Pazartesi günü Antalya‘da COP31 başlıyor ve önümüzdeki iki hafta boyunca en çok duyacağımız iki kelime “iklim finansmanı” olacak. Bu kadar sık kullanılan bir kavramın Türkiye’de neye karşılık geldiğini ise çoğumuz bilmiyoruz.
Bu yazıda bir harita çizmeye çalışacağım. Para nereden geliyor, nereye gidiyor, kim faydalanıyor? Devlet bu resmin neresinde duruyor? Bankalar ve sigorta şirketleri ne yapıyor? Son olarak da çoğunluğun gözden kaçırdığı bir noktaya değineceğim: Paranın neredeyse tamamı salımları azaltmaya gidiyor, ama insanları ve işletmeleri selden, kuraklıktan ve sıcaktan korumaya giden pay ise çok küçük.
Para nereden geliyor?
Önce ne kadar paraya ihtiyaç olduğuna bakalım. Dünya Bankası 2022’de Türkiye için hazırladığı raporda, ülkenin hem salımlarını azaltıp hem de iklim etkilerine dayanıklı hale gelmesi için 2022 ile 2040 arasında yaklaşık 165 milyar dolarlık ek yatırım gerektiğini hesapladı. Bu yükün yarısının özel sektörden gelmesi bekleniyor.
Bu para üç ana musluktan akıyor. Birincisi uluslararası kalkınma bankaları. Avrupa İmar ve Kalkınma Bankası 2025’te Türkiye’ye 2,7 milyar euro ile rekor bir yatırım yaptı ve Türkiye bankanın dünyada en çok yatırım yaptığı ülke oldu. Bu paranın %66’sı yeşil dönüşüme ayrıldı. Dünya Bankası ve onun özel sektör kolu olan Uluslararası Finans Kuruluşu da benzer ölçekte kaynak sağlıyor.
İkincisi uluslararası sermaye piyasaları. Hazine 2023’te 2,5 milyar dolarlık ilk yeşil tahvilini, yani parası yalnızca çevre dostu işlere harcanacak bir borçlanma senedini çıkardı. Eylül 2026’da da 2037 vadeli, 1,5 milyar dolarlık bir sürdürülebilir tahvil ihraç etti. Bankalarımız da yurt dışından giderek artan miktarda yeşil etiketli kaynak buluyor.
Üçüncüsü ise en büyüğü ama en az konuşulanı: yurt içindeki bankaların kendi kredileri, şirketlerin kendi kasaları ve devlet bütçesi. Bir şeyi açıkça söylemek gerekiyor. Türkiye bu sistemde ne para vermekle yükümlü zengin ülkeler arasında ne de hibe alan yoksul ülkeler arasında yer alıyor. Bu yüzden Türkiye’ye gelen iklim parasının büyük kısmı bağış değil, faiziyle geri ödenecek borç. Dünyada da durum farklı değil; küresel iklim finansmanının %90’ından fazlası piyasa koşullarında kredi ya da ortaklık olarak akıyor; hibelerin payı %7’ye kadar düşmüş durumda.
Nereye gidiyor? Kim faydalanıyor?
Paranın gittiği yer oldukça belli: Rüzgâr ve güneş santralleri, fabrikalarda enerji verimliliği, çimento ve çelik gibi ağır sanayide salımları düşürecek yatırımlar, temiz ulaşım. Hazine’nin yeşil tahvil parasını harcayacağı alanlar da büyük ölçüde bunlar. Kalkınma bankalarının Türkiye’de öne çıkardığı projeler arasında da rüzgâr santrali kredileri ve çimento fabrikalarının salım azaltma yatırımları var.
Bu yatırımlar doğru ve gerekli. Ancak bir ortak noktaları var: hepsinin geri dönüşü ölçülebilir. Bir rüzgâr santrali elektrik satar, verimli bir fabrika daha az fatura öder, Avrupa’ya ihracat yapan bir şirket karbon sınır vergisini düşürür. Kredi veren de borcunu nasıl geri alacağını görür.
Bu yüzden bugünkü haritada en çok faydalananlar büyük şirketler, ihracatçılar ve enerji yatırımcıları. Küçük ve orta ölçekli işletmeler, belediyeler ve özellikle küçük çiftçiler ise bu akışın kıyısında kalıyor. Yeni kuralların getirdiği raporlama yükünü büyük bir şirket bir danışmanlık firmasına devredebilir. Bir köydeki üretici kooperatifi için bu yük, kaynağa erişimin önündeki bir duvara dönüşebilir.
Devlet kaynak mı sağlıyor, aracı mı oluyor, kural mı koyuyor?
Cevap: Üçünü birden yapıyor, ama ağırlık hızla üçüncüsüne kayıyor.
Devlet kaynak sağlıyor, çünkü bütçeden altyapıya, ağaçlandırmaya, su işlerine para ayırıyor. Tarım sigortasında çiftçinin priminin en az yarısını devlet ödüyor. Devlet aracılık da yapıyor; Hazine yurt dışında yeşil tahvil satıp bu parayı içeride harcıyor; kamu kalkınma bankaları uluslararası kredileri alıp yerel yatırımcılara dağıtıyor.
Asıl değişim ise kural koyma tarafında yaşanıyor. Son on beş ayda arka arkaya şunlar oldu: Temmuz 2025’te İklim Kanunu çıktı. 2026 ile 2029 yıllarını kapsayan Ulusal Yeşil Finans Stratejisi yürürlüğe girdi. Ağustos 2026’da Emisyon Ticaret Sistemi Yönetmeliği, yani büyük kirleticilerin salım izinlerini alıp satacağı piyasanın kuralları yayımlandı. 24 Eylül 2026’da da Türkiye Yeşil Taksonomisi Yönetmeliği yürürlüğe girdi. Taksonomi, hangi ekonomik faaliyetin gerçekten “yeşil” sayılacağını belirleyen resmi bir sözlük gibi düşünülebilir; 16 sektörde 137 faaliyeti tanımlıyor. Bankalar, sigorta şirketleri ve yatırım kuruluşları portföylerini bu sözlüğe göre raporlamak zorunda kalacak.
Bence devletin elindeki en güçlü araç da bu. Kendi bütçesinden ayırabileceği para sınırlı, ama kuralları değiştirdiğinde bankaların ve şirketlerin yüzlerce milyar liralık kararları yön değiştiriyor. Bu yüzden kuralların neyi ödüllendirdiği, ne kadar paranın nereye gideceğinden daha belirleyici.
Bankalar ve sigorta şirketleri resmin neresinde?
Bankalar bu haritanın ana yollarıdır. Uluslararası kaynağın büyük kısmı Türk bankaları üzerinden şirketlere ulaşıyor. Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu 2025’te bankaların “yeşil varlık oranını”, yani kredilerinin ne kadarının çevre dostu işlere gittiğini ölçen bir gösterge getirdi. Bu göstergenin yeni taksonomiyle tam olarak uyumlu hale gelmesi ise 2028 sonuna ertelendi. Yani bankalarımızın ne kadar yeşil olduğunu ortak bir cetvelle ölçebilmemiz için daha birkaç yıl var.
Sigorta şirketlerinin ise iki ayrı rolü var. Birincisi, yatırımcılık: Topladıkları primleri bir yerlere yatırıyorlar ve taksonomi onları da raporlamaya zorluyor. İkincisi, çok daha önemlisi, koruma. Sigorta, bir felaketin faturasını tek bir aileye ya da tek bir işletmeye bırakmayıp herkese paylaştırmanın yoludur.
Bu ikinci rolde tablo hiç iç açıcı değil. Ağustos 2026 verilerine göre Türkiye’deki konutların %42’sinin zorunlu deprem sigortası bile yok. Türkiye Sigorta Birliği‘nin açıklamasına göre 6 Şubat depremlerinin 100 milyar doları aşan doğrudan zararının yalnızca %5 ile %6’sı sigortadan karşılanabildi. Selin, heyelanın, fırtınanın ve orman yangınının da zorunlu sigorta kapsamına alınacağı Zorunlu Afet Sigortası 2023’ten beri “çok yakında” deniyor, ancak bu yazının yazıldığı gün itibarıyla hâlâ yürürlükte değil. Tarımda ise durum biraz daha iyi: 2026 için belirlenen devlet destekli tarım sigortası kapsamında kuraklık, don ve sıcak hava dalgası kaynaklı verim kayıpları da yer alıyor. Yine de bitkisel üretimde sigortalılık oranı %30 civarında.
Herkesin gözden kaçırdığı nokta: Korumaya giden pay
Şimdi bu yazıyı yazmamın asıl nedenine geleyim. İklim finansmanı denince akla neredeyse yalnızca salımları azaltmak geliyor. İnsanları ve işletmeleri selden, kuraklıktan ve aşırı sıcaktan korumak, yani iklim değişikliğine uyum ya da korunma, bu haritada küçük bir köşede kalıyor.
Rakamlar çok açık. Climate Policy Initiative‘nin son küresel değerlendirmesine göre 2023’te dünyada iklim için harcanan para 1,9 trilyon dolarla rekor kırdı. Bunun %94’ü salım azaltmaya gitti. Uyum için izlenebilen para ise yalnızca 65 milyar dolar; yani iklim için harcanan her 100 dolardan 3 ile 4 doları. BM Çevre Programı‘nın bu hafta yayımladığı Uyum Açığı Raporu da gelişmiş ülkelerden gelişmekte olan ülkelere giden kamu kaynaklı uyum parasının 2024’te 31,7 milyar dolarda kaldığını gösteriyor. Oysa bu ülkelerin ihtiyacının 2035’e kadar yılda 305 milyar dolara ulaşacağı tahmin ediliyor.
Türkiye için bu oranı veren tek bir resmi rakam yok. Bence bu da başlı başına bir bulgu: saymadığımız şeyi yönetemeyiz. Ancak elimizdeki işaretler aynı yönü gösteriyor. Kalkınma bankalarının Türkiye’deki yeşil portföylerinin ağırlığı enerji ve sanayide. Hazine’nin yeşil tahvil harcama alanları arasında su yönetimi ve ağaçlandırma var, ama başı enerji ve ulaşım çekiyor. Dünya Bankası’nın 2025’te taşkın ve kuraklık için ayırdığı 600 milyon dolar gibi örnekler değerli, ama istisna.
Bunun nedeni kötü niyet değil, hesap. Bir güneş santrali elektrik satar ve krediyi geri öder. Bir dere yatağının açılması, sıcağa dayanıklı bir okul binası ya da bir köyün sel erken uyarı sistemi ise para kazandırmaz; yalnızca kaybı önler. Önlenen kaybın faturası kesilemediği için piyasa bu işlere kendiliğinden yönelmiyor.
Oysa Türkiye’de insanların hayatını ve geçimini bugün doğrudan tehdit eden şeyler sel, kuraklık ve sıcaklıktır. Salımları azaltmak yarının felaketlerini küçültür. Uyuma yatırım yapmak ise bugünün felaketlerinden insanları korur. Bu ikisi birbirinin alternatifi değil, aynı anda yürümek zorunda.
Haritayı nasıl düzeltebiliriz?
İyi haber şu: yeni kurulan düzen, bu dengesizliği düzeltmek için gereken araçların çoğunu zaten içeriyor. Dört adım öneriyorum.
İlki saymak. Devlet bütçesinde, kamu bankalarında ve taksonomi raporlarında uyuma giden parayı ayrı bir kalem olarak etiketleyip her yıl açıklayalım. Kaç lira harcadığımızı bilmeden yeterli olup olmadığını tartışamayız.
İkincisi, Zorunlu Afet Sigortası’nı artık yürürlüğe koymak. Sel ve orman yangınlarını kapsayan zorunlu bir sigorta, hem afet sonrası devletin sırtındaki yükü hafifletir hem de riskli bölgelerde yapılaşmanın gerçek maliyetini görünür kılar.
Üçüncüsü, belediyelerin uyum projeleri için kaynağa doğrudan ulaşabilmesini sağlamak. Selin, sıcağın ve kuraklığın ilk muhatabı belediyelerdir. Kalkınma bankalarının Mersin, Adıyaman ve Hatay’daki altyapı kredileri gibi örnekler çoğalmalı ve küçük belediyeler için ortak başvuru yolları açılmalı.
Dördüncüsü, bankaların kredi verirken iklim riskini de fiyatlaması. Sele açık bir arazideki fabrikaya verilen kredi ile korunaklı bir yerdeki fabrikaya verilen kredi aynı faizle verilmemeli. Böylece korumaya yatırım yapan işletme ödüllendirilmiş olur.
Antalya’daki zirvenin ev sahibi olarak Türkiye’nin elinde nadir bir fırsat var. Geçen yıl Belém’de uyum finansmanını 2035’e kadar üçe katlama çağrısı yapıldı. Bu çağrıyı Antalya’da somut bir takvime bağlamaya öncülük edebiliriz, ama önce aynı hedefi kendi evimizde benimsemeliyiz.
Bir ülkenin iklim finansmanı haritası, yalnızca nereye para gittiğini değil, kimi korumayı seçtiğini de gösterir.

