Hafta SonuHaftasonuKitapKöşe YazılarıManşetYazarlar

Değişen çocukluk, değişen doğa ve Serhan Ada’nın çocukluk denemeleri

Çocukluğa dair en gerçekçi ve yalın anlatımlardan biri, Virginia Woolf’a aittir. Woolf, çocukluğun insanın sonraki hayatını nasıl etkilediğini şöyle dile getirir: “Birinin geçmişi… Çocukların bahçede koştuğunu görüyorum. Gecede denizin sesi. Neredeyse hayatın kırk yılı, hepsi onun üzerine kurulu, öyle nüfuz etmiş ki asla açıklayamam.” Onun bu anlatımına daha önce başka bir yazımda da yer vermiştim. Yazar, çocukluğumuzun hayatımızın geri kalanına nasıl tesir ettiğini, nasıl tekrar tekrar geriye baktığımızı öyle güzel anlatır ki! Bu nedenle, Woolf’un dile getirdikleri defalarca hatırlanabilir. Çocuklukta yaşanan her şeyin, iyisi ve kötüsü ile, bizi ve geleceğimizi şekillendirmesi ve her şeyin çocukluğun üstüne inşa edilmesi ne kadar doğru bir tespittir. Çocukluk anavatanımızdır.

Serhan Ada da “Geçen Yüzyılın Ortasında Çocukluk Nesneleri” isimli son kitabı ile, bir kez daha anavatanımızın kapılarını aralıyor. Kitap, Ada’nın köklerinin dayandığı yer olan Girit’e, dedesinin duyduğu özlem ile bitiyor: Anavatana duyulan özlem… Serhan Ada, bunu özellikle mi kurgulamış, yoksa bellek müthiş bir oyunu ile iki nesil öncesinin geçmişini mi kurcalamış bilinmez. Bu soruyu, kitabın yazarına sormak lazım.

Büyülü bir anlatıma sahip olan bu kitap, neleri çağrıştırmıyor ki! Emile Ajar’ın (aslında Romain Gary) “Onca Yolsulluk Varken” romanında nasıl Momo, Madam Rosa’yı gençliğinde neye benzediği görmek için onu geri vitese takıyorsa, Ada da bizleri geri vitese takarak çocukluğumuza götürüyor. Değişen çocukluk ve değişen doğa. Kitapta anlatılan bir çok hikaye, daha doğrusu bellekte kalan bir çok anı, insanın doğa ile olan ilişkisinin 50-55 yıl gibi kısa sürede nasıl tahribat boyutlarına ulaştığını da anlatıyor. Serhan Ada, kitabı tabii ki bu amaçla yazmamış. Kitabın başında kendisinin de belirttiği gibi, Walter Benjamin’den esinlenerek kendi belleğinde kalan sisli anıları gün yüzüne çıkarmaya çalışmış. Ancak farkında olmadan, doğa ile insan ilişkisinin çok kısa bir sürede nasıl değiştiğini de pek güzel anlatmış.

Plastik atıklardan oluşan insan yapımı yedinci kıtanın olmadığı bir dünya, yoğurtçudan yoğurt almak için evlerden götürülen kapların önce darasının alındığı (darasını almak lafını şimdilerde kaç çocuk biliyor acaba?) bir dünya, çocukların sokakta oynayabildiği ve bazı oyuncaklarını kendilerinin imal ettiği bir dünya, balıkların adabı ile avlandığı bir dünya. Bütün bölümleri burada tek tek anlatarak okumak isteyenlerin hayal dünyasına müdahale etmek istemem. Ancak, özellikle doğa ile ilişkilerimizde gelinen noktayı bir kez daha hatırlatmak amacı ile, beni en çok etkileyen bir kaç bölüme değinmek istiyorum.

Balıkçıların lüfer avına çıkmasının ritüeli, balığı büyük bir zarafet ile avlayabilmenin güzelliği, bana doğaya olan şükran duygumuzu ve saygımızı anımsattı misal. Oysa şimdilerde balıklar böyle sabır, emek ve saygı ile avlanmıyor. Trol, gırgır ve daha ne varsa bunlar ile dalınıyor denizlere. Köroğlu, ne güzel söyler, “Tüfek icat oldu, mertlik bozuldu” diye. Gerçekten de insanın doğaya, diğer canlılara karşı mert olmayan bir şekilde hükmetme isteği artık sınır tanımıyor.

Serhan Ada.

Çocukların sokaklarda oynayabilmesinin güzelliği de kitapta farklı bölümlerde yer alıyor. Ama çocukların toplandığı alanı anlatan bölüm ayrı bir güzel; o gün oynanacak oyunlara o alanda karar verilmesi ve günün sonunda muhasebenin yapılması için evlere dağılmadan önce gene bu alanda toplanılması… Kitapta anlatılan olaylar ile benim çocukluğum, zaman açısından birebir örtüşmese bile, oyunların sokaklarda oynanabildiği döneme denk gelen bir çocukluk yaşadım ben de. Saklambaç oyununda ebe, çocuklardan birinin adını yanlış söylediğinde çanak çömlek patladı diye bağırırdık ve bu sesler bütün sokaklarda yankılanırdı. Muhtemelen bu sesler, evlerde iş yapan annelerin içlerini ısıtırdı. Ne çocukların oynayabileceği sokak kaldı, ne de nesilden nesile geçen oyunlar ile çanak çömlek patladı diye bağıran çocuklar. Nasıl bir değişimdir bu! Sadece 40-50 yılda unutulmaya yüz tutan ne çok güzellik var. Dünya, nereye koşuyor ve koşarken arkasında nasıl güzellikler bırakıyor…

Kitaptaki anılara ait son bölüm ise, değişen iklimler ve zorunlu göçlerin nelere yol açabileceğinin habercisi. İnsanların, sebep ne olursa olsun alıştıkları yaşamdan koparılmaları ya da kopmak zorunda kalmaları hüzünlü, hem de çok hüzünlü… Son yıllarda yapılan çeşitli çalışmalar çocukların, kadınların ve yaşlıların bu göçlerden nasıl etkilendiğini, ruh hallerinin nice olduğunu araştıyor.  Ama sanırım, aslında bu ruh halinin nice olduğunu en güzel Dadaloğlu anlatmış.  Osmanlının güneyde mevsime bağlı olarak konup göçen aşiretleri, güvenlik nedeni ile yerleşik düzene zorlayan fermanı güneye ulaşınca, Dadaloğlu sazı eline almış ve “Göründü de Hemite’nin Kalesi, hiç gitmiyor aşiretin belası…Devemiz gelirdi tütülü bazlı, tütülün sesi de bülbül avazlı” diye ağıt yakmıştır.

Babam, ne zaman efkarlansa, sıkılsa bu ağıdı söylerdi. Ben de belli bir yaşa kadar bu ağıdı, bizim aşiretin ağıdı sanırdım. Ne de olsa atalarım da bir zamanlar develeri ile kışın Andırın-Kadirli tarafındaki topraklarına çekilen, yazın Göksun çevresindeki yaylalarına inen, göç yolunda Hemite Kalesi’ni gören, toprak sahibi olmayı ve tahsili zenginlik ile eşdeğer tutan o yörenin belirli aşiretlerindenmiş. Dadaloğlu’nun yaktığı ağıt, belki de güneydeki yerleşik düzene zorlanmaktan nasibini alan bütün aşiretlerin ağıdı idi.

Kitabın yazarı Ada’nın dedesinin, rakı sofrasında hüzünlenip, Ada’nın bilmediği bir dilde usulca şarkı söylerken gözlerinden süzülen iki damla yaş çok şey anlatıyor. O göz yaşlarında aslında çocukluğun anavatanına duyulan özlem var.  Göçün hüznünü, en güzel o iki damla gözyaşı anlatıyor. Tıpkı, Mert Gökalp’ın çektiği “Lüfer” isimli belgeselde, göç zamanı geldiğinde Karadeniz’e geri dönmek icin yola koyulan lüferin, Boğaz’ın çıkışında dalyanlara takılmasını ve oradan çıkabilmek için yürek dağlayan çırpınışlarını izlerken gözünüzden süzülen iki damla yaşın anlattığı hüzün gibi…

Kategori: Hafta Sonu

ManşetTürkiye

TÜİK: Türkiye balık ihtiyacını artık çiftliklerden karşılıyor

İstatistik Kurumu’nun verilerine göre, avlanan balık miktarı azalırken, yetiştiricilik artıyor. Sadece avlanan hamsi 17 yılda yarı yarıya azaldı. Nedeni ise denetimsizlik ve plansızlık. Kişi başına balık tüketimi de geriliyor.

Denetimsizlik ve plansızlık nedeniyle avcılıkla elde edilen balık miktarları azalırken, yetiştiricilik arttı; su ürünleri üretimi 2018 yılında bir önceki yıla göre yüzde 0.3 azalarak 628 bin 631 tona geriledi. Avcılıkla elde edilen hamsi 17 yılda yarı yarıya azaldı.

Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) verilerine göre 2018 yılında su ürünleri avcılığı 2018 yılında yüzde 11.4 azalırken, yetiştiricilik yüzde 13.8 arttı. 2001 yılında hamsi avcılığıyla elde edilen hamsi miktarı 320 bin ton iken, geçen yıllar içinde bu sayı neredeyse yarı yarıya azalarak 158 bin tona geriledi. Türkiye’de en çok tüketilen balık türü açık ara farkla hamsi. Diğer taraftan hamsi avcılığı ile elde edilen hamsi miktarı yıldan yıla azalıyor.

Diğer balık türlerinde de benzer azalmalar söz konusu. 2001-2018 yılları arasında istavrit 26 bin tondan 13 bin tona, lüfer 13 bin tondan 2 bin tona, barbun 2 bin 500 tondan 1,500 tona geriledi.

2018 yılında Türkiye’de su ürünleri üretiminin yüzde 35.3’ünü deniz balıkları, yüzde 9.9’unu diğer deniz ürünleri, yüzde 4.8’ini iç su ürünleri ve yüzde 50’sini yetiştiricilik ürünleri oluşturdu.

TUİK verileri bölge bazında değerlendirildiğinde, deniz ürünleri avcılığıyla yapılan üretimde Doğu Karadeniz Bölgesi (yüzde 31.5) ilk sırada yer aldı. Bu bölgeyi Batı Karadeniz (yüzde 30.6), Marmara (yüzde 18.4 ), Ege (yüzde 15) ve Akdeniz Bölgesi (yüzde 4.5) izledi.

Yıllık kişi başına balık tüketimi ise 2007 yılında 8.6 kg iken 2018 yılında yaklaşık 2.5 kg azalarak 6.1 kg’a geriledi.

 

Kategori: Manşet

Dış Köşe

Balık Bereketi – Levon Bağış

Bu  yazı agos.com.tr sitesinden alındı

Zafer takları komutanların
Adsız mezarlar askerlerin.
Köprü
Gölgesinde kalan
Meçhul balıkların anıtı’’
Gündüz Vassaf
Av yasağı bitimi her sene haberlere konu olur. Bütün bir yazın ardından ilk defa balığa çıkan vapur büyüklüğünde teknelerin görüntülerini paylaşır televizyon muhabirleri. Ve sanki çok matah bir şeymiş gibi  o koca teknelerin ağzına kadar balık dolu halde hale girişleri çekilerek her sene yapılan rutin haber bitirilmiş olur.

Aslına bakarsanız bütün bir yaz sezonu balıklar yavrulayabilsin diye yapılan bu yasağa kimin ne kadar uyduğu bile tartışmalıyken sırf bu görüntüler bile çağımızın aç gözlülüğün sembolüdür.

İlk tutulduğunda sudan ucuza satılan balıklar neredeyse son tanesine kadar avlandığından bir zaman sonra fiyatları ilk tutulduklarının beş katına çıkar. Balık bu nedenle sürekli fiyatı değişen bir yiyecek olarak insanların sofralarına koymakta epey çekingen davrandıkları yiyeceklerden birisi oluverir.

Balığın az tüketiliyor olmasının tek sebebi bu olmasa da bu da önemli nedenlerden birisi bence. Bugün ülkemizde bir yılda kişi başı altı buçuk kilo balık tüketiliyor ki bu bile başlı başına balıkla aramızın pek hoş olmadığının kanıtı.

Oysa sadece İstanbul’un tarihi, bir zamanlar bugünden daha fazla çeşitliliğe sahip olduğumuzun göstergesi.

İstanbul’un en önemli anlatıcılarından Eremya  Kömürciyan ‘’17. Yüzyılda İstanbul’’ kitabında diyor ki “Yüz kadar cins rengârenk balıklar tablaya serildiğinde, tablalar bahar mevsiminde bir çiçek bahçesini andırır”

Yine 1910-1917 yıllarında İstanbul Balıkhanesi Müdürlüğü yapmış Karekin  Deveciyan mevsimine göre günde 80 cins balığın İstanbul Balık Hali’ne girdiğini anlatıyor.  Deveciyan yazdığı ‘Türkiye’de Balık ve Balıkçılık’ kitabında 1912 senesinde İstanbul’da avlanan lüfer miktarının 380.000 kilo olduğunu söylüyor. Bugün avlanan ise bu rakamın nerdeyse 5’te biri kadar.

Geçmişin bu bereketli günlerini yapılan yanlış ve açgözlü avlanma nedeni ile epey özlerken bu sene av sezonu bereketli haberler ile başladı. Balıkçılar uskumru tutmuşlar. Hem de bol miktarda varmış denizlerde. Uskumru Marmara Denizi’nde tutulan en lezzetli balıklardan birisi. Bana kalırsa en lezzetlisi diyebilirim. Gerçi bu sözüme itiraz edecek çok fazla lüfer sever biliyorum ama uskumruyu ezdirmem.

Çok sevindirici bir haber olmasının esas sebebi ise bu balığın lezzeti değil, bir zamanların bu en kıymetli balığının neredeyse otuz yıldır hemen hemen hiç tutulmuyor olması.

Üstelik uskumru sadece pişirilip yenilen bir balık değil. Bir defa İstanbul mutfağının en iyi mezelerinden birisi ‘çiroz’ içleri iyice temizlenen , sonrasında 10-12 saat tuzda bekletildikten sonra iplere dizilip açık havada kurutulan uskumrudan yapılır. Eski boğaz ve ada fotoğraflarında bolca görülen bu çiroz kurutma tezgahları belki yeniden karşımıza çıkar diye umutlanıyor insan.

Aynı şekilde artık neredeyse unutulan uskumru dolması da yapılmaya başlanacak diye de umutlanıyorum. Ustalık isteyen bir iştir uskumru dolması yapmak. Balığın kılçığı ve iç eti ustalıkla çıkartılıp bol soğan ve baharatlı bir iç ile beraber tekrar balığın içine doldurulup sonradan pişirilen bir balık dolmasıdır bu ağzımıza layık dolma. Balığı parçalamadan içini çıkarmak ise epey zordur. Unutulmuş olmasının sebebi ise ustalık istemesinden değil. Yıllardır Marmara’dan bu balığın çıkmıyor olmasından. Çünkü uskumru dolması yapmak için irice uskumrulara ihtiyaç duyulur. En lezzetli yemek yazılarını yazan Selim İleri bu yemekten bahseder;
”Marmara’da artık pek görülmeyen uskumru, elli yıl öncesinin Kadıköy Çarşısı’nda handiyse sıradan bir balıktı, boldu, ucuzdu. Uskumru dolması beceri istediğinden, her evde yapılmaz, ama şık, lüks mezecilerde büyük beyaz kayık tabaklarda alıma sunulurdu.”

Nâzım Hikmet, hapishanede yazdığı Memleketimden İnsan Manzaraları kitabında Kurtuluş Savaşı’nın ortasında İstanbullu Şoför Ahmet’e hatırlatır uskumru dolmasını:
“Hani, uskumru dolmasına da bayılırım pek.
Yaldızlı kuyruğundan tutup
bir salkım üzüm gibi yersin”

Bu balığın ya da denizlerimizde diğer herhangi bir balığın ardından ağıtlar yakacak , şiirler yazacak kadar kıymetli olmasını sağlayan , sadece oburların gırtlağını şenlendirmesi değil elbette. Yemeklerin, mezelerin, yüzyıllardır süren ritüellerin şehrin kültürünü yaratan en önemli unsurlardan olduklarını düşünüyorum.

Balığımızı soframızı kaybedersek kültürümüzü de kaybediyoruz. Pişirilmiş mutfak süngeri gibi çiftlik balıklarına, kötü malzemeden yapılmış basit mezelere mahkum olmak, şehrini de kaybetmek anlamına geliyor. Kendi doğduğu büyüdüğü milyonluk şehirlerde kendini evinde hissedeceğin bir elin parmağı kadar mekanın olmaması bizim çağımızda yaşayanların laneti herhalde.

Denizin bereketine saygılı olmazsak, şehrimizi, onu şehir yapan ruhu da kaybedeceğiz. Bu nedenle bir şey yapmamız lazım. Balığın kaybolmasına, bol olduğu vakitte köküne kibrit suyu ekecek kadar avlanmasına belki biz mani olamayız ama alışveriş yaparken lokantada sipariş verirken duyarlı davranırsak balıkçıların da aç gözlüğüne karşı çıkmış oluruz.

Avlanması tamamen yasak olan Orfoz, Lağoz gibi balıkları, 24 santimin altındaki yavru lüferleri almamak, satanlardan şikayetçi olmak bizim için bir başlangıç olabilir…

Levon Bağış – Agos

Kategori: Dış Köşe

ManşetTarım-Gıda

Sürdürülebilirlik adına uzlaşı kolay değil: Lüfer hala 20 cm!

Bu sabah saat 9.30’da başlayan ve Ankara’da Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı (GTHB) kampüsünde gerçekleşen istişare toplantısının ikinci yarısı da tamamlandı.

4/1 numaralı Su Ürünleri tebliği için düzenlenen ve Su Ürünleri Kooperatifleri Birlik başkanları, üst birlik başkanı, akademisyenler ve Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı, Balıkçılık ile Su Ürünleri Genel Müdürlüğü uzman, denetçi ve bürokratlarının katıldığı bu toplantı, 2012 yılında gerçekleşen bir önceki toplantıya göre çok daha sakin ve uzlaşı dolu geçmiş görünüyor.

Sivil toplumun ve gazetecilerin kabul edilmediği istişarenin ilk bölümünde Adalar bölgesi yasakları ve gırgır ağları ile avlanma derinliğine ilişkin görüş ve öneriler tartışılmıştı.

İstişare toplantısının ikinci yarısında beklendiği üzere lüferde boy yasağı tartışmalara damgasını vurdu.

34

Aslında lüfer balığı 1986 yılından bu yana tebliğ tartışmalarının önemli bir parçası. Ticari olarak son derece değerli bir av olan lüfer balığı boy boy aldığı isimlerle her ekonomik katmana hitap eden, balık tüketerek sağlıklı protein edinimi arzulayan sokaktaki sıradan tüketicinin sevdiği ve yolunu gözlediği bir tür.

Lüfer balığı, ya da literatürdeki ismiyle Pomatomus saltatrix, sularımızda gerçekleştirilmiş en güncel araştırmaya göre, verimli üreme boyuna ancak çatal boy 24-25 cm arasında ulaşan bir tür. Bir canlının üreme hızıyla avlanma hızı arasında, en az bir kez üremesine fırsat verilecek düzenleme yapılması, FAO dahil pek çok uluslararası kurum ve kuruluşun öneri ve talepleri arasında. Bu nedenle, lüferde de avlanma boyunun en az üreme boyu olması bekleniyor. Lüfere ilişkin sularımızda gerçekleşen araştırma her ne kadar çatal boy referanslıysa da, tebliğde balık boyları total boy olarak ifade buluyor. Bu konuda bilgisine başvurduğumuz Slow Food Fikir Sahibi Damaklar, Lüfer kampanyası sözcülerinden Ayşenur Arslanoğlu, çatal boyu total boya oranladığımızda, tebliğde yer alacak üreme boyunun lüfer için en az 27 cm olması gerektiğini söylüyor.

Lüfer hala 20 cm!

2012’den bugüne, 4/1 numaralı tebliğ için gerçekleşen bu istişare toplantısına giden süreçte, lüferin boyu gırgır reisleri için en önemli tartışma alanı olarak yerini muhafaza etti.

Lüferin avlanma boyu yıllar ölçeğinde incelendiğinde, 1986’da 15 cm, 1987-1991 arasında 18 cm, 1992 sezonunda 20 cm ve ardından 1995’e kadar yine 18 cm; ardındansa, avlanma boyunun amatöre başka profesyonele başka düzenlenmeye başlamasının yanı sıra lüfere ayrı, çinekopa ayrı boy biçildiği en karanlık dönem, 1995-2011 döneminde 14 cm’e kadar düştüğü görülebiliyor.

Yukarıdaki yıllar boyu ölçünün çatal boy olduğunu da hatırlatalım.

Slow Food ve Greenpeace kampanyalarının başladığı 2010 yılından sonra balıkta boy total boy olarak ölçülmeye başlanıyor ve lüferin avlanma boyu 2010 yılını 14 cm çatal boy olarak kapatırken, 2012’ye total boy 20 cm olarak giriyor.

Kafa karıştırıcı bu rakamlar yığınını sizinle bugün gerçekleşen tartışmaların derinliğini gösterebilmek için paylaştık. Örneğin, istişareye görüş bildirme sürecinde İstanbul Su Ürünleri Kooperatifler Birliği’nin lüferde avlanma alt boyu olarak 18 cm önerisinde bulunacağı duyumu kıyı balıkçıları arasında infiale sebep olurken, Slow Food’un görüş ve önerileri arasında asgarı 27 cm talebi de gırgır reisleri arasında benzer bir dalgalanma yaratmıştı.

Eğer tebliğ bugün istişarede üzerine anlaşıldığı şekilde imzaya gider ve GTH Bakanı Faruk Çelik tarafından da kabul görürse, lüferde avlanma boyu bu tebliğ döneminde de 20 cm kalacak gibi görünüyor.

Toplantı dalyancılık ve Marmara’da ışıkla avcılık konularının tartışılması ile devam ediyor.

Gelişmeleri aktarmaya devam edeceğiz..

 

(Yeşil Gazete)

Kategori: Manşet

ManşetTarım-Gıda

Lüfer kurtulacak mı?

1380 sayılı Su Ürünleri Kanunu’nun ekinde 2016-2020 yılları arasında yürürlükte kalması beklenen 4/1 numaralı tebliğ için Ankara’da, Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı kampüsünde düzenlenen istişare toplantısı bu sabah 9.30’da başladı.

21

En son 21 Haziran 2012’de gerçekleşen ve neticesinde yayınlanan 3/1 numaralı tebliğin korumacılık bağlamında yeni bir dönemin başlangıcı olarak değerlendirilmesine sebep olan bu istişare toplantıları, sektörün bileşenlerini bir araya getirmesi ve yasa yapım sürecinin şeffaflığına katkısı sebebiyle çok önemli.

Bu yıl, 2012 yılından farklı olarak, toplantıya sivil toplum mensupları ve gazeteciler kabul edilmiyorlar. Su Ürünleri Kooperatifleri Birlik başkanları, üst birlik başkanı, akademisyenler ve Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı, Balıkçılık ve Su Ürünleri Genel Müdürlüğü uzman, denetçi ve bürokratlarının katıldığı toplantıdan beklenti bir hayli yüksek.

Slow Food Fikir Sahibi Damaklar konuya dair yaptığı yazılı açıklamada toplantıya ilişkin görüş ve önerilerini, “01 Eylül 2016 – 31 Ağustos 2020 arasında yürürlükte olacak “4/1 Numaralı Ticari Amaçlı Su Ürünlerini Düzenleyen Tebliğ”e ilişkin Slow Food, Fikir Sahibi Damaklar’ın görüş ve önerileridir” başlığı ile sıralamıştı.

(Yeşil Gazete)

Kategori: Manşet

Hafta SonuKöşe YazılarıManşet

Lüferin yolculuğu belgeseli: Boğazın Prensi – Nil Kayarlar Sarrafoğlu

Bir grup belgeselci İstanbul’da lüferi doğru tanıtmak, sorunları ele almak ve korumak için bir sualtı belgeseli yapmak üzere crowdfunding (gerçekleştirilmesi planlanan bir proje için gereken maddi desteği, projeye ilgi duyan insanları ortak bir ağ üzerinden bir araya getirerek elde etmek üzerine kurulmuş bir sistemdir) projesi başlattılar. “Boğazın Prensi” belgeseli Lüferin Boğaz’dan Marmara’ya ve Marmara’dan Karadeniz’e her sene gerçekleştirdiği yıllık göçü, sualtı ve su üstünden takip ederek, balığın İstanbul için Marmara Denizi çevresinde yaşayan Lüfere aşık insanlar (balıkçılar, aktivistler, bilim adamları, restoranlar, oltacılar, çevre kuruluşları, yazarlar, şairler, muhabirler vs.) için anlamını keşfediyor. elgeselin yapımına katkı sağlamak için siteyi ziyaret edebilirsiniz.

20...

 

Belgesel balığın yöre için kültürel ve ekonomik değerinin paha biçilemez olduğunu ve kaybının ise bir denizcilik ve mutfak kültürünün de kaybı demek olduğunu anlatıyor. Belgesel milyonlarca insanın her gün üzerinden geçtiği ama es geçtiği, bilmediği, efsanelere konu olmuş, Boğazdan geçen canavar bir balık olan lüferin binlerce yıldır usanmadan devam ettiği yolculuğun ve bu yolda karşılaştıkları balığa sevdalı insanların ve Boğazın öyküsü.

Lüferin geleceği tehlike altında. Boğazın balıkları teker teker yok olmakta bu sulardan. Dünyanın en dar ve en üretken deniz kanalı, üstelik hem üstü hem de altı oldukça kalabalık; su üstünde vapur ve yolcu gemileri, balıkçı sandalları, deniz taksiler, petrol tankerleri, kosterler, özel yatlar, balıkçı filoları. Yaklaşık 20 milyon insan yaşamakta boğazın çevresinde… 20 milyon aç insan, endüstriyel tesisler, kirlilik ve aşırı avcılık! Sualtında ise, Boğazın çılgın akıntılarıyla boğuşan kalabalık palamut, lüfer sürüleri, birbirlerine av olmadan, oltacılar tarafından avlanmadan, gırgır ve trol ağlarına yakalanmadan geçmek derdinde. Lüfer, İstanbullu için sadece bir balık değildir, insanın şehirle, deniziyle, tarihiyle bir bağlantıyı simgeler. Maalesef bu sembol fütursuz avcılık nedeniyle elimizden kayıp gitmekte. Bu nedenledir ki; Greenpeace ve Fikir Sahibi Damaklar gibi organizasyonlar ellerine bir cetvel alıp yalnızca erişkin lüfer balıklarının avlanması yönünde kampanyalar başlattılar. “Seninki kaç cm?”, “Küçük balık yoksa büyük balık da yok”, Lüfer Şenliği, Lüfer Koruma Timi gibi kamu bilincini arttıran bir nebze de olsa başarılı kampanyalar yarattılar. Bu çabalar ve lobi faaliyetleri balığın legal avlanma boyunu 20 cm’ye getirdi. Ancak lüfer balığının belirlenen üreme boyu 27 cm. Yeni doğandan balığın güneye göçü sırasında 10-18 cm’lik Çinekoplar ve hatta defne yaprağı boyutunda balıklar daha üreme fırsatı bulamadan yoğun miktarda avlanmakta.

21

Boğaz yoluyla göç eden balıklar üzerindeki stres muazzam! Yüzbinlerce ton çinekop balığı Boğaz’ın Karadeniz girişinde boğaza girmeden önce dar bir alanda toplandıkları sırada, üstün teknolojik cihazlar sayesinde geçiş yapmaya fırsat bırakılmadan amansızca avlanmakta. Balık ne yazık ki bu avdan boğaza girdiğinde de kurtulamaz. Boğazın daracık kanalında, Beykoz ve Sarıyer açıklarında gün ve gece boyunca 24 saat avlanır. Bazı teknelerin 24 metre yasağına ve hatta boy yasağına uymadıkları herkes tarafından bilinmektedir, şikâyetler ise sonuçsuz kalmaktadır. Sahil güvenlik bu şikâyetler karşısında cılız kalmakta, devlet yetkililerinin balık filoları, balık av boyları ve İstanbul balık halindeki kontrolleri ise yetersiz ve etkisiz kalmakta, politikacılar ise, bir takım nedenlerden ötürü sürdürülebilir balıkçılık ve uygun talimatları çıkarmaya gönülsüz görünmekteler.

1950’lerden bu tarafa Marmara Denizi çevresindeki ağır sanayi, av teknelerinde kullanılan cihazların gelişimi ve insan nüfusunun artışıyla göç eden balık sayısı yıl be yıl azalmaktadır. Bazı şahıslar ve sivil toplum örgütleri bu durumu yansıtabilmek için toplum bilinçlendirme kampanyaları, reklamlar yaratmakta, makaleler yayınlamaktadır, ancak günümüze kadar kimse balığın göçünü su üstünden ve altından görüntülememiş, oltaya yakalanan balıkları, ağlardaki balıkları, yaşayan Marmara Denizi’ni tam olarak yansıtamamıştır. En önemlisi de bugüne dek İstanbul Lüferin gözünden ve Boğaz’ın Prensi de Boğaz’ın sakinleri tarafından anlatmamıştır. İşte tam da bu noktada belgeselin hayata geçirilebilmesi için sizlere ihtiyaç duyulmakta.

19

Şunu ifade etmekte yarar var ki; bu bir TV belgeseli değildir. Bu yapım 1,5 senelik bir sualtı belgesel projesidir. Sürekli hareket eden bir balığın peşinde aylar boyunca süren yolculuk, yüzlerce saatlik kamera kaydı, günlerce dalış ve yeri bilinmeyen bir balığı takip etmek demektir. Doğa prodüksiyonları özellikle sualtı belgeselleri, dalış malzemeleri, ışık ekipmanları, koruyucu kamera housingleri, dalış lojistiği gibi nedenlerden ötürü pahalıdır. Şimdi bu projeyi tamamlamak için 25.000 $ gibi bir rakama ihtiyaç duymaktalar.

Proje araştırma, hikaye geliştirme safhalarını geçmiş, prodüksiyona başlanmış, lüferin güneye göçü başarılı bir şekilde kameraya alınmış, bilimsel saha çalışması görüntülenmiş, 1. safha sualtı görüntülemesi yapılmış bile. Ellerinde şu an itibariye 100 saatlik görüntüleme ve 10 adet röportaj bulunmakta. Sizden talep ettikleri bu rakamın bir bölümü balığı avlayan tekne filolarının, balıkçı sandallarının, kıyı boyunca dizilmiş oltacıların, İstanbul ve Boğaz’ın 1 hafta boyunca havadan görüntülemesinde kullanılacak. Balıkçı sandalları, büyük gırgır tekneleri ve oltacılar ile İstanbul’dan slow motion kamera ile görüntüler almak niyetindeler. Slow motion çekim tekniğinin, lüfer, insan, boğaz arasındaki bağı anlatabilmek için en etkili tekniklerden biri olduğuna inanıyorlar. Belgeselin en önemli unsurlarından biri de balık sürülerinin boğazdan akışını canlandırmaya yarayacak bir animasyon hazırlanması olacak. Lüfer palamut, uskumru, sardalye, hamsi gibi balıkların göçünü, sezon, hava durumu, insanlar ve balıkların kendi arasındaki dinamikleri aktarabilmek için en iyi yol animasyondan geçmektedir. Ayrıca balığın göç yollarını aydınlatacak, yeni elde edilmiş bilimsel veriler yardımıyla hazırlanmış enstitü ve üniversite araştırmalarına dayanan ikinci bir animasyon hazırlamaya da niyetleri var.

15

Post prodüksiyon aşamasında elbette karşılarına çıkacak masraflar bulunmakta. Bu belgeselin en iyi şekilde tamamlanması adına kurgu, color correction, ses miksaj, orijinal müzik için freelancer kişilerle çalışacaklarından, bu kişilerin de masraflarını karşılamak durumundalar. Belgeselin metnini en doğru şekilde aktaracak anlatıcıya ve bu ses ile gerçekleştirecekleri stüdyo kayıtlarına da ihtiyaçları var. Unutmayalım ki; bu dokümanter en fazla düzeyde seyirciye ulaşabilmek ve olabildiğince fazla festivale katılabilmek adına yapılıyor, bu nedenle de bu festivallere girişi sağlayacak çalışmaları yapmak ve altyazılar hazırlamak da bu işin maddi manevi zorunluluklarından sadece bir kaçı. Lüfer balığının kuzey ve güney göçü sırasında belgesel içeriğinin zenginleştirilmesini sağlayacak yarım kalan balıkçı ve STÖ röportajlarına devam etmek, bir başka bilimsel araştırmaya ve av seferine katılmayı gerektiriyor. Ayrıca sualtı çekimlerinin adedini arttırmak, göç sırasında balığı sualtında doğal ortamında görüntülemek gerekmekte. Hikayenin geçmişini aktarabilmek için tarihi stok görüntülere de ihtiyaçları var.

17

Merak edenler için; belgeselin yapım sürecini de takip edebileceğiniz, belgeselin günlüğünde hazırladıkları facebook (BlueFish) ve web sayfasında tanık olabileceğiniz, çekim anlarını fotoğraflar vasıtasıyla görebileceğiniz linkler de mevcut. Onları takip ederek kendinizi sualtında yolculuk yapan, göç eden bir lüferin yerine koyabileceksiniz. Belgesele katkıda bulunduğunuzda bir çok farklı seçenekler dahilinde şaşırtıcı deneyimlerle karşılaşacaksınız. Bunların arasında deniz balıkları kartpostalı, Lüfer T-shirtleri, Doğa Rehberi, akıllı telefon uygulaması, Türkiye Deniz Canlıları Rehberi, belgeselin DVD’si, kimseler görmeden internetten izleme hakkı, sualtında çekilecek fotoğrafınız, profesyonel baskı sergi fotoğrafı, galaya davet, Lüfer avına katilim, ekip partisi ve ilk gösterime katılma daveti, belgeselin sualtı çekimlerine katılma hakkı, yönetmenden sualtı görüntüleme kursu, filmin künyesinde adınız, yürütücü/yapımcı, yapımcı rolleri, şirketler için de sosyal sorumluluk fırsatı var.

Fotoğraflar: Mert Gökalp

Nil Kayarlar Sarrafoğlu

 

Nil Kayarlar Sarrafoğlu

Kategori: Hafta Sonu

Doğa MücadelesiManşet

Defne Koryürek: “Çok sevindik, devamını bekliyoruz”

Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı tarafından bugün yayımlanan ünü “3 Nolu tebliğ”in ardından gözler, denizlerdeki yaşamın devamı ve sürdürülebilir balıkçılığa geçiş için kilit role sahip olan bu konuda mücadele veren Slow Food Fikir Sahibi Damaklar Hareketi’ne döndü.

Tebliğ taslağının Resmi Gazete’de yayınlanması için Başbakanlığa gönderildiği haberinin hemen ardından, Yeşil Gazete olarak hareketin lideri Defne Koryürek’e ulaştık. Tebliğin yayınladığı saatlerde Açık Radyo’da yayımlanan Yeşil Dalga programında da konuğumuz olan Defne Koryürek, tebliğin içeriğiyle ilgili sorularımızı cevapladı.

(Açık Radyo’da bugün 13:30-14:00 arasında yayımlanan Yeşil Dalga programı kaydını dinlemek için tıklayınız )

Tebliğ sizle canlı yayında tam da bu konuyu konuşurken açıklandı. Tebliğin içeriği hakkında ne düşünüyorsunuz?

“Bu bir başlangıç, ve oldukça iyi bir başlangıç. Bakanlık tarafından yapılan açıklamanın diline bakarsanız, kendileri de kademeli olarak arttırılacak koruma önlemlerinden bahsediyorlar. Özellikle boy ve derinlik konularında yeni getirilen sınırlar ve bunların kademeli arttırılarak AB standartlarına yaklaşacağı açıklaması çok önemli. Bizim kampanyamız da İstanbul ve etrafındaki denizler hakkındaydı daha çok, biliyorsunuz. Bir ekolojik koridor olan İstanbul Boğazı’nda gırgır ve çevirmeli ağlarla balıkçılığa kapatılmasını istiyorduk. Gırgır avcılığında derinliğin 18 metreden30 metreye çıkarılması talebimiz de bunla ilgiliydi. Şimdi 24 metre olacak, bunu fevkalade iyi bir gelişme olarak nitelendiriyoruz çünkü kademeli bir artışla AB standardı olan 50 metreye ulaşılacağı açıklamada net olarak ifade ediliyor. Biz 24 metre kararının destekçisiyiz ve bunun devamını bekliyoruz.”

“Bakanlık ve hükümet korumacı politikalara geçiyor”

 

Bakanlığın tebliği ve açıklamasından balıkçılık konusunda korumacı politikaların başladığını söylemek mümkün mü?

“Kesinlikle. Zaten açıklamada kullanılan dile de dikkat edin, “ekolojik açıdan önemli bir deniz olan Marmara denizinde; balık varlığının artırılması ve koruma alanları oluşturması amacıyla…” deniyor. Burada bakanlıkla aramızda bir dil birliği oluştuğunu görüyoruz, bu çok önemli ve devam ettiği sürece kendilerinin destekçisi olacağız. 20 Haziran’da yapılan toplantıda Balıkçılık ve Su Ürünleri Genel Müdürü Dr. Durali Koçak’ın sözleri de aynı yöndeydi. Hükümet, bakanlık ve genel müdürlüğün korumacı politikalara geçiş yaptığını gözlemliyoruz, bu çok sevindirici.”

Tebliğle birlikte İstanbul etrafında üç bölge gırgır avcılığına kapatılıyor değil mi?

“Evet, bu da çok önemli bir gelişme. Biz arkadaşlarımızla bu bölgeleri harita üzerinde çalıştıktan sonra bir açıklama yapmak istiyoruz tabi… Ama muhtemelen bugün içinde “Müjde İstanbul!” başlığıyla bir mesaj yayınlayacağız, diye düşünüyorum. Prensipte çok doğru bir karar bu üç bölge hakkında çıkan karar da..”

Kanuni boyutta durum nasıl peki?

“1380 sayılı Su Ürünleri Kanunu’nun yenilenmesini uzun zamandır bekliyoruz. Sonuçta yayınlanan bu tebliğ, ya da balıkçılar arasındaki deyimle “sirküler”, mevcut kanuna tabi. Dolayısıyla kanunun da değişmesi, revizyona götürülmesi gerekir. Yeni dönemde zannediyorum bu da olacak, yaşanan bu son önemli gelişme kanunun da değişmesiyle taçlandırılacak. 2013 yılından önce kanunun değişeceğini umuyorum ben. Umarım gerçekleşir bu.”

“Reisler” farkına varmalı: Bunlar hepimizin iyiliğine”

 

Yeni tebliğle getirilen balıklarda boy sınırlamaları hakkında ne diyorsunuz?

“Kalkanda çok memnunuz tabi, ama Greenpeace’in bu konuda ne diyeceği daha önemli. Lüfer konusunda zaten bir değişiklik beklemiyorduk; Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanı Mehdi Eker de bunu ifade edip biraz daha sabır istemişti bizden. Levrek konusunda da Greenpeace’in kampanya hedeflerinin altında yeni sınırlar, onlar 30 cm’lik bir alt-sınır istiyorlardı… Buna kademeli olarak ulaşılacağını umalım şimdilik.

Büyük ölçekli balıkçılık yapan reisler bizi düşman olarak görüyorlardı; şimdi hükümeti de düşman olarak görmeye başlayabilirler.. Ama şunun farkına varmaları gerekir, bu istediğimiz koruma önlemleri herkes için gerekli, balıkçılar için de geçerli. Türkiye’nin, dünyanın, deniz ekosistemlerinin iyiliği için bu düzenlemeler ve hatta daha fazlası birer zorunluluk. Bu işten uzun vadede reisler de çok yararlanacaklar.”

(Durukan Dudu, Yeşil Gazete)

 

ManşetTarım-Gıda

[Son Dakika] Dört gözle beklenen tebliğ çıkıyor!

Denizlerdeki yaşamın korunması ve Türkiye’de balıkçılığın devamı için kilit öneme sahip ünlü “3 Nolu Tebliğ”, Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı tarafından Resmi Gazete’de yayımlanmak üzere bugün Başbakanlığa gönderildi.

Tebliğin Başbakanlığa gönderilmesinin, Açık Radyo’da canlı yayınlanan Yeşil Dalga programına denk gelmesi de ilginç bir tesadüf oldu. Zira Yeşil Dalga programının bu haftaki canlı yayın konuğu, balıkçılık ve su ürünleri konusunda “korumacı” politikalar oluşturulması için yoğun kampanyalar yürüten Slow Food Türkiye Fikir Sahibi Damaklar Hareketi lideri Defne Koryürek’ti. Söz konusu programı bu adresten dinleyebilirsiniz.

Balık türlerinin korunması ve sürdürülebilir balıkçılık konusunda çalışan sivil toplum gruplarının umutla çıkmasını bekledikleri ve gelecek 4 yıl (2012-2016) boyunca geçerli olacak “Ticarî Amaçlı Su Ürünleri Avcılığını Düzenleyen Tebliğ” taslak hakkında bakanlıkça yapılan açıklamada “çıkarılan yeni tebliğ ile birlikte avlanma araçları ve avlanma yöntemleri başta olmak üzere, avlanan balık türlerinin boy, avlanma zamanı, avlanma yerleri ve balıkçıların yükümlülükleri ile uymaları gereken kurallara ilişkin yeni düzenlemeler yapıldığı” bildirildi.

Bakanlığın açıklamasına göre, 1 Eylül’de yürürlüğe gireceğ açıklanan tebliğ ile 3 bölgede gırgırla avlanmaya sınırlama getiriliyor.

Ekolojik açıdan önemli bir deniz olan Marmara denizinde; balık varlığının artırılması ve koruma alanları oluşturması amacıyla İzmit körfezi, Adalar civarı ve Büyükçekmece koyunda bazı alanlar gırgır avcılığına kapatılıyor. Marmara denizinde kaçak trol avcılığının engellenmesi için, manyat ve algarna ile gece yapılan avcılık da yasaklanıyor.

Düzenlenen yeni tebliğ ile önemli bir değişiklik de gırgır avcılığındaki derinlik mesafesinde yapıldı. Gırgır balıkçıları ile geleneksel kıyı balıkçıları arasında anlaşmazlıklara neden olan gırgır avcılığında 18 metre olan derinlik mesafesi, yeni tebliğ ile 24 metreye yükseltiliyor.

Uygulamayla AB ülkelerindeki 50 metre olan avlanma derinliğine kademeli olarak ulaşılması öngörülüyor.

Boylar da uzayacak

Yeni balıkçılık tebliği kapsamında balık nesillerinin sürdürülebilirliğini sağlamak amacı ile, bazı balıkların asgari avlanabilir boy uzunlukları ile avlanmalarının yasak olduğu zamanlarda da değişiklik yapılıyor.

Buna göre avlanma boy uzunluğu

  • kalkan için 40 santimetreden 45 santimetreye,
  • levrek için 18 santimetreden 25 santimetreye,
  • sinagrit için 20 santimetreden 35 santimetreye yükseltiliyor.

Balıkların üreme zamanlarının dikkate alındığı yeni düzenleme de bazı balık türlerinin avlanma yasağı dönemleri de değişiyor. Kalkan balığında 1 Mayıs-30 Haziran olan yasak dönemi 15 Nisan-15 Haziran olarak, dil balığındaki 15 Şubat-15 Mart olan yasak dönemi ise 1 Ocak-1 Şubat olarak değiştiriliyor.

Değişiklik öncesi yasak dönemde 1 ay av yapma istisnası tanınan ton balıklarının (yazılı orkinos, tombik, tulina) avcılığına, Akdeniz`de 6 mil dışında, yıl boyunca izin veriliyor. Böylece göç balığı olan ton balıklarının yıl boyunca avlanılmasına izin verilerek ekonomiye kazandırılması ve balıkçıların yıl boyunca av yapabilmeleri öngörülüyor.

Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı tarafından yapılan açıklamada, “Alınan kararların uygulanabilirliği ve yönetimi açısından 20 Haziran`da yapılan Su Ürünleri İstişare Kurulu`nda tartışılan tebliğ, üniversiteler, araştırma kuruluşları, balıkçı örgütleri ve tüm paydaşların görüşleri alınarak hazırlandı. Bakanlık bu düzenlemede sürdürebilirliği esas alarak, su ürünleri avcılığının koruma ve kullanma dengesi gözetilerek yapılmasını sağlamayı hedefliyor. Bu kapsamda getirilen düzenlemelere uyumun sağlanması için, yeni dönemde denetimlere daha fazla ağırlık verilmesini planlanıyor” ifadelerine yer verildi.

Tebliğ bu haliyle Başbakanlık tarafından onaylanırsa Resmi Gazete’de yayımlanarak 1 Eylül’den itibaren yürürlüğe girecek.

(Yeşil Gazete, İstanbul Ajansı)

Kategori: Manşet

Dış Köşe

Çatalın ucundaki devrim – Defne Koryürek

Dün denizlerimizin, balığımızın yönetimine dair fevkalade eğitici, zaman zaman hüzünlü ancak bir o kadar da umut dolu tecrübe yaşadım: Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı’nda, Balıkçılık ve Su Ürünleri Müdürlüğü yönetiminde toplanan istişare toplantısına katıldım. 

Hatırlatmaya gerek yok, takibindesiniz şüphesiz. Dünyanın sucul kaynakları sıkı bir yokoluşun pençesinde. Elbette, insan eliyle! Türkiye’nın sularına, denizlerine, sucul hayatının çeşitliliğine baktığımızda ise, bizlerin de kalben iyi, vicdanen temiz ya da doğasına adil bir yolda olmadığımızı görüyor en niyet etmeyen göz bile! TURMEPA’nın rakamları Marmara’da sadece 143 türün kaybolduğunu vurgularken av baskısı nedeniyle uskumrusunu, orkinosunu kaybetmiş olan İstanbul Boğazı, hepimiz biliyoruz ki lüferini de, palamutunu da kaybetmenin çeyrek adım gerisinde!

Az kaldı, bile bile lades, gidecek bu balıklar sularımızdan. Terkedecekler bizi.

Gene hatırlatmaya gerek yok ki, gerek bizim, Slow Food Fikir Sahibi Damaklar’ın ve gerekse de Greenpeace Akdeniz’in kampanyaları neticesi ancak tek bir arpa boyu artan idrakımız bile, hepimizi, tezgahların avlanması yasak balıklarla dolu olduğuna uyandırdı!

Çaresizliğimiz her bir market ziyaretimizde, her bir “5 liraya çinekop” etiketinde, her bir leğen içinde satılan sözde “olta balığı”nda katlanıyor, doluyu doldurmayan, boşun almadığı bir sorumluluk olarak geleceğimizi karartıyor.

Dolayısıyla dün, arkadaşlarımla birlikte Ankara’daydım.

Lüferin kuyruğuna takılıp yaptığım bu kaçıncı Ankara ziyareti, bilmiyorum artık. Ama kaçırasım da yoktu.

İyi ki gitmişim!

Aslında bu rutin bir toplantı. İstişare diyorlar adına.

Dört yılda bir bir araya geliniyor ve sucul kaynakların yönetimini düzenleyen 1380 sayılı kanunun yönetmelikleri gözden geçiriliyor, talep ve öneriler değerlendiriliyor ve sirküler halinde yayınlanmak üzere neticeleniyor. Katılımcılar da konuyu en yakından takip edenler zaten. Balıkçılar, kooperatif başkanları, birlik başkanları, bürokratlar, kamu kurum temsilcileri ve akademisyenler.

Slow Food Fikir Sahibi Damaklar olarak biz, en yeni, en toy katılımcısıyız bu toplantıların.

Rutin bir toplantı dedim, sahiden de öyle, gerek akademisyenler ve gerekse de balıkçılar bakanlığa konu hakkında görüş ve önerilerini aylar öncesinden sundular. Yetmedi, balıkçılar su ürünleri birlikleri olarak üst birliğin yönetiminde toplantılar yaptı ve ortak bir öneri de öyle sundu!

Dolayısıyla dün yapılan bu toplantının gündemi haftalar öncesinden belli olduğu gibi, sunulan maddeleri ise basıma hazır kalitede bitirilmişlerdi bile. Bununla birlikte yapılması öngörülen her bir değişiklik projektörle yansıtıldığı duvardan katılımcılara tanıtıldı, taraflarının itirazları dinlendi ve aslında çoktan konuşulmuş ve tamamlanmış oldukları halde tümü teker teker konu edildi.

Bununla beraber, bu toplantıda bir fevkaladelik vardı ki müjdemi isterim, diye anlatacağım: salon hıncahınç balıkçı doluydu!

Şöyle anlatayım size, sadece İstanbul’dan 6-7 otobüs dolusu küçük boyutlu, kıyı balıkçılığı yapan dost gelmişti!

Gelir gelmez yakalarına taktıkları “lüfer koruma timi” rozetleriyle salona girdiler ve büyük balıkçı reislerimizi fevkalade huzursuz eden, hatta öfkelendirdiği açık, koltuklardaki yerlerini aldılar ve kıyı balıkçısını, küçük boyutta var olmaya çalışan ve bu nedenle de aslında sürdürülebilirliğine inandığım balıkçılığı dolu dolu temsil ettiler. 

İlk kez, diyeceğim!

Yetinmeyecek, denizinin tasasında olanların gövde gösterisiydi bu, diyeceğim!

Bu, denizlerimiz, balıkçılığımız adına, sucul kaynaklarımızın yönetimi adına gerçek bir devrim, diye de ekleyeceğim!

Çok etkileyiciydi!

Gelecek adına umutla doldum!

İlk kez büyük boyutlu teknelerinin kapasitesi, uluslararası sulardaki balık avına dair izinler ya da Somali’de av imkanları değil de, örneğin Adalar arasında kalmayan balıkların, korumacılığın, koruma sahalarının lafı edildi, bunları hem de bizzat küçük balıkçıdan duyduk. İlk kez büyüklerin meseleleri kapalı kapıların arkasında kotardığının dedikodusunu değil, açık açık savrulan tehditlerin arasında “bu denizi kuruttunuz” diye feryad eden balıkçıyı duyduk!

Dün o salonda yaşananların adını tarih koyacak.

Her ne kadar çinekop yasağına dair bir dolu taşı attıysa da büyük balıkçılar; her ne kadar lanet okuyup durdularsa da yüzümüze; her ne kadar beni “çiftlikçilerin adamı” olmakla suçladılar ve tek bir gram dahi kendilerinde aramadılarsa da denizdeki erimeyi, stoklardaki çöküşü… Greenpeace Akdeniz palamutta avlanma boyu değişmedi diye haklı hayal kırıklığını ifade ettiğinde neredeyse yıkıldıysa da salon uğultudan… Boy yasağı yerine hesabı kitabı olmayan bir kotayı önerdilerse de kafa karıştırmak için ve her bir “av baskısı” vurgusuna “deniz kirliliği” diye cevap verdilerse de… Gerek Balıkçılık ve Su Ürünleri Genel Müdürlüğü ve gerekse de küçük balıkçılarımız alınması gereken kararlardan geri adım atılmamasını sağladılar.

Tüm maddeler basılmaya hazır haldeydi zaten dedim ama, bir kaç konu özellikle hararetli tartışmaya sebep oldu. Örneğin trol avcıları kıyıya 3 mil olan avlanma mesafelerini 1,5 mile indirmek için çok gayret gösterdiler. Marmaralı gırgır reisleri lüferde boy altı av oranını %5’den %15’e çıkartmak için çok gayret ettiler.

Genel müdürlüğün hakkını vermek gerek, kalabalığın bağırtısına bakmaksızın, adım adım da olsa, kimi adımın atılışı bize yavaş da gelse, üç-dört yıl önceki yönetim biçiminden defa defa daha korumacı, yokoluşun daha bir idrakında ve düzen disiplin getirmeye çok daha kararlı adımlar attı.

Ben dün, fevkalade bir tecrübe yaşadım.

Olayları nakletmek dahi zor, hızla ve bir dolu şey, aynı anda ve birbirine rağmen olurken benim en çok ayak direyenler dikkatimi çekti. Bugün size onları anlatmak istedim. Geleceğe umutla bakmamıza bir ihtimal yaratanlardan bahsetmek istedim. Yarın, tezgahta 20 cm altında lüfer gördüğünüzde, yani çinekop, yani sarıkanat.. 174’ü aramanız gerektiğini hatırlatmak ve size “arayın çünkü küçük balıkçısı da bu denizin, artık açtı bayrağını” demek istedim.

Ben tüm bunları dedikten sonra benimle beraber burada olan Slow Food Fikir Sahibi Damaklar aktivistleri ne dediler, onu da aktarayım: “Bugün istanbul’un kıyı balıkçısıyla beraber ve samimiyetle bir rozet paylaştıysak, yarına dair daha çok umudumuz var: ortak kaynağımızın derdine düşüp, birlikte çözümler üretmek umudu!”

İstanbullu balıkçıyı organize edip Ankaralar’da bir arada tutan İstanbul Su Ürünleri Kooperatifler Birliği başkanı Erdoğan Kartal’ın sözleri de farklı değil, bizim aktivistlerinkinden: “Sürdürülebilir balıkçılığa doğru bir adım daha attık, birlikte!”

Son bir sözü de bizlerle birlikte toplantıyı izleyen Greenpeace Akdeniz’e bırakmak isterim: “Kıyı balıçılarını balıkçıdan saymayan ve denizi fütursuzca sömürülecek sonsuz bir kaynak gibi gören endüstriyel balıkçılığın devrinin sona erdiğini “biz balıkçılık yapıyoruz, siz ise katliam!” sözleriyle yine bir kıyı balıkçısı gösterdi bize. Tebliğ taslak çalışmasında ise kalkan boyunun 45 santime çıkması memnuniyet verici olsa da palamut ile ilgili bir değişikliğin yapılmamış olması hayal kırıcı oldu. Levrek boyunun 25 santime çıkması da, 35 santim olan talebimizin gerisinde kalan bir düzenleme olsa da kısmen olumlu bir ilk adım olarak değerlendirilebilir.”

 

Defne Koryürek – Radikal

Kategori: Dış Köşe

Dış Köşe

Esas balığa kürtaj ne zaman bitecek? – Mutlu Tömbekici

Greenpeace’in yürüttüğü “Seninki kaç santim?” kampanyası geçen yılın en ses getiren işi oldu. Birazcık okuması yazması olan bile çinekop ve sarıkanatın lüfer yavrusu olduğunu ve bu ağbi kardeşi yemememiz gerektiğini çünkü henüz yavrulayacak kadar olgunlaşmadıklarını, durmadan yavru yersek çoğalmayacakları için üç beş yılda tüm soyun tükeneceğini öğrendi. Bu sadece lüfer için değil kalkan ve palamut gibi başka balıklar için de geçerli.

Ha öğrendi de ne oldu? Çoğunluk öküz öküz yemeğe devam etti. Kampanyaya iştirak eden sen, ben, yenge olduk. Alçak balıkçılar gırgırla avlamaya devam etti, esnaf tezgahlarında satmaya devam etti, restorancı da pişirmeye devam etti, halk da bir güzel yemeğe devam etti.

İnsanlarımız duyarsız, insanlarımız kötü ama bu yeni bir şey değil. Cennetten kovulduğumuzdan beri bu böyle. Halk böyle diye vazgeçecek değiliz.

Burada kabahatli olan devlettir. Rahme düşmüş çeyrek damla canın BİLE hamisi olduğunu iddia devlet, denizlerin koca canını candan saymıyor. Balıkçılarla papaz olmasın diye (herhalde) yasal avlanma boylarını yeterince yükseltmiyor. Daha önemlisi denetimi yapmıyor. KCK’dan Büşra Ersanlı’yı bile içeri tıkıp bir daha salmayan devlet, denizlerin canına okuyana adam gibi ceza kesmiyor. Yalandan üç beş kuruşunu alıyor, ertesi gün canavarlar yine denizde.

***

20 Haziran 2012’de, yani altı gün sonra Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı, Su Ürünleri tebliği için istişare kurulu toplantısı yapacak ve önümüzdeki dört yılın balıkçılık kurallarını belirleyecek.

Konudan anlayan aklı başında herkesin söylediği şu: Son dönemeçteyiz. Bu sefer adam gibi karar aldık aldık. Sonra denizler ebediyen kurumuş olacak. Şimdi canhıraş ne var ne yok toplayan balıkçı da ağlayacak, biz de ağlayacağız, buna dur demeyen, diyemeyen devlet görevlilerinin de yatacak yeri olmayacak….

20 Haziran’daki toplantıdan beklenenler şunlar:

– Çalışmalar yapılmadan önce bakanlığa danışmanlık yapacak bağımsız bir danışma komisyonunun oluşturulması…

– Kalkanın yasal avlanma boyunun 45 santime, palamutun 38 santime, lüferin ise 25 santime çıkartılması. Kalkan içinse avlanma kotasının getirilmesi…

– Denizlerimize büyük gelen av filosunun küçültmeye gidilmesi. Yaklaşık 1750 tekne mevcut. Bunun %90’ı küçük ölçekli, %10’u büyük ölçekli tekneler. Küçültme stratejisi kara listeler oluşturularak daha önce birden fazla ceza almış teknelerin av ruhsatının alınması yoluyla gerçekleşebilir..

– Kıyısal deniz rezervleri ağının kurulması ve deniz koruma bölgeleri oluşturulması…

– Boğazlarda, iç denizlerde, körfezlerde ve koylarda, konaklama ve üreme göçü yapan balıkların sürdürülebilir olmayan avcılık yöntemleriyle avlanmasının yasaklanması. Özellikle Boğazlar, gırgır ağlarına kapalı bölge haline getirilmesi…

– Cezaların caydırıcı hale gelmesi. Yasal boyda olmayan balıklar tezgahlarda rahat rahat satılabiliyor. Yakalanan yasadışı balıklar için kamyon başına kesilen ceza o kadar küçük ki aynı balık az sonra başka yerde satışa sunulabiliyor.

– Kaçak, aşırı ve yasadışı avcılık denizlerdeki denetimler arttırılmalı. AIS cihazlarının (Otomatik tanıma sistemi) 15 metreden büyük bütün balıkçı teknelerinde olması zorunlu. AIS cihazlarının sürekli kullanımı, yasadışı balık avının önüne geçebilmek için hayati öneme sahip. Balıkçılığı düzenleyen kanuna AIS cihazlarının zorunlu kullanımıyla ilgili maddenin eklenmesi gerekir.

– Türlerin stokları ile ilgili çalışmaların yapılması. Ne kadar balık kaldı onu bile bile adam gibi bilmiyoruz.

– Av araçlarına düzenlemeler getirilmesi… Ağların torba kısımlarının balık büyüklüğüne uygun olarak değiştirilmesi, ağ gözlerinin yavru balıkların kaçabileceği şekilde yapılması… Balıkçılıkla beraber ilgili üretim sanayinin (ağ) de aynı şekilde denetlenmesi….

– Tüm bunların sağlıklı ve işlevsel olarak gerçekleştirilebilmesi için gereken eğitimlerin ve teşviklerin sağlanması. Hibe ve teşviklerin düzenlenmesinde ise sosyal, ekonomik ve ekolojik olarak fayda sağlayacak şekilde balıkçılığın merkezindeki kıyı balıkçısı dikkate alınması, hibe ve teşviklerin aşırı avcılığa değil, sürdürülebilirliğe hizmet etmesi için her önlemin alınması….

Mutlu Tömbekici – Vatan

Kategori: Dış Köşe