Zonguldak Valisi Erdoğan Bektaş, ilin 11 Mayıs’taki koronavirüs tablosunu paylaşarak, kentte ölümün olmadığı ve yeni vakanın tespit edilmediği bir gün yaşandığını belirtti.
Bektaş, paylaşımında, “Baştan bu yana ilk defa sıfır vefat ile sıfır yeni vakaya ulaştık çok şükür. Katkısı olan herkese, sağlık çalışanlarımıza, güvenlik kuvvetlerimize, yönetici arkadaşlarımıza teşekkür ediyoruz. Sabırla devam, başaracağız inşallah” ifadelerini kullandı.
İlde dünkü test sayısı 270, iyileşen sayısının ise 35 oldu. Zonguldak’da toplam 59 kişi korona nedeniyle vefat etti.
Teşekkürler Zonguldak! Baştan bu yana ilk defa sıfır vefat ile sıfır yeni vakaya ulaştık, çok şükür. Katkısı olan herkese, sağlık çalışanlarımıza, güvenlik kuvvetlerimize, yönetici arkadaşlarımıza teşekkür ediyoruz. Sabırla devam, başaracağız, inşallah. pic.twitter.com/6umJmLqrGz
The Guardian‘dan Karen McVeigh‘in haberiYeşil Gazete tarafından özetlenerek çevrilmiştir.
*
2020 Küresel Beslenme Raporu‘na göre dünyanın yarısı, tarımın büyük ölçüde kalorisi yüksek besinlerin üretimine yönelmesi; aşırı işlenmiş gıdaların yaygın ve maliyetinin düşük olması dolayısıyla sağlıklı gıdaya erişemiyor. Rapora göre, eşitsizlik hem ülkeler arası seviyede hem de ülkelerin kendi içinde mevcut.
Kötü beslenme hastalıkları arttırıyor
Dünyadaki 820 milyon insanın dokuzda birinin aç olduğunun belirtildiği rapora göre, toplam nüfusun üçte biri ise aşırı kilolu ya da obez. Kötü beslenmeden kaynaklı obezite ve beslenmeyle ilişkili diyabet, kalp rahatsızlıkları ve kanser oranları da pek çok ülkede artıyor.
BM‘nin gıda güvenliğinden sorumlu biriminin özel temsilcisi David Nabarro, raporun koronavirüs salgınından önce yazılmış olduğuna dikkat çekiyor ve “Ülkelerin virüsü kontrol etme çabaları sırasında, açlık ve kötü beslenmenin önüne geçmede elde edilen kazanımların yitirilmesi gibi bir risk ciddi olarak mevcut” yorumunda bulunuyor.
Gelişmiş ülkelerde obezite oranı yoksul ülkelere göre beş kat fazla
BM geçen ay salgının küresel açlıkla karşı karşıya olan halkların salgından iki misli etkilenebileceğini söylemişti. Yetersiz beslenenlerin zayıf bağışıklık sistemleri nedeniyle koronavirüs karşısında daha riskli konumda olduklarını belirten Nabarro da, obezite ve diyabetin daha da ağır sonuçlara yol açabileceğini belirtiyor.
Rapora göre, kilo alamama sorunu, dünyanın en yoksul ülkelerinde, varlıklı ülekelere göre on kat fazla görülüyor, obezite ve fazla kilo oranı ise gelişmiş ülkelerde, gelişmekte olanlarınkinin beş katı.
Raporun sonuç kısmında iklim bilimcilerin, Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli‘nin (IPCC) geçen yıl yayımlanan ve sera gazı emisyonunun dörtte birinin sorumlusunun verimsiz toprak kullanımı olduğunu ortaya koyan rapordan hareketle yapmış olduğu, gıda ve arazi kullanımında dönüşüm çağrısı yer aldı.
‘Sürdürülebilir besin ve sağlık sistemleri yaratılmalı’
IPPC’nin raporunun gıda güvenliğiyle ilgili kısmını kaleme alan, Nasa Uzay Çalışmaları Goddard Enstitüsü’nden (GISS) iklim uzmanı Cynthia Rosenzweig‘a göre bu; ülkeler, uluslararası örgütler, hükümetdışı örgütler ve tüm sistemlere, gıda sisteminde dönüşüm yaratmaları için yapılmış bir harekete geçme çağrısı:
Kötü beslenme, katlanarak büyüyen bir tehdit. Fikrimce, kötü beslenenlerin bağışıklık sisteminin daha zayıf olduğu gerçeği ihmal ediliyor.
Bangladeş’teki başarılı tarım üretimi, güçlü bir ihracat ticaretine de yol açıyor. (2010).
Burkina Faso‘da yumurtanın buğday ve pirince oranla 15 misli pahalı olduğunu belirten Rosenzweig, dünya çapında gıda fiyatlarındaki eşitsizliğe karşı hükümetlerin ve yasa yapıcıların sürdürülebilir besin ve sağlık sistemleri yaratmak üzere harekete geçmesi gerektiğini dile getirdi.
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan‘ın dün akşam gerçekleştirdiği ulusa sesleniş konuşmasında 16-17-18-19 mayıs tarihlerinde uygulanacak sokağa çıkma kısıtlaması açıklamasının ardından Adana,Aydın, Denizli, Diyarbakır, Şanlıurfa, ve Trabzon Valilikleri, kısıtlamasının kentlerinde uygulanmayacağını açıkladı.
Denizli Valisi Hasan Karahan, 4 günlük sokağa çıkma kısıtlamasının kentte uygulanmayacağını açıkladı. Twitter hesabından yaptığı açıklamada, dün saat 00:00 itibarıyla kentteki seyahat kısıtlamasının kaldırıldığını belirten Karahan, “Ayrıca hafta sonu dört günlük sokağa çıkma yasağı ilimizde uygulanmayacaktır” dedi.
Saat 00:00 itibariyle ilimizde seyahat kısıtlaması kalkmıştır ! Ayrıca hafta sonu dört günlük sokağa çıkma yasağı ilimizde uygulanmayacaktır … Kamuoyuna saygıyla duyurulur.
Şanlıurfa Valiliği de dört günlük sokağa çıkma kısıtlamasının kentte uygulanmayacağını bildirdi. Valilikten yapılan yazılı açıklamada, yeni tedbirler kapsamında Şanlıurfa’ya giriş-çıkış kısıtlamasının 11 Mayıs Pazartesi günü saat 24.00’ten itibaren kaldırıldığı belirtildi ve şu ifadelere yer verildi:
Bu çerçevede ilimiz, Sayın Cumhurbaşkanımızın açıkladığı, 16-17-18-19 Mayıs 2020 tarihlerinde uygulanacak olan sokağa çıkma kısıtlamasından da muaf tutulmuştur. Kamuoyuna saygıyla duyurulur.”
Aydın Valisi: Sokağa çıkma kısıtlaması uygulanmayacak
Aydın Valisi Yavuz Selim Köşger de hafta sonu dört gün boyunca Aydın’da sokağa çıkma kısıtlaması uygulanmayacağını duyurdu. Köşger, yaptığı açıklamada, “Değerli Aydınlılar 16-17-18-19 Mayıs tarihlerinde uygulanacak olan sokağa çıkma yasağı Aydın’da uygulanmayacaktır. Ancak salgın henüz geçmemiştir. Başta maske takma mecburiyeti ve sosyal mesafe kuralı olmak üzere kurallara riayet etmeniz sağlığımız açısından zaruridir” ifadelerini kullandı.
Değerli Aydınlılar 16-17-18-19 Mayıs tarihlerinde uygulanacak olan sokağa çıkma yasağı Aydın’da uygulanmayacaktır. Ancak salgın henüz geçmemiştir. Başta maske takma mecburiyeti ve sosyal mesafe kuralı olmak üzere kurallara riayet etmeniz sağlığımız açısından zaruridir.
Trabzon Valiliği‘nin resmi Twitter hesabı üzerinden yapılan açıklamada da şu ifadelere yer verildi:
16-17-18-19 Mayıs 2020 tarihlerinde, 20 yaş altı ve 65 yaş üstü ile kronik hastalığı bulunanlar dışındaki vatandaşlarımız için sokağa çıkma yasağı kararı bulunmamaktadır. Böyle bir karar alınması durumunda valiliğimiz gerekli bilgilendirmeyi yapacaktır.”
Adana ve Diyarbakır valileri: İllerimiz muaf
Adana Valisi Mahmut Demirtaş, sosyal medya hesabından yaptığı açıklamada, “Sayın Cumhurbaşkanımızın açıkladığı 1619 Mayıs tarihleri arasında uygulanacak sokağa çıkma yasağından ilimiz muaf tutulmuştur. Salgına karşı birlik olup verdiğimiz mücadelenin başarıyla sonuçlanması için kesinlikle rehavete kapılmayalım” ifadesini kullandı.
Diyarbakır Valisi ve Büyükşehir Belediye Başkan Vekili Hasan Basri Güzeloğlu da 16-19 Mayıs günlerinde kentte sokağa çıkma kısıtlamasının uygulanmayacağını duyurdu.
Aydın Çevre ve Kültür Platformu (AYÇEP)Aydın‘ın Efeler ilçesine bağlı Kızılcaköy ve Yılmazköy‘de, tarım arazilerinin üzerinde faaliyetini sürdüren Jeotermal Enerji Santralleri (JES) ve bu santrallerin bölgeye verdiği tahribat hakkında basın açıklaması yaptı.
Açıklamada “Bu şirketler hem topraklarımızı hem suyumuzu hem de geleceğimizi bizden çalmaktadırlar” denildi.
Tarım arazileri işgal altında
Açıklamada JES’lerin kurulmadan önce, en modern sistemde üretim gerçekleştirecekleri ve bu sistemlerin doğaya hiçbir şekilde akışkan veya emisyon salmayacağı taahhüdüyle yasal işletme ruhsatı ve üretim lisansı aldıkları belirtildi.
Buna rağmen JES’lerin 1’inci sınıf tarım arazisi olan yerlerde faaliyetlerini sürdürdüğüne ve yetkili kurumlarca denetlenmediğine dikkat çekilen açıklamada, “bu pervasızlıkların sona ermesi için bir an önce yetkili kurum ve kuruluşları göreve davet ediyoruz” denildi.
‘JES çöplüğü haline getirilmek isteniyor’
Yılmazköy’deki, mühürlenmiş olan Maren Jeotermal Şirketi’ne ait santralde meydana gelen sıcak su patlamasına da değinilen açıklamada şu ifadeler kullanıldı:
Yılmazköy’deki firmayla ilgili olarak gerekli işlemler ivedelikle gerçekleştirilmeli ve Yılmazköy’de halkın arazileri ve yaşam alanları tahrip olan bireylerin zararları telafi edilmelidir. Yılmazköy’deki patlama sadece bir iş kazası değil aynı zamanda çevre katliamıdır.
(…) Aydın şehri JES’ler tarafından doğudan batıdan kuşatılmakta ve birileri bu coğrafyayı “JES çöplüğü” haline getirmeye kararlıdır.
Açıklamada İncirliova ve Germencik Belediye Başkanları başta olmak üzere belediyeler, milletvekilleri, ve STK’lar JES’lerin bölgedeki faaliyetlerine tepki vermeye çağrıldı.
Mizah, akademideki kadınların salgından ötürü iş ve aile hayatlarında yaşadıkları problemlerle yüzleşme yollarından bir tanesi. Geçtiğimiz ay viral olan Twitter gönderilerin biri şöyleydi: “Isaac Newton’ın evden çalışırken ne kadar üretken olduğuna dair Tweet atan bir sonraki kişiye üç yaşındaki ufaklığımı postalayacağım.”
Çalıştığım üniversite COVID-19’dan ötürü 12 Mart’ta kapatıldığından beri hayatım boyunca gördüğümden daha fazla gün doğumuna şahit oldum. Şu an şafak vaktinden önce işte olmam gerekiyor.
Hem öğretmek hem de düşünmek için esasen sessizliğe ve odaklanmaya ihtiyacım var. Öğrencilerimin çevrim içi izleyebilmeleri için dersleri kaydettiğim zamanlarda arka plandan gelen gürültüyü en aza indirgemem gerekiyor; ancak evde iki yaşında oğlum var. Kaydetmeyi denediğim ilk derste kullandığım sunumun son iki slaytını işlerken arkadan çalan oyuncak trompetinin sesini net bir şekilde duyabilirsiniz. Bu durumda kayıt alabilmem için uygun olan zaman yalnızca uyuduğu saatler, yani gece ve şafak vakti.
Gün içinde vaktimi alan bir diğer etmen de dünyanın farklı yerlerinde ikamet edip nostalji arzusuyla çevrim içi ve yüz yüze görüşmek isteyen çalışma arkadaşlarım. Gerçekten günün herhangi bir saatinde görüşmek isteyebiliyorlar. Oğlumun küçük kafası sürekli kamerada göründüğünden ötürü artık onu da tanımış oldular.
Tüm bunlar, bilimsel makaleler yazmak için daha az vaktim var anlamına geliyor. Çalışmak yerine iş arkadaşlarımla birlikte günlük hayatımızın üstesinden gelmeye çalışıyoruz. Pek tabii COVID-19’un daha ciddi boyutlu sonuçlarıyla kıyaslandığında bizim sorunumuz ufak kalıyor. Hepimiz hala işlerimize sahip olduğumuz için çok şanslı hissediyoruz. Zenginlik, yoksulluk ve diğer sosyal eşitsizlikler, insanların iş, sağlık hizmetleri, alışveriş ve diğer olanaklara erişimi üzerinde etkili.
Ailelerin ev işleri ve maaşlı işleri nasıl yönettiğine yönelik çalışmalar yapan bir toplumsal demografi bilimci olarak genellikle profesyonel sahada ve akademide çalışan kadınlara odaklanıyorum ve şu an kendimi incelediğim öznelerden bir tanesi gibi hissediyorum. Halihazırda iş arkadaşlarımla görüşmeler ayarlamaya ve çevrim içi etnografik çalışmalara başladım bile.
Quelle: Getty Images
Bu salgın bize çok önemli bir ders verebilir: Anne ve babalar çocuk bakımı ve çalışma saatleri konusunda kısa süreli birtakım düzenlemeler yapmak durumunda kalabilirler. Uzun vadede bu tarz değişiklikler kariyerlerindeki üretkenliklerini de etkileyecektir. Bakım konusunda daha az sorumluluğu olanlar çok yüksekleri hedefliyor olabilirler. Acaba akademik topluluklarda biri de çıkıp hane içindeki sorumlulukları ve çalışmaya yönelik dengesiz yaklaşımı göz önünde bulunduracak mı? Hayır. Ebeveyn olup olmamak fark etmeksizin her birimiz terfi ve pozisyon değişimi için verilen yarışın bir parçası olacağız.
‘Bakım sorumluluğu, eğitim seviyesi tanımıyor’
Yükselmenin, kişinin bilimsel yayınlarının sayısı ve kalitesine, bunun yanı sıra araştırma projeleri için fon bulabilmelerine bağlı olduğu akademi, çocuklu bir rutinle bağdaşmıyor. Önümüzdeki yıllarda 2020’ye dair bulguların akademide ebeveynlik sorumluluğu taşıyan çalışanların diğerlerine oranla dezavantajlı olduğunu göstereceğini bekliyorum.
Bu veri, kadınlar özelinde birtakım sonuçları da ortaya çıkarabilir. Bakım sorumluluğu esasen eğitim seviyesi yüksek çiftler arasında bile dengeli dağılmamakta. Kadınlar gözle görülür biçimde ev işlerine daha fazla vakit ayırmaktalar. Amerika Birleşik Devletleri’ndeki evli anne ve babalar kıyaslandığında, annenin ev işleri ve çocuk bakımı konusunda neredeyse iki kat daha zaman harcadığı görülmekte. Cinsiyet eşitliğinin olduğu Kuzey Avrupa ülkelerinde kadınlar hala ev işlerinin üçte ikisini üstlenmekte. Eve ekmek getirenin kadın olduğu heteroseksüel çiftlerde ev işlerinin çoğunu kadın yapmakta.
Genel olarak, Covid-19 deneyimi, özellikle bazı sektörlerde araştırmanın yapılış şeklini değiştirmekte; yeni hızlandırılmış yayın kontrolü, mevcut verilerin miktar ve hızının artışı ve fonların sektörler arasındaki dağılımı akademideki dengelerini altüst etmekte. Bu durumda değişimin eşitsizlikler üzerindeki etkilerine de dikkat etmemiz gerekecek.
Öyleyse heteroseksüel bir çiftin iki üyesi de evde olursa ne olacak? Çok büyük olasılıkla böyle bir senaryo cinsiyet eşitsizliğinin şiddetlenmesiyle sonuçlanacak.
Erkeklerin sorumluluğu
Akademik kariyerin başlangıcı, kadınların üreme dönemine denk gelen uzun bir istikrarsızlık dönemiyle paralellik gösteriyor. Annelere yönelik ayrımcılık kavramı çalışan annelerin karşılaştığı ayrımcılık ve kısıtlamalar anlamına geliyor ve on yıldan uzun bir süredir kullanılıyor. Aile üyeleriyle ilgilenmeleri adına verilecek izin ve konaklama güvencesi kadınlar için son derece mühim olabilir. Bu noktada sunulan ilk fikir bu karantina dönemini bakım izninden sayma yönünde, fakat bu daha sonraki aşamalarda, örneğin kariyer gelişimi için açık bir yarışma söz konusu olduğunda düşünülebilir. Böyle bir uygulamanın salgın sürecinde diğer ailelerden daha az avantajlı durumda olanlara, özellikle çoğunluğu kadın olan bekar ebeveynlere fazlasıyla faydası dokunacaktır.
Erkekler sorumluluk üstlenebilir. İtalya’daki Floransa Üniversitesi’nde ekonomist olarak görev yapan iş arkadaşım Paolo Brunori’nin, biri 18 aylık, diğeri 5 yaşında olan iki çocuğu var. Kendisi evden çalışıyor; fakat pediatrist olan eşi hastanede hizmet veriyor. Paolo çalışma sürecini şu şekilde ifade ediyor: “Kafamı araştırmaya vermem neredeyse imkansız; çünkü huzur içinde odaklanabileceğim kesintisiz üç dört saatim yok. Yapmam gereken işleri bölüp eşim Silvia eve döndüğünde veya herkes uyuduğunda yapmaya çalışıyorum.”
Paolo ve onunla benzer süreçleri deneyimleyen herkesin şunu dile getirmesi gerekiyor: “Kendi ailelerimizin bakımı ve koşuşturmacası adına geçirilen saatler bile genellikle ya görülmüyor ya da gözden kaçırılıyor.”
Bu durumda uygulanabilecek en kesin çözüm cinsiyet eşitliğine uzun vadeli yatırımlar yapmak olacaktır.
ABD’de MIT ve Kanada’da Toronto Üniversitesi tarafından yapılan iki farklı araştırmada sıcak havanın yeni tip koronavirüsün (Covid-19) yayılma ve enfekte etme becerisinde bir değişikliğe neden olmadığı ortaya konuldu.
Toronto Üniversitesi’nden araştırmacılar, mart ayından bu yana ABD ve Kanada’da görülen 375 bin 600’den fazla Covid-19 vakasını inceledi. Sıcaklık, nem, okulların kapatılması, kitle toplantılarının kısıtlanması ve sosyal mesafenin hastalığın yayılması üzerindeki etkisini karşılaştırdılar.
Kanada Tabipler Birliği dergisinde yayımlanan çalışmada, hava sıcaklığının artmasına rağmen, corona virüs vakalarının azalışı arasında kaydadeğer bir ilişki bulunamadı.
‘Salgını yavaşlatan tek unsur karantina’
Toronto Üniversitesi’nden Profesör Dionne Gesink, konuya ilişkin şunları söyledi: “Yaz mevsimi, koronavirüsü ortadan kaldırmayacak. İnsanların bunu bilmesi önemli. Öte yandan, bir bölgede halk sağlığı müdahaleleri ne kadar çok olursa, salgını yavaşlatma etkisi o kadar büyük olur. Okul kapatmaları, kalabalık toplantıların yasaklanması va karantina müdahaleleri gerçekten önemli, çünkü şu anda salgını yavaşlatan tek şey bunlar.”
Araştırmanın ortak yazarı Dr. Peter Jüni ise, “Hem enlem hem de sıcaklığın virüsün yayılmasında rol oynayabileceğini öne süren bir ön çalışma yaptık. Ancak, çalışmayı çok daha zorlu koşullarda tekrarladığımızda, tam tersi bir sonuç elde ettik” dedi.
ABD’li araştırmacılar da Kanadalı bilim insanlarıyla benzer bir sonuca vardı. Massachusetts Teknoloji Enstitüsü’nde (MIT) Sistem Dinamiği Bölümü Doçenti olan baş araştırmacı Hazhir Rahmandad ve ekibi, Aralık ve 22 Nisan arasında 3 bin 700’den fazla yerde virüs aktarımı ve hava durumu istatistikleri ile ilgili verileri analiz etti.
Çalışmada 25 derecelik sıcaklığın üzerinde her 0,556 °C’lik artış için yayılmada yaklaşık yüzde 1,5’lik bir azalma olduğu bulundu.
‘En iyi ihtimalle ikincil rol oynar’
Rahmandad şöyle konuştu: “Yüksek sıcaklıklar ve nem virüsün iletim oranlarını orta derecede azaltsa da, pandeminin sadece yaz havalarından dolayı yavaşlaması mümkün değil. Politikacılar ve halk, yaz ikliminin doğal olarak enfeksiyonu engellediğini varsaymak yerine acil durumlara karşı tetikte olmalı. En iyi ihtimalle, hava sıcaklığı salgının kontrolünde sadece ikincil bir rol oynabilir.”
Yeni İnsan Yayınevi, koronavirüs salgını sırasında yaşamlarını dönüştürmeyi, yeni sürdürülebilir ve ekolojik alışkanlıklar kazanmayı isteyen okuyucuları için Ekolojik Yaşam Rehberi’ni ücretsiz erişime açtı.
Selen Özarslan Aktar’ın kaleme aldığı kitap, evden başlayan yaşam alışkanlıklarımızı ele alıyor ve yeniden yapılandırıyor. Rehber; bedenimize, çocuklarımıza ve evcil dostlarımıza zarar veren tüketim alışkanlıklarımızın yerine koyabileceğimiz sağlıklı bir yaşamın rotasını çiziyor.
İçtiğimiz sudan, yediğimiz yemeğe hatta elbiselerimizden kullandığımız araç gereçlere kadar yaşamımıza giren kimyasallar sağlığımızı ve yaşadığımız dünyayı tehlikeye atarken, rehber kendi yaşamlarımızda kullanabileceğimiz çözüm önerilerini barındırıyor.
‘Salgın, bu yöntemlere ihtiyacımızı tekrar gösterdi’
Koronavirüs salgınının bu yöntemlere ne kadar ihtiyacımız olduğunu bir kez daha hatırlattığını belirten Yeni İnsan Yayınevi, kitabın çevrimiçi olarak erişime açılmasına ilişkin yaptığı duyuruda şunları söyledi:
Ekolojik Yaşam Rehberi kitabımızı, ilk olarak 2011 yılında kimyasallardan uzak, sürdürülebilir yaşam sürmek isteyenlere bir kılavuz olsun diye basmıştık.
Yaşadığımız Korona salgını bu yöntemlere hepimizin ne kadar da ihtiyacı olduğunu bir kez daha görüyoruz.
Ekolojik Yaşam Rehberi’ni, Covid-19 sonrası daha yeşil, sürdürülebilir dünya dileği ile siz okuyucularımızın ücretsiz erişimine açıyoruz.
Kitaba çevrimiçi olarak bu adresten erişebilir, Yeni İnsan Yayınevi tarafından yayınlanan diğer ekoloji setlerine ulaşmak için ise burayı tıklayabilirsiniz.
Selen Özarslan Aktar hakkında
12 Haziran 1980’de İstanbul’da doğdu. Ayışığı Anaokulu’ndan sonra ilkokulu Şişli Terraki Lisesi’nde ve ortaokulu Ayazağa Işık Lisesi’nde okudu. Lise eğitimini Paris’te Ecole Active Bilingue’de tamamladı.
Boston’da Pine Manor College’da çocuk psikolojisi eğitimini tamamlayan Aktar, iş hayatına başlamak üzere Türkiye’ye geri döndü. Türkiye’de iş hayatına Prof. Dr. Yankı Yazgan ve Dr. Şule Yazgan ve ekipleriyle başladı. Ayışığı Anaokulu’nun bir kolu olan Ayışığı Atölyeleri’nde ev öğretmenliği koordinatörlüğü yaptı.
Ninni Çocuk Evi’nde aile danışmanlığı yapan Aktar, aileleri ve okulu her çocuğun özel ihtiyaçlarına göre yönlendirdi. Evlenerek Amerika Birleşik Devletleri’ne geri döndü ve 2009 yılına kadar burada yaşadı. Çevre kirliliğinin ciddi bir problem olduğu bilinciyle; bu konuda kitaplar, seminerler ve özel programlar takip ederek önce kendi aile hayatını “yeşil”lendirdi.
Sonra da öğrendiklerini başka insanlarla paylaşmak ve gelecek nesillere daha hoş bir dünya bırakmak amacıyla işe bu kitabı yazmak ve Amerika’nın en güvenli ve önemli ekolojik firmalarından olan Shaklee’nin bir ferdi olmakla başladı.
Yeni yayınlanan bir araştırma sadece yağmur ormanlarının değil, ılıman ve tropikal kuru ormanların da binlerce benzersiz ağaç türüne ev sahipliği yaptığını ortaya koydu.
Ecologist’te yer alan habere göre Amerika kıtasında 10 binden fazla orman ve savan bölgesinden gelen verileri inceleyen bilim insanları buralardaki özel ağaç biyoçeşitliliğini keşfetti.
Evrimsel çeşitlilik daha fazla
Araştırmaya göre evrimsel çeşitliliğin yaklaşık yüzde 30’u sadece ılıman ve tropikal kuru ormanlarda bulunuyor. Tropikal yağmur ormanlarındaki oran ise yüzde 26.
Koruma çabaları geleneksel olarak çok fazla ağaç türü içerdiği için yağmur ormanlarına odaklanıyor. Ancak, Edinburgh Üniversitesi ve Exeter Üniversitesi‘nden araştırmacıların da aralarında yer aldığı uluslararası bir ekip tarafından yapılan yeni çalışma, bu geleneksel bilgeliği bozuyor.
Pennington: Daha fazla korunmaya ihtiyaçları var
Exeter’in Küresel Sistemler Enstitüsü’nden Profesör Toby Pennington, “Bulgularımız ılıman ve kuru ormanların korunmaya daha fazla ihtiyaç duyduklarını gösteren benzersiz evrimsel geçmişe sahip olduklarını gösteriyor” dedi.
Pennington açıklamasının devamında “Elbette yağmur ormanlarını korumak birçok sebepten çok önemli ama kuru ormanlardaki eşsiz ağaç çeşitliliğini de yok saymamalıyız” dedi.
DNA dizisi incelendi
Science Advances dergisinde yayınlanan çalışma, ılıman ormanların meşe ve karaağaç aileleri de dahil olmak üzere benzersiz genetik ağaç hatlarına sahip olduğunu buldu. Kuru ormanlardaki benzersiz soylar – Brezilya Caatinga ve Bolivya Chiquitania gibi – bezelye ve kaktüs ailelerinin üyelerini içeriyor.
Edinburgh Üniversitesi GeoSciences Okulu’ndan Dr. Kyle Dexter, “Bu çalışma ile ilgili benzersiz olan, ülkelere ve habitatlara tamamen yeni bilgiler vermek için Amerika’nın dört bir yanındaki binlerce ağaç türünden DNA dizi bilgisini kullanmasıdır” ifadelerini kullandı.
Temel ayrım donma sıcaklıkları
Araştırmacılar, ağaç topluluklarının evrimsel yapısını inceleyerek türlerin yeni alanlara ve çevrelere genişlemesini önleyen ana faktörleri keşfetmeye çalıştılar. Çalışmada temel ayrım bazı bitkilerin tolere edemeyeceği donma sıcaklıklarının varlığı veya yokluğu olarak tespit edildi. Tropik bölgelerin nemli ve kuru ormanlarda bulunan ağaçlar arasında “evrimsel bir bölünme” de vardı.
Dexter, “Bu makale bitki biyoçeşitliliğinin tarih boyunca küresel dağılımını neyin kontrol ettiğini göstermesi açısından da oldukça önemli” değerlendirmesinde bulundu.
Mimarlar Odası Ankara Şubesi,Ankara’nın 13 ilçesinde asbestli ve eski boruların değiştirilmesi ile Tatlar Arıtma Tesisi’nin iyileştirilmesi için ASKİ’nin 360 milyon TL kredi kullanma talebinin AKP’li ve MHP’li meclis üyelerinin oylarıyla reddedilmesini yargıya taşıyor.
‘Sağlıklı yaşama hakkının gaspı’
Mimarlar Odası Ankara Şubesi Yönetim Kurulu Başkanı Tezcan Karakuş Candan konuyla ilgili yaptığı açıklamada, söz konusu boruların asbestli olduğunu belirtti. Candan, “Ankaralıların temiz su içme hakkını ve sağlıklı çevrede yaşama hakkını gasp eden meclis üyeleri görevlerini kötüye kullanmaktadır” dedi.
Temiz su hakkının insan sağlığı için önemini vurgulayan Candan, “Gökçek döneminden bu yana mücadele ediyoruz. Temiz su içmek Ankaralıların ve tüm insanlığın hakkı” dedi. Kredi alımına onay vermeyen meclis üyelerinin anayasal suç işlediklerini savunan Candan, konuyla ilgili suç duyurusunda bulunulduğunu belirtti.
‘Meclis üyeleri Gökçek’in yolundan mı gidiyorlar?’
Arıtma tesisinin yetersiz kalmasının Ankara Çayı‘nın ve Sakarya Nehri’nin sulama kaynağı olarak yetersiz kalmasını beraberinde getireceğini belirten Candan, bu durumda sağlıklı gıdaya erişmenin de mümkün olmayacağını söyledi.
Gökçek döneminde temiz suya erişilmesi için yatırım yapmak yerine milyarlar Ankapark gibi hukuksuz bir projeye yatırıldı. (…) Asbestli boruların değişmesini istemeyen meclis üyeleri Gökçek’in yolundan mı gidiyorlar?
Candan, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan‘ın 2017 yılında, aralarında Ankara’nın da olduğu bazı büyükşehir belediyelerini kastederek sarf ettiği “metal yorgunluğu” sözlerinden hareketle “Mücadelesi ile metal yorgunluğu teşhisini koydurtan odamızın gözleri üzerinizdedir” dedi.
ASKİ’nin, Ankara’nın Polatlı ilçesinin asbestli borularının değiştirilmesi ve Tatlar Arıtma Tesisi’nin iyileştirilmesi için 360 milyon lira kredi kullanma talebini içeren komisyon raporu, Ankara Büyükşehir Belediye Meclisi’nde AKP ve MHP’li üyelerin oylarıyla reddedilmişti.
Rize İdare Mahkemesi, Orman Genel Müdürlüğü tarafından Hemşin Bal Üretim Ormanı ilan edilen bölgede yapılması planlanan bazalt madenine karşı projeyi onaylayan Danıştay kararına rağmen ikinci kez ret kararı verdi.
Arıcılık faaliyetlerinin yürütüldüğü ormanlık arazi, Rize’nin Hemşin ilçesine bağlı Leventköy ile Çayeli ilçesine bağlı Yavuzlar Köyü arasında kalan 382,8 hektarlık alanı kapsıyor.
Medyascope’tan Doğu Eroğlu’nun haberine göre mahkeme gerekçe olarak açılması planlanan madenin Çevresel Etki Değerlendirme (ÇED) sürecinden muaf tutulması amacıyla proje alanının gerçekte olacağından daha düşük bildirilmesini gösterdi.
Proje alanını küçük gösterdi
25 hektar altındaki maden projelerinin ÇED sürecinden muaf tutulması kuralından faydalanan maden firması, 24,72 hektar büyüklükte olduğunu ileri sürdüğü proje için 22 Kasım 2018 tarihinde ÇED Gerekli Değildir belgesi almıştı.
Bölge sakini bir yurttaşın açtığı davayı görüşen Rize İdare Mahkemesi 25 Nisan 2019’da madencilik faaliyetlerinin iddia edildiği gibi 24,72 hektarlık bölgede değil, en az 98,95 hektarlık bir alanda gerçekleştirileceğini belirterek, proje için verilen ÇED Gerekli Değildir belgesini iptal etti.
Danıştaydan iptal
Temyiz sürecinde Danıştay 6. Dairesi, bilirkişi incelemesi yapılmadan şirket aleyhinde karar verilmesini hukuka aykırı buldu ve yerel mahkeme kararını 4 Kasım 2019’da bozdu. Rize İdare Mahkemesi ise tekrar önüne gelen dosyada Danıştay kararına direndi.
98,95 hektarlık maden projesinin ÇED sürecinden muaf tutulamayacağını bir kez daha ifade eden mahkeme, oy çokluğuyla Danıştay kararına direndi ve 6 Mart 2020 tarihli kararında maden projesi için verilen ÇED Gerekli Değildir belgesini bir kez daha iptal etti.
En önemli bal ormanlarından
Madencilik yapılmak istenen, Çayeli ve Hemşin arasındaki bölge, Türkiye’nin en önemli bal ormanlarından birine ev sahipliği yapıyor. Orman Genel Müdürlüğü’ne göre, bölgede kayın, ladin, gürgen, Kafkas ıhlamuru, Anadolu kestanesi, sapsız meşe, sakallı kızılağaç, Doğu Karadeniz akçaağacı gibi ağaç türlerinin de dahil olduğu, bal potansiyeline sahip 42 tür bitki bulunuyor.
Bölgede yaşayanların önemli bir kısmı da nesillerdir geçimini arıcılıkla sağlıyor. Mahkemeye konu olan maden projesinin idareye yaptığı başvurularda ise bal üretim ormanından hiç söz edilmiyor.