fabrikası yatırımı bulunan, fabrikanın hemen yanıbaşında yatırıma elverişli arazileri de bulunan Tekfen, Polipropilen üretim tesisi kurmak için harekete geçmişti. Yöre halkı ve çevre örgütleri projenin çevreye zarar vereceğini ileri sürerek iptali için mücadele etmeye başladı. Peki, Polipropilen üretim tesisi nedir, bu tesisler ne iş yapar, ne üretir? Çukurova Üniversitesi’nden Doç. Dr. Sedat Gündoğdu bu soruya şöyle yanıt veriyor:
‘Üretimi de tüketimi de çevresel problem yaratıyor’
“Polipropilen onlarca plastik türünden biri olan ve dünya plastik üretiminin yaklaşık yüzde 20’sini (yaklaşık 70 milyon ton) oluşturan bir tür. Türkiye, temel üretim hammaddesi petrol olan bu ham plastikten 2017 yılında, yaklaşık 1.8 milyon ton ithal etmiş.
Doç. Dr. Sedat Gündoğdu.
İzmir Aliağa’da Petkim’in polipropilen fabrikasında üretilen 200 bin tonu da üstüne koyarsanız 2 milyon ton eder. Ciddi miktarlar bunlar. Kurulması planlanan tesis, ithalatı önemli bir miktar azaltacak. Tabii ki bunun kirlilik boyutu olacak. Zira plastik üretmenin çevreyi kirletmeyen bir alternatifi yok. Tüketimi de aynı şekilde birçok çevresel problemin yaratıcısı.”
Doçent Dr. Gündoğdu polipropilen tesisinin çevreye, özellikle denize olumsuz etkilerinin olacağını, Aliağa’daki deneyimleri de hatırlatarak belirtiyor.
‘Sızıntı riskinin önüne geçebilmiş tesis yok’
Bu tür tesislerin tarım ve gıda üretim alanlarının ortasında yapılmasının prensip olarak yanlış olduğuna işaret eden Gündoğdu, benzer plastik hammadde fabrikalarındaki en büyük riskin, sızıntı olduğunu vurguluyor:
“Bahsettiğimiz sızıntı boncuk şeklindeki plastik ham maddelerinin sızarak toprağa ve denize ulaşması. Aliağa’da yaşayanlar bunu çok iyi bilirler. Zaman zaman sahillerinde çok ciddi miktarda, boyutu 5 mm’den küçük olan plastik ham maddelerle karşılaşıyorlar. Bunlara biz plastik pelet diyoruz. Bunlar tüm dünyada plastik endüstrisinin direkt olarak sorumlu olduğu kirlilikler. Bu üretim alanlarından gemilere yüklenirken ya da gemilerle taşınırken mutlaka kaçaklar oluyor ve bu kaçakları toplamak neredeyse imkansız. Bunlar denize karışınca tabii ki orada yaşayan canlıları da olumsuz etkileyebilecektir. Bunun önüne geçebilmiş bir üretim tesisi henüz yok.”
Tarım alanında, özel endüstri bölgesi ilan edilecek
Tekfen’in bu tesis için ÇED başvurusu bakanlıkta onay beklerken bir yandan da, şirketin Karaduvar’daki bir bölgeyi özel endüstri bölgesi ilan etmek için çalıştığı biliniyor. Gündoğdu, tarım ve balıkçılık bölgesi olan Karaduvar’da özel endüstri bölgesi ilan edilmesini şöyle yorumluyor:
“Bir yer bir konuda özel bir alan olarak ilan ediliyorsa oraya o konuda çok özel yatırımlar yapılacak demektir. Bunun içinde termik santraller de var, petrol depolama sahaları da, plastik hammadde üretim fabrikaları da. Yani aklınıza gelecek her türlü endüstriyel faaliyetler. Bunun hangi şirket ya da şirketler için ilan edildiğinin bir önemi yok. Eğer ki bölgede tarım yapılıyorsa orada artık tarım yapmak riskli hale gelecek, balıkçılık yapılıyorsa zamanla balıkçılık bitme noktasına gelecektir. Çünkü bir endüstrinin bir bölgede yoğunlaşması o bölgedeki başka etkilenen endüstrilerin zamanla bitmesi anlamına gelir.”
Sebahat Aslan.
MERÇED: Bilimsel ve hukuki değil
Mersin Çevre ve Doğa Derneği (MERÇED) Başkanı Sabahat Aslan ise, tesisin havayı kirleteceği, yeraltı sularına zarar vereceği görüşünde.
Aslan, Mersin’in Türkiye hava kirliliği sıralamasında üçüncü sırada olduğunu belirterek şunları söylüyor: “Hava kirliliğini önleyici tedbirlerin alınması gerekirken şimdi havayı suyu ve toprağı kirletecek, yılda 500 bin ton plastiğin hammaddesini üretecek olan polipropilen tesisi kurulum planları yapılıyor. Karaduvar’da petrol dolum tesisleri, Akgübre Fabrikası, yakınında ise Kromsan ve soda fabrikaları gibi kirleticiler mevcut. Karaduvar’da yapımı planlanan polipropilen tesisi projesi bilimsel ve hukuki değil. Tesisinin işletme aşamasında atmosfere yayacağı ağır ve zehirli gazlar toprağı, havayı ve suyu kirletecek. Ayrıca tesisin soğutulması için kullanılacak yeraltı suları zamanla toprakların çoraklaşmasına ve dolayısıyla halkın geçim kaynağı olan tarımın ve balıkçılığın bitmesine neden olacak.”
Muhtar Alan: Her türlü kirliliği yaşıyoruz
Karaduvar halkı, sanayi tesislerinin yarattığı kirliliğe aşina. Buna rağmen bu yeni tesis mahalle sakinlerini endişelendiriyor.
Muhtar Fikret Alan.
Mahalle muhtarı Fikret Altan şöyle konuşuyor: “Proje hakkında bilgimiz yok. Süreç nasıl işliyor hiç bilmiyoruz. Tesisin yapılacağı yer yerleşim alanları ve denize yakın. Doğusunda Karaduvar, kuzeyinde Çilek ve Özgürlük Mahallesi bulunuyor. Güneyinde de deniz var. Yöre halkı olarak uzun süredir Akgübre’den (Toros Gübre) dolayı ıstırabımız var. Rüzgar olmadığı zaman duman olduğu gibi burada kalıyor. Nefes alamıyoruz. Yarın bu tesisin kirliliği de havaya karışırsa asit yağmuru bile olur. Bunu biz söylemiyoruz, bilim insanları söylüyor. Mahallemizde petrol dolum tesisleri nedeniyle deniz kirliliği oluyor. Görüntü kirliliği oluşuyor. Her türlü kirliliği yaşıyoruz. Üstüne bir de bu tesis eklenecek.”
Devlet teşvik kapılarını sonuna kadar açtı
Polipropilen tesisi çevre örgütleri ve yöre halkı açısından kirlilik yaratacak bir tesis olarak algılanırken hükümet bu tesisi, ithalatı azaltacak yatırımlardan biri olarak görüyor. Bu nedenle yatırımcı firmaya çok önemli teşvikler verilecek.
Konuyla ilgili bir araştırma yapan araştırmacı yazar Abdullah Ayan’ın aktardığına göre polipropilen tesisi KDV’ den ve gümrük vergisinden muaf olacak, tahakkuk edecek kurumlar vergisinin tamamı vergiden indirilecek. Çalıştırılacak personelin sigorta primi işveren desteği, hiçbir azami tavan sınırlaması olmaksızın on yıl boyunca devlet tarafından karşılanacak. Gelir vergisi stopajı da yine on yıl boyunca desteklenecek. Tesiste çalıştırılacak her nitelikli personele asgari ücretin brüt tutarının 20 katını geçmemek üzere beş yıl boyunca ödenecek ücretlerin 1 milyon 200 bin lirasını devlet verecek.
‘Fabrika ekonomi için yararlı, ekoloji için tehlikeli’
Peki, devlet bu tesise neden bu kadar destek veriyor? Burada yine Çukurova Üniversitesi’nden Doç. Dr. Sedat Gündoğdu’ya dönüyoruz. Gündoğdu, hem tesisin ‘ekonomik’ denklemdeki değerini anlatıyor, hem de bu tür kirletici yatırımların en aza indirilmesi için neler yapılabileceğine dair bir öneride bulunuyor:
“…Türkiye’de çok ciddi bir plastik üretimi ve tüketimi söz konusu. Bu denli tüketim ve üretim olmaya devam ettikçe bu hammaddelerin de ithal edilmesi/üretilmesi kaçınılmaz. Ortada var olan parasal boyut da yeni yatırımlarla bu ithalatı azaltmanın yollarını arayan girişimcilere fırsat doğuruyor. Türkiye yılda 11 milyon ton plastik üreten bir plastik endüstrisine sahip. Bu plastiğin de çoğunluğu iç piyasaya sunuluyor. Yani tesis aslında biraz da bizim tüketim çılgınlığımızın bir sonucu olarak oluşan bir ihtiyaca binaen yapılıyor. İzmir/Aliağa’da Petkim’e ait bir fabrika var. Bunun yanında Adana/Ceyhan’da da böyle bir fabrika kurulması planı söz konusu. Bu plastikten 1.8 milyon tona yakın ithal eden Türkiye, önemli bir ithalatçı. Fabrika ekonomi için faydalı ekoloji için tehlikeli.
Tek başına fabrika kurulmasına karşı olmak pek bir anlam ifade etmiyor. Siz hayatınızın her alanında plastik kullanmaya devam ederseniz, evinizden her gün kilolarca plastik de dahil çöp çıkıyorsa, belediyeniz çöp toplayamıyor ve toplanan çöpleri de doğaya uygun bertaraf edemiyorsa, balıkçılar denizlere düşman gibi balıkçılık yapıp doğal ortamı çoraklaştırıyorsa fabrika kurulmasına karşı çıkmak bir etki yaratmıyor. Doğa bir bütündür. Biz tükettiğimiz için plastik üretiliyor ve biz ürettiğimiz için plastik tüketiliyor. Bir kısır döngü söz konusu. Plastik ihtiyacı azalmıyorsa bir değil 10 fabrika daha kurulacaktır, çünkü tüketiliyor. Yılda 2 milyon ton polipropilen ihtiyacı için ne yapılmasını bekliyoruz ki? Mersin’de çeşmeden içilebilir su akmasını da talep ederek plastik şişe tüketimini azaltabilirsek o zaman bu fabrikanın da kurulmasına gerek kalmayacak. Ancak durum hiç de öyle değil. Kimse konforunu terk etme niyetinde değil. Hal böyle olunca doğaya zararlı tüm üretim biçimleri bizi tehdit etmeye devam edecek.”
Bebekler ve Çocuklar İçin Uluslararası Sanat FestivaliAtta Festival, 18 Kasım günü başladı. Bu yıl dördüncüsü gerçekleştirilen festival 8 Aralık’ta sona erecek.
Festivalde, danstan tiyatroya, atölyelerden performanslara kadar farklı disiplinlerden etkinlikler yer alıyor. Etkinliklerin bebekler ve çocuklara özel olarak hazırlandığı festivalde; 0-3 yaş bebekler için klasik müzik konseri, dijital çağın çocuk tiyatrosuna taşındığı “Ann-Droid” gibi öncü ve benzersiz performanslar ile ebeveynlerin çocuklarıyla birlikte katılabileceği çeşitli atölye ve performanslar bulunuyor.
Çocukların kültür – sanata erişim ve aileleri ile birlikte kaliteli zaman geçirme haklarından yola çıkan festivale bu yıl Fransa, İsveç, Hollanda, İsrail, Macaristan, İskoçya, Letonya, Polonya, Azerbaycan ve Türkiye’den pek çok sanatçı katılıyor.
Birleşmiş Milletler Çocuk Hakları Sözleşmesi’nin 30. yıl dönümünde gerçekleştirilen Atta Festival’e bu yıl Akbank Sanat, Caddebostan Kültür Merkezi, Çıplak Ayaklar Dans Stüdyosu, Das Das, Halis Kurtça Çocuk Kültür Merkezi, Hisar Okulları Kültür Merkezi, İstanbul Fransız Kültür Merkezi, Kadıköy Theatron Yeldeğirmeni, Mustafa Saffet Kültür Merkezi Yapı Kredi Kültür Sanat gibi şehrin iki yakasından pek çok mekan ev sahipliği yapıyor. İlk kez bir açık hava etkinliğine imza atacak Atta Festival’de Maçka Sanat Parkı ve Validebağ Korusu’ndaki etkinlikler de yer alıyor.
Türk-İş tarafından her ay açıklanan açlık ve yoksulluk sınırı araştırmasına göre, kasım ayında dört kişilik bir ailenin sağlıklı, dengeli ve yeterli beslenebilmesi için yapması gereken aylık gıda harcaması tutarını ifade eden açlık sınırı 2 bin 102 TL oldu.
Yoksulluk sınırı 6 bin 849 TL
Gıda harcaması ile birlikte giyim, konut (kira, elektrik, su, yakıt), ulaşım, eğitim, sağlık ve benzeri ihtiyaçlar için yapılması zorunlu diğer aylık harcamalarının toplam tutarını belirten yoksulluk sınırı ise 6 bin 849 TL olarak hesaplandı. Tek başına yaşayan bir çalışanın yaşama maliyeti ise aylık 2 bin 577 TL 94 kuruş.
Çalışanların bütçesine bu yıl 522 TL ek yük
Asgari Ücret Tespit Komisyonu tarafından belirlenen 2 bin 20 TL aylık net asgari ücret ile kıyaslama yapan araştırma asgari ücretin belirlenirken devletin resmi olarak tek bir işçi için hesapladığı aylık geçim maliyetinden yaklaşık 200 TL daha düşük olduğunu belirtiyor. Araştırmada “Yapılması gereken harcama tutarı ile elde edilen gelir arasındaki fark, ücretli çalışanların borçlanmasına ve temel ihtiyaçlarında kısıntı yapmalarına yol açmıştır” değerlendirmesinde bulunuluyor.
Geçen yılın aynı ayına göre dört kişilik bir ailenin mutfak harcamasındaki artış tutarının 160 TL olduğu belirtilen açıklamada, gıdanın yanı sıra yapılması zorunlu diğer harcamalarla birlikte aile bütçesine gelen ek yükün bir yıl öncesine göre 522 TL olduğu kaydedildi
Kazdağları’nda protestolara sebep olan Alamos Gold şirketinin Kirazlı’da altın ve gümüş madeni için yaptığı doğa katliamının ardından, bu sefer de Koza şirketi maden çalışmalarına başladı. Koza şirketi, açmak istediği Terziler-Serçiler altın ve gümüş madeni için sondaj çalışmalarına başladı, alanda binlerce ağaç kesildi.
Bu alan, Alamos Gold’un Kirazlı projesine sadece 10 km uzaklıkta bulunuyor. Çanakkale’nin içme suyu kaynağı olan Atikhisar Barajı’na ise sadece 3.8 km mesafede. Alandaki çalışanlar ağaç kesiminin Orman Müdürlüğü tarafından yapıldığını söylüyor.
Fotoğraf: Kazdağları Kardeşliği
‘Kazdağları sistematik bir şekilde yok ediliyor’
Kirazlı’daki altın madeni için 120 gündür çadır nöbeti tutan eylemciler, bölgede yapılan ağaç kesiminin fotoğraflarını çekerek belgeledi. Kazdağları Kardeşliği tarafından yapılan yazılı açıklamada “Çalışmalar sonucu oluşacak asit kaya drenajı, içme suyu barajının ağır metallerle kirlenmesi riskini yaratıyor ve Alamos Gold‘un Kirazlı’da yok ettiği yüz binlerce ağaca yenilerini ekliyor. Kazdağları sistematik bir şekilde yok edilmeye devam ediliyor” ifadeleri kullanıldı.
Fotoğraf: Kazdağları Kardeşliği
Pınar Bilir: Dağın coğrafyası değişecek
Çanakkale Kent Konseyi Çevre Meclisi Başkanı Pınar Bilir, Yeşil Gazete’ye verdiği demeçte şirketin ağaç kesimine yakın zamanda başladıklarını söyledi. Şirketin 2014 yılında aldığı Çevresel Etki Değerlendirme (ÇED) olumlu raporuna göre şirket alanda çıkartacağı gümüş ve altın madenlerinin işlenmesini burada gerçekleştirmeyecek, Bergama- Ovacık’taki işletmeye nakledecek.
Gene aynı rapora göre şirket, 1880 hektar için ruhsat alanına sahip ve 50 hektarlık alanda da açık ocak işletmeciliği yapacak. Alandan 534 bin ton altın ve gümüş cevheri çıkartılacağı belirtiliyor. Pınar Bilir, projenin detayları ve çevreye olası etkileri hakkında ise şu değerlendirmede bulundu:
4 milyon 608 bin ton da ekonomik olmayan kayaç çıkarılacak. Bunların hepsi içerisinde alüminyum, çinko ve kurşun gibi ağır metallerin var olduğu ve işletilemeyecek yan ürünler. O yüzden bunlar kayaç halinde bekletilecek ve bir yerden bir yere taşındıkları için dağın coğrafyasını tamamen değiştirecek.
Daha fazla ağaç kesimi gerçekleşecek
Bunun yanı sıra kaya drenajı ile burada bulunan baraj da etkilenecek. Bölgede barajın beslendiği birçok dere yatağı mevcut. Ayrıca gösterilen alanın yüzde 85’i orman arazisinde. Şimdilik sadece sondaj için kesim yaptılar ancak ilerleyen zamanda daha fazla ağaç kesimi gerçekleşecek.
155 şirkete ait 279 ruhsat verildi
Pınar Bilir, yalnızca Alamos Gold ve Koza şirketine karşı değil aynı anda bir çok şirkete karşı mücadele verdiklerini açıkladı. Daha önce CHP’li Fikret Şahin’in soru önergesini yanıtlayan Enerji Bakanı Fatih Dönmez, Kazdağları’nda ruhsat alan firma sayısının 44 değil, 155 olduğunu ve bunlara 279 ruhsat verildiğini bildirmişti. Projelerin içerisinde altın ve gümüş madenlerinin yanı sıra kurşun ve taş ocakları da yer alıyor.
Kazdağları ve Madra Dağı'nda toplam 155 şirkete verilen 279 maden arama ruhsatı, karşı karşıya olduğumuz saldırının kanıtı. O 155 şirketin tamamıyla mücadele edeceğiz. Aynı kararlılıkla ve yaşamın değerini paranın değeriyle kıyaslamayan herkesin desteğiyle.#KazdağlarıHepimizinpic.twitter.com/jxNPz7kjh3
Bilir, Kazdağları’nda süren bir başka projenin ise Kumarlar Köyü’ne yapılan baraj olduğunu söyledi. Barajın inşaatını ise Kirazlı’daki altın ve gümüş madeni projesini üstlenen Doğu Biga Madencilik şirketinin anlaşmalı olduğu bir mühendislik şirketi gerçekleştiriyor. Çalışmanın Devlet Su İşleri (DSİ) ile birlikte yapıldığını söyleyen Bilir, protokol gereği bu barajdaki suyun içme, sulama ve Kirazlı’daki madene su sağlayacağını belirtti.
Baraj yapımı ile ilgili bir başka sorunun da barajın altında Akol şirketi tarafından işletilen kurşun madeni olması olduğunu söyleyen Bilir “Kirazlı’daki ÇED raporunda bu belirtilmemişti. ÇED’te olmayan bir durumun nasıl yapılabildiğini bilmiyoruz. Şirketin Kirazlı’daki ruhsatı durmuş olmasına rağmen baraj inşaatı hala devam ediyor. Ve alan hakkında bir ön çalışma yaptılar mı bu konuda bir bilgimiz yok. Biz de köyde bir çalışma yaparak burada yaşayan insanları durumun yaratacağı tehlike hakkında bilgilendiriyoruz” ifadelerini kullandı.
Çanakkale Kumarlar köyü Akol Madencilik kurşun madeni. 2013 yılında bu işletmede heyelan olmuş 1 işçi yaşamını yitirmişti. Kapalı ocak olduğu için kendini masum sanan bir maden. İçinden madenleri aldıktan sonra atıkları tekrar yerin altına koyacaklarmış. @Pel_in_Ce@ozer_akdemirpic.twitter.com/iKdAFmxywO
Kazdağları’nda eş zamanlı olarak birçok şirket tarafından sürdürülen projeleri değerlendiren Pınar Bilir şu değerlendirmede bulundu:
Madenciliğin teşviklerinin çok fazla olması, su ve alt yapı havzasına verilen teşviklerin şirketler için çok karlı olması sebebiyle şirketlere maliyeti çok az oluyor. O yüzden şirketlerin buraya yönelmesi çok normal. Burada şirketin bir Türk firması olup olmamasının da önemi yok çünkü her hâlükârda kazanç şirketin olacak halkın değil.
Ben hükümeti bu teşviklere itenin Türkiye’nin içinde bulunduğu ekonomik krize bağlı olduğunu düşünüyorum. Çanakkale’nin 2017’de 4 milyar TL tarım geliri var. Kirazlı’da şirketin bırakacağı miktar 172 milyon lira. Karşılaştırılabilecek bir değer değil. Kültürel mirasa bir saygı yok. Kazdağları mitolojisi ve tarihiyle, yurt dışında ders kitaplarında okutulan bir dünya mirası. Hangi mantıkla yapıldığını ve arkada nasıl pazarlıklar döndüğünü bilemiyorum.
İstanbul’da 21-24 Kasım tarihlerinde Institut Français ve SALT Beyoğlu’nda gerçekleşen Sürdürülebilir Yaşam Film Festivali‘nde (SYFF 2019) 27 ülkeden uzun ve kısa metrajlı 28 film izleyici ile buluştu.
Sürdürülebilirlik kavramını ortaya koyan filmlerin yanı sıra festivalde davetli konuşmacılar ile bilgilendirici ve ilham verici söyleşiler gerçekleştirildi. Dört günlük bir maraton halinde gerçekleşen festivalde, farklı tarzda müzik grupları da müziğin evrensel ve bütünleştirici etkisini SYFF2019’a taşıdı.
Hayatın her alanında sürdürülebilirlik
Etki odaklı film seçkisinde iklim değişikliği, sosyal girişimcilik, bir insan hakkı olarak barınma ve konut, toplumsal dönüşüm, yerel ekonomi, sürdürülebilir ormancılık, turizm, çocuk işçiliği ve çocuk köleliği, sürdürülebilir üretim, sorumlu tedarik zinciri, barış, ekosistem restorasyonu, deniz permakültürü, enerjinin demokratik üretimi ve paylaşımı gibi konular merkezdeydi.
Habip: Bilim çocukların hayatına anlam katıyor
Yarını Yaratmak/ Inventing Tomorrow film gösteriminin ardından Bilim Kahramanları Derneği kurucusu Hakan Habip, yapılan çalışmalarla ilgili paylaşımda bulundu ve izleyenlerin sorularını yanıtladı. Bilimin dünyanın her tarafında çocukları birleştirdiğini, onların hayatına anlam kattığını belirten Habip, yaptıkları çalışmalarda mümkün olduğunca birleştirici kelimeler kullandıklarını, ayırıcı kelimeler kullanmamaya çalıştıklarını; yarışma kelimesi, rekabet kelimesi, hatta sonuç kelimesini kullanmadıklarını belirtti.
Bilim Kahramanları Derneği kurucusu Hakan Habip
Gerek eğitimde gerek iş dünyasında sürekli olarak sonuç konuşulduğu için “sonuca ulaşmak için yapılan her şey mubahtır” kavramının ilkokulda sınavlara başladığımız andan itibaren kafamıza işlendiğini belirten Habip izleyenleri Bilim Kahramanları Derneği’nin etkinliklerine davet etti.
‘Turizm güzel hayaller üzerine kurulu’
Bu yılın konukları arasında film seçkisinde yer alan Turist İstilası / Overbooking filminin yapımcısı Joe Holles ve yönetmen Álex Dioscórides Gomis vardı. Film gösteriminin ardından, aynı zamanda sürdürülebilir turizm ile ilgili çalışmalar yürüten filmin yapımcısı Joe Holles bir konuşma yaptı ve gelen soruları yanıtladı. Turizmin güzel hayaller üzerine kurulu bir araç olduğunu, ancak birçoğumuzun fark ettiği üzere, genellikle bir zamanlar düşündüğümüz gibi olumlu değişime neden olmadığını söyledi.
Joe Holles & Álex Dioscórides Gomis
Turizmin olumlu değişim için itici bir güç olması konusunda birçok imkana sahip olduğumuzu belirten Holles, özellikle son dönemde sürdürülebilir, sorumlu veya otantik turizmin giderek daha fazla insan için önem kazandığına dikkat çekti. Holles, insanların yerelde ne yeniyorsa onu yemeyi, nasıl yaşanıyorsa onu deneyimlemeyi istediklerini; bu sayede yaşamak için iyi olan bir yerin, turizm için de iyi olmasının giderek daha fazla öneme sahip olacağını belirtti.
Sürdürülebilirlik ve gelişme hakkı bağlantısı
Cesur Barış / A Bold Peace filminin ardından sohbet programının konuğu gelişme hakkı alanında araştırma yürüten Bilgi Üniversitesi’nde hukuk doktora öğrencisi Sinan Odabaşı oldu. Latin Amerika ülkeleri üzerine araştırmalar yapan Odabaşı, aslında soyut bir kavram olan gelişme hakkının içeriği konusunda bilgiler paylaştı.
Sinan Odabaşı
Sürdürülebilirlik ile gelişme hakkı bağlantısından söz eden Odabaşı, son dönemde BM çevrelerinde “gelişme/kalkınma” kelimesinin başına “sürdürülebilir” kelimesi olmadan kullanılmaz hale geldiğini; bunun birçok bağlamda bir bakıma ödev gibi yapıldığını söyledi. Ama bunun bir ödev değil, özellikle gelişmekte olan ülkeler için bir hak olarak tanımlanması gerektiğini ifade etti.
Hayatın Sofrası ekibi ile söyleşi
Sofra / Soufra filmin ardından Türkiye’den güzel bir örnek olan “Hayatın Sofrası” festival konuğuydu. Ocak 2018’in başlarında Şenhayat Alp’in başlattığı bu proje “ev kadınlarının mutfaktaki bilgeliğini taşımak” amacındaydı. Ana önceliklerinin hizmet ettikleri insanlara sağlıklı gıdaların ulaştırılması olduğunu söyleyen Alp, yaptıkları çalışmalar hakkında bilgiler verdi.
Hayatın Sofrası ekibi
Sefertası Hareketi’ni başlatan ekip kendileri ile ilgili bilgiler aktardılar. Şenhayat Alp, sürdürülebilirlik başlığı altında kendilerinin “temiz gıda” bölümünde yer aldıklarını belirtti. Bunun için de çok fantastik şeyler yapmaya gerek olmadığını söyleyen Şen, atalık tohum, mera eti ve mevsiminde yemenin zaten sorunların %90’ını çözeceğini ifade etti.
Müzik grupları sahne aldı
Festival seçkisinde ekolojik ve sosyal konulara dikkat çeken sanatçılar da sahne aldı. Festivalin ilk günündeki müzik molasında müziğin anlamı, üretim ve paylaşım biçimlerine dair özgün ve duyarlı yaklaşımı ile dikkat çeken In Hoodies yer aldı. Yasemin Özler, Zeynep Oktar ve 2015’ten bu yana In Hoodies adıyla müzik yapan müzisyen ve söz yazarı Murat Kılıkçıer, mini bir konser gerçekleştirdiler.
In Hoodies
Festivalin bir başka konuğu Barış İçin Müzik Yaylı Grubu’ydu. İmkânları sınırlı binlerce çocuğa ortak sosyal ve kültürel yaşam alanları oluşturarak, sanata katılım hakkı önündeki engelleri kaldırmayı hedefleyen Barış İçin Müzik Vakfı, Barış için Müzik Yaylı Grubu ile mini bir konser verdi. 10-20 yaş aralığında 20 çocuk ve gençten oluşan orkestra mini programlarında Holst, Vivaldi ve Mozart’ın eserlerinden seslendirdiler. Konserlerini Astor Piazzolla’nın Libertango’su ile noktalayan grup izleyicilerden büyük beğeni ve alkış aldı.
Festivalin üçüncü gününde; Alternatif Yaşam Derneği’nin bir alt projesi olan “Herkes için Müzik” sloganıyla 10 yılı aşkın bir süredir dünyanın dört bir yayından profesyonel müzisyenler ile “Düşler Akademisi”nde sanat eğitimi alarak yeni bir kariyer fırsatı kazanan öğrencileri aynı sahnede buluşturan Social Incluison Band sahne aldı.
Fuat, Şanışer, Sokrat St, Mert Şenel ve Ados
Festival kapanışı ise Susamam ile gerçekleşti. Fuat, Şanışer, Sokrat St, Mert Şenel ve Ados’un birlikte seslendirdiği Susamam şarkısı, SYFF2019’un kapanışına imza attı. Malili ünlü şarkıcı ve aktivist Inna Modja’nın gözünden Afrika’da gerçekleşmesi planlanan Büyük Yeşil Duvar / The Great Green Wall projesini anlatan belgeselin ardından sahne alan müzisyenler, Festival’in yarattığı farkındalığı şarkıları ile desteklediler.
Sürdürülebilir Yaşam Film Festivali Hakkında
SYFF 2008 yılından bu yana, sürdürülebilirlik kavramının ve birbiriyle etkileşim içinde olan sistemik sorunların daha iyi anlaşılmasını sağlarken dünyanın farklı bölgelerinden topladığı hikayelerle ilham vererek yeni bir yaşam kültürünün oluşmasına katkı veriyor, etki odaklı seçkisiyle izleyiciyi dönüşüm için harekete davet ediyor.
SYFF, festivalin yanı sıra surdurulebiliryasam.tv ile işbirliği yaparak film seçkisinin toplumun geniş kesimlerine ulaşmasını sağlıyor. surdurulebiliryasam.tv, festivalin ardından sivil toplum kuruluşlarının, yerel yönetimlerin, eğitim kurumlarının ve şirketlerin faydalanabileceği şekilde SYFF seçkisiyle etkinliklere içerik sağlıyor.
Hava kirliliğinin ‘daha önce görülmemiş seviyelere ulaştığı’ Hindistan‘da Yüksek Mahkeme, temiz hava ve suyun anayasal bir hak olduğuna dikkat çekti ve hükümetlerin bunu sağlayamadığını vurguladı. İnsanların yaşama hakkının tehdit altına olduğunu belirten mahkeme, harekete geçilmesi çağrısında bulundu.
Hâkimler Arun Mishra ve Deepak Gupta, görevlerini yerine getirmede başarısız olmalarına rağmen kirli hava ve su sorunundan neden sorumlu tutulmamaları gerektiğini açıklamaları için hükümetlere altı hafta süre verdi.
Başkent Yeni Delhi’deki durumun ‘cehennemden bile kötü’ olduğunu vurgulayan Yüksek Mahkeme, milyonlarca insanı zehirli gaz solumak durumunda bırakan Pencap, Haryana, Delhi ve Uttar Pradeş eyaletlerindeki hükümetlerin özellikle sorumlu tutulması gerektiği belirtildi.
‘Yavaş ve acılı bir ölüm yerine patlayıcıyla öldürülmeyi tercih ederler’
Hâkim Arun Mishra, “Alay konusu olduk. Hükümet başkentteki vatandaşlarına temiz hava ve su sağlayamıyor. Tüm bu gelişmenin ne anlamı var? Eğer bunu kontrol edemiyorsan bu ülke nasıl küresel güç haline gelebilir? Bu iç savaştan daha kötü değil mi?İnsanlar neden bu gaz odalarının içinde yaşıyor?”ifadelerini kullandı.
Mishra, hava kirliliğiyle bağlantılı kanser gibi hastalıklar nedeniyle insanları yavaş ve acı dolu bir ölümün beklediğine de dikkat çekti ve insanların bunun yerine ‘patlayıcıyla öldürülmeyi tercih edebileceklerini’ söyledi.
Hâkimler, eyalet hükümetlerinin vatandaşlara temiz hava ve su sağlamak zorunda olduğunu, aksi takdirde tazminat ödemeleri gerekeceğini kaydetti.
Ülkede kirlilik yüzünden vatandaşlara milyonlarca maske dağıtıldı.
Eğitime ara verildi, uçaklar rota değiştirdi
Hindistan’da özellikle başkent Yeni Delhi’de, yılın bu dönemlerinde tarım faaliyetleri için yakılan anızlara ek olarak egzoz dumanları ve endüstriyel faaliyetlerden kaynaklanan emisyonlar, hava kirliliğinin çok yüksek düzeylere çıkmasına neden oluyor.
Hava kalitesinin tehlikeli seviyede olması sebebiyle 1-5 Kasım’da başkentte eğitime ara verilmiş, öğrencilere maske dağıtılmıştı. Uçaklar kirlilik nedeniyle başkent çevresinde rotalarını değiştirmek zorunda kalmıştı. Kentte acil durum ilan edilmişti.
Yetkililer hava kirliliği nedeniyle halka evlerinden çıkmamaları uyarısında bulunuyor. Yetkililer ayrıca evlerin kapılarının ve pencerelerinin kapalı tutulmasını istiyor.
Dünya Sağlık Örgütü’nün geçen yıl yayımladığı verilere göre, dünyada hava kirliliğinin en fazla olduğu 10 şehir Hindistan’da bulunuyor.
Avustralya’da haftalardır süren yangında alevler arasından kurtarılan ve Lewis adı verilen koala tüm çabalara rağmen kurtarılamadı. Bir kadın tarafından kurtarılma görüntüleri sosyal medyada viral olan koalanın bakıma alındığı hastane yetkilileri, Lewis’in yanıkları ile ilgili yoğun bir tedavi uygulandığını fakat yaralarının iyileşmesinin imkansız olduğu görüldüğü için iğneyle uyutulduğunu açıkladı.
Port Macquarie Koala Hastanesi‘nden yapılan açıklamada Lewis’in yanıklarının kontrolü ve bandajlarının değişimi için genel anestezi uyguladıklarını fakat yaralarının giderek daha kötüleştiği belirtildi.
Sosyal medyadan yapılan duyuruda “Hastanenin birinci amacı hayvanların refahını sağlamaktır, bu nedenle böyle bir karar alınmıştır” denildi.Hastane ayrıca açılan kampanyaya yapılan 1,66 milyon dolarlık bağış için de teşekkür etti.
Ülkede haftalardır süren yangın, büyük bir harabiyet yaratmış; koalaların üreme alanlarına da ulaşan yangın yüzünden 400’ye yakın hayvan alevler içinde can vermişti. Koalaların nesli tükenme tehlikesi altında bulunuyor. Son yangınların, doğal ortamda yaşayan koala nüfusu için büyük bir olumsuzluk yarattığı belirtiliyor.