Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Mücella Yapıcı

[email protected]

Mücella ile 40 yılı aşkın bir arkadaşlığımız var. 1970’li yılların sonlarına doğru Mimarlar Odası’nda çeşitli görevlerde çalışırken sık sık karşılaşıyorduk. Gerçi Mücella İstanbul, ben Ankara Şubelerinde idik, ama Oda’nın genel toplantılarında/ çeşitli etkinliklerde bir araya geliyorduk.

Mimarlar Odası’na kayıt olduğumuzda bizden önceki kuşak, 1960’lı yıllardan beri Oda’nın gönderdiği her posta malzemesine bir de kendi damgasını vuruyordu: “Mimarlar Odası Toplum Hizmetinde”. Daha Oda üyesi değilken, bir öğrenciyken bile ilgimi çekmişti. Mimarlar Odası, mimarların hizmetinde değil, “yarı-kamu kuruluşu” sayıldığı halde devletin de hizmetinde değil. Ama toplumun hizmetinde…

Oda, sanıyorum 1960 yıllardan beri hep toplumun hizmetinde ve bu hizmetin yerine getirilebilmesi için gönüllü olarak canla-başla çalıştı. Mücella Yapıcı gibi üyelerinin çokluğuyla, bilgilerinin ve eylemlerinin nitelikleriyle bugüne kadar da öyle olmaya devam etti.

İstanbul’un ‘kamusal’ yararı

Mücella Yapıcı’nın Mimarlar Odası’nda ya da TMMOB ile ilgili herhangi bir çalışmada gönüllü olarak yaptıklarının amacı, kendi alanında kamusal bir yarar üretebilmekti. Bugüne kadar bir mimar olarak kendi yaşamını sürdürmenin ve bir kadın olarak günümüz Türkiye toplumunda verilmesi gereken mücadelelerde yer almanın yanı sıra, her zaman kendi mesleğinin ve meslek örgütünün ilgi alanındaki kamusal yararı çoğaltabilmek için uğraştı. Kırk yılı aşkın bir zamandır da bunu yapıyor.

Ancak yukarıda da söylediğim gibi meslek odası her şeye rağmen “yarı-kamusal” bir örgüt. Kendine göre kodları ve ilkeleri, programları, sınırları ve politik etkileri olabilecek açıklamaları/ tartışmaları yaparken kendine özgü alanı olan bir kuruluş.

Oysa içinde yaşadığımız kentler, çok büyük çeşitlilikler barındırıyor ve çok devingen. Türkiye’nin kentlerinin içinde olduğu durum pek çok açıdan büyük bir mücadele ve bazı alanlarda çok güçlü savunmalar gerektiriyor. Buradaki mücadelenin çoğu kez çok daha esnek ve atak, hızlı ve toplumun her kesiminden gelen insanların, kadınların ve erkeklerin birlikte yaptıkları tartışmalarda biçimlenmiş kararlara göre söz ve eylem üretmesi gerekiyor.

Mücella İstanbul’da yaşıyor ve İstanbul öyle bir kent ki Türkiye’nin bütün kentlerinin sorunlarının belki ilk örneklerinin, en zorlu biçimde gelişmiş hallerinin yanı sıra ülkenin de en zor sorunlarının birçoğunu her gün yaşamakta olan ve bunlara çözüm bulmak, bulamadıklarıyla uğraşmak/ mücadele etmek ve direnmek durumunda olan bir alan. İstanbullu için kentin sorunlarını görmeden, bunlarla ilgili düşünce üretmeden ve çoğu kez bu sorunu yaratanlara karşı direnmeden yaşamak neredeyse olanaksız. İstanbul, hep böyle bir kent oldu.

Bu nedenle de İstanbul toplumu ya da kentin kamusu kendi çevresinde, sokağında, semtinde ya da kentin yaşadığı bölümünde olup-bitenlere karşı hiçbir zaman dinmeyen bir enerjiyle mücadele eden insanlarla dolu. Bu insanların hepsini, hemen hemen her çeşidini bir mucize kadar parlak bir mükemmellikte kolektif olarak yarattıkları Gezi olaylarında gördük. İstanbul’un bu tür bir kamusu olduğunu biliyoruz; onları gördük. Böyle İstanbullular olduğu için, İstanbul’u direnişleriyle diri tuttukları için, İstanbul her zaman sivil toplumu güçlü bir kent oldu.

Kenti ve kentin kamusuna adanan bir ömür

Mücella Yapıcı, bütün ömür boyu Mimarlar Odası’nda bir mimar olarak, kamu yararını her dönemde ve her biçimiyle üretmek için çalışmakla yetinmedi. Çok daha geniş bir kamusal alanın çeşitli nedenlere dayalı ve çeşitli biçimlerdeki sorunlarını anlatmaya çalışan ve kendi yaşam çevrelerini savunmaya çalışan insanların yarattığı kamusal alanda da bir hemşeri olarak çalıştı-durdu. Taksim Dayanışması bunlardan sadece biriydi.

Bütün bir ömür boyu aklını/ bilgisini, çalışmasını ve çabalarını bireysel bir çıkar ya da yarar elde etmek için kullanmadı. Memik Yapıcı ile birlikte, kendileri için yeterli olan bir yaşamın kurulmasının ötesine geçmeyecek sade bir yaşamla yetindi. Ama bu yaşamın bütün zenginliğini, parlak ve zor bulunur değerlilikteki etik değerlerini, kamusal alandaki mücadelesinde üretti. Böylece Mücella, kamusal alandaki mücadelesinin doruğunda bir insanın, bir kadının, bir hemşerinin kendi çevresi, kendi kenti ve kendi kamusu için neler yaparak zenginleşebileceğini ve üretilen bu değerin nasıl inanılmaz derecede parlak ve göz kamaştırıcı olduğunu gösterdi/gösteriyor.

Gördük ki, Mücella’nın bu mücadelesinin karşısında devlet var. Öyle bir devlet ki birçok kurumu içten içe çürümüş, paslanmış ve işlemez hale gelmiş. Neoliberalizmin saldırısı altındaki bütün kentlerde olduğu gibi çıkarcıların ve kişisel çıkarlarını her şeyden üstün, kentteki kar ve servet arayışları her şeyin önünde tutan devlet görevlileri ve sermaye kesimine teslim olmuş.

Ancak kamusal yararları, kentin kamusunu ve ona ait yararları üretmek için nerdeyse bir ömür boyunca gönüllü olarak gerek meslek yaşamında, gerek özel yaşamında çabalamış olan, emek vermiş olan direnişçiler için bu kâğıttan spekülatörler ve bürokratlar önemli değildir. Kötülük yaparak, toplumlarına/ kentlerine ve her şeyden çok bunlara karşı direnenlere düşmanlık besleyen bu figürler, sadece bir şiddet kaynağıdır. O kadar…

En büyülü direniş

Neoliberal devlet ve örgütleri, gerekli düzeni sürdürmek için şiddet kullanılması gereken her durumda bunu acımasızca kullanır. Önce kuralları/ kodları devlet erkine dayanarak sermaye ve işbirlikçisi bürokrasi için değiştirir. Mevcut kurallardan işine gelmeyenleri uygulamaz/ keyfi uygular ve elinden gelirse yok eder; yeni kurallarla kentin ve kamunun yağmasını yasallaştırır. Bütün bunlar yetmeyeceği için, medyayı kontrolü altına alır, kamuoyunu kendi yararına etkilemeye çalışır ve bunun ideolojik ortamını büyük bir beceriyle kurar. 1930’larda Nazi Almanya’sında doruğuna ulaşan bu yıkıma karşı toplumlar direnemezse sonuç, bütün insanlık için korkunçtur.

Kamusal yararlar için gönüllü olarak ve kendi çıkarlarını göz ardı ederek bu korkunç gidişe karşı direnenler, bunu Geziciler gibi büyük bir doğallık/ neşe ve özveriyle yapanlar, sivil toplumun direnen kesimleri, Mücella yapıcı gibi insanlar ise şiddeti durdurmak için kendilerini siper eder. Bunu kamunun yararının korunabilmesi için yaparlar. Yaparlar, çünkü kamusal yararları koruyabilmek ve yaşadığı kentte özgür olabilmek hatta birey olabilmek, ancak bu kolektif kamusal uğraşın bir parçası olarak, ateş üfleyen bu kağıttan canavara karşı direnerek gerçekleşir.

Mücella bunu biliyordu ve öyle yaptı. Osman bunu biliyordu ve öyle yaptı. Mine bunu biliyordu ve öyle yaptı. Çiğdem bunu biliyordu ve öyle yaptı. Ali Hakan bunu biliyordu ve öyle yaptı. Can bunu biliyordu ve öyle yaptı. Tayfun bunu biliyordu ve öyle yaptı. Yiğit Ali bunu biliyordu ve öyle yaptı.

Ve dünyanın bütün kentlerinin bütün halkları bunu biliyor…

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuHaftasonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Neye normal diyoruz?

Sosyal medyada Covid-19 Normalleşme Planı’ başlıklı bir belge paylaşıldı. 4 Mayıs tarihli belgenin uygulanacak olan bir eylem planı olarak hazırlandığı ve Cumhurbaşkanlığı‘na sunulduğu anlaşılıyor. Bu belgede hangi yasakların ne zaman kalkacağı yer alıyor: Sosyal hayat, eğitim, ticaret, turizm, kültür, din, spor, ulaştırma, adalet… Üzerinde Cumhurbaşkanlığı forsu yer aldığına göre eylem planı resmi olmayan bir şekilde açıklanmış oldu. Ancak takvime göre de birtakım uygulamaların başlamış olduğu, bir bölümünde de farklılıklar olduğu görüldü.

Bu planda yer aldığı gibi 11 Mayıs’ta AVM’ler ve berberler, kuaför salonları açıldı. Ancak restoranlar, kafeler açılmadı. 27 Mayıs’tan itibaren yurtiçi ve yurtdışı uçuşlar, yolculuklar başlayabilecekmiş. 1 Haziran’da ise plajlar, kültür merkezleri, müzeler, sergiler. 12 Haziran’da camiler (cemevleri, kiliseler, havralar denmiyor ama herhalde onlar da olmalı). 15 Haziran’da sınır kapıları… 1 Temmuz’da konserler, falan filan… 

Bu planda tuhaf bir şekilde bu sürecin yönetimi ile ilgili taraflar, yöntemler, eylemler, konular yok. Bu süreçte örneğin yerel yönetimlerin önemli sorumlulukları var. Ancak tıpkı olağanüstü dönemde olduğu gibi, onların merkezi yönetimin temsilcilerinin altında yer almaları amaçlanmış gibi gözüküyor.

Normalleşme’nin tarafları

Soru şu: Kriz yönetiminde farklı özellikleri olan bir salgın topografyasını ortak kamu imkanlarıyla ve tek merkezden yönetmek gerekebilir. Ancak “reanimasyon” ya da “normalleşme” döneminin aynı yöntemlerle yönetilmesi mümkün müdür? Bu sürecin çok boyutlu, çok taraflı ve çok öncelikli olarak yapılandırılması gerekmez mi?

Yani “normalleşme” denen sürecin otokratik bir yönetim sürecinin sürdürülebilirliğini sağlamak için özellikle muğlak bırakıldığı düşünülebilir. Tıpkı 99 Depremi‘nden sonra merkezi yönetimin denetimi yeniden tesis ettiği uygulamalardaki gibi: 

  1. Tek özneli bir yönetim modeli tasarlanmış gibi bir izlenim veriyor.
  2. Çok katmanlı, katılımcı bir yapı tanımlanmıyor. Yerelde misyon odaklı bir organlaşma, yönetim planlarının hazırlanması, uygulanması gibi bir şey yok.
  3. İnşaat sektörü, v.s. için “eğitim programı” deniyor. Bu eğitimi Çevre ve Şehircilik Bakanlığı mı verecek? Yeni işkollarının oluşturulması, yeni ürün ve hizmetlerin geliştirilmesi, yerel katılımın sağlanması, yaratıcı enerjinin seferber edilmesi için çok katmanlı, çok aktörlü ve çok boyutlu bir yerelleşme planına ihtiyaç yok mu?
  4. Neden bu eylem planı niteliğindeki çalışmanın adı Covid-19 Normalleşme Planı? Bu başlık kadar içeriği de (tek boyutlu bir yönetim biçimiyle ilgili) “reaksiyoner” bir çağrışım yapıyor. Oysa bu krizin yönetimi yapıları gözden geçirmek için bir fırsat. Yeni, umut verici, yerelleşmeci…bir program olabilirdi, pekala.
  5. Temel eksikliklerden biri de bilgi yönelimli bir süreç için harekete geçireceği kurumlar, girişimler yok. Sağlıkbilimsel alandaki çalışılan ders, çabalar izole edilmiş, sürece yansımamış.
  6. STK’lardan yalnızca “değer zincirinde oluşacak boşlukların Türk üreticiler ile doldurulması” gibi bir başlıkta söz ediliyor. Burada piyasa aktörlerinin, çıkar amaçlı kuruluşların temsilcileri, sivil toplumdan anlaşılan.

Sonuçta bu planda aktif olarak özne olabilecek bir toplum yok, temsilci olduğu varsayılan iktidarın egemenliği var. İktidarların, temsilcilerin egemenliğini sağlayan bir toplum düzeni mi? Halkın egemenliğine dayanan bir toplum düzeni mi? Hangisinden yanayız?

Baştan başlayalım: 

Acil durum yönetimi yukarıdan birtakım kararların alınmasını gerektirir. Bir Bilim Kurulu oluşturulması gibi falan.  Geçici bir dönemdir bu. Kriz anlarında bilim kurullarıyla, bürokratik bir yöntemle tepeden kararlar alınması gerekebilir. 

Peki neden hayat kriz anındaki gibi yönetilmez? Neden şöyle denmez:  Ülkeyi, şehirleri, sağlığı, ekonomiyi… bilim insanları yönetseler ne harika olurdu…”  

Kamu katılıma açılmadığı takdirde kamu olamaz. Katılım, yönetimlerin kendilerini merkezine koydukları bir süreç değildir. “Normal” hayat bu yöntemle yönetilemez. İlişkiler çok daha karmaşıktır, ilişkili ve etkileşimli olması gerekir.

Nasıl bir gelecek?

İşte tam da bu nedenle bu süreçteki katılım anlayışımız nasıl bir yönetimden yana olduğumuz hakkında bir ipucu niteliğinde. Nasıl bir gelecek hayal ediyoruz?  Otokratik bir devlet mi? “Katılım” deyince piyasaya bırakılmış bir kamusal alan mı?

Yoksa her karar aşamasında katılımı, canlıları ve cansızları nesneleştirmeyen bir bilgi üretimini mi hedefliyoruz? 

Bu kriz sonrası yaşantımızla ilgili de bir ipucu niteliğinde: Kendimiz bilerek mi yaşayacağız yoksa nasıl yaşayacağımızı bizim adımıza başkaları mı bilecek? İlkelere, bilgiye ve kurallara ihtiyaç olduğu kesin. Ancak yönetimler kitleleri nasıl görüyorlar? Yaşamlarını, eylemselliklerini planlayıp, “doğrusu bu, bundan sonra böyle yaşayacaksın”

Önce neye “normal” diyoruz, buna bir karar vermeye çalışalım.

Normal dediğimiz, şehirsel hareketliliğin tamamen çıkar üzerine kurulduğu, araçsal bir bakışın hakim olduğu, bilimin de popülist politikalarla izole edildiği, iktidar aygıtı içindeki imtiyazlı bir grubun tıpkı bir ruhban sınıfı gibi bir işlev gördüğü bir durum. Bu nedenle kamu hayatı hiç bir zaman planlanamıyor, şehirsel mekan bu imtiyaz gruplarının muazzam bir gelir transfer ettikleri bir mücadele alanına dönüşüyor.

İktidar ile örtüşen “bilimci” bir yönetimle “teokratik” bir devlet arasında hiçbir fark yok. Çünkü bilim de her düzeyde sınırsız bir deneysellik gerektiriyor. Koruma uygulamalarında, planlama süreçlerinde görüldüğü gibi imtiyaz yapıları tarafından güç ve imtiyaz ilişkilerine sabitlendiğinde bilim olmaktan çıkıyor.

Bu nedenle bu plan taslağının bize “normal” diye neoliberal ekonominin otokratik yönetim modelini dikte etmeye çalışması hiç şaşırtıcı değil.

Kategori: Hafta Sonu

EmekKoronavirüs SalgınıTürkiye

Barem anketi: Özel sektörde yüz kişiden yedisi işten çıkarıldı

Barem anketine göre her 10 özel sektör çalışanından ikisi ücretsiz izne çıkarıldı, yüzde yedisi kovuldu. Üretim sektörünün yüzde 42’sinin çalışma koşullarında salgın öncesine göre bir değişiklik olmazken, yarı zamanlı çalışanlar içerisinde iş bekleyenlerin oranı yüzde 44’e çıktı.

Barem, 25-30 Mart tarihlerinde Türkiye genelinde 1007 kişiyle telefonla görüşerek yaptığı araştırmada Covid 19 salgınının iş dünyası üzerindeki etkilerini inceledi.

Özel sektörde yüz kişiden yedisi işten çıkarıldı

Buna göre, katılımcıların yüzde 37’si salgın sırasında da aynı şekilde çalışmayı sürdürdüğünü, yüzde 13’ü ücretsiz izinde olduğunu, yüzde 12’si kısıtlı gün ve saatlerde çalıştığını ve yüzde 12’si ücretli izne çıkarıldığını belirtti.

İşten çıkarılan veya şirketini kapatanların oranı yüzde dokuz olurken, evden çalışanların oranı ise yüzde sekiz.

Kendi işinde çalışanların yüzde 34’ü aynı şekilde çalışmaya devam ettiğini belirtirken, yüzde 25’i geçici olarak işine gitmediğini, yüzde 17’si ise firmasını kapattığını belirtti. Kısıtlı gün ve saatlerde çalışanların oranı yüzde 12 iken evden çalışanların oranıysa yüzde sekiz.

Ankete göre özel sektörde olup aynı şekilde çalışmayı sürdürenlerin oranı yüzde 38. Her on özel sektör çalışanından ikisi ücretsiz izne çıkarılırken, ücretli izne çıkarılanların oranı yüzde 13. Kısıtlı gün ve saatlerde çalışma oranı ise yüzde 11. Evden çalışanların oranı ile işten çıkarılanların oranı yüzde yedi.

Kamuda yüzde 27 için değişen bir şey yok

Kamu sektöründeyse iş düzeni aynı kalanların oranı yüzde 39. Kamuda ücretli izin yüzde 27 ile diğer sektörlerden daha yaygın bir uygulama. Kısıtlı gün ve saatlerde çalışanlar yüzde 15, evden çalışanlarsa yüzde on oranında. Ücretsiz izinli olduğunu söyleyenlerin oranı ise yüzde altı.

Gruplar arasında iş düzeni en çok değişen kesim yarı zamanlı çalışanlar. İş durumu aynı kalanların oranı yüzde 28 iken, iş bekleyenlerin oranı yüzde 44.

Üretim, perakende ve hizmet sektörleri ayrı ayrı incelendiğinde, salgın öncesinde olduğu gibi çalışmaya devam edenlerin en yüksek oranda olduğu sektör yüzde 42 ile üretim sektörü. Bu oran hizmet sektöründe yüzde 36’ya, perakendede ise yüzde 22’ye düşüyor.

Yüzde 17 ile en çok perakende sektörü kısıtlı gün ve saatlerde çalışmaya dönmüşken, bu oran hizmet sektöründe yüzde 12, üretimde ise yüzde 10.

Evden çalışma oranı perakende sektöründe yüzde 13 iken, hizmette yüzde dokuz, üretimde ise yüzde beşe düşüyor.

Kategori: Emek

Hafta SonuManşet

Radyo 3 Üzerine III – Akın Atauz

Klasik müzik yayını yapan radyonun maliyetini kim ödeyecek?

İlk iki bölümde genel olarak, radyo ile kent ilişkisi ve özel olarak Radyo 3’ün devlet, toplum, kent gibi somut olgularla ilişkili olarak varlığını (ve yokluğunu) nasıl anlamlandırabileceğiminiz gibi bir dizi soru ile ilgili önermeler, varsayımlar ve düşünceler tartışılıyordu.  İkinci yazının sonunda, klasik müzik yayını yapan bir radyonun, finansmanın nasıl sağlanabileceği sorununa gelmiş bulunuyoruz.

En seçkin kesimin ve uç/ sınırdaki beğenilerin sahiplerinin (yani toplumun içindeki son derece küçük ve marjinal bir kesimin) ihtiyaçlarının karşılanması için, kentin kamusal yönetimi, kaynak ayırmalı mıdır? Eşitlik ilkesi, özgürlüklerin korunması ve yaşatılması bakımından, sanat anlayışları ufuk sınırında olanlar/ seçkinler için, kamusal kaynaklarının kullanılması doğru mudur ve aykırı olanlar, ya da daha genel bir nitelemeyle, çoğunluğun ve ortalamanın/ ana-akımın dışında kalan kesimler için, kamu kaynaklarından harcama yapılması uygun olur mu?

Soruya genel bir yanıt verilebilmesini kolaylaştırmak için, bu “farklı olan” grupların farklılığının kaynağının, etnik köken, dini inanç/ inançsızlık, cinsel kimlik, dil farkı, kültürel gelenek farkı vb. gibi nedenlerle de olabileceğini, söylemek gerekecektir. Diğer bir deyişle, farklı olanlar, çoğunluğun dışındakiler ve ana-akıma dâhil olmayanlar için kamusal kaynaklardan harcama yapmak, demokrasi kuramı, etik, eşitlik ilkeleri bakımından (toplumsal sınıfların en alt tabakasında ve en zor durumda olanların ihtiyaçları da dikkate alınarak) doğru mudur?

Bu sorunun tersi de geçerlidir: “Farklı” (ve azınlıkta) olanlar için kamusal harcama yapmamak, ayrımcılık mıdır?

Bu durumda, klasik müzik yayını yapan bir radyonun kamu finansmanı ve özel finansman hakkında, biraz daha düşünmek ve konuyu irdelemek gerekecek.

Klasik müzik yayını yapan bir kent radyosunun kamusal finansmanı ne anlama gelir? Devletin/ belediyenin, bütün yurttaşlardan topladığı kaynakların, (nüfus bakımından) son derece küçük, (bununla birlikte toplumun bütününe sağlayabileceği yararlar bakımından dikkate alınması/ önemsenmesi gereken/ (seçkin) bir kesim için kullanılmasının yeğlenmesi, bir politika olarak benimsenmesi, hakkında neler söyleyebiliriz?

Bir olasılık, kamu yönetiminin toplumun bütün farklı kültürleri ve kültürel düzeyleri için bir olanak sağlanmasını benimsediği, ayrımcılık yapmadan, küçük nüfus grupları için bile olsa, bütün tercihlere yanıt vermek istemesi olabilir. (Gerçi Türkiye’de böyle bir politikanın olmadığını biliyoruz, ama olabilecekleler içinde bulunmalı/ bulunabilir.) Bu tür bir politikaya, genel olarak, kamu kaynaklarıyla, bütün farklı gruplar için (küçük bir nüfus için bile olsa), ayrım yapmadan, kamusal yarar üretilmesi yaklaşımı diyebiliriz.

Belki bir diğer düşünce, toplumun genel kültürel ortalamasının bu “seçkin” kesim tarafından yukarı doğru çekilmesi ve biraz daha uzun erimde bütün toplumun beğeni düzeyin çeşitlenmesi ve farklı düşünceler/ sanatlar/ müzikler hakkındaki bilgisinin artması ve sonuç olarak, dünyanın diğer ülkelerindeki yurttaşlar gibi, Türkiye insanlarının kulağının da, farklı/ batı standartlarına göre kurulmuş bir müziğe, zamanla alışması, gibi amaçların söz konusu olduğu da, düşünülebilir. Ancak bu durumda, politika belirleyicinin tercihine göre, toplumu “eğitmek/ koşullamak” gibi bir amaç söz konusu olabilir.

Bu durumda klasik müzik radyosunun kamusal finansmanı, aynı zamanda, devletin ve bu ideolojiyi benimseyen hükümetlerin (kent söz konusuysa, belediyenin), bir çeşit ideolojik endoktrinasyonu gibi de görülebilir. Toplumdan, böyle bir radyonun kurulmasını gerektirecek kadar yaygın bir talep gelmeden, devletin (belediyenin) böyle bir radyo kurması, bir tür yukarıdan aşağıya doğru zorlama ve bu zorlama için kamusal kaynağın kullanımı (israfı) olarak yorumlanabilir.

Ayrıca, Türkiye gibi bir ülkede, hiçbir zaman özerk kamu kurumu olamayan, radyo yayınlarına, devlet, (genel yayın anlayış ve yaklaşımından, programlarına kadar her düzeyde) müdahale edebilir. (Örnek olarak, Radyo 3, son yılda, genel milliyetçilik histerisine uyarak, “milli”/ “yerel” olana olağanüstü fazla yer ve değer vermeye ve modaya uygun biçimde, kendi kendisini bir “marka” olarak sunup, kendini öven sloganlar yayınlamaya başlamıştı. “Kamu spotu” başlığı altında da, savaş kışkırtıcısı slogan yayını vb. başladı.) Gerekli gördüğünde, devlet, yayını durdurabilir, yok edebilir. Bunun için açıklama yapmaya bile gerek görmez. Dolayısıyla 50 yıllık kurumsal bir geleneği bile, keyfi biçimde bitirmesi mümkündür.

Buna karşılık, kamu (devlet) finansmanı olmaksızın klasik müzik radyosu yayını yapmanın iki yolu olabilir: Tamamen ticari bir anlayışla yayını yapmak (bütün özel radyolar gibi, dayanılmaz düzeyde reklama dayalı bir yayıncılık) veya (pazar mekanizmasının geçerli olduğu bir ortamda) ticari olmayan bir yayın için kendi kentinin sivil bağışlarıyla/ destekleriyle (bir anlamda kendi kamusunu yaratarak, bu kamunun sağladığı kaynakla), daha geniş bir kent kamusu (ve kamusal yararı) için yayın yapmak…

Devletten bağımsız bir klasik müzik radyosunun kurulması, elbette, yukarıda devlet eliyle yaratılan sakıncaları teğet geçecektir. Buna karşılık, başka tür sorunlar oluşacaktır: [Ticari yaklaşımla kurulacak (ki böyle bir pazar olmadığı için zaten kurulamaz) radyoların sorunları üzerinde durmaya bile gerek yok; bu zaten biliniyor.] Sponsor ya da yurttaş bağışları ile finansman modelinde de, radyonun kendisini sürdürebilir bir biçimde kurumsallaştırabilmesi, büyük belirsizlikler içerebilir.

Bu tür uygulama içinde olan bir-kaç örneği gözden geçirmek yararlı olabilir: Türkiye’den İstanbul’daki Açık Radyo, ya da, başka bir örnek olarak New York’ta, sadece klasik müzik yayını yapan bir radyo olarak WQXR.

Açık Radyo (AR), müzikle sınırlı olmayan genel bir yayın politikası izliyor, söz ya da müzik programları yapıyor ve sadece klasik müzik değil, batı kültür dünyasındaki/ küreselleşmiş dünyadaki bütün müzikleri yayınlıyor. AR, başarılı bir biçimde kendi dinleyicisini/ kamusunu yaratmış bir kent radyosu ve Türkiye’nin gerçekten yüz akı olan bir uygulama. Üstelik bunu sürdürülebilir kılmış, kurumsallaşmış, yenilenerek birçok alanda (ama özellikle iklim değişikliği ve ekoloji konularındaki uzmanlaşmasına güvenilir) programlar üretiyor ve yayınlıyor. İstanbul halkı ile son derece başarılı bir ilişki kurmuş ve onunla (belki bu toplumsal grup için de, “seçkin” bir İstanbullu grubu ile diyebiliriz) güçlü bir biçimde etkileşebiliyor. Kamusal (devlet ya da belediye vb.) kaynak kullanmıyor, reklam almıyor ve kendi kentli yurttaş topluluğunun finansmanı ile kendi kaynağını yaratıyor.

Türkiye için çok değerli bir model oluşturan AR, ancak genel bir yayın yaparak yaşayabiliyor. Bu uygulamadan, özel radyo için, finansmanın zor ama yönetilebilir olduğu sonucunu çıkartabiliriz. Bir bakıma, özel tiyatrolar, klasik müzik sunan orkestralar, özel müzeler ve bazı resim galeri vb. ile aynı/ yakın bir modeli kullandığını söyleyebilriz.15-20 milyon civarında nüfusu olan bir kent olmasına rağmen İstanbul’un, sadece klasik müzik yayını yapacak bir radyoyu, aynı modelle yaşatabilmesinin, oldukça zor olduğu anlaşılıyor.

Buna karşılık radyo (ve diğer özerk sanat kurumları da) bağımsızlıklarını koruyorlar, yayın politikalarını (bugün Türkiye’de bütün kurumların dikkate almak zorunda olduğu “oto-sansürü” bir tarafa bırakırsak) kendileri belirliyor. Kent ile istedikleri/ gerekli gördükleri biçimde ve, kentlilerin talepleri vb. doğrultusunda, ki bir etkileşimle, yayını programlayabiliyorlar. Ancak bu modelin, bir bıçak sırtında yürümek kadar hassas dengelere dayalı ve zor olduğunu gözlemlememek imkânsız.

Başka bir örnek olarak, New York’taki WQXR’a bakacak olursak, o da dünyanın en büyük ve en karmaşık metropollerinin birinde, belki kültürel eylemler ve sanat olayları bakımından en gelişmiş olan kentinde, ticari olmayan bir yayın yapıyor. Onun da, uzun yıllardır kurumsallaşmış bir radyo olduğunu söyleyebiliriz. Sadece klasik müzik yayını yapıyor ve bunun için sadece kent halkının katkılarına dayanıyor. Ancak bir kaynak toplama kampanyasına rast geldiğinizde, radyonun, bunu NY gibi bir dünya başkentinde bile, ne kadar zorlanarak yapabildiğini gözlemleyebiliyorsunuz.

Gerçi WQXR’ın tercihi, çok küçük bir miktarla da olsa, (ayda 10 hatta 5 dolar kadar küçük bir katkıyla bile) toplumdan aldığı desteği genişletmek. Kent halkının ulaşılabilecek en büyük kesiminin, kendisine sahip çıkmasını istiyor. Bir sponsorun bir defada büyük miktarlar vermesine göre, kentli tabanında yaygınlaşmayı tercih ediyor. Anlayabildiğim kadarıyla WQXR, NY gibi bir kentte bile, kendisini yaşatabilen tek özel klasik müzik radyosu.

Bu durumda, Türkiye’deki bir kent için, özellikle Ankara için böyle bir radyoyu ümit etmek, pek mümkün olamayacaktır.

Sonlandırırken

Radyo üzerinde konuşuyoruz. Ancak tartışılan asıl konu, kentsel kültürün oluşumu ve kültürel/ sanatsal eylemlerin kente olası etkileri. Bu etkiler, (radyo gibi kanallarla) kentin gündelik yaşamı düzeyinde/ gündelik yaşamımıza karışarak süregelen biçimde veya özenilmiş anlar ve yerler için tasarlanmış performanslar gibi biçimlerde olabilir.

Kültürel ve sanatsal (mevcut paradigmaya göre oluşan) etkinliklerin kentteki varlığı ve performansı, kent toplumuyla (çeşitli sınıflarla) etkileşim örüntüsü, finansmanı ve bağımsızlığı, politik ve ideolojik konumu, bu sorunlar açısından, özellikle radyo, hatta sadece klasik müzik yayını yapan bir radyo üzerinden (yani biraz “uç” bir model üzerinden), tartışılarak, kentsel kültürün nitelikleriyle ilgili analitik bir egzersiz yapmak amaçlanıyor…

Elbette bu gibi kavramlar açısından kenti çözümlemeye çalıştığımızda, toplum bilimsel kavramlar, sanatla/ sanat tarihiyle ilgili kavramlar, değerlendirmeler ve iletişim kavramları, hatta finansman gibi bir alanın kavramları arasında dolaşmak gerekiyor; bu da oldukça çetrefil bir metinin üretilmesine neden oluyor.

Yeniden Radyo 3 konusuna ve bunun kent yaşamı hatta belki sadece Ankara yaşamı üzerindeki, olası etkileri konusuna döndüğümüzde, bazı sorular belirmeye başlıyor: Radyo 3 sürdürülebilir mi? Ya da klasik müzik yayını yapan “bağımsız” bir radyo, olabilir mi? Olması ne kadar gerekli ve anlamlı? Olmaması, ne tür sorunlar yaratır ve topluma/ kente ne kaybettirir?:

Türkiye’de, şimdiki durumda, artık “zorla modernleştirme” söz konusu değil. Kentlerde, 19. Yüzyıl’dan beri zaten başlamış olan modernleşme, önce kendi özgün gelişimiyle, sonra küreselleşmenin etkisiyle, artık belirli bir olgunluk, kendiliğindenlik ve olağanlık haline geçti ve ivme kazandı. Kimse artık “modernleştirilmek” için (bir otorite tarafından) zorlanmıyor. Hatta tam tersinin söz konusu olduğu bile söylenebilir: Modern paradigmaya karşı, dini ve geleneksel/ tutucu bir paradigmanın, yukarıdan aşağıya (devlet tarafından) zorlanarak egemen hale gelmesi için çabaların yaygınlaştığı bir dönemdeyiz.

Bu çaba, modernitenin, gündelik yaşamını doğal bir uzantısı haline gelmiş olmasını tersine çevirmek, kentin (çoğulcu nitelikte) kültürel [(batılı anlamda, batılı (buna belki “küreselleşmiş” de diyebiliriz) anlayış yörüngesinde ve doğrultusunda] gelişmesine engel olmak için, gösterilen çabanın bir parçası olarak düşünülebilir. Böyle bir ortamda, klasik müzik yayını yapan (ve kamu kaynaklarından finanse edilen) bir radyonun varlığı, nasıl yaşatıldığı, kendisini nasıl sürdürebileceği ve (yenilenerek) kuramsallaştırabileceği ile ilgili sorunlar ve kentle etkileşim bakımından, bir klasik müzik radyosunun (ya da Radyo 3’ün) olmaması/ sonlandırılması riski hakkında, neler düşünülebilir? Eğer böyle bir radyo yok edilirse:

  • Kent toplumunun homojenleştirilmesi/ türdeşleşmesi (farklı kültürlerin kentte yaşatılmaması) doğrultusunda bir adım atılmış olacak,
  • Kentsel kültürel süreçte çeşitliliğin oluşmasına katkı sağlayan bir boyut (klasik müzik yayını yapan bir radyo) azaltılacak, kitle kültürünün daha da egemen hale gelmesi, resmi ideolojinin güçlenmesini sağlamak bakımından, kaçak kanallar önlenecek,
  • Tek bir dini paradigma/ uygarlık dayatılarak, daha önce batı kültür dünyası ile ilişki kurmuş olanların bunu değiştirmesi sağlanacak, Türkiye’nin ana akım çevresinde türdeşleşmesine uyum göstermeyenler (dini ve İslami olmayan sanatlar, radyolar, düşünceler ve duygular vb. sonlandırılarak.) artık farklı kanallardan beslenemeyecek,
  • Farklı olana tahammül edememe ve kendi standardının dışındaysa, sadece yok etmek refleksiyle davranarak, içe kapanma/ batılı etkilerden arınma programı genişletilecek,
  • Enternasyonal (hukuka, etiğe, estetiğe vb. dair) değerler yerine, sadece milli/ yerel “değer” klişeleri konsolide edilecek,
  • Sığ ve dar bir havuzla yetinmek zorunda bırakılan, dar ufuklu ve bön kentlilerden oluşan bir çoğunluk kültürünün güçlenmesi ve egemenleşmesi sağlanacak,
  • vb.

Sadece radyo ya da klasik müzik için değil, ana akımdan farklı olan her türlü düşünce ve eylem için, bu türü olgular, daha kolay gerçekleşebilecektir.

Radyo 3 gibi, kamu kaynakları kullanarak, sadece klasik müzik (ve bazı diğer batı müzikleri ve yerel müzikler) yayını yapan bir radyonun olmaması, Türkiye’nin (belki sadece kentlerdeki çok küçük bir nüfusun) kültür yaşamı bakımından, bir “çölleşme” anlamına gelecektir. Hemen belirtmek gerekir ki, bu çölleşme, çok büyük ve yaşamın bütün alanlarını kuştan bir çölleşmenin, küçük bir parçası olacaktır sadece.

Bu nedenle, Radyo 3 gibi bir yayının, devlet/ hükümet vb. türü bir otorite tarafından sonlandırılması olasılığına karşı, neler düşünülebileceği/ yapılabileceği, bunların olasılığı ve güçlükleri vb. üzerinde biraz tartışma hazırlığı yararlı olabilir. Barış için imza atan akademisyenlerin, bir üst otorite iradesiyle kendilerini bir anda “akademi” dışında bulmaları gibi bir duruma karşı, artık deneyimlerimiz nedeniyle, daha hazırlıklı durumdayız. KHK ile zaten “akademi” olmayan yerlerden uzaklaştırılan barış imzacıları, nasıl kendi “dayanışma akademilerini” kurmak ve yaşatmak türü bir çaba içindeyseler, üst otoritenin yıkmak/ yok etmek amacıyla üzerine yürüyeceği her türlü oluşumu, farklı bir biçimde yaşatmak/ benzer işlevlerin sürdürülebilmesini sağlamak bakımından da, hazırlıklı olmalıyız.

İçinde bulunduğumuz “yıkım-direniş-küllerinden devrimci biçimde yeniden doğma” çağında (herkesin/ her şeyin bir Phoenix olmasının gerekebileceği bir çağda), radyo, hatta bir uç örnek olarak klasik müzik radyo yayını sağlamak üzerinde düşünme egzersizi yapmak, “akıntıya kürek” çekmek gibi olabilir. Ancak böylesi küçük parçanın, anlamı ve işlevi üzerinde düşünmek ve tartışmak, her şeye rağmen, daha iyi bir gelecek için, daha nitelikli kentler, daha gelişmiş ve insanlık/humanite anlayışı daha incelmiş yurttaşlar/ kentliler için düşünmek demektir.

 

Akın Atauz

Kategori: Hafta Sonu

DoğaManşet

İztuzu Plajı özel şirkete verildi

Ortaca’nın Dalyan Mahallesi’nde bulunan ünlü İztuzu Plajı‘nın belediyeden alınarak özel bir şirkete verilmesine Ortaca Belediye Başkanı Hasan Karaçelik tepki gösterdi.

dalyan-iztuzu-plajı-muğla-5

Ortaca Belediyesi toplantı salonunda gazetecilere açıklama yapan Karaçelik, İztuzu Plajı’nın Dağdibi ve Boğazağzı mevkisinin ihale edilmeden bir şahsa verildiğinin kendilerine telefonla bildirildiğini söyledi.

Muğla Valiliği ile konuyu görüştüğünü belirten Karaçelik, şöyle konuştu:

“Bu kararı tanımadığımızı ve tanımayacağımızı, kararın yeniden gözden geçirilmesinin Ortaca ve Dalyan halkının menfaatine olacağı konusunda ilgililere uyarılarımızı ilettik. Bu plaj 15 yıldır Dalyan Belediyesince çalıştırılmaktaydı. 6370 sayılı Büyükşehir Yasası ile Dalyan Belediyesinin belediye niteliğinin kaybolmasıyla Ortaca Belediyesi, plajların çalıştırılması için Çevre ve Şehircilik Bakanlığı Tabiat Varlıklarını Koruma Genel Müdürlüğüne yılbaşından önce resmi müracaatını yapmıştır. Buna rağmen plajın özel bir şahsa verildiği bize telefonla tebliğ edildi.”

Karaçelik, kamu malının sadece para kazanmak amacıyla çalıştırılmasının doğru olmadığını ifade etti. Sahillerin kişilere kazanç amaçlı kullandırılmaması gerektiğine işaret eden Karaçelik, şunları söyledi:

“Plaj belediyenin elinden alınırsa oradaki tüm malzemelerimizi alacağız. Plajı alan kişi burada nasıl bir yapılaşma yapacak? Foseptiği, kara ve deniz yoluyla her gün belediye araçlarıyla belediyenin arıtma tesisine götürülüyor. Bunlar çok maliyetli işler. Orada yaklaşık 40 personel de çalışıyor. Plajın özel bir kişiye kazanç getirecek diye verilmesi, yok olması anlamına geliyor. Bu karardan geri dönülmezse dünyaya rezil oluruz.”

Karaçelik, İztuzu Plajı’nın dünyada benzeri nadir bulunan plajlardan olduğunu, kullanımının kamuda kalması gerektiğini savundu.

Kararda ısrar edilirse bölge halkının tepki göstereceğini belirten Karaçelik, “Yetkililer konunun tekrar görüşüleceğini iletti. Gelişmeleri takip ediyoruz” dedi.

(AA)

Kategori: Doğa