Ana Sayfa Blog Sayfa 2314

Termik santrallere filtre ertelemesi torba yasadan çıkarıldı

15 termik santralin filtresiz çalışma izninin 2,5 yıl daha ertelenmesini öngören Madde 50 “Dijital Hizmet Vergisi ile Bazı Kanunlarda ve 375 Sayılı Kanun Hükmünde Kararnamede Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun” isimli torba yasadan çıkarıldı.

Filtresiz çalışan çevre mevzuatına uyum için gerekli yatırımları yapmaları getiren muafiyet süresinin dördüncü kez uzatılması anlamına gelen yasa AKP ve MHP oylarıyla meclisten geçirilmişti. Daha sonra gene aynı yasa, Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın vetosu ile engellenmişti.

Veto kararının ardından TBMM Plan ve Bütçe Komisyonu’na tekrar gönderilen torba yasa dün akşam saatlerinde komisyonca yeniden değerlendirildi.  Yapılan görüşmeler sonunda termik santraller ile ilgili düzenleme torba yasadan çıkartıldı.

9 maddelik NATO Sonuç Bildirgesi yayınlandı

Londra’da gerçekleşen NATO Liderler Zirvesi‘nin sona ermesinin ardından ‘Londra Deklarasyonu‘ ismiyle sonuç bildirgesi yayımlandı. Dokuz maddeden oluşan bildiride müttefikliğin devamlılığının altı çizilirken, savunma yatırımlarının arttırılacağı ve Rusya’nın agresif tutumuna karşı birlik olunacağı belirtildi.

Aynı zamanda ilk defa bir NATO metninde Çin hakkında bir madde yer aldı. Çin’in politikaları hakkında bütünlüklü cevap verilmesi gerekebileceği söylendi.

9 maddelik bildirge

İttifak’ın 70. yılının ve Demir Perde’nin düşüşünün 30. yılı olduğu hatırlatılan bildirgede “NATO kolektif savunmamız ve müttefikler arası karar ve danışma mekanizmasının temel taşı olmaya devam ediyor” denildi. Washington Anlaşması’nın 5. Maddesine göre bir müttefiğe yapılan karşı saldırının herkese yapıldığına sadık kalınacağı söylendi.

Savunma harcamalarında artış

“Bölünmez güvenlik” için gereken bedel ve sorumlulukların paylaşılacağının sözünün verildiği bildirgede Savunma Yatırım Taahhüttü aracılığıyla savunma yatırımlarının yüzde 2 ile yüzde 20 arasında arttırılacağı belirtildi. .  Açıklamada “Washington Anlaşması’nın 3. Maddesine bağlı olarak her türlü saldırıya karşı koymak için bireysel ve kolektif gücümüzü arttırmaya devam ediyoruz” denildi.

‘Rusya bir tehdit oluşturuyor’

Üçüncü maddede Rusya ile ilişkilere değinildi ve “İttifak olarak her türlü stratejik yönden çeşitli tehdit ve zorluklarla karşı karşıya kalıyoruz. Rusya’nın agresif tutumu Avrupa-Atlantik güvenliğine yönelik bir tehdit oluşturuyor, her şekli ve yöntemiyle terör hepimiz için bir tehdit oluşturmaya devam ediyor. Devletler ve devlet dışı aktörler kurallar üzerine kurulmuş uluslararası düzene meydan okuyor. Sınırlarımız dışındaki istikrarsızlık düzensiz göçlere katkı sağlıyor. Siber saldırılarla karşı karşıya kalıyoruz” ifadeleri kullanıldı. Rusya’ya önlem almak için nükleer, geleneksel ve füze ile savunma kapasitilerini arttırdıklarının belirtildiği açıklamada şu ifadeler yer aldı:

Orta Menzilli Kuvvetler Anlaşması’nın sona ermesinin ardından Rusya’nın Avro-Atlantik güvenliğine risk oluşturan yeni orta menzilli silahlar konuşlandırmasına önlem aldık ve önlem almaya devam ediyoruz. Denizde ve havada özgürlüklerimizi korumak için daha fazla girişimde bulunmaya hazırlanıyoruz. Nükleer, geleneksel ve füze ile savunma kapasitemizi ve gücümüzü geliştirmeye devam ediyoruz. Nükleer silahlar var oldukça NATO bir nükleer ittifak olarak kalacaktır. Efektif silah kontrolü, silahsızlanma ve silahların yayılmasını önleme gibi konulara güvenlik ortamının sağlanmasını göz önünde bulundurarak bağlılığımızı sürdürüyoruz. Bütün müttefiklerimiz Nükleer Silahların Yayılmasını Önleme Anlaşması’nın tam olarak uygulanmasına kendisini adamış durumdadır. Diyaloğa ve Rusya’nın hamleleri bunu mümkün kıldığında Rusya ile yapıcı bir ilişki kurmaya açık olmaya devam ediyoruz.

‘Çin’in artan etkisi değerlendirilmeli’

Siber saldırılara cevap vermek için altyapılarının güçlendirildiğinin söylendiği bildirgede iletişim güvenliği sağlamak için adımlar atıldığı belirtildi. Bunun yanı sıra, bir NATO bildirgesinde ilk kez Çin’den bahsedilerek “Çin’in artan etkisinin ve uluslararası politikalarının ittifakın bütünlüklü halde cevap vermesi gereken fırsatlar ve zorluklar yarattığını biliyoruz” ifadeleri kullanıldı.

Bağlılık taahhütlerinin tekrarlandığı ve NATO için hizmet eden herkese teşekkürlerin sunulduğu bildirgede bir sonraki görüşme tarihi 2021 olarak belirlendi.

 

‘Bu Son Şansımız mı?’ belgesel gösterimi İstanbul ve Ankara’da

“İnsanlar acı çekiyor. İnsanlar ölüyor. Bütün ekosistemler çöküyor. Kitlesel bir yok oluşun eşiğindeyiz. Ve sizin tek konuştuğunuz şey para pul ve sonsuz ekonomik büyüme masalları!” –Vegan iklim aktivisti Greta Thunberg, Birleşmiş Milletler Climate Action Summit 2019 [İklim Hareketi Zirvesi 2019]

SALT’ın 2015’te Paris’teki iklim zirvesi COP21 paralelinde başlattığı gösterim programı “Bu son şansımız mı?”3 – 8 Aralık 2019 tarihlerinde İstanbul’da SALT Beyoğlu‘nda ve 18 – 20 Aralık 2019 tarihlerinde Ankara’da Goethe Institut-Ankara‘da gerçekleşecek.

Atmosfere salınan ve küresel ısınmaya yol açan sera gazı yoğunluğu, Amazon yağmur ormanlarından Sibirya ve Endonezya’ya felaket düzeyinde yangınlar, buzulların erimesi, sel ve kuraklıklar, yükselen deniz seviyesi ve okyanusların asitlenmesi, kirlilik, nesli tehlike altında olan türler, nüfus artışı, kıtlık, endüstriyel gıda üretimi, ormansızlaştırma-kırmızı et tüketimi ilişkisi, yetersiz beslenme, azalan doğal kaynaklar, iklim adaletsizliği, iklim mülteciliği… Dünya, 12 bin yıllık Holosen’den “İnsan Çağı” Antroposen’e doğru hızla ilerliyor. Bilim insanları, aktivistler ve Küresel İklim Grevi’ne katılan milyonlarca insanın yüksek sesle dikkati çektiği üzere; gelecek birkaç bin yılın nasıl geçeceğini gelecek birkaç yıl tayin edecek.

SALT tarafından ilk kez, Paris Anlaşması’nın onaylandığı Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği 21. Taraflar Konferansı (COP21) paralelinde gerçekleştirilen ‘Bu son şansımız mı?’ programı beşinci yılına girdi. Tarihin en sıcak yıllarından biri olarak kayda geçen 2015’ten bu yana İstanbul ve Ankara’da, iklim değişikliği meselesini çevresel, kültürel ve ekonomik yönlerden irdeleyen 40 belgesel film gösterildi. Herkesi çevre üzerindeki bireysel ve küresel etkileri sorgulamaya, aciliyet ve sorumlulukları değerlendirmeye teşvik eden program kapsamında bu yıl 3-8 Aralık’ta SALT Beyoğlu’nda sekiz, 18-20 Aralık’ta Goethe Institut-Ankara’da beş belgesel yapım sunulacak.

İstanbul gösterimleri 3 Aralık Salı Stefano Liberti ve Enrico Parenti, Soyalism [Soyalizm], 2018 filminin gösterimiyle başladı.

Belgesel, Çin’de et tüketiminin sürekli artması, Amazon yağmur ormanlarının geleceğini nasıl tehdit eder? Brezilya’daki büyük tarım ticareti şirketleri, domuz yetiştiriciliğinde kullanılan soya fasulyesini neden Mozambik’te üretmek ister? sorularına yanıt arıyor.

İklim krizi ve aşırı nüfus artışının etkilerinin gitgide şiddetlendiği günümüzde, üretimden tedarike gıda zinciri belli başlı küresel devlerin egemenliğinde bulunuyor. Brezilya’nın soya fasulyesi yetiştirilen devasa tesislerinden Çin’in “ultra modern” kesim tesislerine domuz eti üretimine odaklanan Soyalism [Soyalizm] (2018), sektörün yıllar içerisinde nasıl bir dizi güçlü şirketin kontrolü altına girdiğini araştırıyor. Söyleşiler ve animasyon görüntülerinin eşlik ettiği belgesel film, dünya ve bütün canlılar için sürdürülemez hâle gelen endüstriyel gıda sisteminin çıkmazlarına dikkati çekiyor.

*Birleşmiş Milletler’in Eylül’de çıkan Global Sustainable Development Report 2019 [Sürdürülebilir Küresel Gelişme Raporu 2019] yayınına göre: Ülkelerin gıda israfından ve hayvansal protein kaynaklarına ağırlık vermekten kaçınıp tüm değer zincirini göz önünde bulundurarak gıda üretim sistemlerinin çevresel etkilerini azaltması şarttır. Hem gelişmekte olan hem de gelişmiş ülkeler, giderek daha çok kişiyi etkileyen aşırı kiloluluk dâhil olmak üzere, her türlü yetersiz beslenme sorununa daha çok eğilmelidir.

İlk gün gösterimi Jennifer Baichwal, Edward Burtynsky ve Nicholas de Pencier’in Anthropocene: The Human Epoch [Antroposen: İnsan Çağı], 2018 filmi ile devam etti.

Çin kıyı şeridinin yüzde 60’ını kaplayan beton dalgakıranlar, Almanya’da üretilmiş devasa kara araçları, Ural Dağları’ndaki gerçeküstü görünümlü potas madenleri, ağır metal kirliliğinin hâkim olduğu kapalı şehir Norilsk, iklim değişikliğinden ötürü tehlike altında olan Büyük Bariyer Resifi ve dünyanın en kurak çölü Atacama’daki lityum yatakları… Bilim ve sanatı bir araya getiren Anthropocene: The Human Epoch [Antroposen: İnsan Çağı] (2018), gezegenin dört bir yanında insanlığın neden olduğu zararlar ve kayıpların izini sürüyor.

Bir üçlemenin son filmi olan belgesel yapım, yaklaşık 12 bin yıl önce başlayan Holosen Çağı’nın insanın yeryüzündeki yıkıcı etkisine bağlı olarak 20. yüzyıl ortalarında sona erdiği ve dünyanın Antroposen’e (İnsan Çağı) girdiği tartışmasını yürüten Antroposen Çalışma Grubu’nun on yıllık araştırmalarına dayanıyor. Altı kıtadan 20 ülkedeki 43 konumda çekimleri yapılan ve eleştirel içeriğinin yanı sıra görselliğiyle dikkati çeken film, Uluslararası Belgesel Birliği’nin (IDA) 2019 Pare Lorentz Ödülü kapsamında mansiyona layık görüldü.

*Birleşmiş Milletler’in Haziran’da yayımlanan World Population Prospects 2019 [Dünya Nüfus Beklentisi 2019] raporuna göre: 2019’da 7,7 milyar olan dünya nüfusunun 2030’da 8,5 milyara, 2050’de 9,7 milyara ve 2100’de 10.9 milyara yükselmesi beklenmektedir.

Gösterimlere 4 Aralık Çarşamba günü Victor Kossakovsky’nin Aquarela, 2018 filmiyle devam edilecek.

“Aquarela‘da, suyla ilişki kurarken deneyimlenebilecek her duyguyu kaydetmeye çalıştım; güzel hisler kadar coşku ve ilhamın, yok oluş ve yıkımın insanda uyandırdığı sarsıcı hisleri de…”

Victor Kossakovsky’nin 2018 yapımı belgesel filmi Aquarela, suyun dönüştürücü güzelliği ve saf gücüne; bu en değerli elementin öngörülemezliği karşısında insanın yetersizliğine dair derinlikli bir yolculuk. Yüzeyi tamamen buz tutmuş Baykal Gölü’nden Miami’yi vuran Irma Kasırgası’na ve Venezuela’da bulunan, dünyanın en yüksek şelalesine uzanan film, iklim değişikliğinin gittikçe daha çok etkilediği suyun görsel hikâyesini anlatıyor.

Saniyede 96 kare çekilmiş çarpıcı görüntülerle evrenin yaşam kaynağını resmetmeye girişen filme, yerler ve olaylar hakkında tanımlayıcı anlatımlar yerine, doğal seslerin yanı sıra Fin besteci Eicca Toppinen’in heavy metal müzikleri eşlik ediyor.

*Birleşmiş Milletler’in Mart’ta çıkan World Water Development Report 2019 [Dünya Su Gelişim Raporu 2019] yayınına göre: İki milyardan fazla insan ileri derecede su sıkıntısı yaşamakta ve yaklaşık dört milyar insan yılın en az bir ayını şiddetli su kıtlığıyla geçirmektedir. Temiz su ihtiyacı ve iklim değişikliğinin yoğun etkileri arttıkça sıkıntı seviyesi de artacaktır.

6 Aralık Cuma günü Sasha Friedlander ve Cynthia Wade’in Grit, 2018 filmi gösterilecek.

Endonezya’nın Doğu Java bölgesindeki çamur volkanı patlaması bir depremden mi, yoksa doğal gaz sondajı yapan çok uluslu şirketin hatasından mı kaynaklandı? 16 yerleşim yerinin yok olduğu, yaklaşık 60 bin insanın yer değiştirmek zorunda kaldığı ve onlarca fabrika, okul ve caminin yerin 20 metre derinine gömüldüğü felakete dair tartışmalar 2006’dan bu yana sürüyor.

Ay yüzeyini andıran görünümüyle popüler bir turist noktası hâline gelen bölge, zararları karşılanmamış halkın da ekmek kapısı olmuş. Kendi kendine rehberlik yapmayı öğrenen Harwati, meraklı turistleri gezdirerek evinin geçimini sağlıyor. Bu garip diyar, moda fotoğrafçılarını, bedenlerini çamurla kaplayarak protesto gösterisi yapanları ve selfi çubuğu satan işportacıları bir araya getiriyor.

Harwati’nin olayın yaşandığı yıl 6 yaşında olan kızı Dian geleceğini çamurdan kurtarmaya kararlı; annesi ve komşularının adalet mücadelesinde bilfiil yer alıyor. Grit (2018), Dian’ın aktivist bir gence dönüşümüne tanıklık ederken yakın tarihin en büyük çevre felaketlerinden birinin nedenleri ve kurumsal güç kavramına ilişkin sorgulamalara ışık tutuyor.

*Birleşmiş Milletler’in Ağustos’ta çıkan Asia-Pacific Disaster Report 2019 [Asya-Pasifik Bölgesi Felaket Raporu 2019] yayınına göre: …bu ülkelerdeki en savunmasız ve marjinalleştirilmiş bireylerin felaketlerden daha fazla etkilenme riskiyle karşı karşıya olması eşitsizlik uçurumunu derinleştirmektedir. Bu da, yoksulluk, eşitsizlik ve felaketlerden oluşan şiddetli kısır döngünün nedenidir.

7 Aralık Cumartesi Josh Murphy’nin Artifishal, 2019 ve Brett Story’nin The Hottest August [En Sıcak Ağustos], 2019 filmleri gösterilecek.

Artifishal (2019) insanlara, nehirlere, yabani balıklar ile yaşam alanlarına dair doğru bilinen yanlışları sorguluyor; yabani somonun neslini tükenme noktasına getiren süreçte balık kuluçkahaneleri ve çiftlikleri, su ürünleri endüstrisi ve politikaları ile bilgisizlik ve denetimsizliğin rolünü araştırıyor.

İzlanda, Norveç, İskoçya ve İrlanda gibi ülkelerdeki somon yetiştiriciliği sektörüne odaklanan belgesel film, türetilen geçici çözümlerin doğa ve çevre yıkımının önüne geçeceğine dair kanının yol açtığı ekolojik, finansal ve kültürel sorunları irdeliyor. Vergilerle desteklenen bir sektörün nasıl yabani balıkların geleceğini tehdit ettiğini, su kaynaklarını kirlettiğini ve çözümü için çalıştığını iddia ettiği sorunu daha da kötüleştirdiğini ortaya koyuyor.

*Biyoçeşitlilik ve Ekosistem Hizmetleri Konulu Hükûmetlerarası Bilim-Politika Platformu’nun (IPBES) geçen Mayıs’ta yayımlanan 2019 Global Assessment Report on Biodiversity and Ecosystem Services [Biyoçeşitlilik ve Ekosistem Hizmetleri Hakkında Küresel Değerlendirme Raporu 2019] araştırmasına göre: Plastik kirliliği 1980’den bu yana on kat artmıştır; her yıl 300-400 milyon tonluk ağır metal, çözücü madde, zehirli kimyasal ve diğer sanayi tesisi atıkları okyanus ve denizlere dökülmektedir…

Toplumsal kaygılarla örülü bir maske altında iklim değişikliğine dair mesajlar içeren The Hottest August [En Sıcak Ağustos], Ağustos 2017’de New York şehrinde geçiyor. İktidara yeni gelen başkan, kira zamları, beyaz milliyetçiliğinin yükselişi, kıyılardan yangın ve kasırga haberleri derken sokakları dolduran insanlar neredeyse her konuda artan endişelerini dile getiriyor.

2019 yapımı belgesel film, geleceğe dair birtakım soruları esas alıyor: “Bugün bulunduğumuz yerden gelecek nasıl görünüyor? Hepimiz aynı yerde değilsek ne olacak peki?” Şehirden yükselen cevapların kaydı, felaketi bekleyen bir toplumda sıradan hayatları meşgul eden endişeleri, avuntuları ve hayatta kalma stratejilerinin iç yüzünü gösteriyor.

*Durham ve Lancaster üniversitelerinden bir grup toplum bilimcinin geçen Haziran’da yayımlanan bir araştırmasına göre: İklim kirliliğinde önemli bir payı bulunan ABD Silahlı Kuvvetleri, birçok ülkeden daha fazla miktarda sıvı yakıt tüketmekte ve sera gazı emisyonuna neden olmaktadır.

Film gösterimleri 8 Aralık Pazar günü David Gómez Rollán’ın Chamán [Şaman], 2018 filminin gösterimiyle devam edecek.

Chamán [Şaman] (2018), insanların doğal çevreleriyle kurduğu köklü ilişkiye Moğolistan odağında bakıyor. İklim değişikliği kadar süregelen çevresel ve toplumsal meselelerden yola çıkan belgesel film, yerel toplulukların geleceğini güvence altına almak için doğa ve doğal kaynakların koruyucusu olarak şaman sayısının günden güne artmasına dikkati çekiyor.

Asya kültürleri ve toplumlarıyla ilgili çalışmalar yürüten yönetmen David Gómez Rollán’ın derlediği hikâyelerde vahşi hayat, göçebelik, madencilik, iklim mülteciliği ve şamanlık iç içe geçiyor.

*Geçen Eylül’de yayımlanan Birleşmiş Milletler Hükûmetlerarası İklim Değişikliği Paneli (IPCC) Special Report on the Ocean and Cryosphere in a Changing Climate [Değişen İklimde Okyanuslar ve Kriyosfer Özel Raporu] araştırmasına göre: …Arktik ve yüksek dağlık alanlarda kar ve buzla kaplı alanların küçülmesi, ağırlıklı olarak gıda güvenliği, su kaynakları ve kalitesi, geçim kaynakları, sağlık ve yaşam koşulları, altyapı ve ulaşım, turizm ve eğlence faaliyetleriyle topluluk kültürleri üzerinde bilhassa yerli halklar açısından olumsuz etkiye yol açmaktadır.

İstanbul gösterimleri Lindsey Grayzel’ın The Reluctant Radical [Zoraki Radikal], 2018 filmiyle sona erecek.

“Daha büyük bir suçu önlemek adına işlenen bir suç affedilebilir mi? Hatta bunun gerekli olduğu bile düşünülebilir mi?”

İklim aktivisti Ken Ward’ın mücadelelerine odaklanan The Reluctant Radical [Zoraki Radikal], yıllarca çevre kuruluşlarında çalışmış orta yaşlı bir adamın korkularını yenerek fosil yakıt endüstrisine karşı kararlı duruşunu belgeliyor. Gelecek kuşaklar adına duyduğu sorumluluk duygusuyla uzun bir hapis cezasını bile göze alan Ward, şiddet içermeyen sivil itaatsizlik eylemlerine girişiyor.

İnsanın doğruluğuna inandığı zorlu bir yolda ödediği bedeller kadar hissettiği tatmin duygusunu yansıtan 2018 tarihli belgesel yapım, izleyiciyi şu soruyla baş başa bırakıyor: Acaba Ward gerçeklikten kopmuş biri mi, yoksa asıl hayal dünyasında olan, gezegenin el birliğiyle yok edildiğine dair kanıtlar karşısında dahi harekete geçmeyen toplumların ta kendisi mi?

İstanbul gösterimleri programına şuradan ulaşabilirsiniz.

SALT’ın beşinci yılına giren Bu son şansımız mı? programının başkent gösterimleri, 18-20 Aralık’ta Goethe Institut-Ankara‘da gerçekleştirilecek. Gösterim programına şuradan ulaşabilirsiniz.

Açık Radyo, Açık Dergi’de İlksen Mavituna konuğu Fatma Çolakoğlu ile film programını değerlendirdi.

Bu son şansımız mı? gösterimleri herkesin katılımına açık. Bütün filmler orijinal dilinde Türkçe ve İngilizce alt yazılı olarak gösterilecek.

SALT, Eylül 2015’te petrol, kömür veya gaz şirketlerinden destek kabul etmeyeceğini duyurmuştu

 

WWF: Akdeniz’de biyoçeşitlilik kaybı sürüyor

Dünya Doğayı Koruma Vakfı (WWF) yayınladığı son raporda bugün Akdeniz’in sadece 1.27’sinin etkin bir şekilde korunduğunu, bunların da ağırlıkla Akdeniz’in kuzeyinde yer aldığını açıkladı. 

Rapora göre, Akdeniz ülkeleri, denizlerinin yüzde 10’unu koruma altına alma ve bölgedeki denizel biyolojik çeşitlilik kaybını durdurma konusunda vermiş oldukları taahhütleri yerine getiremedi.

Akdeniz petrol ve doğal gaz baskısında

Barselona Sözleşmesi‘ne taraf olan Akdeniz ülkeleri, denizlerin korunması konusunda kat ettikleri yolu masaya yatırmak üzere İtalya’nın Napoli kentinde bu hafta bir araya geldi.

Toplantıda hükümetlerin, denizel biyolojik çeşitlilik kaybını durdurmak ve mevcut kayıpları geri kazanabilmek için 2020 sonrasına yönelik yeni eylem planları üzerinde anlaşma sağlamaları bekleniyor. 1976 yılında kabul edilen Barselona Sözleşmesi, Akdeniz’in kirliliğe karşı korunmasını ve eşsiz denizel biyolojik çeşitliliğini korumayı amaçlıyor.

WWF’in raporu, Barselona Sözleşmesi’nin ve sözleşmeye taraf olan ülkelerin bu amaçlarına ulaşamadığı gibi Akdeniz’in, petrol ve doğal gaz faaliyetlerinin baskısı altında bulunduğunu ortaya koyuyor.

İklim krizinin etkilerine karşı savunmasız

WWF-Türkiye Doğa Koruma Direktörü Sedat Kalem, konuyla ilgili yaptığı açıklamada şu görüşleri dile getirdi:

Barselona Sözleşmesi, Akdeniz ülkelerine işbirliği için eşsiz bir fırsat sunuyor ancak bugün gelinen noktada radikal bir değişime ihtiyaç var. Akdeniz ülkelerinin, denizel biyolojik çeşitliliği koruma konusundaki ilgisinin yetersizliği denizlerimizin her türlü tehdide ve iklim değişikliğinin etkilerine karşı savunmasız kalmasına neden olurken, denizlerde sürdürülebilir bir ekonomiyi gerçekleştirme çabalarını da olumsuz etkiliyor.

Akdeniz ülkelerinin liderleri, denizlerdeki biyolojik değerlerin korunmasını ve deniz ekosistemlerinin sürdürülebilirliğini birinci öncelik haline getirmeli ve 2030 yılına kadar Akdeniz’in en az % 30’unu etkin bir şekilde korumayı taahhüt etmeli.

WWF’nin önerileri

  1. Daha iddialı hedefler: Öncelikle biyolojik çeşitlilik ve ekosistem hizmetleri açısından görece az temsil edilen alanlar olmak üzere, deniz ve kıyı alanlarının en az %30’unun koruma altına alınmasını sağlayacak daha iddialı hedeflerin benimsenmesi.
  2. Daha güçlü nitel gelişim: Denizlerdeki çeşitliliği deniz koruma alanlarında daha iyi temsili, korunması, deniz koruma alanları arasındaki bağların güçlendirilmesi ve paydaşların süreçlere daha etkin katılımının sağlanması.
  3. Şefaf izleme mekanizmaları:  Bütün ülkelerdeki ilerlemeyi takip edebilmek için daha güçlü, şeffaf ve ölçülebilir izleme mekanizmalarının geliştirilmesi.
  4. Sürdürülebilir denizel peyzaj yöntemine entegrayon: Deniz koruma alanlarının, bütünsel bir yaklaşımla, içinde yer aldığı geniş coğrafya ile birlikte ekosistem temelli planlanması ve yönetilmesi.
  5.  Ulusal karasuları içinde ve ötesinde iyi yönetişim:  Devletler ve kurumlar arasında küresel ve bölgesel ölçekte, daha iyi hukuki ve sektörel işbirliklerinin gerçekleştirilmesi

Türkiye’de durum ne?

Türkiye, genel olarak 1988’den itibaren, Akdeniz ve Ege kıyıları boyunca deniz koruma alanı (daha sonra Özel Çevre Koruma Bölgesi “ÖÇKB” olarak adlandırıldı) ilan etmeye başladı.

Bugün Türkiye’de farklı statülerde (ÖÇKB, milli park, tabiat parkı, vb) koruma altında olan ve farklı bakanlıklarca yönetilen yaklaşık 32 deniz ve kıyı alanı bulunuyor.

Bunun yanında Tabiat Varlıkları Koruma Genel Müdürlüğü’nce yönetilen toplam 18 ÖÇK Bölgesinin 12’si, yaklaşık 17.575,79 km² deniz ve kıyı alanını kapsamaktadır. Halen Türkiye karasularının yaklaşık %4’ü yasal koruma alanı statüsüne sahip.

WWF-Türkiye’nin önerileri:

  • 2015 yılında hazırlanan Ulusal Deniz ve Kıyı Koruma Alanları Ulusal Stratejisi Çevre ve Şehircilik Bakanlığı tarafından onaylanarak bir an önce hayata geçirmeye başlanmalı.
  • Mevcut % 10 Deniz Koruma Alanlarının hedefi, bu Stratejiye uygun olarak, 2030 yılına kadar en az % 30’a yükseltilmeli ve tüm sahaların etkin yönetimi ve korunması sağlanmalı.
  • Daha etkin koruma ve yönetim (planların uygulanması, izleme, denetleme, koruma) için ilgili kurumların yapısı ve yerel birimleri güçlendirilmeli; Kaş-Kekova ve Datça örneklerinde olduğu gibi STKlar, uzmanlar ve yerel paydaşların katılımına olanak sağlayacak ortak yönetim mekanizmaları geliştirilmeli.

COP25’e katılım oranları açıklandı

2 Aralık Pazartesi günü başlayan ve yaklaşık iki hafta sürecek Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği 25. Taraflar Konferansı‘na (COP25) katılım oranları yayınlandı. Listeye göre, en çok katılımcının Fildişi Sahili’nden geldiği konferansa toplam 26,706 kişi kayıt yaptırdı.

Gazeteci sayısı ikiyi katlandı

Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi (UNFCCC) tarafından yayımlanan listeye göre katılımcıların 13,643’ü taraflardan oluşuyor. 9,987’si bilim insanları, iş dünyası ve sivil toplum kuruluşları gibi gözlemci kuruluşları temsil ediyor. Geçtiğimiz yıl Polonya’nın Katowice şehrinde gerçekleşen COP24’e oranla konferansı takip eden gazeteci sayısı iki katına çıkarak 3,076 oldu.

Kesin liste konferans sonunda yayınlanacak

Liste UNFCCC tarafından “provisional list” (nihai olmayan liste) olarak adlandırılıyor. Bu nedenle katılımcı sayısı müzakerelere kayıt yaptıran kişi sayısını gösteriyor. Konferansın yapılacağı ülke ve şehir son anda değiştirildiği için kısa bir süre içerisinde ulaşım ve konaklama ihtiyaçlarının ayarlanamaması sebebiyle zirveye katılamayan birçok temsilci olabilir. UNFCCC, konferans sonunda son listeyi yayınlayacak.

İlk üç ülke: Fildişi Sahili, Kongo ve İspanya

Zirvede en çok temsilcisi olan ülke 348 kişi ile Fildişi Sahili. 2017 yılında Bonn’da gerçekleşen COP23’te 492 katılımcısı olan Fildişi Sahili, geçtiğimiz yıl COP24’te ise 208 katılımcı ile en çok temsilcisi olan dördüncü ülke olmuştu. Kongo Demokratik Cumhuriyeti (KDC) ise 293 katılımcı ile ikinci sırada yer alıyor. KDC COP24’te de 237 katılımcı ile ikinci sırada yer alırken, COP23’te 340 katılımcı ile üçüncü sıradaydı. İspanya ise 172 temsilci ile üçüncü sırada yer aldı.

Türkiye’den 81 temsilci

Geçtiğimiz yıl 81 temsilciyle COP24’te yer alan Türkiye COP25’e de 81 temsilciyle katıldı. 81 temsilciden sadece 29’u kadın iken 52 erkek katılımcı bulunuyor.

İspanya’nın yanı sıra geçen yılki COP24’te 31 ve COP23’te 26 temsilcisi olan Şili bu yıl 136 temsilci ile 2019’daki zirveye güçlü bir katılım gösterdi. Bangladeş, Uganda ve Dominik Cumhuriyeti ise COP24’teki temsilci sayısının yaklaşık iki katı oranında katılımcıya sahip.

ABD’den 78 temsilci

Paris Anlaşması’ndan ayrılmak için başlattığı resmi sürece rağmen Amerika Birleşik Devletleri‘nin (ABD) 78 temsilcisi bulunuyor. Ülkenin, 2015’te 124 temsilci ile Paris’teki COP21’den bu yana en çok katılımı gösterdiği yıl oldu.

Katılımcıların yüzde 40’ı kadın

Zirveye katılan ülkeler arasında toplam 57 temsilci arasından yüzde 77 oranı ile 44 kadın temsilci ile en yüksek kadın temsil oranı gösteren ülke Finlandiya.

Ortalama olarak COP25’teki parti temsilcileri yüzde 60 erkek ve yüzde 40 kadın olarak ayrılıyor. Bonn’da bu oran yüzde 62 erkek- yüzde 38 kadın, COP24’te ise yüzde 63 erkek yüzde 38 kadın idi. COP25’teki dağılımın biraz daha eşitlikçi olduğu görülüyor.

Altı temsilcisi bulunan Saint Vincent ve Grenadinler ile bir temsilcisi olan Suriye’nin temsilcileri de kadın. Yemen’in ise 17 temsilcisinin, Pakistan’ın 16, Tacikistan’ın beş, Türkmenistan’ın dört, Lübnan’ın iki ve Mauritius’un sekiz katılımcılarının hepsi erkek.

KA.DER: Eşit temsile ulaşıncaya kadar mücadeleye devam!

Kadın Adayları Destekleme Derneği (KA.DER), Türkiye’de kadınların seçme ve seçilme hakkını kazanmasının 85. yıldönümü nedeniyle bir açıklama yaptı.

Açıklamada, eşitlik ilkesinin tüm toplumda yerleşmesi için kadınların kendi
tarihlerini hatırlamalarında yarar olduğu belirtilerek, “5 Aralık 1934, kadınların Osmanlı döneminden başlayarak ezilmeye, ikinci sınıf vatandaş sayılmaya, eve gönderilmeye karşı verdikleri mücadelenin sonucudur. Yani kadınlar hiç bir hakkını kolay kazanamadığı gibi seçme ve seçilme hakkını zor elde etmiştir. Bugün de mücadelemiz eşit temsil için sürüyor” denildi.

‘Nezihe Muhiddin ve arkadaşlarını saygıyla anıyoruz’

Açıklamada “Türkiye’de kadınlar seçme ve seçilme hakkını 1934 yılında kazandı. İsviçreli kadınlar ise 36 yıl sonra, 1971’de. Bugün TBMM’de kadın milletvekili oranı yüzde 17, İsviçre’de ise yüzde 42!” örneğini verilerek, 5 Aralık 1934’ten 2019 Türkiyesi’ne bakıldığında bugün gelinen noktanın çok yetersiz kaldığı vurgulandı. KA.DER’in 5 Aralık açıklamasının devamında şu ifadeler kullanıldı:

5 Aralık 1934 tarihinde Türkiye’de kadınlar seçme ve seçilme hakkını kazandı. Ancak o günün coşkusu sonraki yıllarda aynı şekilde süremedi. Oysa kadınlar 1850’lerden başlayarak ne mücadeleler vermişti. Dergiler çıkarmış, dernekler kurmuş, haklarının peşine düşmüştü. 1900’lerin başında ‘feminizm’i dillendirmiş, Cumhuriyet’in kuruluşunda kendi partilerini kurmaya kadar ilerlemişlerdi. Bu noktada Kadınlar Halk Fırkası’nı kuran Nezihe Muhiddin ve arkadaşlarını saygıyla anıyoruz.

Yüzde 9’a ulaşmak için 73 yıl bekledik

Kadınlar engellemelerle karşılaştılar, ama adım adım yürüdüler haklarına. 8 Şubat 1935’te ilk kez kadınların da olduğu seçimlerde 395 vekilin olduğu parlamentoya 18 kadın seçildi. %4,6 oranı başlangıç için fena sayılmazdı. Peki sonra, o 85 yıllık aralıkta ne oldu? Söyleyelim; engellemeler devam etti. 1950’de 487 vekil içinde sadece 3 kişiydik. Yani yüzde 0,6’ydık.

KA.DER 1997 kurulduktan sonra yapılan ilk genel seçimlerde yüzde 4 oranını yeniden yakaladık. İlk kez 2007’de yüzde 9,1’i gördük. 73 yıl sonra!!!

Yine de yetmez elbette. Bizim istediğimiz yüzde 50. Yani eşit temsil. Şimdi 600 milletvekilinden sadece 102’si kadın olunca, KA.DER olarak soruyoruz: “85 yılda sadece bir arpa boyu mu yol gittik?” Siyaset yolculuğumuzda, bunca gelişmeye, aradan geçen 85 yıla rağmen, ancak yüzde 17’ye ulaşmış olmamız, Anayasamızın eşitlik maddesine, imzaladığımız uluslararası sözleşmelere uygun mu?

Gelecek seçim gelecek kadın

Kadınlar da ülkemiz de bunu hak etmiyor. KA.DER olarak #GelecekSeçimGelecekKadın diyoruz. #EşitTemsil istiyoruz. Tıpkı tarihteki
hemcinslerimiz gibi eşitlik için mücadele etmeye ve dünyayı değiştirmeye devam edeceğiz. 5 Aralık 1934’te kadınların seçme ve seçilme hakkı kazanmasının 85. yıldönümü kutlu olsun.

22 yıllık mücadele

Kadın Adayları Destekleme Derneği (KA.DER), kadınların ve erkeklerin her alanda eşit olarak temsil edilmelerini savunan bir kadın örgütü. Mart 1997’de kurulan KA.DER, seçimle ve atamayla gelinen tüm karar organlarındaki kadın temsil oranlarını yükseltmek için çalışısan örgüt 22 yıldır bu konuda çalışmalar yürütüyor.

Dünya Sağlık Örgütü: İklim müzakerelerinde sağlık da konuşulmalı

Dünya Sağlık Örgütü (WHO)  Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Konferansı’nın ikinci gününde iklim değişikliğine yönelik yeni raporunu açıkladı.  İklim değişikliğinin 21. Yüzyıldaki en büyük sağlık tehdidi olabileceğinin vurgulandığı raporda aşırı sıcaklar, stres, sıtma ve kolera gibi sebeplerle insan sağlığını doğrudan etkilediğini belirtti.

Planlar tamam, uygulama yok

101 ülkenin katılımıyla gerçekleştirilen anketlere dayanan raporda, ülkelerin iklim değişikliği ve sağlık konusunda çabalarının arttığı ancak uygulamada eksik oldukları söylendi:  “Ankete katılan ülkelerin yarısı ulusal bir sağlık ve iklim değişikliği stratejisi veya planı geliştirmiştir. Endişe verici bir şekilde, yalnızca yüzde 38’i ulusal plan stratejilerini kısmen uygulamak için yeterli finansmana sahip. Ve yalnızca yüzde 10’dan daha azı bu planların tamamen uygulanması için kaynaklarını kanalize ediyor.”

Ghebreyesus: Kaynak ayırmak ahlaki bir zorunluluk

Dünya Sağlık Örgütü Genel Direktörü Dr. Tedros Adhanom Ghebreyesus yaptığı açıklamada “İklim değişikliği sadece gelecek nesillerin ödemesi gereken bir fatura değil aynı zamanda insanların sağlıkları için ödedikleri bir bedel” dedi. Ghebreyesus, ülkelerin iklim krizine karşı harekete geçmek için kaynak ayırmasının “ahlaki bir zorunluluk” olduğunu söyledi.

İklim krizi insan sağlığını doğrudan etkiliyor

Ülkelerin yüzde 48’inin halk sağlığına yönelik iklim risklerinin bir değerlendirmesini yaptığı söylenen raporda iklimden etkilenen en yaygın sağlık problemleri arasında stres, aşırı hava olayları, gıda, su ve kolera, dang veya sıtma gibi hastalıkların yer aldığı belirtildi.  Ülkelerin yüzde 60’ının ise bu bulguların insan sağlığını korumak için gerekli adaptasyonları yapmak üzere insan ve finanslar kaynak tahsil edilmesini sağlamadığını belirtti. Raporda, sağlık konusunun ulusal ve uluslararası iklim süreçlerinde yaygınlaştırılmasının gerekli fonlara erişimde yardımcı olabileceği öne sürüldü.

Paris Anlaşması’nı uygulamak yılda bir milyon hayat kurtarabilir

Raporda daha önceki araştırmalara göre karbon emisyonlarının azaltılmasıyla önüne geçilecek hastalıkların maliyetinin, azaltım politikalarına ayrılacak maliyetin iki katı olduğunun ortaya konulduğu hatırlatıldı. Açıklamada “Paris Anlaşması’nın hedeflerine ulaşmak, yalnızca hava kirliliğindeki düşüşler yoluyla 2050 yılına kadar dünya çapında yılda yaklaşık bir milyon hayat kurtarabilir” ifadeleri kullanıldı.

‘Sağlık konusunu karar alma süreçlerine dahil edin’

Raporda acilen yapılması gereken politika önerilerine de yer verildi. İlk öneri olarak “sağlık sektörünün iklim değişikliği süreçlerine dahil edildiğinden emin olunması ve ihtiyaç duydukları finansmana erişmek için kapasite ve desteğe sahip olmalarının sağlanması” söylendi. İkinci öneri olarak ise  “sağlığı karbon emisyonlarının azaltılması ve diğer sürdürülebilirlik hedeflerindeki karar alma süreçlerinde sağlığın dahil edilmesi” gerektiği söylendi.

 

Nor Zartonk: Kayyım patrik istemiyoruz

85. Türkiye Ermenileri Patriği’nin seçilmesiyle ilgili İçişleri Bakanlığı tarafından getirilen “Türkiyeli olma” kısıtlamasının ardından Türkiye Ermenileri sivil toplum örgütü Nor Zartonk açıklama yayınladı. Bakanlığın kararının “inanç ve örgütlenme özgürlüğüne müdahale” olarak nitelendirildiği açıklamada adaylardan seçimi boykot etmeleri istendi.

İçişleri Bakanlığı’ndan kısıtlama

Bir önceki Türkiye Ermenileri Patriği Mesrop Mutafyan‘ın ağır hastalığı yüzünden on yıldır tıkanma sürecinde olan patrik seçimleri, Mutafyan’ın ölümünün ardından tekrar başlatılmıştı.  İçişleri Bakanlığı Patrikhane ve Müteşebbis Heyet’e gönderdiği talimatnamede seçilmek için “İstanbul Ermeni Patrikhanesi’ne mahsus episkoposlar sınıfına dahil olma” şartı koymuştu.

Nor Zartonk: Boykot çağrımızı yineliyoruz

Türkiye Ermenileri tarafından kurulmuş ismi Ermenice’de “Yeni Uyanış” anlamına gelen sivil toplum örgütü Nor Zartonk tarafından kaleme alınan “Kayyım Patrik İstemiyoruz” başlıklı açıklamada şu ifadelere yer verildi:

2007 yılında 84. Türkiye Ermenileri Patriği Mesrop Mutafyan’ın görevini sürdürmesine engel olacak ağır bir hastalığa yakalandığının tespit edilmesi ile başlayan ve vefatına kadar uzayan süreç Ermeni toplumu açısından oldukça sıkıntılı geçti. Patrik Mutafyan’ın vefatıyla birlikte makama dair tartışmalar sona ermiş ve yeni bir patrik seçimi için harekete geçilmiştir.

84. Türkiye Ermenileri Patriği Mesrop Mutafyan

Ruhani Meclis tarafından yapılan oylamada Episkopos Sahak Maşalyan patrik kaymakamı seçilmiş ve seçim sürecini yürütmek üzere müteşebbis heyet oluşturulmuştur. Nor Zartonk olarak önceki açıklamalarımızda gerek tarihsel süreci gerekse bu süreçte yaşananlara dair görüşlerimizi detaylıca ortaya koymuş, mevcut düzenin çarpıklığına dikkat çekmiştik (Bkz: Bozuk düzende sağlam çark olmaz!, Taht oyunları sürüyor, Hukuksuz Talimatnameyi Tanımıyoruz!). 25.10.2019 tarihinde ise yaptığımız “Adaletsiz seçimi boykot etmeye çağırıyoruz!” basın açıklaması ile halkımızı seçimleri boykot etmeye çağırmıştık. Bugün bu çağrımızı daha güçlü bir sesle yineliyoruz!

‘Seçim adil olmayacak’

Aradan geçen bir aylı süreçte yaşananların aktarmada tarihi sorumlulukları olduğunu belirten Nor Zartonk açıklamasına şu şekilde devam etti:

İçişleri bakanlığı tarafından gönderilen patrik seçim talimatnamesinde yer alan ve yurtdışındaki adayların seçime katılmasını engelleyen ek madde halkın geniş kesimlerinin tepkisiyle karşılaşmıştır. Devlet geçtiğimiz 12 yılda olduğu gibi yine hukuksuz bir şekilde sürece müdahale etmektedir. Tüm bu müdahalelerin anayasaya ve uluslararası sözleşmelere aykırı olduğu ise Anayasa Mahkemesi’nin 22.05.2019 tarihli kararında açıkça belirtilmiştir. Bu şartlarda seçimin adil olamayacağı bizzat Patrik Kaymakamı tarafından da dile getirilmiştir.

Halkın farklı kesimlerinden gelen yoğun tepkilere ve AYM kararına rağmen Patrik Kaymakamı Maşalyan, Müteşebbis Heyet ve vakıf yöneticileri açık ve onurlu bir duruş sergileyememiş, görevlerini yerine getirememişlerdir. Patrik Kaymakamı ve Müteşebbis Heyet devletin hukuksuz müdahalesine kayıtsız kalarak talimatnameye itiraz etmeme kararı almıştır. Açılan bireysel davalar dışında seçimin selametinden sorumlu makamlar bugüne kadar gerekli hukuki ve idari adımları atmamışlardır.

‘Kayyım atanmasının önü açıldı’

Geçtiğimiz bir ay içerisinde 18 kişilik müteşebbis heyetin 8 üyesi bu adaletsizlik ve haksızlık karşısında daha fazla sessiz kalamayarak heyetten istifa etmiştir. Üyelerin yaptıkları açıklamalardan heyetin yoğun bir devlet baskısı altında olduğu anlaşılmaktadır. Heyet başkanının itiraz oylamasında kendi oyunu hukuksuzca çift saydırarak itirazın önüne geçtiği ortaya çıkmıştır. Bürokrat ve siyasilerin itiraz edilmesi durumunda “bir daha patrik seçtirilmeyeceği” yönündeki telkinleriyle seçim kadük bırakılmış Türkiye Ermenileri Patrikhanesine tarihinde ilk defa kayyım atanmasının önü açılmıştır.

Bizler devletin, inanç ve örgütlenme özgürlüğüne yönelik bu açık müdahalesini reddediyoruz! Her iki adayı bu oyunun figüranı olmamaya ve seçimden çekilmeye çağırıyoruz! Gerçekleştirilecek seçimde verilecek her oyun bu adaletsizliği ve hak gaspını meşrulaştırmaya hizmet edeceğini biliyor ve bir kez daha halkımızı sandığa gitmemeye, seçimi boykot etmeye çağırıyoruz!

 

 

 

 

Şule Çet davasında karar açıklandı

Şüpheli bir şekilde yaşamını yitiren üniversite öğrencisi Şule Çet’in ölümüne ilişkin Ankara 31. Ağır Ceza Mahkemesi’nde açılan davanın karar duruşması bugün gerçekleşti. Mahkeme heyeti tarafından oy çokluğuyla alınan kararda Sanık Çağatay Aksu’ya müebbet cezasının yanı sıra 12 yıl 6 ay hapis cezası verildi. Berk Akand’a ise 18 yıl 9 ay hapis cezası verildi.

Ne olmuştu?

Ankara’da Gazi Üniversitesi Tekstil Tasarımı öğrencisi Şule Çet, 29 Mayıs’ta sabaha karşı saat 04.00 sıralarında bir plazanın 20’nci katından düşerek ölmüştü. Olayın ardından şüpheliler Çet’in patronu Çağatay Aksu ve arkadaşı Berk Akand gözaltına alınmıştı. Çağatay Aksu ifadesinde Çet’in intihar ettiğini öne sürmüş, 2 şüpheli ifadelerinin ardından serbest bırakılmıştı.

Daha sonra, Ankara Cumhuriyet Başsavcısı Yüksel Kocaman’ın talimatıyla cinayet soruşturmasına dönüştürülen soruşturma kapsamında şüpheliler tutuklanmıştı. İddianamede, iki sanık için “cinayet”, “ırza geçme” ve “hürriyeti tehdit” suçlarından ceza istenmişti. Davanın ilk duruşması 6 Şubat 2019’da görülmüştü.

Beşinci duruşmada mütalaasını açıklayan savcılık, katil zanlıları Çağatay Aksu için “cinayet, kişiyi hürriyetinden yoksun kılma ve nitelikli cinsel saldırı” ve sanıklardan Berk Akand için ise “cinayete yardım, nitelikli cinsel saldırı ve kişiyi hürriyetinden yoksun kılma” suçundan cezalandırılmalarını istemişti. Savcı mütalaasında, Çağatay Aksu’ya müebbet hapis cezasının yanı sıra 30 yıl, Berk Akand’a ise 40 yıl hapis cezası verilmesini talep etmişti.

Kadınlardan duruşma öncesi basın açıklaması

Duruşma öncesi adliye önünde toplanan Ankara Kadın Platformu, Kadın Meclisleri ile çeşitli sivil toplum örgütlerinin temsilcileri ve üyeleri “Erkek adalet değil gerçek adalet” yazılı pankart açtı.

Grup adına basın açıklamasını okuyan Aysun Gençtanır “Bugün bu duruşmadan çıkacak olan kararın takipçisiyiz. Bundan sonra bu salonlarda katledilen kadınların yaşam tarzı değil, katillerin kendisi yargılanıncaya kadar adliye salonlarını da sokakları da, ‘erkek adalet değil gerçek adalet’ diyerek doldurmaya devam edeceğiz” ifadelerini kullandı.

Aksu: ‘Halk baskısı sebebiyle tutuklandık’

Gazete Duvar’dan Serkan Alan’ın haberine göre duruşmada son sözü sorulan sanık Çağatay Aksu, “Son savunmam olduğu için kesmeden beni dinlemelerini rica ediyorum. Olayda bilgisine başvurulurken tecavüz ve öldürmeyle suçlandık. Bu olaydan sonra çeşitli medyalarda haberler yapılmaya başlandı. 45 gün sonra halk baskısı ve sosyal medya baskısı nedeniyle tutuklandık. Raporlarımızı sunduk ama ben hala tecavüz ve öldürmeden yargılanıyorum” dedi.

Zarar versem ülkeyi terk eder giderdim’

Suçlamaları reddeden Aksu, Çet’in telefonundaki bilgilerin avukatlar tarafından silindiğini iddia etti. Aksu, “Ben Şule’ye zarar vermiş olsam vücudunda hiçbir şey çıkmaz mı? Ben Şule’yi kopuk parmağımla mı atmışım. Şule hiç mi direnmemiş. Ben inanın neden yargılandığımı bilmiyorum. Sinir krizleri geçiriyorum. Biri kafama silah dayasa ben kimseyi öldürmem ırzına geçmem. Benim Şule’ye dokunmuşluğum yok. Ben o süreçten terk eder giderdim ülkeyi” dedi.

Mahkeme başkanının, “Gitmişsin bakmadan. Güvenlik görevlilerine bir şeyden bahsetmeden çekip gitmişsin” demesi üzerine sanık Aksu, “Hep beraber orada aradığımız belli. 300 promil alkolle birini aşağıya atmışım. Bana bunu söylüyorlar” yanıtını verdi.

‘Delillerde bir şey varsa beni asın’

Cinayet büroda üç saat dayak yediğini iddia eden sanık Aksu, “Biz başından beri doğruyu söyledik. Tecavüzden bahsediyoruz dünyanın en aşağılık şeyinden. Mümkün olmayacak şeylerle suçlanıyorum. Delillerde bir şey varsa beni asın. Müebbetle tecavüzle nasıl yargılanırım. Yalan makinesi varsa beni ona sokun. Allah rızası için karara geldik ama benim ve ailemin burasına kadar geldi. Takdir sizin. Gerekirse bir daha videoları izlemenizi, Berk’le mektuplarımızı okumanızı rica ediyorum. Bir tane yalan söylemedim. Ailesinden sonra benim kadar Şule’nin ölümüne üzülen yoktur” diye konuştu.

Akand: Çağatay’a yardım etmedim

Sanık Berk Akand savunmasına başladı. Mahkeme başkanı “Durum açığa çıktıktan sonra güvenlik görevlisinin üzerine yürümüş ve ‘Buradan bir kız geçmedi mi?’ demişsin…” dediğinde Akand, “Ben makam koltuğunda oturuyorum hiç bir şey görmedim, duymadım” dedi. Akand, “Ben bir size bir de savcılığa yardım ettim. Çağatay’a yardım etmedim. Kendime bile yardım etmedim” ifadelerini kullandı.

Sanık avukatı: ‘Devir dijitali iyi yönetenin çağı’

Sanık Çağatay Aksu’nun avukatı Levent Erkmen, müvekkilinin delil yetersizliğinden değil suçun işlenmediği belirtilerek beraat etmesi gerektiğini söyledi. Mütalaanın kamuoyu baskısı sebebiyle verildiğini belirten Berk Akand’ın avukatı İskender Balkış “Devir dijitali iyi yönetenin çağıymış” dedi.

Karar alkışla karşılandı

Son sözlerin alınmasının ardından mahkeme kararını açıkladı.Çağatay Aksu’ya müebbet cezasının yanı sıra 12 yıl 6 ay, Berk Akand’a ise 18 yıl 9 ay hapis cezası verildi. Karar, salonda bulunan kadınlar tarafından alkışla karşılandı. Sanık yakınlarından ise sinir krizi geçirenler oldu. Sanık yakınları, “Bu karar siyasi” sözleriyle mahkeme heyetine tepki gösterdi. Sanık yakınları duruşma salonundan çıkarıldı.

İsmail Çet: Acımız bitmedi, su serpildi

Duruşmanın ardından açıklama yapan İsmail Çet bu süreçte yanlarında olan avukatlara, kadın örgütlerine teşekkür etti. Baba Çet, “Acımız bitmedi. Bir kız evladın acısı bitmez ama ceza aldıkları için su serpilmiş gibi. Hükümetimize ve siyasi partilere yanımızda oldukları için teşekkür ediyoruz” dedi.

Karar istinafa taşınacak

Çet ailesinin avukatı Umur Yıldırım ise mahkeme heyeti tarafından ağırlaştırılmış müebbet cezasından indirim yapıldığını belirterek kararı istinafa taşıyacaklarını söyledi. Yıldırım, “Kamuoyu baskısı hukuksuz bir süreçte hukuka gidilmek için yapıldı. Müebbet hapis cezası alanlar aramızda gezdi. Adaletin tecellisi için kamuoyu baskısı oldu” açıklamasını yaptı.

Bergama’dan iklim grevlerine, Türkiye’de ekoloji mücadelesinin seyri: Aktivistler anlatıyor -2

Dosya Haber: Tuğba Baykal

Uzun yıllardır iklim ve ekoloji mücadelesi veren deneyimli aktivistlerin tecrübeleri ile gençlerin dinamizminin buluşması gerektiği bir çok platformda dile getiriliyor. Yerellerden başlayan, köylülerin suyunu, havasını, toprağını savunmak için başlattığı direnişlerden dünya genelinde yaygınlaşan ve gençlerin başını çektiği iklim grevlerine, mücadelelerin seyrini aktivistlerle konuştuğumuz yazımıza ikinci bölüm ile devam ediyoruz.

Yaklaşık 40 yıldır aktif olarak ekoloji mücadelesinin içinde yer alan ve Yeşiller Partisi kurucularından Bilge Oykut sayısız eylem, miting ve protestoda yer almış, örgütlemiş isimlerden biri. İnsan sömürüsü ile doğa sömürüsü arasındaki ilişkiyi fark ettiğinde ekoloji mücadelesinin ne kadar elzem olduğunu kavradığını söyleyen Oykut bunun ardından ise hayatını bu mücadeleye adamış:

 ‘Gençlere yeterince alan açmadığımız için özeleştiri vermeliyiz’

“Ben 80’li yıllardan beri bu politikanın içindeyim, ilk caretta caretta eylemleri ile başladık, o bölgede çadırlar kurmuştuk, daha sonra Ankara Güvenpark betonlaşma eylemlerine katıldık. Derken süreç gelişti. Bizler 68-78 kuşağındanız, bir yandan insanın sömürülmesine ve savaşlara karşı çıkarken aslında doğanın da sömürülüyor olduğunu daha sonra fark ettik. Bunun üzerine ise Yeşiller Partisi’ni kurduk. O dönem Bodrum’da yaşıyordum ve tüm gelişmeleri yakından takip ediyordum, gözlerimizin önünde oluyordu tüm yeşil alanların yok edilmesi ve betonlaşma”

Oykut, Akkuyu’da kurulacak olan Nükleer Santral Projesi’ni önlemek için 12 yıl boyunca eylemler yaptıklarını anlatıyor. “O dönem tüm çabalarımıza rağmen köylü ile iletişimde zorlanıyorduk” diyen Oykut sonunda çareyi köylüleri ikna edebilmek için bir dönem köye yerleşmekte bulmuş:

‘Nükleer Santral ihalesi yapılmadan birkaç ay önce, 2 Ocak tarihinde köye gittim ve orada bir köy evi tuttum. Tek başıma gittim, köy kahvesine girip bir eve ihtiyacım olduğunu söyledim, hatta bir roman yazacağım ve bu köyde yazmak istiyorum, dedim onlara. Kiralık ev sordum ve köylüler de terkedilmiş evlerden birini gösterdiler, o evi tuttum ve yerleştim oraya. Tam 12 senedir Akkuyu’da Hiroshima’nın yıl dönümünde oraya gidip protestolar yaptık, fakat köylüleri bir türlü ikna edemiyorduk. Demek ki farklı bir şey denememiz gerekiyordu. ‘İçeriden daha yakından ilişki kurmalıyız’ dedim ve köyde  yaşama kararı aldım.  Yerleştikten sonra uzun uzun köylülerle konuştum. Çabalarımız sonunda sonuç vermişti. Mart 25’de, yani üç ay sonra tam yedi otobüs köylüyle nükleer santral ihalesinden önce Ankara’ya meclis önüne gittik. Sendika ve odalar da destek olmuştu bize, o gün meclisin önünde trafik durdu, köyün en yaşlısı konuşma yaptı, köylü bir kadın şiir okudu. Çok tarihsel bir andı. Yetkililer hemen içeri davet ettiler bizi konuşmak için, ama tabii ki kabul etmedik. ‘Biz iptal kararı bekliyoruz’ dedik ve protestomuza dışarda devam ettik. Tam yarım saat sonra iptal kararı geldi. O dönem için çok önemli bir karardı bu, yedi otobüs köylü Ankara’ya gelmişti ‘köyümüzde nükleer santral istemiyoruz’ demek için.’

Oykut’a o dönemlerde eylemlere gençlerin dahlini sorduğumuzda, gençlerin çok aktif olmadıklarını söylüyor. Bunu eski sol gelenekten kalma örgütlenme alışkanlıklarına da bağlayan Bilge Oykut, “Gençlere alan açma konusunda yetersiz kaldık. O dönemi bugün ile karşılaştırdığımda bizlerin de bu konuda özeleştiri vermemiz gerekir” diyor ve ekliyor:

“O zaman gençler çok dâhil değildi, biz genelde orta yaşlı insanlardık aktif olan. Gençler de vardı ama çok öncü değillerdi, belki bizim de kabahatimiz vardı. Daha çok gençleri öne çıkarmamız gerekirdi. Önde olan çok insan vardı ama eski solculuk öğretmenliği hala ilk Yeşiller’de de devam ediyordu. Sosyalist harekette vardır ya, öğretmenler çıkar konuşurlar onun gibiydi. Gençlerin bizi yönlendirmesine çok olanak verilmiyordu, politikayı biz öğretiyorduk, onlara kürsü vermiyorduk, bu belki en büyük hataydı. Şu an bütün dünya ayağa kalktı gençlerin eylemleri ile bu çok önemli.”

Gençlerin mücadelesine ve dinamizmine inandığını söyleyen Oykut, “iklim grevleri ile binlerce kişi sokağa çıktı, bu çok kıymetli” derken, bunun yerellerdeki mücadeleler ile birleşmesi gerektiğine vurgu yapıyor:

“Bu sene Eylül ayındaki iklim grevinde Ayvalık’ta da inanılmaz bir yürüyüş yapıldı, fakat bu ne yazık ki yerel sorunlara yansıyamadı. Mesela burada, Ayvalık’ta bir zeytin küspesi fabrikası var, bacalarından zehir çıkıyor. Herkes maskeyle dolaşıyor. Oraya da yürünmeliydi, ama yürünmedi. Evine dönünce unutmamalı insanlar siyaseti. Greta’nın öncülüğünde çok güzel bir miting oldu o gün, fakat mücadele yerelleşmedi. Bunun yöntemlerini de konuşmamız gerekiyor hep birlikte.”

 ‘Sovyetlerde bile çevre sorunlarının fark edilmediğini görünce farklı bir pozisyon aldık’ 

Senih Özay, yıllarca çevre mücadelelerinin avukatlığını üstlenen bir isim. Birçok önemli davada ismi geçiyor. 40 yılı aşkın süredir avukatlık yapan Özay, 80 öncesi devrimci gelenekten geliyor. Ekoloji mücadelesine ise yalnızca insanı merkeze koymayan, insanın yanı başına doğayı da koyarak siyaset yapmak gerektiğini fark ettiğinde başladığını söylüyor:

İzmir Selçuk’ta ağaçlı yol, Muğla’da caretta carettalar, termik santraller, nükleer santraller, Bergama altın madeni gibi birçok çevre dosyalarının avukatlığını üstlendim. 80 öncesi sol siyasetten geliyorum. Önce sol siyaset içinden karşı çıkmaya çalıştık bu duruma, eleştiriler getirdik, doğa sömürüsünün önemini vurguladık, ama Sovyetler’de bile çevre sorunlarının fark edilmediğini gözlemleyince farklı bir pozisyon aldık, ayrı mücadele yürütmeye karar verdik.”

Özay’a ekoloji ve iklim mücadeleleri ve gençlerin başlattığı iklim grevleri ile ilgili fikrini sorduğumuzda ise çocukların sokağa inmelerinin umut verici olduğunu söylüyor, ancak bazı risklere dikkat çekiyor:

“Greta ile başlayan ve dünya çapında yaygınlaşan çocukların okul grevleriyle önemli işlere kalkıştıklarını düşünüyorum. Çocukların ve gençlerin sokaklara inmeleri umut vaat ediyor. Fakat bazı riskler de var. Sermaye sınıfı ve müttefiki devletler iklim isyan hareketlerini de kendi lehlerine yarayışlı hale getirmeye kalkacaklardır.”

Küresel iklim grevleriyle yerel ekoloji mücadelelerinin nasıl birleşebileceğini sorduğumuzda ise tabiatı gereği zamanla bu birleşmenin gerçekleşeceğini söylüyor, “Önemli olanın bu birleşmenin hızlı olması” diyor.  “Fakat bu birleşmeleri, küresel iklim grevleri ile yerel mücadelelerin, pratiklerin buluşmasını  hızlandıracak düşünce duygu ve cüret gündeme gelmeli, bu konuda yoğunlaşma gerekiyor’ diye de ekliyor Özay.

 ‘İklim grevleri ile nihayet birkaç kuşağın birden ayağa kalktığını görüyoruz’

Açık Radyo Genel Yayın Yönetmeni Ömer Madra da iklim ve ekoloji mücadelesi denilince akla gelen ilk isimlerden biri. Madra ile bu sene 25. yıldönümünu kutlayan Açık Radyo’da görüştük. Küresel iklim grevleri ve iklim krizi ile ilgili görüşlerini, mücadelenin dünü, bugünü ve yarınına dair fikirlerini Madra’nın kendinden dinleyelim.