Hafta SonuHaftasonuKitapKöşe YazılarıManşetYazarlar

Değişen çocukluk, değişen doğa ve Serhan Ada’nın çocukluk denemeleri

Çocukluğa dair en gerçekçi ve yalın anlatımlardan biri, Virginia Woolf’a aittir. Woolf, çocukluğun insanın sonraki hayatını nasıl etkilediğini şöyle dile getirir: “Birinin geçmişi… Çocukların bahçede koştuğunu görüyorum. Gecede denizin sesi. Neredeyse hayatın kırk yılı, hepsi onun üzerine kurulu, öyle nüfuz etmiş ki asla açıklayamam.” Onun bu anlatımına daha önce başka bir yazımda da yer vermiştim. Yazar, çocukluğumuzun hayatımızın geri kalanına nasıl tesir ettiğini, nasıl tekrar tekrar geriye baktığımızı öyle güzel anlatır ki! Bu nedenle, Woolf’un dile getirdikleri defalarca hatırlanabilir. Çocuklukta yaşanan her şeyin, iyisi ve kötüsü ile, bizi ve geleceğimizi şekillendirmesi ve her şeyin çocukluğun üstüne inşa edilmesi ne kadar doğru bir tespittir. Çocukluk anavatanımızdır.

Serhan Ada da “Geçen Yüzyılın Ortasında Çocukluk Nesneleri” isimli son kitabı ile, bir kez daha anavatanımızın kapılarını aralıyor. Kitap, Ada’nın köklerinin dayandığı yer olan Girit’e, dedesinin duyduğu özlem ile bitiyor: Anavatana duyulan özlem… Serhan Ada, bunu özellikle mi kurgulamış, yoksa bellek müthiş bir oyunu ile iki nesil öncesinin geçmişini mi kurcalamış bilinmez. Bu soruyu, kitabın yazarına sormak lazım.

Büyülü bir anlatıma sahip olan bu kitap, neleri çağrıştırmıyor ki! Emile Ajar’ın (aslında Romain Gary) “Onca Yolsulluk Varken” romanında nasıl Momo, Madam Rosa’yı gençliğinde neye benzediği görmek için onu geri vitese takıyorsa, Ada da bizleri geri vitese takarak çocukluğumuza götürüyor. Değişen çocukluk ve değişen doğa. Kitapta anlatılan bir çok hikaye, daha doğrusu bellekte kalan bir çok anı, insanın doğa ile olan ilişkisinin 50-55 yıl gibi kısa sürede nasıl tahribat boyutlarına ulaştığını da anlatıyor. Serhan Ada, kitabı tabii ki bu amaçla yazmamış. Kitabın başında kendisinin de belirttiği gibi, Walter Benjamin’den esinlenerek kendi belleğinde kalan sisli anıları gün yüzüne çıkarmaya çalışmış. Ancak farkında olmadan, doğa ile insan ilişkisinin çok kısa bir sürede nasıl değiştiğini de pek güzel anlatmış.

Plastik atıklardan oluşan insan yapımı yedinci kıtanın olmadığı bir dünya, yoğurtçudan yoğurt almak için evlerden götürülen kapların önce darasının alındığı (darasını almak lafını şimdilerde kaç çocuk biliyor acaba?) bir dünya, çocukların sokakta oynayabildiği ve bazı oyuncaklarını kendilerinin imal ettiği bir dünya, balıkların adabı ile avlandığı bir dünya. Bütün bölümleri burada tek tek anlatarak okumak isteyenlerin hayal dünyasına müdahale etmek istemem. Ancak, özellikle doğa ile ilişkilerimizde gelinen noktayı bir kez daha hatırlatmak amacı ile, beni en çok etkileyen bir kaç bölüme değinmek istiyorum.

Balıkçıların lüfer avına çıkmasının ritüeli, balığı büyük bir zarafet ile avlayabilmenin güzelliği, bana doğaya olan şükran duygumuzu ve saygımızı anımsattı misal. Oysa şimdilerde balıklar böyle sabır, emek ve saygı ile avlanmıyor. Trol, gırgır ve daha ne varsa bunlar ile dalınıyor denizlere. Köroğlu, ne güzel söyler, “Tüfek icat oldu, mertlik bozuldu” diye. Gerçekten de insanın doğaya, diğer canlılara karşı mert olmayan bir şekilde hükmetme isteği artık sınır tanımıyor.

Serhan Ada.

Çocukların sokaklarda oynayabilmesinin güzelliği de kitapta farklı bölümlerde yer alıyor. Ama çocukların toplandığı alanı anlatan bölüm ayrı bir güzel; o gün oynanacak oyunlara o alanda karar verilmesi ve günün sonunda muhasebenin yapılması için evlere dağılmadan önce gene bu alanda toplanılması… Kitapta anlatılan olaylar ile benim çocukluğum, zaman açısından birebir örtüşmese bile, oyunların sokaklarda oynanabildiği döneme denk gelen bir çocukluk yaşadım ben de. Saklambaç oyununda ebe, çocuklardan birinin adını yanlış söylediğinde çanak çömlek patladı diye bağırırdık ve bu sesler bütün sokaklarda yankılanırdı. Muhtemelen bu sesler, evlerde iş yapan annelerin içlerini ısıtırdı. Ne çocukların oynayabileceği sokak kaldı, ne de nesilden nesile geçen oyunlar ile çanak çömlek patladı diye bağıran çocuklar. Nasıl bir değişimdir bu! Sadece 40-50 yılda unutulmaya yüz tutan ne çok güzellik var. Dünya, nereye koşuyor ve koşarken arkasında nasıl güzellikler bırakıyor…

Kitaptaki anılara ait son bölüm ise, değişen iklimler ve zorunlu göçlerin nelere yol açabileceğinin habercisi. İnsanların, sebep ne olursa olsun alıştıkları yaşamdan koparılmaları ya da kopmak zorunda kalmaları hüzünlü, hem de çok hüzünlü… Son yıllarda yapılan çeşitli çalışmalar çocukların, kadınların ve yaşlıların bu göçlerden nasıl etkilendiğini, ruh hallerinin nice olduğunu araştıyor.  Ama sanırım, aslında bu ruh halinin nice olduğunu en güzel Dadaloğlu anlatmış.  Osmanlının güneyde mevsime bağlı olarak konup göçen aşiretleri, güvenlik nedeni ile yerleşik düzene zorlayan fermanı güneye ulaşınca, Dadaloğlu sazı eline almış ve “Göründü de Hemite’nin Kalesi, hiç gitmiyor aşiretin belası…Devemiz gelirdi tütülü bazlı, tütülün sesi de bülbül avazlı” diye ağıt yakmıştır.

Babam, ne zaman efkarlansa, sıkılsa bu ağıdı söylerdi. Ben de belli bir yaşa kadar bu ağıdı, bizim aşiretin ağıdı sanırdım. Ne de olsa atalarım da bir zamanlar develeri ile kışın Andırın-Kadirli tarafındaki topraklarına çekilen, yazın Göksun çevresindeki yaylalarına inen, göç yolunda Hemite Kalesi’ni gören, toprak sahibi olmayı ve tahsili zenginlik ile eşdeğer tutan o yörenin belirli aşiretlerindenmiş. Dadaloğlu’nun yaktığı ağıt, belki de güneydeki yerleşik düzene zorlanmaktan nasibini alan bütün aşiretlerin ağıdı idi.

Kitabın yazarı Ada’nın dedesinin, rakı sofrasında hüzünlenip, Ada’nın bilmediği bir dilde usulca şarkı söylerken gözlerinden süzülen iki damla yaş çok şey anlatıyor. O göz yaşlarında aslında çocukluğun anavatanına duyulan özlem var.  Göçün hüznünü, en güzel o iki damla gözyaşı anlatıyor. Tıpkı, Mert Gökalp’ın çektiği “Lüfer” isimli belgeselde, göç zamanı geldiğinde Karadeniz’e geri dönmek icin yola koyulan lüferin, Boğaz’ın çıkışında dalyanlara takılmasını ve oradan çıkabilmek için yürek dağlayan çırpınışlarını izlerken gözünüzden süzülen iki damla yaşın anlattığı hüzün gibi…

Kategori: Hafta Sonu

Kültür-SanatManşet

Tiyatro Boyalı Kuş 20’inci yılını, ‘Kendine ait bir oda’ ve ‘Komedya 2020’ ile kutluyor

Türkiye’nin ilk profesyonel feminist tiyatro topluluğu Tiyatro Boyalı Kuş, 20’nci yılını iki oyunla kutluyor. Feminist yazar Virginia Woolf’un ölümsüz eseri “Kendine Ait Bir Oda” 7 Nisan 2019 tarihinde prömiyerini yaptıktan sonra bu sezonda da seyirciyle buluşmaya devam ediyor. 18 Ekim 2019’da Tatavla Sahne’de dünya prömiyerini gerçekleştiren 20. Yıl oyunu “Komedya 2020”nin yazarı ise topluluğun kurucusu ve sanat yönetmeni Jale Karabekir.

Kendine ait bir oda

 “İstediğiniz kadar kütüphanelerinizi kilitleyin; ne kadar kapınız, ne kadar kilidiniz, ne kadar sürgünüz olursa olsun, zihnimin özgürlüğüne ket vuramazsınız!” Virginia Woolf

Virginia Woolf’un ölümsüz eseri Kendine Ait Bir Oda, Tiyatro Boyalı Kuş’un mekâna özgü performansıyla seyirciyle buluşuyor.

Yazan: Virginia Woolf
Çeviri, Sahne Metni ve Reji: Jale Karabekir
Dramaturji: Efsun Pırıl Yeneroğlu, Yeliz Yılmaz Denizer
Oynayanlar: Aslıhan Aydoğan Büyükakgül, Aslıhan Kılıç, Dicle Yılmaz, Gül Şener, Pelin Oruç
Afiş Görseli: Banu Erdoğan
Afiş Tasarım: Özhan Koca

Yer: Mısır Apartmanı Kat 2

Adres: İstiklal Caddesi, Mısır Apartmanı, No: 167, Kat 2, Beyoğlu-İstanbul

Kasım Tarihleri: 2, 9, 16, 23, 30 Kasım 2019 Cumartesi

Aralık Tarihleri: 7, 14 Aralık 2019 Cumartesi

Saat: 20.30

Online bilet: https://www.biletix.com/etkinlik/YIAA1/ISTANBUL/tr

***

Komedya 2020

İki şey aldatmaz asla seni: Aynalar ve maskeler.” Marivoux

Metin ve Reji: Jale Karabekir

Dramaturji: Gonca Katman

Asistanlar: Esra Yavuz, Merve Tokgöz, Yasemin Çolak

Afiş Tasarım: Hilal Bozkurt

Fotoğraf: Gizem Kozanoğlu

Oyuncular: Aslıhan Kılıç, Casandra Evren Loveless, Gül Ersürmeli Yılmaz, Gül Şener, Melis Çalgı, Özlem Yıldırım/Yasemin Çolak, Pelin Oruç, Seda Elhan, Tuğçe Yükselel

Yer: Tatavla Sahne

Adres: Taktaki Yokuşu 2B Cihangir/İstanbul

Kasım Tarihleri: 1, 8, 15, 29 Kasım Cuma

Aralık Tarihleri: 6, 13 ve 27 Aralık Cuma

Saat: 20.30

Rezervasyon: 0212 233 52 30

Online bilet: https://www.biletix.com/etkinlik/YV590/ISTANBUL/tr

Tiyatro Boyalı Kuş 

2000 yılında kurulan Tiyatro Boyalı Kuş yapılanması, çalışma teknikleri ve özgün teatral biçemiyle bağımsız, alternatif ve profesyonel bir feminist tiyatro olma özelliğiyle bugüne dek Ferhat ile Şirin (2001), Aşk İhanet Yalnızlık Vesaire (2003), Dış Ses (2004), Böyle Bir Aşk Masalı (2004), Kadınlar Savaşı (2006), Bavullar (2006), Çernobil’den Sesler (2007), Tahterevallide Aşk (2008), Seni Seviyorum Diyecek Kadar Sarhoş? (2010), Ophelia’yı Kim Öldürdü? (2010), Nora/Nûrê (2010), İadesiz Taahhütsüz (2010), İç Ses (2011 ve 2014), Matmazel Julie (2012), Melek (2013), Troyalı Kadınlar Korosu ya da Kayıp Tablet (2017) adlı oyunları sahneledi; Norveç, Ermenistan ve Avusturya’nın yanı sıra Türkiye’nin dört bir yanında sahne aldı. Tiyatro Boyalı Kuş’un bu sezon sahnelediği oyunları Kendine Ait Bir Oda (2019) ve Komedya 2020 (2019).

20 yıldır sahnelediği oyunlarla ve düzenlediği etkinliklerle Türkiye Tiyatrosu’na yeni bir dil kazandırmayı amaçlayan topluluk, kadın bakış açısıyla kendi oyun metinlerini oluşturdu, var olan metinleri feminist açıdan ele aldı. Tiyatro Boyalı Kuş; oyun metinlerini katılımcıların yazdığı interaktif ve katılımcı bir yöntem olan “Augusto Boal’ın Ezilenlerin Tiyatrosu Tekniği” başta olmak üzere yetişkinlere yönelik atölye çalışmaları ile gönüllü katılımcılarla birlikte üretilen ve geç Osmanlı dönemi metinleri inceledikleri “Feminist Dramaturjiyle Okuma Tiyatrosu” etkinliklerini de gerçekleştirdi.

 

Kategori: Kültür-Sanat

Hafta SonuManşet

Çocukluk insanın anavatanıdır

Virginia Woolf, annesini kaybedene kadar yaz tatillerini ailesi ile birlikte, İngiltere’nin Cornwall Bölgesi’nde bulunan St Ives’ta geçirmiştir ve bu tatillerin hayatındaki etkisini şöyle dile getirmektedir: “Birinin geçmişi… Çocukların bahçede koştuğunu görüyorum. Gecede denizin sesi. Neredeyse hayatın kırk yılı, hepsi onun üstüne kurulu, öyle nüfuz etmiş ki asla açıklayamam.” En çok sevdiğim romanının esin kaynağı ise, St Ives’taki Godvery (Kernevekçe küçük ciftlik anlamına gelen) Deniz Feneri’dir. Woolf, “Deniz Feneri” isimli romanında günlük hayatı tam olması gerektiği gibi anlatır. Olağanüstü bir tarafı yoktur, ama günlük hayatın bu kadar sıradan anlatımı, romanı olağanüstü yapar. Çocuklar, onların coşkusu, beklentisi ve heyecanları romanı olağanüstü yapmaya zaten yeterli değil midir?

Çocukluğumuz nasıl geçiyorsa, iyi ya da kötü, bütün hayatımız ona göre şekilleniyor. William Wordsworth, “My Heart Leaps Up” isimli şiirinde çocuğun insanın babası olduğunu söyler. İlk başta çelişkili gibi görünse de çocuk, yetişkin olduğunda çocukken yaşadıklarının, öğrendiklerinin ve tanık olduklarının fazlası ile etkisinde kalacaktır. Hepimizin çocukluğu, kendi yetişkinlik çağlarımıza babalık yapacaktır. “My Heart Leaps Up”,  kısa bir şiir olmasına rağmen, son derece etkili ve güçlü bir şiirdir; tıpkı Ahmet Haşim’in “Karanfil” isimli şiiri gibi.

Harper Lee’nin muhteşem bir babaya sahip olması, yaşadığı dönemin olumsuz taraflarına rağmen babası sayesinde güzel ve unutulamayacak anılarla dolu bir çocukluk geçirmesi, “Bülbülü Öldürmek” isimli romanına esin kaynağı olmuştur. Romanın film uyarlaması da mevcuttur. Romanlardan uyarlanan filmleri dikkate aldığımızda, romanın hakkını veren sinema uyarlamalarının az olduğunu görebiliriz. Sanırım “Bülbülü Öldürmek” filmini, romanına tercih ederim. Romanın film uyarlamasını TRT’nin tek kanal, siyah beyaz olduğu dönemlerde izlemiştim. On bir yaşında olmalıyım. Aklımda en çok kalan, kızın babasına adı ile hitap etmesiydi. Romanın kahramanlarından biri olan Scout babasını, “Atticus” diye çağırırdı. Yıllar sonra filmi tekrar izleyince, o sıcaklığı yeniden hissettim. Robert Duvall’ın canlandırdığı “Boo” karakteri, çocukların hayatını kurtarması ve filmin sonunda kapının arkasında utangaç gülümsemesi ile belirmesi. Evet, hatıralarıma öyle nüfuz etmiş ki asla açıklayamam.

Dünya Çocuk Hakları Günü, 20 Kasım 1989’da Birleşmiş Milletler tarafından kabul edilmiştir. En temel çocuk haklarından biri de insana yakışır yaşam standardına sahip olma hakkı olarak belirlenmiştir. Ancak hem dünyada, hem de ülkemizde çocuklara dair yaşanan gelişmeler pek iç açıcı değildir. Hatta son derece kaygı vericidir. Savaş ortamında büyüyen çocuklara resim çizdirildiğinde silah, tank ve patlayan bombaları içeren resimler ortaya çıkmaktadır. Huzurlu ortamda büyüyen aynı yaş çocukları, çiçek, gökkuşağı, kelebek ve benzeri resimler çizmektedir. Bazı çocuklar ise, konusu ne kadar karanlık olursa olsun resim çizebilecek kadar yaşayamamaktadır. Yemen’de açlıktan ölen çocukların sayısı düşündürücüdür. Bu çocuklar, değil eğitim hakkına sahip olmak, hayatta kalabilecek kadar besin alma hakkından bile mahrum bırakılmışlardır. Sağlıklı ve dengeli beslenmeden bahsetmiyorum bile. Çocukların bir diğer hakkı ise, ekonomik sömürüden korunmaktır. Ancak dünyadaki çocuk işçi sayısı, milyonlar ile telaffuz edilmektedir.

Açlık, eğitim hakkından mahrum kalma, istismara uğrama ve buna benzer sorunlara ilave olarak, çocuklarımızı bekleyen çok başka bir tehlike daha var, küresel iklim değişikliği. Maalesef küresel iklim değişikliği,  birçok farklı soruna da neden olmaktadır ve etkili önlemler alınmadığı takdirde gelecekte etkisini daha fazla hissettirecektir.

İktisat yazınında piyasa başarısızlığı olarak değerlendirilen küresel iklim değişikliği sorununun piyasa temelli araçlar ile çözülebileceği, hiç değilse yavaşlatılabileceği tartışılmaktadır. Piyasa temelli araçlardan biri, emisyon ticaretidir.  Emisyon ticaretinin temelleri, Ronald H. Coase tarafından 1960 yılında geliştirilen “Coase Teoremi”ne dayanmaktadır. Ekonominin ilkeleri dikkate alındığında, etkin bir şekilde işleyebilecek bir sistem olabilir. İyi tanımlanan mülkiyet hakları aracılığı ile çevreyi ne kadar kirletebileceğimize karar verebiliriz ve bu kararlarımız rasyonel olabilir. Ancak bu sisteme getirilen en önemli eleştirilerden biri, gelecek nesiller adına karar almamızın ne kadar adil olacağıdır. Çünkü bizim şu an neden olduğumuz sera gazı emisyonları, gelecek nesilleri daha çok etkileyecektir. Yerel hava kirliliği ise, çocukların beyin gelişimi üzerinde son derece olumsuz etkilere sahiptir. Buna ilave olarak, yerel hava kirliliği başta solunum yolları hastalıkları olmak üzere çeşitli hastalıklarının da temel nedenidir. Çocuk haklarının ihlaline dair daha birçok örnek verilebilir. Dünyanın farklı yerlerinden sağlanan veriler, çocuk haklarının bir hayli ihlal edildiğini teyit etmektedir.

Çocukluk, insanın anavatanıdır. Güzel bir çocukluk geçirme şansına sahip olabildi isek, ne zaman bunalsak, sıkılsak çocukluk hatıralarımıza sarılmaz mıyız? O büyülü günlere sığınmaz mıyız? Scout, Jem ve Dill’in yaptıkları gibi kamyon lastiklerinin içine kıvrılıp, sokaklarda yuvarlanmak istemez miyiz? Yetişkin olarak çocukların öyle kaygısızca oynadığını görmenin huzuru. O anki huzur… Çocuk haklarının korunması, insanlığın geleceğini şekillendirecektir.

 

 

Ayşe Uyduranoğlu

Kategori: Hafta Sonu

Günün ManşetiKültür-SanatManşet

İyi ki doğdun Virginia Woolf: Eserleriyle kadınlara cesaret veren 10 sözü

Kadının sesinin edebiyat dünyasında yer bulmasını sağlayan İngiliz feminist yazar, romancı ve eleştirmen Virginia Woolf’un 136’ncı yaş gününü ardından bıraktığı ilham veren sözleriyle anıyoruz.

Dışa Yolculuk | 1915

“Koca evrene küçük bir kelime ya da küçük bir iş bırakan herkes onu değiştirir; evet, ciddi bir düşüncedir bu, onu değiştirir iyi ya da kötü yönde, bir an için değil, tek bir yerde de değil, ama bütün insanlığın içinde ve sonsuza kadar.”

Gece ve Gündüz | 1919

“Önemli olan şey hayat, başka hiçbir şey değil hayat -keşfetme süreci- sonu gelmez ve aralıksız süreç, keşfin kendisi asla değil.”

Pazartesi ya da Salı | 1921

“Ah insanların şu hırsları, yaygaraları ne acınası şeylerdi.”

Mrs. Dalloway | 1925

“Sanki sadece o görsün diye güzel bir gül açmıştı.”

Deniz Feneri 1927

“İşte hep kendini sonunda, istesin istemesin, böyle denizin yavaş yavaş kemirdiği bir toprak parçası üzerinde bulur ve orada bırakılmış bir deniz kuşu gibi tek başına dururdu; bu onun yazgısı, ona özgü bir şeydi; işte onun asıl gücü, asıl üstünlüğü buradaydı; tüm fazlalıkları birden silkip atmak, özleşmek, küçülmek, bedence bile daha hafiflemek, daha yalın görünmek ve yine de kafa gücünden hiçbir şey yitirmemek; kendi küçük toprağı üzerinde durup, insanların içinde bulunduğu bilgisizliğin, aymazlığın karanlığına meydan okumak, bizim bir şeyden haberimiz yok ama deniz, üzerinde durduğumuz kara parçasını alttan alta durmadan kemirmektedir, diye düşünmek – işte bu onun yazgısı, onun yeteneği idi.”

Orlando | 1928

“İnsanoğlunun bağrında hiç bir tutku başkalarını kendi inandıklarına inandırma arzusundan daha güçlü değildir. Hiç bir şey kendisinin yüce saydığı bir şeyi başkasının küçümsediğini sezmen kadar insanın mutluluğunu kökünden sarsıp içini öfkeyle doldurmaz. Semti semte kırdıran, mahalleyi mahallenin mahvolmasını istemeye iten hak sevgisi değil, üstün gelme isteğidir.”

Kendine Ait Bir Oda | 1929

“İsterseniz kitaplıklarınıza kilit vurun; ama zihnimin özgürlüğüne vurabileceğiniz ne bir kilit var ne de bir sürgü, ne de kapatabileceğiniz bir kapı.”

Dalgalar | 1931

“Renkler her zaman sayfada leke bırakır; bulutlarsa üstünden geçip gider ve şiir, bence yalnızca senin konuşan sesindir.”

Benlik Üzerine Denemeler | 1967

“Şimdi tek yapman gereken pencerenin kenarına geçip ritmik algını açmak ve kapamak, açmak ve kapamak, cesurca ve özgürce, ta ki bir şeyler başka bir şeylerin içinde eriyene dek, taksiler nergislerle dans etmeye başlayana dek, tüm bu parçalardan bir bütün ortaya çıkana dek… Demek istediğim, tüm cesaretini topla, tüm dikkatini ver, doğanın bahşetmesi tasarlanmış tüm yetenekleri davet et. Sonra bırak ritmik duygun adamların, kadınların, otobüslerin, serçelerin –caddede gelip geçen ne varsa her şeyin– arasına karışsın, girsin, çıksın, ta ki hepsini birbirine bağlayıp tek bir ahenkli bütün oluşturana kadar.”

Varolma Anları | 1972

“Yapraklarını iyice yaymış bir bitkiye bakıyordum; çiçeğin bir toprağın parçası olduğunu açıkça gördüm; çiçeğin çevresinde bir halka vardı; gerçek çiçek oydu; yarı toprak; yarı çiçek.”

Google’ın Woolf anısına paylaştığı doodle

Virginia Woolf kimdir?

Virginia Woolf 25 Ocak 1882’de Londra’da doğdu. Roman türüne yaptığı özgün katkılarla edebiyat tarihine adını yazdırdı.

Aynı zamanda döneminin en önemli eleştirmenlerinden biri olarak kabul edilir. 1925’te yayımlanan Mrs. Dalloway ünlü yazarın adıyla birlikte anılacak “bilinç akışı” tekniğinin en başarılı örneğidir.

Virginia Woolf, 28 Mart 1941’de içine düştüğü ruhsal bir bunalım sonrasında evlerinin yakınlarındaki bir nehre atlayarak intihar etti.

Yazarın eserleri 20. yüzyılın en iyi romanları arasında yer alıyor. Bazı eserleri: Dışa Yolculuk (1915), Gece ve Gündüz (roman) (1919), Jacob’un Odası (1922), Mrs Dalloway (1925), Deniz Feneri (roman) (1927), Orlando: Bir Yaşamöyküsü (1928), Dalgalar (roman) (1931), Yıllar (1937), Kendine Ait Bir Oda (1929), Londra Manzaraları (1931), Flush, Bir Köpeğin Romanı (1933), Üç Gine (1938), Perde Arası (1941), Virginia Woolf: Bir Yazarın Günlüğü (1953), Pazartesi ya da Salı (1921), Benlik Üzerine Denemeler (1967), Varolma Anları (1972)

 

(Yeşil Gazete)

Kültür-SanatManşetRöportaj

‘Sanat lüzumsuz bir uğraştır. Sanatsız arabalar da çalışır, yemek de pişer’

Murat Akdağ - Semih Fırıncıoğlu​

Duydum ki, tiyatro yönetmeni, tasarımcı, çevirmen, performans sanatçısı, blog yazarı, sanat düşünürü ve düşündürücüsü Semih Fırıncıoğlu, Ekim ayı boyunca İstanbul’da olacakmış. Üstelik iki ayrı kurumda, Cihangir Akademi ve Boğaziçi Üniversitesi’nde, kendi deyimi ile “konuşma” (deneyimledikten sonra diyebilir ki, bana kalırsa, hayat ve sanat dersi) yapacaktı. Hemen ulaştım kendisine ve bir söyleşi yapmayı teklif ettim. Genel olarak, üzerinde bulunan “sanat azizi” hali ile kabul etti teklifimi. Keyifli bir söyleşi yaptık. Keyifle okumanızı dilerim…

Murat Akdağ - Semih Fırıncıoğlu

Murat Akdağ – Semih Fırıncıoğlu

Murat Akdağ : Bütün eğitiminiz, Lisans : Boğaziçi Üniversitesi İngiliz Dili ve Edebiyatı 1976, doktoranızı : İstanbul Üniversitesi’nde, İngiliz Dili ve Edebiyatı bölümünde tiyatro edebiyatı alanında yaptınız. Hatta, bir yıl, Yale Üniversitesi’nde dramaturji alanında doktora üstü yaptınız ama yazılı metne dayalı tiyatroyu reddediyorsunuz. Sizi bu sonuca getiren süreci merak ediyorum…

Semih Fırıncıoğlu : Ben, aşağı yukarı 1980-81 yıllarında standart tiyatrodan vazgeçtim. Yale yıllarından beri metinli tiyatronun tiyatro olmadığına karar verdim ve sahnelediğim işlerde metin kullanmadım o tarihten beri. Mesela, Büchner’in, “Danton’un Ölümü” gibi klasik tiyatronun içine dahil edilebilecek metinler sahneledim. Yine de bir Büchner sahneleyebilirim ama zaten Büchner’in standart bir tiyatro yazarı olduğunu düşünmem. Büchner, standart tiyatronun ne olduğunu bile bilmeden oyunlar yazmıştır. Oyunlarında diyalog bile bulamazsınız çoğu zaman. Tiyatro için yazılmış metinler ilgimi çekmiyor. Son on yıldır kim ne yazıyor, ne tür oyun metinleri dolaşımda haberim bile yok. Ben daha çok dans tiyatrosuna ve performansa kaydım.

M.Akdağ : Bu geldiğiniz nokta bizim Asya sanatına ya da Anadolu tiyatrosuna çok uygun gibi…

S. Fırıncıoğlu : Evet. Çok haklısın. Öyle ama bu benim geldiğim bir nokta değil aslında. Batıda, 1960’lardan bu yana, metne tiyatronun dışında işler yapma eğilimi var. Antonin Artaud ile başlar bu iş. 1960’larda Artaud birden popüler oldu ve bence tiyatroyu edebiyatın kölesi olmaktan kurtardı ve tiyatrocular onu göklere çıkardırlar.

1960’ların sosyal ortamının içinde, özellikle 68 öğrenci hareketlerinin olduğu bir süreçte, alakasız bir ortamda bir insanın bir tiyatro metni yazması ve sergilenecek oyunun pek çok şeyini masa başında belirlemeye çalışması çok anlamsız görünmeye başladı ve tiyatro insanları bedeni sorgulanmaya başladılar.

Yazılı metin yerine, harekete dayalı bedensel anlatımlar, canlı performanslar  öne çıktı. İkincisi, oyuncunun bir başkasının yazdığı karakteri oynaması yadırganmaya başladı. Yani, kendin olacaksın. Sahnede kendi hikayeni anlatacaksın, kendi anlatım dilinle.

Bunu takiben, çoğu erkek, performans sanatçıları çıkmaya başladı ve bedenlerinin sınırlarını zorlamak için, bedenlerine çivi çakmak, eziyet ederek vahşice işer yapmaya başladılar. Bu işler hareket noktası asla yazılı metin değildi. Bedenlerin isyanı olarak fiziksel anlatımdı. Derken, 1970’lerde, kadınlar işi ele almaya başlıyorlar ve geleneksel olarak akşam saat 20:00’de bir tiyatro sahnesinde olmak yerine, bir sanat galerisinde ya da başka bir yerde, on dakikalık performanslar yapılıyor ve bir şey değişiyor. Siyaset ile siyasi olmak kavramları! Yani, örneğin, bu dönemden önce biz siyaseti, işte devlet yönetimi, rejimler, ideolojiler olarak görürdük. Kadın haklarından konuşmak siyaset değildi bizim için. Ya da, cinsel yönelim hakları için, bir takım hastalıklar için sokağa çıkıp yürünmezdi ama bu dönemle birlikte siyasetin Marx’tan ibret olmadığını ya da ona da bağlanan ama beraberinde pek çok sorunun da tartışılması gerektiğini fark ettik.

M.Akdağ : Yani tiyatrodaki gibi, yazılı teatral metinden ve yazılı siyasal metinden, güncel sorunsallara ve güncel performanslara geçildi…  

Semih Fırıncıoğlu : Evet. Bugün de bu böyle işliyor. Siyaset de, sanat da, tek kanaldan işleyen bir yapı durumunda değil.

M.Akdağ : Şu an çok önemsenmiyor ama 1990’larda, özellikle İngiltere’de, biraz Sarah Kane’nin öncülüğünde ilerleyen bir tiyatro akımı “In your face” var. 1990’larda, bedensel anlatımdan metinsel anlatıma geçiş oldu galiba değil mi?

S.Fırıncıoğlu : Evet. Çok yerde tekrar metne dönüldü. Ben New York’a gittiğimde, 1980’lerin başında, edebiyatta “yapı bozma” çok popülerleşmişti. Onun öncesindeki “yapısalcılık” gibi akımlar vardı ve bu akımlar “dil”e dayalı akımlardı. Dilin yapısı, dilin bozulması, yeniden tasarlanması üzerine kurulu akımlar ve bu akımlar tiyatroyu tekrar metne dönmeye itti ama çok analitik bir yaklaşımla dönüldü metin tiyatrosuna.

Yani, “şiirsel bir metin nasıl olur”, doğrudan bir anlatı metni yerine “şiirsel metin nasıl olur” ya da “bilinç akışı metinler nasıl” olur gibi sorularla, özellikle 1980’lerin başında, New York’ta böyle laboratuar gibi bir ortam vardı. Ondan sonra, daha düz anlatıya geçilmeye başlandı. Örneğin, şu anda metnin kullanılışı 1950lerdeki kullanılışı gibi değil. Daha bilinçli, daha analitik bir kullanım. Artaud ile başlayan sürecin süzgecinden geçmiş olmanın payı var bunda bence. Kaldık, metne dönüşün olduğu süreçlerde, metin dışı tiyatro terkedilmiş durumda değildi. Hala da değil. Performans, hareket tiyatrosu, doğaçlama kabare hala varlık gösteriyor.

M.Akdağ : Türkiye’de, pek çok insan ama özellikle okumuş yazmış kesim ve bu kesimin kültür sanat endüstürisi içinde üretim yapanları, sanatın muhalif, baş kaldırı, karşı çıkış olduğunu öne sürer. Ben bunun bir ezber olduğunu düşünüyorum Siz ne dersiniz? 

S.fırıncıoğlu : Valla ben, ne sanattır ne sanat değildir konusunda bir şey söylemeyi doğru bulmuyorum. Bu bitmeyecek bir akademik tartışma ama sanat etkinliği diye bir şey var hayatta. Ben bunun, hayatın normal akışının dışında bir konumu olması gerektiğine inanıyorum. Bu konumda, benim için, bir oyun alanıdır ve ne kadar özgür olabilirsen oradan o kadar ilginç işler çıkıyor. Bunun bir ihtiyaç olduğunu düşünüyorum. John Cage’den örnek vereyim…

Semih Fırıncıoğlu - Cihangir Akademi - 2016

Semih Fırıncıoğlu – Cihangir Akademi – 2016

John Cage, sanatı bir oyun parkına gitmeye benzetirdi. Tek nefes alınabilecek ve korkusuzca oyun oynanabilecek bir oyun alanı olarak görürdü ve orada oynanan oyunların vahim, ciddi sonuçlar vermemesi gerektiğini söylerdi. Bunu sadece, John Cage söylemiyor tabi… Örneğin, 1950’lerde, 1960’larda çok insan oldu.

Örneğin, Mikhail Bakhtin karnaval kültüründen yola çıkarak, “karnavalesk” diye bir bağlam attı ortaya. Bu bağlamın içinde, “normal” ve “normal dışı” diye iki kavram kullanır. Yani bir normal hayat var… Orada çok dikkatli olmak gerekiyor. Beklenmediklerin, tahmin edilmezliklerin sonuçları çok ağır olabiliyor. Bir de, normal dışı bir hayat var…

Karnavalesk bir ortamda, korkmadan her şeyin yapılabileceği bir alan. Şimdi ben, siyasi tiyatroyu, bir parça intihar gibi görüyorum. Mesela, aç pencereyi Cumhurbaşkanı’na ya Amerikan’ başkanına küfret… Belli işte ne olacağı. Birileri gelecek, seni alıp götürecek filan… Ayrıca, bu zaten başka alanlarda, sokakta, kahvelerde, meydanlarda, mitinglerde yapılıyor. Bunu yinelemenin anlamı yok ki. Bu Türkiye’de çok yapıldı. 1970’lerde çok yapıldı. Ben de içinde oldum ama o dönem bu işlerin ama hiçbir yere ulaştığını sanmıyorum. Bir yararı olduğunu da düşünmüyorum. Bir sürü de sorun üretmiştir. Bugün de, bu türde işlerin yapılması gerektiğine inanmıyorum. Zaten sosyal medya bunlarla dolu.

Ayrıca ben, sanattan para kazanılmaması gerektiğine inanıyorum. Sanat, bir kişi, ülke, toplum için ne kadar gereksiz olursa o kadar sağlıklıdır.

M.Akdağ : Biraz açmak lazım bu noktayı galiba…

S. Fırıncıoğlu : Sanat denilen şey, lüzumsuz bir uğraştır. Yani sanat olmasa hayatta hiçbir şey değişmez. Arabalar da çalışır. Yemekte pişer. Her şey de olur. Hiç soran eden de olmaz “ya sanat nerede?” diye ama zaten esprisi de burada. Gereksiz oluşunda. Özgürlüğü de buradan geliyor.

Vahim sonuçlar vermeyen bir olgu olarak gördüğün zaman, çok güzel ama geçimini sanattan sağlamaya düşünürsen bitti gitti. Para kazanabilmek için seyirci gelmesi lazım, seyirciyi getirebilmek için seyirci getirecek işler yapman lazım. Yeni bir şey yapamıyorsun, kendi istediğin ne diye düşünmeden seyircinin ne istediğini düşünmeye başlıyorsun.

M.Akdağ : Bu durumda bir başkaldırı da mümkün olamıyor tabi…

S.Fırıcıoğlu : Ya zaten başkaldırı dediğin, o sırada toplumda olan egemen olan bir muhalefet oluyor. Sen de o muhalefet eklemleniyorsun. O muhalefeti yansıtıyorsun. Bak, ben aşağı yukarı 1990’dan beri sanattan para kazanmıyorum. Kendime para kazanmak için başka yolar buldum ve aklıma da sanat yapmak için enteresan bir şey gelmezse de hiçbir şey yapmıyorum. Zaten bunu dediğin anda aklına çok enteresan şeyler gelmeye başlıyor. Bir de böyle enteresan bir tarafı var işin…

Sonra, salon bulamıyorsan, adam bulamıyorsan, oturduğun odada bir şeyler yapmaya başlıyorsun, bir de bakıyorsun ki çok enteresan şeyler çıkmış ortaya. “hangi metni oynayalım, kimin oyununu yapalım” gibi şeyleri bıraktım. Bu, hiçbir zaman metin ya da sözcük kullanmayacağım anlamına gelmiyor. Bir iş yaparım ve binlerce farklı sözcük kullanabilirim farklı farklı metinlerden. Benim, standart metinden vazgeçip, istediğim gibi bir iş yapmaya karar verdiğimde kullandığım metin T.S. Eliot’ın bir şiiri oldu. Çiğdem Selışık’la yaptık. “Bay Prufrock’ın Şarkısı” oldu yani. Bir şiirdi. Çok ilginç bir şiir… Biz o şiiri, bayağı büyük bir orkestrayla tek kişilik bir gösteri yaptık. Odan sonra, yine Çiğdem’le Virginia Woolf yaptık. “Kendine Ait Bir Oda”. Bir monologdu. Tiyatro oyun metni filan değildi. O da oldu. İstanbul’da oynandı. Tiyatro Kare yapmıştı prodüksiyonunu.

Kendine ait Bir Oda - Tiyatro Kare - 1992

Kendine ait Bir Oda – Tiyatro Kare – 1992

M.Akdağ : Yani sanatın meslekleşmesine tamamen karşısınız...

S.Fırıncıoğlu : Kesinlikle, bütünüyle karşıyım.

M.Akdağ : Anladım. Siz, Engin Cezzar ile aynı ekoldensiniz. O da Robert Kolej’dedir. Oda, sizin gibi Amerika’ya gidip orada bir sanat hayatı kurmaya başlamışken, bir Türkiye ziyaretinde, Leyla Gencer, Engin Cezzar’ı Muhsin Ertuğrul’a götürüyor ve Muhsin Ertuğrul, Engin Cezzar’la tanıştıktan sonra, Engin Cezzar’a ertesi gün provasına başlayacağı Hamlet’te oynaması için “yarın Hamlet provasına başlıyorum, oyunda ne oynamak ister misin” diyerek rol teklif ediyor. Engin Cezzar düşünmeden “Hamlet” diyor ve bunun üzerine Muhsin Ertuğrul, “peki. Yarın sabah saat 10:00’da provaya gel. Hamlet senindir” diyor ve Engin Cezzar, kariyerine Amerika’da devam etmeyi planlarken Türkiye’de kalıyor.

Size, 1970’li yılların sonlarına doğru ya da 1980’lerde böyle bir teklif yapılsa ne olurdu?

S.Fırıncıoğlu : Bana da yapıldı böyle bir teklif… Yine Muhsin hoca yaptı hem de. O zamanlar, Boğaziçi Üniversitesi’nde Marat/Sade çalışıyordu. Beklan Algan, Muhsin hoca’yı getirdi oyuna. Muhsin Hoca oyunu izledi. Oyundan sonra sahneye çıktı. Ağladı. Bizi tebrik etti ve içimizden birkaç kişiye Şehir Tiyatrolarında iş teklif etti.

Ben oyunun müzik yönetmeniydim. Sahnede, küçük bir orkestramız vardı. Orada çalıyordum. Muhsin hoca bana, “sen Beklan’ın müzik yönetmeni olarak çalışacaksın” dedi, ben de “Peki” dedim. Tepebaşı Deneme Sahnesi’nde müzik yönetmeni oldum. Kağıt üstünde görevim oydu.

O zaman da, Muhsin hoca’nın belediye ile başı dertteydi. İşlerini zorlaştırıyorlardı ama ben bir yıl boyunca orada, kadrolu olarak görev aldım. Tabi bu bir yıllık süreçte hiçbir şey yapmadık. Tek bir üretim yapamadık çünkü, iskanı yoktu, kalorifer yoktu, havalandırma yoktu. Tepebaşı Deneme Sahnesine yeterince destek verilmedi. Orayı, Beklan Algan, Çetin İpekkaya, Erol Keskin idare ediyordu. Ben  bu süreçte ayrıldım. Ben ayrıldıktan bir süre sonra orayı toparladılar ve sanıyorum Cesaret Ana’yı yaptılar. Ani İpekkaya oynamıştı. Hatta, o Cesaret Ana’nın müzklerini yapmaya başlamıştım ama hiçbir şey yapamıyorduk.

M.Akdağ : Peki o bir sene verimli geçseydi, İstanbul’da bir sanat yaşamı inşası nasıl olurdu?

S.Fırıncıoğlu : Hiç bilemiyorum ama ben New York’a gittikten sonra buraya dönmeyi düşündüm ara ara… Hatta, gittikten on yıl sonra, gelip İstanbul’da, İstanbul Devlet Tiyatrosu için “Danton’un Ölümü”nü yaptım.

M.Akdağ : “Danton’un Ölümü”nü biraz anlatmanızı istesem…

Danton'un Ölümü İstanbul Devlet Tiyatrosu - 1991

Danton’un Ölümü İstanbul Devlet Tiyatrosu – 1991

S.Fırıncıoğlu : O dönem, Devlet Tiyatroları genel müdürü Bozkurt Kuruç’tu ve oyuna çok desteği olmuştu. Zaten, Devlet Tiyatroları’nda bir yenilenme yapmak isteniyordu. Muhsin Hocanın daha evvel İstanbul Şehir Tiyatrosu’nda yapmaya çalıştığı şeye benzer bir sistem getirmek istiyorlardı ve beni de bu yüzden davet etmişlerdi.

Başka yönetmenler de davet etmişlerdi o zaman. Mesela, Reha Erdem, Genet’in “Hizmetçiler”ini İstanbul Devlet Tiyatrosu için yapmıştı. Işıl Kasapoğlu, Sahakespeare’nin “Macbeht”ini Diyarbakır Devlet Tiyatrosu için yapmıştı. Roberto Çiulli “Bernarda Alba’nın Evi”ni yapmıştı Ankara Devlet Tiyatrosu için. Malcolm Keııth Kay, Klaus Man’ın “Mefisto”sunu İzmir Devlet Tiyatrosu için yapmıştı ama kadrolu yönetmenler bizim gelişimizden ve yaptığımız çalışmalardan rahatsız olmuşlardı. “Biz varken neden dışarıdan yönetmen getiriyorsunuz” diye.

Belki haklılardı. O zamanlar, Devlet Tiyatrolarının sahne sayısı çok azdı ve kadrolu tiyatrocu çok fazlaydı. Danton’un Ölümü bu süreçte, büyük bir yapım olarak ortaya çıktı. Yanılmıyorsam iki sezon üst üste oyandı. Ben oyunun çevirisini, müziğini ve rejisini yapmıştım. Oyunda, Robesiperre’yi oynayan Taner Birsel ve oyunun ışık tasarımını yapan Önder Arık ödül almışlardı. Hatta Taner Birsel o oyunla çok dikkat çekti. Çok konuşuldu. Oyunu, şimdi inşat halinde olan Taksim Sahnesi’ne uygun olarak, Esen Çamurdan ile birlikte yaptık. Esen oyunun dramaturgu idi. Esen ile oyunun çevirisi ve analizi üzerine çok uğraştık.

M.Akdağ : Affedersiniz, belki uzaktan takip ediyorsunuzdur, Türkiye’de Nejat İşler diye bir aktör vardır. Nejat, bir röportajında “Donton’un Ölümü’nü izledikten sonra oyuncu olmaya karar verdim ve konservatuara girdim” demişti.

S.Fırıncıoğlu : Öyle mi… Çok mutlu oldum. Nejat’ı filmlerini biliyorum. Benim bir oyunumu gördükten sonra böyle bir karar alması çok güzel, tabi.

M.Akdağ : Haberiniz olsun istedim. Danton’un  Ölümü ile çok uğraştık demiştiniz…

S.Fırıncıoğlu : Evet. Oyunu iyice zorlamak istedim ve yaptım. Epizodik bir oyundur Danton’un Ölümü. Çok bağlantısızdır sahneler. Brecht’de Büchner’in oyunlarını epizodik olarak görür. Yani, sahnelerin arasında dramatik bir bağ yoktur. Neyi göstermek istiyorsan, onu seçip gösterebilme şansın vardır.

Bir de çok uzun bir oyun metnidir Danton’un Ölümü. Esen ile birlikte baya kısalttık. Oyunda, slayt olarak, ressam Serdar Arat’ın tablolarını kullanmıştık. Kostümleri Hale Eren yapmıştı. Oyunda, Nihat İleri, Taner Birsel, Civan Canova, Kürşat Alnıaçık, Selçuk Kıpçak, Rüçhan Çalışkur, Gülen Çehreli, Işıl Taylor rol almıştı.

Oyuncularla da iyi çalıştık. Diyebilirim ki, istediğimin yüzde altmışı bir randıman aldım oyunun tamamından. Tabi, teknoloji çok zayıftı 27 sene önce. Müziği, makaralı banttan veriyorduk, beş altı slayt makinası kullandık, o makinalar sürekli bozulurdu. Oyunun ışık tasarımını yapan Önder Arık, ışık ve slayt işi ile çok uğraştı. Hoş bir iş çıkmıştı ortaya ana sonrası gelmedi…

Hatta, bak, enteresan bir hikaye vardır oyunla ilgili… Devlet Tiyatroları’ndan görevliler, oyunun tüm slaytlarını, bantlarını, afişlerini, tasarımlarını filan bantlamışlar. Bir kutuya koymuşlar depolamak için. Kutunun üzerine ne yazmışlar biliyor musun “Dalton’un Ölümü”…

Hatta, sahne amiri prova saatlerini filan asıyor, çizelgenin başında yine “Dalton’un Ölümü” yazıyor. Gazete haberlerinde bile, “Taner Birsel, Dalton’un Ölümü” ile ödül aldı” diye yazdılar. Hala durur arşivlerde.

Yani… Burada bu işler biraz farklı işliyor ama bak yıllar sonra Nejat İşler’in bu kararını duyunca da mutlu oldum tabi.

M.Akdağ : Oyunla ilgili yazılan yazılar hatırlıyor musunuz?

S. Fırıncıoğlu : Ha evet. Hatırlıyorum tabi… Çok iyi yazılar da çıktı üstelik. Nihal Koldaş’ın yazısı vardı. Çok güzel şeyler yazmıştı oyunla ilgili ama kötü şeyler de yazıldı. Yaptığımız şeyin tiyatro olmadığını iddia edenler. “Bu nasıl tiyatro?” diyenler, oyunu fazla deneysel bulanlar da oldu.

M.Akdağ : O dönem, İstanbul’da yaptığınız diğer iş olan “Kendine Ait Bir Oda”yı anlatmanızı istesem…

Kendine ait Bir Oda - Tiyatro Kare - 1992

Kendine ait Bir Oda – Tiyatro Kare – 1992

S.Fırıncıoğlu : Kendine Ait Bir Oda da enteresan bir iş oldu. Metin, İngiltere’de tek kişilik oyun olarak sahnelenmişti. Ünlü İngiliz kadın oyuncu, Eileen Aitkins oynamıştı. Patrick Garland yönetmişti. Çiğdem Selışık, o sahnelemeyi görmüş ve bana “Bunu Türkçeye çevirsek, ben de oynasam” dedi.

Ben sahnelemeye baktım. Metni inceledim. Dedim “bu olmaz. Bu çok İngiliz. Bu metinle, seyirci olarak da oyuncu olarak da ilişki kurabilmek için İngiliz kültürünü çok iyi bilmek gerekir” Ondan sonra ben, Virginia Woolf’un metnini alıp üzerine çalıştım ve başka bir metin çıkardım ortaya. Baktık oluyor, metni Türkçeye de çevirdim. Çiğdem’le Amerika’da provaya başladık. O dönem Çiğdem, Kuzey Karolina’da tiyatro dersleri veriyordu ve ders verdiği yerde prova yaptık. Oyunun çıkmasına yakın İstanbul’a geldik ve oyunu, Nedim Saban’ın Tiyatro Kare’sinin yapımcılığında AkSanat’da çok zor koşullarda oynadık..

Yanılmıyorsam, Kendine Ait Bir Oda AkSanat’ta sahnelenen ilk tiyatro oyunudur. AkSanat’ın o sahnesinde bir ay oynadıktan sonra, Tiyatro Kare oyunu, başka sahnelerde götürdü. Turneler yapıldı. Oyun bayağı oynadı ama Danton’un Ölümü kadar ilgi çekmedi galiba.

Aslında, Türkiye’de, iki oyunu da, iyi niyetle tartışmadı kimse. Yani, “şöyle değil de böyle olsa ya da bu bakışın şurası eksik burası fazla” gibi görüşler olmadı. Bize, yeni ya da farklı şeylere karşı genel bir kabullenmeme hali var bence. Bugün bunların biraz kırıldığını görüyorum.

M.Akdağ : Gelelim “Bugün”e bugünlerde Türkiye’de yapmayı planladığınız bir şeyler var mı?

S.Fırıncıoğlu : Var. Geçen sene SALT’da yaptığım bir iş var. “Uçuruma Doğru Lezzet Lokantası”

Uçuruma Doğru Lezzet Lokantası - SALT -2015

Uçuruma Doğru Lezzet Lokantası – SALT -2015

Çok farklı bir iş oldu. Türkiye’ye gidiş gelişlerimde Mimar Sinan Üniversitesi Çağdaş Dans Ana Sanat Dalında bazı konuşmalar yapıyorum üç beş saat süren. O konuşmalara katılan genç dansçılardan birkaç tanesini seçip yaptım “Uçuruma Doğru Lezzet Lokantası”nı. Çok verimli bir iş oldu.

Ekip çok sahiplendi işi ve tekrar, tekrar oynamak istiyorlar. Şimdi o işi, aynı ekiple yeniden yapmak istiyorum, çünkü çok memnunum o ekipten. Bu işi tekrar yapabilmemiz için önayak olan, destekleyen insanlar da var ama mekan bulmak çok zor.

Türkiye’de mekanlar çok kısıtlı sürelerle verilebiliyor. Oyununuzla girip, dekoru koyup, oynayıp çıkmanız gerekiyor. Sahneler uzun süreli çalışmalar yapmak için uygun değil çünkü sahne sahipleri bu sahneleri idare edebilmek için, sahnede Yoga dersleri, tiyatro atölyeleri ya da bunun gibi şeyler yapmak zorundalar. Görüştüğüm birkaç yer var. Bakalım eğer mekan sorununu çözebilirsek “Uçuruma Doğru Lezzet Lokantası*nı yeniden sahneleyeceğiz.

M.Akdağ : Benim sorularım bu kadar. Eklemek istediğiniz bir şey var mı?

S.Fırıncıoğlu : Aslında var. Belki görmüşsündür internette. İsteyen Okusun” diye bir bloğum var. Orada da yazıyorum bu konuyu.

72

Gençler konusunda duyarlı ve endişeliyim. Çok yoğun bir genç kesim var ve bu çocukların çoğu işsiz! İş yaptıkları zaman da çok az para kazanıyorlar. Burada boğuluyorlar. Kaçmaya çalışıyorlar. Kaçabilen de kaçıyor. New York’a geldiklerinde, yaptıkları işleri takip ediyorum. Çoğu da boş değiller. Çok yetenekli, donanımlı çocuklar.

Burada New York’takinden çok daha fazla oyun üretiliyor. Çok daha fazla grup var ama bölük pörçük. Çok atomizeler… Herkes, kendi küçük alanında çok farklı şeyler yapıyorlar. Bir konsensüs de yok aralarında. Bakıyorum, “Nedir akım^?” diyorum. Bir akım da yok. Bir birliktelik de  yok. Şu anda, bütün derdim, bu çocuklara bir şeyler verebilmek.

M.Akdağ : Söyleşi için çok teşekkür ederim. Sizi ve işlerinizi İstanbul’da daha çok görmek isterim.

S.Fırıncıoğlu : Ben de istiyorum. Bakalım, neler yapacağız daha…

 

Röportaj: Murat Akdağ

(Yeşil Gazete)

Kategori: Kültür-Sanat

Kültür-SanatManşet

İthaki’nin Woolf özrü kabahatinden büyük

Yazar Virginia Woolf’un ”Kendine Ait Bir Oda” kitabını yayınlarken kitabın başında yazar biyografisi bağlamında, “Paranoyaklığı zaten Shakespeare’in olmayan kız kardeşi üzerine saatlerce konuşmasından belliydi. Gelirse gelsin, kim korkar bakire kurttan?” gibi tümceler belirten İthaki Yayınları, gelen tepkiler üstüne “Gelen eleştiriler aracılığıyla fark ettiğimiz maksadını aşan eril dilden ötürü okurlardan özür dileriz” açıklamasını yaptı.

18

İthaki Yayınları Woolf’un biyografi kısmına, ”Küçük yaşta yazarlığa, 59 yaşında mezarlığa adım attı. Dalgalarla sörf yapıp, nehir bile denmeyecek bir kaşık suda boğuldu. Bilinç akışı mı, nehir akışı mı? Odalarda ışıksızdı. Paranoyaklığı zaten Shakespeare’in olmayan kız kardeşi üzerine saatlerce konuşmasından belliydi. Geri gelir mi? Gelirse gelsin, kim korkar bakire kurttan? Bkz: Nicole Kidman” yazmıştı. Yayınevi, okurlardan özür dilerken mevcut durumdaki biyografilerle ilgili bir işlem yapacağına dair beyanat da ise bulunmadı.

20

İthaki Yayınları’nın bu tutumu üzerine change.org’da başlatılan imza kampanyası ise kısa sürede 1.500’ye yakın kişi tarafından imzalandı.

Sosyal medyadaki tepki üzerine İthaki Yayınları, Radikal Kitap’a açıklama yaparak özür diledi. Yazılı açıklamada şunlar dile getirildi:

Özür var ama tutum değişikliğine ilişkin açıklama yok

19

“Öncelikle, adeta bir linçe dönüşen bu tepkiler için oldukça yalın bulunabilecek cevaplarla karşılaşacağınızı söyleyebiliriz.

2013 yılında İthaki Yayınları’nda Dünya Klasikleri dizisini hazırlamaya başladığımızda önümüzdeki ilk metin Jack London’ın Suikast Bürosu isimli kitabıydı. Metin üzerindeki çalışmalarımız bittiğinde, editör arkadaşlar olarak kendi aramızda baş tarafa bir biyografi de koymamız gerekip gerekmediğini sorduk. Teamül gereği koyulabileceğini düşündük. Ancak herhangi bir yazar hakkında özellikle web üzerinden standart her türlü bilgiye –uzun ya da kısa- rahatlıkla ulaşılabileceğini düşünerek, daha farklı, renkli bir üslup kullanabileceğimiz, birkaç satırlık kısa biyografiler kaleme almayı kararlaştırdık. Bu kısa biyografiler aynı zamanda, Dünya Klasikleri başlığıyla bir kontrast da yaratabilecekti. Çıkış hikâyesi kısaca böyle.

Yazıları, diziyi yöneten editör arkadaşlar olarak çoğu zaman ortak kaleme alıyoruz. Yayınevinin bu doğrultuda herhangi bir talebi, beklentisi vs. olmuyor tabii ki.

21

Virginia Woolf

Virginia Woolf biyografisi, aslında ilk olarak 2014 yılında –hafif farklılıklarla- Jacob’ın Odası’nın başında da yer almıştı. Herhangi bir yazardan birden fazla metin yayımladığımızda, metne göre çok küçük oynamalar yapıp, kalan kısmı sabit tuttuğumuz fark edilecektir.

Takip edebildiğimiz kadarıyla dün geceden beri ve bugün, bu saate kadar daha da ağırlıklı olarak, oldukça sert ve açıkçası insafsız bulduğumuz tepkiler aldık. Bu yüzden de, bu metinlerin daha iyi anlaşılması için burada –tekrarlar dâhil- hepsini yayınlamayı uygun gördük.

Okur görüşlerine büyük bir saygımız olduğunu söylemeye sanırız gerek yok. Ancak eleştiriler bir çeşit lince dönüşünce üzüldüğümüzü de söyleyebiliriz. Özellikle Virginia Woolf bağlamında sert eleştiriler geldi. Şu kadarını söyleyelim ki, “sevmediğimiz, hor gördüğümüz vs.” bir yazarın iki kitabını yayımlamış olsaydık bu tuhaf bir manzara olurdu. Fırsat bulduğumuz takdirde diğer eserlerini de yayımlamak istediğimizi eklemeye de gerek yok.

Metinlerin hepsi okunduğu takdirde, üslup ve dil ile ilgili durum daha net anlaşılacaktır. Ancak şu ya da bu örnekte gözlemlenen ve bizim de gelen eleştiriler aracılığıyla fark ettiğimiz maksadını aşan eril dilden ötürü okurlardan özür dileriz. Yine de tamamı itibariyle bakıldığında bu kadar sert, kimi zaman yaralayıcı ifadelere gerek olmadığının anlaşılacağına dair bir beklentimiz olduğunu da saklamayacağız.”

 

(Radikal Kitap)

Kategori: Kültür-Sanat

Kitap

Yazmasam çıldıracaktım! – Yaprak Vardar

Marguerite Duras

Marguerite Duras

Yazarların yazar olma hallerini ve yazıyla ilişkilerini anlattığı kitaplar ilgimi çeker. Tanışıklığımın en eskiye gittiği kitap, Fransız yazar Marguerite Duras’ın “Yazmak”* adlı ince kitabıdır. Romanların salt ilhamla yazıldığını sandığım yirmili yaşlarımdan beri bu kitabı ihtirasla severim. Yıllardır yanımda o evden bu eve taşıdığım, her bir sayfası kopmuş kitabında Duras, yazıyla olan fırtınalı ilişkisini anlatır:

  • “Yazının yalnızlığı, o yalnızlık olmaksızın yazı ediminin gerçekleşmediği ya da yazacak daha başka ne kaldığı araştırılırken ufalanarak dağılıp giden bir yalnızlık.”
  • “İlk yalnızlığımın o döneminde, yapmam gereken şeyin yazmak olduğunu bulgulamıştım bile. Raymon Queneau daha o zaman doğrulamıştı beni. (…) ‘Başka hiçbir şey yapmayın, yazın’.”
  • “İnsanın neden yazdığını ve nasıl olup da yazmadığını hiç bulamayacağım.”
  • “Yazmamış olsaydım, sağaltılamaz bir alkol bağımlısı olurdum.”
  • “Yazının başına oturabilmek için, kendinizden daha güçlü olmanız gerekir, yazdığınız şeyden daha güçlü olmanız gerekir.”

Duras’ın cümlelerini aktarırken dahi ruhumu kamçılayan, garip bir zevk duyuyorum. Onun yazıyla sarsıcı, samimi ve tutkulu ilişkisini anlattığı kitabını baştacı etmeye devam ederken karşıma çıkan diğer “yazı” kitaplarına da kucak açmayı ihmal etmedim.

~~~

Murat Gülsoy

Geç kalmış keşiflerimden olan Murat Gülsoy’un “Büyübozumu: Yaratıcı Yazarlık”** adlı deneme kitabını geçenlerde altını çize çize okudum. (Eskiden kitapların altını çizmeye kıyamazdım. Her bir kitap kutsaldı benim için. Şimdiyse canlarına okuyorum.) Gülsoy’un kendi deneyiminden yola çıkarak biz yazarlığa heveslilere sunduğu “kurmaca yazmak zamanı yönetmektir” ya da “kahramanlarınızın gerçek insanlara benzemesini istiyorsanız öncelikle onlar için birer ‘hayat hikayesi’ yaratmalısınız” gibi pek çok ipucunu aklımın bir köşesine yerleştirdim. Romancının sanatını ortaya çıkarmasını sağlayan unsurun, tıpkı bir zanaatkar gibi sıkı çalışması olduğuna bu kitapla bir kere daha ikna oldum.

~~~

Yazının başına oturmaktan kaytarmak için, yazar olmadan önce mutlaka okunması gerektiği söylenen yerli ve yabancı klasiklerle oyalanma serüvenimi, yazma eylemi üzerine düşünen kitapları okuyarak sürdürdüğüm öne sürülebilir. Belki Fransızca’dan iyi kötü çevirdiğim iki kitap da bu oyalanma sürecinin bir parçasıdır.

~~~

Virginia Woolf

“Dünya tüm gücüyle sizden yazmaya ayırdığınız mesai saatlerini çalmaya (ya da daha fenası, yazmak istediğiniz için kendinizi suçlu hissetmenizi sağlamaya) çalışırken, yazmak çok zorlayıcı olabilir” demiş Virginia Woolf. Edebiyatın yatağını değiştiren yazarlardan biri olan Woolf’un deneme kitapları ve günlüklerinde satır aralarına sıkıştırdığı “yazarlık dersleri”ni Akademisyen Danell Jones kitaplaştırmış ve yedi bölümde özetlemiş***.

Jones, Woolf’un özellikle kadınlar için söylediği o ünlü “yılda beş yüz sterlin ve kendine ait bir oda” koşulunu ileri sürerken şunu söylemek istediğini belirtiyor: “Tam olarak ne düşünüyorsak onu özgürce ve cesurca yazmayı alışkanlık haline getirmeliyiz… Kapı üzerinde bir kilit olması kişinin düşünmesine fırsat veren bir dünyanın garantisiydi, boş sayfalar üzerinde derinlemesine düşünülebilirdi ve bunun için de kendine ait bir odaya ve yılda beş yüz sterline sahip olmak bu kadar önemliydi.”

İş bununla bitmiyordu elbette. Woolf’un düşüncesine göre iyi bir roman yazılabilmek için “o romanı yazmaya başlamadan önce onu yazmanın imkansız olması” gerekiyordu. Woolf, yazılması yazara kolay görünen romanların yazılmaya değmeyeceğini düşünüyordu.

~~~

Rainer Maria Rilke

Yazmanın cilveleri üzerine okumayı, acı bir gülümsemeye benzetiyorum. Yazmayı nasıl varoluşunuzun bir parçası haline getirdiğinizi, ancak bir türlü hakkıyla yazamadığınızı sezdirir bu tür okumalar. Bir yandan da ruhunuzu şahlandırır. Bir gün büyük bir yazar olacağınıza dair inancınızı bileyler. Rainer Maria Rilke’nin “Genç bir Şaire Mektuplar”**** kitabındaki satırları hatırlayalım:

“Mısralarınızın iyi olup olmadığını soruyorsunuz. Bunu bana soruyorsunuz. Benden önce de başkalarına sordunuz. Onları dergilere gönderiyorsunuz. Başka şiirlerle karşılaştırıyorsunuz. Yazı kurulları bu denemelerinizi beğenmeyince de canınız sıkılıyor. Peki öyleyse size yalvarırım, bütün bunlardan vazgeçin. Siz dışa bakıyorsunuz ve işte asıl bunu yapmamalısınız. Size hiç kimse öğüt veremez, hiç kimse de bir yardımda bulunamaz. Yalnız bir tek yol vardır: İçinize dönün. Size yazmanızı buyuran nedeni araştırıp ele geçirmeye bakınız. Yüreğinizin ta en dip köşesinde kök salıp salmadığını araştırınız bu nedenin. Yazmanız diyelim ki yasaklandı, ölür müydünüz o zaman ya da yaşar mıydınız eskisi gibi, bunu açıklayın kendinize. Özellikle şunu yapın; gecelerinizin en sessiz saatinde kendinize şu soruyu yöneltin: İlle de yazmam gerekiyor mu? Deşin içinizi, diplere inin, derinlerden bir yanıt ele geçirmeye çalışın. Ve bu yanıt onaylayıcı nitelik taşıyorsa, sorduğunuz sorunun karşısına ‘Evet yazmam gerekiyor’ gibi güçlü ve yalın bir yanıtla çıkabiliyorsanız, o zaman bu zorunluluğa gore kurun yaşamınızı; en sudan, en değersiz saatine varıncaya dek yaşamınızı bu içsel dürtünün simgesi ve kanıtı yapın.”

~~~

Tanpınar da Rilke’yle aynı görüşte. Murat Gülsoy’un bahsettiğim kitabını okuduğunuzda, son paragrafta Tanpınar’ın bir yazarın ne yazması gerektiğine dair şu sözlerini bulacaksınız: “Sen tek başına bir realitesin, bize bu realiteyi anlat. Yaşadığın saati, duyduğun günü, her gün içini parçalayan sızıları ve her akşam sana yaşamak aşkını veren ümitleri anlat. (…) Söyleyeceğin yalan bile bizim için kıymettir.”

Yazmaya dair okumayı sürdüreceğim. Bu konuda yazılmış, bana önerebileceğiniz başka kitaplar olursa seve seve alır okurum. Tavsiyelerinizi bekliyorum.

Yaprak Vardar

  1. * “Yazmak”, Marguerite Duras, Can Yayınları
  2. ** “Büyübozumu: Yaratıcı Yazarlık”, Murat Gülsoy, Can Yayınları
  3. *** “Virginia Woolf’tan Yazarlık Dersleri, Yedi Derste Yazma Sanatı”, Danell Jones, Timaş Yayınları
  4. **** “Genç bir Şaire Mektuplar”, Rainer Maria Rilke, Aralık Yayınları

Kategori: Kitap

Yeşeriyorum

Kadınların Düşünme Felcine Uğradığı "Cadde"

Eril düşünce, tarih öncesi çağlardan bu yana erkeğe ait alanın sınırlarını koyu çizgilerle çizdi ve kadını bu sınırların dışında tutmanın farklı yollarını bulmayı başardı. Kadını eve kapatmak ve özel alanına hapsetmek bunun en kolay yoludur mesela… Bu duruma uygun bir şekilde ve nihai sonuç olarak kadın sosyal, politik, düşünsel ve sanatsal alandan hep uzak tutuldu; böyle kalması da sıkı sıkıya tembihlendi. Peki ya tembihlere kulak asmayanlar? Tarih onların cadı ilen edilmesine, yakılmasına şahit oldu. Bunun sonucunda da kalanlar daha çok içine kapandı, sindi. Patriarkal yapı amacına ulaştı.aaamilliyet

“Cadde’de “Kürt Açılımı” yok, sosyetedeki yeni aşk açılımları var.”

Kadınların aklen eksik, ahlaken aşağı olduğu söylendi. Kütüphanelerin, üniversitelerin kapısı yüzüne kapatıldı. Bunları yazarken aklıma Virginia Woolf geldi. Diğer kadınlara oranla babasının edebiyattaki aktif rolü sayesinde kısmen daha şanslı bir kadın olan Virginia Woolf, değerli eseri Kendine Ait Bir Oda‘da kadınların akademik alandan dışlanmalarını nefretle anlatır. Kadınların erkeklerle aynı kalitede eğitim almaları hayalken, derslere giren akademisyenler bile kadın öğrencileri aşağılamaktadır. Woolf’un çağdaşı E.M. Forster bu farkın çıkan yemeklerde bile kendini gösterdiğini söyler. İşin en kötü tarafı da toplumda kimi erkeklerin hala bu farkın varlığına kanıtlar aramaları diye düşünüyorum. Burada da aklıma İtalya Başbakanı Silvio Berlusconi geliyor. Bildiğimiz gibi Berlusconi canlı yayında dokunulmazlığının kaldırılmasıyla ilgili konuşan muhalif partiden bir kadın milletvekiline “zeki olmaktan ziyade güzeldir” demişti. Bu da aynı hastalıklı düşüncenin günümüze yansımış halidir.

“Cadde’de “Bitirme planı” yok, ucuz ve kaliteli alışveriş planları var.”

Kısacası kadına elinin hamuruyla düşünmek yasaklanmıştır bir anlamda. Kadın yazarların takma erkek isimleriyle yazmasının sebebi budur. Çünkü toplum kadını, erkeğin annesi, karısı, namusu, ilham perisi olarak konumlayarak pasifleştirmiştir ve salt bedene indirgemiştir. Fakat kimi zaman kendi bedeni üzerindeki hakkını da elinden almıştır ki bu aklın almadığı paradoksal bir durumdur.

“Cadde’de “Ergenekon Savcıları” yok, TV dünyasının ünlü isimleri var.”

Yıllar ilerledikçe kadını düşünsel aktivitelerden uzak tutma görevini farklı tekeller devralmıştır. İlk akla gelen, medya… Kadının bedeniyle kandırılmasına şahit olduk, oluyoruz. Defileler, makyajlar, saç stilleri, magazin… Evet, medya bunları dayatıyor kadınlara. “Saçına makyajına saatler ayır, düşünme! Bak dizilere, güzel kadınlar zengin ve başarılı erkeklerle evlenip evde oturuyor ve ne kadar harika giyiniyorlar, sen de öyle ol, modaya uygun giyin, düşünme! Sana bunları anlatan magazin dergileri çıkardık, programlar yaptık. Sabahtan akşama kadar televizyona kilitlen, düşünme! Bak şarkıcılara, mankenlere hepsi sıfır beden. Hemen kilo ver. Bir yığın sağlıksız ürün var bunu yapman için onları ye, iç, düşünme!” Böyle böyle uzaklaştırılmak istendi kadın bilimsel, düşünsel ve elbette siyasal alandan. Tabii ailelerin bu duruma katkısına değinmeden de geçemeyiz. Çocuklarının apolitikliğiyle övünen ailelerin… “Benim kızım hiç bilmez öyle siyaset falan. Anlamaz bu işlerden” diye övünen ailelerin…

“Cadde’de “İmralı, Silivri” yok, Bebek, Nişantaşı, Beyoğlu, Bodrum var.”

Paragraf aralarında yazdıklarıma gelirsek eğer bu cümleler büyük bir gazetenin bugün yarın çıkacak olan ekinin reklam cümleleri… Hepimizin bildiği gibi ülke gündemi bu aralar bir hayli yoğun: Kürt açılımı, Ergenekon davası, barış grupları, irtica raporu, domuz gribi… Ve tam bu esnada medyanın kadınlar üzerindeki rolünü layıkıyla oynayacağını yaptığı reklamlarla açık bir şeklide gösteren, özellikle kadınlara yönelik bir ek çıkıyor. Bunda kasıt olduğunu düşünmemek ise elde değil. Ülkede, bırakın ülkeyi Dünya’da durum böyleyken işi halkı bilgilendirmek olan bir yayın organı bunu nasıl yapar, nasıl “Ergenekon yerine, TV dünyasını, Kürt açılımı yerine modayı, bitirme planı yerine alışverişi düşünün” der bunu gerçekten aklım almıyor.

“Cadde’de “ya bıktık bunlardan” diyebileceğiniz hiçbir şey yok, hayat var.”

Baştan beri saydığımız “kadınları düşünmekten alı koyma planı” bugüne kadar birçok kadının sağlığına mal oldu. Bulimia, anoreksi ve farklı psikolojik sorunlar bunlardan en çok karşılaştıklarımız. Bunlar kadar önemli diğer bir sorun var ki bunların en sinsisi: Düşünme felcine uğramak. Evet, gereksiz ne kadar şey varsa onlarla meşgul olmamızı, başka bir şeyi düşünmememizi isteyen; bunu da korkunç bir şeklide “insanları rahatlatmak” kisvesi altında yapan; en inanılmaz olanı da buna “hayat” diyen bir yayın daha hayatımıza giriyor. Renkli sayfalarla olabildiğince cıvıl cıvıl ve insanları nasıl kandıracağını bilen, bunu iş edinmiş bir şeklide… Tabii ki bunları söylerken iğneyi biraz da kendimize batırmak gerekir. Bunların hızla çoğalmasının sebebi biraz da okur değil mi? Kadınlar gerçekten bunları okumayı reddetse hala bu misyonu, yani düşünme felcine uğratma misyonunu devam ettirebilirler mi? Hayır! Şimdi ise biraz durup DÜŞÜNME zamanı… Bu gerçekler bizim. Eğer biz bunlar üzerine düşünmeyi, kafa yormayı, kimi zaman onaylamayı, kimi zaman eleştirmeyi, tepki göstermeyi, birleşmeyi reddedersek, bu işlerden çıkar sağlayacak birileri bu ülkede istediğini yapar ve sonuçlarına hep beraber katlanmak zorunda kalırız. Bunun da bedeli çok ağır olur. Şimdi ise çağrım tüm kadınlara, yüksek sesle şunları söyleyelim: “Ben bu yapay hayatı reddediyorum, gerçeklerimle yüzleşmekten mutluyum ve düşünmekten vazgeçmiyorum, her şeye rağmen…

Kategori: Yeşeriyorum