Köşe YazılarıManşetYazarlar

Nasıl bir demokrasi: ‘Güç reflüsü’ karşısında ‘örtüşen görüş birliği’ mi?/1- Can Veyselgil

Bu yazı, Murat Özbank’ın bu mecrada 21 Mayıs – 29 Mayıs 2021 tarihleri arasında dört dizi halinde yayımlanan “Türkiye demokrasisinin mustarip olduğu ‘güç reflüsünün’ çaresi: Diyalog ve demokrasi üzerine ‘örtüşen görüş birliği’” makalesine dair bazı soru(n)larımı paylaşarak cevap verme ve orada başlatılan tartışmayı alevlendirme amacını taşımaktadır.

Karşımda bir siyaset bilimci tarafından yazılmış ve önemli iki düşünürün (Habermas ve Rawls) demokrasi fikirlerine dayanan bir makale var. Ben doğrudan kendi demokrasi anlayışımı ortaya koymadan bahsettiğim bu yazılardaki fikirlerin bir eleştirisini sunmaya ve demokrasi de bundan ibaret olmamalı demeye çalışacağım. Bu aslında bir handikap, çünkü kendi yazımın okunurluğunu bir başka yazarın yazdıklarının okunmasına fazlaca bağlı kılmış olacağım. Bu anlamda belki de bu yazıya negatif bir yerden başlamış olacağım. Buna rağmen eleştirilerimi ve itirazlarımı sıralayarak bazı alternatif bakışların kapısını aralamayı umuyorum.

*

1-Politik fanteziler: Bizimkisi bir demokrasi hikayesi, siyah beyaz film gibi biraz

Öncelikle Murat Özbank’ın bahsettiğim bu uzun dört serilik makalesinin kendi açımdan bir özetini yaparak başlamak isterim ki kabaca ne anladığım anlaşılsın. Bunun için Platon’un mağara alegorisini kendimce kullanacağım: Türkiye’de iktidar tarafından adeta bir mağaraya zincirlenen halk, sadece siyah beyaz gölgelerden oluşan bir duvar manzarası ile karşı karşıyadır. Diğer bir deyişle kutuplaşmış Türkiye politik manzarası ile. Ama aslında mağaranın dışına çıkıp aydınlatıcı gün ışığına kavuştuğumuzda siyah beyaz gölgeler yerlerini her türlü farklılıklarıyla ve renkleriyle barışık, diyaloğa açık, örtüşerek ortaklaşmaya hazır insanlara bırakır. Ancak güneşin arkasında güneş fikri olduğu gibi bu aydınlık da yeterince aydınlık görülmez. Çünkü bu insanlar adeta Marx’ın sınıfının kendi bilincinde olmaması gibi farklılıkları ve açıklıkları konusunda Özbank’ın deyişiyle kavramsal farkındalığa sahip değillerdir. İşte tam bu noktada gökyüzünde bir ışık huzmesi belirir ve gökten Habermas ve Rawls iner. Sonrasında… Sonrasını zaten bu dört dizilik yazıdaki Habermasçı ve Rawlsçı kavramlar üzerinden okuyoruz ve kavramsal farkındalığımızı arttırmaya çalışıyoruz.

Bu yazı dizisinin oldukça idealist ve ütopik bir dilden mustarip olduğunu düşünüyorum. Özbank da pek çok kere böyle bir dile sahip olduğunu kabul etmekle beraber bu dili gerekçelendirmeye çalışır ve bu dilin yarattığı sorunlara pek değinmez. Siyah ve beyaz üzerinden yaratılan kutuplaşmanın iktidarın bir politik fantezisi olduğuna kesinlikle katılıyorum. Ancak muhalif bir dilin de illa politik bir fanteziye yaslanması gerektiği konusunda itirazlarım var. Özbank’ın fantezisinde ortak görüş yetmiyor, örtüşen ortak görüş aranıyor. Bu da başka bir fantezi biçimi: Her türlü farklılığımızı bırakarak neredeyse dini/yarı dini ortak vicdani kanaatlerde buluşma. İktidarın tetiklediği ikili karşıtlıklar fantezisi, her türlü farklılığı ve çeşitliliği bastırmak üzerinden işliyor. Öbür fantezide ise uzlaşması kolay olmayan farklılıklarımızı, temel çelişkilerimizi, her türlü eşitsiz iktidar ilişkimizi yok sayarak basitleştirilmiş, sterilize edilmiş vicdani kanaatlerde buluşuyoruz. Diyalog yoluyla örtüşerek ortaklaşıyoruz.

Özbank’ın politik fantezisi bile Türkiye’deki siyah-beyaz kutuplaşma tablosunu dağıtmaya yetmiyor zaten. Yazı dizisinde yaptığı şey; iktidarın siyah, kendisinin beyaz olarak sunduğu beyazların (AKP ve ortaklarının karşısındaki herkes) aslında iktidarın sunduğu kadar tek renk olmadığını göstermek. Beyazın elli tonunun siyah karşısında örtüşerek, ortaklaşarak hareket etmesinin önemi üzerine bir yazı bu. Siyahlar yekpare bir grup olarak, blok bir taban olarak beliriyor. Siyahın elli tonuna dair herhangi bir tespit veya analiz yok. Onların tek renkliliği verili kabul ediliyor. Sadece AKP’ye oy atmaları onları blok yapıyor. AKP içindeki kargaşalar, iktidar ilişkileri, çekişmeler bypass ediliyor. Bu bloğun unsurlarının bu bloğu hangi farklı motivasyonlarla desteklediğine hiç değinilmiyor. Bu anlamda siyah-beyaz diyaloğunun mümkünatlık koşullarına dair bir emareyi bu yazıda bulamıyoruz. Bu siyah-beyaz tablonun temel suçlusu iktidar, tek çare de aslında çok renkli beyazların kazanması.

İhtiyacımız olanın yeni fanteziler yaratmak değil, her türlü fanteziyi aşmak olduğunu düşünüyorum. Siyah-Beyaz Türkiye fantezisinin karşısına örtüşen görüş birliği kavramını koymanın somut, çözülmesi kolay olmayan, yeni çatışma ve gerilim alanları açan toplumsal, politik ve çevresel sorunlarımızla baş etmeyi kolaylaştıracağını düşünmüyorum. Özbank’ın yazısında Gezi eylemleri sıklıkla diyalog yoluyla örtüşen görüş birliğinin vücut bulmuş hali olarak sunuluyor. Gezi eylemlerinin illa bir alamet-i farikası bulunacaksa bunun örtüşen görüş birliği değil, fantezi kırıcı söylemleri ve pratikleri olduğuna inanıyorum. Gezi’nin teoriye, genellemeye, sınıflamaya direnen, bunlarla alay eden ironik bir tarafı vardı. Habermasçı veya Rawlsçı kategorilerin bu dilden uzak olduğunu ve “kahrolsun bağzı şeyler” mottosunun teorik derinliğinden yoksun olduğunu görüyorum.

2- Örtüşerek örttüklerimiz ve dilin ettikleri?

Özbank makalesinde çok çeşitli farklılıklardan ve kimliklerden bahsediyor: Etnik, dini, politik, cinsel yönelim gibi. Ancak bu farklılıklar diyalog yoluyla örtüşerek ortaklaşabiliyor. Bu farklılıkların ve kimliklerin hepsini önemli bulmakla beraber metnin konuştuklarından ve ses çıkardıklarından ziyade sessizliklerine ve suskunluklarına bakmayı yararlı buluyorum. Özbank’ın metninin tek bir yerinde toplumsal-iktisadi farklılıklardan bahsedilmiyor. İktisadi ilişkiler açısından farklılıklara, eşitsizliklere ve adaletsizliklere bu söylemde yer yok. Bu eşitsiz iktidar ilişkileri temelinde “sağlıklı” bir diyalog kurulabilir mi? Böyle bir diyaloğun “alt yapısı” nedir? Tarafların hangi “iktidar ilişkileri” ile diyaloğa girdiğinin bir önemi yok mudur? Beyazların göklerden gelen bir demokrasisi ve Habermas ile Rawls gibi havarileri varsa siyahların da göklerden gelen RTE’si var. “Ey Habermas! Ey Rawls! Ellerinizde kadehlerle Boğaz’a karşı oturup teori yapıyorsunuz” dediğinde zaten günlük geçim derdindeki siyah blok adına beyaz havarilerle diyaloğa girmiş oluyor. Siyahların psikolojisini ve sosyolojisini hiç anlamadan, tartışmadan sadece beyazlar üzerinden bir ütopyanın bu siyah-beyaz tabloyu dağıtmaya yeteceğine inanmıyorum. Farklı mahallere analizlerimizde de açılmamız lazım yani.

Vulgar ve ortodoks bir Marksizm yapmak gibi bir niyetim olmadığını da peşinen netleştirmek isterim. Yirminci yüzyılın ikinci yarısına damga vuran dil teorileri üzerinden baktığımda da farklı bir sonuca ulaşamıyorum. Örtüşmenin kökünün örtmek olduğuna dikkat çekmek isterim tam bu noktada. (Hadi Habermas bunu da açıklasın:) O yüzden örtüştürmeye çalışırken neyi örttüğümüze de bakmak lazım. Özbank’ın üst seviyede bir diyalog, lafı açan laf olma, anlaşılma ve anlaşılır olma derdi var. Bu diyalog vurgusu iletişimsel bir dil teorisine dayanıyor. Kimin konuştuğundan bağımsız, herkesin dilinin aynı olup olmadığını sorgulamadan dil ve onun aracılığıyla diyalog, örtüşerek ortaklaşabilmemizi sağlayan en önemli araçlar olarak sunuluyor. Yazılardaki teorik çerçeve de buna dayanıyor gibi görünüyor. İnsanlar dili kullanarak anlaşmanın yolunu farklılıklarına rağmen bulabilirler. Foucault’dan, Derrida’dan ve Deleuze’den sonra buna inanmak ne kadar mümkün geliyor kulağa? Emin değilim. En azından Özbank kadar kolay söyleyemiyorum. Bir dilimi ısırma ihtiyacı hissettiriyor bu isimler bana.O yüzden diyalog ve konuşmak kadar dilini ısırmak da politik kültürün bir parçası olmalı diye düşünüyorum. Çünkü dil sadece şeffaf bir iletişim aracı veya eleştirel aklın kendini ifade etme aracı değil. Dil aynı zamanda bir iktidar aracı; eleştirel akılları kuran biçimlendiren şey dilin kendisi ve onun üzerine kurulu söylemler. Yani sözün de bir ağırlığı var: İktidar alanları yaratıyor, farklı iktidar alanlarında aynı söz farklı anlamlar kazanıyor. Söze, diyaloğa eşit bir şekilde giremiyoruz. Herkesin dilinin de eşit bir ağırlığı yok. Aynı şeyi söylediğimizde bile giydiğimiz kıyafetten tutun sosyal konumumuza kadar uzanan faktörler dolayısı ile aynı etkiyi yaratmıyoruz. Mesele, bunlar aşılabilirmiş gibi bir fantezi kurmak değil. İlk karabasanda dağılacak bir fantezi bu. Mesele, bunları kabul edip çözülebilir mi, çözülebilirse nasıl çözülebilir diye düşünmek. Habermas ve Rawls bunları çözmek için ne diyor örneğin? Bir politik hareket bunları nasıl çözer? Cevap bulunması gereken sorular bunlar.

Özbank’ın yazısında bu tarz sorulara cevaplardan daha çok totolojik açıklamalar ve tarih-dışı kavramlar buluyorum. Ortaya karışık güzel bir demokrasi tanımımız var örneğin: Sivil topluma dayanıyor, aşağıdan yukarıya işliyor, özgür tartışma ortamlarında oluşan ortak görüşler süzülmek suretiyle parlamentoya aksettiriliyor. Adeta bizlere yıllarca öğretilen “cumhuriyet halkın kendi kendini yönetmesidir” tadında ve “hayat bayram olsa” lezzetinde bir kavram bu demokrasi. Kısaca söylersem bu yazıda demokrasi, güç reflüsünün olmaması anlamına geliyor. Bu tanımdan sonra iş bu demokrasi biz de neden olmuyor, biz bu siyah-beyaz tabloya neden mahkumuz, Habermas ve Rawls bize neden ütopik geliyor sorularına geliyor.

Tam bu noktada cevap, “çünkü güç reflüsü var”, “çünkü demokrasi yok” oluyor. Başladığımız yere geri dönüyoruz. Özbank’ın yazısının tüm iyi niyetiyle aşağıdan yukarı akan bir hareket kurgulamaya çalıştığına inanmakla beraber analiz biçimini hala büyük adam odaklı, üst politika merkezli ve tepeden buluyorum. Sanki bir mucize olsa ve RTE ile AKP’yi hayatımızdan çıkarabilsek herkes diyaloğa, ortaklaşmaya, örtüşmeye hazır bekliyor gibi. Bu kötü ve tepeden inme politikaların haricinde ortak görüş oluşturmanın önünde engeller yokmuş gibi tehlikeli bir hava yaratılıyor. Ortada şeytan bir iktidar ve aslında saf ve iyi niyetli bir halk var. Bu da başka bir siyah-beyaz hikâye. Sanki yorgan gitse kavga bitecek gibi.

Bu yüzden Özbank’ın yazısı örtünün altına süpürülenlere dair pek bir şey söylemiyor. Görünüşte aşağıdan yukarıya işleyecek bir politik sistem talep ediliyor ama işin teorisi oldukça yukarıdan aşağıya akıyor ve aşağıdaki iktidar ilişkilerine dair yeterince bir şey söylenmiyor. Bunun tersine ideal bir demokrasi tanımı koyuyor, hayatı bunun üzerinden anlamlandırmaya bakıyor, somut düzlemdeki tarihsel olayları ideal tanıma uydurmaya çalışıyor. Peki mikro düzeyde neler oluyor? Yukarıda bahsini geçirdiğim iktidar ilişkilerine dair neler oluyor? AKP somut iktidar ilişkileri içinde bu güce erişti ve bir toplumsal tabanı var, kimlikleri biçimlendirme gücü ve istediği kimliklerce de biçimlendirilme gücü var. Bunlara dokunmadan ideal tanımlar kimi ne kadar kurtarabilir?

3- Şeytan ya da fetiş taşlamada demokrasi tartışması: İklim krizi örneği

Özbank’ın anlattığı demokrasi senaryosunda örtüşen ortak görüş birliğine dayanan politika oluşturma başarımız, sadece şeytana karşı birleşme gücümüze ve güçlüler güçsüzleri ezmesin gibi vicdani kanaatlerde buluşmamıza bağlı. Somut sorunlarımız karşısına bu melekler demokrasisini koyarak mı iş göreceğiz? Bu tutumun daha radikal bir demokrasi ve kamusal alan imkanını engelleyici bir tarafı olduğunu düşünüyorum. Bu, bana ölümü ya da şeytanı gösterip sıtmaya razı etmek gibi geliyor.  Benzer bir şeytanlaştırma ve fetişleştirme işi başka alanlarda da işliyor. Örneğin iklim krizi. Tüm farklılıklarımızı bırakarak bir tür olarak biyolojik varlığımıza tehdit oluşturan düşmana karşı savaşmamız lazım söylemi çevreci söylemde ve yeşil harekette bile oldukça baskın bir söylem. Haydi bir düşünce deneyi yapalım: İklim krizini yarın mucizevi bir şekilde, diyelim teknoloji vasıtasıyla anında çözdük, karbon seviyeleri düştü, sıcaklık artmıyor. Ertesi gün istediğimiz daha adil, eşit, özgür bir topluma mı uyanacağız? Zaten tam da aramızdaki farklılıklar, eşitsiz iktidar ilişkileri, adaletsizlikler iklim krizinin müsebbibi değil miydi?

Mesele bunları giderecek bir politika yapmakta. Yoksa insanlık ve dünya vatandaşlığı kavramları üzerinden hepimiz aynı gemideyiz söylemleri ile bireylerin tüketimlerini veya nüfus artışını odağa alarak kişileri ve belli toplulukları suçlayan söylemler zaten hâkim söylemler, bunlar zaten yeterince örtüştürerek örtmeye çalışıyorlar. Herkesin bu krizde eşit parmağı varmış ve sanki eşit bir şekilde etkilenecekmiş izlenimi yaratan söylemler yığını bunlar. Suçlu sistem değil de evimizdeki mutfaklar ve bireysel tercihlerimiz imgesini koca bir sivil toplum, üniversite dünyası, bilim dünyası ve medya besliyor. Ekranlar sağlık sistemine dair soru sorulunca mutfağımızdaki pahalı tropik meyvelerle nasıl sağlıklı kalacağımızı anlatan doktorlarla dolup taşıyor. Bir de mutfaklarımız enflasyondan hiç etkilenmiyor bu senaryolarda. Hükümet yarın Özbank’ın dediği sivil toplumu dinlese görüşlerini süzüp parlamentoya aktarsa da daha iyi bir dünyaya uyanmayacağız. Bir zamanlar trafik canavarı üzerinden trafik kazalarını anlamlandırmaya çalışıyorduk, enflasyon canavarı üzerinden makroekonomiyi anlamaya çalışıyorduk, şimdi de karbon canavarı üzerinden iklim krizini anlamlandırmaya çalışıyoruz. Buna benden önce “karbon fetişizmi” diyenler oldu zaten. Esas meselelerin üzerini örten bir fetiş haline gelmiş durumda karbon. Karbon ayak izi de fetişizmin dile ya da pratiğe vurduğu yer oluyor herhâlde.

İklim krizi örneği üzerinden demek istediğim, zaten vicdani kanaatlerimize seslenen ideolojik bir düzen mevcut. Bu anlamda, KONDA’nın son iklim algı araştırması gayet çarpıcı. Bu araştırmanın sonuçları gösteriyor ki vicdani kanaatlerde buluşmak çok da zor değil. Halkın çoğu doğayı, kuşları, böcekleri sevelim konusunda örtüşerek ortaklaşıyor ve sterilize edilmiş kanaatlerde buluşuyor. İklim krizine karşı ne yapalım diye sorulduğunda ise ağaç dikelim, doğayı sevelim koruyalım diyor. Aklına ilk gelenler; Paris Anlaşması’nı imzalayalım, termik santraller kapatılsın gibi politik adımlar olmuyor. Bunlar listede aşağılarda kalıyor. Tarih dışı, uzlaşması kolay ahlaki vicdani kanaatler varmış gibi yapmayı aşkın ve idealist bir yaklaşım buluyorum. Bu tutumun, ahlaki ve vicdani kanaatlerin de tarihsel olarak belli bağlamlarda belli iktidar ilişkileri içinde üretilmiş olduğunu bunlar tarafından şekillendirildiğini görmemizi engellediğine inanıyorum. Mesele örtüşerek ortaklaşmak değil her türden örtülere karşı hep tedirgin durmak.

Antroposen çağında ortak vicdani kanaatlerde ve korkularda buluşmak bir şey değiştirmeye, eyleme geçmeye yetmiyor. Bizim gibi güç reflüsünden mustarip olmayan sözde sağlıklı demokrasilerde de bu çağın krizlerini durduracak önlemler alınabilmiş değil. Bağlayıcı olmayan iklim hedefleriyle bile krizi durdurmaya yetecek sonuçlara ulaşılamıyor. Demek ki ortak vicdani kanaat yetmiyor. Bilmek ve kanaat sahibi olmak, yapmak anlamına gelmiyor her zaman. Politika, sadece ortak kanaat ve fikir oluşturmak değil. Politika yapmak, arzuladığımız kanaatlere sahip olsalar da bu kanaatlerin getirdiği davranışları yapmayanlara bunları yaptırmak demek. Yeri geldiğinde kanaatleri değiştirmek, çatıştırmak ve hayata geçirmek gerekiyor. Yukarıdan aşağıya indikçe politikanın repertuarını daha geniş tutmak lazım. Aşağıdan yukarı politika talep etmek güzel olmakla beraber aşağıya indikçe örtüşerek ortaklaşacağımız kanaatlerin azalacağını da kabul etmek lazım. Buradaki duvarlarla karşılaşınca Habermas ve Rawls demokrasisi nasıl işler bilemiyorum.

Devam edecek…

*

Yazıda bahsi geçen Murat Özbank’ın yazı dizisi için bkz.

Türkiye demokrasisinin mustarip olduğu ‘güç reflüsünün’ çaresi: Diyalog ve demokrasi üzerine ‘örtüşen görüş birliği’-1

Türkiye demokrasisinin mustarip olduğu ‘güç reflüsünün’ çaresi: Diyalog ve demokrasi üzerine ‘örtüşen görüş birliği’-2

Türkiye demokrasisinin mustarip olduğu ‘güç reflüsünün’ çaresi: Diyalog ve demokrasi üzerine ‘örtüşen görüş birliği’- 3

Türkiye demokrasisinin mustarip olduğu ‘güç reflüsünün’ çaresi: Diyalog ve demokrasi üzerine ‘örtüşen görüş birliği’- 4

Köşe YazılarıManşetYazarlar

Türkiye demokrasisinin mustarip olduğu ‘güç reflüsünün’ çaresi: Diyalog ve demokrasi üzerine ‘örtüşen görüş birliği’- 3

Birinci yazı için tıklayın
İkinci yazı için tıklayın

*

III. Diyalog

Gezi’de, Türkiye coğrafyasının neredeyse tüm renklerini barındıran, çok renkli, çok çeşitli, ‘çok parçalı’ bir vatandaş topluluğundan ortak bir politik irade, etkili bir politik güç çıkmış ve bu politik güç hükümete verilen desteği, 2011 yılındaki genel seçimlerde aldığı %47’lik oy oranından, %25-30 bandına geriletmişti.

Bir önceki yazımda, böylesine çok parçalı bir vatandaş topluluğundan, böylesine etkili bir politik güç çıkmış olmasını, bu vatandaşlar arasında, John Rawls’un tarif ettiği türden bir örtüşen bir görüş birliğinin mevcudiyetine, daha açık bir deyişle, bu vatandaşların Gezi’de, barışçı eylemcilere uygulanan orantısız polis şiddetinin yanlış olduğuna ilişkin bir vicdani kanaatte, kendilerine özgü farklı düşünsel veya itikadi gerekçelerle, ortaklaşmış olmalarına borçlu olduğumuzu anlatmıştım.

Onlara, aralarındaki tüm düşünsel ve itikadi farklılıklara rağmen, Taksim Meydanı‘nda ve Türkiye’nin 79 ilinde buluşarak, bu ortak vicdani kanaatlerini eylemli olarak ifade etme cesareti veren şey ise ne o veya bu siyasi parti liderinden aldıkları bir talimattı ne de hükümetin inanmamızı istediği gibi, arkalarını kollayan, adresi belirsiz bir takım ‘iç ve dış mihraklara’ duydukları güvendi. Değildi, çünkü Gezi’nin ‘kedi sürüsünü’ andıran, özgür ve özerk eylemcilerini tek elden yönlendirmek, herhangi bir siyasi partinin, iç veya dış mihrakın harcı olabilecek bir şey değildi. Onlar bu cesareti birbirlerinden, aralarındaki örtüşen görüş birliği sayesinde buluştukları ortak eylemlilikten, bu eylemlilik içindeki birlikteliklerinden, yani tüm çoğulluklarıyla birbirlerinden almışlardı.

Gezi eylemlerinin içinde yer almış olanlarımız hatırlar ve bilir, hatırlamayanlara ve bilmeyenlere de ben anlatayım: O günlerde adına “örtüşen görüş birliği” demiyorduk ama “polisin uyguladığı orantısız şiddettin yanlış olduğu” kanaatini hepimizin paylaştığımızın, hepimiz de pek ala farkındaydık. Hepimiz, aramızda çok ciddi düşünsel ve itikadi farklılıklar olduğunun da farkındaydık ancak Gezi eylemlerinin harala gürelesinin içinde, aynı vicdani kanaatte buluşmuş olmamıza ‘öteki’ farklılıklarımızdan daha çok değer veriyor, dolayısıyla birbirimizi bu ‘öteki’ farklılıklarımızla kabul ediyor ve onlara rağmen birbirimize güveniyor ve yardım ediyorduk. Yani, Gezi’den doğan o çok etkili politik gücü, tüm farklılıklarımıza rağmen, aramızda mevcut olduğunun farkında olduğumuz bir vicdani ortaklaşma sayesinde, el birliği ile biz inşa etmiştik.

* * *

Peki politik kimliklerini, aidiyetlerini, farklı farklı düşünsel ve itikadi geleneklerle tanımlayan, aralarında bu farklılıklardan kaynaklanan derin görüş ayrılıkları hatta geçmişten gelen husumetler bulunan, bu nedenle de pek yan yana gelmeyen, gelemeyen bu insanlar — yani, biz, hepimiz aramızda ‘Gezi’de uygulanan orantısız polis şiddetinin yanlış olduğu’ kanaati üzerinde ‘örtüşen bir görüş birliği’ bulunduğunu nasıl fark edebilmiştik? Nasıl olmuştu da, laikçiler ile islamcılar, Türk milliyetçileri ve/veya ulusalcıları ile Kürt milliyetçileri, liberaller ile sosyalistler, hatta Fenerbahçeliler, Beşiktaşlılar ve Galatasaraylılar, aynı konuda, aynı vicdani kanaate sahip olduklarını fark edebilmişlerdi?

Bu sorunun kısa cevabı çok basit ve açık: Birbirleriye konuşarak. Birbirlerinin düşüncelerini öğrenmek için birbirlerine sorular sorarak. Sorulan sorulara cevaplar vererek, verilen cevapları dinleyerek, anlamaya çalışarak. Birbirlerini ikna etmeye çalışarak, tartışarak, uzlaşarak. Kısaca, aralarındaki tüm düşünsel ve itikadi farklara rağmen, birbirleriyle insanca iletişim kurarak…

İktidarın Gezi’den aldığı ders: Bölme, kutuplaştırma

Nitekim Gezi protestolarının hemen ardından, tökezlediğini, iktidarının sarsıldığını hisseden hükümetin aldığı önlemlerden ilki, toplumun farklı kesimlerinden insanların birbirlerinden doğrudan haberdar olmalarına, birbirlerinin güncel olaylar karşısında gösterdikleri tepkileri yine birbirlerinin ağzından, doğrudan öğrenmelerine, birbirleriyle görüş alışverişlerinde bulunmalarına yani kamusal alanda birbirleriyle insanca politik iletişim kurmalarına olanak sağlayan sosyal medya mecralarını ‘zapturapt’ altına almaya çalışmak, ikincisi ise “toplumun %50’sini evde zor tutuyorum” diyerek kutuplaşma ve sivil şiddet tehdidi savurmak olmuştu. Bunlar, Gezi protestolarının ardından, hükümetin totaliteryenizm bataklığına giden yolda, vatandaşların birbirleriyle doğrudan politik iletişim kurduğu kanalları tıkamak, ‘muhalif görüşlerin’ kamusal alanda ifade edilmesini engellemek ve kamuoyunu tek elden, kendi kontrolünde biçimlendirmek için attığı, deneme mahiyetindeki ilk adımlardı.

Aradan geçen sekiz yılın sonunda, hükümetin güç ve yetki akışını tersine çevirerek Türkiye kamuoyunu tek elden biçimlendirme çabalarında ulaştığı nokta ise malum: Türkiye bugün ‘Cumhur ittifakı’ ile ‘Millet İttifakı’ arasındaki siyah – beyaz kutuplaşmaya sıkışmış bir görüntü veriyor ve toplumun ‘Cumhur ittifakı’ yarısı ile ‘Millet ittifakı’ yarısı arasındaki kamusal ve sivil iletişim hatları öyle ağır hasar görmüş durumda ki, farklı kamplara savrulmuş vatandaşlar, bırakın birbirleriyle  insanca iletişim kurabilmeyi, korkularından göz göze bile gelemiyorlar. Seçilmiş belediye başkanları görevden alınmış, dokunulmazlıkları kaldırılmış milletvekilleri hapse atılmış, sivil toplum örgütleri kapatılmış, gıklarını çıkartsalar terörist veya terör destekçisi diye yaftalanıp yargısal tacize maruz kalan Kürt vatandaşlardan ise, bu ittifakların ikisi de gözlerini kaçırıyorlar!

Neyse, lafı fazla dağıtmadan, tartışmamıza kaldığımız yerden devam edelim. Yukarıda, aralarında derin düşünsel veya itikadi görüş ayrılıkları olan, hatta Türkiye’nin çalkantılarla, kavgalarla, çatışmalarla, idamlarla, suikastler ve katliamlarla örülü siyasi tarihinde, bu görüş ayrılıkları nedeniyle aralarına kan bile girmiş insanların, aralarında bir örtüşen görüş birliği olduğunu nasıl fark ettiklerini sormuş ve bu soruya kısaca ‘birbirleriyle konuşarak’ cevabını vermiştim, hatırlarsanız. İşte bu kısa cevap, doğru ve önemli olmakla birlikte, sorduğumuz soruyu yanıtlamaktan çok, farklı bir biçimde yeniden sormamızın önünü açmak dışında bir anlam ifade etmiyor aslında.

Şu şekilde mesela: Nasıl olmuştu da bu insanlar kendilerini ait hissettikleri düşünsel ve itikadi geleneklerin ortak hafızalarında yer alan birbirleriyle ilgili tüm acı hatıralara rağmen, birbirleriyle konuşmaya başlamışlardı? Nasıl olmuştu da, mesela daha önce hiç tanışmamış bir solcu ile bir liberal karşılaştıklarında birbirlerinden gözlerini kaçırıp ayrı yollara gitmek yerine, birbirlerine selam vermiş, hal hatır sormuşlardı? Ya da bir laikçi ile bir islamcı karşılaştığında? Ya da bir Türk ile bir Kürt karşılaştığında? Hani ‘laf lafı açar’ derler ya, İşte aralarında bunca farklılık, bunca görüş ayrılığı, hatta husumetler olan insanlar arasında ‘lafı açan ilk laf’ nasıl edilebilmişti?

* * *

Ben bu sorunun yanıtını da adı konmadığı için kavramsal farkındalık düzeyine çıkamamış başka bir ‘örtüşen görüş birliğinde,’ bulabileceğimizi düşünüyorum. Daha açık bir deyişle, ‘lafı açan ilk lafın’ benim birileri daha iyisini düşünene dek adına ‘diyalog üzerine örtüşen görüş birliği’ demeyi önerdiğim şey sayesinde edilebilmiş olduğunu söylüyorum.

Bundan kastım ise tam olarak şu: Farklı düşünsel ve itikadi inanç sistemlerini benimseyen, bu nedenle aralarında derin politik görüş ayrılıkları bulunan insanlar arasında insanca bir iletişim kurulabilmesinin ön koşulu, bu insanların birbirlerinden bağımsız olarak ve kendilerine özgü farklı düşünsel veya itikadi gerekçelerle, ‘kendilerinden farklı gördükleri öteki insanlarla, bu farklılıklarına rağmen, insanca bir iletişim kurmanın iyi bir şey’ olduğuna ilişkin vicdani bir kanaat sahibi olmaları; dolayısıyla aralarında farklı gerekçelerle de olsa bu ahlaki yargının, doğru olduğuna ilişkin bir ortak bir kanaatin, yani bir “örtüşen görüş birliğinin” bulunmasıdır.

Yani ancak, kendilerine özgü düşünsel veya itikadi gerekçelerle, farklı olan ‘öteki’ ile diyalog kurmaya açık olan insanlar, aralarındaki düşünsel ve itikadi farklılıklara rağmen, birbirleriyle konuşmaya başlayabilirler ve ancak birbirleriyle konuşabilen insanlar, örneğin ‘güçlünün, sırf güçlü olduğu için zayıfı ezme hakkını kendinde görmesi doğru değildir’ gibi başka ahlaki yargılar üzerinde, aralarındaki tüm düşünsel ve itikadi farklılıklara rağmen ortaklaşabileceklerini fark edebilirler.

Lafı açan ilk laftan önceki görüş birliği

İşte ben ‘Gezicileri’ aralarındaki tüm düşünsel ve itikadi farklılıklara rağmen ‘Gezici’ yapan, yani hükümeti tökezleten çok parçalı ama çok etkili bir politik gücün paydaşları olarak onlara “ortak” bir politik kimlik kazandıran şeyin, son kertede, aralarında mevcut bulunan bu türden bir ‘diyalog üzerine örtüşen görüş birliği’ olduğunu düşünüyorum. Yani, Gezi’de İslamcılar, Laikçiler, Türkler, Kürtler, Feministler, LGBTİ+ bireyler ve kendilerini nice nice başka kimlik belirleyenleri ile özdeşleştiren yüzbinlerce, milyonlarca insan arasında ‘lafı açan ilk lafın’ öncesinde ‘diyalog’ üzerine yukarıda tanımlandığımız türden bir ‘örtüşen görüş birliği’ bulunduğunu; bu insanların tüm farklılıklarına rağmen ortak bir eylemlilikte buluşarak, hükümeti tökezleten etkili bir politik güç oluşturabilmelerini, birbirleriyle insanca iletişim kurabilmelerine, bunu da aralarındaki diyalog üzerindeki bu örtüşen görüş birliğine borçlu olduklarını söylüyorum.

* * *

‘O Gezi’de öyleydi, şimdiki durum çok başka’ derseniz haklısınız. Ancak ben, diyalog üzerine böyle bir örtüşen görüş birliğinin Türkiye kamuoyunu oluşturan vatandaşların önemli bir çoğunluğu arasında hala mevcut olduğunu ama hem adı konmadığı için kavramsal bir farkındalık düzeyine çıkamadığını, hem de aradan geçen sekiz yılda, hükümetin güç ve yetki akışını tersine çevirerek kamuoyunu tek elden biçimlendirme çabaları sonucu görünürlük kazanmış başka bir örtüşen görüş birliğinin karanlık gölgesi üzerine düştüğü için, onun mevcudiyetinden kuşku duyar hale geldiğimize inanıyorum.

Daha açık bir deyişle şunu söylüyorum: Türkiye sosyolojisinin tabanında, tüm farklılıklarına rağmen ‘birbirleriyle diyalog kurmaya açık’ insanlar hala çoğunlukta ama hükümet vatandaşların birbirleriyle insanca politik iletişim kurmasına olanak tanıyan kanalları muhalif kesimlere yönelik yoğun karalama kampanyalarıyla, polisiye önlemlerle, yargısal tacizlerle bilinçli ve sistematik bir şekilde tıkadığı için, bu diyalog fiilen kurulamıyor, dolayısıyla tabanda mevcut olan ‘diyalog üzerine örtüşen görüş birliği de’ kamusal alanda fiilen görünürlük kazanamıyor. Onun yerine ise, ‘çatışma’ üzerine yine tabanda mevcut olan başka ‘bir örtüşen görüş birliği’ belirginlik kazanıyor ve Türkiye kamuoyunun tamamında, Türkiye’nin tek gerçeği oymuş gibi bir algı yanılsaması yaratıyor.

* * *

Benim adına ‘çatışma üzerine örtüşen görüş birliği’ dediğim bu şey de yine vatandaşların ‘vicdani kanaatleri’ arasındaki bir ortaklaşmaya işaret ediyor. Kısaca tanımlamam gerekirse, insanların birbirleriyle çatışırken dahi, tümüyle kendilerine özgü, farklı düşünsel ve itikadi gerekçelerle, aynı ahlaki yargılar üzerinde ortaklaştıkları, ama  ahlaki düzlemdeki bu ortaklaşmanın, politik düzlemde onları birleştirmediği, tam aksine aralarındaki ayrışmayı derinleştirmek yönünde işlevselleştiği bir durumdan bahsediyorum.

Somut bir örnek vereyim: 2021 yılında Türkiye’de yaşayan iki ‘sıradan’ vatandaş tahayyül edelim.

Bunlardan birisi 15 Temmuz Darbe girişimini planlamakla uzaktan yakında ilgisi olmayan bir solcu olmasına rağmen OHAL döneminde bir KHK ile ‘sivil ölüme’ mahkum edilmiş, terörist de terör destekçisi de olmamasına rağmen bu suçlamalarla hapse atılmış ve haklı olarak tüm bu haksızlıkların müsebbibi olarak gördüğü hükümetin ‘yandaşlarına’ ‘muhabbet’ beslemekte güçlük çeken, dolayısıyla ‘Millet İttifakı’ saflarına savrulmuş bir vatandaş olsun. Diğeri ise, hükümetin yoğun karalama kampanyalarıyla, yargısal tacizleriyle, yaftalamalarıyla gözleri boyanmış, kafası karışmış olduğu için, ‘Millet İttifakını’ destekleyen vatandaşların, kendisinin de benimsediği ‘yerli ve milli’ değerleri tehdit eden dış düşmanların terör destekçisi uzantıları olduğuna inanan ve bu nedenle ‘Cumhur ittifakı’ saflarına savrulmuş, Müslüman bir vatandaş olsun.

‘Diyalog’ ve ‘çatışma’ya dayalı görüş birliği arasındaki fay hatları

Biri solcu, diğer Müslüman bu iki sıradan vatandaşın, örneğin “bir insanın varlığıyla varlığını tehdit eden ‘öteki’ insanlara karşı kendisini savunması, gerektiğinde onlara direnmesi ve hatta onlarla fiilen çatışması iyi bir şeydir,” gibi bir ahlaki yargı üzerinde, tümüyle kendilerine özgü düşünsel veya itikadi gerekçelerle ortaklaşmaları ve birbirleriyle itişip kakışırken kendilerini ‘vicdanen’ rahat hissetmeleri, pekala mümkündür. Elbette bu durumda, farklı siyasal kamplara savrulmuş vatandaşlar arasındaki bu ‘örtüşen görüş birliğinin’ onları ‘vicdan huzuruyla’ sürükleyeceği istikamet, sağlıklı ve iyi işleyen, çoğulcu, eşitlikçi ve özgürlükçü bir demokrasi olmayacaktır. Tam aksine bu vatandaşlar kendilerini şu anda yaşadığımız türden siyah – beyaz bir kutuplaşmaya sıkışmış, totaliteryenizm yolunu yarılamış bir halde bulacaklardır.

* * *

İşte ben, Türkiye’de Cumhur ve Millet ittifakları arasında yaşanırmış gibi görünen politik kutuplaşmanın daha derininde, ‘diyalog’ ile ‘çatışma’ üzerindeki bu iki “örtüşen görüş birliği” arasından geçen fay hattı bulunduğuna  inanıyorum. Dahası vatandaşların vicdani kanaatleri düzeyindeki bu daha derin fay hattının,  Cumhur ve Millet ittifaklarının arasındaki kutuplaşmayı belirleyen politik sınırlar ile örtüştüğünü de düşünmüyorum. Yani aralarında diyalog üzerine örtüşen görüş birliği olan Türkiyeli vatandaşlar ile aralarında çatışma üzerinde örtüşen görüş birliği olan Türkiyeli vatandaşlar diye iki farklı küme tanımlayabilecek olsak, bu iki farklı kümenin, Cumhur İttifakı’na oy veren seçmenler ile Millet İttifakı’na oy veren seçmenler kümelerine bire bir karşılık geleceklerini sanmıyorum.

Sanmıyorum, çünkü Cumhur İttifakı’nın saflarında ‘öteki’ kamptaki vatandaşlarla diyaloğa açık insanlar olduğu gibi, Millet ittifakının saflarında da ‘yandaşlarla’ diyalog kurmaya ‘zinhar’ karşı çıkan insanlar olduğunu, olabileceğini düşünüyorum. Ama her halükarda, Türkiye siyasetinde rüzgarın demokrasiden yana mı yoksa totaliteryenizmden yana mı eseceğini son kertede belirleyecek şeyin, Cumhur İttifakı ile Millet İttifakı’nın liderlik kadroları arasında yaşanan itiş kakışlardan çok, daha derindeki bu fay hattındaki kaymalar, kırılmalar olacağı kanaatini taşıyorum.

Totaliteryenizm bataklığına giden yoldan dönebilme umudu

Nitekim, İBB seçimleri vakasının da, vatandaşların vicdani kanaatleri

düzeyindeki böyle bir kaymaya işaret ettiğini düşünüyorum. Ekrem İmamoğlu‘nun birinci seçimleri küçük bir farkla, ikinci seçimleri de oyunu arttırmış olarak kazanarak, hükümet cenahına yaşattığı sarsıntının son kertede, ‘diyalog üzerine örtüşen görüş birliğinin’ ‘çatışma üzerine örtüşen görüş birliğine’ baskın çıkmasıyla sonuçlanan bir zemin kaymasından kaynaklandığını söyleyebiliriz pekala. İlk yazımda da belirttiğim gibi, bu düşüncemi destekleyen somut olgusal kanıtlar sunmam maalesef mümkün değil.

Değil, çünkü verili bir zaman aralığında sosyolojik tabanın dinamiklerinde, çatışma ve diyalog üzerindeki bu ‘örtüşen görüş birlikleri’ ile tanımlanan iki farklı eğilimden hangisinin hangisine, hangi oranda ağırlık kazanmakta olduğunu belli hata payları içinde hassasiyetle ölçmek mümkün olsa da, Türkiye siyasetini bu kavramlar aracılığı ile okumak ve yorumlamak pek alışıldık bir şey olmadığı için, bu konuda yapılmış niceliksel kamuoyu araştırmaları veya niteliksel saha çalışmaları ya yok ya da yapılan araştırmalarda da bunu ölçmeye yönelik, bu kavramsal çerçeve ile hemhal olmuş sorular sorulmuyor.

Ancak, niceliksel çalışmalarla ölçülememiş, niteliksel saha araştırmalarıyla değerlendirilememiş olsa da, benim Türkiye’nin totaliteryenizmin dipsiz bataklığına giden yolun yarısından geri dönebileceğine ilişkin umudum, ‘diyalog üzerine örtüşen bir görüş birliğinin’ tabanda mevcut olduğuna ilişkin çok önemli ipuçlarını, hem Gezi hem de İBB seçimleri vakalarında bulabiliyor olmamızdan kaynaklanıyor.

Dahası, Türkiye sosyolojininin psiko-politik derinliklerinde, belli bir oranda mevcut olduğunu sezdiğimiz ‘diyalog üzerine’ bu ‘örtüşen görüş birliğinin’ kavramsal bir farkındalık düzeyine taşınabilmesinin bizzat kendisinin, ‘çatışma üzerine örtüşen görüş birliğinin’ ona düşen karanlık gölgesini geriletebileceğini, yani hükümetin toplumun farklı kesimleri arasında insanca bir politik iletişim kurulmasını engelleme çabalarını bir ölçüde boşa düşürebileceğini ve bu yönüyle Türkiye’nin sosyolojik tabanından demokratikleşme yönünde ortak bir iradenin yükselmesine katkı yapabileceğini de düşünüyorum.

Ne diyeyim, umarım yanılmıyorumdur.

Devam edecek… 

 

Köşe YazılarıManşetYazarlar

Türkiye demokrasisinin mustarip olduğu ‘güç reflüsünün’ çaresi: Diyalog ve demokrasi üzerine ‘örtüşen görüş birliği’-2

Birinci yazı için tıklayın

II. Örtüşen görüş birliği

Türkiye’nin politik sistemi ağır bir ‘güç reflüsünden’ mustarip; Türkiye toplumu ise hükümet tarafından hükümeti destekleyenler ile desteklemeyenler arasında, iki parçalı, siyah – beyaz bir kutuplaşmaya sıkıştırılmış ve dolu dizgin totaliteryenizm bataklığına doğru sürüklenirmiş gibi görünüyor. Peki ülkenin  laikçisinden İslamcısına, Türkçüsünden Kürtçüsüne, sağcısından solcusuna, çok parçalı, çok renkli ‘muhalefet bloğundan,’ hükümeti Türkiye’yi sürüklediği bu tehlikeli yolculuktan caydırabilecek ortak bir politik irade, demokratikleşme yönünde etkili bir politik güç çıkabilir mi?

Bu soruya yanıt olarak, bir önceki yazımda, mealen, ‘böyle bir ortak irade, ancak tabanda ‘diyalog ve demokratikleşme’ üzerine örtüşen bir görüş birliği mevcutsa ortaya çıkabilir ki, ben mevcut olduğunu düşünüyorum’ demiştim. Peki tam olarak nedir bu ‘örtüşen bir görüş birliği’ dediğim şey? ‘Diyalog ve demokrasi’ derken tam olarak ne kastediyorum? Ve ülkenin bu en ‘karanlık’ döneminde, benim bu ‘aydınlanmacı’ iyimserliğim nereden kaynaklanıyor?

Her üç soruyu da yanıtlayacağım. Ama önce Türkiye’de vatandaşlar arasında ‘demokrasi ve diyalog’ üzerine böyle ‘örtüşen görüş birliklerinin’ mevcut olduğuna işaret eden yakın tarihli iki vakayı, 2013 yılındaki Gezi Protestolarını ve 2019 yılındaki İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı (İBB) Seçimlerini bir hatırlayalım istiyorum ki, bu ‘soyut’ kavramları, hepimizin gözlerinin önünde cereyan etmiş, hatta çoğumuzun içinde yer aldığımız ‘somut olaylardan’ hareketle tanımlayıp, mevcudiyetlerini kavramsal bir farkındalık düzeyine çıkartabilelim.

I

Gezi Protestoları 2013 yılının Haziran ayında, İstanbul’da başladı ve Türkiye’nin 79 iline yayıldı. Protestolar sırasında siyaset ile ilişkisi dört yılda bir yapılan seçimlerde oy kullanmaktan ve belki siyaset haberlerini göz ucuyla medyadan takip etmekten ibaret milyonlarca kişi, iki hafta boyunca tazyikli suya, göz yaşartıcı gaza, plastik mermilere maruz kalmak pahasına, sokağa çıktı, slogan attı, eylemlere katıldı.[1]  

2013 yılının Haziran ayının ilk Cumasında, Gezi protestoları sırasında, Taksim meydanındaki eylemci kalabalığının ortasında, solcu gençlerin ele ele tutuşarak, çevre güvenliğini sağlayarak açtıkları alanda, Müslümanlar namaz kıldı.

Aynı Haziran ayında, Gezi Park’ında, bir akşam üzeri, o dönemdeki adı Vatan Partisi olan grubun üyesi, 50 – 60 yaşlarındaki ulusalcı aktivistler, başlarında kalpak, omuzlarında Türk bayraklarıyla, Kürtçe türküler dinleyen BDP’li gençlerin koluna girerek halay çektiler.

Yine aynı yılın 30 Haziran’ında, LGBTİ+ bireylerin İstanbul Beyoğlu’ndaki onur yürüyüşüne, Türkiye coğrafyasının neredeyse tüm renklerinden müteşekkil 100 bin kişi katıldı.

2014 yılının Haziran ayında Diyarbakır’da bir Kürt gencinin, Medeni Yıldırım’ın, ‘kalekol’ inşaatını protesto eden göstericilere ateş açan jandarma tarafından vurularak öldürülmesini, İstanbul’un Taksim meydanında, Atatürkçülerden, ulusalcılardan, Sünni müslümanlardan, feministlerden, LGBTİ+ bireylerden, çevrecilerden, ekolojistlerden, milliyetçilerden, ‘kahrolsun bağzı şeyler’ sloganı atanlardan ve daha nice nice insandan müteşekkil onbinlerce kişilik çok renkli, ‘çok parçalı’ bir ‘vatandaş kitlesi’ protesto etti.

2013 yılının Haziran ayında, Hükümete verilen destek 2011 yılındaki genel seçimlerde aldığı %47’lik oy oranından, %25-30 bandına geriledi.

Peki, dünya görüşleri, dini inançları, yaşam tarzları, etnik kökenleri, cinsiyetleri ve cinsel yönelimleri bunca çeşitlilik gösteren, Saadet’ten, MHP’ye, CHP’den, BDP’ye ve hatta AKP’ye dönemin farklı siyasi partilerine oy veren böylesi ‘çok parçalı’ bir kitlenin, hükümeti böylesine tökezleten, böylesi etkili bir eylemlilikte buluşması nasıl mümkün olmuştu?

* * *

2019 yılının Mart ayında yapılan yerel seçimlerde, İstanbul Belediye Başkanlığını çok küçük bir farkla kazanan Ekrem İmamoğlu’nun mazbatası, Hükümetin mesnetsiz iddialarla ve yargı erki üzerinde tesis etmiş olduğu kontrol sayesinde seçimleri iptal ettirmesi yüzünden verilmedi. 23 Haziran’da tekrarlanan seçimleri  Ekrem İmamoğlu önceki yıllarda CHP’ye oy vermiş laikçi, Atatürkçü, sosyal demokrat ve merkez sağ, İYİ Parti’ye oy vermiş Türk milliyetçisi, HDP’ye oy vermiş Kürt ve sol ve AKP ile Saadet’e oy vermiş Müslüman seçmenlerin oylarıyla, oyunu %6 oranında artırarak ikinci kez kazandı.

İmamoğlu’nun seçilmesi, ilk tıkanma

Hükümet, Gezi Protestolarının ardından kamuoyunu tek elden biçimlendirmek amacıyla güç ve yetki akışını tersine çevirmek için yoğun bir çaba sarf etmeye başlamış ve hatta 15 Temmuz 2016 tarihindeki darbe girişimini, OHAL ilan etmesine ve OHAL döneminde yapılan bir Anayasa referandumuyla Cumhurbaşkanlığı makamını neredeyse mutlak muktedir konumuna terfi ettirmesine olanak tanıyacağını düşündüğünden olacak, ‘allahın bir lütfu olarak’ görmüştü. Dolayısıyla Ekrem İmamoğlu’nun İstanbul Belediye Başkanlığı seçimlerini, üstelik de oyunu artırarak kazanmış olması, hükümet adayı Binali Yıldırım açısından ağır bir seçim yenilgisi olduğu kadar, hükümet açısından da güç ve yetki akışını tersine çevirerek Türkiye kamuoyunu tek elden biçimlendirme çabalarının ulaştığı tıkanma noktasına işaret ediyordu.

Peki, siyasi partilerin ‘tepe kadrolarının’ perspektifinden bakıldığında ‘çok parçalı’ bir görüntü veren bu seçmen kitlesinin hükümetin kamuoyunu tek elden biçimlendirme çabalarını boşa çıkaran ‘tabandaki’ ortaklaşması nasıl mümkün olmuştu? Nasıl olmuştu da Türk milliyetçileriyle Kürt milliyetçileri, Atatürkçü, laikçi vatandaşlar ile İslamcı vatandaşlar aynı adaya, hem de iki kez, hem de ikincisinde ilkinden daha da yüksek bir oranla oy verebilmişti?

* * *

Yukarıda Hem Gezi, hem de İBB seçimleri vakaları vesilesiyle sorduğumuz iki soru da aynı, aslında: ‘Kedi sürüsünü’ andıran, çok parçalı, çok renkli bir vatandaş kitlesinden, hükümeti tökezleten ortak bir politik irade nasıl çıkabilmişti?

Hükümet cenahının bu soruya verdiği cevap,  ‘dış mihrakları’ ‘FETÖ’cüleri, ‘Teröristleri’, ‘Terör destekçilerini’ velhasıl ‘Türkiye’nin, Türkiye Hükümetini devirmek isteyen iç ve dış düşmanlarını’ adres gösteriyor. Daha açık bir deyişle hükümet Gezi’nin bir takım iç ve dış mihraklar tarafından kışkırtılmış üstü örtülü ‘bir darbe girişimi olduğuna’, İBB seçimlerinde ise İstanbullular’ın, sözde ‘teröristlerle işbirliği yapan bir belediye başkanı adayına’ kanarak büyük bir ferasetsizlik örneği gösterdiklerine inanmamızı istiyor.

Muhalefet partilerinin yönetici kadrolarının aynı soruya verdiği cevap ise, hükümetin yanlış politika ve söylemlerinin kamuoyunda sebep olduğu bıkkınlığa, aralarındaki siyasi kavgaları askıya alıp, ‘tavanda’ bir iş ve güç birliği kotarma basiretini gösterebilmiş olmalarına ve özellikle İBB seçimleri bağlamında CHP’nin ‘seçilebilecek bir aday’ gösterme konusundaki becerisine işaret ediyor. Dolayısıyla onlar da vatandaşlardan yanlış politikaları nedeniyle hükümete kızmalarını, bu yanlış politikaların karşısında, demokrasinin yanında duracak basireti gösterdikleri için de kendilerine müteşekkir olmalarını bekliyor.

Ancak hükümet cenahının verdiği cevap Türkiye nüfusunun kabaca yarısına tekabül eden bir seçmen kitlesini ‘düşman’ ilan ederek, Türkiye kamuoyuna, hükümeti destekleyenler ile desteklemeyenler arasındaki kutuplaşmaya sıkışmış iki parçalı Türkiye algısını dayatmakla kalmıyor, sağlıklı ve işleyen demokrasilerin en önemli nirengi noktasını, yani vatandaşların özgür iradelerini ve özgür iradeleriyle, kamusal alanda, Gezi sürecinde sokaklarda, İBB seçimlerinde oy sandıklarında ifade ettikleri özgür vicdani kanaatlerini de hiçe sayıyor.

İktidar ve muhalefet partilerinin çıkmazı

Muhalefet partilerinin yönetici kadroları ise, aynı soruya verdikleri yanıtta vatandaşların özgür vicdani kanaatlerinin arasındaki ortaklaşmanın itici gücünü — ya kamuoyuna Gezi eylemlerinden sonra hükümet tarafından pompalanmaya başlanmış iki parçalı kutuplaşmış Türkiye algısı ile gözleri kamaştığından ya da Türkiye’nin siyasal sistemine on yıllardır musallat olmuş güç reflülülerini kanıksamış ya da hatta benimsemiş olduklarından — göremiyor ya da görseler bile söylemlerine ve eylemlerine yansıtamıyorlar. Dolayısıyla onlar da vatandaşlardan Türkiye Hükümeti’nin Türkiye kamuoyuna dayattığı siyah-beyaz kutuplaşma algısında, kendilerinden yana, hükümet karşısında saf tutmalarını isteyerek, aslında hükümet tarafından dayatılan o kutuplaşma algısının derinleşmesine ve müzminleşmesine katkı yapıyorlar.

Velhasıl hükümet de, muhalefet partilerinin tepe kadroları da ülke siyasetinin dinamiklerini bu tepe kadroları arasındaki itiş kakışlar, demeç savaşları, polemikler üzerinden okumaya, anlamaya ve anlatmaya alışmış ‘kanaat önderleri’ de, tüm bu kakafoni içinde, demokrasi açısından en ve hatta tek önemli unsuru, yani Gezi’de sokakta, İBB seçimlerinde sandıkta ortaya çıkmış politik iradenin gerçek paydaşı vatandaşların özgür vicdanlarını, onların ‘vicdani kanaatlerini’ dikkate almıyorlar.

* * *

Oysa, Gezi’de insanlar iki hafta boyunca gaza, tazyikli suya, plastik mermiye maruz kalmak pahasına sokakta kalma kararlılığını, o veya bu muhalefet partisinin tepe kadrosundan aldıkları talimatlara değil, üzerinde ortaklaştıkları bir vicdani kanaate, daha açık bir deyişle, Gezi parkındaki ağaçların kesilmesine engel olmaya çalışan barışçı eylemcilere uygulanan orantısız polis şiddetinin yanlış olduğu konusunda aralarında mevcut olan bir ‘örtüşen görüş birliğine’ borçlulardı. Onlara bu ortak vicdani kanaatlerinin gereğini eylemli olarak yerine getirme cesareti veren şey ise, Hükümetin kamuoyunu inandırmaya çalıştığı gibi, adresi belirsiz  bazı ‘iç veya dış mihraklar’ değildi. Olamazdı da zaten. O kadar ‘çok parçalı,’ o kadar özerk birey ve gruplardan müteşekkil  bir ‘kedi sürüsüydü’ ki Geziciler, onları tek elden, tek odaktan, tek mihraktan gütmek kimsenin, hiç bir iç ya da dış mihrakın harcı olamazdı. Onlar bu cesareti aralarındaki örtüşen görüş birliği sayesinde buluştukları ortak eylemlilikten, bu eylemlilik içindeki birlikteliklerinden, yani tüm çoğulluklarıyla birbirlerinden almışlardı.

İBB seçimleri vakasında ise, evet, Ekrem İmamoğlu toplumun farklı kesimleriyle düzgün iletişim kurabilen, farklı kesimlere umut verebilen, farklı kesimlerin bir belediye başkanından beklentilerini karşılayabileceği izlenimini yaratan bir siyasetçiydi — muhtemelen hala da öyle. Ama İstanbul Belediye Başkanlığı seçimlerini ona iki defa kazandıran tabandaki ortaklaşmayı, bu özelliklerini kullanarak, o oluşturmamıştı; o çok parçalı tabanda, farklı yurttaş kesimleri arasında, hükümetin güç ve yetki akışını tersine çevirerek kamuoyunu tek elden biçimlendirme çabalarında artık çok ileri gitmiş olduğuna ilişkin örtüşen bir görüş birliği, İmamoğlu aday gösterilmeden çok evvel mevcuttu. Aynı vatandaşlar, hükümet yenilgiyi içine sindiremeyip seçimleri iptal ettiğinde, bunun yanlış olduğu konusunda da ortaklaştılar ve hatta bu vatandaşlar arasındaki ‘örtüşen görüş birliğine’ ilk seçimde İmamoğlu’na oy vermemiş başka seçmenler de katıldı. İmamoğlu’nun tek yaptığı tabanda, vatandaşların özgür vicdani kanaatleri arasında zaten mevcut olan bu ‘örtüşen görüş birliğininin’ sözcüsü, taşıyıcısı, görünen yüzü olmaktan ibaretti. Bu görevinin hakkını da verdi İmamoğlu, bunda bir siyasetçi olarak yukarıda andığımız özellikleri de pay sahibiydi belki, ama seçimlerin sonucunu belirleyen şey İmamoğlu’nun bu kişisel özelliklerinden çok ona oy veren vatandaş kitlesinin ortaklaşmış vicdani kanaatleri, yani tabandaki, vatandaşlar arasındaki ‘örtüşen görüş birliğiydi.’

Aynı şeyi İBB seçimlerinde İmamoğlu’nu destekleyen siyasi partiler, daha doğrusu o partilerin yönetici kadroları için de söyleyebiliriz. İmamoğlu’na oy veren seçmenler, söz konusu siyasi parti yöneticileri  İmamoğlu’nu adres gösterdiği için ona oy vermediler. Aslında durum bunun tam tersiydi: Seçmen tabanında İmamoğlu profilindeki bir adayı destekleyebilecek bir örtüşen görüş birliği zaten mevcut olduğu için, tavanda, yönetim kadroları arasında İmamoğlu’nun ‘seçilmesi için’ yapılan iş ve güç birliğini kotarmak mümkün olmuştu.

Dolayısıyla her iki vakada da kedi sürüsünü andıran çok parçalı, çok renkli bir vatandaş kitlesinden hükümeti tökezleten ortak bir politik irade çıkabilmiş olmasını, iç ve dış mihrakların komplolarından, muhalefet partilerinin tepe kadrolarının ferasetinden evvel, bu vatandaşların vicdani kanaatleri arasındaki bir ortaklaşmaya, ‘bir örtüşen görüş birliğine’ borçluyduk.

Peki tam olarak ne anlama geliyor bu ‘örtüşen görüş birliği’ dediğimiz şey?

II

Örtüşen görüş birliği kavramını ilk olarak içinde yaşadığımız çağın en önemli siyaset kuramcılarından biri olan John Rawls ortaya attı.[2] Muradı, farklı düşün veya inanç sistemlerini benimseyen insanların, benimsedikleri düşün veya inanç sistemlerinin referans aldığı en temel felsefi veya itikadi varsayımlar ve/veya hakikat iddiaları konusunda anlaşamasalar da, yine benimsedikleri bu farklı farklı düşün ve inanç sistemlerine özgü, farklı farklı düşünsel veya itikadi gerekçelerle, ortak vicdani kanaatlerde buluşabilme ve bu ortak kanaatlerden hareketle ortak bir politik irade oluşturabilme ihtimaline gönderme yapmaktı. Daha açık bir deyişle insanlar somut bazı ahlaki veya vicdani yargıların doğruluğu ya da yanlışlığı üzerinde hemfikir olabilirler, ancak söz konusu ahlaki veya vicdani yargının ‘neden herkes için doğru’ ya da ‘herkes için yanlış’ addedilmesi gerektiği konusunda verdikleri düşünsel veya itikadi gerekçeler birbirilerinden farklı, hatta birbirleriyle çelişik olabilirdi Rawls’a göre. Ancak düşünsel veya itikadi gerekçeler düzeyindeki çoğulluğa rağmen, somut bir ahlaki veya vicdani yargı üzerindeki ortaklaşmış olmanın kendisi, insanların o ahlaki veya vicdani yargının gereğini yerine getirecek ortak bir politik eylemlilik içinde buluşmalarına da olanak tanırdı.

Somut bir örnek verirsek belki bu kavramsal tanımı biraz daha anlaşılabilir kılabiliriz: Düşünsel kılavuzluğunu Karl Marx’ın tarihsel maddeci felsefesinden alan bir ‘solcu’ ile Sünni-hanefi bir müslümanın, diyelim ki Gezi Protestolarının civcivli günlerinde,  ya da İBB seçimleri sırasında Ekrem İmamoğlu’nun mitinglerinden birinde karşılaşıp, bir birleriyle konuşmaya başladıklarını tahayyül edelim. Söz ‘imanın beş şartından’ açılırsa bu iki seçmenin birbirleriyle anlaşmaları muhtemelen mümkün olmayacaktır ya da en fazla İslamiyetin bu en temel itikadi hakikat iddialarının doğruluğu ya da yanlışlığı üzerinde bir görüş birliğine varamayacakları, yani anlaşamayacakları konusunda anlaşabileceklerdir. Zira Müslümanın imanın bu beş şartının tartışması bir Müslüman olarak kimliğini tartışması anlamına gelecektir; solcu içinse bu beş şartın hakikatini kabul etmek, ancak tarihsel maddeci düşün sistemine, dolayısıyla kendi solcu kimliğine sırtını dönmesi ile mümkün olacaktır. Aynı şeyi, örneğin aydınlanmacı bir sosyal demokratın Kantçı akılcılığı, ya da Ortodoks bir Hristiyan’ın “teslis” doktrinine beslediği inanç için de söyleyebiliriz. Yani, iş bu en temel düşünsel veya itikadi varsayımlar ekseninde bir tartışmaya gelirse, bu insanların bırakın bir görüş birliğini, al gülüm – ver gülüm tarzı bir pazarlıkla ulaşılabilecek bir uzlaşmaya varmalarını beklemek bile safdillilik olacaktır.

 

Öte yandan, aynı solcu ile Müslüman, örneğin “güçlünün, sırf güçlü olduğu için zayıfın iradesini hiçe sayma ve onu ezme hakkını kendinde görmesi doğru değildir” gibi bir ahlaki veya vicdani yargı üzerinde ortaklaşmakta güçlük çekmeyeceklerdir. ‘Güçlünün zayıfı ezmesi neden doğru değildir?’ diye sorulduğunda verecekleri cevaplar, elbette benimsedikleri farklı düşün ve inanç sistemlerine, bu somut örnekte ‘tarihsel maddeciliğe’ ve ‘İslamiyete’ gönderme yapacaktır; ama aralarındaki felsefi veya itikadi gerekçeler düzlemindeki bu farklılıklar, politik düzlemde zayıfın yanında, güçlünün karşısında, kendilerine özgü farklı düşünsel veya itikadi saiklerle, ama beraberce saf tutmalarına engel olmayacaktır. Dolayısıyla örneğin orantısız polis şiddetine maruz kalan barışçı eylemcilerle dayanışma göstermek için Gezi Parkı’na gitmeleri ve orada birbirlerinden aldıkları cesaretle elele bir direniş sergilemeleri, ya da  iptal edildiği için yenilenen İBB seçimlerinde, Ekrem İmamoğlu’na oy vermeleri mümkün olacaktır.

Ki yukarıda da dedim ya, ben her iki vakada da yaşadığımızın tam olarak bu olduğunu, yani her iki vakada da,  biz adını böyle koymamış, dolayısıyla mevcudiyetini kavramsal bir farkındalık düzeyine çıkartmamış olsak da, vicdani kanaatlerimizin arasındaki böylesi bir ‘örtüşen görüş birliğinin’ etkili olduğunu, hükümeti tökezleten politik iradenin varlığını da tüm çoğulluğumuz içinde, vicdani kanaatlerimiz arasındaki bu ortaklaşmaya borçlu olduğumuzu düşünüyorum.

III

Türkiye’nin politik sisteminin ağır bir güç reflüsünden muzdarip olduğunu söylemiştik ya: işte bence hükümetin tersine çevirdiği güç ve yetki akışını tersine çevirmemize, hatta Türkiye’nin gelecekte de bu tür güç reflülerine karşı bağışıklık kazanmasına olanak sağlayacak şey, ‘diyalog’ üzerine yukarıda tarif ettiğim türden bir ‘örtüşen görüş birliği’ olacaktır. Ben, bu tür bir örtüşen görüş birliğinin tabanda, tabanın tüm çoğulluğu içinde mevcut, ama adı konulmadığı için kavramsal farkındalık düzeyine çıkamamış olduğunu ve onun bu mevcudiyetini farkındalık düzeyine çıkartabildiğimiz takdirde, onun üzerine demokratikleşme yönünde ortak bir politik irade inşa edilebileceğimize inanıyorum.

“Ya hu, çok parçalı, çok renkli bir vatandaş kitlesinin, tümüyle kendilerine özgü düşünsel ve itikadi saiklerle ‘zayıfın yanında, güçlünün karşısında’ birlikte saf tutması bir şey, diyalog ve demokratikleşme yönünde ortak bir politik iradede buluşması başka bir şey, onu da nerden çıkarttın?” diye soracak olursanız, haklısınız. Ama dilerseniz bu soruyu da, yine Gezi ve İBB seçimleri örnekleri üzerinden, bir sonraki yazıda yanıtlayayım.

*

[1] Gezi eylemlerinin ayrıntılı bir politik – teorik çözümlemesini daha önce Gezi Ruhu ve Politik Teori başlıklı kitabımda (Kollektif Kitap, 2013)  paylaşmıştım.
[2] John Rawls’un bu kavramı ve genel kuramsal yaklaşımı ile ilgili daha fazla bilgi ve kaynakça Rawls – Habermas Tartışması: Neden Demokrasi? Nasıl İstikrar? (İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, 2009) başlıklı kitabımda bulunabilir.

Köşe YazılarıManşetYazarlar

Türkiye demokrasisinin mustarip olduğu ‘güç reflüsünün’ çaresi: Diyalog ve demokrasi üzerine ‘örtüşen görüş birliği’-1

1-Nasıl olacak bu iş?

Türkiye demokrasisi ağır bir ‘güç reflüsünden’ musdarip.

Bununla ne kastettiğimi, yakın zaman önce başka vesileyle anlatmıştım.[1] Kısaca ‘sağlıklı ve işleyen demokrasilerde’  vatandaşların açık bir kamusal alanda, özgür bir tartışma ortamında oluşmuş ortak görüşlerinden, hükümetlerin parlamentodan aldıkları yetkiye dayanarak oluşturdukları ve devlet bürokrasisi vasıtasıyla uyguladıkları politikalara doğru, yani aşağıdan yukarıya doğru işleyen politik güç ve yetki akışı Türkiye’de aksi istikamette, yani yukarıdan aşağıya doğru işliyor. Hükümet anlaşıldığı kadarıyla iktidarını bir demokratik meşruiyet kisvesi altında sürdürmek için popüler destek tabanını muhafaza etmeyi elzem görüyor, bunun için de yaptığı ve uyguladığı politikaların son kertede hesabını soracak kamuoyunu, ‘büyük birader’ olma heveslisi bir devlet yönetiminin tehditkar bakışları altında, kendi kontrolünde oluşturmak için bilinçli ve sistematik bir çaba harcıyor. Dolayısıyla Türkiye’nin siyasal sistemi endişe verici bir ölçüde, vatandaşların düşüncelerinin ve sözlerinin hükümetlere yön gösterdiği ‘sağlıklı ve işleyen bir demokrasiden’ çok, vatandaşların ne düşünebileceklerinin ve kamusal alanda ne söyleyebileceklerinin hükümet tarafından ‘dikte ettirildiği’ baskıcı bir diktatörlüğü andırıyor.

Bu tür ‘güç reflülülerinin’ sistematikleştirilmeleri halinde toplumu sürükleyecekleri yer, totaliteryenizmin dipsiz bataklığıdır. Evet, Türkiye’nin o noktaya ulaşmış olduğunu söylemek için hala erken, ama bunun sebebi ne Türkiye hükümetinin o hedefe ulaşmak konusunda isteksiz olması ne de Türkiye’de yargı erkinin sağlıklı ve işleyen demokrasilerde işlemesi gerektiği gibi, yani bu türden güç reflülerini engelleyen bir ‘çekfvalf’ olarak işlemesi. Tam aksine, Türkiye hükümeti bu yolun sonuna kadar gitmeye kararlı bir görüntü veriyor ve ucu totaliteryenizme açılan bu tehlikeli yolculukta Türkiye toplumunu da peşinde sürüklemek amacıyla kullandığı en etkili araçlardan biri ise yargı sistemi.

Blok tabanın karşısındaki yüzde 50’nin çok parçalılığı zaaf mı?

Dahası, hükümet Türkiye kamuoyu üzerinde arzu ettiği ‘total’ kontrolü henüz tesis edememiş olsa da hem kamuoyu araştırmalarında tutarlı olarak %40 – 50 aralığında ölçülen sadık bir destekçi tabanını ülkenin geri kalanından soyutlamayı becermiş hem de destekçi olmayan vatandaşları, destekçi vatandaşların benimsediği ‘yerli ve milli değerlerin’ düşmanı olarak sunarak, destekçi olan ve olmayan vatandaşlar arasındaki kamusal ve sivil iletişim hatlarını kopartmayı ya da en azından bu hatlara ciddi bir hasar vermeyi başarmış gibi görünüyor. Kısaca Türkiye, henüz totaliteryenizm bataklığına saplanmamış olsa da içinde yaşadığı kutuplaşma ve iletişimsizlik ortamıyla, o yolu yarılamışa benziyor.

Elinde bağımsız ve tarafsız olmayan bir yargı sistemi, bağımsız ve nesnel olmayan bir medya, sadık bir polis gücü ve son yıllarda kamu fonlarıyla semirtilmiş nevzuhur sivil toplum örgütleri gibi çok etkili araçları olan ve Türkiye kamuoyunu tek elden biçimlendirmek için bu araçları kullanmakta tereddüt etmeyen hükümetin, buna rağmen yolun yarısında takatinin tükenmesinin  en önemli sebebi ise, %50-60 aralığında ölçülen bir vatandaş kitlesini, tüm çabalarına rağmen peşine takılmaya ikna edememiş ve hatta Türkiye’nin içinde debelendiği ekonomik çöküş ve Covid-19 pandemisi sebebiyle, kendi destekçi tabanının kıyılarından da ufak tefek, ürkek kopuşların başlamış olması.

Türkiye demokrasisinin musdarip olduğu ağır güç reflüsü sebebiyle girdiği komadan uyanabileceği ve totaliteryenizm yolunun yarısından geri dönebileceği konusunda umut veren tek şey de bu.

***

Gelgelelim, hükümetin güç ve yetki akışını tersine çevirerek kamuoyunu tek elden biçimlendirme çabalarının ulaştığı doygunluk sınırını belirleyen (ve bu yönleriyle bize umut veren) bu vatandaşlar, ‘bir kitle’ olarak tanımlanmayı hak etmeyecek ölçüde çok parçalı bir görüntü arz ediyorlar. Bu yekpare olmayan grubu oluşturan insanlar, kendi aralarında din, dil, etnik köken, dünya görüşü, yaşam tarzı, cinsiyet, cinsel yönelim gibi öyle çok sayıda eksende, öyle zengin bir çeşitlilik barındırıyorlar ki onları ‘hükümet destekçisi olmamak’ dışında buluşturan bir ‘ortak payda’ bulmak zor görünüyor. Nitekim yarıladığı yolun tamamlamak için çaba sarf etmeye devam etmesi konusunda hükümete hala cesaret veren şeyin de bu kesimin verdiği çok parçalı görüntü olduğu anlaşılıyor.

Toptancı bir biçimde hükümet karşıtları olarak yaftalanan vatandaşların verdiği bu çok parçalı görüntü, hükümet cenahından bakıldığında siyasi bir zaaf olarak görülse de, aslında bir sağlıklılık belirtisi. Zira bu çok parçalı görüntü, Türkiye toplumunun farklı renklerini, hükümetin güç ve yetki akışını tersine çevirerek çizdiği ve kamuoyunun önemli bir çoğunluğunu da inandırmayı başardığı, ‘hükümet destekçileri’ ile ‘hükümet karşıtları’ arasındaki siyah-beyaz kutuplaşmaya sıkışmış iki parçalı Türkiye karikatüründen çok daha gerçekçi bir şekilde yansıtıyor.

Tabanda ‘demokratikleşme’de birleşmenin imkan(sızlığ)ı

Yine de Türkiye demokrasisinin geçirmekte olduğu ağır güç reflüsü nedeniyle girdiği komadan çıkması, tam da yekpare olmadıkları için sağlıklı bir görüntü veren bu vatandaşların bir yandan bu çeşitliliklerini, dolayısıyla aralarındaki düşünsel ve itikadi görüş ayrılıklarını muhafaza ederken bir yandan da hükümeti girdiği yoldan geri çevirmek için ortak bir politik irade gösterebilmesine bağlı. Peki bu nasıl olacak?  Daha açık bir deyişle hükümeti desteklemeyen ve desteklememeye açık olan vatandaş ‘kitlesine’ hakim olan bu düşünsel, kültürel ve itikadi çoğulluktan, demokratikleşme yönünde ortak bir politik irade nasıl çıkacak?

Bunun imkansız olduğu düşüncesinin hükümet ‘cenahına’ umut, hükümet destekçisi olmayan vatandaşların bir bölümüne de umutsuzluk verdiğini biliyoruz tabii de, bu düşüncenin her iki ‘cenahtaki’ bu yaygınlığı bir yanıyla da hükümetin güç ve yetki akışını tersine çevirerek kamuoyunu tek elden biçimlendirme çabalarının ne kadar etkili olduğunun ölçüsünü vermenin ötesinde bir anlam taşımıyor. Zira böyle bir ‘imkansızlık’ ancak Türkiye totaliteryenizm yolculuğunu tamamladığında söz konusu olabilir ki, dedik ya, henüz orada değiliz. O zaman çare ne?

***

Bir olasılık, içerdiği düşünsel, vicdani, kültürel ve etnik çeşitlilik nedeniyle ‘tabandan’ çıkması zor görünen ‘demokratikleşme yönündeki’ ortak politik iradenin, hükümeti desteklememeye açık vatandaşların iradelerini temsil etme iddiasındaki siyasi partilerin, yani CHP’nin, İYİ Parti’nin, HDP’nin, Saadet’in, DEVA’nın ve Gelecek’in yönetici kadroları arasındaki bir uzlaşma ile ‘tavanda’ vücut bulması. Son bir kaç yıldır en gerçekçi seçeneğin bu olduğu üzerine çok şey yazıldı, çizildi; ama buradaki temel sorun da, tabanda karşılığı olmayan bir politik iradenin, tavan marifetiyle oluşturulabileceği varsayımı — daha doğrusu bu varsayımın Türkiye kamuoyunun ‘politik güç reflülerine’ ne kadar alıştırılmış olduğuna işaret etmesi. Tabandan kaynaklanmayan bir iradeden, tabanı hakim kılacak bir demokrasi kurulabilir mi? Ya da bu şekilde ‘tepeden inerek’ kurulan bir politik sisteme, ‘demokratik’ demek mümkün olur mu?

Olmaz. Dolayısıyla bizim sormamız gereken asıl soru, ‘tabandaki tüm bu çoğulluk’ içinde, hükümet destekçisi olmamanın ötesine geçen bir ortak paydanın, demokratikleşme yönünde ortak bir vicdanı kanaatin, ‘örtüşen’ bir ‘görüş birliğinin’ mevcut olup olmadığı. Ben tabandaki tüm bu çoğulluk içinde böyle bir ‘örtüşen görüş birliğinin’ mevcut olduğunu, bunun mevcudiyetinin gösterilebileceğini, ama tabanda mevcut olan bu görüş birliğinin hükümet tarafından kamusal alandaki ortak görüş ve irade oluşturma süreçlerine yoğun bir şekilde pompalanan toptancı “kökü dışarda hükümet karşıtları” yaftalamasının gölgesinde kaldığı için fark edilemediğini, daha doğrusu, bilinçli bir farkındalık düzeyine çıkamadığını düşünüyorum.

Dayatılan siyah-beyaz Türkiye, ortak vicdanın çok renkliliğine dar geliyor

Yapılan kamuoyu araştırmalarında bu tür ‘örtüşen görüş birliklerinin’ yani çoğulluk içinde ortaklaşılan vicdani kanaatlerin mevcudiyetini tespit amaçlı sorular henüz sorulmadığı ve bu konuda niteliksel bir saha araştırmasına fon yaratmak konusunda da ben başarısız olduğum için, bu düşüncemi destekleyebilecek olgusal kanıtları şimdilik sunamam. Ama önce Türkiye vatandaşları arasında yukarıda andığım türden, demokratikleşme yönünde bir örtüşen görüş birliğinin mevcudiyetine işaret eden tarihli iki politik olaya, Gezi Protestoları ile 2019 yılındaki İstanbul Belediye Başkanlığı (İBB) seçimlerini hatırlatarak, sonra ‘örtüşen görüş birliği’ kavramını içinde yaşadığımız çağın en önemli siyaset kuramcılarından biri olan John Rawls’a referansla açarak, daha sonra Türkiye sosyolojisinin psiko-politik derinliklerinde ‘diyalog’ üzerine bir ‘örtüşen görüş birliğini’ bulunduğuna ilişkin ipuçlarını gözden geçirerek, son olarak da bu ‘örtüşen görüş birliği’ üzerine inşa edebileceğimiz sağlıklı ve işleyen bir demokrasi modelinin ana hatlarını bir başka önemli kuramcı olan Jürgen Habermas’a atıfla çizerek, bu düşüncemin içi boş bir iyimserlikten fazlasına işaret ettiğini, dilim döndüğünce anlatabilirim.

Ve eğer bu düşüncemde haklıysam, Türkiye’nin totaliteryenizm yolunun yarısından geriye nasıl dönebileceğine ilişkin aşağıdan yukarıya, tabandan tavana doğru ilerleyen, demokratik bir yol haritası da önerebilirim. Şöyle ki: Tabanda, sadece ‘hükümet karşıtı cenah’ olarak yaftalanan vatandaşlar arasında değil, tüm Türkiye vatandaşlarının ezici bir çoğunluğu arasında mevcut olan diyalog ve demokrasi üzerindeki ‘örtüşen görüş birliği’ farkındalık düzeyine çıkar ve tabandaki bu farkındalık siyasi partilerin yönetici kadrolarını kendi aralarında ‘bir demokrasi ittifakı’ kurmaya ‘nihayet’ ikna edebilirse; siyasi partilerin yönetici kadroları ise bir yandan kendi aralarındaki siyasi rekabeti demokratik yollarla sürdürürken bir yandan da tabanlarının ‘örtüşen görüş birliğini’ yansıtan bu diyalog ve demokrasi talebini hükümete karşı yek vücut savunurlarsa; Türkiye’nin çıktığı totaliteryenizm yolculuğundan geri dönmesi ve hatta bunu sağlıklı ve işleyen bir demokrasi kurmak için fırsata çevirmesi pekala mümkün olabilir.

Size ölme eşeğim, ölme mi dedirtti, çok mu ütopik, çok mu iyimser geldi bu düşüncem? İtiraf edeyim ben de bu fikir aklıma ilk düştüğünde aynı şeyi hissetmiştim. Hala da bu hissiyatın peşimi tümüyle bırakmış olduğunu söyleyemem. Ama, son sekiz yılda, tümüyle tabandan yükselmiş ve en az bugünkü kadar çok renkli ve çeşitli bir vatandaş kitlesinin iktidarı tökezletmeyi başarmış olduğu, Gezi ve İBB seçimleri gibi  iki büyük ‘demokratik seferberlik’ hali yaşamış olmamıza rağmen, hala tabanda, vatandaşların o çok renkli, çok parçalı çoğulluğu içinde, ‘demokratikleşme’ yönünde ortak bir vicdani kanaat mevcut olduğundan ve bu ortak kanaatin kendi çok parçalı, çok renkli gerçekliğini tavandaki siyasetçilerin çizdiği ‘iki parçalı, siyah beyaz bir kutuplaşmaya mahkum Türkiye’ karikatürüne dayatabileceğinden kuşku duyuyor olmamız sizce de ilginç değil mi? Bu kuşkumuz hem hükümetin bu sekiz yılda güç ve yetki akışını tersine çevirerek kendi ‘siyah-beyaz’ algısını Türkiye kamuoyuna dayatmayı ne ölçüde başarmış olduğunun, hem de Türkiye’de sadece bu hükümet döneminde değil, on yıllar boyunca, onlarca askeri ve sivil hükümet döneminde, bu türden ‘güç reflülerini’ ne kadar kanıksamış olduğumuzun ölçüsünü veriyor olamaz mı?

Dolayısıyla sizden ricam farkındalık düzeyine çıkartılmayı bekleyen, diyalog ve demokrasi üzerine bir örtüşen görüş birliğinin tabanda mevcut olduğuna ilişkin bu düşüncemin fazla iyimser,  fazla ütopik, fazla soyut olduğuna karar vermeden evvel lütfen bu yazı dizisini sonuna kadar okumayı bekleyin. Belki karamsar girdiğiniz bu diziden, bir nebze umutlanmış ve hatta yukarıda andığım örtüşen görüş birliğinin paydaşlarından biri olduğunuzu fark etmiş olarak çıkarsınız. Ve kim bilir, belki aynı görüş birliğinin öteki paydaşlarıyla, Türkiye demokrasini girdiği komadan uyandırmak için iletişime geçer, el birliği yaparsınız. Zira dünya tarihindeki hiç bir demokrasi vatandaşlar talep etmeden kurulmamış, vatandaşlar tarafından sahip çıkılmayan hiç bir demokrasi, girdiği komadan uyanmamıştır. Dolayısıyla Türkiye demokrasisinin de girdiği komadan sizin, bizim, hepimizin desteği olmadan uyanması mümkün olmayacaktır.

Devam edecek… 

*

[1] Murat Özbank, “Türkiye Demokrasisinde Yanlış olan Ne? Bir ‘Güç Reflüsü’ Belirtisi Olarak Türkiye’de Kamusal ve Sivil Alanların Kısıtlanması”, Birikim, 18 Mayıs 2021.

GündemManşetTürkiye

Ağırdır: Muhafazakârlar AKP’den kitlesel kopuş yaşıyor

KONDA Genel Müdürü Bekir Ağırdır, siyasette yaşanan kutuplaşmanın seküler kesimi konsolide ederken muhafazakârlarda ise kopuşa neden olduğunu söyledi.

İktidarın politikalarının sahiciliğini yitirdiğini ve beka söylemi ile birlikte de karşı tarafı şeytanlaştıran söylemler ürettiğini söyleyen Ağırdır, “Tüm bu nedenlerden dolayı sekülerlerde konsolide olma durumu var ama muhafazakârlarda bir çözülme var. Bu çözünme, erime gibi değil. Bir metaforla örnek verecek olursam, kutuplardaki büyük buz kütlelerinin çatlaması gibi çok büyük bir kitlesel kopuş var” diye konutu.

Bekir Ağırdır ile gazeteci Murat Sabuncu, Türkiye’de yaşanan kutuplaşmayı ve kutuplaşmanın seçmen kitleleri üzerindeki etkisini T24’de Sayıların Dili’nde yorumladı.

Üç Türkiye: Muhafazakarlar, sekülerler, Kürtler

Türkiye’de siyasi kutuplaşmanın giderek kalıcı olmaya başladığını ve bunun da muhafazakârlar, sekülerler ve Kürtler şeklinde üçTürkiye yarattığını belirten Ağırdır, şunları söyledi: “Her seçim döneminde karşımıza çıkan renkli haritayı hatırlarsak, siyaseten 3 ayrı fotoğraf görüyoruz. Karadeniz ve Anadolu’da AK Parti-MHP, kıyı kesimlerinde CHP ve Doğu-Güneydoğu’da da HDP var. Bu kutuplaşmaların her birinin ihtiyaç ve talepleri de farklı. Ama asıl meselemiz, bu üç kutbu anlama çabası entelektüel anlamda da siyasi anlamda da çok zayıf. Siyasi anlamda zaten hiç yok. Siyasetçiler bu kutuplaşmaları veri olarak kabul etti ve bundan mutlu oldu.

Sorunların sadece siyaset üzerinden ve siyasi oy tercihleri üzerinden konuşulmasının eksik olacağını belirten Ağırdır, yaptıkları araştırmalara dikkat çekerek, “Yani baştan düşünmemiz lazım. Gördüğümüz başka değişim dinamikleri var. Toplumun yaşam biçimi de değişiyor” dedi.

Çevre, kadın hakları, tüketici hakları

Siyasi bakımdan insanların kendi yankı odasına hapsolduğunu ancak umut veren değişimlerin de yaşandığını söyleyen Ağırdır, şöyle konuştu:

Kentlere doğru yaşanan göçle birlikte bildiğiniz bütün referanslarınızın değiştiği bir dünyaya giriyorsunuz. Kutuplaşma ve medyanın ürettiği dil ile birlikte çekingen davranıyorsunuz ama ilişki mesafesine geldiğinizde temas başlıyor. Ve görüyorsunuz ki ‘diğer kutuba’ yerleştirdiğiniz kişi komşunuz oluyor ve sizinle aynı ihtiyaçların peşinden gidiyor. Bu temas bütün kutuplaşmanın engelleyici rolüne rağmen olumlu bir değişim üretiyor. Elbette önyargılar bir direnç üretiyor ve beklenen hızla değişim olmuyor. Ama yinede bu değişim önce bireylerde sonra hanelerde hayatın niteliğini ve zihin dünyasını değiştiriyor”

Bekir Ağırdır, muhafazakâr dünyada kadının gündelik hayata, eğitme ve çalışma hayatına dahil olması yönünde ciddi bir zihni değişim olduğunu belirterek, “Türkiye toplumu beka deyince siyasi liderlerin kurduğu devletin bekâsını anlamıyorlar. Bir arada yaşamın bekâsını anlıyorlar. Çevre, kadın hakları, tüketici hakları duyarlılığı sekülerlerde de muhafazakârlarda da eskisinden daha fazla gelişiyor. Bu sahiciliğini yitiren medya ve siyaset arasında insanlar da hala kimliğini sahiplenerek, kutuplaşmanın bir ekseninden ortaya doğru hareket etmiş durumda. En azından 10 puanlık büyük bir kitle bu durumda” diye konuştu.

Kategori: Gündem

Dış Köşe

İstanbul seçimi ve etik meselesi 1: Eşitsizlik neyse de maçı kirletmemek lazım – Bülent Bilmez

Son seçimlerde gerçekliğin artık iyice ayyuka çıkması, (gerekli yavaşlıkta tedrici ısıtılan suda kaynatılmaya tepkisiz kalan kurbağa misali) utanmazlığa alıştırılmış topluma hilenin normalmiş gibi sunulmasının bile mümkün olduğunu gösteriyor…

Evet, bir metropolün seçimleri tüm dünyanın önünde giderek kendisini çok aşan boyutta ve nitelikte bir ‘dönüm noktası’na dönüştü veya dönüştürüldü ve sonuçta aktörler iki kutupta toplandı… Bunda en büyük payın AKP’ye ve özellikle reisi Erdoğan’a ait olduğunu artık herkes ifade ediyor: Uzun bir süredir sağ popülizmin en klişe taktiği olan kutuplaştırma üzerinden iktidarını pekiştirmede ‘usta’laşan Erdoğan, getirdiği başkanlık sisteminin dayattığı yüzde 50’yi aşma zorunluluğu aracılığıyla genelde çok aktörlü siyaset arenasını da böylece iki aktörlü bir maça dönüştürmeyi başardı.

Çoğulculuk yerine çoğunlukçuluğun hâkim olduğu mevcut küresel konjonktüre uygun olarak, demokrasi seçim sandığına indirgenirken, neoliberal anlayışıyla yürütülen satış kampanyalarına dönüşmüş seçimler ise kutuplaşma üzerinden artık iki takımın mücadele ettiği acımasız bir müsabaka gibi yaşanıyor memlekette…

Bu yazının konusu bazen bir boks maçı, bazen futbol maçı ruh haliyle yürütülen bu müsabakalar değil, bu konuda seçim öncesi ve sonrası analizlerde gündeme gelen etik bir mesele… Bu meseleyi dile getirmek için aklıma gelen metafor, maç yorumları/analizleri oluyor. Her şeye rağmen ikinci maça çıkmayı kabul eden muhalefetin durumu ise klasikleşmiş bir film olan Zafere Kaçış filmini hatırlatıyor…

Adaletsiz/kirli maç ve analizlerde etik meselesi 

Tüm spor müsabakalarında olduğu gibi, futbolda güç dengesi şart değildir. Hatta günümüzde büyük takımların (mesela ‘üç büyükler’in) kendilerininkiyle karşılaştırılamaz küçüklükte kapasiteye, bütçeye ve güce sahip takımlara karşı oynadıkları maçlar, adaletsizlik boyutu hiç sorgulanmadan oynanır ve yorumcular/analizler bu bariz eşitsiz durumu tamamen kabullenerek konuşur: Eşitsizlik inkâr edilmez veya görmezlikten gelinmez, ama adeta doğanın kanunu olarak kabul edilir. Nihayet ‘bir elin beş parmağının ile eşit olmadığı’ düzeyinde banal bir söylemle bu durum bazıları tarafından savunulabilir de… Futbolun ‘özü’nde bulunduğu iddia edilebilecek bu ‘aşırı liberal’ doğa kanunu kadar, futbolu hâlâ insani ve doğal kılan, her şeye rağmen sonucun tahmin edilemeyeceği, daha doğrusu sürprizlerin her zaman geçerli olduğu gerçeği de bu durumun yeterince rahatsızlık yaratmamasında rol oynar. Sorun, varlığı zaten normalleşmiş güç dengesizliğinin niceliğiyle ilgili olarak ortaya çıkabilir sadece: Daha ligin başında şampiyon olması mümkün sadece bir veya iki takımın bulunduğu ligler ne kadar zevkle izlenir bilinmez! Gerçi öyle ligler de milyonlarca insan tarafından nasıl zevkle izlenebiliyor, ancak mesela şampiyonun çok önceden belli olabileceği gibi durumlarda, ilginin azalmaması veya bitmemesi için gönüllü puan kayıpları söylentileri de hiç eksik olmuyor… Nitekim neoliberal pazarda metalaşmış her şey gibi, günümüzde futbol da seyircinin manevi desteğinden çok maddi katkısıyla var olabiliyor ancak.

Savaş iyi veya kötü olabilir, ama ‘kirli’ savaş kategorik olarak kötüdür: “Eşitsizlik neyse de hile karıştırıp maçı kirletmemek lazım!”

Eşitsizliğin/dengesizliğin kabullenildiği paradigma içinde bile açıkça adaletsizlik, haksızlık veya kirlilik olarak görülen şeyler vardır: Hakemin açık taraftarlığı, maç öncesi veya sonrası oyuncuların fiziki veya psikolojik olarak oynayamaz hale getirilmesi, şike, vb.

Ancak maç öncesinde oyuncuların (mesela otobüslerinin, kulüplerinin veya şahıs olarak kendilerinin) saldırıya uğradığı, kalelerin, topun veya çizgilerin hileli olduğu, hakemin satın alındığı veya bir tarafın ellerinde silahla maça çıktığı gibi durumlar herhalde kimse tarafından açıkça kabullenilmez, savunulmaz veya görmezlikten gelinemez. Bunların olduğu bir durumda maçtan önce, maç esnasında ve özellikle sonrasında oturup hiçbir şey olmamış gibi ‘futbol’ yorumu yapmak; yok efendim ‘yanlış diziliş’, ‘kafayı öyle değil böyle vurma’, ‘duran toplardan medet umma’ veya ‘yanlış oyuncu oynatma’ gibi eleştiriler, ‘defansif veya ofansif veya kontratak oynanmalıydı’ gibi öneriler açıkça etik olmayan bir şeydir. Bunu yapacak futbolsever veya futbol analisti ve hatta futbol taraftarı açıkça utanmazlık yapıyordur. Dünyanın her yerinde böyledir sanırım.

Ancak yıllardır bu ülkede, seçimler söz konusu olduğunda bu etik kuralının geçerli olmadığını görüyoruz. Son seçimlerde gerçekliğin artık iyice ayyuka çıkması, (gerekli yavaşlıkta tedrici ısıtılan suda kaynatılmaya tepkisiz kalan kurbağa misali) utanmazlığa alıştırılmış topluma hilenin normalmiş gibi sunulmasının bile mümkün olduğunu gösteriyor…

23 Haziran bağlamında etik sorunu

Türkiye’de son yıllarda (ittifaklar nedeniyle karma da solsa) iki takım arasında yapılan derbi maçlarına benzemeye başlayan seçimlerde söz konusu olan bariz dengesizlik, yani tarafların eşit koşullarda yarışamaması gerçeği, neredeyse herkesin bildiği, ama avantajlı olanların sorgulamadan kabullendiği, dezavantajlı tarafın ise şikâyet etse de kabul etmek zorunda kaldığı bir durum.

Ancak son zamanlarda bunları katbekat aşacak şekilde yaşanan seçim öncesi devlet eliyle saldırılar, kampanyalarda devletin olanaklarının açıkça ve ‘ezici’ şekilde kullanılması, sandık hileleri ve şimdi de seçim sonrası ayak oyunları ve dayatmalar aracılığıyla ortaya çıkan tüm adaletsizlikler, (sorgulanarak veya sorgulanmadan) sonuçta kabul edilmeye, neredeyse normalleşmeye başladı.

Açıkça insanların utanma duygusunun ortadan kalktığını gösterecek şekilde, bunu bir işbilirlik, beceri ve sonuçta başarı hikayesi olarak okumakta ısrarlı olan kazanan taraf, seçici algının keyfini çıkararak inkâr denizinde keyfine bakıyor. Kaybedenler ise bir yandan içten içe isyan ederken, aslında bu yaşananların, daha önce normalleşmesine katkıda bulundukları birinci aşamadaki dengesizlik/eşitsizlik ile ilişkisini bilmenin/hissetmenin mahcupluğuyla, yapılanları sonuçta sineye çekiyor.

Biraz da bugünün sorununu çözememenin çaresizliğiyle geleceğe kaçıyor…

Mevcut bataklıktan başka türlü çıkamayacağı inancı ve derin çaresizliğiyle, kendisine uzatılan küçük ve incecik umut çubuğuna bile, tüm etik meseleleri bir yana bırakarak, sıkı sıkı sarılıyor…

Yaşanan bunca haksızlıklar ve kanunsuzluklardan sonra yapılması gerekenin, kendileriyle alay edilmesi anlamına gelen ikinci/tekrar İstanbul belediye başkanlığı seçiminin boykot etmek olduğunu, aslında çok iyi biliyor. Ancak, vahşi rekabetin normal kabul edildiği neoliberal pazar koşullarıyla özdeşlemiş olan ‘siyaset pazarı’nda her türlü ahlaksızlığın toplum tarafından iyice kabullenildiğini, açıkça ortada duran etik dışı veya ilkesel olamayan tutumlara karşı çıkmanın toplumda karşılığının maalesef olmadığını bildiği için, boykot ciddi bir alternatif olarak gündeme bile getirilemiyor!

Rakibin etik dışılığı zaten kabul edilmiştir, ama şimdi topumun etikle pek ilişkisi kalmadığını bilmenin vakurluğuyla, ‘her şeye rağmen maça çıkıp, hakeme ve tüm eşitsiz koşullara rağmen maçı almak’ dışında bir şey düşünülmemektedir…

Oysa maç maç olmaktan, seçim seçim olmaktan, siyaset siyaset olmaktan, doğrusunu söylemek gerekirse toplum toplum olmaktan çıkmıştır çoktan… Üstelik herkes bunu aslında görüyor, biliyor veya hissediyor… Herkes maça odaklanmışken asıl konuşulması gerekenin bu çok derin ve kalıcı sorun olduğu ise görülmüyor veya görülmezden geliniyor… Belki herkes kendi takımının gücü elinde tuttuğu zamanlarda aynı şeyleri yapacağını bilmenin utanmaz kabulüyle bunu yapıyor…

Tüm bunlar olurken, en sinir edici şey ise birçoğu meslektaşımız veya arkadaşımız olan aydınların da seçim akşamı ve sonrasında en vulger futbol programları seviyesinde, tüm olan biten çirkinlikleri bir yana bırakıp adeta temiz/normal bir maç yorumu yapar gibi, ‘sonuç’la ilgili rakamlar konuşuyor, detaylı niceliksel analizler vs. yapıyor olmasıdır…

Elbette herkesin bu koşullarda her türlü yorumdan, analizden kaçınmasını önermek veya bu işe kalkışmasını bile etik dışı bulmak çok yanlış olur. Ancak seçimlerden önce veya sonra konuyla ilgili yapılan her yorumun/analizin başında ve sonunda, yapılan yarışın ne kadar haksız ve hatta utanılası bir şey olduğunun altını çizmek, önemli bir etik kural alabilir. Söze bu rezervle başlayıp, yine bu konuda net bir hatırlatmayla bitirmek gerekiyor… Yani işin bu boyutunun ısrarla belirletilmesi ve hatta bunun seçimlerin sonucundan daha önemli olduğunun altınının çizilmesi gerekiyor…

Ek olarak, sadece kendisine değil, her parti ve gruba karşı yapılan haksızlığa şimdiden açık ve net şekilde karşı çıkmasının muhalefetten beklendiğinin belirtilmesi gerekiyor… Zaten demokrasinin sandıkla özdeştirilerek daraltılması anlamına gelecek şekilde, herkesin odaklandığı neredeyse tek demokratik eylem olan seçimlerin, iktidara gelindiğinde daha adil ve etik şekilde yapılacağı vaadini/sözünü, kesinlikle muhalefetten de talep etmek gerekiyor.

*Prof. Dr. İstanbul Bilgi Üniversitesi Tarih Bölümü/Berlin Humboldt Üniversitesi Tarih Bölümünde misafir öğretim görevlisi 

(‘Gazete Duvar’dan alınmıştır)

Kategori: Dış Köşe

Dış Köşe

AKP’nin mezhepçi, kadınsız, eşitsiz barış süreci teklifine rakip – Ayşen Candaş

Türkiye’nin Umut Koalisyonu, bütün engellere rağmen bir arada durmayı başardı ve büyük şehirlerin hemen hepsini aldı.

Buradan hem Türkiye’de adı konmamış bir değerler ayrışmasına dair hem de Kürt sorununa ilişkin iki sonuç çıktığı kanısındayım. İzleyebildiğim kadarıyla bu konular netlikle henüz tartışılmıyor, ancak belki bazı meseleleri zımni hallerinden kurtarıp adını koymak, Türkiye’nin geleceğine ilişkin daha sağlıklı düşünmemizi sağlayabilir diye düşünerek kısa bir yazı yazma kararı aldım.

1950’lerden bu yana şehirleşme olgusunun yaşandığı ülkemizde bugün nüfusun yüzde 75’inden fazlası şehirlerde yaşıyor. Resmi istatistik vermememin nedeni pek çok köyün 2012 yılından bu yana mahalleye dönüştürülmesi. Bunun sonucunda resmi istatistiklerle bakınca, şehirli oranı toplam nüfusun yüzde 93’ü gibi bir yerde seyrediyor ve bu çok anlamlı bir istatistik değil.

Şehre gelenlerin AVM’ler ve genellikle erkek nüfusa hitap eden futbol maçları dışında pek bir karşılaşma ihtimalinin kalmadığı, meydanları halktan arındırılmış ve turistlere terk edilmiş olan, konser, tiyatro salonları gitgide azalan ülkemizde, şehirleşmenin içinin şehirlilikle doldurulması kolay değil.

Türkçede Medine’den türeyen ‘medeniyet,’ yani farklı kültürlerden gelenlerin gerçek anlamıyla ve eşit oldukları ortamda karşılaşmasını, birbirini tanımasını, kaynaşmasını, yeni bir sentezde buluşup yepyeni bir kültür yaratmalarını betimleyen, ‘öteki’lerden kurulu medeniyeti o şekilde kurmuş, çoğulculuğu tasvir eden şehir; uzun zamandır medeni işlevini olması gereken kadar yerine getiremiyor. Daha önceleri de bu vasfa layık az şehir vardı ülkemizde, ancak varolanlarda da can damarlarının kesilmeye çalışıldığı herkesin malumu. Dolayısıyla şehirleşmenin içinin doldurulup doldurulmadığı, medenileşmeye, ötekilerle kaynaşmaya, yeni insan tanımaya elverip elvermemesi şurada dursun. Ancak bunlara rağmen şehirli nüfusun bu denli ağır bastığı, karmaşık, çoğulculuğu hakikat, bulması kabul etmesi tanıması gereken hakikati çoğulculuk olan bir toplum, hangi değerlerle yönetilmeli?

Yüz yüze tanışıklığa, sülalesini bilip tanımaya dayalı, kısacası ‘aynılık’ ve ‘hemşehrilik’ üzerinden kurulan, birey değil grup ve aile temelli, eşitliğe değil ileri gelenlerin sözünün geçmesine dayalı kırsal/köy dayanışması, acaba şehrin kendini yönetmesine ilişkin konularda ne derece medeniyet ve adalet vadediyor?

31 Mart seçimleri her ne kadar Türkiye’nin girdiği açmaz yolda seçimlerden de vazgeçebileceğine dair bakan, gören herkese önemli bir fikir ve uyarı verdiyse de, aynı zamanda her türlüsünden ‘ötekilerle’ sorgusuz sualsiz hesapsız dayanışabilecek demokrasi yanlısı dinamik bir nüfusun çoğunlukta olduğunu da gösterdi. Şehre, bu karşılaşma ve kucaklaşmadan doğan medeniyeti ve yanında getirdiği adaleti – belki hiç olmadığı kadar – getirecek olan dil, üslup, selamlaşma ve dayanışma, aslen tam da şehirli değerlere yaslanan, bu sebeple karmaşık bir nüfusa en uygun olan dil ve üslup ve siyaset.

Acaba Türkiye’nin en büyük kutuplaşması ‘ötekilere’ nasıl baktığımız sorusunda mı düğümleniyor ve ifadesini en çok kırsal ve şehirli değerler farklılığında mı buluyor? Bu soruyu buraya bırakma ihtiyacı hissediyorum.

***

Seçimleri Umut Koalisyonuna dönüştüren ikinci, ve yukarıda sözü geçen şehirleşmeye dair sonuca son derece bağlı ikinci sebep, ilk kez (7 Haziran’ı sayarsak ikinci kez) CHP ve HDP zımni koalisyonunun demokratik değerler, hukuk devleti ve insan hakları merkezli şekilde ve de pekala kurulabileceğinin ve bu ortak payda üzerinden dayanışabileceklerinin ve bunu yaparlarsa seçim kazanabileceklerinin somut örneği.

Bu saptamadan hareketle aslında tek bir barış süreci değil barış sürecine dair iki ayrı teklif olasılığının ve demokratik beklentisinin artık ortada durduğunun altını çizmemiz önemli.
Masada barışa dair tek değil, aslında iki teklif olasılığı var.

İlk barış süreci teklifi AKP’nin 2010’lardan bu yana yürürlüğe koymaya çalıştığı ancak HDP’nin demokratik eşitlikçi tabanına çarpıp geri dönen ve bugün Demirtaş’ın ve seçilmiş kadın eşbaşkanların ve hareketin kadın liderlerinin hapiste olmasının baş sebebi olan AKP’li barış teklifi. Bu teklife göre eşit paydaşlar yok, tam bir kapsama arzusu da yok. Türkiye’ye biçilen Sünnici, eşitsiz erkek kardeşliği ve patron-çalışan, büyük abi-küçük kardeş ilişkisi çerçevesinde işleyecek dayanışmanın Sünni ve Şafi, dindar kabileleri ve 1990’lardan bu yana devletle çalışan korucu köy ve grupları içine alacak biçimde Kürtlere genişletilmesi esasına dayanıyor. Bu süreç Kürtlerin önemli bir bölümünü dışlayan ve Kürtleri kendi içinde bölmeye ve yeni Türkiye’ye uygun Sünnici ve Erdoğancı yeni devletin Kürtleri haline getirmeye namzetti. Ayşe Buğra ile 2010’da yazdığımız bir yazıda aynılığa, kırsal değerlere, statik toplum anlayışına, mezhebe dayalı, patriarkal erkeklerce temsil edilen geleneksel toplulukların hiyerarşik dayanışmasının yapısından söz etmiştik. Bunun dinamik, karmaşık bir topluma uygun olmadığının, çoğulculukla bağdaşmadığının saptamasını yapmıştık. CHP Türkiye’de olmakta olanı okuyamadığı, Kürt meselesi konusunda elini taşın altına koymakta ve kendisinden aslen daha ilerde duran şehirli takipçilerini başka bir çözüme yöneltmekte de ayak direttiği için, hatta AKP’nin yaptığının da gerisine düşmekte beis görmeyip milletvekili dokunulmazlıklarının kaldırılmasına dahi sebep verebildiği için, bugüne dek Kürtlerle barış gerekliliğine sunulan tek çözüm AKP’nin işte bu mezhebe dayalı patriarkal ve kırsal çözümü olarak kaldı.

Şehirli değerlerin, demokrasi, hukuk devleti ve insan haklarının olmazsa olmaz parçası azınlıkların haklarının eşitliğinin korunması olduğuna göre, acaba yerel seçimlerde şehirlerde dayanışabilmiş genç, yaşlı, okullu ya da alaylı, siyasi eğitimi mükemmel, kafası berrak, kalbi her türlü ötekine açık şehirli neslin çabasıyla ve sayılarıyla mümkün olmuş olan 31 Mart dayanışması, olur da yeni bir Kürt barış süreci teklifine de taban hazırlar mı?

Acaba hiyerarşik bir piramide döndürülmüş ve statik bir kırsal kabile gibi yönetilmekte olan dinamik, şehirli, ötekilerden dostları arkadaşları olan, beraber sevinebilmiş beraber seçim başarısı sağlayabilmiş olan nüfus, bu kez de aynı ilkelere dayalı, yani insan hakları, azınlık haklarının korunması, hukuk devletinin tesisi ve demokrasiye, parlamentarizme dayalı bir yönde ilerlemek üzere, bir barış süreci başlatabilir mi?

Abisiz, vesayetsiz, mezhepsiz, kapsayıcı ve adil ve demokratik ve kadınlara yüzde 50’lik yer açan, eşitlikçiliği her ama her gruba yönelik ilke olarak benimseyen şekilde?

Bu, eğer olabilirse, Türkiye’nin son yıllarda içine girdiği ve daha derinleşirse içinden çıkması onlarca yıl alabilecek makus talihini ters yüz etmesi hakikaten mümkün olan bir ihtimal…
İkinci ve bu kez demokratik bir ‘Kürt meselesinde barış süreci’ teklifi, şehirli değerlerin ve medeniyetin belediyelerden sonraki ikinci durağı olsun dileğiyle….

(GazeteDuvar’dan alınmıştır)

 

Kategori: Dış Köşe