Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Doğa Koru-ma ve Lunaparklar Genel Müdürlüğü

Her mesleğin gurur duyulacak yanları olur. Salgın döneminde sağlık çalışanlarının yaptıkları işin değerini çok daha iyi anlamış olmalıyız. Son zamanlarda yaşanan belediye emekçileri grevlerinde kent temizliğinin ve elbette temizlik işçilerinin değerini daha iyi anladık. Örnekler çoğaltılabilir. Bunları yazıyorum, çünkü birazdan ormancılar için kullanacağım övgü sözcüklerinin bir meslek bağnazlığından kaynaklandığının sanılmasını istemem.

Türkiye’de doğa korumanın öncüsü, mesleğin doğasından kaynaklanan nedenlerin de etkisiyle ormancılar olmuştur. Bu yalnızca benim görüşüm değil. Fikret Berkes ve Mine Kışlalıoğlu bu alandaki temel eserlerden biri olan Ekoloji ve Çevre Bilimleri[1] kitabında ormancıların alandaki öncülüğünü açıkça belirtir. Geçen hafta bolca andığımız Anadolu’nun dev anıt ağacı Yaşar Kemal 1973 yılında kaleme aldığı Doğanın Öldürülmesi başlıklı yazısında “Bize gelince, bir kör dövüşüdür bizim doğa anlayışımız. Daha doğrusu şimdiye kadar, birkaç ormancının dışında, bizim hiçbir doğa anlayışımız olmamıştır” demektedir.

Odunculuktan ormancılığa

Ormanların odun dışındaki ürün ve hizmetlerinin değerinin daha iyi anlaşılması ve bu ürün ve hizmetlerin sürdürülebilirliği kaygısı ormancılık mesleğini şekillendirmiş, aynı zamanda ormancılık bilimlerinin evrilmesinin temel dinamiğini oluşturmuştur. Türkiye’de hem meslek hem de bilim açısından ormancılık 1800’lü yılların ortasından itibaren hareketlenme yaşar. Bu hareketlenmede Tanzimat ve Islahat Fermanlarını doğuran koşulların etkisiyle ülkeye gelen yabancı ve özellikle Fransız uzmanların rolü büyüktür. 1857 yılında, bugün üyesi olmaktan gurur duyduğum Orman Fakültesinin temelini bir Fransız ormancı Lois Tassy atmıştır. 20. yüzyılla birlikte bu kez, yine dönemin siyasi koşullarının etkisiyle, ormancılık Alman-Avusturya ekolünün anlayışına yakınlaşır.

Belgrad Ormanı.

Daha 1924 yılında, neredeyse bundan 100 yıl önce çıkarılan bir orman yasasında bazı orman alanlarının muhafaza (koruma) ormanı olarak ayrılması ve bu ormanlarda ağaç kesiminin yasaklanması hükmü vardır.[2] Her ne kadar bu yasa hükmünü uygulamak 1950 yılına kadar sarkmış ve Belgrad Ormanı o yıl Türkiye’nin ilk muhafaza ormanı olarak ayrılmış olsa da (Belgrad Ormanı’nın bu statüsü halen geçerlidir), doğa koruma çalışmalarının kurumsallaşması ve ulusal politika haline gelmesi açısından bu adım çok önemlidir. 1950’li yıllarda aralarında, kendisini tanıma şansına sahip olduğum Muhsin Zekai Bayer’in de olduğu bazı ormancılar milli park kavramının Türkiye’ye gelmesi ve uygulanması için yoğun çaba harcamışlar ve 1956 yılında çıkarılan Orman Yasası’na milli park kavramının girmesini sağlamışlardır.

Milli park kavramını içeren o madde (Madde 25) bugün hâlâ Orman Yasası’nda durmaktadır. Bu maddeye göre Yozgat Çamlığı Türkiye’nin ilk milli parkı olarak 1958 yılında ilan edilmiştir. 1983 yılında Milli Parklar Kanunu çıkarılana kadar da milli parkların ayrılması ve yönetilmesi bu madde ve ilişkili mevzuat hükümlerine göre yürütülmüştür.

1969 yılında ilk kez bağımsız bir bakanlık olarak örgütlenen Orman Bakanlığına bağlı bir Milli Parklar Genel Müdürlüğünün yapılandırılmasıyla da korunan alan uygulamalarının ormancılığın ana eksenlerinden biri haline gelmesi sağlanmış, yaklaşık 100 yıl kadar süren odunculuktan ormancılığa geçiş evrimi tamamlanmıştır.

Ormancılıktan odunculuğa: Tersine evrim

Ne yazık ki Türkiye’de bir süredir ormancılıktan odunculuğa doğru bir tersine evrim geçiriyor. Dünya henüz uykudayken, doğa korumanın değerini anlayıp uygulamaya aktaran bir camianın, ormanların ekolojik işlevlerini artık sağır sultanın bile duyduğu bir dönemde odun üretimini alıp her şeyin önüne koyan bir yaklaşıma teslim olması üzüntüyle kayıt altına alınmalı. Gerek ben bu köşede gerekse diğer bazı meslektaşlarım Orman Genel Müdürlüğünün odun üretiminde akıl dışı artışlar yaratan uygulama ve planlarını kamuoyu ile paylaşmıştık. Birkaç odun endüstrisi kuruluşunun plansız ve programsızca serpilip döviz kuru artışları sonrasında ithal odundan vazgeçmesi ve yerli oduna yönelmesi ormancılığı yönetenlere ormanlar ve ormancılığın diğer bütün işlevlerini unutturmuş görünüyor. Olay artık milli parklarda da odun üretimi yapılması noktasına geldi. Yanlış okumuyorsunuz, artık milli parklarda da odun üretimi yapılacak!

Köprülü Kanyon/ Antalya. 

Türkiye Ormancılar Derneği geçtiğimiz hafta bu konuda kamuoyunu bilgilendirici açıklamalarda bulundu. Derneğin elde ettiği bilgilere göre, Köprülü Kanyon Milli Parkı’nda 9 bin 477 m3, Termessos Milli Parkı’nda 176 m3, Beyşehir Milli Parkı’nda 5 bin 703 m3, Kızıldağ Milli Parkı’nda 9 bin 520 m3 ve Kovada Milli Parkı’nda 948 m3 yıllık odun üretimi kararı alınmış bile. Muhtemeldir ki derneğin henüz bilgi sahibi olmadığı odun üretim karar ya da planları başka milli parklar için de bulunmaktadır.

Bu ülkede ne zaman “ben artık hiçbir şeye şaşırmam” diyecek olsam, beni yine de şaşırtacak bir şey oluyor. Milli parklarda odun üretimi ülke ormancılığının dibe vuruşunun açık kanıtlarından biri. Çoktan dibe vurmuş ekonominin ormanları da hızlı bir şekilde dibe çekişi, şişirilmiş ağaçlandırma öyküleriyle saklanabilecek sınırların çok çok ötesinde artık. Milli parklar başta olmak üzere korunan orman alanlarını yönetmekle yükümlü olan Doğa Koruma ve Milli Parklar Genel Müdürlüğünün epeydir milli park ve tabiatı koruma alanı gibi gerçek korunan alan statülerine sahip alanlarda sınır daraltma, buna karşılık koruma açısından hiçbir anlam taşımayıp birer lunapark gibi yönetilen, kâğıt üzerinde korunan alan sayılan tabiat parklarının sayısını artırarak göz boyamaya çalışmasına aşinaydık. Milli parklarda odun üretimine izin (geçit) verilmesi artık şirazenin iyice kaydığını gösteriyor. O nedenle ben kurumların yüce yöneticilerine, haddim olmasa da bir öneride bulunmak istiyorum. Madem yolumuz bu diyorsunuz, gelin genel müdürlüklerin adını da “Odun İşleri Genel Müdürlüğü”  ile “Doğa Koru-ma ve Lunaparklar Genel Müdürlüğü” olarak değiştirin, olsun bitsin!

*

[1] Remzi Kitabevi, 1990.
[2] 504 Sayılı Türkiye’de Mevcut Bilumum Ormanların Fenni Usulü İdare ve İşletilmesi Hakkında Kanun’un 8. maddesi.

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuHaftasonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Korunamayan korunan alanlar -1

Türkiye öyle bir ülke ki, bir konuyu uzun soluklu olarak ele alıp incelemek mümkün olmuyor. Tam odaklanıyorsunuz, yeni bir konu ortaya çıkıyor birden ve görmezden gelemiyorsunuz.

Yeniden yabanlaştırma konusuna, tam da bu nedenle kısa bir ara vermek durumundayım. Çünkü ülkemin zaten korunamayan korunan alanları darbe üstüne darbe almaya devam ediyor.

Korunan alan nedir?

Korunan alanlar konusundaki en yetkin uluslararası örgüt olan IUCN[1] korunan alanı şöyle tanımlıyor[2]:

“Bir korunan alan, ekosistem hizmetleri ve kültürel değerlerle doğanın uzun süreli korunmasını sağlamak için yasal ya da diğer etkili yollarla ayrılmış, tanımlanmış ve yönetilen, tanımı açıkça yapılmış bir coğrafi alandır.”

Detaylarına girmeye gerek yok ama yine IUCN korunan alanları, o alanın koruma-kullanma dengesine göre yedi farklı kategoride topluyor. İlk kategori kullanımın bütünüyle sınırlandırıldığı alanları, son kategori ise korumayla birlikte en yüksek kullanım miktarının olduğu alanları içeriyor. Ülkeler elbette IUCN’in bu sınıflandırmasına uymak zorunda değil. Hemen her ülkede farklı bir korunan alan sistemi oluşmuş durumda. Belki de bütün dünya ülkelerinde statüsü en yaygın olan ve özellikleri birbirine en çok benzeyen korunan alanlar milli parklar. Oysa örneğin bir başka korunan alan statüsü olan tabiat parkları Fransa ve Almanya’da on hatta yüz binlerce hektarlık alanları kapsayan ve doğanın içindeki insan yaşamı, yani kültür ile birlikte korunduğu alanlar iken, maalesef Türkiye’de, özellikle son yıllarda bir iki hektarlık orman içi dinlenme yerlerinin dönüştürülmesiyle oluşturulmuş çakma korunan alanlar durumunda.

Dünyanın korunan alan sitemi içerisinde değerlendirilen ilk korunan alanı 1872 yılında milli park olarak ilan edilen Yellowstone. Türkiye’nin ilk korunan alanı ise Orman Kanunu’na göre 1950 yılında ilan edilen Belgrad Muhafaza Ormanı. Aslında muhafaza ormanı kavramı Türkiye’de ilk kez 1924 yılında çıkarılan 504 sayılı Türkiye’de Mevcut Bilumum Ormanların Fenni Usulü İdare ve İşletilmesi Hakkında Kanun’da kendine yer buluyor. Kanun’un 8’inci maddesi toprak ve su muhafaza karakteri ağır basan orman alanlarında üretimin yasaklanmasını ve bu tür orman alanlarının muhafaza ormanı olarak ayrılmasını öngörüyor. Ne var ki ilk muhafaza ormanının ilanı için 26 yıl daha geçmesi gerekiyor. 1956 yılında çıkarılan 6831 Sayılı Orman Kanunu da 25. maddesiyle ilk kez milli park kavramını Türkiye’ye getiriyor ve bu madde doğrultusunda Yozgat Çamlığı 1958 yılında Türkiye’nin ilk milli parkı olarak ilan ediliyor.

Korunan alan sistemi zaman içinde, 2863 Sayılı Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanunu gibi yasal düzenlemeler ve Ramsar[3] gibi taraf olunan uluslararası sözleşmeler yoluyla genişliyor; Korunan alan sisteminin içerisinde doğal alanlarla birlikte kültürel alanlar da girmeye başlıyor. 1983 yılında 2873 Sayılı Milli Parklar Kanunu çıkıyor. Açık söylemek gerekirse, korunan alanlar hiçbir zaman korumanın ideal olarak yapılabildiği alanlar olmadı Türkiye’de. Mevzuat, yönetim, finansman, yetki karmaşası, ziyaretçi yönetimi anlayışının olmaması, kullanıcıların bilinçsizliği gibi sıkıntılar nedeniyle korunan alanlarda koruma hep ağır aksak işleyen bir yapı olarak kendini gösterdi. Ama diğer taraftan hatırı sayılır miktarda doğal ve kültürel alan, her şeye rağmen aşırı kullanım baskısından bir ölçüde de olsa kurtarılmış, hiç değilse sınırları güvence altına alınmış oluyordu.

Azaltırken artıyormuş gibi yapmak

Seksenler, yeni nesil için yalnızca bir dizi adı olabilir belki, ama seksenler aynı zamanda bu ülkenin yazgısının değiştiği dönemdir: 12 Eylül darbesi sonrasında çıkarılan antidemokratik anayasa, 1983 seçimleri, Turgut Özallı, serbest piyasacı yıllar ve devletin elindeki avucundakini satarak halkın kaderini kapitalizmin eline kurbanlık koyun gibi teslim etmesi sürecinin başlaması… Öyle ki sırf kadın olduğu ve güzel sanıldığı için el üstünde tutulan Başbakan Tansu Çiller’in, devlet ormanlarının özelleştirilmesi gerektiğini söyleyebilecek kadar cüretkar davranabildiği bir özelleştirme rüzgarı esmeye başlamıştı.

Özelleştirme her zaman tapusunun verilmesiyle olmuyordu elbet. Ülkenin en güzel koyları, sahilleri, ormanları yine bu dönemde çıkarılan Turizmi Teşvik Kanunu aracılığıyla sermayeye peşkeş çekildi. O da yetmedi, korunan alanların sınırları değiştirilerek sermayenin önünde hiçbir diken ve çakıl bırakılmadı. Örneğin 1972 yılında 70 bin hektarlık alanı koruyacak şekilde milli park ilan edilen Olimpos (Beydağları), 1988 yılında üç satırlık bir bakanlar kurulu kararıyla 35 bin hektara düşürüldü. Gerekçe de milli parkın sahil kesiminde kalan alanlarında turizmin kolay gelişmesi, sosyal problemler ve yerleşim alanlarından kaynaklanan mülkiyet sorunlarının çözülebilmesi olarak açıklandı. Milli park olmaktan çıkarılan o alanlar; Beldibi, Göynük, Kemer, Tekirova, Çamyuva sahilleri şimdi bir uçtan diğerine beş yıldızlı otellerle dolu.

2000’li yıllar ise yeni bir korunan alan stratejisinin sahnelenmesine şahit oluyor: Azaltırken artırıyor gibi yapmak. Hani neredeyse artırıyor gibi çek panpa diyecek birileri. Uzun uzun anlatmayayım. Sadece devletin resmi kurumu olan Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın[4] raporuna yansıyan istatistiklere bakmak bile yeterli ne olduğunu anlamak için.

Ormancılık örgütünün (Doğa Koruma ve Milli Parklar Genel Müdürlüğü) sorumluluğunda olan korunan alanlardan yalnızca tabiat parkları ve tabiat anıtlarının alanı artmakta iken, en güçlü koruma statüsü olan muhafaza ormanlarının ve tabiatı koruma alanlarının miktarında sırasıyla %22 ve %27 oranlarında azalma meydana gelmiş yalnızca dört yılda. Milli park sayısı 40’tan 42’ye çıkarken alanları yaklaşık 2 bin 500 hektar azalıyor. Yaban hayatı geliştirme sahalarının sayısı artarken alanı azalıyor. Peki, artış nerede? Artış aslında nitelik olarak bir korunan alan olmayan tabiat parkları ve tabiat anıtlarında meydana geliyor. Çünkü özellikle tabiat parklarında korumadan çok kullanım eğilimi baskın. Zaten tabiat parklarının büyük çoğunluğu eskiden orman içi dinlenme yeri statüsünde olan alanlar. Orman içi dinlenme yerleri Orman Kanunu’nun yapılaşmayla ilgili koruyucu hükümlerine tabi. Oysa onları tabiat parkı yaptığınızda, hem kağıt üzerinde korunan alan sayı ve miktarını artırıyorsunuz hem de o alanları Milli Parklar Kanunu’nun yapılaşma açısından çok daha esnek kollarına bırakıyorsunuz. Nasıl ama?

Haftaya devam edeceğiz…

*

[1] International Union for Conservation of Nature

[2] https://www.iucn.org/theme/protected-areas/about

[3]Özellikle Su Kuşları Yaşama Ortamı Olarak Uluslararası Öneme Sahip Sulak Alanlar Hakkında Sözleşme

[4] Çevresel Göstergeler 2017, Çevre ve Şehircilik Bakanlığı raporunun tamamı için tıklayın 

Kategori: Hafta Sonu

Doğa MücadelesiKanal İstanbulManşet

TEMA Vakfı Kanal İstanbul ÇED Olumlu kararına karşı dava açtı

TEMA Vakfı, Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın Kanal İstanbul Projesi’ne verdiği ÇED olumlu kararına; kararın hukuka, kamu yararına ve bilimsel gerekçelere uygun olmadığı gerekçesiyle dava açtı.

17 Şubat 2020’de açılan davada Vakıf, ÇED olumlu kararının yürütmesinin durdurulmasını ve iptalini talep ediyor. 14 bilim insanı ve uzman ile hazırlanan dava dilekçesi, ek uzman görüşleri ile beraber yaklaşık 140 sayfa.

‘Üst ölçekli planlama yer almıyor’

TEMA tarafından yapılan açıklamada Kanal İstanbul Projesi’nin, üst ölçekli mekânsal planlama ve stratejik çevresel değerlendirme çalışmaları olmaksızın sadece ÇED süreci ile yürütülmesi önemli risklerin göz ardı edilmesine neden olduğu söylendi. Açıklamada ayrıca mevcut ÇED raporunun bilimsel verilere dayanan, önlemleri içeren bir rapor olmaktan uzak olduğu belirtildi.

‘Su varlıkları tehlike altında’

Proje güzergahında bulunan ve İstanbul’a halen su veren en önemli su rezervleri olan Sazlıdere ve Terkos havzası bu proje ile yok olma ve tuzlanma riski taşıdığı söylenen açıklamada şu ifadeler kullanıldı:

Terkos ve Sazlıdere kentin toplam su biriktirme kapasitesinin %29’una sahiptir. ÇED Raporu’na göre Sazlıdere barajının büyük bir kısmı devre dışı bırakılacaktır. Bu, iklim krizinin etkilerini (örneğin kuraklık) daha fazla hisseden İstanbul halkı için önemli bir su kaynağının kaybedilmesi anlamına geliyor.

Terkos Gölü

Trakya altında yoğunlaşmış yer altı suyu havzaları, iklim değişikliğinden kaynaklanacak kuraklık karşısında hayati öneme sahip stratejik tatlı su rezervleridir. Deniz suyundan yer altı sularına bir sızıntı olması durumunda tüm Avrupa Yakası’ndaki yer altı sularında geri dönüşü olmayacak şekilde tuzlanma riski bulunuyor. Projenin ÇED raporu tuzlanma riskine değiniyor ancak bu riskin gerçekleşmesi halinde ortaya çıkan sorunun çözümünün olmadığı değerlendirilmiyor.

Sazlıdere Barajı

‘142 milyon m2 tarım alanı yok olacak’

Açıklamada proje ile yaklaşık 142 milyon m2’lik tarım alanının yok olacağı da belirtilerek “Bu, İstanbul tarım alanlarının yaklaşık %19’u demektir. Kanal İstanbul Projesi’nin gerçekleşmesi halinde, büyük bölümü Avrupa yakasında yer alan tarım arazileri hızla yapılaşmaya açılacak, tarım dışına çıkacak ve alanın betonlaşması kaçınılmaz olacaktır. Bu durum İstanbul’da yaşayan insanların gıda güvencesini tehdit edecektir” denildi. Kesilecek orman alanıyla ilgili ise şu bilgiler paylaşıldı:

ÇED Raporuna göre 421 ha’lık bir ormanın Kanal İstanbul Projesi nedeniyle kesileceği açıklanmaktadır. Öncelikli olarak kesilecek ormanın 287,03 ha’lık kısmı Muhafaza ormanı statüsündedir ve “Terkos Gölü Muhafaza Ormanı’nın” sınırları içerisinde kalmaktadır. Muhafaza ormanları; toprak koruma, su üretimi, temiz hava sağlama ve ulusal güvenlik gibi ormanın odun üretimi dışındaki hizmetleri nedeniyle korunan ormanlardır. Bu alanların korunması İstanbul halkının su ve temiz hava güvencesidir.

Aytaç: Doğal yaşama etkisi öngörülebilir değil

Kanal İstanbul’un güzergâhının özellikle doğal varlıklar açısından Trakya’nın zengin ve nadide bir bölgesinde yer aldığını belirten TEMA Vakfı Yönetim Kurulu Başkanı Deniz Ataç şu değerlendirmede bulundu:

 Güzergâhta bulunan Terkos Gölü ve civarı, Türkiye’nin en zengin floraya sahip bölgelerinden biridir. Kanal İstanbul Projesi, İstanbul’un Avrupa Yakası’nı Trakya’dan ayırarak nüfusu yaklaşık 8 milyonluk yoğun nüfusu olan bir ada yaratacaktır. Böyle bir izolasyona doğal yaşamın da nasıl yanıt vereceği öngörülebilir değildir.

Kanal güzergâhı etki alanında bulunan Terkos Gölü, Sazlıdere Barajı ve Küçükçekmece gölü, kuşlar, iki yaşamlılar ve tatlı su canlıları açısından son derece önemli ekosistemlerdir. Bu alanlarda 249 kuş türü, 29 tatlı su türü ve 7 iki yaşamlı tür olduğu ÇED raporunda da yer almaktadır. Kumullar, taşlık kayalık, çalılık, fundalık, mera, tarım, orman alanı gibi habitatlarda ise 37 karasal memeli, 239 böcek türü, 24 sürüngen türünün bulunduğu açıklanmıştır.

Türkiye’de görülen 487 kuş türünün yarısından fazlası (%51’i) proje alanında yaşamını sürdürmektedir. Bu projeyle Türkiye’nin önemli kuş alanı olan Küçükçekmece Gölü yok olacak ve tarihe karışacaktır.

Bölgenin iklim dengesi tehdit altında

Projenin iklime olacak etkisine de değinilen açıklamada “Böylesine büyük bir arazi kullanım değişikliği; projenin yapıldığı alanların ve yakın çevrelerinin çok kısa bir zamanda ısı ve nem akıları, sıcaklık, nemlilik, buharlaşma, bulutluluk, yağış ve rüzgâr rejimleri ile alansal dağılış desenlerini etkileyerek yüksek olasılıkla birer kentsel ısı adasına dönüşmesine neden olacaktır” denildi.

‘Marmara ölü bir deniz haline gelecek’

Karadeniz ve Marmara denizlerinin birleşmesinin de bölgenin iklimini olumsuz etkileyeceğinin söylendiği açıklama şu ifadelerle son buldu:

İstanbul Boğazı, Karadeniz’e nehirlerle gelen sular ile Akdeniz’den gelen sular arasında bir denge oluşturuyor. Karadeniz’in iklimsel dengesi tümüyle bu sisteme bağımlıdır ve bu sistemdeki herhangi bir değişim, uzun vadede Karadeniz’in iklimsel dinamiklerini olumsuz etkileyecektir. Diğer yandan, Kanal Projesi ile Marmara’ya girecek besin miktarının artması, Marmara’daki oksijen miktarının azalması ve Marmara’nın ölü bir deniz haline gelmesi anlamına gelmektedir.

TEMA Vakfı ÇED raporunun bilimsel verilere dayanmayan ve önlemleri içermekten uzak bir rapor olması gerekçesiyle ÇED olumlu kararının iptali için dava açarken; ÇED olumlu kararına rağmen ilgili karar vericilerin, kamuoyunun ve paydaşların sesini duyacağını ve projenin iptal edileceğine dair umudunu koruyor.

EkolojiKanal İstanbulManşet

Kanal İstanbul ile yok edilecek orman 3 bin hektarı bulabilir

Türkiye Ormancılar Derneği Marmara Şubesi Kanal İstanbul’dan zarar görecek orman alanları, ekosistem ve su kanallarına ilişkin açıklama yapmak üzere Kuzey Ormanları Derneği’nin de katılımıyla basın toplantısı düzenledi.

‘Yok edilen orman alanı 3 bin hektarı bulabilir’

Kadıköy’de gerçekleşen toplantıda Marmara Şubesi Başkanı Prof. Dr. Ünal Akkemik, bilim kurullarının hazırladığı raporu açıkladı. Akkemik, Kanal İstanbul ile 458 hektarlık bir orman alanının (595 futbol sahası kadar bir alan) tamamen yok olacağını, Kanal çevresinde oluşturulacak yeni yerleşim yerleriyle birlikte kaybedilen orman alanı miktarı 3 bin hektara (3 bin 896 futbol sahası kadar alan) çıkacağını söyledi.

Istrancalar’dan Düzce’ye tüm kuzey ormanlarının tehdit altında olduğuna dikkat çeken Akkemik şunları söyledi: “Rant Kanalı projesinin durdurulmasını ve bölgedeki tüm alanın muhafaza ormanı ilan edilmesini istedi.

‘Havalimanı ve köprü için 8 yılda 8 bin 700 hektar kesildi’

İstanbul’un Kuzey Ormanlarının uzun yıllardır ‘mega projeler’ sebebiyle zarar gördüğünü belirten Akkemik, “1971 yılı orman envanterine göre yaklaşık 270 bin hektar kadar olan İstanbul’un orman varlığı 2018 yılında 243 bin hektara kadar gerilemiştir. 47 yılda kaybedilen orman alanı 27 bin hektar kadardır. Bu kaybın yaklaşık üçte birine karşılık gelen 8 bin 700 hektarı 3. Havaalanı ve 3. Köprü bağlantı yollarının yapımı için son 8 yılda verilmiştir. Bunlara ek olarak maden, savunma, çöplük, su, eğitim ve enerji yatırımları gibi faaliyetler için de 20 bin hektar yakın bir orman alanı vasfını yitirmiştir” dedi.

‘Muhafaza Ormanı zarar görecek’

Terkos Gölü ile Karadeniz arasında kalan kumul üzerinde 1880li yıllarda yapılan ağaçlandırmaların ilk ağaçlandırma örneklerinden olduğu için tarihi öneme sahip olduğunu belirten Akkemik, özel teknikler ile yapılan ağaçlandırma sonucu Terkos Gölü’nün susuz kalmasının önlendiğini hatırlattı ve 1961 yılında Muhafaza Ormanı ilan edilen alanın eğitim amaçlı da kullanıldığını söyledi.

Akkemik “Kanaldan çıkacak hafriyatın dökülmesi için yapılacak yollarla ve kıyı dolgusuyla yok olacak. Bu ormanlar, dolgudan kaynaklanacak toz ve gemi ile araç trafiğinden kaynaklanacak hava kirliliğinden de olumsuz etkilenebilecektir. Bu kumul ağaçlandırmasının tamamen kaybedilmesi Terkos Gölünün de içme suyu özelliğinin yok olmasına yol açabilecektir” ifadelerini kullandı.

‘13 endemik 16 tehdit altında bitki türü var’

Akkemik, Kanal İstanbul proje güzergahındaki biyolojik çeşitliliğe vurgu yaptığı konuşmasının devamında şu açıklamada bulundu:

İstanbul’un Kuzey Ormanları ile kumul, mera, sulak alan ve fundalık gibi doğal ekosistemleri, sayısı 2500’ü bulan bitki çeşidine, 38 memeli hayvana, 35 kurbağa ve sürüngene ev sahipliği yapmaktadır. Sulak alanlarla birlikte bu doğal karasal ekosistemler 350 kadar kuş türünü de barındırmaktadır. ÇED Raporuna göre kanal güzergâhında; sadece 399 bitki türü, 37 memeli, 8 yarasa, 239 böcek, 7 iki yaşamlı, 24 sürüngen ve 249 kuş türü yaşamaktadır.

‘153 tür Bern Sözleşmesi ile koruma altında’

Bitkilerden 13’ü endemik, 16’sı ise tehdit altındaki türlerdir. Benzer şekilde fauna elemanlarından da 153’ü Bern Sözleşmesi gereğince korunan türlerdir. Tehdit altında 5 kuş türü de bulunmaktadır. Ancak ÇED Raporunda verilen flora ve fauna listeleri eksiktir. ÇED raporunda da canlıların habitat parçalanmasından zarar göreceği kabul edilmiş olup bitkilerin korunması için endemik olanlarından sadece 5’inin tohumlarının taşınacağı açıklanmıştır.

ÇED Raporunda, diğerleri için de başka habitatlarda da yayılış göstermesi nedeniyle taşınmasına dahi gerek olmadığı yer almaktadır. Bilimsellikten uzak bu taşıma şeklindeki önlem neredeyse tüm ÇED Raporlarında bulunmakta olup doğaya verilen zararın küçük gösterilmesinde kullanılmaktadır.

‘Kesiyoruz ama yerine dikiyoruz’

Benzer bir sözde önlem de kesilen ormanların yerine başka yerlerde ağaçlandırma yapılacağıdır. Kanal İstanbul için kesilen orman alanlarında 201 bin kadar ağaç olduğu ÇED Raporunda belirtilmiştir. Bu ağaçların bir kısmının taşınabileceği, taşınamayan ağaçların yerine de uygun alanlarda ağaçlandırma yapılacağı açıklanmıştır. Bu şekildeki gerekçelerde orman alanlarında yapılan tüm yatırımların ÇED Raporlarında yer almaktadır.

Ağaçlandırmaların orman ekosistemi haline gelmesi için onlarca yıl geçmesi gerektiği artık tüm kamuoyunca bilinmesine rağmen ÇED Raporlarında halen “kesiyoruz ama yerine dikiyoruz” açıklamalarına Çevre ve Şehircilik Bakanlığı ile Orman Bakanlığı tarafından halen itibar edilmesini de anlamamaktayız.

3. köprü inşaatının havadan görüntüsü

‘Kuzey Ormanlarının tamamı Muhafaza Ormanı ilan edilsin’

Kanal İstanbul projesinin bölgedeki orman varlığı ile birlikte biyolojik çeşitlilik için de bir tehdit oluşturacağının söylendiği açıklamada talepler şu şekilde sıralandı:

Oysa ormanlar ve diğer ekosistemlerin hoyratça yok edilmesinin aslında geleceğimizi de riske attığının farkına varılması gerekmektedir. Çünkü bu doğal ekosistemler İstanbul İçme suyu havzalarında temiz su biriktirilmesine, İstanbul’un havasının temizlenmesine ve sel gibi doğal afetlerin önlenmesine katkı sağlamaktadır.

Yapılması gereken; on yıllardır ağır tahribata maruz bırakılmış olan Kuzey Ormanlarının tümüyle ‘Muhafaza Ormanı’ ilan edilerek her türlü rant ve yağma projesine derhal kapatılması ve diğer doğal ekosistemlerle birlikte koruma altına alınarak her türlü baskı ve yapılaşmadan uzak tutulmasıdır.

 

Kategori: Ekoloji

Hafta SonuHaftasonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Orman diye diye (12): Ormanın örgütleri- 2

Bir önceki yazıda Türkiye Ormancılar Derneği’nden (TOD) söz etmiştim. TOD 1951 yılından beri kamu yararına çalışan dernek statüsünde. Bir de doğası gereği kamu yararına çalışması gereken, kamu kurumu niteliğinde olan kuruluşlar var.

Anayasa’nın 135. maddesinde “…belli bir mesleğe mensup olanların müşterek ihtiyaçlarını karşılamak, mesleki faaliyetlerini kolaylaştırmak, mesleğin genel menfaatlere uygun olarak gelişmesini sağlamak, meslek mensuplarının birbirleri ile ve halk ile olan ilişkilerinde dürüstlüğü ve güveni hakim kılmak üzere meslek disiplini ve ahlakını korumak maksadı…” diye açıklanan amaçlarla kurulmaları öngörülen bu kuruluşlar, meslek kuruluşlarıdır.

O halde kamu yararı kavramının burada anahtar rol üstlendiğini rahatlıkla görüyoruz. Fakat bu kavramın ne olduğunu açıklamanın yeri sanırım burası değil. Okuyucu kamu yararından ne anlıyorsa onu düşünebilir. Bununla birlikte ormancılık açısından kamu yararı kavramını çok da girift detaylara sokmanın gereği olmadığını düşünüyorum.  Çünkü Prof. Dr. Mihail F. Kostarev’in Şamanizm felsefesini özetlediği tek bir cümle bize bu konuda ışık tutacaktır[1]: “Orman için kötü ve zararlı olan bizler için de kötü ve zararlıdır. Kostarev’in bizler diye tanımladığı şeyin insanlar olduğu ve kamuoyunu da insanların bütünü olarak yorumlayabileceğimize göre önermeyi ormanlar açısından şu şekilde ifade etmek yanlış olmayacaktır: “Ormanların yararına olan kamunun da yararınadır.”

Ormancılık bilim ve mesleği, sık sık vurguladığım gibi ormanı ve doğayı koruma ihtiyacı nedeniyle şekillenmiştir. Ormancılığın özünde ormandan yararlanma değil ormanı koruma yatar. Zira insanoğlu [2] ormancılık ortaya çıkmadan önce de ormandan hep yararlandı. Ormancılık ormanın devamlılığı üzerine, yani ormanı koruma anlayışı üzerine şekillendi.

Aslında anlatmaya çalıştığım kısaca şu: Ormancının işi doğayı, ormanı korumaktır. Ormancı ormancı gibi düşünmelidir; madenci, inşaatçı, ekonomist ya da finans uzmanı gibi değil. Ormancı böyle düşündüğü içindir ki başka hiç kimsenin doğayı korumaktan söz etmediği dönemlerde doğa koruma önlemleri üzerine kafa yormuş, yasal düzenlemelere ön ayak olmuş ve uygulamalar gerçekleştirmiştir. Kanıt mı istiyorsunuz? Buyrun:

İstanbul Havalimanı’nın yapımı sırasında büyük bir ağaç katliamına sahne olan İstanbul Kuzey Ormanları için de Muhafaza Ormanı olsun kampanyası yapılmış ancak başarılı olunamamıştı.

Daha 1924 yılında çıkarılan 504 sayılı Türkiye’de Mevcut Bütün Ormanların Bilimsel Yöntemlerle İdare ve İşletilmesi Hakkında Kanun’un 8’inci maddesi,  toprağı koruma ve su rejimini düzenleme açısından önem taşıyan ormanların Muhafaza Ormanı olarak ayrılmasını ve bu ormanlarda kesim yapılmasının yasaklanmasını hükme bağlamıştır. Sorarım size, savaştan yeni çıkmış bitap bir ülkede toprağı korumaktan, su rejimini düzenlemekten, muhafaza ormanı tesisinden, odun kesiminin yasaklanmasından söz edebilecek meslek hangisidir? 1857 yılında kurulan Orman Okulu’nun oluşturduğu ormancılık birikimi doğa koruma açısından bu şekilde öncülük görevini üstlenmiştir.

Muhafaza ormanlarının ardından Milli Park kavramı da ülkemize 1956 tarihli ve halen yürürlükte olan 6831 sayılı Orman Kanunu ile girmiş, Prof. Dr. Selahattin İnal, M. Zekai Bayer gibi ormancılar bunun için büyük çaba harcamışlardır. Nihayet 1958 yılında ülkemizin ilk milli parkı olan Yozgat Çamlığı ilan edilerek doğa koruma tarihi açısından çok önemli bir aşama daha kaydedilmiştir. Ormancıların hem çevre bilimleri hem de doğa koruma açısından öncülüğünü, 1990’lı yılların başucu kitabı olan Ekoloji ve Çevre Bilimleri’nde Fikret Berkes ve Mine Kışlalıoğlu da açıkça dile getirmektedir.[3]

Bu kadar uzun giriş bölümünü ormancıların, daha doğrusu orman mühendislerinin yasal meslek kuruluşuna bağlantı yapmak üzere yazdım. Şimdi konunun özüne gelelim.

Orman Mühendisleri Odası

TOD’dan sonra en köklü ormancılık örgütü Orman Mühendisleri Odası (OMO)’dır. TOD, Türkiye Mühendis ve Mimar Odaları Birliği (TMMOB)’nin kurulması için çaba harcayan kurumlardan biridir ve TMMOB’nin yasal olarak kuruluşunu sağlayan 6235 sayılı kanunun kabul edilmesinin ardından 18-22 Ekim 1954 tarihlerinde yapılan TMMOB 1. Genel Kurulu’na delege gönderen az sayıdaki kuruluş arasında yer almış; bu genel kurulla birlikte kurulan 10 odadan [3] biri olan OMO’nun çekirdeğini oluşturmuştur.

Kuruluşundan sonra OMO genel olarak ormanların korunması hattında saf tutan bir meslek kuruluşu olmuştur. Yaklaşık 30 yıldır yakından takip edebildiğim oda seçimlerinde daima siyasi eğilim çekişmeleri olagelmiştir. Bunu anlamak zor olsa da hemen bütün odalarda bu çekişme yaşanmaktadır. Ne var ki, 2018 yılında yapılan seçimlerden sonra OMO, kişisel görüşüme göre doğa koruma konusunda en geride kalan TMMOB kuruluşu haline gelmiştir. Diğer bir söyleyişle, doğa korumanın temellerini atan mesleğin odası ormanların çeşitli yöntemlerle tahribinin destekçisi rolüne bürünmüştür.

AKP iktidarı, özellikle 2010’lu yıllarda sermayeci-doğa tahribatçı politikalarına destek oluşturmak üzere OMO ile yakından ilgilenmiş, bu odayı kendi yandaşlarınca yönetilen bir payanda haline getirmek için yoğun çaba sarf etmiştir. Öyle ki OMO dahil olmak üzere “ele geçirmeyi” başaramadıkları diğer TMMOB kuruluşlarını denetleyebilmek amacıyla 2016 yılında kamuoyunda çok tartışılan bir bakanlar kurulu kararı çıkarmayı bile göze alarak odaların idari ve mali denetimlerinin ilgili bakanlıklar tarafından yapılması gibi demokrasi ile taban tabana zıt bir uygulamayı başlatmışlardır. Nihayet 2018 yılında yapılan seçimlerde OMO’nun pek çok şubesinin ve merkezinin yönetimini hükümet yanlısı Birliğe Çağrı grubu kazanmış ve OMO neredeyse hükümetin bir yan kuruluşu haline gelmiştir.

Neden böyle düşünüyorum? Sadece oda yönetimini hükümet yanlısı bir grup kazandığı için mi? Elbette hayır. Oda yönetiminin ideolojik olarak nerede durduğu beni hiç ilgilendirmez. Zira bir önceki oda yönetimi de ideolojik olarak bana yakın bir yönetim değildi. Ama ormanların yanında duruyor, ormanların korunması için ormancı hassasiyeti ile davranıyorlardı. Yani beni ilgilendiren oda yönetiminin ideolojisi değil, ormanların korunması açısından nerede durduğudur.

2018’de günümüze geçen iki yıllık dönemde ormanların odak noktayı oluşturduğu, doğanın zarar gördüğü onlarca olay yaşandı ve yaşanmaya devam ediyor. Bunlardan herhangi birinde OMO’nun ormanları korumak konusunda tavır aldığını hatırlayan var mı? Bırakalım bunu bir yana, başkanlığını 2015 seçimlerinde AKP’den milletvekili aday adayı olan ve kendini “ak kadroların bir neferi” olarak tanımlayan bir orman mühendisinin yaptığı OMO’nun 24 Haziran 2018 seçimlerinden önce bir kamuoyu açıklaması yaparak;

“…TMMOB Orman Mühendisleri Odası Yönetimi olarak, Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan’ın Liderliğini, güçlü Cumhurbaşkanlığı ve güçlü meclis ile birlikte, Ülkemiz ve Aziz Milletimizin bekası olarak görüyor ve desteklediğimizi kamuoyuna açıkça ilan ediyoruz…”

demesine şaşırır mısınız? Şaşırmayın, ileri demokrasi işte böyle bir şey. Yandaşsanız, hangi koltukta oturursanız oturun her şeyi söyleyebilirsiniz. Böylelikle siyaset size daha önce ulaşamadığınız makamları sunabilir belki de. Ama yanlış bir şey görüyorsanız ağzınızı açmadan önce terörist, vatan haini, fetöcü vb. etiketlerin üstünüze hemen yapıştırılacağını göze almalısınız.

Bir önceki oda yönetimince ormanların ve ormancıların haklarını korumak amacıyla idari yargıda açılmış davalardan sözünü ettiğimiz oda yönetimi tarafından feragat edilmesinin nedeni ne olabilir? Bunu özellikle ormancı meslektaşlarıma sormak istiyorum. Örneğin, İstanbul 7. İdare Mahkemesi’ndeki 2016/1866 sayılı davadan neden feragat edilmiştir? OMO yönetimi İstanbul Zekeriyaköy’de 31 bin 305 m2 orman alanının OGM tarafından kiraya verilmesinde nasıl bir kamu yararı görerek bu idari işlemin yandaşı haline gelmiştir? Veya yine, yeni OMO yönetimi Danıştay 8. Dairesi’nde 2016/9355 sayı ile eski yönetim tarafından açılan davadan hangi gerekçeyle çekilmiştir? Acaba devlet ormancılık kuruluşlarının ve bu kuruluşların yöneticilerinin oda seçimlerinde bu gruba oy verilmesi için yaptığı yoğun baskının karşılığı mıdır bu feragatler?

İki yıl geçti ve yeni bir seçim dönemi başladı. Yakında merkez seçimleri de yapılacak. Malum grup bilindik yöntemlerle kamu çalışanı ve kamu çalışanı adayı olan tüm orman mühendislerini yakın markaja almış durumda. Daha fazla odun üretimi için sözleşmeli olarak göreve alınacak 1200 orman mühendisinin, yine bu dönemde yapılan ve adalet ilkesine bütünüyle aykırı bir düzenlemeyle uygulamaya sokulan mülakatları da tamamlandı. Ama kimlerin işe alınacağı halen açıklanmıyor. Acaba neden? Seçim sonuçlarına göre mi karar verecek dersiniz 181 yıllık Orman Genel Müdürlüğü? Yok canım, hiç olur mu öyle şey? Böyle şeyler şeytanın bile aklına gelmez zira!

Sözü çok uzattım biliyorum. Ama merak edip Birliğe Çağrı Grubu’nun bu seçimler için neler vaat ettiğine baktım. Gizli saklı değil, web üzerinden ilan etmişler.[5] Bütün hedeflerini 43 maddede toplamışlar. İster inanın ister inanmayın ormanların ve doğanın korunması anlamında yalandan da olsa tek bir hedef yok. Ama ne var biliyor musunuz? “Türkiye’nin 2023 yılına ilişkin 500 milyar dolar ihracat hedefine dönük bir ormancılık vizyonu oluşturmak!” diye bir hedef var. Breh, breh, breh! Bunun daha açık ifadesi nedir biliyor musunuz? Ormanları, para getirecek her türlü projenin emrine sunacak bir ormancılık vizyonu!

Ülkede doğa korumaya öncülük eden bir mesleğin bu hallere düşmesi yahut düşürülmesi içimi sızlatıyor. Eminim bu meslek için yıllarını harcayıp bu dünyadan ayrılan onlarca yerli ve yabancı hocanın, meslek büyüğünün de kemikleri sızlıyordur. Binlerce genç orman mühendisi iş umuduyla, binlerce çalışan orman mühendisi de aman başıma bir iş gelmesin kaygısıyla sandığa gidecek. İnsanım, anlayabiliyorum. Fakat orman kalmayınca orman mühendisine de ihtiyaç kalmayacak. Umarım onlar da beni anlarlar.

Ve son söz: Bu günler de bir gün tarih olacak. Ama altın harflerle değil kapkara yazılarak.

***

[1] Kaynak: Davletov, T.B. 2019. Şaman: Doğanın Şifası Uyanınca. Asi Kitap, İstanbul. s. 130.

[2] Kadın haklarının sıkı bir savunucusuyum; ancak, konuyu insanoğlu demeyin insanlık deyin, bilim adamı demeyin bilim insanı deyin, şöyle demeyin böyle deyin gibi işlevsiz şekilciliğe indirgemenin kadın hakları mücadelesine yarardan çok zarar getirdiğini düşünüyorum. Bu nedenle farklı düşünenlerden özür dileyerek insanoğlu demeyi tercih ediyor ve buradaki oğul sözcüğünü kesinlikle cinsiyetle ilgili bir kavram olarak değerlendirmiyorum.

[3] Berkes, F., Kışlalıoğlu, M. 1990. Ekoloji ve Çevre Bilimleri. Remzi Kitabevi, İstanbul.

[4] Diğer odalar: Elektrik MO, Gemi MO, Harita ve Kadastro MO, İnşaat MO, Kimya MO, Maden MO, Makine MO, Mimarlar O ve Ziraat MO’dur.

[5 http://www.birligecagri.com/birlige-cagri-grubu-2020-secim-bildirisi/

Kategori: Hafta Sonu

Dış Köşe

Yağma projeleriyle talan edilen Kuzey Ormanları can çekişiyor – Melis Alphan

Marmara Bölgesi’nin yaşam kaynağı Kuzey Ormanları’nın yağma ve rant projeleriyle talanı durdurulmazsa, başta 16 milyon İstanbullu olmak üzere, bölgede yaşayan insanların geleceği tehlikede.

Orman, açık alan, sulak alan, kayalık, kumul, longoz gibi çok farklı ekosistemlere sahip Kuzey Ormanları’nda 15 Önemli Doğa Alanı (ÖDA) bulunuyor.

Burada, üç farklı iklim bölgesi buluşup geçiş alanı oluşturduğu için biyoçeşitlilik çok zengin. Kuzey Ormanları’nda 46 farklı ağaç, 3 bin bitki ve 2800 otsu bitki türü ile endemik bitki taksonlarının yanı sıra, 48 memeli, 350 kuş, 350 balık ve 45 sürüngen/kurbağa türü yaşıyor. Burası aynı zamanda, dünyanın önemli kuş göç yollarından.

Orman köyleri, arkeolojik varlıklar, kaleler, köprüler, tarihî yollar, su kemerleri ve endüstri mirası yapıları ise Kuzey Ormanları’ndaki kültür varlıklarını oluşturuyor.

Kuzey Ormanları’na gözümüz gibi bakmamız gerekirken, doğa katili mega rant projeleri olan 3. Köprü, otoban ve İstanbul Yeni Havalimanı, Kuzey Ormanları’nın kalbine hançeri sapladı.

Osmanlı’nın son döneminde bile, Kuzey Ormanları atlı muhafaza birliklerince korunuyordu. Şimdilerde, yüzyıllarca değeri bilinmiş Kuzey Ormanları’nın talanını canımız yanarak izliyoruz.

BARAJ, OTOBAN, BORU HATTI VE RANT PROJELERİ KUZEY ORMANLARI’NI BİTİRECEK

Kuzey Ormanları Savunması, Marmara Bölgesi’nin yaşam kaynağı olan Kuzey Ormanları’nı bekleyen tehlikelere ısrarla dikkat çekiyor.

Bu tehlikeler neler diye bakacak olursak:

  • Öncelikle, İstanbul’un su kaynakları kurutulduğu için, kente su yetiştirmek adına İğneada Longozları ile Karanlık Vadi’ye baraj yapılacağı, orman ve tarım arazilerinin sular altında kalacağı, yani bu iki cennetin ölüm fermanının imzalanacağı söyleniyor.
  • Biliyorsunuz, bir toprağın oluşması asırlar sürüyor. Ormanlar katledilerek açılan taş, kum, kömür ve maden ocakları ise oluşumu asırlar alan bu verimli toprağı kazıp taşını ve kayasını çıkarıyor, suyu havayı kirletiyor ve ur gibi büyüyerek ormanı yiyip bitiriyor. Şimdi, ‘Kuzey Marmara Otobanı’ adlı yağma projesine gereken inşaat malzemesinin yakındaki ormanlar tıraşlanarak açılacak taş ocağından karşılanacağı konuşuluyor.
  • Kuzey Ormanları artık, ormanı bölüp yaban hayatı parçalayan ulaşım, enerji, su, doğalgaz nakil ve iletim hatları projelerinden yorgun düşmüş vaziyette. Ama hâlâ hırpalanmaya devam ediyor. 200 milyon yaşındaki Ballıkayalar Kanyonu’nun içinden otoban geçirileceği, 17 bin ağacın kesileceği haberleri geliyor. Rusya’dan başlayıp Kırklareli’nden yeryüzüne çıkacak ‘Türk Akım’ adlı Rus doğalgaz boru hattı için Kıyıköy’den Vize’ye kadar 30 kilometre boyunca ormanın tahrip edileceğini biliyoruz; bu kez de ıstrancalarda yaban hayat dikenli tellerle ikiye bölünecek.
  • “Türkiye, ormanı arsaya çevirip yağmalayan, orman köylerinin çevresindeki her boşluğa rant projeleri yapan iktidar destekli inşaat ağalarından çok çekti” diyen Kuzey Ormanları Savunması, ormanın pek çok yerinde ‘boş’ alanların etrafına çit çekilerek işgal edildiğini, İmar Barışı adlı yağma yasasının yeni bir ‘ormana hücum’ dalgasını tetiklediğini ifade ediyor.

Ama sanmayın ki Kuzey Ormanları’nın önündeki tehlikeler ve tahribat bunlarla sınırlı…

Trakya’da yapımı planlanan ve çevreye zehir saçacak termik santrallar; İğneada’da planlanan ölümcül nükleer santral; orman çevresindeki tarım havzalarına kurulan denetimsiz sanayi tesisleri; ormanı çöplüğe çeviren çöp depolama/yakma/eleme tesisleri, hafriyat döküm sahaları; orman sahillerini tahrip eden liman ve deniz dolguları; ormanın beslendiği yeraltı sularına el koyarak satan su şirketleri; ‘ormanın içinde ve kenarında yer alan askerî alanlara göz dikip yapılaşmaya açmak için çalışan rant odakları; kent ormanı, tabiat parkı’ gibi isimlerle ormanı ticari bir yere, ‘gençleştirme ve seyreltme’ adı altında ormanı ‘odun pazarı’na çeviren orman işletme uygulamaları; hayvanları katleden av çeteleri…

KUZEY ORMANLARI ‘MUHAFAZA ORMANI’ İLAN EDİLMELİ

Kuzey Ormanları bu kötülük ve açgözlülük karşısında ne kadar ayakta kalır bilinmez. Ama unutmamalı ki, Istrancalardan Melen çayına kadar olan coğrafyada Türkiye nüfusunun 4’te 1’i yaşıyor.

Kuzey Ormanları’nı korumamak gibi bir seçeneğimiz yok.

İşte bu yüzden, Kuzey Ormanları Savunması, söz konusu ormanların ‘Kuzey Marmara Muhafaza Ormanı’ adı altında en üst seviyede korumaya alınması amacıyla kampanya başlattı.

Kuzey Ormanları’na böylesi bir koruma kalkanı kazandırılmadığı müddetçe, 16 milyon İstanbullu başta olmak üzere, bölgede yaşayan milyonlarca insanın bir geleceği olmayacağı ortada.

Kampanyada en öncelikli talepler; Marmara Bölgesi’nin sınırlı doğal kaynaklarını yutan İstanbul’un nüfus artışının engellenmesi, İstanbul Kuzey Ormanları’nı inşaat şirketlerinin yağmasına açan Kuzey Marmara Otobanı’nın durdurulması ve Kanal İstanbul başta olmak üzere İstanbul’u kuzeye doğru büyütmeye çalışan tüm projelerden vazgeçilmesi.

Belgrat Ormanı nasıl 1950’de Bakanlar Kurulu kararı ile ‘Muhafaza Ormanı’ statüsüne kavuşup bu sayede bugüne kadar varlığını koruyabildiyse, bugün de Kuzey Ormanları ekosistemini oluşturan tüm ormanlık alanlar 6831 Sayılı Orman Kanunu’nun 23. Maddesi ve ‘Muhafaza Ormanlarının Ayrılması ve İdaresi Hakkında Yönetmelik’ hükümlerine dayanarak ‘Muhafaza Ormanı’ kapsamına alınmalı.

Kuzey Ormanları Savunmasının bu çağrısına tüm Türkiye’nin, bilim insanlarının, yerel yöneticilerin, doğaseverlerin, aklını ve vicdanını kaybetmemiş herkesin destek vermesi gerekir.

(Artı Gerçek’den alınmıştır.)

 

Kategori: Dış Köşe