Hafta SonuKöşe YazılarıKültür-SanatManşetYazarlar

[Bir şarkının hikayesi] The Sound of Silence/ Simon & Garfunkel

Bir döneminin hit parçalarından birine cover yapıldığında, belki de unutulmaya yüz tutmuş güzel bir melodi yepyeni bir anlatımla bugünkü nesile aktarılmış oluyor.

Amerikalı metal grubu Mr.Big ,Wild World’ün cover’ını yapmasa, 70’lerin sonunda müziği  bırakan Cat Stevens’ın o güzel şarkısı  muhtemelen 90’ların gençliğine ulaşamayacaktı. Guns N’ Roses, Knocking on Heaven’s Door’u yeniden yorumlamasa Bob Dylan’ın bu efsane şarkısı belki bu denli bilinmeyecekti.

10 tane Grammy ödülü alan ve Rolling Stone dergisi tarafından tüm zamanların en iyi ikilileri arasında üçüncü sırada gösterilen Simon & Garfunkel‘ı 1966 yılında Amerika’da liste başı yapan Sound of Silence, böylesi başarılı bir cover ile 2015 yılında heavy metal grubu Disturbed tarafından yeniden yorumlandı.

İçlerinde bu satırların yazarının da bulunduğu Simon & Garfunkel hayranları, şüphesiz video playerlarında defalarca dinledikleri efsanevi 1981 yılı Central Park konser yorumunu hiçbir yoruma değişmeyecektir, ancak onlar da Youtube’da 700 Milyon kereden fazla izlenen Disturbed’in başarısının hakkını teslim edeceklerdir. Heavy metal grubunun Conan Show’daki canlı performansını izleyen Paul Simon, grup liderine bir e-mail atarak teşekkür etmiş ve yorumu “Harika” bulduğunu söyleyerek sosyal medya hesabında paylaşmıştır.

‘Merhaba karanlık, eski dostum’

1965 yılında ilk çıktığında sadece 2000 adet satan “Wednesday morning 3 A.M.” adlı albümlerinin folk müziği tarzında yorumlanmış şarkılarından biri olan Sound Of Silence’ın ikiliyi başarıdan başarıya taşıyan hikayesi bir yıl geriye uzanır.

Düştüğü anlaşmazlık sonucu bazı şarkılarını verdiği prodüksiyon şirketinden istifa edip kendi bestelerini yayınlamaya karar verdiğinde Paul Simon “Sound of Silence”ı henüz yeni bestelemiştir.

Şarkının demo kaydını yapmak üzere 400 dolara ihtiyaçları vardır ve   Columbia Üniversitesi’nden oda arkadaşı olan Sandy Greenberg’ı arayıp borç ister. Sandy ile Art Garfunkel’in arkadaşlıklarını ve bu yakınlığın Sound of Silence’in ilk mısralarına nasıl yansıdığını Greenberg’ün 2020 yılında yayınlanan “Hello Darkness My Old Friend”adlı kitabından öğreniyoruz.

Greenberg ve Garfunkel Columbia Üniversitesi’nde tanışır ve oda arkadaşı olurlar. Her ikisi de şiir ve müzik tutkunudur. Sadece birkaç ay sonra Greenberg görüşünü kaybeder. Doktorların geçici olduğunu söylemelerine rağmen Greenberg’ün körlüğü kalıcı olacaktır. Ailesinin maddi koşulları karşılayamayacağını düşünen Greenberg, üniversiteyi bırakır ancak yakın arkadaşı Art Garfunkel onu tekrar üniversiteye dönmeye ikna eder. Art Garfunkel arkadaşına destek olabilmek için hayatını değiştirir, onu derslerine götürür, şehirde onunla beraber dolaşır, formlarını doldurur, sınavlarına yardım eder. Karanlığa düşen arkadaşıyla empati kurmak için de kendine ”Darkness” adını verir. İki arkadaş da üniversiteden mezun olurlar ve kendi yollarına giderler.

Birkaç yıl sonra Art Garfunkel Sandy Greenberg’ü arayıp Sound of Silence’in demo kaydı için 400 dolar borç istediğinde Sandy hiç tereddüt etmeden parayı gönderir. Paul Simon şarkının bestesini yapmış olsa da sözler ikilin ortak çalışmasıdır ve ilk satırlarda Art Garfunkel ‘ın kör arkadaşına duyduğu sevgi ve merhameti görebiliriz:

“Hello darkness, my old friend, I’ve come to talk with you again”

Şarkı Columbia Records tarafından ikilinin ilk albümü olan “Wednesday Morning 3 am” de yayınlanır, ama albümün sadece 2.000 kopya satması büyük bir hayal kırıklığına yol açar ve Paul Simon ile Art Garfunkel ayrılıp kendi yollarına giderler.

1965’de şarkı Boston ve Florida’daki bazı radyolarda çalınmaya başlayınca Columbia Records’ın yapımcısı Tom Wilson ikiliye haber vermeden şarkıya bir elektro gitar partisyonu ekler ve bateriyi güçlendirerek bu yeni folk rock versiyonun single’ını çıkarır. Birkaç ay içinde şarkı Amerika listelerinde birinci sıraya yükseldiğinde Paul Simon İngiltere’de, Art Garfunkel ise yüksek lisansı için üniversitededir.

‘Kimse beni dinlemiyor, kimse kimseyi dinlemiyor’

Paul Simon ve Art Garfunkel tekrar bir araya gelir ve ikinci albümleri için stüdyoya girerler. Şarkının  Amerika’da liste başı olmasından sadece iki hafta sonra plak şirketi ”Sounds of Silence”albümünü yayınlar. İkilinin 100 milyondan fazla albüm satan sanatçılar arasına girmesinde, bu albümün başarısının payı büyüktür.

The Sound of Silence, 1967 yılında Dustin Hoffman’a ilk Oscar adaylığını getiren ikonik filmi “The Graduate”in müzikleri arasındadır ve Paul Simon bu film için ikilinin Mrs.Robinson adli hit parçasını besteler.

 

Paul Simon bir radyo programında yaptığı söyleşide The Sound of Silence’ın  hikayesini anlattıktan sonra şöyle ilave eder:

“Eğer iyi bir melodiniz yoksa şarkı sözlerinin bir önemi yoktur, insanlar sizi duymaz. Ancak müziği onlara geçirebilirseniz düşünmeye açıktırlar. The Sound Of Silence’ın başarının anahtarı gençliğin yabancılaşmasını anlatan sözlerinin ve müziğinin sadeliğidir. Kimse beni dinlemiyor, kimse kimseyi dinlemiyordu. Çok sofistike düşünceler değildi, 21 yaşında bir gencin endişelerini yansıtıyordu ama bir gerçeklik payı vardı ve milyonlarca insanın duyguları ile örtüştü.”

Paul Simon insanların birbiriyle yabancılaşmalarını “Sessizliğin Sesi” sözleri ile sembolleştirmiştir. Her kıtada giderek yükselen bir tonda insanların yalnızlığını vurgulamış ve “Sessizlik kanser gibi yayılıyor” sözcükleriyle endişesini ifade etmiştir.

21 yaşındaki bir gencin 1965 yılı gençliği için yazdığı bu sözler ne yazık ki bugün dahi geçerliliğini korumaktadır.

*

Kaynakça

  • Moran M., The Fascinating Story of “The Sound of Silence” and Disturbed’s version on it, Feb. 2018
  • Kneipp B., Untold Story Behind the Simon and Garfunkel Song”The Sound of Silence” ,April 2021
  • Sheridan P., Simon and Garfunkel :College roommate who went blind reveals untold story,July 2020
  • Songfacts, The Sound of Silence by Simon & Garfunkel
  • Wikipedia, The Sound of Silence
  • Wikipedia, Stanford Greenberg

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKitapManşet

Son dönemin Yeşil Kitapları

Son dönemin Yeşil Kitapları’nda bu hafta sizinle paylaştıklarımız:

Dilek Ayman’ın Mimarlık Vakfı Yayınları’ndan çıkan “GüzeLgah“ı, Deniz Gezgin’in hazırladığı Sel Yayıncılık’tan çıkan “2019 Doğa Defteri” ve Paul Simon&Charlie Nardozzi’nin Nobel Yayınevi’nden çıkan “Şehir Bahçeciliği” kitapları

İyi okumalar ve İyi haftalar

GüzeLgah

“Benim yurdum hem ’yer’dir, hem ’yol’dur…“ 

“Yeryüzü, insanlığımızın tohumlarını taşır ve yaşayan bahçelerde kendimizi keşfederiz. Çocukları olduğumuz doğayla ve kendi ’insan doğa’mızla derin, mutlu bir anlaşmaya varırız. Çocukluk bahçelerimin ve yeryüzünün farklı coğrafyalarının izinde, algılar, gözlemler ve uğraşları içeren peyzaj okumaları, hepimizin ’yeryüzü bahçesi’ne aidiyetimizi yansıtıyor.“

Bahçe ve peyzaj mimarlığı alanındaki çalışmalarına bir süredir Montreal’de devam eden Dilek Ayman, doğup büyüdüğü Istanbul’un, büyükanne, büyükbabasından dinlediği masalların ve çocukluk bahçelerinin izinde, yol aldığı coğrafyaları, fotoğraflar, haritalar ve gravürler eşliğinde tariflemeyi deniyor. Kitabın ilk kısmında, İstanbul’dan yola çıkarak Alanya, Paris-Versailles, Montreal, Quebecve Kanada’da duraklıyor ve ikinci kısım güzergahları olan Türkiye-Anadolu, Girit, Midilli, Avustralya, Maine, Küba, Bordeaux, Berlin, New-York ve Lizbon’u adımlayarak peyzaj okumalarına devam ediyor.

Güzelgah

Dilek Ayman

Mimarlık Vakfı İktisadi İşletmesi

2018

.

Doğa Defteri

Dünyanın dönüşüne tanığız, zaman diyoruz, geçip gidiyor, onu saatten, takvim yapraklarından yollara, geride kalanlara. Dünyanın dönüşündeki o bir aralık vakti zaman sayar. Oysa doğanın takvim yaprakları sayısızdır. Mevsimler ışığın yattığı yerden, toprağa toprağa düşenden, çürüyüp çimlenenden, uçan ve açanlardan bilinir. Turnalar bulutların önünden geçerek taşırlar yılın ilk yağmurunu, toprağı tohuma hazırlayacak darusu. Fırtınalarla açılır göç yolları, mevsim çarklarını biliyor, tik taklı vakitlere bölüyoruz. İnsan, zamanı kendi ellerine bakar da görür, derisindeki rüzgârlar çevirir, gidenler gelenlerle karşılanır gündönümleri. Gün ışığı kısıldıkça kışa doğru Ülker yıldızı da baca deliğinden görünür; ağaçlarla ayılar uykuya, kalanlarsa yuvalara çekilmiştir. Öyleyse Karakoncolos’tan Dünyanın İlk Anası’na karanlığın bekçileri dolanır dışarıda. Derken dünyanın karnı cemrelerle ısınır, badem ağaçları ökse otları çiçeğe durur ve bir karakuşun ötüşüyle öldü sanılan ne varsa bir bir dirilir. Kırlangıçlar, leylekler dönecek, sular uyanacak, yılanlar gözlerindeki sırrı şifalı bir otla silecek. Bir genişlikte toplanan neşeyle ağaçlar meyveye, ekinler hasada yüreklendirilecek ve buna yeni yıl, bahar, yani toprağın havanın ve suyun dilinde hayat denecektir. 

Sel Yayıncılık, Deniz Gezgin’in hazırladığı 2019 Doğa Defteri’yle mevsimlerin seyrini gün dönümleri, fırtınalar, uçanlar ve çiçek açanlarla tutuyor. Hayvanların izinden, bitkilerin gölgesinden, doğanın seslerinden sayılamaz zamanı dinleyip gözleyerek o kadim canlılık bilgisini hatırlamaya çağırıyor. Yeryüzünün tüm nehirleri, dağları, canlıları için hayat saçan, suların çekilmediği, kimsenin soluğunun kesilmediği bolluk ve neşe dolu bir yıl dileğiyle. 

Doğa Defteri

Kolektif

Sel Yayıncılık

2018

.

Şehir Bahçeciliği

Şehir bahçeciliğinde başarılı olmanın kolay yolu

Bir evin bahçesi, bir balkon, güneye bakan bir pencere hatta şehir içindeki küçük bir apartman dairesi bile lezzetli gıdalar yetiştirmek, rengârenk bir çiçek bahçesi oluşturmak ya da dış mekân odası yaratmak için uygun bir yer olabilir. Şehir Bahçeciliği For Dummies, test edilip onaylanmış küçük alan bahçecilik teknikleriyle sahip olduğunuz alandan en verimli şekilde yararlanmanızı sağlayacak.

Şehir Bahçeciliği 101 ile toprağın hazırlanması, ekim yapma, şehre uygun bitkiler seçme (yenilebilir bitkiler de dâhil) ve bitkilerin uygun yerlere ekimi konuları da dâhil şehir bahçeciliğine genel bir bakış atın

Derinlere inin, toprak türlerini analiz etmekten ve toprağın pH derecesini anlamaktan hayvan gübresi, organik gübre ve kompost kullanarak nasıl iyi bir toprak elde edebileceğinize kadar toprakla ilgili bilmeniz gereken her şeyi keşfedin

Bahçıvanlıkta ustalaşın kentsel mikro klimanın, yerel hava modellerinin ve hava koşullarını mikro klima seviyesinde etkileyerek şehir bahçenize nasıl fayda sağlayabileceğinizin iç yüzünü keşfedin

Bahçecilik yapacağınız yerlerde saksı bahçeciliğiyle yaratıcılığınızı ortaya çıkarın ve çatı tepelerinde, balkonlarda ve dikey bahçecilik stratejileri kullanarak bahçecilik yapmanın son moda ve işlevsel yollarını keşfedin

Kitabı açın ve

• Şehir bahçeciliğinin faydalarını

• Tek yıllık bitkiler, sebzeler, ağaçlar, çalılar ve çok yıllık çiçeklerin ekimiyle ilgili ipuçlarını

• Hobi bahçeciliği ve şehir çiftçiliğiyle ilgili ayrıntılı bilgileri

• Dış mekân odası yaratma yollarını

• Gübre kullanımıyla ilgili en son bilgileri

• Saksı bahçeciliği ve dikey bahçecilik tekniklerni

• Kompost yapımıyla ilgili tüyolar ve verimli toprak elde etme yollarını

• Yabani otları ve evcil hayvanları bahçenizden uzak tutmak için taktikleri inceleyin

Şehir Bahçeciliği

Paul Simon&Charlie Nardozzi

Çeviren: Tuğçe Ercem Isaacs

Nobel Yayınevi

2018

.

Derleyenler: Akif Pamuk – Barış Gençer Baykan

Kategori: Hafta Sonu

Kültür-SanatManşet

SO Duo ya da günümüze uyarlanan Türk halk müziği

Fotoğraf: Pınar Gediközer

Rodrigo Tavares ve Brezilya’nın ardından Addict-Culture üzerinden dünya müzik turumuza devam etsek mi? İtalyan denizlerinin derinliklerine dalmadan, SO Duo adlı grupla Türkiye’de kısa bir mola vermeyi öneriyorum sizlere.

Bu haftaki yazıya girişmeden önce, geçmişe kısa bir dönüş yapalım. Bildiğiniz gibi, 90’lı yıllardan önce, tamamen Manesçi olan Dünya Müziği, iki kutupta özetlenebilirdi: Ocora tarafından onaylanmış, kırsal kesimin kalbinden gelen, sert ve neredeyse erişilmez olan, bulabileceğimiz en saf haliyle geleneksel müzik ve yanı sıra, yeni bir nefes arayışında olan starların, yumuşatılmış ticari müzikleri (örneğin Paul Simon).

Tabii ki yaptığım çok kaba bir gruplandırma. Byrne ve Eno gibi müzisyenler, 70’li yılların sonunda, deneyimlerini Afrika ritimlerine açarak, son derece ilginç müzikal öneriler getirdiler. 80’li yıllarda, Peter Gabriel gibi başka müzisyenler, “dünya” sanatçılarına daha fazla görünürlük kazandırmak için, onlara adanmış olan bir marka yaratmaya kadar gittiler. Real World, birkaç başyapıt üretti (bunların arasında Eno’nun yapımını üstlendiği, Geoffrey Oryema’nın muhteşem albümü Exile ya da Nusrat Fateh Ali Khan’dan Devotional Songs sayılabilir); ancak markanın varlığı bilhassa paha biçilemez hazinelerin dünyasına ve yeni teknolojilere açılmak için elverişli bir ortam çağrısı yarattı. İşte bu yüzden, dünya müziği ve elektronik (Oryema özelinde new age’den bahsedebiliriz) arasındaki bu karışım, bazı sanatçılara yeni fikirler sundu.

Özellikle 90’lı yılların başında, İngiltere’de, drum’n’bass sahnesi su yüzüne çıktığında, Hintli bazı müzisyenler, müziklerini kendi köklerinin etkilerine açtılar. Hem iyisiyle (Nitin Sawnhey’in bazı şarkıları, Transglobal Underground ya da OK albümü ile Talvin Singh), hem de kötüsüyle (Nitin Sawnhey’nin ya da Asian Dub Foundation’ın bazı albümleri mesela) …

Bu melez müziğin başarısı sayesinde (ve ticari başarının da yardımıyla), hareket, farklı tarz ve stillere doğru yayıldı (rastgele bir örnek vermek gerekirse, Cornershop’un, indie pop ve dünya müziğinin başarılı bir kültürel karşılaşması olan muhteşem When I Was Born For The 7th Time adlı albümünü sayabiliriz).

Yine de her harekette olduğu gibi, yenilikçi olarak ortaya çıkan çabucak özümlendi ve yıllar içerisinde bir standarda dönüştü. İşte SO Duo ve albümleri Ay Ana, bu bağlam ve bir anlamda metrukiyet içerisinde çıkageldi.

Grafik Tasarım: Yeşim Tosuner 

SO Duo, Sumru Ağıryürüyen (ses, mandolin, klavye) ve Orçun Baştürk (geriye kalan her şey), 2013’ten beri birlikte çalışan hem geleneksel hem avangard alanında üreten Türk müzisyenler. Daha önceki işbirliklerinin aksine Ay Ana, yerli kültürlerin sözlü tarih geleneğinden ve Lao Tsu gibi bilgelerden, eski Türkçe yazılmış bir fal kitabı olan Irk Bitig’den ilham alan orijinal şarkıların (müzik ve söz olarak) içinde yer aldığı ilk gerçek albümleri. Kısaca, daha önce söylenilenlerin semantik bir analizini yapmak gerekirse, Ay Ana, new age ve avangard müzik ile flört eden, bir tür glubi bulga mistik-dünya müziğine benzetilebilir. Ağız sulandırıcı, değil mi?

Oysa ki, Ay Ana son yılların avangard ve geleneksel müzik alanındaki en etkileyici hibridlerinden biri.

Güzelliği, aldığı riskler, halk müziği ve elektronik müzik arasındaki olağanüstü dengesi ile insanda şaşkınlık uyandıran bir albüm. Böyle bir sonuca ulaşabilmek için,Türkler, herkes tarafından çok iyi bilinen bir formülü kullanıyorlar: arılaştırmak. Hem de en üst düzeyde. Ve bunun yanı sıra, bestelerin kalbine Sumru Ağıryürüyen’in muhteşem sesini yerleştirmek. Sesinin etrafına eklemlenen basit ve riskli düzenlemeler… Bir ayağı neredeyse sabit bir şekilde Türk halk müziğinde, diğeri ise birkaç türün, yani popun (Ey Dost), indie folkun (Yağmur), trip hopun (Dağ Yanar), deneyselin kıyısında (iki interlüd). Ta ki ikili, bir o kadar zengin, ama aynı zamanda, şehrin kimi gerçeklikleriyle bağlantı halinde olduğu için insanda daha fazla kaygı uyandıran başka bir diyara doğru yol almak üzere halk müziğinden tamamen kopana kadar: Sözcükler’in biraz klostro ambient’i ya da Yele’nin tüyler ürpertici elektro yükselişi…

Fotoğraf: Pınar Gediközer

Kısaca, ikilinin keşfe çıktıkları her alanda konularına hakimiyetleri kusursuz ve her seferinde, müziğin olabildiğince ulaşılabilir olması için, deneysellik ve folk arasındaki doğru dengeyi bulmayı başarıyorlar.

Ama ikilinin yeteneği, halk müziği alanından ziyade, sessizlik anlarında zirveye ulaşıyor: AyAna ve onun geleneksel enstrümanlar ile new age dokunuşu arasındaki ince dengesinde, Sözcükler’de akortsuz piyanonun arasından sese karışan ve tedirginlik hissi yaratan alan kayıtlarında ya da albümün doruk noktası olan görkemli Derdimi Dökersemde. Burada, nesnel olmak gerekirse, ulu olana dokunuyoruz. Birkaç elektronik dokunuş ya da pandurinin akorlarıyla biraz bozulsa da sessizlik kendi kuralını koyuyor.Sadece Sumru Ağıryürüyen’in sesi onunla boy ölçüşebilir ve aşık atabilir gibi görünüyor. İşte tam da yüzden, sessizlik sürekli parçaya müdahale etmeye, boşlukların arasından içeri girmeye ve vokali sarmaya çalışıyor ama, nafile. Sumru Ağıryürüyen ustalıkla duruma hâkim oluyor. Sonunda sessizlik tahttan feragat ediyor; savaşmak yerine iş birliği yapmayı tercih ediyor. Böylece, bilgece ve ölçülü new age dokunuşları olan, nefes kesen güzellikte bir parça ortaya çıkıyor; bu muhteşem albüme doğru açılan ulu bir kapı işlevi gören, muhtemelen bu yılın başından beri çıkmış olan en etkileyici parçalardan biri.

Derdimi Dökersem‘i diğer şarkılardan daha yükseğe koyup muhteşem olarak nitelediysek, bu sizi yanıltmasın; onlar da dünya müziğinin çok yükseklerinde, Geoffrey Oryema’nın Exile albümünün pek yakınında uçuyorlar.  Hem hafif hem melankolik hem de gergin ve hem şehirli hem geleneksel; kısacık otuz dakikada dünyanın nabzını tek başına tutabilen, dünya müziğinin 30 yıllık gelişimini özetleyebilen bir albüm. Sonuç olarak, çok güzel bir albüm.  

Yazan: Jism

Bu yazı 19 Haziran 2018’de Addict – Culture’de (Fransa) yayımlandı. Çeviri için Sibil Çekmen’e, katkıları için Şehsuvar Aktaş ve Selim Birsel’e teşekkürler.

Yazının aslına buradan ulaşabilirsiniz: https://addict-culture.com/so-duo-kalan-2018/

Kategori: Kültür-Sanat

Hafta SonuKültür-SanatManşet

[Babil’den Sonra] “Çıplak Ayaklı Madonna” Joan Baez’den veda şarkıları

Joan Chandos Baez veya bilinen adıyla Joan Baez dünyanın birçok kentinde vereceği bir dizi konserle sevenlerine veda edecek. Turne kapsamında bu hafta sonu İstanbullu sevenleriyle de son kez buluşacak. Konser 22 Temmuz Pazar akşamı 21.00’de Harbiye Cemil Topuzlu Açıkhava Tiyatrosu’nda başlayacak.

Birçoğumuzun hayatında bir Joan Baez şarkısı, ona dair söyleyecek bir sözü mutlaka vardır. Bu hafta cumartesi 15.00’de Açık Radyo’da Babil’den Sonra’da bendeki Joan Baez’i anlatmaya çalışıp, sevdiğim şarkılarından seçtiklerimi dinleteceğim.

Yaşam öyküsü

Babası Albert Baez 1914’de henüz iki yaşındayken ailesiyle birlikte Meksika- Puebla’dan New York’a gelir. 1950’lerin başında Stanford Üniversitesi’nde iyi bir matematikçi ve fizikçi olarak ünlenir. Annesi Joan Senior (Big Joan) de 1913’de Edinburg’da aristokrat bir ailede dünyaya gelir. Babası Chandos ailesine üye bir İngiliz Anglikan papazıdır.

Joan Baez 1941’de, New York- Staten Adası’nda dünyaya gelir.

Müziğe olan tutkusu babasının bir arkadaşının ona hediye ettiği “ukulele” ile başlar. Ailesi başlangıçta müzikle hem hal olmasına karşı çıkar. 1954’de henüz 13 yaşında teyzesiyle birlikte gittiği Pete Seeger konseri kararını vermesinde etkili olur.

Müzik kariyerinin başlarında Meksika kökenli olmanın getirdiği ırkçı sapkınlıklara maruz kalır ve öteki olmak duygusunu daha o yaşlarda yaşar. İnsan hakları ve diğer toplumsal sorunlarda tarafını belirlemesinde bu dönem belirleyici olur.

1955’ten itibaren halk şarkıları repertuvarını geliştirmeye ve halka açık mini konserler vermeye başlar. Bugün de zaman zaman konserlerinde hala kullandığı ilk Gibson gitarını 1957’de edinir.

1958’de babası MIT’den gelen teklifi kabul eder ve ailesini Massachusetts’e taşır. Joan Baez ilk konserini o yıl Cambridge’deki Club 47‘de verir. 17 yaşındadır. Konser öncesi İspanyol kökenli adını değiştirip bir başka sahne adı alması önerilse de buna karşı çıkar. Haftada iki kez Club 47’de sahne almaya devam eder.

İlk plak kaydını da Bill Wood ve Ted Alevizos ile aynı yıl bir arkadaşlarının evinin bodrumunda gerçekleştirirler. Kayıt 1959’da  “Folk Singers- Round Harvard Square” adıyla yayımlanır. Albümün kapak tasarımını bir arkadaşı hazırlar.

Newport Halk Şarkıları Festivali, 1959

Folk ve gospel şarkıları söyleyen Bob Gibson ve Odetta’yla tanışması Baez’in müzik kariyerinde, 1954’te teyzesiyle gittiği Pete Seeger konserinden sonra en önemli köşe taşlarından birisi olur. Bob Gibson onu 1959’da Rhode Island’a ilk kez yapılacak olan Newport Halk Şarkıları Festivali’ne davet eder. Üç oktavlık tanrısal sesi, siyah uzun saçları, doğal güzelliği ve çıplak ayaklarıyla sahnedeki görüntüsü onu ilk kez izleyenlerin, Dünya Anası- Meryem Ana veya Çıplak Ayaklı Madonna benzetmesini de beraberinde getirir. Newport konseri profesyonel anlamda müzik kariyerinin başlangıcını oluşturur. Newport Halk Şarkıları Festivali hala devam ediyor ve bu yıl da 28 Temmuz’da yapılacak.

Bir sivil haklar aktivistiydi

1956’da Martin Luther King ile tanışır ve onun “şiddetsizlik, medeni haklar ve sosyal değişim” temelli Sivil Haklar Hareketi’ne katılır.

                                                Martin Luther King ile birlikte, 1970

1958’de henüz 17 yaşındayken okuduğu Palo Alto Lisesi’nde yapılan hava saldırısı tatbikatında sınıfı terk etmeyi reddedip ilk sivil itaatsizlik eylemini gerçekleştirir. Aynı yıl liseden mezun olur.

Vietnam Savaşını protesto mitingi, 1965.

Joan Baez’i 1960’lardan günümüze dünyanın neresinde olursa olsun yaşanan her türlü adaletsizliğe, hak ihlallerine karşı şarkı söylerken veya eylemlerde aktif katılımcı olarak görürüz. Vietnam Savaşına karşı mücadele edenlerin yanında yer alır. İran’da muhaliflerin barışçıl gösterilerini destekler. Latin Amerika ülkelerindeki anti-demokratik uygulamalara karşı mücadele edenlerle dayanışma içerisinde olur. ABD’nin Irak işgaline karşı eylemlerde yer alır. ABD’deki idam karşıtı eylemlerde, LGBT hakları için gerçekleştirilen destek eylemlerinde yer alır.  Afrika’daki yoksulluk ve açlıkla mücadelede, Kamboçya’daki gıda ve ilaç krizlerinde çözümün aktif bir parçası olur. Bosna- Hersek ve Filistin-İsrail meselelerinde barıştan yana sesini yükseltir. Çin’de Tiananmen Katliamı sonrası eylemlerde, Trump karşıtı eylemlerde, Occupy Wall Street eylemlerinde, mültecilere destek eylemlerinde, çiftçi hakları mücadelelerinde ve daha birçok eylemde düzenleyici veya katılımcı olarak sorumluluklar üstlenir.

Uluslararası Af Örgütü’nün ABD seksiyonunun kurulmasında etkin bir rol üstlenir. 1976’da politik aktivizminden dolayı Thomas Merton Ödülü’ne; 1999’da ekoloji mücadelelerine katkısı nedeniyle Arthur M. Sohcot Ödülü’ne; 2006’da Şiddete Karşı Yasal Toplum Seçkin Liderlik Ödülü’ne; 2011’de Uluslararası Af Örgütü Küresel Mücadelede Üstün Hizmet Ödülü’ne, 2015 yılında Vicdan Elçisi Ödülü’ne layık görülür.

Sevdi ve sevildi

İnsan hakları mücadelesi verdiği yıllarda bir keresinde 11 gün ve bir diğerinde 30 gün hapis yatar. 1967’de bir savaş karşıtı eylemde tutuklanıp kapatıldıkları Santa Rita hapishanesinde barış aktivisti David Harris ile tanışırlar. Hapishane günleri sonrası Baez, Kaliforniya tepelerindeki bir komünde yaşamaya başlar. 1968’de David Harris ile New York’ta evlenirler. Nikahı kıyması için pasifist bir vaiz bulunur, barış sembolleriyle donatılmış kilisede, Episcopalian ve Qauker düğün yeminlerini ederler. Time Dergisi bunu “Yüzyılın Düğünü” olarak okuyucularına duyurur. Düğünden sonra Altos Tepeleri’nde 10 hektarlık bahçelerle kaplı bir alanda yerleşik, sıkı bir vejetaryen komünde yaşamaya başlarlar.

David Harris ile, 1970

David askere gitmeyi reddettiği için 1969’da bir kez daha tutuklanır. Teksas Hapishanesi’nde 15 ay hapis yatar. Bu arada oğulları Gabriel dünyaya gelir. Bu günlerde David’in Albümü’nü yapar. Hapishane Üçlemesi, On Beş Ay şarkılarını yazar. Hapishaneden sonra ilişkilerinde de bir çözülme başlar ve 1973’de dostane bir şekilde ayrılırlar. Oğulları Gabriel’in velayetini paylaşırlar. Baez, davulcu olan oğlu Gabriel ile zaman zaman birlikte sahne alır.

Joan Baez’in ilk gerçek ilişkisini David Harris’ten çok daha önce, kolej yıllarında yaşar. Trinidatlı Michael New ile uzun zamanlarını birlikte geçirirler. Bir çiçek çocuğu olan Michael ile ilişkisini dengelemekte zorlanır. Baez’in giderek artan yerel şöhreti Michael’i içten içe kızdırmaktadır. Baez onu bir gece bir sokak başında başka bir kadınla öpüşürken görür. Buna rağmen bu ilişkisini 1960’da Kaliforniya’ya taşınana kadar korumaya çalışır.

Joan Baez en büyük aşkı Bob Dylan ile yaşar. 1961’de New York- Greenwich Village folk şarkıcılarının da uğrak yeridir. İlk albümünü piyasaya süren Baez’in popülaritesi giderek artmaya başlamıştır. Baez, Dylan’a “Song to Wood” şarkısını yorumlamak istediğini söyler. Başlangıçta John Baez’in kendisi gibi şarkıcı olan küçük kız kardeşi Margarita Mimi Farina’ya ilgi duyan Bob Dylan’ın ilgisi zaman içerisinde Joan Baez’e yönelir. Dylan ona 1963 Newport Folk Festivali’nde birlikte sahne almayı teklif eder. Yaşadıkları ilişkiyi müzikle harmanlayıp, uzun süre birlikte turneye çıkıp, zaman zaman aynı sahneyi paylaşırlar. İlişkileri süresince belki de müzik hayatlarının en güzel eserlerini ortaya çıkarırlar. Ancak ilişkileri çok uzun sürmez. 1965 yılında ayrılırlar. Yıllar sonra Joan Baez, 1975 tarihli “Diamonds and Rust” şarkısıyla ortaya çıktığında, şarkının Bob Dylan’ı anlattığı söylenir. Çünkü Baez şarkısında 10 yıl önce ayrıldığı sevgilisine seslenir ki, Dylan ile ayrılmalarının üzerinden de yaklaşık o kadar zaman geçmiştir.

Margarita Mimi Farina, 1986

Bu arada bunu da atlamadan geçmek istemiyorum: Joan Baez’in ablası Pauline Taden Bryan ve kız kardeşi Margarita Mimi Farina da birer siyasi aktivist ve şarkıcıydılar. Mimi 2011’de, Pauline de 2016’da hayata veda ettiler.

Baes’in 1980’lerin başında Apple’ın kurucularından Steve Jobs ile beraberlikleri başlar. Sonra o da biter. Jobs’un ölümüne kadar dostlukları sürer.

Otobiyografisinin bir yerinde Baez “…Yalnız yaşamak için yaratılmışım.” diyordu.

Annesi Joan Senior’u, 100. doğum gününden bir gün sonra, 20 Nisan 2013’de kaybedene kadar Kaliforniya- Woodside’daki evinde onunla birlikte yaşar. John Baez bugün de aynı evde yaşamaya devam ediyor.

Albümler yaptı

1959’da bir arkadaşlarının evinin bodrumunda Bill Wood ve Ted Alevizos ile birlikte kaydettikleri ilk albümü Helpers Records’da “Folk Singers- Round Harvard Square” adıyla yayınlanır.

1960’da halk baladları, blues ve İspanyolca şarkılardan oluşan ilk çalışması iki albüm halinde Vangard etiketiyle ve “Joan Baez” başlığıyla yayınlanır.

60 yıla yayılan müzik kariyerinde 30’dan fazla albüme imza atan Joan Baez’in son albümü Whistle Down The Wind 2018’de yayınlandı.

İngilizce ve İspanyolca bilen Joan Baez sonraki yıllarda daha birçok dilde şarkılar söyler.

Müzik kariyeri boyunca Pete Seeger, Woody Guthrie, The Beatles, Leonard Cohen, Violette Para, Paul Simon, Donovan, Bob Dylan gibi birçok şarkıcının bestelerini yorumladı.

Federico Garcia Lorca, James Joyce, Walt Whitman gibi şairlerin-yazarların sözlerinin yanı sıra sözlerini kendisinin yazdığı çok sayıda şarkı besteledi.

Konserler verdi

1961’de ilk büyük konserini New York Belediye Salonu’nda gerçekleştirdi.

1963’den itibaren protest nitelikleriyle öne çıkan Newport Halk Şarkıları Festivali’nin ve 1969’dan itibaren Woodstack Festivali’nin müdavimi oldu. Hemen hemen dünyanın beş kıtasında, onlarca kentinde, yüzlerce kez sahne aldı, yüz binlerce insana şarkılarıyla  seslendi.

Joan Baez solo konserleri dışında Bob Dylan, Carlos Santana, Mercedes Sosa, Pete Seeger, Bruce Sprengsteen ve daha çok sayıda şarkıcı ve müzisyenle birlikte konserler verdi.

Türkiye’de de konserler verdi

Türkiye’ye ilk kez 1988’de geldi. Aynı yıl Ruhi Su Dostlar Korosu’nda korist olarak yer almaya başlamıştım. Joan Baez’i bir yıl sonra 1989 yılında ilk kez Ankara’da sahnede izleme şansını bulmuştum. Tıpkı 1959 Newport Halk Şarkıları Festivali’nde olduğu gibi sahneye çıplak ayaklarıyla çıkmıştı.

Ruhi Su Dostlar Korosu ile, Kuruçeşme, 1993

1993 yılında tanışma fırsatımız da oldu. Nazım İçin 24 Saat Şiir Nöbeti etkinliği kapsamında yaptığı konser için İstanbul’a geldiği bir hafta sonu gazeteci-yazar Zeynep Oral bizi aradı ve John Baez’in Ruhi Su’nun izini süren koroyla da tanışmak istediğini söyledi. Heyecanlanmıştık. Yıllardır sesini kasetlerden, plaklardan tanıyan, bir kez de sahnede izleyen bizler onunla ilk kez yüz yüze gelecektik. Konserden sonraki günlerde Kuruçeşme Mülkiyeliler Lokali’nde buluştuk. Zeynep Oral’ın çevirmenliğiyle söyleştik. Ona koro repertuvarından türküler söyledik. Mırıldanarak bize katılmaya çalıştı. Unutulmaz bir gündü bizler için.

Sonra 2004 yılında ve 2015’de bir kez daha İstanbul’a geldi. 2016 konserini ülkede tırmanan terör olayları nedeniyle ertelemişti.

68 hareketinin simge isimlerindendi

Onat Kutlar, 68 gençliğini “anarşi, aşk ve ateş günlerinden altın çıkaran insanlar” olarak tanımlıyordu. O kuşağın hikayesine, 2009’da hayata veda eden rahmetli ağabeyim Bülent’in hayat hikayesiyle tanık oldum. Ben bir sonraki kuşağa aitim. Politik bir aile içerisinde büyüdüm ama çocukluğum, siyasetten çok doğduğum ve bugün de yaşadığım Altınşehir Köyü’nü çevreleyen yeşilin ve börtü böceğin hikayelerini anlamaya, onların hayatlarına dahil olmaya çalışmakla geçti. 1976’da okumak için köyden şehre indiğimde (!) siyaset geldi beni buldu.

Joan Baez’in cisminden çok daha önce sesini tanıdım. Liseye devam ederken yaz aylarında da Beyazıt’ta çalışıyordum. Her hafta sonu iş çıkışı önce Sahaflar Çarşısı’nın kitapçılarını ve oradan da İstanbul Üniversitesi’nin önündeki meydana kurulu plak ve fotoğraf makinesi tezgahlarını tavaf etmek en büyük keyfimdi. Başlangıçta doğayla ve edebiyatla sınırlı olan ilgi alanım siyasetle birlikte, müzik, sinema ve fotoğrafla gelişmeye başlıyordu. Beyazıt’tan Aksaray’a inerken Laleli yokuşunun sonuna doğru, sondan ikinci sokakta, sol tarafta küçük bir müzik dükkânı vardı. Bülent Ortaçgil’i de ilk kez o dükkânın tezgahında bulduğum bir kasetle tanımıştım. Başka birçok yeni müzisyenle de o tezgâhta karşılaşmıştım. Joan Baes’in bir-iki kasetini de orada bulmuştum. Bugün artık çalışmasalar da o kasetleri hala saklarım.

Şimdilerde internet kaynaklarıyla herhangi bir müziğe, müzisyene ulaşmak için özel bir çabaya- beklemeye gerek yok. Ne aradığını bilmek onlara ulaşmak için çoğu zaman yetebiliyor. Joan Baes geleneksel baladlar, kovboy şarkıları, blues klasikleri ve etnik halk şarkılarını içeren 30 küsur albüm yaptı ama bugün arşivimde, derlemelerden, korsan albümlerden, konser kayıtlarından, tekrar basımlardan oluşan 135 Joan Baez albümü var. Bugün her türlü işitsel- görsel kaynağa ulaşmanın kolaylığına rağmen, artık çalışmayan o kasetlere-plaklara o günlerde zorlukla ulaşabiliyor olmanın hazzını bilmem anlatmaya gerek var mı?

Bu yıl, şiddet içermeyen eylemler yoluyla da toplumsal değişimin mümkün olduğunu göstermeye çalışan, özgürlükçü 68 hareketinin 50. Yılı. 1960’lı yılların başında özellikle Bob Dylan ile tanışmasıyla öne çıkan aktivist kimliğiyle ve ilerici şarkılarıyla Joan Baes’i 68 hareketinin en önemli figürü, en etkileyici ismi olarak değerlendirmek sanıyorum ki yerinde bir değerlendirme olacaktır.

Joan Baez, 1983.

Bugün de dünyada ve ülkemizde insanlık zor günlerden geçiyor. Doğanın ve insan emeğinin sömürüsü, iklim yıkımı, ekonomik ve siyasi problemler, savaşlar, yoksulluk, mültecilik meselesi… zaman zaman bir karabasan gibi gelip üzerimize çöküveriyor. Baez bu yıl yayınlanan son albümü “Whistle Down The Wind” de yer alan “I Love The Were All Over” şarkısında: “Daha iyi bir dünya gelecek mi? Bilmiyorum. Ama işimizi yarın gelip gelmeyeceğini düşünmeden adil ve sevgi dolu bir toplum için severek yapmalıyız…” diyor.

Newport Halk Şarkıları Festivali, Freedom Singers, 1963

1963 Newport Halk Şarkıları Festivali’nde Freedom Singers grubu üyeleri (Pete Seeger, Bob Dylan, Joan Baez, Peter, Paul & Mary…) yorumladıkları, Pete Seeger ve Guy Carawan tarafından yazılan-bestelenen ve Medeni Haklar Marşı olarak kabul edilen We Shall Over Come’da “…Üstesinden gelmeliyiz bir gün/ Kalbimin derinliklerinde inanıyorum buna/ El ele yürüyeceğiz bir gün/ Barış içerisinde yaşamalıyız/ Hepimiz özgür olmalıyız/ Korkmuyoruz/ Üstesinden gelmeliyiz bir gün…” diyorlardı.

Joan Baez, 22 Temmuz Pazar akşamı altıncı ve son kez İstanbul’da sahne alacak. Tam 29 yıl sonra bir kez daha sahnede onu izlemenin heyecanını duyuyorum. Ama nedense her zaman genç haliyle hafızamda yer eden John Baez’i yaşlanmış olarak görecek olmanın hüznü de var bir tarafta.

Yaklaşık 60 seneden bugüne, daha güzel bir geleceğe dair şarkılar söylediği; bununla yetinmeyip her zaman sokakta da barış-şiddetsizlik, medeni haklar, insan hakları ve doğa hakları için mücadele ettiği ve her şeye rağmen bugün de yarına dair umudumuzu diri tutma cesaretini bizlere de bulaştırdığı için ona binlerce kez teşekkür ediyorum.

Kaynak: www.joanbaez.com

 

Ercüment Gürçay

Kategori: Hafta Sonu