Hafta SonuHaftasonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

[Cadı Kazanı] Zehirsiz Sofralar * – Nuran Seyhan Bayer

İklim krizi kapıya dayanmışken, böcek ilaçları baş köşeye çoktan oturmuştu, kırk katır mı kırk satır mı hesabı.. Nasıl yok olmak istersiniz.? Seç beğen al..

Canlı öldürücü (nedense sadece böcek öldürücü deniyor) tarım ilaçları çoook uzun zaman önceden beri zaten sofralarımızı ‘süslüyor’. Zehirden kazanç sağlamanın en karlı yollarından biri bu çünkü. Üstelik yalnızca kazanç değil, ün de sağladı. DDT’nin böcek öldürücü etkilerini bulan kişi Nobel Ödülü ile şereflendirildi: “Ademoğlu kendi yarattığı şeytanın farkına varamamıştı yine (**)

80 yıldır zehirleniyoruz

1940 yılından beri hayatımıza giren ve her yıl listeye yenileri eklenen bu ‘canlı öldürücüleri’, insanoğlunun doğayla savaşında kullandığı kimyasal silahlar aslında. Bildiğimiz geleneksel savaşta kullanılan kimyasal silahlar için kıyamet koparılırken, bunlara cennetin kapıları sonuna kadar açıldı. Ve 80 yıldır bitkiler kadar toprağı, yeraltı sularını, havayı kirleten bu zehirli maddeler, birçok böcek, kuş, arı ve pek çok canlıyı yok ederken, kemiklerimizin yapısına kadar girip, ölünceye kadar orada kaldı.

Üstelik bir ilaç piyasaya sürülmeden önce uzun araştırmalarla sağlığa zararları irdelenirken bunlar tamamen biyolojik deneylerin sınırları dışında kaldı.

Çocuğunuz için ne yaparsınız?

Doğada karşılığı bulunmayan bu sentetik maddelere uyum sağlamak söz konusu olabilir mi, söylemek zor, ama eğer böyle bir şey mümkünse, buna  sadece insan ömrünün yıllarını değil, kuşakların ömrü gerekir.

Bu kimyasallar için harcanan her bir dolar karşılığında ödenen 5-8 dolarlık sağlık harcaması bile karar vericilerin gözünü açmıyorsa ne açar acaba? Ya da daha kötüsü umurlarında değil. İnsanlar ölebilir, birçok kanser türüyle savaşabilir; yeter ki kirlilikten kazanç sağlayanlar mutlu olsun.

“Çocuğum için canımı veririm” diyenler söyledikleri bu sözün ne anlama geldiğini ve bunun için yapabileceklerini, şapkalarını önlerine koyup bir kez daha düşünmeliler. Emzirdiğinde sütünden bebeğine geçen bu kimyasalların, sonraki yıllarda çocuğun sağlığını belirleyeceğini hala bilmiyorsa o anne-babalar için bir kitap öneriyorum: Sessiz Bahar

‘Bir kişi bile fark yaratabilir’

ABD eski başkan yardımcılarından Al Gore, kitaba yazdığı önsöze şöyle başlıyor:

“SESSİZ BAHAR hakkında yazmak, seçimle gelen bir devlet görevlisi için eziklik yaratan bir deneyimdir, çünkü bir nirengi noktası oluşturan RACHEL CARSON’un bu kitabı, düşüncelerin gücünün politikacıların gücünden çok daha büyük olduğunu yadsınamaz biçimde kanıtlamaktadır.”

Ve şöyle bitiriyor:

“Onun yaptıkları, aydınlattığı gerçek, özümsettiği bilim ve araştırma, pestisitlerin kullanılmasının sınırlandırılması için güçlü dayanaklar sağlamakla kalmadı, aynı zamanda bir kişinin nasıl bir fark yaratabileceğinin güçlü bir kanıtını da oluşturdu.”

Hala ZEHİRSİZ SOFRALAR’ın imza kampanyasına bile imza vermediyseniz , zaten çocuğunuz için canınızı verseniz de bir yararı olmayacak.

 

“Olanca kötülüğün, karanlığın içinde her şeye rağmen ışık vardır ve ışığa zaten en çok ‘karanlık zamanlar’da ihtiyaç duyarız. Her doğum bir mucize, her insan yeni bir başlangıçtır ve insanlar bir araya gelip ortak eylemde bulunabildikleri sürece umut da vardır. Dünya sevgisini mümkün kılan, içinde yaşadığımız dünya için sorumluluk alıp ortak eylemde bulunma yetimizdir.”                 

Hannah Arendt

 

 

 

*Bir süredir Buğday Derneği öncülüğünde yürütülen kampanyanın adı

* *Albert Schweitzer: “Ademoğlu kendi yarattığı şeytanın farkına bile zor varır.” (Seksist olan Ademoğlu kelimesini burada özellikle değiştirmek istemedim)

 

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuManşet

Mücadelenin yeşeren rengi: Ekofeminizm – Gökçe Aydoğan

Ekofeminizm kelimesi ilk kez Françoise d’Eaubonne tarafından, 1974’te yayınlanan ‘Feminizm ya da Ölüm’ adlı kitabında kullanılmıştır. Françoise d’Eaubonne ekofeminizm terimi ile kadınlar ve çevre arasında kuramsal bir bağ kurmuştur.

Ekofeminizm, çevrenin ve kadının yok sayılmasının ve ortak bir biçimde sömürülmelerinin nedeninin kapitalist ataerkil sistem olduğunu kabul eder. Buna göre doğa ve kadının ezilme oranı eş değerdir. Ekofeministler sömürülen ve çürütülen doğanın kadın sorununun en ön koşullarında, sağlıksız bir hayat süren kadınlar, bu olumsuz şartlara erkeklerden daha fazla maruz kalırlar. Nitekim hastalık, açlık, ölüm gibi vurucu etkiler kadınlara daha fazla isabet eder. Buna rağmen kadınlar hala pek çok alanda toplum tarafından dayatılan görevleri yapmaya zorlanmakta ve ezilmeye devam etmektedir.

Çevre ve kadın ataerkil sistemin ortak istismar alanına girmiş ve üretken yapıları sürekli tahribata uğratılmıştır. Bu ikili sömürü ekofeminizmin temelini oluşturmuştur. Aynı zamanda kadının üretken yapısıyla, doğanın sonsuz kaynak verebilen yapısı arasında da paradigmasal bir bağ kurulabilir. Çünkü kadının çocuk doğurma ve büyütme yetisine sahip olması ile, doğanın kendini yenileyebilen bağımsız yapısı onların birbirine denk kılar. Sömürü ve tüketim temelli ataerkil sistem ise üretileni ve yetiştirileni gasp ederek varlığını sürdürür. Ekofemizm de kadın ve doğa istismarını aynı anda sorgular.

Bu sorgulamalar doğrultusunda 60’lar ve 70’lerde Amerika, Almanya ve İngiltere’de ekolojiye ve ekofeminizme destek veren gruplar ortaya çıkmıştır. Rachel Carson, Lois Gibbs, Donetella Meadows gibi isimler çevreciliğin önemli simgeleri haline gelmişlerdir. Rachel Carson’un 1962 yılında yayınlanan ‘Sessiz Bahar’ adlı kitabı çıkarması ile birlikte çevrenin kirletilmesini yasaklayan ve doğal yaşamın olmazsa olmazları olan hava, su ve toprağın korunmasını amaçlayan yasalar çıkarılmıştır.

İlk ekofeminist hareket Hintli kadınların kırsal yaşamlarını korumak, ağaçların kesilmesini engellemek ve bozulmamışlığı korumak amacıyla yaptıkları ‘Chipko Hareketi’dir. Bu hareket Hintli kadınların ağaçlara  sarılmasıyla gerçekleşmiştir. Geniş çevrelere yayılan bu akım sayesinde GDO şirketlerine büyük darbeler vurulmuştur. Sadece başka ülkelerde değil; Türkiye’de de Sinop, Soma ve Rize’de kadınlar ağaçların korunmasına, termik santral kurulumlarının engellenmesine ve HES’lere karşı duruş sergileyerek tıpkı Chipko Hareketi’nde olduğu gibi doğaya karşı koruyucu rollerini göstermişlerdir.

Nüfus artışının kontrolden çıkması, çevre kirliliğinin artması, bilinçsiz tüketimin çoğalması, doğal kaynakların yok edilmesi ve bu olumsuzlukları besleyen sistemin insanlar üzerindeki etkileri ekofeminizmin güncel konularıdır. Ekofeminizm yeşilin yeşil olarak kalması için mücadele etmektedir. Bu doğrultuda çevreciler ve ekofeministler aynı safhada yer almaktadır. Yeşil mücadelenin beslenmesi ve doğanın özünün korunması için destek ve mücadele gruplarına ihtiyaç vardır. İnsanların asıl görmek istediklerinin ne olduğuna karar verip, bu doğrultuda seçimler yapması gerekmektedir.

Bol bol yeşil görmek içi, doğanın ruhunu ve kadının bilincini özgür bırakmak için bir umut olan bu yeşil hareketin gelişmesi dileğiyle…

 

 

Gökçe Aydoğan

Kategori: Hafta Sonu

Köşe YazılarıManşet

Güle Güle Pete Seeger

Pete Seeger konserde

Yaklaşık on yıl önce, ABD’nin Irak saldırısının hararetli dönemlerinden birinde, New York’un yaklaşık 100 kilometre kuzeyindeki 15 bin nüfuslu Beacon kasabası yakınlarından geçen 9 numaralı otoban kenarında 1.90 boylarında yaşlı bir adam dondurucu soğukta, sulu kar altında tek başına duruyordu. Yaşlı adam, elindeki karton kutudan kesilmiş bir parçadan yapılma basit pankartı periyodik olarak 180 derece dönerek otobandan geçen otomobillere gösteriyordu. Pankartta tek bir kelime yazıyordu: “Barış”. Yoldan geçen araçların bazıları korna çalarak bu korkulukvari figüre destek veriyor, bir kısmı ise ayıp el hareketleri ile tepki gösteriyordu. 84 yaşındaki bu yalnız ve ıslak barış aktivisti, geçtiğimiz hafta yitirdiğimiz Amerikalı halk şarkıcısı Pete Seeger’dan başkası değildi.[1]

Pete Seeger’ı tanıyanlar veya kendisinin nefret ettiği tabirle “kariyerini” (Seeger, “kariyer” kelimesi yerine “hayatımın amacı” kullanmayı tercih ediyordu) takip edenler için artık hayrete yol açmayacak kadar olağan bir durumdu bu. Bahse konu adam, 92 yaşında Occupy Wall Street hareketiyle birlikte yürümüş biriydi neticede. Ancak, Seeger ayrıca, yerelde gerçekleştirilen aktivizmin önemine de inanıyordu. Alec Wilkinson tarafından kaleme alınan ve Seeger’in talebiyle “’insanların bir oturuşta okuyabileceği” uzunluktaki biyografisi The Protest Singer’da dile getirildiği gibi, yereldeki sorunlarla mücadele için cesaret göstermek onun için son derece önemliydi. Bir sorun varsa kaçmak yerine üç kişi, iki kişi veya tek başına da olsa dik durup karşı çıkmak gerekiyordu. Dolayısıyla, 84 yaşında otoban kenarında barış pankartı tutmak onun için son derece normal bir eylemdi.

Ancak, bu yaklaşım, Seeger’in hayatının ilk yarısında naiflikle ve orta sınıf hassasiyetleriyle hareket etmekle suçlanmasına yol açtı. Doğru, repertuarının büyük bölümü madenci, çiftçi, köle vb. gibi grupların direniş veya özgürlük şarkılarından oluşuyordu ama yine de kendi orta sınıf aidiyeti orada duruyordu. Sonuçta, soyağacını iki yüz sene geriye kadar sayabilen iyi eğitimli, New England’lı Kalvinist bir ailenin (ki geniş ailesi içinden New York’a belediye başkanı bile çıkmıştı) mensubuydu. İdealist müzikolog babasının peşinde oradan oraya göçebe olarak geçen çocukluğu esnasında çok yoksulluk yaşadığı dönemler olsa da ailesi çeşitli bağlantılarını kullanarak onu iyi okullara ve son olarak Harvard’a sosyoloji okumaya gönderebilmişti. Gerçi Seeger, okulu ikinci sınıfın sonunda terk edecek; Woody Guthrie’nin de tavsiyesiyle “hayat okulu” okumak üzere ülkeyi bisiklet, otostop ve trenlere kaçak binerek gezecek ve gördüğü hemen her hak mücadelesi için konser verecekti ama bazı halk müziği püritanlarına göre hala New England’lı, naif fikirleri olan orta sınıf bir aktivistti.

Pete Seeger HUAC karşısında

Bu kısmi algı Seeger’in 1955’de ABD’de sol görüşlü insanlara karşı yürütülen cadı avı sırasında, Harvey Matusow kendi sorgusu esnasında Seeger’ın ismini verdikten sonra, ifade vermek üzere ABD Temcilciler Meclisi Amerikan Olmayan Faaliyetler Komitesi (HUAC) önüne çağrılmasına kadar devam etti. Seeger, 1949 yılına kadar Komünist Parti üyesiydi. 1949’da–hayatının sonuna kadar kendisini “küçük ‘k’ ile komünist” olarak tanımlamaya devam etse de–partiden ayrılacak, bu kararını daha sonra “hayatımın hiçbir döneminde gizli bir örgüte üye olma fikrinden hoşlanmadım” şeklinde açıklayacaktı.

Seeger, komite önünde de benzer bir tutum sergiledi. ABD Temel Haklar Bildirgesi’nin 5. Değişiklik maddesine göre kişilerin hükümet önünde kendilerini suçlu duruma düşürecek açıklamalar yapmaktan kaçınma hakları mevcuttur. Komite önüne çağrılan ve konuşmamayı seçen bir çok kişi bu hakkı kullanıyordu. Ancak, Seeger bu seçeneğin aslında suçlu olduğunu ima etmesinden hiç hoşlanmadı. Gizli saklıyı sevmese de açık konuşması halinde başka insanların başını belaya sokabileceğini de biliyordu. Dolayısıyla, komite önüne çağrıldığında başkalarına bela açabilecek hiçbir soruya cevap vermedi. Komite’nin kime konser verdiğine ilişkin ısrarlı sorularına sabırla, arzu ettikleri takdirde aynı şarkıları onlara da söylemeyi teklif ederek cevap verdi. Bir ara komite ısrarı artırınca ise her zamanki saygılı ve yumuşak üslubuyla “hiçbir iştirakim, felsefi veya dini görüşlerim veya siyasi inançlarım, herhangi bir seçimde nasıl oy kullandığım veya bu özel şeylerin herhangi biriyle ilgili hiçbir soruya cevap vermeyeceğim. Herhangi bir Amerikalıya böyle sorular sorulması, hele ki böyle bir baskı altında, son derece uygunsuzdur”[2] diyerek nokta koymuştu.

Pete Seeger ve "nefreti sarıp teslim olmaya zorlayan" banjosu

Seeger’in komite önündeki bu dik duruşu ona bir yıl hapis cezası olarak geri dönecek; cezanın infazı ertelenecek ve ancak, temyiz sonucunda nihayet 1962 yılında hapis yatmaktan kurtulabilecekti. Tabii bu arada kara listeye alınmıştı. Radyolarda parçaları çalınmıyor, televizyonlara davet edilmiyor, konserleri sağcı gruplar tarafından engelleniyordu. Yine de bu dönemde gospel kökenli eski bir parça, Pete Seeger’in yorumladığı şekliyle “We Shall Overcome[3] (dinleyenleri nasıl söylemeye teşvik ettiğine dikkat!), ABD’de vatandaş hakları mücadelesinin en önemli sembollerinden biri haline gelecekti. Sözleri eski bir Kazak halk şarkısından ilham alarak yazılan “Where Have All The Flowers Gone” ve sözleri büyük ölçüde Eski Ahit’in Vaiz bölümünden alınan “Turn, Turn, Turn[4] sırasıyla The Kingston Trio ve The Byrds grupları tarafından meşhur edilecek ve tüm zamanların en bilindik barış şarkıları arasına girecekti.

Pete Seeger - Bob DylanAynı dönemde, kendisinin de kurucuları arasında olduğu Newport Halk Müziği Festivali’nde Bob Dylan ile yaşadığı olay çok konuşuldu. Efsaneye göre, Dylan sahnede Maggie’s Farm’ı elektrikli enstrümanlarla icra ederken Seeger baltayla elektrik kablolarını kesmeye teşebbüs etmişti. Seeger ise yıllar sonra verdiği mülakatlarda kabloları baltayla kesme tehdidi savurduğunu ama meselenin elektrikli enstrümanlar olmadığını söyleyecekti. Zira bir gün önce festivalde Howlin’ Wolf da elektrikli bir set çalmıştı. Seeger’a göre sorun berbat ses sistemiydi. Dylan’ın söylediği parçanın sözleri anlaşılmıyordu.

Bu anektod aslında Seeger’ın müzikle ilişkisinin kısa bir özeti sayılır. Seeger, müzikolog babasının yıllar önce kaleme aldığı ilkeleri yaşamının sonuna kadar savundu. Bunlar kısaca şöyle özetlenebilir: 1. Müzik, diğer sanatlar gibi kendi içinde bir amaç değil, daha büyük amaçlara ulaşmak için bir araçtır. 2. Bir grup faaliyeti olarak müzik, bireysel başarı getiren müziğe yeğdir. 3. Müzik yapmak esastır, müzik dinlemek teferruattır.[5] “İnsanlar bazen diğerlerinden daha fazla inandığın bir kelime var mı diye soruyor. Evet var: Katılım… katılım sağlamak hep benim hayatımın amacı oldu”.[6] Dolayısıyla, herhangi bir parçanın sözlerinin işitilememesi, parçaya eşlik edilememesi Seeger için kabul edilemezdi. Belki de bu nedenle, 1973’de yazdığı My Rainbow Race (Benim Gökkuşağı Irkım) parçasının 2012’de Norveç’te onbinlerce kişi tarafından Anders Behring Breivik’in yargılanması sırasında ülkedeki pek çok meydanda eş zamanlı olarak söyleneceği haberini aldığında haberi veren Lillebjørn Nilsen’e sesi titreyerek sadece “Amanın, aman efendim. Size iyi şanslar dilerim”[7] diyebilmişti.

1962’de Rachel Carson’un meşhur kitabı Sessiz Bahar’ı okuduğunda oluşmaya başlayan çevre bilinci, yaşadığı Hudson nehri kıyısında yaygın çevre kirliliğine şahit olmasıyla yaklaşık bir asırlık hayatının son çeyreğinde, yukarıda bahsi geçen yerellik ve katılımcılık ilkeleriyle uyumlu olarak bir çevre aktivistine dönüşmesine yol açmıştı. Hudson nehrinin temizlenmesi için 1960’lı yılların sonlarında bir kampanya başlatılmasına önayak olmuştu. Bu öyle yarım yamalak yapılmış bir kampanya değildi. İnsanları nehrin temiz olduğu zamanları hatırlamaya teşvik etmek için 25 metrelik bir şalopa inşa ettirilip nehirde yüzdürülmeye başlandı. Aradan geçen sürede kurulan Clearwater örgütünün çalışmaları sayesinde bugün Hudson nehrinde tekrar yüzmek dahi mümkün.

Clearwater Şalopası

Seeger’in çevreciliği yerelle sınırlı değildi elbette. İklim değişikliği meselesine de kafayı takmıştı. “Bugünlerde hayatımın amacı derin anlaşmazlıklarımız olan insanlarla konuşma yöntemleri bulmamız gerektiğine dikkat çekmek. Aksi takdirde yüzyıl sonunda insan türü diye bir şey olmayacak”[8] diyordu.

Sadık dostu ve hayat arkadaşı Toshi’yi yaklaşık altı ay önce kaybettiğinde bile mücadele gücünden bir şey kaybetmeyen bu asırlık dev çınara güle güle. Yolu açık olsun. Tevazusu yüzünden ülkesi dışında müzik dünyasının büyük kesimi bile kaybını dolaylı yaşıyor. Onun gibisi kolay gelmez.

Elveda Pete


[1] The Protest Singer, Alec Wilkinson, Alfred A. Knopf, New York, 2009, s. 119

[2] http://www.peteseeger.net/HUAC.htm

[3] Bu düzenlemenin Joan Baez tarafından icra edilen mükemmel yorumuna da yer vermesek içimizde kalır: http://www.youtube.com/watch?v=lnFwR8G6u2g

[4] http://incil.info/kitap/Vaiz/3

[5] The Protest Singer, Alec Wilkinson, Alfred A. Knopf, New York, 2009, s. 53

[6] a.g.e, s. 106

[7] http://www.dailykos.com/blog/BOHICA/

[8] The Protest Singer, Alec Wilkinson, Alfred A. Knopf, New York, 2009, s. 117

ManşetYazarlar

Neonikotinoidli tarım zehirleri yeni DDT’dir – George Monbiot

Bedfordshire’da bir çiftçi ekinlerini ilaçlıyor. Fotoğraf: David Wootton/Alamy

George Monbiot‘un sitesi monbiot.com’da 5 Ağustos’da yayınlanan yazıyı Yeşil Gazete ekibinden Bora Kabatepe‘nin çevirisi ile sunuyoruz

* * *

Birleşik Krallık hükûmeti, neonikotinoidli tarım zehirlerinin güvenli olduğu iddiasını yaymak için iş dünyasıyla el birliğinde.

Bu yeni bir DDT hikayesi: Gerekli testlerden geçmeden yaygın olarak kullanımına izin verilen ve doğayı yerle bir eden bir zehir sınıfı. Bu aynı zamanda tarihten ders almayanların onu tekrarlamaya mahkum olduklarının yeni bir kanıtı.

DDT’nin yaygın olduğu zamanlarda Time dergisinde yayınlanan Penn Salt şirketine ait reklam görseli

 

Ancak şimdi, yani neonikotinoidler1 dünyanın en fazla kullanılan böcek zehirleri ünvanını aldığından beri, zehirin etkilerinin nasıl geniş olduğunu anlamaya başlıyoruz. Üreticiler, tıpkı DDT’de yaptıkları gibi ürünlerinin hedefledikleri böcekler dışındaki canlılara tamamen zararsız olduğunu iddia etmişlerdi. Tıpkı DDT’de yaptıkları gibi konuyla ilgili endişelerini dile getirenleri tehdit ettiler, yanıltıcı iddialar yayınladılar ve toplumu aldatmak için ellerinden ne geliyorsa yaptılar. Ve sanki hikayeyi geçmiştekilere tıpa tıp uydurmak istercesine bazı hükûmetler bu çabalara ortak oldular.  En kabahatlilerin başında ise Birleşik Krallık geliyor. (Ç.N.: Geçtiğimiz Nisan ayında Avrupa Komisyonu’nda görüşülen ve neonikotinoidlerden bazılarına yasak getiren tasarı sürecinde Birleşik Krallık yasağın geçmemesi için yoğun lobi faaliyetinde bulunmuş ve bunun için eleştirilmişti.)

Prof Dave Goulson’un araştırmasında  ortaya konduğu üzere, çoğu canlının bu zehirden nasıl etkilendiği konusunda neredeyse hiç birşey bilmiyoruz. Ancak kanıtlar çoğalırken, bilim insanları zehirin  doğal yaşamın çok farklı alanlarında etkili olduğunu keşfetmeye başladılar.

Neonikotinoid kullanımının arıların ve diğer tozlaşmaya yardımcı böceklerin sayısında azalmaya neden olan önemli etkenlerden birisi olduğunu bilinen bir gerçek. Bu zehirler ekinlerin tohumlarına uygulanabiliyor, böylece bitki büyürken zehir bünyesinde bulunmaya devam ediyor ve bitkiyi yemeye çalışan böcekler ölüyor. Böcekleri ortadan kaldırmak için gereken miktarlar inanılmayacak kadar az: hacimler karşılaştırıldığında bu zehirler DDT’den 10.000 kat daha kuvvetli. 5 nanogram neonikotinoide maruz kalan balarılarının yarısı ölüyor. Arılar, sinekler, kelebekler, güveler, kın kanatlılar ve diğer tozlaştırıcılar ilaçlanmış bitkilerin çiçeklerinden polen aldıklarında hayatlarına mal olacak seviyede neonikotinoidi de bünyelerine almış oluyorlar.

Fakat çiftçiler tarafından kullanılan zehirin çok küçük bir kısmı bitkinin özüne ya da polenlerine nüfuz edebiliyor. Bugüne kadar yapılan araştırmalar tohuma uygulanan zehirin yalnızca %1.6’sı ile %20’si arasında bir oranın  bitki tarafından emildiğine işaret ediyor: bu oran yapraklara püskürtme yöntemiyle alınan sonuçtan bile çok daha düşük. Kalıntıların bir kısmı toz haline gelerek uçuyor ve yakın çevredeki, örneğin tarlanın kenarlarındaki çalı çitlerdeki böcek kolonilerinde hasara yol açıyor. Ancak tohuma uygulanan zehirin büyük çoğunluğu – Goulson’a göre  “tipik olarak %90’dan fazlası” – toprağa karışıyor. Yani gerçeklik, zehirlerin tohumlara uygulanışını “hassas” ve “hedeflenmiş” olarak tanımlayan şirketlerin yaratmaya çalıştığı algıdan çok farklı.

Neonikotinoidler son derece kalıcı kimyasallar, toprakta (bugüne kadar yayınlamabilmiş birkaç araştırmanın sonuçlarına göre) 19 yıla kadar yapılarını koruyabiliyorlar.  Kalıcı olmaları demek birikim olacağı anlamına geliyor: zehir uygulanan her sene toprağı daha da toksik hale getiriyor.

Bu zehirler toprağa girdiğinde nasıl sonuçlara yol açıyor, yeterli araştırma olmadığı için henüz kimse bilmiyor. Ancak, böceklerde küçük dozları dahi bu kadar ölümcülken,  toprak faunasında büyük kayıplara yol açmaları ihtimal dahilinde. Bu risk toprak solucanlarını da kapsıyor mu? Ya da o solucanlarla beslenen kuşları? Peki ya böcekleri ya da zehirlenmiş tohumları yiyen kuşları ve memelileri? Bu sorular karşısında bir karara varabilmek için henüz yeterince şey bilmiyoruz.

Bu, böcek zehirleri ile ilgili sürekli duyacağınız bir hikaye: bu dünyaya körlemesine bir giriş yaptık. Hükûmetlerimiz bu zehirlerin kullanımını, yaratacakları sonuçların ne olabileceği konusunda en ufak fikirleri olmadan onayladılar.

Avrupa Birliğinde neonikotinoidlerin yasaklandığını düşünüyor olabilirsiniz. Hayır! Bu sınıfa dahil zehirlerin yalnızca birkaçının belli uygulamalarda kullanımı 2 seneliğine askıya alındı . Kanun yapıcıları dinlediğinizde zehirden etkilenen tek türün arılar olduğunu onların da yalnızca tohumlarına zehir uygulanmış olan bitkilerin çiçekleri yüzünden öldüklerini zannetmiş olabilirsiniz; bu son derece anlaşılır. Ama neonikotinoidler birçok ekinde yapraklara püskürtülerek uygulanıyor. Çayırlara ve hatta parklarda, toprak içinde yaşayan ve kökleri yiyen böcekleri öldürmeleri için taneli olarak yere serpiliyor. Tüm bu uygulamalar, etkilerinin ne olduğu araştırılmamış olsa bile Avrupa Birliği’nce yasal olarak görülmeye devam ediliyor. Ancak bildiklerimiz, etkilerin kötü olacağını tahmin etmek için yeterli seviyede.

Bedfordshire’da bir çiftçi ekinlerini ilaçlıyor. Fotoğraf: David Wootton/Alamy

Toprağa giren neonikotinoidler orada sonsuza dek kalmıyor tabii ki. Bir kısmının topraktan akıp gittiğini duyduğunuzda biraz rahatlayabiliriz sandınız, ama zehir akıp nereye gidiyor? Evet, malesef yer altı sularına ya da akarsulara. Orada ne sonuçlar doğuruyor? Kim bilir? Neonikotinoidler Avrupa Birliği su yönergeleri kapsamında takip edilmesi gereken maddeler listesinde dahi yer almıyor, dolayısıyla bizim ve diğer birçok türün kullandığı sulardaki yoğunluklarının ne olduğu konusunda bir fikrimiz de yok.

Ancak Hollanda’da yapılan bir araştırma gösteriyor ki yoğun bahçecilik yapılan bölgelerden gelen sular öyle yoğun zehir derişimlerine sahip ki, bitkilerdeki bitlenmeye karşı bu su tek başına kullanılabilir. Aynı araştırma, neonikotinodilerin çok daha düşük yoğunluklarda bile – Avrupa Birliği sınırlarının üzerinde olmayan seviyelerde – su sistemlerine girmesinin, o sistemde bulmayı beklediğiniz omurgasızların yarısını silip attığını da ortaya koyuyor. Bu gıda zincirinin büyük bir kısmının çökmesi demek.

Beni bu makaleyi yazmaya teşvik eden güney İngiltere’deki Kennet Nehri’nden gelen korkunç haber oldu. Kennet Nehri son derece sıkı şekilde korunan bir ekosistem ve dünya üzerindeki  sayılı kireçtaşı nehirlerinden birisi. Bu bölgede, Temmuzda kimliği hala tespit edilemeyen birisi su giderine bir diğer tarım zehiri olan chlorpyrifos2 döktü. Miktar saf halinde olsaydı sadece iki çay kaşığı dolusuydu. Zehir Marlborough kanalizasyon sisteminden geçti ve nehrin 25 kilometrelik kısmındaki omurgasızlarn çoğunu öldürdü.

Bu haber beni bir yakınımın ölümü kadar sarstı. Bugüne kadar çalıştığım en iyi iş, üniversitedeki bir yaz tatilim sırasında Sutton’a bağlı Kennet Nehri üzerinde geçici görevle yaptığım yaptığım su bakıcılığıydı. Görevdeki memur aniden hayatını kaybetmişti. Çok zor bir işti ve çoğunlukla yüzüme gözüme bulaştırmıştım.

Ancak nehri o bölgesini tanımış, sever hale gelmiş ve temiz suyun barındırdığı şaşırtıcı berekete de hayranlık duymuştum. Günün çoğunda göğsüme kadar suyun içine batmış halde ekoloji ile ilgili düşüncelere dalmışken, su farelerini, yalıçapkınlarını, ağaçların gölgelerinde yüzgeçlerini oynatan kefalleri, yerlerine ölesiye sadık olup durdukların yerdeki taşları kuyruklarıyla beyaza boyayan benekli alabalıkları, yerel kerevitleri, yusufçukları, su sineklerini, tatlı su karideslerini ve diğer tüm dip canlılarını izlemem gerekenden çok daha fazla zaman ayırarak izlerdim.

Akşamları ise, yalnız kalmamak için ve hem protestolara hem de katılan insanlara duyduğum hayranlık nedeniyle Greenham Nükleer Üssü’nün kapısındaki barış kampına giderdim. Bu ziyaretlerin bana getirdiklerini eski bir yazımda dile getirmiştim.

Nehri korumak için uğraşan mücadeleciler, kirlenmeden sonra nehir yüzeyinin nasıl böcek ve karides ölüleriyle dolduğunu anlattılar. Beslenebilecekleri böcekler ve karidesler olmadığından nehirdeki balıklar, kuşlar ve amfibiler de zaman içerisinde güçsüzleşecek ve ölecekler.

Bu haberi sindirdikten sonra, Hollanda’da yapılan araştırma aklıma geldi ve neonikotinoidlerin de birçok yerde içerisinde girdikleri nehirlerde benzer etkiler yapabileceği aklıma geldi: bir kereye mahsus değil de çevredeki toprağa atılışları süresince.

Richard Benyon, doğal hayatı ve biyoçeşitliliği korumakla yükümlü koltuğun ve Kennet Nehri’nin bir bölümündeki balık avı haklarının sahibi olan, ayrıca içinden geçtiği seçim bölgesini de temsil etmekle yükümlü bir insan olarak, chlorpyrifos zehirlenmesi hakkındaki kızgınlığını dile getirmiş. Acaba aynı zamanda nehirlerin rutin olacak neonikotinoidle zehirlenmesi karşısındaki kızgınlığını da dile getirmesi gerekmez mi?

Böyle yapmış olsaydı, başı patronuyla fena halde derde girerdi. Neonikotinoidler tıpkı ekosistemlerimizi zehirledikleri gibi bu maddeleri kontrol altına almakla yükümlü birimlerin hali hazırda yeterince zehirlenmiş olan politikalarını da zehirliyorlar. Nisan ayında Observer gazetesi kısa adı “Defra” olan Birleşik Krallık Çevre, Gıda ve Kırsal Konular Departmanı’nın başı Owen Paterson’ın Sygenta’ya gönderdiği bir mektubu yayınlamıştı. Paterson bu mektupta birçok tarım zehri üreten bu firmaya ürünlerine yasak gelmemesi için yapılan çalışmaların “gelecek günlerde de devam edeceğinin ve yoğunlaşacağının” sözünü vermişti.

Ve tabii ki, Birleşik Krallık hükûmeti, yapılan imza kampanyalarına ve Paterson’a gönderilen 80.000 e-postaya rağmen,  zehirlerin askıya alınması konusundaki Avrupa Komisyonu oylamalarında yasakları desteklemedi. Paterson ve departmanı “Defra”nın doğal hayatın ayakta kalması ve zehir şirketlerinin karları arasında bir seçim yapma zamanı geldiğinde ne yönde karar verecekleri konusunda pek az şüphe vardı. Neyse ki başarısız oldular.

2013 başında birçok çevre örgütü arıları öne çıkararak neonikotinoidlerin kullanımının durdurulması talebinde bulunmuştu

Oylarının sebebini anlatmaya çalıştıkları zaman düştükleri durum bu hükûmetin kötü siciline işlenmiş en rezalet anlardan biriydi. Devletin yeni baş bilim insanı Sir Mark Walport sürekli olarak Defra tarafından hazırlatılan bir araştırmayı öne sürdü. Bu araştırma herhangi bir hakemli dergide yayınlanmamıştı, zaten yayınlanamazdı, çünkü bırakın devletin baş bilim insanını kendine saygısı olan herhangi bir bilim insanı bu araştırmanın tamamen çöp olduğunu daha ilk bakışta anlardı.  Araştırmadaki birçok kusurun en temeli kullanılan kontrol gruplarının da etkileri test edilen zehirden etkilenmiş olmasıydı. Araştırma daha sonra Avrupa Gıda Güvenliği Ajansı tarafından da işe yaramaz olarak değerlendirildi.

Ancak Walport yeni efendileri adına yanıltıcı açıklamalar yapmaya devam ederek, korkutma taktikleri ve şantaja kadar varacak yöntemler kullanarak zehirlerin yasaklanmasının önüne geçmeye çalıştı ve yanlış adımlarına yenilerini ekledi.

Bu durumun önemini ve barındırdığı tehlikeleri ne kadar vurgulasak az: devletin ana bilimsel tavsiye kaynağının çuvallaması, hem de görev süresinin başında. Baş bilim insanının yağ çekmeye çalışan bir yaltakçı değil, tüm politik baskılara karşı gerçekler ve bilimin prensipleri doğrultusunda ayakta durarak ses çıkartacak biri olması gerekiyor. Walport makamını rezil etmiş, bilim dünyasına ihanet etmiş ve işverenlerini memnun etmek adına doğal yaşamı arkasından vurmuştur.

Geçtiğimiz hafta, sanki bizlere bu hükûmetin aslında kontrol altına alması gereken şirketlerce nasıl ele geçirildiğinin bir kere daha kanıtlamak istercesine Walport ve Paterson’un atıfta bulunduğu çalışmaları yürüten bilim insanı devlet için çalışmayı bırakıp yeni bir iş buldu. Nerede? Sygenta! Bana zaten çoktandır onlar için çalışıyormuş gibi geldi.

Sonuç olarak karşımızda eline bir makineli tüfek almış ve “bu tamamen güvenli” diyerek yalpalayan bir sarhoşa benzeyen bir birim var. Doğal hayatı koruması gereken insanlar zararlarını sadece tahmin edebildiğimiz zehirlerin kullanımlarına izin verilmesi için bu zehirlerin üreticileriyle birlik oldular. Tüm bu yaptıklarıyla yeni bir “Sessiz Bahar3 tasarlıyor gibiler.

1 Neonikotinoid: 20. Yüzyılın sonlarında geliştirilen ve böceklerin sinir sistemlerini hedef alan kimyasal zehirlere verilen genel ad. Günümüz endüstriyel tarımında en çok kullanılan ilaç türüdür. 29 Nisan 2013’te AB sınırları içerisinde kullanımı 2 sene boyunca askıya alınan clothianidin, imidacloprid and thiametoxam zehirleri de bu sınıfa dahildir.

2 Chlorpyrifos: Organofosfat sınıfına dahil ve insanlar üzerinde sağlık etkileri olduğu kanıtlanmış böcek zehiri. Neonikotinoid değildir.

3 Silent Spring / Sessiz Bahar: Rachel Carsson tarafından 1962’de yazılan ve Yeşil Devrim sırasında kullanılan tarım zehirlerinin insanlar ve ekoloji üzerindeki etkilerini konu alan kitap. Amerika’da çevre hareketinin sembollerinden olmuş ve 1972’de getirilen DDT yasağına giden yolun en önemli adımların biri olarak kabul edilmiştir.

yazının özgün hali

 

George Monbiot

 

Kategori: Manşet

Röportaj

Emet Değirmenci: “Beni ötekilestirilmiş insanlarla çalışmak çekiyor”

14 yıl İstanbul Teknik Üniversitesinde sismoloji uzmanı olarak çalışan Emet Değirmenci, Avustralya’da 2000 yılında edindiği ekoturizm diplomasına ek olarak 3 permakültür sertifikası aldı ve yerel topluluklara ilişkin deneyimlerini ve aldığı eğitimlerden öğrendiklerini paylaşma yoluna gitti.

Türkiye’de, yerellik, ekolojik restorasyon ve permakültüre yönelik eğitimlere katkı koymasının yanında 2012 yılında Van’da meydana gelen yıkıcı deprem sonrası sismoloji ve permakültür deneyimlerini birleştirerek Türkiye’nin ilk afet sonrası ekolojik restorasyon/permakültür projesine de ön ayak oldu.

Emet Değirmenci, “Kadınlar Ekolojik Dönüşümde” kitabının da editörü ve projesinin geliştiricisidir.

Bilkent Üniversitesi’nde Arkeoloji ve Sanat Tarihi eğitiminin ardından bir süreliğine Çanakkale’de Klan Çiftliği’nde gönüllü olarak çalışan ve daha sonra Norveç’te UMB’de Agroekoloji masteri yapan dostumuz Selen Çağlayık Eloğlu’nun Emet Değirmenci ile Yeşil Gazete için yaptığı söyleşiyi siz değerli okurlarımızla paylaşıyoruz.

Selen Çağlayık Eloğlu’nun agroekoloji üzerine yazılarına Selen’in Agroekoloji Günlüğü sitesinden ulaşabilirsiniz.

* * *

 

Permakültür Nedir?

Emet Değirmenci

Permakültür kalıcı kültür (permanent culture) olarak Avustralya’da Bill Mollison ve öğrencisi David Holgreen tarafından 1970’lerde öne sürüldü. Zaman içinde bütüncül bir ekolojik yaşam tasarımı paketi olarak şekillendi. Permakültür merkezi olmayan toplumsal düzeyde karşılıklı bağlılık ilişkisi temelinde enerjiden su hasadına, atık yönetiminden verimli arazi kullanımına, ekonomiden topluma kadar pratik yöntemler içerir.

Permakültürün ilk çıkışı kalıcı tarım  ağırlıklı idi. II. Dünya savaşından sonra petro-kimya ürünü sunni gübreler  (buna böcek ve yabani ot öldürücüler de dahil) dünyanın topraklarını hızla çölleştirmekteydi. Permakültürden önce de  alarm ilan eden bir dizi düşün insani oldugunu belirtmek gerekiyor. Bu bağlamda bazı önemli kitaplardan söz edersek; 60’larda  Rachel Carlson’ın Sessiz Bahar ı, Murray Bookchin’in Sentetik Çevremiz ve Fukuoka‘nın geliştirdiği doğal tarım yöntemleri ve felsefesini içeren yayınları…Hatta bundan da öncesi var. 1915’de  ABD’li tarım bilimcisi  Franklin Hiram King’ in  40 .YY’ın Çiftcileri  (Farmers of Fourty Centuries: Organic Farming in China, Korea and Japan)  kitabı Asya’da geleneksel tarım pratikleri açısından kalıcı tarıma  dikkat çekmekteydi.

Permakültüre sağ duyuyla ulaşılacak doğru yol diyenler de var.  Buna tam anlamıyla  katılıyorum. Bu algıya bir örnek Avusturya Alp’lerinde 60’lı yıllardan bu yana ekolojik tarım ve ekolojik yaşam teknikleri uygulayan Sepp Holzer‘dir.  Kendisinin permakültür deyiminden 80’lere kadar haberi olmadığından bahseder;  “Bir gün bana senin yaptığın permakültür dediler” şeklinde dile getirir. O’ndan sonra çıkaracağı kitabına Sepp Holzer Tekniğiyle Permakültür adını verecektir. Sepp Holzer bugün dünya çapında  (Portekiz’deki Tamera Ekoköy’ünün su projesi dahil) büyük ekolojik projelere imza atıyor ve yaptığının ekolojik restorasyon olduğunu vurguluyor.

Permakültürün içeriğine baktığımızda yerli (indigenous) ve geleneksel kültürlerden çok fazla öğe buluruz. Örneğin, kardeş bitkiler Amerikan yerlilerinin tarıma geçmesinde uyguladıkları üç kızkardeş olarak adlandırdıkları (mısır, fasülye ve kabağın) birlikte ekim yöntemidir. Gıda ormanı yaratırken ağaç birliktelikleri (Guild) sistemi uygularız.  Bu da diktiğimiz ağaca gerekli mineralleri  toprağın derinlerinde getirecek bitkiler demektir.  Aynı zamanda kardeş bitkiler gibi bakteri, mantar vb bitki hastalıklarına karşı doğal yöntem olup aynı zamanda yararlı böcekleri çekme özelliğine sahiptir. Aztekler döneminde yapılan arkeo ekolojik araştırmalarda tıpatıp bu yöntemleri izlediklerini görüyoruz.  Sonra bazı bahçe tipleri var. Örneğin  Anahtar Deliği Bahçesi Uganda ve Kenya’dan,  Mandala Bahçesi Tibet Budist’lerinin pratiklerinden, biyokömür ise Brezilya yerlilerinin Amazon ormanlarında toprağı  zenginleştirmek için kullandığı bir yöntemdir. Bilginin evrensel olduğu dikkate alınırsa birbirimizin pratiklerinden öğrenip uygulamamız olağandır. Ne var ki şeylerin birbiriyle  bağlantısına ve sürekliliğine atıfta bulunalım ve o partikleri bize ulaştıranlara minnettarlığımızı da belirtelim. Hiçbirşeyin gökten zembillle inmediğini bilelim. Çinde Lost Plato ve Hindistanda Rift Valley’nın restorasyonu gibi daha bir çok örnek verebiliriz. Permakültür isim olarak bizi birleştiriyor. Endüstriyel monokültürel gidişe ve desantralize pratikleri gün ışığına çıkarıp  hatta bunlara modern teknolojiyle yenilerini ekleyerek halka kendine yeterliliğin mümkün olduğunu gösteriyor.

Bugün içilebilir suyun dünyada %0.5’e düşmesi ve akiferin kuruması alarm verici düzeyde su hasadına yönelmemiz gerektiğini gösteriyor. Biyosferin hızla aşınmış olduğu gerçeği bize her yerde ekolojik restorasyon gerekliliğine işaret ediyor.  Ekolojik bilgelikle ve ekolojik ilkelere göre öyle tasarımlar yapmalıyız ki insan hem kendi yaşamı, hem de içinde bulunduğu yaşam süreçlerini kendi kendine çevirebilecek şekilde sürekliliği olan dirençli sistemler kurabilsin.    Permakültürün üç etiğine  (yeryüzünü koru, insanı koru ve fazlanı paylaş) ve prensiplerine (karşılıklı bağımlılık, cok fonsiyonluluk vb. ) baktığımızda permakültürün ‘Uygulamalı Ekoloji’den çok şey aldığını görürüz. Örneğin, Fritjof Capra’nın, Schumaher College’da verdiği derslerde ekolojik ilkelerin öğretildiğini görürken Murray Bookchin kitaplarında (Özgürlüğün Ekolojisi, Toplumu Yeniden Kurmak, Ekolojik Bir Topluma Doğru vb.) ekolojik bir toplumda karşılıklı bağlılık ve dayanışmanın esaslarını toplumsal düzeyde anlarız.

 

Permakültürün dünya için önemi nedir? Permakültür dünyanın değişen koşullarında ne sağlamaktadır?

Permakültür ekolojik ve sürdürülebilir yaşam döngüsünü betimleyen bir terim. Permakültürde bitkiler, hayvanlar, tabiat, barınaklar, insanlar ve toplulukların uyum içinde hayatiyetini sürdürmesi temel gaye.

Permakültür kapitalist tüketim toplumunun geliştirdiği kıtlık toplumu yerine ekolojik tasarım ilkeleriyle bolluk toplumu yaratabilmenin mümkün olduğunu gösterir.  Tasarımlarımızda insan gereksinimlerini odak alırız ancak insanı merkeze koymayız. Çünkü dikkate alacağımız insan ögesi kapitalist tüketim toplumunun bir ferdi değil, yaşam pratikleriyle kendini doğanın bir parçası olarak adapte etmiş modeldir.  İnsan etrafında gereksinim duyduklarıyla beraber yaşayan bir ekosistem oluşturur. Dünyayı atık yığını haline getiren yanlış tasarımlar masum değildir. Bilmeden “yanlışlıkla” tasarlanmış da değildir.  Ekolojiyi ekonomiden ayrı tutup, sürekli büyümeye odaklanan kapitalist sistem,  kuyumuzu kazdı. Yediğimiz, içtiğimizle vücudumuza 218 toksik atık biriktiği belirtiliyor.  Bu da hasta birey, hasta toplum ve birbirine şiddet uygulayan insanlar demektir. Ancak sistem bu kez de bacasını ve paketini yeşile boyayarak sürdürülebilir olmaya çalışıyor. Buna da dikkat etmek lazım.

Biraz daha derinden toplumsal olarak bakarsak endüstriyel-kapitalist sistemde ilişkilerin de tüketildiğini görürüz. Oysa ekolojik bir tasarım doğası gereği yapıcı ilişkiler harmanıdır. Karşılıklı olarak birbirini destekleyen, besleyen ve büyüten (hatta kompost gibi değerli bir madde olup dönüşüme sokan) bir ilişkiler ağının örülmesi üzerine kurulur. Öyleyse karşılaşılaştığımız problemlerde çözümü dışarıda değil, problemin içinde arayan ve çözümün  parçası olmak için sorumluluk alan insan modeline gereksinim vardır. Bu da kendi kendine işleyen otonom ekolojik bir sistem kurmak anlamına gelir.

 

Permakültür kursu hayatımızda ne tür değişiklik yaratabilir?

Permakültür,  etik ve ilkeleri vasıtasıyla ekolojik tasarımlarımızda yaşama bütünsel bakmamıza yardımcı olur.  Elbette bu önceki alt yapımıza ve kursta alınan ip uçlarını derinlestirmeye ve en önemlisi uygulama yapmaya bağlıdır. Örneğin suyunuzun nereden geldiği ve size ulaşana kadar hangi döngülerden geçtiği, hangi izleri taşıdığı bütünsel bir ilişkiler zinciridir.  Amerika’da ilk verdiğim permakültür tasarım kursundan sonra bir  öğrencim şöyle demişti: “Önce kompost yapmayı öğrenmeye çalışıyorum, sonra da bahçemi tasarlıyacağım. Daha sonra evimde daha az enerji kullanma yöntemleri sırada. Şimdi artık mahallememin sokaklarından geçerken ne kadar yanlış tasarlandığını görebiliyorum.”

Elbette bu düzeyde bir yorum yapabilmek için ekolojik bir alt yapı olduğunu varsayıyoruz.  En önemlisi büyük resmi de görebilmek… Atık üretmeyen ekolojik bir tasarım yapmak ve bu tasarım sırasında enerji döngülerini en verimli şekilde kullanmayı kavramak bir süreç meselesidir. 72 Saatlik bir sertifika  kursunda (ki; bu aslında konuya bir giriş niteliğindedir)  biyosferdeki çeşitli enerji döngüleri (karbon, su, besin döngüsü vb)  hakında bazı ipuçları verebiliyoruz.  Daha sonra isteyen istediği konuda derinlik kazanabilir. Örneğin sırf arıcılığa soyunanlar olduğu gibi yalnızca kompost türlerine yoğunlaşmak, su ve enerji hasadı, hayvanların ekosisteme entegrasyonu vb olabilir.

 

Siz permakültürü yaşamınızda nasıl uyguluyorsunuz?

Emet Değirmenci, Yeni İnsan Yayınevi'nin ekoloji dizisinden çıkan, "kadınlar ekolojik dönüşümde kitabının da editörü

İlk permakültür sertifikamı 1997’de Türkiye de Max Lindegger’den edindikten sonra   Avustralya ve Yeni Zelanda’da bulundum ve oraların iklim ve coğrafyalarında hem gözlem yaptım hem de özellikle toplumsal projelerde (ekoköy girişimlerinden toplumsal kent bahçeleri kurmaya kadar) deneyim kazanmaya çalıştım. Köy kökenli olup toprakla ilişkimi her gittiğim yerde  korumaya çalışmıştım. Toplumdaki iş bölümü ve toplumsal ekoloji felsefesine, permakültürden onlarca yıl önce kafa yormaya başladığımdan şanslıydım. Yeni Zelanda’da sığınmacı yeni göçmen kadınların önderlik ettiği Innermost Gardens projesini kurduk. Projeyi oturtmak için 3 yıl ailemin zamanından da çalarak yoğun emek verdim. Hatta o zamanlar orta okulda olan oğlum hakim kültür altında  etniklere dayalı bir projeyi yoktan var etme çabalarımızı hala çok canlı anımsıyor.  Her büyüyen ağacın resmini ve projedeki değişiklikleri ailecek heyecanla izliyoruz. Bugün Wellington’un merkezinde çok kültürlülüğü esas alan permakültür eğitimi de veren  ve yerli (Maori) bilgeliğini esas alan örnek bir yerimiz var. Proje alanı değişik okul ve toplum gruplarının eğitim mekanı da oldu. Üzerine master ve doktora tez konuları yapılıyor. Bu arada  bu projenin annesi olarak uluslarası bir ödüle de layık görülmenin tadını da yaşadım ama herşey kollektif bir çabanın ürünü olduğu için o sıfatı da grubumuza atfettim.

Son yıllarda Türkiye’ye yılda bir kez gelmeye çalışıyorum ve değişimleri yakından izleme, olabilirse eğitimlere katkı sağlamaya çalışıyorum.  Amerika’daki permakültür hareketinde bir Türkiyeli olarak yer alıyorum ve kadim Anadolu kültürünü yansıtmaya çalışıyorum.  Son olarak Erciş’de yaptığımız deprem sonrası ekolojik restorasyon projesini tanıttım. Seattle’ın serin ikliminde kendine yeterliliğe önem veriyor, olabildiğince sebze ve meyveyi kendim yetiştiriyorum. Arılarımdan elde ettiğim balın fazlasını komşularımla paylaşıyorum. Onlara sırf estetik için değil gıda için polinasyon bitkileri ekmelerini öneriyorum. İnsanlar gelip geçerken durup bir bakıyor küçük kent çiftliğime… Çünkü  hep yeni bir şey ilave ediliyor. Ya bir heykel ya bir ağaç vs.  Dolayısıyla yok etmek istediğimiz bir ağaçtan basit bir bank ve sehpa yaptım. Yol kenarında bir sosyalleşme köşesi oldu. Bazen onlara toplayıp bir tutam salatalık ürün veriyorum. Öğrenmek isteyen gençler geliyor. Ben yokken bahçeye bakıp mevsimlik ürünlerden yararlanıyorlar. Ayrıca mahallemde neredeyse her köşede bir toplum kent bahçesi var. Onlara tasarımlarında fikir veriyorum. Fide vb ürettiğimin fazlasını verdiğim de oluyor. Arkadaşların düzenlediği permakültür kurslarına konuşmacı olarak davet ediliyorum. Yetiştiremediğimi ‘Takas Festivalleri’ nde değiş tokuş yaparak sağlıyorum. Bu yolla mahallemde  karşılıklı bağlılık üzerine bir yardımlaşma ağı örerken karbon ayak izimi de azaltmış oluyorum. Seattle’da ABD’nin en büyüğü dedikleri gıda ormanı oluşuyor. Vakit buldukça benzeri projelere de katkı verme çabam da oluyor.  Böylelikle kavramı içselleştirirken permakültürün 3. etiğini de hayata geçirmiş oluyorum. Üstelik bu yolla insana dokunmanın zevki başka oluyor.

Topraksızlaştırılan ve ötekileştirilen insanlar çekiyor beni…  Kısacası ötekileştirilen insanların yaşadığı  sosyal ve çevresel ekosisteme nasıl katkıda bulunabileceğime kafa yoruyorum. Innermost Gardens gibi gecen sene Van depremi sonrası  Türkiye’nin ilk permakütür projesini oluşturabiliriz diye yola çıkmam bu nedenleydi…

 

Permakültür Sertfika kursu neyi amaçlar?

Permakültür kursuyla öncelikle ekolojik yasam tasarımı için neler yapılabileceği üzerine olasılıkları görüyorsunuz. Dünyadaki başarılı örnekleri gösteriyoruz. Eğer yaptığınız uygulamalarda  ehil hale gelmişşeniz siz de öğretici durumuna gelebilirsiniz. Bu ağa dahil olup sürekli kendinizi yenileyip yeni dostlar edinirsiniz.

 

Permakültür İstanbul gibi büyük kentlere neler sunuyor?

Nüfusunun % 70-80 gibi bir oranının kentsel dönüşüme maruz kaldığı, köylülüğün kaldırıldığı bir dönemden geçiyoruz. Oysa küresel iklim değişimine karşı  çözümler üretilmeye odaklanıldığı dönemde köylülüğü artırıp özümüze dönmemiz gerekiyor. Bir zamanlar hepimiz köylüydük. Hepimiz yerliydik ve yerel üretip yerel tüketiyorduk. Köylü, atık üretmeyen sistemi kendisi  tasarlıyordu. Karbon ayak izi neredeyse sıfırdı. O halde ekolojik restorasyona  kırsaldan değil, kentlerden başlamak daha da önceliklidir. Zaten bazı ögrencilerimiz permakültür kurslarına giderken köylü olmayı öğrenmeye gidiyoruz diyorlar.   Dolayısıyla önce bir arazimiz olacak, sonra da üstünde permakültür uygulamaları yapacağız diye beklemeye gerek var mıdır? Atıkları küçük alanlarda dönüştürüp minicik alanlarda dikine bahçe dizaynlarıyla işe başlanabilir. Yaşadığımız alanlarda enerjiyi akıllıca kullanabilir hatta üretebiliriz. Örneğin, biyoenerji ki; bugün algi (algea) besin maddesini  serada üretmek mümkün. Mutfak, balkon ya da banyo gibi birçok alanda solucan kompostu yapmak mümkün.  Ben bir çeşit fermente kompost olan bokaşi kompostumu kendi geliştirdiğim bir yöntem ve küçük bir düzenekle üretiyorum. Suyunu da bitkilerimi beslemekte ve hastalıklarını tedavide kullanıyorum.

Kent bahçeleri ve permablitz gruplarına katılabilirsiniz. Yoğun yapılaşma gerçeğine rağmen çatı bahçeleri yapılabilir, belediyelerden toplumsal kent bahçesi için arazi istenebilir.  Böylece rant peşinde koşanlara da başka tür ‘dur’ diyen bir kesim oluşabilir. Toprakta büyütmek değil kompost vb ile toprak büyütmeyi öğrenmek önemlidir.  Ana okulundan başlayarak okullarda ve üniversitelerde kompost yapılması hem kantin atıklarını dönüştürmede (ki; yemek atıkları içinde bunlar %70 dir) hem de  gelecek kuşakların toprağı tanıyarak yetişmesi anlamına gelir. Böylece kantinlerinde kendilerinin ürettigi sağlıklı yiyecekler satmış olurlar. İlkokullardan üniversitelere ve iş yerlerine kadar dünyada bunun çok örnekleri var.  Böylece kamusal alanlarda atık azaltma ve dönüştürmenin yanında enerji tasarrufu da sağlanmış olur.  Avustralya’nın öncü permakültürcülerinden  Robyn Francis bir makalesinde toprakla  uğraşmanın içerdiği  serotonin hormonundan bahseder. Toprak büyüten insan mutludur.  Sonra betonlar kırılıp yağmur bahçeleri (rain gardens) yapılarak akiferin beslenmesi sağlanabilir.  Atık su denilen çamaşır ve bulaşık suları hemen yerinde değerlendirilip bahçeler beslenebilir.  Bugün siyah su dediğimiz lağım suları Almanya ve Japonya gibi ülkelerde yeşil bina projeri kapsamında ele alınıyor. İş yeri ölçeğinde de uygulamalar da var. Kentlerin Özgür Ekolojik Geleceği makalemde değindiğim gibi bir kültür birikimi olan kentleri daha zevkli yaşanır hale getirmek mümkün! Elbette bunun için belediyeler,  kent plancıları,  mimar odalarına vb yerlerle koordineli çalışmak gerekmektedir.

 

Editörlüğünü yaptığınız “Kadınlar Ekolojik Dönüşümde” isimli bir kitabınız yayınlandı. Nereden esinlendiniz ve bu kitabın nasıl bir etki yaratmasını bekliyorsunuz ?

"kadınlar ekolojik dönüşümde" kitabı ile Türkiye ve Dünya'nın çeşitli yerlerinde ekofeminizm üzerine çalışan kadınlar mücadele ve deneyimlerini paylaşıyorlar

Evet, Yeni İnsan Yayınevi’nden 2010’da çıktı ve epey kadına (ve kadınları anlamaya çalışan erkeklere) esin kaynağı oldu. Kitaptaki öyküler ise sıradan bir kadına, bak ben de yapabilirim diye teşvik etmesi için yazıldı. Bu anlamda kitap hedefine ulaştı! Aslında editörlük yerine derleyen demek lazım belki de… Değişik ülkelerden ekoloji ve kadın aktivizminde yüzyüze tanıdığım birçok kadına çağrı yaptım kitap için. Kars’ın Boğalıtepe köyündeki kadınlarla yaptığım bir söyleşi ve Yeni Zelanda’daki İnnermost projemiz hakkında deneyim paylaştığım bir makalem de var içinde. Evrensel anlamda kadınların yazılı tarihini geliştirmek açısından önemsiyorum bu tür projeleri. Çoğu arkadaş ilk kitabımın daha başka olmasını bekliyorlarmış. Belki daha felsefik ve politik… Sırada başkaları var deyince rahat ettiler. Kafamda üç kitap projesi daha var. Biri Anadolu’daki geleneksel ekolojik pratiklere ve onların öykülerine yönelik olacak. Biri benim yıllardır yerli ve yerel insandan esinlenmelerimi kısacası doğrudan deneyimlerimi ve neredeyse 20 yıla yaklaşan yurt dışı seyyahlığımı içerecek. Bir merkezi sisteme bağlı olmaksızın atık mantalitesi olmayan yaşam pratiklerine dair… Hepsinde toplumsal ekolojik bakış açısı temel alınacak ve elbette cins ve ötekileştirilmişlerin renkli öyküleri de… Üçü de üç kızkardeş gibi lüle lüle saçlarına taktıkları kırmızı karanfillerle yanyana yürüyüp ha bire yüzüme bakıyorlar ne zaman sıra bize gelecek diye.

 

Röportaj: Selen Çağlayık Eloğlu


(Yeşil Gazete)

 

Kategori: Röportaj

İklim KriziManşet

İklim değişikliği savaşçıları

Tommy Lee Jones, ‘Lincoln’ filminde Thaddeus Stevens karakterini canlandırıyor. Kölelik karşıtları ile bugünün iklim değişikliği aktivistleri arasında benzerlikler var.

The Guardian’da Andrew Winston imzasıyla yer alan yazıyı, Yeşil Gazete gönüllü çevirmenlerinden Eray Uygur‘un çevirisiyle sunuyoruz.

***

 

Kölelik karşıtlarının mücadelesi ile bugünün iklim değişikliği aktivistlerinin mücadelesi arasında birçok paralellikler var: Dünyayı daha iyi bir yer haline getirmeyi denemek ve sağlamak, cesaret ve kararlılık gerektiriyor.

Lincoln çok güzel bir film ve Daniel Day Lewis bu kadar önemli bir başkanı canlandırdığı için kazandığı Oskar’ı hak ediyor. Ama benim asıl ilgimi çeken karakter kendisi de biraz aksi olan Tommy Lee Jones’un canlandırdığı aksi Thaddeus Stevens idi.

Filmde yansıtıldığı gibi, tüm insanlar için eşitlik talep eden ahlaki netliğe sahip bir adam olan Stevens, kongredeki kölelik karşıtlarının lideriydi. Kölelik karşıtlarının doğru bildikleri uğruna verdikleri mücadelede, iklim değişikliğine karşı harekete geçmek için mücadele eden günümüz liderlerinin çabalarıyla derin benzerlikler gördüm. Aklıma, Washington’a yürümek üzere 50,000 kişiyi bir araya getiren Bill McKibben gibi cesur aktivistler, Jim Hansen ve Michael Mann gibi bilim adamları ve politika, iş dünyası ve sivil toplumdaki birçok diğer lider geliyor. Kölelik metaforu iklim değişikliği için kusursuz olmasa da, değişim için çaba gösteren insanlar, onların zorlu mücadeleleri, karşılaştıkları argümanlar ve maalesef sonuca ulaşmak için harcadıkları zaman güçlü bir dejavu hissi yaratıyor.

Köleliğin kaldırılmasını gündeme ilk getiren Thaddeus Stevens değildi. Britanya, köleliği İngiltere’de 1600’lerde yasakladı (Batı Hint Adaları olarak anılan Karayip sömürgelerinde ise 1780’lerde). Sömürgecilik sonrası Amerika’da ise kölelik karşıtı hareket ilk olarak 1830’larda William Lloyd Garrison ve Frederick Douglass, Harriet Tubman, Harriet Beecher Stowe, Susan B. Anthony gibi liderlerin çabalarıyla resmen başladı. Yani organize olmuş agresif bir hareketin başlangıcından köleliğin yasaklanmasını sağlayan 13. Yasa Değişikliğine kadar 40 yıllık bir süre geçti. 1965 yılında çıkan Oy Hakkı Kanuna kadar bir 100 yıl daha.

Amerikan yeşil hareketi de zaman içinde Başkan Theodore Roosevelt ve John Muir’in 100 yıl önceki koruma çalışmalarından Rachel Carson’ın 50 yıl önce yazdığı ‘Sessiz Bahar’ kitabına, günümüzde ise sivil toplum kuruluşlarına ve modern sosyal medya kampanyalarına dönüştü. Benzer olarak, iklim farkındalığı ve eylemleri yüzyıl içinde gelişti.

 

Tommy Lee Jones, ‘Lincoln’ filminde Thaddeus Stevens karakterini canlandırıyor. Kölelik karşıtları ile bugünün iklim değişikliği aktivistleri arasında benzerlikler var.


İklim biliminin temelleri yüz yıldan da öncelere dayanıyor ve ilk karbondioksit ölçümleri 1956 yılında Mauna Loa Gözlemevi’nde yapıldı. Ama asıl iklim hareketi muhtemelen 25 yıl önce Hükümetler Arası İklim Değişikliği Paneli’nin kurulmasıyla başladı.

Kölelikle ilgili anayasal değişikliğin hayata geçmesinin 40 yıllık bir zaman aldığı göz önüne alınırsa, karbonu yok edene verilecek ödülü hala belirlememiş olmamız hiç de şaşırtıcı değil. Özellikle de iklim hareketinin karşısına dikilmiş güçler kulağa oldukça tanıdık gelen belirli engeller sıralamaya devam ettikçe.

Köleliğin kaldırılmasının karşısında birçok sözde argüman vardı. En absürt düşünceler genellikle ‘Kölelik doğaldır ve her zaman var olagelmiştir.’ gibi durduk yere ortalığı karıştırmamayı öneren ya da bu kadar büyük bir sistemi değiştirmenin pratik olmayacağını iddia eden cesaret kırmaya yönelik fikirlerdi. Enerji ve iklim konusunda ise statüko şu şekilde ilerliyor: ‘Uzun zaman bu yakıtlara bel bağladık ve uzun zaman daha bağlayacağız.’

Ama görünüşe göre değişime karşı kullanılan en etkili argüman, konfederasyon liderlerinin Lincoln’de dile getirdikleri gibi, ekonomiye odaklanıyor: ’Çok masraflı olur’. Mevzu iklim değişikliğini engellemeye geldiğinde bu itirazın çok ilginç versiyonlarını duyuyoruz. Yakın zamanda, günün politikacısı senatör Marco Rubio, ‘Havayı değiştirmeyi denemek adına ekonomimizi mahvedecek bir grup yasayı kabul etmemeliyiz’ dedi. Bu görüş resmen cahilce (havayı şu an değiştiriyoruz zaten, mesele bu) ve gerçeklerle uyuşmuyor.

Öncelikle, harekete geçmemenin maliyeti kabul edilemez düzeylere yükseliyor. Sandy Kasırgası’nın neden olduğu korkunç sonuçlara bakın: 70 milyar dolar ve yaklaşık 200 ölü. İkinci olarak, bazı politik çevrelerin alaycı yaklaşımları çok absürt çünkü iklim değişikliğini engellemek ve temiz bir ekonomi geliştirmek büyümeyi hızlandıracaktır. Milyarder girişimci Richard Branson’ın söylediği gibi: ‘Neslimizin en büyük servet sağlayıcı fırsatı.’ Ve bu hiç de uzak bir hayal değil. Bugün halihazırda temiz ekonomiyi gerçekleştiriyoruz. Amerika’da geçen yıl şebekeye dahil olan enerjinin neredeyse yarısı yenilenebilir kaynaklardan üretilmişti. (AB’de ise bu oran 2011 yılında %71’di)

Tabii ki kölelik karşıtları tüm bu argümanlarla tek bir koz ile cevap verebiliyorlardı: Ekonomik ‘faydaları’ neler olursa olsun zorla çalıştırma ahlaki olarak yanlıştı. Kölelik her zaman ahlaka aykırıydı, nokta. İşte iklim metaforu tam da bu noktada bozuluyor. Bütün sorunlarına rağmen fosil yakıtlar modern dünyamızın yaratılmasının merkezi oldular ve milyarları yoksulluktan kurtardılar. Ama şimdi elimizde başka alternatifler de var ve hangisini kullanmayı kesmemiz gerektiğini biliyoruz.

Peki neyi ortadan kaldırıyoruz? İklim karşıtları büyümeyi yok etmek için mücadele etmiyorlar. Köleliğin kökünü kazımak dünyayı pamuk ve tütünden mahrum bırakmadı. Karbonu terk etmek insani ve ekonomik kalkınmadan vazgeçmek anlamına gelmeyecek, aksine sağlama alınmasına yardımcı olacak. Ortadan kaldırmak istediklerimiz, varlığımızı tehdit eden miadı dolmuş, bozuk ekonomi ve enerji sistemlerimiz. Çünkü insan ve ekosistemin giriş ve etkilerine hiç değer vermiyorlar. Dünyamızın enerjisini sağlamanın, bizi tonla para harcamaktan koruyacak (sıfıra yakın değişken masraflar), kirli fosil yakıt kullanımının yol açacağı önemli sağlık etkilerinden kaçınmamızı sağlayacak ve gezegenimizin destekleme yeteneğini sadece 70 trilyon dolarlık ekonomimiz için değil varoluşumuz için muhafaza edecek yeni bir yolunu arıyoruz.

Yeşil iş örnekleri, Paul Hawken, Amory Lovins, Hunter Lovins, John Elkington, Jonathan Porritt, Ray Anderson ve şirketlerde sürdürülebilirlik odaklı çalışan yüzlerce yönetici tartışmaya yeni bir boyut kazandırdılar.

İş dünyasının bu köklü değişime ayak uyduracağına ve hem masrafları düşürerek hem de yenilikler yoluyla yeni gelirler elde ederek karlarını arttıracaklarına inanıyoruz.

Dow, DuPont, GM ve GE gibi birçok büyük şirket enerji kullanımını ve israfını azaltarak milyarlarca dolar tasarruf etti. Az sayıdaki birkaç önder şirket salınımlarını sert bir şekilde azaltıyor (bilim adamlarının yapmamızı söyledikleri şekilde). İyi tarafından bakarsak multi trilyon dolarlık temiz bir ekonomi yaratıyoruz. Bunun kesinlikle büyük kazananları olacaktır.

Ama bütün büyük değişimler gibi ‘temiz’e dönüş bazı kaybedenleri de beraberinde getirecek. Örneğin yok olan kömür işleri gibi. Ama müşterek refahımız için bunun yapmamız gerekenleri durdurmasına izin veremeyiz. Lincoln’ün sonlarına doğru Başkan, konfederasyon başkan yardımcısına bir şey söylüyor: ‘Eğer biz… özgürlüklerimizi kaybetmeyi göze alabilirsek, örneğin zor kullanma özgürlüğümüzü, daha önce hiç bilmediğimiz özgürlükler keşfedebiliriz.’ Enerji savurganlığımızı ve fosil yakıt tüketimine dayalı ekonomimizi geride bırakırsak yeni özgürlükler keşfedeceğimize inanmak istiyorum.

İş işten geçtikten sonra herkes doğrusunu yapar. Köleliğin kaldırılması tartışmasında haklı tarafın kim olduğunun bu kadar belli olmasına şimdi başımızı şaşkınlıkla sallayarak bakıyoruz. Ama Stevens ve elbette Lincoln’ün 13. Yasa Değişikliği için bu kadar bastırmaları oldukça cesaret gerektiriyordu. Ve şimdi değişim talep eden bu insanlarda da büyük cesaret var: Dünyanın her tarafından tüm renklerin ve ekonomik geçmişlerin seslerini bir araya getirip bir kişiymiş gibi konuşan binlerce aktivistte, uygunsuz gerçekleri dünyaya duyurdukları için amansızca saldırıya uğrayan bilim adamlarında, muazzam çıkar gruplarıyla mücadele ederken karbon vergileri ve ticari rekabet sistemleri için bastıran siyasi liderlerde ve iş dünyası liderlerinde, özellikle enerji dünyasında değişim için mücadele edenlerde.

Bu insanlar adalet arıyorlar. Ama bu davada, sadece bir halk ya da toplumun köleleştirilmiş bir bölümü için değil, hepimiz için adalet arıyorlar.

 

Yeşil Gazete için çeviren: Eray Uygur

Yazının özgün hali (ingilizce) için tıklayın.

(The Guardian, Yeşil Gazete)

 


Kategori: İklim Krizi

ManşetTarım-Gıda

[Yazı Dizisi] Fransa’nın bereketli topraklarının bize anlattıkları ~1

Fotoğraf: NASA Goddard - Ağustos 2011’de New England’ı şiddetli yağışlarıyla yıkayan Irene Kasırgası’ndan 1 hafta sonra, Connecticut Nehri çamurlu tortuları Long Island Koyu’na sürüklüyor ve bölgedeki çiftlikleri hasattan hemen önce mahvediyordu.

Alternatif medya kuruluşu UTNE.com‘da Carolyn Lebel imzasıyla yayınlanan makaleyi, Yeşil Gazete gönüllü çevirmenlerinden Bora Kabatepe‘nin çevirisi ve önsözüyle iki parça halinde sunuyoruz.

***

“Şehirde yaşayan insanlar olarak bugün bir süpermarkete gittiğimizde karşılaştığımız manzaranın, bize gıdamızın gittiği yön ile ilgili çok doğru ipuçları verdiğini söyleyemeyiz: çeşit çeşit, birbirinden parlak, güzel şekilli meyveler ve sebzeler raflardan düşercesine bir bollukta karşımızda duruyor. Ama yoğun suni gübre ve ilaç kullanımı ile desteklenen monokültür tarım stratejilerinin yarattığı bu bolluk dünyası sonsuza dek sürmeyecek olabilir. İnsan ve hayvan atıklarının tarım arazilerinden uzaklaşması ile başlayan ve aynı tarlada birbirlerini besleyecek şekilde ekilen çok türlü tarımdan, kâr odaklı tek ürün ekimine geçiş ile devam eden bu dönüşümsüz süreç, her geçen gün doğal süreçleri sistem dışına iterek daha fazla dışsal girdiye ihtiyaç duyar hale geliyor ve gıdamızı bir girdabın içine doğru çekiyor. Aşağıda bu sürecin Fransa üzerindeki etkilerini aktaran bir yazının çevirisini yayınlarken amacımız, konu ile ilgili farkındalığın problemlerin onarılamayacak seviyelere çıkmasından önce oluşmasına katkıda bulunmak. Yediğiniz her gıdadan insanın, insanın ve yalnızca insanın değil, kurdun ve kuşun da faydalanmasına özen göstermeniz dileğiyle…” (Bora Kabatepe)

***

Bir kayanın üzerinde yaşıyoruz. Aslında tam olarak öyle değil. Yerküreye yerleşip onu “bizim” ilan eden, şehirlerde toplaşıp, tatil için sahillere koşan 7 milyar insanız. Süpermarketlerin inci gibi dizilmiş raflarında dünyanın dört bir yanından gelen gıdaları bulabiliyoruz. Ancak modern dünyanın tüm bilmişliğine rağmen egzotik hayatla dolup taşan bir yaban hala var.  Yemyeşil tropik bölgelerden, çorak tundralara, doğa milyonlarca canlıya ev sahipliği yapıyor. Fakat ana kayamızın üzerini kaplayan ince kalıntı tabakası olmasaydı, bunların hiçbirisi olmazdı.

Fotoğraf: NASA Goddard - Ağustos 2011’de New England’ı şiddetli yağışlarıyla yıkayan Irene Kasırgası’ndan 1 hafta sonra, Connecticut Nehri çamurlu tortuları Long Island Koyu’na sürüklüyor ve bölgedeki çiftlikleri hasattan hemen önce mahvediyordu.

Çeşitlilik açısından zengin bir besin zincirinin tepesine taht kurmuş oturuyor olabiliriz, ama varlığımız, içerisinde gözlerden ırak bir yaşam barındıran bereketli toprakların varlığına bağlı. Sonucunda yerküre üzerindeki hayatı mümkün kılan, bilim insanlarının “jeolojik” sınıfına soktuğu bir süreçte santim santim gelişen bu uçsuz bucaksız habitat, yani toprak oldu. Rachel Carson’un 1962’de yazdığı gibi “toprak olmadan, kara bitkileri büyüyemezdi, ve kara bitkileri olmadan hayvanlar hayatta kalamazdı.”

Toprak durağan bir madde değil, saklı kalmış hayatın geniş bir repertuvarı. Çamurun bir gramında dahi milyarlarca mikroorganizma varken, bir hektar alan ağırlıkları tam 5 tona ulaşacak kadar hayvana ev sahipliği yapabilir. Kaplumbağa, yılan ve karınca gibi gözle görebildiklerimiz bir yana, çoğunluk – mikroplar, mantarlar ve bakteriler – görünmezdir. Kara toprak dünyadaki tüm biyoçeşitliliğin çeyreğini ve biyokütlenin %80’ini barındırır. Ancak tüm bolluğuna ve yakınlığına rağmen, ayaklarımızın altında ne olduğu hakkında okyanusların derinlikleri ve tropik örtünün yüksekleri hakkında bildiklerimizden çok daha az şey biliyoruz. Bilinen 2 milyon bakteri ve mantar türünden yalnızca %10’u katalog altına alınmış halde. Nedenini anlamak kolay. Solucanlar, mantarlar ve kabuklularda görece bir hareketsizlik var. Ben de bir biyolog olsaydım Jane Goodall’ın (ç.n. Şempanzeler üzerinde yaptığı çalışmalar ile dünyaca ün kazanmış İngiliz primatolog, antropolog) dürbünü ya da Sylvia Earle’ün (ç.n. okyanuz bilimci) derin deniz teçhizatı yerine mütevazi mikroskobu seçerdim. Ama çamurda çok az derine kazsan dahi, büyüleyici, karmakarışık ve hareketlilikle dolup taşan yeni bir alem ortaya çıkıverir. Yeraltı canlılarının çoğu tekhücreli olsa da, kurdukları birliktelikler bize besin sağlayarak, ilaçlara ilham vererek, suyumuzu temizleyerek bize hayat veren yapı taşlarını oluşturur. Ayaklarımızın altından çok fazla zeki canlı olamayabilir ama, ortak bir zeka olduğu kesin.

Bizim beslenmemiz aslında doymak bilmez açlığa sahip bu dünyaya bağımlı. Toprak organizmalarının birincil görevi yere düşen organik maddeleri ayrıştırmaktır. Solucanlar ve bakteriler artıkları yer, öğütür, ayrıştırır ve en basit parçalarına kadar ayırarak azot, potasyum, fosfor gibi bitki ve ekinlerin  gelişmesi için gerekli maddeleri ortaya çıkarırlar. Bu süreci anlamak aslında şu basit gerçeğe uyanmak anlamına gelir: bu dünyada aslında hiçbir şeyin yeni değil. Sadece geri dönüştürülmüş. Toprak organizmaları yerin bereketini korumasını sağlayan bu sonsuz reenkarnasyon sürecinin motoru konumundalar.

Fransa gibi, mutfağı UNESCO tarafından dünya mirası olarak ilan edilmiş bir ülkede iyi yemek ile kıtlık arasındaki ayrım, bir metre kalınlığındaki toprağın içinde saklı. İnce ama bereketli Fransa toprakları, modern tarım araçlarıyla beraber ülkeyi birçok üründe Avrupa’da lider üretici konumuna getirdi. 1946’da Fransa hektar başına ancak 1600 kilogram buğday üretiyordu. 50 yıl sonra mahsul hektar başına 7500 kilograma yükselmişti.

Ancak geçtiğimiz 10 yıl tarımsal üretimin durgunlaşmasına sahne oldu. Paris Yaşam, Gıda ve Çevre Teknolojileri Enstitüsü’nden Marc Dufumier’in de aralarında bulunduğu birçok tarım ekonomistine göre bu Yeşil Devrim’den geçmiş olan her ülkenin başında gelen bir seyir. Ya da Lester Brown’ın deyişiyle, bu gıda balonu.

Eğer bu durgunluk, üretimin hektar başına 7500 kilogramda sabitlenmesi anlamına gelseydi, kimse bundan rahatsız olmazdı. Ancak gidişat bir sabitlenmeye işaret etmiyor. Gıda güvenliği konusunda  rol oynayan birçok faktör burada da karşımıza çıkıyor: erozyondan, kalkınma adına tarımsal alanların kaybolmasına kadar.

Şehirlerin altyapıları en bereketli tarım alanlarına sürekli bir saldırı halinde. Fransa’da her yedi ile on yıl içerisinde 6,000 km2 toprak kentleşme nedeniyle kaybediliyor. “Öncelik her zaman kalkınmada oluyor” diyor Fransa Doğa Çevre (France Nature Environnement) adlı çevre koruma örgütünden Lionel Vilain, “Örneğin Disneyland, ülkenin en verimli (tarım) arazisi üzerine kuruldu”.

Toprağın bir kez üzeri kapatıldı mı, “Kayıp çoğunlukla geri döndürülemez oluyor” diyor Fransa Ulusal Tarım Araştırmaları Enstitüsü direktörlerinden ve Fransa toprağı ile ilgili araştırmaları olan Dominique Arrouays. Bir diğer adıyla toprak hırsızlığı da denilen bu olay bizi sadece gelecek nesillerin gıdasından ödün vermek zorunda bırakmıyor, aynı zamanda şehirlerimizi de hava / su geçirmez alanlara dönüştürüyor. Bu hali hazırda ve giderek artan şekilde aşırı iklim olaylarına maruz kalan dünyamız için kötü haberlere bir yenisinin eklenmesi demek.

Yarın: Hasat ortalamaları ne durumda, toprak sağlığında gelinen nokta ne, ne yapılması gerekir?

Yeşil Gazete için çeviren: Bora Kabatepe

(UTNE.com, Yeşil Gazete)


Kategori: Manşet