Köşe Yazıları

“Gıda sistemini biz değiştireceğiz”: 2. Gıda Toplulukları Çalıştayı üzerine – Umut Kocagöz

2.Gıda Toplulukları Çalıştayı 9 Aralık Cumartesi günü İstanbul’da, Boğaziçi Üniversitesi’nde gerçekleşti. Yaklaşık 1.000 kişinin katılmak amacıyla başvurduğu çalıştay, çok çeşitli grupları, kişileri, üreticileri, tüketicileri, türeticileri yan yana getirdi. Bu çeşitliliğin gücü ve coşkusuyla, bir çok konuda bir çok farklı görüş ve deneyim paylaşıldı. Birbirini güçlendiren, dayanışma ve paylaşım temellerinde gerçekleşen çalıştay, bu açıdan katılımcılara umut, güç ve enerji aşıladı diyebiliriz.

Çalıştaya katılan kişi ve gruplar kadar çalıştayı organize eden grupların da çeşitliliğinden bahsetmek önemli. Bu seneki çalıştay, gıda toplulukları, tüketim kooperatifleri, kolektifleri ve kooperatif girişimleri gibi farklı örgütlenme biçimlerini ifade eden grupların ortak ürünü olarak organize edildi. Bu da, temelde farklı örgütlenme biçimlerini seçmiş olan grupların ortak bir çalışma ve dayanışma geliştirmesini ifade etmesi açısından çok önemliydi.

 

Genel bir değerlendirme olarak ne aşamadayız?

1.Çalıştay’dan bu yana, yani bir sene içinde gıda toplulukları ve kooperatiflerin sayısında artış olduğunu ve bu topluluklara ilginin hızlı bir şekilde arttığını söylemek sanırım yanlış olmayacaktır. Bu durum bu toplulukların ısrarcı bir şekilde çalışmaya devam etmesi ve dayanışma temelli ilişkiler geliştirmesine dayanmakta. Ama elbette, daha büyük sayılabilecek bazı hususları da akılda tutmak gerekir.

Öncelikle, dünyada ve ülkemizde “gıda krizi” derinleşmeye devam ediyor. Sağlıklı, nitelikli ve besleyici gıdaya erişim sorunu küresel bir olgu. Tarladan sofraya kadar bütün süreci kapsayan gıda sistemi, mevcuttaki endüstriyel biçimiyle bu krizin en temel sorumlusu. Tarımdaki şirketleşme, büyük şirketler tarafından yönetilen gıda dağıtım kanalları ve yine süpermarketlere dayanan gıda satış ağları, her gün daha fazla sayıda tüketici tarafından sorunun kaynağı olarak tanımlanıyor. Tabi mevcut şirket gıda sisteminin yeterli sayıda üretici-tüketici tarafından esas sorun olarak algılandığını söylemek imkansız. Yolun başındayız, ama çok önemli bir adım atmış durumdayız.[1]

Türkiye’nin mevcut gıda ve tarım politikaları da gıda üzerindeki inisiyatifimizi açıkça yitirdiğimizi, şirketlerin gıdanın kontrolünü ele geçirdiğini gösteriyor. Yurttaşlar adına hareket etmesi ve gücünü seferber etmesi gereken kamu, şirketler lehine politikalar geliştiriyor ve uyguluyor.

Bu koşullarda, çok basit bir tabirle, “iş başa düşüyor”. Çalıştay’ın hazırlık sürecinde yer alan ve paydaş grupların gönüllülerinden biri olan İlayda Çamlı  açılış oturumunda yaptığı konuşmasında bu durumu şöyle ifade ediyor: “Bu kararları biz vermezsek, biz değiştirmezsek kimse bizim için değiştirmeyecek”. Bu ifade durumu açıkça özetliyor. Kamunun gıda sistemini düzenleme görevinden geri çekildiği ve şirketler lehine politikalar ürettiği zamanlarda, yurttaşlar olarak gıda sistemi üzerinde egemenliğimizi inşa etmek zorundayız.

Bu açıdan bakıldığında gıda toplulukları, tüketim kooperatifleri, bir tür yurttaş girişimleri olarak katılımcı ve demokratik yapıları, inisiyatif alma kapasitesini geliştiren nitelikleri, karar alma, alınan kararlara sahip çıkma ve uygulama gibi sorumluluk becerisi geliştiren özellikleri ve daha önemlisi farklı görüş ve kültürden gelen kişilerin katılımına açık topluluklar yaratma özellikleriyle, Türkiye’de benzeri çok da görülmemiş bir örgütlenme kültürü geliştiriyor. Yani bir yandan gıda üzerinde önemli bir inisiyatif geliştirirken, bir yandan da katılımcı ve demokratik bir örgütlenme kültürü gelişiyor, güçlü bir taban hareketinin temelleri atılıyor.

Hareketin içindeki çok güzel ortaklıklar

Toplulukların ve kooperatiflerin yukarıda saydığım bir takım özelliklerinin özellikle altını çizmek istiyorum. Bu özellikler, kolay yapısı ve tekrarlanabilir özellikleriyle yeni girişimlere örnek olmakta, bir tür çalışma modeli geliştirmekte, ilham vermektedir:

  • Herkese açık olmak

Toplukların ve kooperatiflerin herkese açık olması çok önemli bir özelliktir. Çalışmalara katılmak için herhangi bir aidiyetiniz olması gerekmez. Dini, ulusal, cinsel kimlikleriniz veya politik görüşleriniz bu çalışmalar için ayrıştırıcı unsurlar değil. Her bir kişi, basit birer “yurttaş” olarak bu çalışmalara katılabilmektedir. Önemli olan, çalışmaların getirdiği sorumlulukları almak, iş yükünü paylaşmak, farklı katılımcıların katılma koşullarının önünde engel olmamak.[2]

  • Mekânsallık ve yerellik

Belirli bir tür mekâna referans vermek ve kendini bu mekânın yerelliği üzerinden tanımlamak bu çalışmaların çok önemli bir özelliği. Bu yerellik-mekânsallık bir mahalle, bir semt, bir işyeri veya bir üniversite olabilir. Yani, örneğin bir üniversitede var olan bir tüketim kooperatifi, üniversiteyi bir yerel-mekân olarak kabul ederek çalışmalarını yapıyor. Farklı üniversitelerde şubeler açmayı değil, bu üniversitelerde de benzer ilkelerle çalışan toplulukların oluşmasını destekliyor. Bu yerelliği hem “ölçek” meselesi, hem örgütlenme stratejisi, hem çalışma kolaylığı, hem de bir mekânsal sorumluluk olarak düşünebiliriz. Bir yandan basit ve katılımcı örgütlenme modelleri geliştirirken, bir yandan da bu yerellik bir tür yeni yurttaşlığın inşası anlamına geliyor.[3]

  • Katılımcılık

Topluluklar çoğunlukla konsesus diye ifade edilen yöntemleri kullanıyor. Başka bir ifadeyle, herkesin görüş ve pratiğinin yapılan çalışmaya katkı sunması, herkesin çalışmanın bir parçası hissetmesi, liderlerin veya karar vericilerin olmaması, bu oluşumların en güçlü özellikleri. Böylece, katılımcıların inisiyatif ve sorumluluk kapasiteleri gelişiyor, beraber çalışma kültürü pekişiyor, farklı insanlarla beraber çalışma önemli bir kültür haline geliyor.

  • Şeffaflık ve gönüllülük

Yapılan çalışmalar tamamen şeffaf bir biçimde ve gönüllü çalışmayla organize ediliyor. Böylece hem çalışmaya katılanlar çalışmanın bütününü denetleme şansı buluyor, hem de kendi inisiyatiflerini geliştirerek karar verme sürecinin bir parçası oluyor. Aynı zamanda kâr amacı güdülmemesi (yani bireysel artı değer sağlanmaması) bu oluşumların şirket benzeri yapılardan en büyük farkı.

Hareketin içindeki bir takım olmamasını dileyeceğimiz hareketler

Elbette her şey sütliman değil. Türkiye’nin bütün farklı türden sorunları ve insan tiplemleri bu küçük topluluklar ve oluşumlar içerisinde de karşımıza çıkıyor. Bu da son derece doğal ve hatta güzel. Diğer türlüsü, ütopik olurdu ve bu kadar gerçekçi bir çalışma bu kadar ütopik bir varoluşu pek kaldıramayabilirdi. Yine de bir takım “olmamasını dileyeceğimiz” hususları kısaca ifade etmek, bundan sonraki çalışmaları beraber düşünmek için elzem görünüyor.

Yukarıda kısaca ifade etmeye çalıştığımız en temel şeylerden biri topluluk ve oluşumlar arasındaki dayanışmacı ilişkiler, beraber çalışma kültürünün gelişmesi. Ancak tabi yine de, bazı kişi ve gruplar içinde bir tür kibirli yaklaşım, yer yer de rekabetçilik gözlemlemek mümkün. Bunun temel sebebi, yukarıda saydığımız ve önemli gördüğümüz, bu topluluk ve oluşumların en belirleyici özelliklerini taşımayan bir takım oluşumların ortaya çıkması. Örneğin bir mahallede bir kooperatif çalışması başlamışsa, orada başka bir kooperatif çalışmasının yapılması, en kaba tabirle “dükkancılık” olarak ifade edilebilir. Veya, yukarıda “yurttaşlık girişimi” olarak ifade ettiğimiz basitliği askıya alarak çeşitli siyasi grupların “kendi kooperatiflerini” veya “kendi gıda topluluklarını” kurma çabaları, hem bu oluşumların “müşterek” yani herkese ait olma ve herkese açık olma gibi en temel özelliklerinin altını oyma hem de genel olarak bir taban hareketi olarak örgütlenen ve kişilerin inisiyatif alma ve örgütlenme kapasitelerini güçlendiren bu harekete zarar verme riski taşıyor.

Kibir farklı biçimlerde de ortaya çıkıyor. Kendi hayatlarımızdan başlayarak gıda sistemini değiştirmeye çalışmak, basit ve küçük adımlarla, farklı insanlarla ortak çalışmalar yapmak güzel ve hayatlarımıza iyi gelen çabalar, ama kibir üretecek bir şey değil. İster kentsel yaşamı bırakıp kıra gitmiş ve orada bir takım üretim ilişkilerine katılmış olalım, ister kentte çeşitli topluluk ve kooperatif çalışmalarına katılarak ortak çalışma ilişkileri içinde girmiş olalım, mütevazi olmak ve elbirliğini-dayanışmayı her daim pekiştirmek en önemli sorumluluklarımızdan biri.

Hareketin Önündeki Bir Takım Görevler 

Gıda topluluklarının, tüketim kooperatiflerinin, gıda temelli inisiyatiflerin çoğalması, yaygınlaşması, ortak çalışmalar geliştirmesi, daha sağlam temelli ve somut işbirliklerini çoğaltması yine ve her zaman olduğu gibi yapmaya devam edeceğimiz en önemli şey. Ancak bunun yanında, çalıştayda ortaya çıkan bazı konuların altını çizmek belki önemli olabilir.

  • Ortak dil, ortak kavramlar

Çalıştayda konuşulan konular ve satır aralarında bahsi geçen “bilgi kirliliği” meselesini çok ciddiye almak gerekiyor. Şirket tarımcılığı, sertifikasyona dayalı organik tarım sistemleri ve kamunun bu konuda düzenleyici görev üstlenmemesi; piyasanın şirketleşmesi ve farklı enformasyonların yaygın bir şekilde kullanılması, ortada gerçekten de bir bilgi kirliliği olduğunu gösteriyor.

Ancak daha önemlisi, gıda toplulukları, kooperatifler, gıda inisiyatifleri ve kır temelli örgütlenmeler arasında bir ortaklık bulunmuyor. Biz neyi savunuyoruz? Ekolojik tarım mı demeliyiz, doğal tarım mı? Organik tarım kötü mü, yoksa atalık tohum mümkün değil mi? Elbette herkesin kendine göre bir cevabı var, ama ortak bir cevabımız olduğu söylenemez. Mevcut bilgi kirliliğine karşı hareketin tabandan, katılımcı ve kapsayıcı bir dil  geliştirmesi önemli. Daha da önemlisi, bu konuları detaylı olarak açıklayacak, mevcut çeşitliliği birbiriyle ilişkilendirecek ortak bir perspektifin inşa edilmesi. Başka bir ifadeyle, “şirket tarımcılığı” ve şirket gıda sistemi karşısında, bizim çalışmalarımızı bütün çeşitliliği içinde ortak ifade edebilecek, paradigmatik bir bakış açısı neden mümkün olmasın? Bu, hemen olacak bir şey değil elbette, bunun için zaman ve beraber çalışma kültürün gelişmesi gerekiyor. Ama bunu bir amaç olarak önümüze koymak zorundayız.

  • Tabandan politikalar üretmek

Yurttaş inisiyatifi olma pozisyonunda ısrarcı olmak, tabandan, yurttaş inisiyatifi olarak politikalar üretmeyi de beraberinde getiriyor. Bunun temel sebebi, esas olarak mevcut topluluk ve oluşumlarının çalışma prensiplerinin aynı zamanda “kamu” denilen şeye şekil verme, onu dönüştürme ve güçlendirme iddiasını mütevazi bir şekilde taşıması. Neden, örneğin Kadıköy gibi bir ilçe, ekolojik tarımı ve küçük üreticiyi destekleyen, taban örgütlerine ve yurttaş inisiyatiflerine dayanan, katılımcı ve demokratik bir mantıkla yönetilmesin? Bu durumda, zaten “yönetim” denilen şeyin mantığında bir değişiklik olmaz mı? Tabandan politikalar üretmek ve bunları uygulayacak inisiyatifler geliştirmek, Türkiye’nin geleceği, gıdamızın geleceği, yani kendi geleceğimiz için hakiki, güçlü ve renkli bir alternatif olabilir. Nihayetinde, açılış oturumundan aktardığımız gibi, gıda sistemini biz değiştireceğiz, başkası değil.

[1] Gıda krizi kavramı için Kadıköy Kooperatifi’nin düzenlediği atölye raporuna bakılabilir: https://www.karasaban.net/gida-krizi-ve-gida-egemenligi-atolye-raporu/ Ayrıca bu konuda Abdullah Aysu’nun kitabı da fazlasıyla bilgilendirici: http://www.metiskitap.com/catalog/book/6088

[2]  Hatta söylemek gerekir ki, bu çalışmalar çoklukla bir tür “arkadaş çevresi” olmanın ötesine gitme imkanı da taşıyor. Yani arkadaşlıklara bağlı kapalı grup oluşumları ve birbirini seven insanlar/cemaatler olmak ötesine geçerek, ihtiyaç temelli bir biraradalığı mümkün kılıyor.

[3] Yukarıda bahsettiğimiz güçlü bir taban hareketi oluşturma kapasitesi, tam olarak bu farklı, çeşitli mekânsallıklarda örgütlenen taban-temelli toplulukların beraber çalışmalar yapması ile gelişiyor. Tabi bu yerele yapılan vurguyu bir tür “yerelcilik” olarak düşünmemek gerekir. Yerel, esasında coğrafi ve siyasi olarak tanımlanmış bir takım “alanları” ifade ediyor. Bu alanlarda çalışma yapmak, o alanların geçici veya kalıcı mensupları olmanın basitliğinden ve bu alanlara duyulan ortak sorumluluktan faydalanmak anlamına gelir. Örneğin, bir mahalle kooperatifi, içinde bulunduğu mahalleye ve mensubu olan mahalleliye karşı ilk elden sorumlulu duyar. Yoksa, gıda toplulukları ve kooperatifler, küresel ağların, hareketlerin takipçileri, paydaşları ve destekleyicileri. Bir örnek için bknz: https://www.karasaban.net/avrupa-nyeleni-gida-egemenligi-forumu-romanyada-toplaniyor/

 

Umut Kocagöz

Günün ManşetiManşetTarım-Gıda

Kültürhane’de ekoloji buluşmaları ‘Topluluk Destekli Tarım’ söyleşisi ile başladı

Foto: Ulaş Bayraktar

Kültürhane ve Çukurova İnsan, Tohum ve Toprak Atölyeleri’nin (ÇİTTA) ortak organizasyonu ile Mersin Kültürhane’de her 15 günde bir gerçekleştirilecek ekoloji buluşmaları Çukurova Ekolojik Yaşam İnisiyatifi’nden (ÇEYİ) Sema-Serdar İskit çiftinin “Topluluk Destekli Tarım ve Gıda Topluluğu” söyleşisi ile başladı. Söyleşiye ÇEYİ’nin üreticilerinden Adana İmamoğlu’nda çiftçilik yapan Ali Çelik de katıldı.

Fotoğraf: Suna Bayhan

Söyleşiyi açan Kültürhane kurucularından ve yeni titri ile sosyal bilimler esnaf ve zanaatkârlığı yapan Ulaş Bayraktar,  Kültürhane’nin kuruluş amaçları arasında en önlerde bulunan mekanı bir kültür paylaşım alanı haline getirme gayesinin her geçen gün vücut bulduğunu söylerken, ekoloji sohbetlerinin bu söyleşi ile başladığını, her 15 günde 1 bir söyleşi bir de belgesel gösterimi şeklinde ekoloji buluşmalarına devam etmek istediklerini aktardı.

Söyleşi Kültürhane facebook sayfasından da canlı yayınlandı

İlk sözü alan Serdar İskit, topluluğun ihtiyacına göre bir kaç farklı sunum yöntemi tasarladıklarını aktarırken Sema İskit de ÇEYİ’nin tarihçesini katılımcılar ile paylaştı. 11 – 12 Ocak 2014’de önce Adana, ardına Mersin’de iki gün süren Buğday Derneği’nin düzenlediği, “Türeticiler için Ekolojik Yaşama Giriş” eğitimi sonrası eğitime katılanların birbirinden kopmadan bugüne dek süren çalışmaları sonucu Adana’da ÇEYİ, Mersin’de ise ÇİTTA oluşumlarının hayata geçtiğini ifade eden İskit, Adana’da ayrıca Banadura adı ile topluluk destekli tarım çalışmalarına da başladıklarını kaydetti. İskit, Banadura’nın Adanacada “domates” anlamına geldiğini de belirtti.

Başlangıçta isim kaygıları olmadığını, 2014’de Sürdürülebilir Yaşam Film Festivali’ni (SYYF) Adana’da düzenleme niyetleri sonrasında organizasyonun kendilerinden bir isim talebi olması üzerine ÇEYİ ismini bulduklarını aktaran Sema İskit, “Şimdi burada oturup, “ben nasıl yapacağım bu işleri” diye düşünenlere kendi başlangıç noktamı anlatmak isterim. Ben önceleri buğday tarlasını görüp çimenlik sanan birisiydim. Zamanla tüm bu endişeleriniz geride kalacak.” diye konuştu.

Gıda Toplulukları’nın sağlıklı ve adil gıdaya erişim için meydana getirildiğini ve birden fazla seçeneği bulunduğunu da kaydeden İskit, kendilerinin Topluluk Destekli Tarım (TDT) metodunda karar kıldıklarını kaydetti.

Bu noktada sözü alan Serdar İskit ise kendileri ile söyleşiye katılan çiftçi Ali Çelik’i katılımcılara tanıttıktan sonra TDT’de hem tüketici hem üretici birebir ilişki halinde oluyor, bu nedenle de ismine türetici diyoruz, bir nevi üretici ile kader ortaklığı yapıyoruz. Mesela biz Ali’nin sofrasına oturduk, o geldi bizim soframıza oturdu. Bu birbirini tanıma hali bile iyileştirici bir süreç. Çat kapı ne zaman gitsek Ali’nin evine çok memnun olur, hemen çay koyar, varsa bize karpuz keser, Ali’nin karpuzlarını sizin de tatmanızı isterim dedi.

“Derdin ne senin kardeşim?”

Soldan sağa: Ali Çelik, Sema İskit ve Serdar İskit (Foto: Suna Bayhan)

TDT için sorulması gereken ilk sorunun, “Derdin ne senin kardeşim?” olması gerektiğinin altını çizen Serdar İskit, sözlerini şöyle sürdürdü, “İmkanınız varsa ekolojik pazara gidin, marketlerdeki organik reyonlarından alışveriş yapın ama TDT oluşturmak için öncelikle bir misyonunuz olması gerekiyor.”

Salondan gelen “adil gıda nedir?” sorusu üzerine Sema İskit, dinleyiciyi, “Çiftçiye hakkını vermenin hazzını yaşayanların sistemidir Adil Gıda sistemi. Adil Ticaret kavramına da benzer aslında. Gıdanın sizin sofranıza gelene kadarki tüm aşamalarının farkında ve bilincinde olmayı da gerektirir. Adil Gıda için toprağımıza iyi bakmamız gerekiyor” diyerek yanıtladı.

“Çiftçilik halkoyunu gibidir”

Adana İmamoğlu’ndan söyleşiye gelen ÇEYİ üreticisi Ali Çelik ise sözlerine ülkemizde tarım sıkıntılı diyerek başladı. Sıkıntının sebebi çiftçi olarak görünüyor olsada aslında sistemden kaynaklanıyor diyen Çelik, “Kirazımız Fransa gümrüğünden geri döndü sağlık koşullarını karşılamadığı için. Peki ne oldu o kirazlara? İmha mı ettiler. Hayır. Bizim pazarlarımızda gariban halk tarafından tüketildi. İlaç kullanılıyor bu topraklarda hem de haddinden fazla miktarda. Adana, Çukurova bir pamuk diyarıydı ama şimdi gelinen durumda pamuk da bitti. Sürekli miktarı ve dozu arttırılan ilaca börtü böcek uyum gösterdi ama ürünün kendisi gösteremedi.

Ali Çelik ülkemizdeki tarımın sorunlarını paylaştı (Foto: Gülsüm Yücel)

Çiftçilik bir birlikte olma, muhabbet etme, kaynaşma işidir. Halkoyunları gibidir yani çiftçilik. Eskiden tamda böyle idi ama şimdi kimseye kimsenin selamı kalmadı. Ben arıcılık yapıyordum ama ona da ara vermek zorunda kaldım. Sizin pahalı diye alamadığınız balı Türkiye’de artık tekel olmuş iki şirket arıcılardan kilosu 6 tl’ye alıyor. Siz bu aracıyı ortadan kaldırmazsanız, çiftçiye güvenmez iseniz durum düzelecek gibi de görünmüyor. Arıcı balına kilo başı 35 değil 6 tl alıyor. Arıcı kilosuna 10 tl alabilse ihya olur” diye konuştu.

Söyleşinin bu noktasında Onarıcı Tarım konusuna da değinen Serdar İskit ise şöyle konuştu,

Kültürhane ekibi de söyleşiyi ilgi ile takip etti (Foto: Gülsüm Yücel)

“Üretici ve tüketici olarak birbirimize yüzyüze bakmalıyız. Yüzyüze bakıyor isek bu ilişki farklı olur. Toprağın yapısı ve ihtiyacı da önemli. Fukuoka tohum topu yaptığında araziye tek bir tohum atmıyor. 20 küsur farklı tohum ekliyor ve o şekilde atıyor. Topraktan daha iyi bilecek değilim ben diyor neye ihtiyacı olduğunu. O, kendi ihtiyacı olanı alır ve o şekilde toprakta ona yer açar.

Şimdi biz kendi gıdamız için emek harcıyoruz. Kolay mı, değil. Yeri geliyor ceviz kırıyoruz, yeri geliyor üzüm ya da elma kurutuyoruz. Çok zahmetli işler bunlar ama kış gelipte kendi emeğimizle hazırladığımız gıdayı tüketmenin keyfi gibi de yok.

Bir diğer konu da onarıcı tarım. 2. Dünya Savaşı sonrası sulh döneminde kimya şirketleri tarıma yöneliyor. Yeşil Devrim ve dünyada açlık bırakmayacağız sloganları ile eskinin silah üreticileri hedeflerini gıdaya yöneltiyor. Monsanto bunun en bilinen örneklerinden biri. O dönem ABD Başkanı olan Kennedy diyor ki, “Açlığı artık tamamen bitirdik”. 1950’lerde söylüyor bunu. Bugün 2017’de açlık bitmiş durumda mı? Elbette hayır. Herkesi doyuracağız diyerek sağlıklı toprak bırakmadılar neredeyse. Onarıcı tarım ise bu döngüyü tersine çevirmek için var. ”

Foto: Ulaş Bayraktar

Sema İskit, TDT kararının aslında evlilik kararına benzediğini belirterek, “Evlilik kararı gibi aynı. Sadece karar vermek ve bu kararın arkasında durmak gerekiyor. Formüllerimizden en önemlisi 3 Y, yani yerel, yatay ve yavaşça. İnsanlar TDT’ye üç sebeple gelebilir. Birisi çiftçiyi önemsediği için gelir, diğeri gıdasını önemsediği için gelir, ötekisi ise muhabbetten keyif aldığı için gelir” dedi.

Kültürhane Ekoloji Sohbetleri’nin ilk ayağı durumundaki “Topluluk Destekli Tarım ve Gıda Topluluğu” söyleşisinin ardından Mersin’de de henüz yeni başlayan tdt sürecine katılmak isteyenlerin isim ve iletişim bilgileri de alındı.

Kültürhane Ekoloji Buluşmaları’nı yerinden takip etmeye devam edeceğiz.

 

Fotoğraflar: Suna Bayhan, Gülsüm Yücel, Ulaş Bayraktar

Haber: Alper Tolga Akkuş

(Yeşil Gazete)

Günün ManşetiManşet

1. Gıda Toplulukları Çalıştayı’nın kitabı pdf formatında yayında

Yeryüzü Derneği‘nin 5 Kasım 2016’da Boğaziçi Üniversitesi’nde gerçekleştirdiği “1. Gıda Toplulukları Çalıştayı“nın  kitabı pdf formatında yayınlandı.

1.Gıda Toplulukları Çalıştayı kitabına buradan erişim mümkün.

Çalıştayın sonuç raporunun yer aldığı kitabın editörlüğünü Müge Alaboz ve Seval Ebru Yıldız Sarı üstlendi. Raporun son okuması ve düzelti ksımında emeği geçen isimler ise Aytaç Timur, Alper Can Kılıç, Sedef Güneş, Berk Öktem, Sezgin Sarı. Kitabın kapağı ise Sam Bradd imzasını taşıyor.

74 sayfalık kitapta ilk gıda toplulukları çalıştayının tüm etkinlikleri, atölyeleri ve sunumlarına da yer verildi. Elma Sirkesi Atölyesi’nden Çerkes Peyniri Yapım Atölyesi’ne, “Gıda Topluluğu Olmak” panelinden Türkiye’de halihazırda faaliyette olan gıda topluluklarından BüKOOP, DÜRTÜK, Kadıköy Kooperatifi ve Yeryüzü Derneği Gıda Toplulukları’nın kendileri hakkında bilgi paylaşımında bulundukları sunumlara kadar çalıştaya dair her detay bilgiyi kitaptan edinmek mümkün.

Yeryüzü Derneği’nden 2. Çalıştay için gönüllü çağrısı

Yeryüzü Derneği ilk çaşıştayın kitabını yayınlanması vesilesi ile yaptığı açıklamada 2. çalıştaya dair de bir çağrıda bulundu.

“Selamlar,

II. Gıda Toplulukları Çalıştayı hazırlıklarına DÜRTÜK ve Kadıköy Kooperatifinden dostlarımızın da katılımıyla başladık. ? Umudumuz daha da çoğalmak.

Yaşadığımız bazı aksiliklerden dolayı basmayı planladığımız çıktılar kitapçığını basamadık. Bu süreç size kitabı ulaştırmamızı da biraz geciktirdi. Fakat geç de olsa size ilk çalıştayın tüm notlarını, tarifleri, forumları ve atölyeleri bir e-kitap şeklinde iletiyoruz. Güzel şeylere, küçük yeni adımlara ilham ve vesile olması dileğiyle.

Yeni çalıştay sürecinde gönüllü olmak ve aramıza katılmak isteyenlerden biri isen formu doldurabilirsin??

Sevgilerle,

Yeryüzü Derneği

1.Gıda Toplulukları Çalıştayı kitabına bu bağlantıdan erişim mümkün.

 

(Yeşil Gazete)

 

ManşetTarım-Gıda

İzmirli gıda toplulukları kendileri üretiyor kendileri tüketiyor

İzmir’deki gıda toplulukları sosyal medya üzerinden oynanan Farmville (Çiftlikköy) oyununa benzer şekilde facebook’tan tanışarak bir araya geliyor. Doğal tarım yapıyor, Facebook’taki gruplarında birbirlerinden sipariş veriyorlar.

Gazete Duvar’dan Oğulcan Bakiler’in haberine göre Urla’daki bir gıda topluluğu, üyelerinden birinin işyeri olan bir atölyede toplanıyor; bir yanda ürün sergisi kurulması için, diğer yanda ürünlerin tartılıp paketlenmesi için bir hazırlık var. Sergiye yalnızca, iki haftada bir yapılan her ürün dağıtımından önce topluluktakilerin birbirlerinden verdikleri siparişler koyuluyor.

Gıda topluluğu üyelerinin oğunun esas mesleği, üreticilik değil… ‘Batı İzmir Topluluk Destekli Tarım Grubu’ (BİTOT) adındaki Facebook grubu onları bir araya getirmiş. Grubun Facebook’ta 800’den fazla üyesi var.

Eğer yeni bir üretici topluluğa katılmak isterse, önce ürün tüm üyeler tarafından pişirilip tadılıyor, ürünün herkes tarafından beğenilmesi gerekiyor. Ürünlerin doğal şekilde üretildiğini de topluluk bilmek istiyor.

Bir yıl önce BİTOT’a katılan Özlem Erkan, “İzmir’deki bir organik pazara gittim, her şey çok pahalıydı, geri döndüm. Burada ise ürünler bize yerel üreticilerden, aracı olmadan geliyor. Bu yüzden fiyatlar da çok makul. Üreticilerden doğal ürünler talep etmek dışında şimdilik doğal tarımın yaygınlaşması için pek fazla bir şey yapamıyoruz, ama BİTOT’un asıl amacı bu” diyor.

Ege Üniversitesi Ziraat Fakültesinden emekli olan Prof. Dr. Tayfun Özkaya ise dünyada çok sayıda gıda topluluğu olduğuna dikkat çekiyor:

“Kendi topluluğumuzda bir üreticinin yumurtasını 70 kuruşa alıyoruz. Markette o yumurta 75 kuruş. Yani fiyat piyasayla neredeyse aynı. Ama o üretici ürününü markete daha ucuza satmak zorunda kalıyor. Şimdilik gıda topluluklarının sayısı az, üreticilerin bütün ürünlerini alamıyoruz elbette. Ayrıca dünyada toplulukları destekleyen tarım politikaları var, Türkiye’de de olması gerekiyor.”

Özkaya, beş yıldan beri üniversitedeki akademisyenlerin, öğrencilerin, görevlilerin yer aldığı bir gıda toplulukları olduğunu ifade ediyor.

İzmir’de başka gıda toplulukları da var. Sürekli topluluktan sipariş veren aktif üyeler arttıkça topluluklar bölünüyor. Amaç toplulukların yerelleşmesi. Bu sayede ürünlerin taşınması da kolaylaşıyor.

‘Gediz Ekoloji Topluluğu’ (GETO) iki haftada bir Bostanlı’daki bir kafede toplanıyor. Üye sayısı artınca BİTOT’tan ayrılan kişilerin oluşturduğu GETO’dan Erhan Çetinbağ gıda topluluğuna eşiyle birlikte üretiyor. Çetinbağ’a göre toplulukta üretici-tüketici ayrımı yok:

Çetinbağ “Hasat yapacağımda Facebook’taki grubumuza yazıyorum, topluluktakiler yardım etmeye geliyor. Zaten topluluktaki kimseye tüketici diye bakmıyoruz. Herkes bir şekilde üretime katılıyor. ‘Türetici’ diyoruz biz onlara. Sadece bilgi paylaşımı bile çok değerli… Mesela doğal ilaç tariflerimizi paylaşıyoruz aramızda.” şeklinde konuşuyor.

 

Fotoğraflar BİTOT facebook sayfasından alınmıştır

(Gazete Duvar)

Kategori: Manşet

Dış Köşe

Sebze, meyvede kim kazanıyor? / Tayfun Özkaya

Çiftçi ve tüketici değil şüphesiz. Altı yıl geriye gidelim. 2010 yılında bu aylarda kısaca Hâl Kanunu denilen yasa tartışılarak değişmişti. O yıllarda yasa çıkarılırken yetkililersebze, meyve fiyatlarının makul düzeylerde oluşacağını, enflasyonun düşeceğini, gıda güvenliğinin sağlanacağını ileri sürmüşlerdi. Yasayı çiftçi ve tüketicilere sempatikgöstermek için, pazarlarda çiftçilere yüzde 20, hâllerde ise üretici örgütlerine yüzde 10pay ayrılması yasada belirtilmişti. Acı ilacı şekere bulama taktiği idi. Bu da bir Çin savaş stratejisi idi. Yoksa üretici örgütlerinin böyle bir gücü yoktu ve bu ayrılan yerlerhiçbir zaman dolmadı. Ama bu arada birçoğunun kafası karıştı ve toplum için iyi şeyler yapıldığı kanısına vardılar. Yasayı desteklediler veya karşı çıkmadılar. Hâl yasası, o zaman da öngördüğümüz gibi süpermarketlere güç kazandırdı. Hâle girmeden ürün almaları yasalaştı. Hâldeki  kabzımallar bu tehlikeyi o zaman görmüşlerdi.

Tabii o günlerde onlar epeyce güçlü idi.Çiftçi hep en altta kalıyordu. Gene en alttalar. Süpermarketler yasanın çıktığı yıldan bu yana güçlendiler ve piyasaya epeyce hâkim oldular. Bu yasadan şüphesiz tüketici de kazanmadı. Rus krizine rağmen marketlerde fiyatlar düşmedi. Yasada hâllerde büyüklüğüne göre laboratuvarlar kurulacağı, hatta kurmayanlara ceza verileceği yazmakta idi. Bu da gerçekleşmedi.

Hâlbuki bu çok önemli bir problem. Akdeniz Üniversitesi Gıda Güvenliği ve Tarımsal Araştırmalar Merkezinde yapılan bir araştırma yediğimiz tarım ürünlerinde ciddi düzeylerde tarım ilacı kalıntısı olduğunu ortaya çıkarmıştı.

Araştırmada 2013 ve 2014 yıllarında Ocak-Nisan arasında semt pazarlarından tesadüfen toplanmış 709 domates, biber, hıyar, kabak, çilek, patlıcan ve portakalda 335 pestisit (tarım ilacı) kalıntısı aranmıştı. Araştırma sonuçlarına göre bu sebze ve meyvelerin ilk yıl yüzde 21’i, ikinci yıl ise yüzde 25’i Tarım Bakanlığı ölçütlerine göre bile kesinlikle yenilmeyecek kadar tarımsal zehir içeriyor.

Şöyle bir benzetme yapalım: Elimizde bir gözünde mermi olan dört gözlü bir Rus Ruleti var.Yasa gıda güvenliğini de sağlamadı. O zaman iddia edilmesine rağmen ne sebze ve meyvede enflasyon dizginlendi, ne de sağlıklı bir ürün sağlandı. Halbuki kooperatifler, ekolojik köylü pazarları, topluluk destekli tarım grupları desteklenseydi hem çiftçi hem de tüketici için daha iyi bir ortam oluşabilirdi. Bunun yerine süpermarketler tercih edilmiş oldu. Şimdi o zaman neler söylendiğini pek kimse hatırlamıyor. Bunları hatırlatmak gerekli diye düşündüm.

Tayfun Özkaya – Yurttayfun Özkaya1

Kategori: Dış Köşe

ManşetTarım-Gıda

Gıda toplulukları alternatif mi?

Bütün dünyada olduğu gibi ülkemizde de giderek yaygınlaşan Topluluk Destekli Tarım uygulamaları temiz ve adil gıdaya erişmek için alternatif bir yol olarak ilgi çekiyor.

26

Yeşil Gazete – Hürriyet Gazetesi içerik işbirliği kapsamında Hürriyet’de yayınlanan habere göre Türkiye’nin değişik bölgelerinde Topluluk Destekli Tarımla ilgilenenler Yeşil Düşünce Derneği‘nin düzenlediği Yeşil Diyalog organizasyonuyla bir araya gelerek deneyimlerini paylaştılar ve geleceğe dönük işbirliği ve dayanışma yollarını tartıştılar.

Topluluk Destekli Tarım nedir?

Bir bölgede yaşayan veya aynı işyerinde çalışan insanlar gönüllü olarak bir araya gelerek bir gıda topluluğu oluşturuyorlar.

27

Topluluk, gıda ihtiyaçlarını mümkün olduğunca küçük ve yerel üreticilerden karşılamaya çalışıyor. Bu yolda üreticilerle temasa geçerek üreticilerin çevreye zarar verip vermediğini, gıdalarda kimyasal kullanıp kullanmadığını gözlemleyerek, gerektiğinde birlikte üretim planlaması oluşturuyorlar, hatta finansman desteği sağlıyor.

Çiftçinin ürün satışının garanti edilmesi ve aracının devreden çıkmasıyla karşılıklı güvene dayalı ilişki sağlanıyor. Böylece büyük şehirlerde yaşayanlar temiz ve adil gıdaya erişme imkanı buluyorlar.

Türkiye’de nerelerde var?

Topluluk Destekli Tarım uygulamaları bugün Hindistan’dan A.B.D’ye pek çok ülkede yaygın durumda. Gıda Topluluklarının sadece Fransa’da iki milyon üyesi bulunuyor.

28

Türkiye’de de bir çok gıda topluluğu oluşmuş. Gruplar genellikle mahalle ve semt bazlı örgütlenmişler ama Üniversiteler de bu modelin uygulamacıları arasında hemen göze çarpıyor. Boğaziçi Üniversitesi mensupları kooperatifi (BÜKOOP) kooperatif tarzı örgütlenmesiyle bu konunun öncülerinden. BÜKOOP’ta Üniversite çalışanları, öğretim üyeleri ve öğrenciler eşit söz sahibi. 800 civarı üyesi kararları birlikte alıyorlar ve bazen üreticileri ziyaret ederek üretim sürecini hem öğrenmiş hem denetlemiş oluyorlar.

Toplantıya katılan gıda topluluklarından Ankara’da Doğal Besin, Bilinçli Beslenme Grubu (DBB), İzmir’de BİTOT grubu ve İstanbul’dan Yeryüzü Derneği daha küçük ölçekte topluluklar oluşturulmasını savunuyorlar. Şimdiden Gaziantep’te, Adana’da, Çanakkale’de ve bir çok başka kentte bölgesel bazda gıda toplulukları oluşmuş durumda. Topluluklar dağıtım başta olmak üzere pek çok sorunla başa çıkmaya çalışıyorlar.

Yeryüzü Derneği’nden Aytaç Timur, Topluluk Destekli Tarım uygulamaları için tek bir yöntem olmadığını her grubun kendi koşullarına ve dinamiklerine uyan bir yöntemle örgütlenmesinin en sağlıklı sonucu vereceğini söylüyor ve ilkelerde anlaşmış yatay bir topluluk oluşturmanın önemine dikkat çekiyor.

29

Timur’a göre tüketicilerin gıda toplulukları yoluyla üretim sürecine dahil edilerek pasif tüketici olmaktan çıkmasının ve sorumluluk almasının küçük aile işletmelerinin varlığını sürdürebilmeleri için de son şans.

Yeşil Düşünce Derneği’nin düzenlediği 12. Yeşil Diyalog buluşmasına İzmir BİTOT’dan Esin Pamuk, Ankara Doğal Besin, Bilinçli Beslenme Grubu’ndan Berna Çol, İstanbul Yeryüzü Derneği Tüketim Birliği’nden Aytaç Timur, ÇanakkaleOrmanevi’nden Gökçe CoşkunMST Topraksız Kır İşçileri Gerçeği’nden Abdullah AysuBoğaziçi Mensupları Tüketim Kooperatifi’nden (BÜKOOP) Asya Saydam ve yurtdışı örneklerini aktarmak üzere Asena Ulus katıldı.

 

(Yeşil Gazete, Hürriyet)

Kategori: Manşet

ManşetTarım-Gıda

Buğday Derneği Ege Ağı, Foça’da biraraya geldi

Buğday Ekolojik Yaşam Derneği, Ege Bölgesi’nde bulunan üyelerine açık bir tanışma toplantısı düzenledi.

Yaklaşık 60 kişinin katıldığı buluşmaya buğday üyesi Fadime-Kaptan Zülfikargil çiftinin Foça, Ilıpınar Köyü’ndeki çiftliklerinde yapıldı. Çiftlik, uluslararası Ramsar Sözleşmesi ile korunan Türkiye’de sadece 14 alandan biri olan Gediz Deltası’na yürüme mesafesinde. Buluşmaya Bayındır, Karşıyaka, Bornova, Urla, Seferihisar’ın yanısıra Fethiye, Kuşadası ve Salihli’den de Buğday Derneği üyeleri katıldı.

62

Buluşmada katılımcıların çoğu, kendi küçük bahçesinde ya da komşusunun arazisinde, profesyonel üretici olarak veya hobi şeklinde yaptıkları üretimler konusunda ilgili bilgi verdi ve deneyimlerini paylaştı. Paylaşımların ardından, aynı zamanda TaTuTa çiftliği de olan Fadime, Kaptan Zülfikârgil Çiftliği’ni dolaştık. İlk olarak güneş enerji sistemi yardımıyla sebze ve meyve kurutma fırınının nasıl kurulduğu ve işlediği hakkında bilgi aldık. Bu fırın, mümkün olan en ucuz yolla sağlıklı bir yolla sebze, meyve ve tahıl kurutulmasını amaçlıyor. Birim alana göre maliyet hesaplaması ve ürün kurutma kapasitesi değiştirilebiliyor ancak yöntem aynı. En büyük yararı ise kurutma aşamasında zararlı bakteri ve aflatoksin üretmemesi. Aynı zamanda şehirde de uygulanabilir olan sistem, kurulum açısından çatılar için de uygun.

Fadime Hanım’ın hayalini gerçekleştirdiği hobi serasına yöneldik. Züfikargiller, serada şu an çilek yetiştiriyor. Her sebzeye göre yapılan uygulama değişse de, ana materyaller aynı, yerellik ön planda. Çilekler için orman toprağı, keçi-solucan gübresi ve perlit karışımı bir yatak hazırlanmış. Damla sulama kullanılıyor. Yaklaşık 50 m2 alanda kurulan seranın maliyeti 2 bin lirayı bulmuş (bu bir sera için oldukça düşük bir fiyat).

Ardından ev sahibi Fadime-Kaptan çiftinin el emeği olan tarhana, kavılca bulguru pilavı ve zeytin çeşitleri ikramı eşliğinde sohbet ettik. Aynı zamanda üretici olan katılımcıların getirdiği ürünleri de tadarak, bu ürünler hakkında bilgilenme olanağı bulduk.

İyi ki varız, iyi ki varsınız! İyi ki buradayız…

64

BuğdayEge Ağı, Buğday Derneği’nin yerelde ekolojik yaşam bilgi ve deneyim ağlarının oluşturulması konusundaki stratejisinin önemli adımlarından biri. Derneğin Koordinasyon Kurulu’ndan Oya Ayman, ”Burada çok çeşitli bir kalabalık var ve hepimizi zenginleştiren farklı farklı deneyimlerimiz var. Birbirimizden alıp verebileceğimiz çok şey olduğuna inanıyorum. Bugün burada toplanma nedenimiz de bu. İşte, bir şeyler paylaşmaya başladık bile! Buğday hakkında en önemli stratejilerimizden biri de, sevgili Viktor’un da üzerinde durduğu ve vefatından sonra da ön plana aldığımız, yerellik politikaları. Buğday olarak Türkiye’nin çeşitli yerlerinde ekolojik yaşam eğitimlerini vermeye başladığımızda, yerelleşmenin önemini bir kez daha fark ettik. Buğdayın, yerelleşme politikasının ilk adımları Kaz Dağları’nda atılmıştı. Daha sonra Adana-Çukurova da bir grup oluştu. Bir gıda topluluğu oluşturdular ve kendi içlerinde eğitimler vermeye başladılar. İzmir’de de, Mehmet’in de önayak olmasıyla yeni gıda toplulukları oluştu, oluşuyor. Hepimiz kendi çevremizde bu toplulukları kurup, tohumlarını atabiliriz. Önemli olan birbirimizle olan dayanışmayı sağlamak. İyi ki varız, iyi ki varsınız! İyi ki buradayız…”

Batı İzmir Topluluk Destekli Tarım Grubu (BİTOT)

Topluluk Destekli Tarım için adım atan Batı İzmir Topluluk Destekli Tarım Grubunu (BİTOT), grubun kolaylaştırıcısı Mehmet Gürmen ise toplantıda gıda toplulukları deneyimini anlattı:

63

”İsmimiz yerellik ilkemizden geliyor. İzmir’in Urla-Karaburun-Çeşme- Seferihisar ve Güzelbahçe  yani yarımada ilçelerini Batı İzmir olarak tanımladık ve bu coğrafyadaki üretici ve türeticileri temiz gıda odağında biraraya getirmek arzusuyla 2014 yılı Eylül ayında BİTOT ismiyle tümüyle gönüllü bir organizasyon olarak yola çıktık. Amacımız, üreticiyi aracısız olarak desteklemek ve tüketiciyi tereddütsüz gıdayla buluşturmak. Hikaye benim için şöyle başladı: İstanbul’da yaşarken haftalık alışverişimizi Şişli %100 Ekolojik Pazar’dan yapıyorduk fakat tahin, peynir v.b. ihtiyaçlarımızı üreticiden direkt alabilmenin peşindeydik. Buğday Derneği çalışanları olarak sağlıklı gıda arayışına girdik ve bir sipariş topluluğu oluşturduk. Bunun için Bayramiç’ten kargo ile toplu sipariş verip ürünleri ya dernek merkezinde veya benim ofisimde kesip, bölüp terazimizde tartarak paylaşıyorduk. Bu güzel bir deneyim oldu. 2014 yılı Eylül ayında Urla’ya taşındık. Semt pazarından; çoğu konvansiyonel yöntemlerle üretilen, kaynağını bilmediğimiz ürünleri tüketmek yerine, bir yerel gıda topluluğu kurmayı deneyelim dedik. Yereldeki üreticilerimizi ilk etapta; doğa dostu üretim yapan küçük aile çiftçilerinden ve Ege Üniversitesi’nden sevgili Tayfun hocaların gıda topluluğuna ürün veren üreticilerden seçtik. Daha sonra grubumuza katılmak isteyen yeni üreticilere çeşitli sorular sorduk; mesela bal üreticimize ‘varroa’ zararlısı için ilaç atıp atmadığını eğer atıyorsa, ürününü tüketemeyeceğimizi anlattık. Bugün ise; kimyasal mücadele yerine kendi topladığı kekiğin suyundan yaptığı ev yapımı ilaçla arıların bakımını yapan Hatice ablamızdan balımızı temin ediyoruz.

Sistemin bir özelliği de grubun nasıl bir yön çizeceğine kendisinin karar vermesi. Gıdaya ulaşma yolunda İstanbul ile Urla arasında bir fark olmalıydı. Karbon ayak izi yaratmak istemediğimiz için yerelden ürün almaya dikkat ediyoruz. Ayrıca bir veya birden fazla üreticimizin arazisinde bizim grubumuz için üretim yapılmasını sağlamak yani tam olarak “Topluluk Destekli Tarım” yapmak gibi bir ihtimal de var. Bu benim hayalim ve hayata geçirebilirsek kabaca şöyle işliyor olacak: Öncelikle grup içinde bir üretim sezonunda tüketilecek ürün miktarılarını analiz etmek yani talebi belirlemek gerekiyor. İkinci aşama, üreticilerin arazisindeki üretimi planlamak oluyor. Yerel tohumdan, doğa dostu ve geleneksel yöntemlerle üretim tercihimiz. Üretim modelinden sonra ürünlerin fiyatı, hane başına düşen katılım payı ve ödeme takvimi konularında üretici ile grup hemfikir oluyor. Örneğin, domates tüketmek istiyoruz, üretici arazisinden 1 ton çıkacak şekilde bir üretim planlıyor; biz de topluluk olarak ön ödemeli ve düzenli bir aidat katkısı, ve gerekirse arazide fiili destek ile üreticiye olan sözümüzü tutuyoruz. O da ürün çıkmaya başladığında, daha önceden belirlemiş olduğumuz katkı payı oranında ürününü bize sunmaya başlıyor. Ayrıca; sel, dolu, hastalık v.b. nedenlerle zarar gören ürünlerin de sigortası olmuş oluyoruz. Böylelikle hem taze hem sağlıklı hem de adil fiyatlı ürünler tüketiyoruz; ayrıca çiftçimizin motivasyonunu sağlayarak yaptığı işe devam etmesini ve toprağında yaşamasına katkıda bulunmaya çalışıyoruz. Bu toplulukların ve ilişkilerin en  büyük sosyal yararı ise üretici ile tüketicinin yüz yüze alışveriş yapıp, günümüzde kaybolmakta olan güven duygusunu tekrar kazanıyor olmaları.

İlk başladığımızda üreticilerimizin 3’ü İzmir’den 7’si şehir dışındandı. Şimdi ise toplamda 20 üreticiden 400 kaleme yakın ürün var listemizde. Yerel üretici oranımız yüzde 80. İlk buluşmamıza 6 kişi gelirken şimdi 25-30 kişiyle toplanıyoruz. İlk başlarda her üç haftada bir sipariş verirken şimdi iki haftada bir buluşuyoruz. İletişimimizi 250 kişilik gizli bir facebook grubu üzerinden yapıyoruz ve referans ile gruba kişi ekliyoruz. Grubun gizli olması; yaptıklarımızı gizlemek istediğimizden değil; grubun içinde özel-kişisel-iletişim-banka hesap bilgileri v.b’nin de paylaşılıyor ve bir garanti/ön ödeme beklemeksizin ön sipariş alıyor olmamızdan kaynaklanıyor. Tüketicilerimizin yaklaşık yarısı Urla’dan. Üreticilerimizin ürünlerinde organik sertifika şartı aramıyoruz ancak küçük aile üreticileri tarafından, sertifikalı ürünler gibi doğa dostu (herhangi bir suni kimyasal gübre, ilaç, hormon dengeleyici, gıda koruyucu v.b. katılmamış) yöntemlerle üretilmiş, ve adil fiyatlarda olmasına özen gösteriyoruz.’’ dedi.

Dr. Füsun Tezcan, Anadolu’da kullanılan ev yapımı ve doğa dostu ilaçları anlattığı Börtü Böcek kitabından bahsettikten sonra Dr. Uygar Özesmi Good4Trust.org iyilik paylaşım platformunu tanıttı.

Buğday Ege Ağı sorumlusu Nurhayat Bayturan, kısa bir değerlendirmenin ardından kapanış konuşmasını yaptı. Günün anısına toplu fotoğraf çektirdikten sonra, yeni buluşmalarda biraraya gelmeyi dileyerek ayrıldık.

 

Haber ve Fotoğraflar: Özgür Onur Dermani

(Yeşil Gazete)

Kategori: Manşet

Köşe Yazıları

Dünyayı yemek yiyerek kurtarmak [2]

Durukan Dudu

Yazı dizisinin ilk yazısı için tıklayınız

Yediğim herkese yetecek mi?”

20.yy ortasında yaşanan ”kimyasal tarım” devriminin (ki ironik biçimde Yeşil Devrim – Green Revolution diye adlandırılmıştır) güvenirliği kamuoyunda

Durukan Dudu

Durukan Dudu

tartışmalı hale dönüşürken, bir yandan da, kimya-tabanlı tarımın temel iddiası olan ”Dünyayı ancak ben doyurabilirim!” önermesi de ciddi bir çöküş yaşıyor. Bunun nedenlerini biliyoruz: Kimya-tabanlı tarım, avcı-otcul-bitki-toprak döngüsünün yüzbinlerce yılda yarattığı devasa toprak besin (soil nutrient) bereketinin, aynı ilişkinin milyonlarca yılda yarattığı yeraltı enerji birikiminin (fosil yakıtlar, özellikle de doğalgaz ve petrol) son derece verimsiz1 şekilde kullanımıyla, aynı bir madenden cevher çıkartır gibi hortumlanması işlemidir. Ve hunharca hortumlanan, bir noktada tükenir.

ABD’nin 35. Başkanı John F. Kennedy, 1963 yılında Dünya Gıda Kongresi’nin açılışında “Geçtiğimiz 20 yılda devrimvari gelişmeler yaşadık. Ortalama bir ABD çiftçisi 1945’te ürettiğinin 3 katı gıda üretebiliyor artık […]İlk defa herkesi doyuracak kadar gıdayı nasıl üretebileceğimizi biliyoruz […] Yaşam süremiz içinde Dünya’da açlığı tamamen yok etmemiz mümkün”2 dediğinden bu yana 52 yıl geçti ama açlık ortadan kalkmadı. Üretim artışları, (pek tabi sonsuz olmayan) fosil yakıt tabanlı girdiler arttırılsa da durdu, topraklardaki organik madde ve diğer besinler “bitti”3.

“Kurumsal gıda” savunucusu bir tanıdığınız “Tamam da sizin dediğiniz gibi tarım dünyayı doyurur mu?” diye bıyık altından gülerek sorduğunda, “%99 ihtimalle, 10 milyardan fazla insanı doyurabilir, evet. Ondan daha kesin olan ise konvansiyonel üretimin 7 milyar insanı bile doyuramadığı ve doyuramayacağı” gibi bir cevabı gönül rahatlığıyla verebilirsiniz; gıda üretiminin yarattığı ‘miktar olarak çok yemeye rağmen yetersiz beslenme’, obezite, kanser vakalarındaki artış vb. konulara girmeye vakit bulamasanız bile.

Tarım sistemlerini devamlılık kapasiteleri açısından sıraladığımızda karşımıza “Tüketici tarım – sürdürülebilir tarım – onarıcı tarım” gibi bir skala çıkıyor. Yeşil Devrim’in ürünü olan tüketici tarımın miadının dolmuş olması, “petrol zirvesi”4yle de paralellik gösteriyor. Sürdürülebilir tarımın sembolü olan anaakım/indirgenmiş organik tarımın ise adil destek mekanizmaları ve yeterli yaygınlaştırma çabasıyla mevcut nüfusu ve fazlasını doyurabileceği biliniyor5.

Onarıcı tarımın ise normal koşullarda konvansiyonel üretimden biraz yüksek çıktılara ulaştığı belirtiliyor; iklim değişikliği nedeniyle ”norm” haline gelen kuraklık, sel ve olağanüstü hava koşulları koşullarında ise konvansiyonelin 3’te 1’i maliyetle, toplamda iki katı ve üstünde hasat miktarlarına ulaştığı raporlanıyor6. Bu süreçte toprağın ve ekolojik sermayenin korunmanın ötesinde güçleniyor, su, mineral ve karbon döngüsünün ve biyolojik çeşitliliğin zenginleşiyor olması, yani doğal sermayenin bereketlenmesi de giderek artan bir gıda güvenliği ve güvencesi, gerçek sürdürülebilirlik demek.

Onarıcı tarım dendiğinde akla gelen çok-kuşaklı çiftliklerden biri de Amerika'daki Polyface. Sadece otla beslenen hayvancılık ve doğrudan müşteriye satış konularında çığır açan çiftliğin kurucusu Joel Salatın, çiftçiliğin aynı zamanda ünlü bir gıda aktivisti. Salatın, yaratıcı ve basit çözümleriyle de ünlü. Foto: Polyface'den %100 otla beslenen mobil tavuk kümesleri

Onarıcı tarım dendiğinde akla gelen çok-kuşaklı çiftliklerden biri de Amerika’daki Polyface. Sadece otla beslenen hayvancılık ve doğrudan müşteriye satış konularında çığır açan çiftliğin kurucusu Joel Salatın, çiftçiliğin aynı zamanda ünlü bir gıda aktivisti. Salatın, yaratıcı ve basit çözümleriyle de ünlü. Foto: Polyface’den “pasture-raised” yumurta tavukları ve mobil kümes. GÜNCELLEME: Mart 2016

Yediğim çevreye ne edecek?”

Bütüncül Yönetim 7’in 4 temel bulgusundan birinden alıntılayalım, “Doğa (ve haliyle tarım) bütünler halinde işler.” Onarıcı tarımın getirdiği temel paradigma değişimlerinden biri olan bu gözlemin bir yansıması da, ”doğru” tarımın hem ekonomi, hem sağlık, hem toplum, hem de ekoloji ve çevre için korumanın ötesinde onarıcı etkide bulunduğu.

Çevresel etkiyi, etkinin fiziksel alanını, derinliği/büyüklüğü ve süresiyle çarparak buluruz. Bu noktada tarım insanlığın elindeki en güçlü araç, ve bu aracı uzun yıllardır oldukça kötü, yokedici kullanıyoruz. Son 75 yılda iyice ağırlaşan bir yanlış/kötü kullanım, evet – ama öncesi de “safi güzellik” değil. Organik tarımın indirgenmeye çalışıldığı ”zehirsiz – sentetik gübresiz tarım”, bugüne dek onlarca medeniyetin çökmesine neden olacak felaketler yaratabildi. Mezopotamya’yı çölleştirererek kendi çöküşlerine neden olan Sümerler, tanım itibariyle organik tarım yapıyordu. Maya uygarlığının çöküşüne giden yolda, zehirsiz ve sentetik gübresiz tarımın yarattığı çevresel yıkım önemli rol oynadı. Anadolu mera ve bozkırlarının çoraklaşıp verimsizleşme süreci 50 yıl önce değil, en az 2000 yıl önce başladı.

Bugünün ve geleceğin tarımını tasarlarken unutma ya da görmezden gelme lüksüne sahip olmadığımız olgular bunlar. İnsanlık tarihi ve özellikle de gıda üretimi, binlerce yıldır süregelen kolektif bir deney ve bizden önceki her deneyimden yararlanarak daha iyisini yapmamız gerekiyor.

“İnsan aktiviteleri doğa için kötüdür” önermesi Sanayi Devrimi’nden bu yana (ve haklı sebeplerle), hikmetinden sual olunmaz bir hakikat halini aldı. “Ekonomi mi – doğa mı?” tercih(ler)inin sıfır toplamlı bir oyun8 olduğu da bu kemikleşmiş varsayımın bir parçasıydı. Bunun tarımdaki yansıması da, “yapabileceğimizin en iyisi, ayakizimizi mümkün olduğunca azaltmak olacaktır (çünkü ayakizimiz kötü)” algısı oldu.

Ve ama geçmişin tarımı, yokedici uygulamalar kadar Zai çukurları, İnka teraslaması, Amazonlarda toprak verimini arttırıcı biyo-kömür (bio-char) uygulamaları, Kuzey Amerika yerlilerinin doğal ormanları devasa gıda ormanlarına dönüştürmek gibi onarıcı tarım yoluyla doğayı onarıcı biçimde “idare” ederek bereketlendirdikleri örnekleri de barındırıyor.

İklim değişikliğiyle mücadele etmede onarıcı tarım büyük rol oynayabilir. Foto: Anadolu Meraları

İklim değişikliğiyle mücadele etmede onarıcı tarım büyük rol oynayabilir. Foto: Anadolu Meraları

Onarıcı tarım, ekolojistlerde (biraz da haklı olarak) yaygın olan mizantrop (insanı zararlı gören) anlayışın tersinin mümkün olabileceğini göstererek, hatta insan olarak doğadaki rolümüzün “doğru yönetim/idare” olduğunu yukarıdaki tarihsel örneklerle de destekleyerek kritik önemde bir paradigma değişimi yaratıyor. Ve hatta, iklim değişikliğinin sebebi olan seragazı salımlarının en büyük kaynaklarından biri olan mevcut tarım sisteminin, onarıcı tarım sayesinde, iklim değişikliğini durdurup tersine çevirmenin tek yolu olduğunu da gösteriyor.

Bir insanın yıllık gıda ihtiyacı yaklaşık yarım ton. Konvansiyonel (yani, kimya-tabanlı ve doğal kaynakları sömürücü) tarım sisteminde, bu yarım ton gıda üretimi için yaklaşık 10 ton toprak verimsiz hale getiriliyor, öldürülüyor. Bu aynı zamanda toprakta ”organik madde” yani bereketin yapıtaşı olan karbonun atmosfere karışarak karbondioksit haline gelmesi, yani iklim değişikliğini hızlandırması demek. Toprağın içindeki toplam karbon miktarı, toprağın üstündeki (ormanlar, hayvanlar, vs.) karbonun 4 katı, atmosferin tamamındaki karbonun ise 3 katı. Dünyanın mera ve bozkırlarındaki organik maddenin ortalama %1 arttırılması halinde, ki bu gıda üretiminde ve toprağın su tutma kapasitesinde – yani kuraklık ve selleri engellemede- önemli bir bereket artışı anlamına geliyor, atmosferdeki karbondioksit seviyesinin Sanayi Devrimi öncesi seviyelere düşmesi, yani iklim değişikliğinin sona ermesi anlamına geliyor.

Bu %1’lik artışı, Bütüncül Yönetim sayesinde düşük maliyetli hayvancılık da yaparak, zemin bitkileri ekimi ve pulluksuz tarımla çok-çeşitli bütüncül planlı otlatmalı otcul hayvan entegrasyonları gibi onarıcı tarım yöntemleriyle, oldukça kötümser bir hesapla 10 yılda gerçekleştirmek işten bile değil9.

Diğer bir deyişle, yüksek masraflarla (ve yoğun devlet destekleriyle!) kötü gıda üreterek Dünya’yı yoketmeye mahkum değiliz: Onarıcı tarımla düşük masraflarla kaliteli gıda tüketerek Dünya’yı kurtarabiliriz.

Topluluk destekli tarım uygulamaları giderek yaygınlaşıyor. Foro: Ormanevi Kolektifi

Topluluk destekli tarım uygulamaları giderek yaygınlaşıyor. Foro: Ormanevi Kolektifi

 

Ben sadece tüketici miyim?”

Gıda konusunda mevcut durumun bu kadar yanlış olduğu ve ama bir o kadar da umut dolu bir çağda, en anlamlı sorulardan biri de ”Şehirli ben ne yapabilirim?” olsa gerek. Gıdanın üretim ve dağıtım sürecinde ”gıda zincirleri” yerine ”gıda ağları” modelinin hakim olmasının ne kadar önemli olduğunu önceki bölümlerde tartışmıştık.

Peki bu ağlar nasıl kurulacak? İyi gıdaya özgür biçimde ulaşmak, kolektif bir gelecek tahayyülünün inşasına birebir dahil olmak, nesne değil özne – edilgen değil etken olmak isteyenler neler yapabilir?

Gıda ağları konusunda son on yılın önemli gelişmesi Topluluk Destekli Tarım -TDT (Community-Supported Ağrıculture) modelleri oldu (bizler şimdi çıtayı “Topluluk Destekli Onarıcı Tarım” diyerek yükseltmeyi öneriyoruz). Bunlara örnek olarak Ankara civarındaki Doğal Besin Bilinçli Beslenme (DBB) grubu gibi nispeten oturmuş grupların yanısıra, Batı İzmirTopluluk Destekli Tarım grubu (BİTOT) benzeri yeni oluşumlar da var. Ayrıca Buğday Derneği’nin Çanakkale’de yürüttüğü bir TDT araştırma projesinin bir çıktısı olan ÇAYEK gibi çoğaltılabilir örnekler yaratmaya çalışan gruplar var.

Bunların yanısıra, üretici-tüketici bağını doğrudan kurmanın farklı yollarını arayan ve deneyen niyetli topluluklar var. Bunlardan bazıları gıda ağlarındaki hanelere düzenli haftalık koli/kargo gönderimiyle gıda gönderimi yaparken, Ormanevi örneğinde şehirde ”türeticibaşları”10 temelli mikro-ağlar oluşturma süreci deneniyor. Bütün bu örneklerde internetin ve diğer iletişim araçlarının etkin kullanımı, ortak bir özellik. Yine bir çok örnekte, özellikle niyetli-topluluklar ve çiftlikler arasında yerel para birimleri kullanılıyor, ürün ve hizmet takası yapılabiliyor.11

İsveç'te yeni kurulan Ridgedale Permakültür Çiftliği'nin havadan görünüşü

İsveç’te yeni kurulan Ridgedale Permakültür Çiftliği’nin havadan görünüşü

TDT modellerinin Türkiye’de henüz tam anlamıyla işlemeyen önemli bir bileşeni ise, gıda topluluğunun, gıda topluluğunun üreticisi olan çiftçiyle üretimden önce anlaşarak üretim miktarı, şekli, zamanlaması ve dağıtımı konularına birlikte karar vermesi ve üretim maliyetlerinin bir kısmını önceden karşılaması. Böylelikle hem üretici hem de tüketici bilinmezlikten kurtularak sağlıklı bir planlama yapabiliyor, güvene ve karşılıklı kontrole dayalı gıda ağları oluşuyor. Bu modeller, özellikle Avrupa ve Kuzey Amerika’da hızla yayılıyor. Avrupa örneğinde, özellikle Kuzey Avrupa gibi nüfusun düşük olduğu kırsal bölgelerde yükselişte olan ”yerel ekonomi” kavramıyla gıda özgürlüğü ve etkin gıda ağları meselesi el ele yürüyor.12 ABD’de Joel Salatin’in Polyface Farms’i gibi onarıcı tarımla yaratıcı girişimcilik ve işbirliği modellerini birleştiren çiftlikler, doğrudan tüketiciye ulaşmak ve yeni onarıcı çiftçiler yetiştirmek için çok önemli işlevler görüyorlar.

Dünyayı yemek yiyerek kurtaracağız

Gıda meselesinin hayatın her yanına sirayet eden, politikayı, devlet ve ticaret sistemlerini dahi kökten şekillendiren devasa etkisi, daha iyi bir dünya tahayyülümüzün temeline ve başlangıcına ”gıdayla ilişkimizi” koymamızı gerekli kılıyor. Bu yazıda paylaşmaya çalıştığım boyutlar meselenin bir kısmı sadece: Son kanun değişiklikleriyle ve toplulaştırma süreciyle yine gündemde olan tarım arazileri ölçeğinden son onyıllarda artan devasa boyutlarda ulus-ötesi ”toprak gaspı”13 sorununa, tarım arazilerinin mülkiyet değiştirmesinden Topraksızlar hareketine, vejetaryenlik ve veganlıkla paralel olarak tahıl-temelli üretimin cilalanmasının gerçek anlamından birbiriyle ciddi anlamda çelişen farklı diyet ve beslenme formüllerine, gıdada denetimden çiğ süt sorusuna, kilo vermek/almak konusunda yıllardır dayatılan ve hikmetinden sual olunmaz gerçek halini almış aldatmacalara, şehir bahçeciliğinden kırsala gidiş akımlarına kadar bir çok kilit konu daha var.

Öyle ki, safi gıdayla ve toprakla olan etkileşimimizi değiştirerek, tüm medeniyeti, tüm sistemi baştan yaratabiliriz. ”Yapılması gerekenler”,” yapılması mümkün olanlar” ve ”yaparken keyif alıp hayatın anlamını bulacağımız şeyler kümeleri”, tarihte ilk defa bu kadar net biçimde kesişiyor, üst üste biniyor, keyifle kucaklaşıyor.

Yaşamı hep beraber ve lezzetli kılma çağına hoş geldik.

Yazı dizisinin ilk yazısı için tıklayınız

Durukan Dudu – Yeşil Gazete

SON.

Resistance: "Direniş"

Resistance: “Direniş”

Dipnotlar:

1 Bu vesileyle, hasat edilen ürün ”miktarıyla” ”verimlilik” arasındaki farkın da altını çizelim. Türkiye’de bazen kasıtlı bazense bilmeyerek yanlış kullanılıyor bu kavramlar. Hasat miktarı, toplam çıktıya işaret ediyor, örneğin, ”dönümde 600 kg pirinç”. Verimlilik ise hasat edilen miktarın (çıktı) süreçte tüketilen enerjiye (girdi) bölünmesiyle bulunur. Konvansiyonel tarımda toplam ürün optimum şartlarda yüksek gözükse de verimlilik çok düşüktür, tüketilen her 5-6 kaloriye karşılık 1 kalori gıda üretilir. Tüketilen enerjinin de petrol gibi sonu olan bir kaynak olması da cabası.

2 Konuşmanın tam metni için (ingilizce): http://www.presidency.ucsb.edu/ws/?pid=9249

3 2014 Ekim’inde Independent gazetesinde yer alan haberde, bilim insanlarının Birleşik Krallık topraklarında 100 hasatlık besin kaldığını belirttikleri yazıyordu: http://www.independent.co.uk/news/uk/home-news/britain-facing-agricultural-crisis-as-scientists-warn-there-are-only-100-harvests-left-in-our-farm-soil-9806353.html

4 İngilizce ”peak oil”. Küresel günlük petrol üretim miktarının, fiziksel koşullar çervesinde ulaşabileceği zirve noktasına ulaşması ve bu noktadan sonra giderek azalması olayına denir. Dünyayı baştan aşağı değiştirecek güçte bir dinamik olduğu genel kabul görür. Kimilerine göre 2007’de yaşanmış, kimilerine göre ise önümüzdeki on yılda yaşanacaktır.

5 Bu konudaki farklı modelleme, araştırma ve istatistiklerin iyi bir derlemesi 2006 yılında Worldwatch Enstitüsü tarafından yapılmış – http://www.worldwatch.org/node/4060

6 Bu durumun örnekleri için Facebook’ta Regrarians adındaki grubundaki paylaşımları, http://www.savoryinstitute.com/evidence/case-studies/ adresindeki vaka çalışmalarını inceleyebilirsiniz. Joel Salatın’ın Polyface Çiftliği’nde yarattığı örnek model ve Gabe Brown’ın tahıl üretimi ve hayvancılıkta ulaştığı oranlar da dudak uçuklatıcı cinsten.

7 Zimbabveli biyolog Allan Savory tarafından geliştirilen ve 1980’lerden beri uygulanan onarıcı tarım pratiği ve doğa/tarım gibi karmaşık (complex) yapılarda karar verme algorıtması. Ekim 2014’te Anadolu Meraları’nın davetlisi olarak İstanbul’a gelen Allan Savory’nin dünyada büyük yankı uyandıran TED konuşması için: http://www.ted.com/talks/allan_savory_how_to_green_the_world_s_deşerts_and_reverse_climate_change?language=tr Anadolu Meraları’nın web sayfası ve Savory’nin Türkiye ziyaretinden başına yansıyanlar için: www.anadolumera.com

8 Sıfır-toplamlı oyun, sürecin sonunda (herhangi bir aktörün veya durum tarafından) elde edilen kazanımlarla kayıpların eşit olması halidir. Örneğin kumar, sıfır toplamlı bir oyundur. Matematikte oyun teorisinin ve Nash denkleminin çıktılarından biri olan tanım, ”kazan-kazan” (win-win) kavramıyla birlikte uluslararası ilişkiler teorilerinde sıkça kullanılır.

9 Bu konuda daha fazla kaynağa ve okumaya Bütüncül Yönetim’in kurucusu Allan Savory’nin TED konuşmasında ve Savory Enstitüsü web sayfasında ulaşılabilir. Avusturalyalı toprak bilimci Christine Jones’un websitesinde de önemli veriler var: http://www.amazıngcarbon.com/ . Kanadalı gazeteci-yazar Judith Schwartz’in henüz Türkçe’ye çevrilmemiş ”Çows Save The Planet” kitabı da iyi bir derleme. Yine Savory Enstitüsü’nün Ağustos 2014’de Londra’da düzenlediği konferansın video kayıtlarına enstitünün Youtube kanalından ulaşılabilir, özellikle Dr, Elaine İngham’ın konuşmalarında çok önemli bulgular var. Son olarak, Rodale Enstitüsü’nün 2014’te yayımladığı ”Onarıcı Organik Tarım ve İklim Değişikliği” bu konuda çok önemli bir derleme sunuyor: http://rodaleinstitute.org/assets/RegenOrgAgricultureAndClimateChange_20140418.pdf

10 Türetici, yeni bir kavram. Anonim ürünü, süreçten kopuk olarak tüketen ”tüketici” modeli yerine, üretim sürecine bilgi, haberleşme ve etkileme anlamında dahil olarak süreci beraber üreten, ürünü de tüketen ”türetici” modeli (prosümer), yeni gıda ağları modellerinde sıkça kullanılıyor.

11 Türkiye’deki bu örnekleri derleyen güncel bir çalışma henüz yok. Ancak Ormanevi Kolektifi ve Ormanevi Kırsalda Sürdürülebilir Gelecek Derneği’nin 2015’in ikinci yarısında bu konuda bir derleme yaparak yayınlama planı var.

12 İsveç’in Jämtland bölgesindeki yerel aktörlerin bu konudaki çalışmaları hakkında 2012’de yazdığım yüksek lisans tezine http://stud.epsilon.slu.se/5118/1/düdü_d_121206.pdf adresinden ulaşılabilir.

13 Başlı başına bir konudur. Özellikle Afrika ülkelerinde devasa büyüklükteki arazilerin, devletler veya ulus-aşırı firmalar tarafından çok uzun dönemler için kiralanması durumu yaygınlık kazanıyor. Afrika kıtasında Çin bu konuda oldukça başat rol oynuyor, Türkiye de Sudan’dan arazi kiralayarak sürece dahil oldu. Meselenin büyüklüğüne bir örnek: Güney Koreli Daewoo’nun Madağascar’da 9.000 km2 tarım arazisi kiralamasının ardından ülkede hükümet düştü, yeni hükümet planları iptal etti.

Hafta SonuManşet

Şaymana’da sıradışı bir Pazar günü – Bahar Baştüzel

Uzun seneler yurt dışında yasayıp üç yıl önce memlekete geri döndüğümde organik ürün bulma sorununa kökünden çözüm bulduğumu düşünüyordum. Ne de olsa Kuzey Amerika da organic bir yiyecek almak, ürünün fiyatının iki katına kadar çıkmasına rağmen, gönül rahatlığıyla tüketmeme sebep oluyordu.   Neredeyse aynı ebatta, fabrikadan çıkmış izlenimi veren, hemen hemen aynı renk, küme küme elmalardan yıllarca yedikten sonra yüzlerini beyaz başörtüleriyle yarı kapatmaya çalışan şalvarlı kadınların önündeki eğri büğrü hatta renksiz, kalın kabuklu elmalar bana nasıl da cazip gelmeye başladı. Önlerinde yerlerde koca öbekli nanenin kokusu sokağın kalabalığına gürültüsüne inat bir blok öteden burnuma çalınırken, doğanın bozulmamış bir parçasını yakalamış olmanın keyfini yaşıyordum.  Taa ki arkadaşım Elif Taştan bana Gerçek Gıda toplantısından bahsedene kadar. Bir toplantı yapılacağına göre ve çözüm aranacağına göre bir sorun olmalıydı. Merak ettim.

Daha önce sözleştiğimiz gibi Pazar günü sağolsun Elif beni evden aldı, bana uzun gelen bir yolculuktan sonra Arslanköy Şayamana Tesislerine vardığımızda, farklı bir dünyaya ayak bastığımı anlamıştım. Burada hayalimdekilerden çok farklı çiftçiler, gönüllüler, üreticiler, doğaya saygılı, doğayla hareket etmeyi kendilerine prensip edinmiş fotoğrafçılar, öğretim üyeleri, girişimciler, gazeteciler, doktorlar, mühendisler, ziraatçılar, iş adamları, toprağa gönül vermiş Adana İl Tarım Çalışanlarıyla ve benim gibi Serdar Bey’in deyimiyle ‘Türeticiler’le tanıştım.  ‘Türeticiler’ anladığım kadarıyla üretici ile tüketici arasındaki sorunları azaltmaya çalışan doğa hayranı, adil, akil insanlar gurubu.  Hiç tanımadığım bu insanlarla beraber birşeylere karşı dayanışma içinde olduğumu ilk defa toplantıdaki bir işadamı nın konuşmasından sonra hissettim. ‘Temiz tohum yok’. deniyordu!!!!! Nasıl yani? Türkiye de? Hem de Mersin’de… Aman Tanrım!!!

şaymana 5...

Bu şehirde denize inen herhangi bir sokaktan başınızı uzattığınızda sokağın sonundaki masmavi Akdeniz den ve portakal ağaçlarından bile önce gözünüze ilk çarpan şey renk renk sebze meyveleriyle manavlardır.  Her sokakta ayakkabı tamircisi, temizleyici, eczane yoktur ama her sokakta ya manav vardır ya da dükkanının önünde birkaç çeşit sebze meyve de satıyor olsa bakkal vardır. Mersin’in nüfusunun % 54’ü hayatını tarıma dayalı bir sektörden kazanıyormuş. Türk kadını günlük taze sebze alır, dünyadaki birçok ülkede olduğu gibi buzluğunda donmuş nane küpleri, ayıklanmış mısır taneleri, geçen sezondan kalan donmuş bezelyeler yoktur. Bütün bu tablo gibi boyanmış, renk renk  dizi dizi marullar, patatesler, soğanlar, çilekler, portakalların tohumları saf, katıksız, temiz değil mi yani? Ne yiyiyoruz biz o zaman?

Sanırım hormonlu ette, sütte, yoğurtta, yumurtada, peynirde  başımızdaki sorunlar sebze, meyve üretiminde de karşımıza çıkıyor.  Demek ki şekilsiz, eğri büğrü  gördüğüm domatesler biberler düşündüğüm kadar masum ve doğal değiller.  Birçok gönüllünün desteğini arkasına alan Serdar-Sema İskit liderliğindeki bu grup bana gerçekten de neden orada olduğumu sorgulamama yardım etti. Merakım bilgilenmeye, bilgim endişeye, endişem kızgınlığa, kızgınlığım ise beni sorunları anlamaya ve çare aramaya yöneltti.  Bu toplantıda hava, toprak, su temizliğinin ekilen alan için öneminin, kısa sürede verim alın toprağın daha çabuk yorulup kirlendiğinin,  devletin tarım politikasının çarpıklığının, üreticiye güvenin şart olduğunun, ilaçlama mutlaka gerekiyorsa bunun zamanında, dozunda ve yerinde kullanılması gerektiğinin, ürün elde etmenin ekmek biçmekten ibaret olmadığının, pazarlama, lojistik, ticaret ve üretimin bir arada düşünülmesi gerektiğinin, bilge çiftçilerin yetiştirilmesi gerektiğinin, kooperatifleşmenin şart olduğunun, ticari sürdürebilirliğin  gerekliliğinin, ürünü desteklemek yerine sürecin desteklenmesi gerektiğinin, geleneksel tarımla organic tarımın el ele olmasının öneminin, çiftçinin yerinde desteklenmesine özellikle dikkat edilmesi gerektiğinin, bu süreçte hepimize işler düştüğünün bilincine vardım. Her vatandaşın can damarımız olan aile çiftçilerimizin desteklenmesine katkısı olması gerektiğini düşünüyorum.  Eminim daha öğreneceğim pek çok şey var. Ama bu kaynaşma, açık ve doğal olmayı ilke edilmiş bu insanların arasında Pazar günü çiftçi de mutluydu, üretici de, gönüllüler de.  Bizim konuşabilme ifade edebilme şansımız ve özgürlüğümüz var. Keşke biber domatesle, üzüm elmayla, hormonlu hormonsuzla konuşabilseydi.  Bu mümkün olamayacağına göre şifa kaynaklarımızın, toprağımızın, tohumumuzun dilinden anlamayı öğrenmeliyiz, topraktan almaktan önce toprağa vermeyi öğrenmeliyiz. Bu şehir, bu memleket ve içinde yaşadığımız bu dünya hepimizin ve çocuklarımızın.  Dengeli sağduyulu olmayı nasıl kendimize bir misyon olarak görüyorsak, toprağımızın ve tohumumuzun dengesini de korumak, yanlı kararlara, ayrımcılıklara, bilgisizliğe karşı çıkmak, sesimizi duyurmak, doğaya yakın durmak, birbirimizi ve çiftçimizi kollamak da boynumuzun borcu olmalı.

İyi ki toplantıya gelmişim.

Bahar Baştüzel

 

Bahar Baştüzel

 

 

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuManşet

Gerçek Gıda’nın peşinde, hem Adana’da hem Mersin’de

Olmadı, yazamadım

Bugüne kadar olan her toplantıyı, her dersi, her gelişmeyi yazabilmiştim halbuki

Bu senenin başında başlamıştı her şey, o başlangıcı 15 Ocak’ta yazdığım, “Adana ve Mersin iki tam gün Buğday’ın ekolojik yaşam eğitimi ile yoğruldu”da anlatmışım

Peşine ÇEYO (Çukurova Ekolojik Yaşam Okulu) girmiş sahneye ve peşpeşe buluşmaların her birini nakletmişim; “ÇEYO mesaisine Mersin’de başladı”, “Adana ikinci eğitim için ÇEYO öğrencilerini ağırladı” , “Mersin Kompostana Ekoyaşam Merkezi’nde “OT Şenliği”” yazıları ile

Derken yaz gelmiş okul dağılmış hatta mezun olmuşuz

Bu sene başında yeni mezunlar olarak aramıza yeni yol arkadaşlarımızı da katarak artık bilgilerimizi tohumumuza, toprağımıza yani aşımıza katmaya karar vermişiz.

Gerçek Gıda toplantılarının ikincisi Mersin Arslanköy Şaymana Konaklama Tesisleri'nde yapıldı

Gerçek Gıda toplantılarının ikincisi Mersin Arslanköy Şaymana Konaklama Tesisleri’nde yapıldı

İlk toplantı da kaçamamış kalemimden, 30 Eylül’de “Adana’nın iki köyünde hem Organik hem de Topluluk Destekli Tarım buluşması” başlığı ile paylaşmışım

Ama olmadı işte yazamadım henüz 19 Ekim’de Mersin’in yayla köylerinden Arslanköy’ün Şaymana Konaklama Tesisleri’nde gerçekleştirdiğimiz buluşmayı.

Sonra çözdüm ama işi. Ben diğer yazıları hep haber formatında kaleme almıştım. Kendimi gizleyerek, haber dilinde dile getirmiştim.  Ve fakat Şaymana’da şahit olduğumuz güzellik buna imkan vermiyordu belliki. “Sen konuş artık” diyordu kalemimi tutan elim, “Sen anlat”. Ve ekliyordu, “Belki ancak bu şekilde dile getirebileceksin 19 Ekim Pazar günü Şaymana’da olan biteni”

Şaymana’da kimler yoktuki

Buluşmaların Adana ayağını organize eden Sema ve Serdar İskit

Mersin ayağı düzenleyicileri Hanife Körünoğlu ve Elif Taştan

Gerçek Gıda toplantılarının organizatörleri soldan sağa: Hanife Körünoğlu, Serdar İskit, Sema İskit ve Elif Taştan

Gerçek Gıda toplantılarının organizatörleri soldan sağa: Hanife Körünoğlu, Serdar İskit, Sema İskit ve Elif Taştan

Şaymana’yı hayata geçiren Semra ve Deniz Yıldıran

Arslanköy’lü üretici Cem Özdemir

Mersin Büyükşehir Belediyesi Tarımsal Hizmetler Daire Başkanı İlker Taner Pırlak

Adana İl Tarım Müdürlüğü’nden İkbal Karabaş, Bünyamin Özkan, Ayşe Tatlı, Ayla Yıldız, Hacı Emir Kurt

Güler Grup Yönetim Kurulu Başkanı Mustafa Güler

Her toplantımızda bize engin toprak ve tohum bilgisi ile ışık tutan Alata’dan emekli ziraat mühendisi kompostanamız Huriye Kara

Ve diğer arkadaşlarımız, buluşmaya ilk defa katılanlar, yol boyunca yanımızda olanlar

Şaymana’nın avlusuna kurulmuş uzun masada kahvaltı düzeneği oluşturmuş, kısa kısa kendimizi tanıtmaya başlamışken vardım ayırdına bugünün farklı olduğunun

Artık bir şeyler yapmak isteyen bir avuç gönüllüden ibaret değildi topluluğumuz

İl Tarım Müdürlüğünden Belediyeye, Mersin Hal’inden Üreticiye, İşadamından Ziraat Fakültesi yeni mezununa üzerine titrediğimiz gerçek gıda alanının hemen hemen tüm aktörleri bizimle birlikteydi işte

15 Ocak’ta Buğday’ın attığı tohum sene bitmeden gövermeye başlamıştı

Huriye Hoca o kahvaltı masasında sözü aldığında imledi ilk olarak o günün değerini, toplantıya tesisin içinde devam ederken bir kez daha yineledi, “Bugün burada çok değerli bir şey paylaşıyoruz” diyerek. Günün heyecanından olsa gerek şalını unutup gittiğinde ve iki gün sonra benden almaya geldiğinde bir kez daha söylemekten alamadı, “Pazar günü çok güzeldi değil mi Alper? Sen ne düşünüyorsun” diye bana sormaktan kendini.

Düşündüğümü söyledim bende Huriye ablaya, “Ekilmiş bir toprakmışız gibi geliyor bana, sene boyu sürüldük, sulandık, güneşlendik. Şimdi ise filiz vermeye başladık”

şaymana 4...

Toplantıda IFOAM öncesi Sivil Konferans’ta da uygulanan Fishbowl yöntemi uygulandı

Şaymana’daki toplantıyı günün moderatörü ya da daha bize daha hoş gelen tabir ile söylersek kolaylaştırıcısı Serdar açtı. Sema ile daha yeni döndükleri IFOAM (Dünya Organik Kongresi) izlenmimlerini paylaştı katılımcılar ile. Bilge Çiftçi’den söz etti, IFOAM’ın İstanbul’a gelmesini sağlayan Victor Ananias’ı andı. Kongreye katılan dünyanın pek çok bölgesindeki deneyimleri paylaştı. Kongrenin ana sloganı, “Organik Köprüler Kurmak”ın bizim çalışmalarımızla ne denli örtüştüğüne işaret etti. Afyon Başmakçı’dan Veysi Amca’nın organik tarım utkusunun kendisini Japonya’lara kadar götüren hikayesini aktardı.

Dünyada gerçek tohumun neslinin tükenmesi tehlikesini dile getirdi ardından Serdar. Gerçek yani yerel tohumun patentlenmek istendiğini, yeni yeni kanunlarla şirketlerin ürettiği hibrid tohumların dayatıldığını anlattı. Ana akım medyada aksi bir görüntü yaratılmaya çalışılsada halen aile çiftçiliğinin yani küçük ölçekli çiftçiliğin dünya gıdasının %97’sini ürettiğini gıda tröstlerinin payının ise %2-3’lerde kaldığını belirtti.

Serdar İskit’ın IFOAM paylaşımının ardından Şaymana Tesisinin iç kısmına geçti tüm katılımcılar. Burada IFOAM öncesi gerçekleşen Sivil Forum’daki yöntem ile çalıştık. Önce 3 gruba ayrıldık. Her grubun yanıt bulması gereken iki soru vardı, “Neden buradayız?” ve “Bundan sonra nasıl hareket edeceğiz?”. 20 dakika içinde bu soruları tartışan her grubun sözcüsü sürenin sonunda Fishbowl yöntemi ile kendi grubundan çıkan görüşleri paylaştı. Fishbowl yöntemi, ön tarafa 3,4 sandalye konması ve her söz almak isteyenin yerinden kalkıp bu sandalyelere söz sırasına göre oturması ile hayata geçiyor. Ben ilk defa Şaymana’da şahit oldum ve toplantıya kattığı derinliğe binaen hakkını teslim etmek isterim.

İkinci oturumun ardından Şaymana’daki gerçek gıda toplantısı  her isteyenin eteğindeki taşı bu toplantı çerçevesinde dökmesinin arından sona erdi.

Ama ben hala emin değilim

Oldu mu, yazabildim mi?

#anavarrza

Kategori: Hafta Sonu