Köşe YazılarıManşetYazarlar

Aşı milliyetçiliği ve COVAX sisteminin iflası

Beklenildiği gibi aralık ayının son haftasından itibaren Covid-19’a karşı toplum bağışıklığını sağlamak için, acil kullanım onayı almış çeşitli aşılarla, bu aşılara ulaşabilen bazı ülkelerde aşılama başladı.

Pfizer BioNTech firmasının mRNA tipi aşısı Kanada, ABD, İngiltere ve bazı Avrupa Birliği ülkelerinde, Moderna firması tarafından üretilen mRNA tipi aşı Kanada  ve ABD’de, Oxford-AstraZeneca’nın ürettiği adenovirüs tipi aşı İngiltere’de, Gamelya Enstitüsü tarafından üretilen yine adenovirüs tipi aşı ise Rusya ve Belarus’ta kullanıma girdi.

Tüm bu aşıların ortak noktaları ise geniş insan toplulukları üzerinde yürütülen faz 3 çalışmalarının ara raporlarını bilimsel olarak yayınlamaları ve Dünya Sağlık Örgütü, ABD’nin saygın bilimsel örgütü FDA, Avrupa Birliği’nin Avrupa İlaç Ajansı‘nın birinden veya birkaçından ‘acil kullanım onayı ve dağıtım izni’ almış olmaları…

Peki, bu gelişmeler aşılama yolu ile toplum bağışıklığını sağlama ve pandemiyi 2021 yılı içinde önleme anlamına geliyor mu? Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) Genel Direktörü Dr. Ghebreyesus’un son basın açıklamasından bu anlama gelmediğini öğreniyoruz. Genel Direktöre göre 8 Ocak tarihi itibarıyla tüm dünyada ancak 36’sı zengin, 6’sı ise orta gelir grubunda olan 42 ülkede aşılama başladı ve bu aşılama da ağır-aksak devam ediyor. Dr. Ghebreyesus geri kalan orta gelirli ve fakir ülkelerin ‘acil kullanım onayı’ alan güvenli ve etkin bir aşıya ulaşamadığının altını çiziyor. Yani en az 6 milyar insanın yaşadığı, dünyanın büyük bir bölümünde halen aşılama yapılamıyor.

DSÖ’nün koordinasyonunda yürütülen ve tüm ülkelerin güvenli ve etkili bir aşıya ulaşmasını hedefleyen  Covid-19 Aşıları Küresel Erişim Programı-  COVAX içindeki zengin ve orta gelirli ülkelerin, aşı firmalarıyla ilave ikili anlaşmalar yapmasına tepki gösteren DSÖ Genel Direktörü Ghebreyesus, ‘Bu, potansiyel olarak herkes için aşı fiyatını artırıyor ve en yoksul ve en marjinal ülkelerdeki yüksek riskli kişilerin aşı alamadığı anlamına geliyor.’ diyor… Ayrıca Ghebreyesus’un açıklamalarından bazı şirket ve ülkelerin aşıların tedarik ve teslimat sistemini ile ilgili kritik verileri DSÖ ile paylaşmadığını da anlıyoruz. Genel Direktörün ‘aşı milliyetçiliği’ olarak tanımladığı bu durum aslında vahşi kapitalizmin doğal bir sonucu…

Vahşi kapitalizmin aşırı üretim ve tüketim hırsı sonucu yarattığı ekolojik krizin bir sonucu olarak gelişen pandeminin tek çıkış yolu olarak görülen aşıya, özellikle de faz 3 ara raporunu yayınlayan ve DSÖ veya ABD ve AB’nin yetkili kuruluşlarından acil kullanım onayını alanlara, şimdilik ekolojik krizin ana nedeni olan merkez kapitalist ülkelerce el konmuş görünüyor. (DSÖ Genel Direktörü Ghebreyesus’un açıklamasının tamamı için tıklayın)

Aşılama başladı ama…

Diğer yandan aşılama çalışmaları başlayan 42 ülkeden ise ilginç haberler geliyor. Her şeyden önce günlük aşılama sayılarının hiç de yüksek rakamlara ulaşamadığı görülüyor. Küçücük ve dümdüz bir ülke olan İsrail’de bir ayda nüfusunun yüzde 20’sine karşılık gelen 1.800.000 kişiyi aşılarken, 56 milyonluk İngiltere ise üç haftada nüfusunun yüzde 2’sine denk gelen 1 milyon 320 bin kişiyi aşılayabildi. Pandemi nedeniyle büyük kayıplara uğrayan ABD’de de şu ana kadar nüfusunun yüzde 2.02’ne denk gelen 6 milyon 690 bin kişiyi aşılanabildi. Fransa’daki aşılama rakamları ise adeta yerlerde sürünüyor; bu ülkede şu ana kadar ilk doz aşısı yapılan kişi sayısı henüz 80.000’e ulaştı… Tüm dünyada ilk doz aşıları yapılan toplam insan sayısı sadece 23 milyon 500 bin… (Günlük aşılama sayıları için bkz)

Tablo1: Covid-19 aşılarını uygulayan ülkeler, şu ana kadar uygulanan doz sayısı ve uyguladıkları aşılar

Rakamlar 10 Ocak saat 18.00 itibarı ile www.worldindata.org sitesinden alınmıştır.

Tabii bu durumun önemli nedenleri var. Bu nedenlerin başında ise ülkelerin neredeyse bir yıldır süren ağır pandemi koşulları nedeniyle sağlık örgütlerinin ‘yorgun ve yıpranmış’ olması geliyor. Diğer önemli neden ise lojistik sorunlar… Özellikle DSÖ, ABD ve AB’den acil kullanım onayı alan ilk aşı olan Pfizer-BioNTech tarafından üretilen mRNA aşısının  -70ºC’de depolanması gerekliliği; zengin ülkeleri bile başta depolama ve dağıtım olmak üzere; alt yapı açısından zorluyor.

Üstelik bu aşı için son birkaç gündür bu duruma anaflaktik şok (herhangi bir alerjenle karşılaşma durumunda vücudun alerjik tepki vermesi)  tehlikesi de eklendi. 6 Ocak tarihinde ABD’nin saygın bilimsel kuruluşu Hastalık Kontrol ve Korunma Merkezi (CDC-Centres for Disease Control and Prevention) yayınladığı bir bildiriyle şu ana kadar ABD’de yapılan 1.893.360 ilk doz Pfizer-BioNTech aşısından sonra 21 anaflaksi vakasının  (bir milyon kişi başına 11.1 olgu)  görüldüğünü belirterek; aşılanan kişilerin 30 dakika kadar sağlık kurumunda gözlem altında tutulmasını önerdi. Bu durumun aşılama çalışmalarını daha da yavaşlatması kaçınılmaz…  Daha şimdiden 2021 yılının da pandemi gölgesinde; maske, mesafe, el yıkama ile geçeceği; zenginler yavaş da olsa aşılanırken; orta gelirli ve yoksul ülkelerdeki bağışıklamanın 2022 yılına sarkacağı hemen hemen belli oldu.

Çinli Sinovac firmasının ürettiği aşının ilk teslimatı olan 3 milyon doz Türkiye’ye ulaştı, ancak aşılamalara henüz başlanmadı.

Türkiye’de durum

Ülkemize gelince; henüz hiç aşı yapmadık. Pandemi sürecini yönetemeyen, açıkladıkları günlük vaka sayılarına bile kimseyi inandıramayanların şimdiden aşılamayı da yönetemeyecekleri o kadar belli ki…  Faz 3 ara raporunu yayınlamamış, daha üretildiği ülkede bile ‘acil kullanım onayı’ alamamış ve üretildiği ülke de dahil olmak üzere dünyanın hiçbir ülkesinde yaygın kullanıma girmemiş bir aşının insanımıza uygulanacağı görülüyor; o da yeterli sayıda temin edilebilirse (tablo1)…

Üstelik günde bir milyon kişiye aşı yapılacağı gibi ‘iddia’ var; ortada. Buna inananlar, inanmış gibi yapanlar var. Gözden kaçırılan diğer bir önemli nokta ise 60 yaş ve üstündeki vatandaşlarımızın durumu… Sinovac Firması tarafından üretilen bu aşı faz 3 çalışmaları sırasında 60 yaş ve üstü kimseye uygulanmadı,yani 60 yaş ve üstü vatandaşlarımızda aşının güvenilirliği ve etkinliği konusunda elimizde bir ön bilgi kırıntısı bile yok.

Kimse itiraf etmiyor ama işin doğrusu DSÖ Genel Direktörü Ghebreyesus’un sözlerinde gizli… Hangi ülkeler grubu içinde olduğumuzu hala anlamadınız mı?

İklim Krizi

Kamuoyu sert salım azaltımları için bastırıyor

Yeşil İklim Fonu şu anda boş

Haberi, Yeşil Gazete gönüllü çevirmenlerinden Hakan Gözlüklü‘nün çevirisiyle sunuyoruz.

***

İklim değişikliği ile şiddetlenen, sellere ve kuraklığa neden olan şiddetli felaketler, bu sene milyarlarca dolar zarara yol açtı.

İklim değişikliğine yol açan fosil yakıt salımlarında büyük oranda kısıtlamada başarısız olunması durumunda olacakları ayrı ayrı senaryolarla raporlandıran Dünya Bankası, Uluslararası Enerji Ajansı ve ünlü finans kuruluşu Pricewaterhouse Coopers (Pwc) , daha da kötü durumların yolda olduğu uyarsında bulundular.

Bu raporlar Katar, Doha’daki Birleşmiş Milletler iklim değişikliği müzakelerine katılan tüm ülkeleri salımlarında daha fazla kısıtlama yapmak için anlaşma yapmaya zorluyor.

Cop18 olarak adlandırlan Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği müzakerelerinde ABD heyetinin başkanı Jonathan Pershing, ABD’nin daha önce uzlaşılan oranların ötesinde salım hedeflerini arttırmayı öngörmediğini söyledi.

Pazartesi günü basın toplantısında Pershing, ABD’nin fevkalede bir acele ile zaten muazzam bir efor sarfettiğini söyledi.

ABD 2020 yılı itibariyle 1990 salımlarına göre %3’lük indirim yapmayı taahhüt etmişti. Pershing ABD’nin hedefe ulaşmak için ilerlediğini belirtti.

Bununla beraber ABD’nin hedefi, bilim adamlarının çok tehlikeli olduğu konusunda uzlaştıkları “iki dereceden fazla sıcaklık değişimini” engellemek için 2020 yılına kadar yapılması gereken %40 oranındaki salım azaltmanın yanına bile yaklaşmıyor.

Birleşik Krallık Tydell İklim Değişimi Araştırma Merkezi’nden Kevin Anderson yeni incelemesinde endüstrileşmiş ülkelerin 2020 yılına kadar salımlarında %70 azaltım sağlamak zorunda olduklarını belirtirken, hemen hemen tüm ülkelerin benzer oranlarda salımlarında azaltım yapmaları gerektiğini ekliyor.

Bu seneki iki haftalık Birleşmiş Milletler İklim Değişimi Konferansı’nın ev sahiplini yapan Katar’ın durumu ise tartışmalı. Arap Yarımadası’ndaki bu küçük ulus, büyük doğalgaz ve petrol endüstrisi ile dünyadaki en yüksek kişi başına düşen karbon ayak izinine sahip.

Yeşil İklim Fonu şu anda boş

COP 18’in Katarlı Başkanı Abdullah bin Hamad Al-Attiyah, karbonu kişi başını baz alarak hesaplamanın doğru olmadığını, önemli olanın her ülkenin ne kadar karbon ürettiği olduğunu söyledi.

Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi görüşmeleri sırasında karmaşık müzakerelere katılan 191 ülkeye önderlik eden Hamad Al-Attiyah’ın çok önemli bir görevi var.

Katar’ın özellikle bir salım indirimi hedefi olup olmadığı sorulduğunda, Hamad Al Attiyah, “ülkenin ulusal bir indirim stratejisi olduğunu ve bugüne kadar yaptığı gibi bundan sonra da salım azaltımı için yatırım yapmaya devam edeceğini” söyledi. Al Attiyah, Katar’ın çok yatırım yaptığını belirterek, diğer ülkelere göre daha yüksek hedeflere ulaşacaklarından  emin olduklarını ekledi.

Katar’ın doğalgaz tedarikçisi olarak, diğer ülkelerin petrol ve kömüre göre daha az karbon enerjili kaynak kullanımına yardım ettiğine işaret etti.

Dünya üzerindeki 700 Sivil Toplum Örgütü’nün oluşturduğu Uluslararası CAN ‘ın yöneticisi Wael Hamidan, Katar ve COP başkanının konuyla ilgili önderliğini kanıtlamak zorunda olduğunu belirtti.

Hamidan, bu hafta iklim değişikliğini ciddiye aldığını kanıtlamanın başkanın elinde olduğunu belirterek, bunun en iyi yolunun 2020 yılı için salımlarda azaltma hedefini taahhüt etmesi gerektiğini söyledi.

BM İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi Yürütme Sekreteri Christina Figures, IPS’ye Doha’nın mutlaka sonuçlar ortaya çıkartması gerektiğini anlattı.

Figueres, Doha’daki iklim tartışmalarının bugüne kadarki en karmaşık görüşmeler olduğunu söyledi.Toplantı boyunca üç önemli konunun sonuçlandırılması gerektiğini belirten Figueres, ilk konunun Kyoto Protokolü bünyesinde bugünden 2020 yılına kadar, salımların düşürülmesi olduğunu aktardı. Gelişmiş ülkelerin bu konuda liderlik etmeleri gerektiğini ekledi.

İkinci olarak çok düşük karbonlu küresel toplum oluşturmak için fosil yakıt kullanımını azaltacak, 2020  sonrası küresel iklim antlaşmasının temellerinin atılması gerekiyor.

Üçüncü  görevse salımlarını azaltmaya yardım etmek için gelişmekte olan ülkelere teknik ve finansal açıdan destek sağlanması , ayrıca iklim değişikliğinin kuraklık, sel ve tarımsal üretkenlik kaybı gibi etkilerine karşı gelişmekte olan ülkelerin adapte olmalarına yardımcı olmak.

Üç yıl önce Kopenhag’taki COP15 toplantısında endüstrileşmiş ülkeler, 2020 yılı itibari ile gelişmiş ülkelere her sene 100 milyar dolar yeni ve ekstra iklim fonu sağlama konusunda anlaşmışlardı. Endüstrileşmiş ülkeler ayrıca ilk adım olarak 2010’dan 2012’ye kadar 30 milyar dolarlık ‘Hızlı Başlangıç Finansmanı’ programı üzerinde anlaşma sağlamışlardı.

Oxfam International’ın raporuna göre, şu ana kadar dağıtılan hızlı-başlangıç fonunun  sadece %33’ü “yeni” sayılabilir. Geri kalan para Kopenhag Konferansı’ndan önce taahhüt edilmiş olan miktar olmakla birlikte, ancak %24’ü önceden verilmiş yardım sözlerine ilave edilmişti.

Hızlı Başlangıç Finans’ın sadece %43’ü bağış olarak verilirken, geri kalan miktar gelişmekte olan ülkelerin değişen faiz oranlarıyla geri ödemek zorunda kalacakları borç olarak verilmiş. Oxfam bunu ‘İklimin sinsi ‘mali uçurumu’ belirdi diye nitelendirdi.

2013 için hiç para yok. Doha’da ülkelerin, merkezi Kore’de olacak Yeşil İklim Fonu için yeni fonları taahhüt etmeleri gerekiyor.

Oxfam International’dan İklim Değişimi Politikaları Danışmanı Tim Gore’un belirttiğine göre, eğer liderler Doha’ya yeni miktarlarla gelmezlerse, Yeşil İklim Fonun’nun boş bir istiridye gibi kalma riski var.

Gore’un açıklamasına göre, art arda üçüncü sene, içi boş bir istiridye olarak kalan fon sonucu, gelişmekte olan ülkeler, iklim değişikliğinin yol açtığı risklere karşı nasıl adapte olacakları konusunda desteklenmeden, iklimin ‘mali uçurumuna’ doğru yol almaktalar.

(IPS News, Yeşil Gazete)

Çeviren: Hakan Gözlüklü

Editör: Durukan Dudu

Kategori: İklim Krizi

İklim KriziManşet

Zamanımız tükeniyor: Doha İklim Müzakereleri mazeretlere son vermeli – John Vidal

“194 ülkenin temsilcileri herkesin karşılıklı güvensizlik ve kuşku hissettiği bir ortamda toplanıyorlar” Foto: Osama Faisal/AP

The Guardian gazetesi çevre editörü John Vidal’in 25.11. 2012 tarihli köşeyazısını, Yeşil Gazete gönüllü çevirmenlerinden Bora Kabatepe (www.twitter.com/bkabatepe) ‘nin  çevirisiyle sunuyoruz.

****

İklim değişikliği ile ilgili kanıtlar hiç olmadığı kadar açık biçimde karşımızda artık. Az gelişmiş ülkeler bu yolda kendilerinden istenenleri yapmışken şimdi sıra gelişmiş ülkelerin sorumluluklarıyla yüzleşmesinde.

Geride bıraktığımız ekim ayı, küresel sıcaklıkların üstüste geçen yüzyıl ortalamasının üzerinde  ölçüldüğü 333. aydı ve 2012’nin Amerika Birleşik Devletler tarihindeki en sıcak yıl olacağı hemen hemen kesinleşti. Kasırgalar, aşırı sıcak dalgaları, orman yangınları ve kuraklık tüm Amerika’yı kasıp kavurmuş ve ürünleri tarlada bırakmışken, Britanya da bugüne kadar yaşadığı en yağışlı yazı ve en kurak ilkbaharı geride bıraktı. Nijerya, Çin, Hindistan’ın büyük bir kısmı ve Avustralya son yılların en şiddetli selleriyle karşılaştılar. Eylül ayında yapılan ölçümler de Kuzey buzullarının 1979-2000 arasındaki ortalamanın ancak yarısı büyüklüğünde olduğunu gösteriyordu.

İklim olaylarındaki aşırılıkların daha sık karşımıza çıktığı bugünlerde, Dünya Bankası sonunda Greenpeace ile bir noktada buluşmuş görünüyor. Geçtiğimiz hafta Dünya Meteoroloji Örgütü atmosferdeki sera gazı partikülleri sayısının 394 ppm’ye yükselerek rekor kırdığını açıklarken, Dünya Bankası da yerkürenin ortalama küresel sıcaklıklarda 4 derecelik bir artışa giden bir yolda hızla ilerlediğini raporladı ve ekledi: “Bu yol çoğumuz için alıştığımızdan çok farklı ve daha az yaşanabilir bir dünya yaratırken, ekonomilere ağır darbeler vuracak ve kalkınma rüyalarını bitirecek!”

Birleşmiş Milletler de sera gazı salımlarının hedeflenen azami sıcaklık artışı olan 2 dereceye ulaşmak için olması gerekenden %14 fazla olduğunu tahmin ettiklerini açıkladı. Aralarında Shell gibi enerji devlerinin de bulunduğu büyük şirketler hükumetleri karbon vergisi gibi uygulamalarla iklim değişikliği konusunda harekete geçmeye çağırırken, Suudi Arabistan ve OPEC üyesi diğer ülkeler bile karbon vergisi sistemiyle Birleşmiş Milletler’e fon yaratıp az gelişmiş ülkelerdeki iklim değişikliğine uyum mücadelesine katkıda bulunmayı tartışıyor.

İklim değişikliğinin kanıtları bilimsel yayınlarda ve daha önemlisi hayatlarımızda görülürken, bugüne kadar bir balon olmaktan öteye gidemeyen iklim diplomasisi alanında bir gelişme olduğu söylenemez. Hükumetler çevrelerini saran bu kriz karşısında ortak bir akıl üretme konusunda daha beceriksiz bir hale geldiler. 2009 Kopenhag Birleşmiş Milletler İklim Görüşmeleri tıkandığında liderler 6 ay içerisinde salımları azaltmak adına bağlayıcı bir metin üzerinde uzlaşabileceklerini söylemişlerdi.Süre önce bir, sonra iki yıl olarak değiştirildi ancak 3 yıl geçmiş olmasına rağmen gelişmiş ülkeler neye inanacağını şaşırmış insanlara “2015 yılından önce bir mutabakata varmanın imkansızlığı”ndan söz ediyorlar. Batan bankaları kurtarmak için birkaç ay içerisinde trilyonlarca dolar toplanabilirken dünyanın en deneyimli müzakerecileri kimseyi enerji tüketimi azaltmaya teşvik etmek, klimalarını daha az kullanmaları ya da çatılarına izolasyon yapmaları konusunda uyarmak için bir anlaşma ortaya koyamıyor.

Hal böyleyken Doha gibi dünyanın enerji konusunda en müsrif kentlerinden birisinde başlayan Birleşmiş Milletler iklim müzakerelerinin anlamı ne? 194 ülkenin temsilcileri herkesin karşılıklı güvensizlik ve kuşku hissettiği bir ortamda toplanıyorlar. Bölünmüşler, kafaları karışmış durumda ve liderlerinin işleri acı verici bir yavaşlıkta götürmek istediklerini biliyorlar. Gelişmiş ülkelerin daha fazla salım azaltıcı anlaşmaya ve daha fazla kaynak aktarmaya yanaşmayacağını ve diğer ülkelerin de daha önce imzalanan anlaşmalara tutunmaya çalışacaklarını daha başından biliyoruz. Bu tabii ki hükümet dışı katılımcıların ve dünya basının haklı bir sinir krizine girmelerini ve katılımcılar ile sert tartışmalara tutuşmalarını beraberinde getirecek.

“194 ülkenin temsilcileri herkesin karşılıklı güvensizlik ve kuşku hissettiği bir ortamda toplanıyorlar” Foto: Osama Faisal/AP

Diplomasinin geldiği bu acınası durum konusunda dürüstçe suçlanması gerekenler ise başta ABD olmak üzere gelişmiş ülkeler olmalıdır. Kopenhag’dan bu yana 3 senedir azgelişmiş ülkeleri köşeye sıkıştırarak yeni bir anlaşmaya zorlamaya çalışıyorlar. Sözler vermekten kaçtılar, kaynak aktarımının önünü tıkadılar ve hukuki zorunluluklardan kaçmak için menfaatperest politika oyunlarına giriştiler. Bunlardan dolayı ortaya çıkan güvensizlik ortamı müzakerelerin başarıya ulaşma şansını zora soktu.

2009 yılında, gelişmiş ülkeler az gelişmiş ülkelere 2020 yılına kadar iklim değişikliğine uyum çalışmalarında harcanmak üzere 100 milyar dolarlık kaynak aktarımı yapma konusunda anlaşmıştı. Bugün söz verdikleri 30 milyarlık ön ödemeyi dahi yapmadılar. Ödemeyi önerdikleri yeni miktar -ki çoğu hibe değil kredi olarak teklif edildi- ise Londra’da dağıtılan yıllık primlerin toplamından daha azdı. Gelişmiş ülkeler ABD önderliğinde salımları azaltma konusunda kendilerini bağlayan tek anlaşma olan Kyoto Protokolü’nün altını oydular ve şimdi aynısını Bali Hareket Planı için yapmayı hedefliyorlar. Öte yandan Avrupa, geçen 3 yılın ardından hala ne kadar salım azaltacağını söylemiyor. Oysa ki Kyoto Protokolü’nün ilk aşaması önümüzdeki aylarda tamamlanacak ve elde hala bir hiç var.

Artık bu menfaatperest ve cimri diplomasiye bir son verilmeli! Obama kazandığı zaferin ardından Kopenhag’da dünya liderlerine bu konuda öncülük etme şansını kaçırmıştı ama şimdi gelişmiş ülkeleri cömert bir anlaşmaya ikna etmek için yeni bir fırsatı var. Doha’ya iki bakanını gönderen Britanya, Avrupa’ya önderlik edebilir. Yeni Çin yönetimi daha esnek politikalar izleyebilir.

İklim değişikliği araştırmaları ve kanıtları hiç olmadığı kadar güçlüyken, az gelişmiş ülkeler büyük değişimlere hazırlandıkları cephelerinde gelişmiş ülkelerin, salınımları azaltmak için kendilerden istediklerini yerine getirdiler. Özetle, artık çok az zamanımız kaldı ve mazeretlere yer yok!

(The Guardian.co.uk, Yeşil Gazete)

Çeviren: Bora Kabatepe
Editör: Durukan Dudu

Kategori: İklim Krizi

ManşetTarım-Gıda

Yoksul ülkelerden “toprak araklanıyor”

Gelişmekte olan ülkelerde ekilebilir nitelikteki arazileri satın alan uluslararası şirketlerin ve ülkelerin sayısı artıyor. BM de küçük çiftçileri zor duruma düşüren “toprak araklama”ya karşı yasal önlem almak istiyor

Dünya ekonomisinde söz sahibi olan ülkelerin gözü, büyük tarım arazilerinde. Mali açıdan güçlü, kalabalık nüfusa sahip, ancak su kaynakları veya tarım arazileri açısından yoksul olan ülkeler, gelişmekte olan ülkelerde hızla toprağa yatırım yapıyor.

İleride çıkabilecek bir kıtlık veya gıda mahsulleri fiyatlarındaki artışlara karşı korunmak amacıyla uluslararası dev şirketler ve ülkeler tarafından kalkınmakta olan ülkelerde yapılan toprak satın alımlarına İngilizce’de “land grabbing” yani “toprak koparma” veya “toprak araklama” adı veriliyor.

Oxfam gibi yardım örgütleri bu uygulamanın açlık ve yoksulluğu arttırdığına dikkat çekiyor. BM Gıda ve Tarım Örgütü kapsamında ise gelişmekte olan ülkelerde halkın geçimini tehdit eden bu alımlara karşı ne gibi önlemler alınabileceği tartışılıyor.

Halk yerinden sürülüyor

Çin, Güney Kore, Körfez ülkeleri ya da Hindistan gibi ülkelerden kamu yatırımcıları ya da özel şirketler, gelişmekte olan ülkelerde satın alma ya da kira anlaşmalarıyla dev tarım arazilerini kendine bağlıyor. Buralarda üretilen gıda maddeleri, sadece yatırımı yapan ülkeye ihraç ediliyor. Dev arazilerde yerli halk yerlerinden sürülüyor, en büyük zararı kalkınmakta olan ülkelerdeki halk görüyor.

Yardım örgütü Oxfam’ın Almanya temsilciliğinden Marita Wiggerthale, kuşaklar boyu aynı aile tarafından ekilen, ancak tapuda kaydı olmayan bir arazinin günün birinde yabancı bir şirkete geçebildiğine dikkat çekiyor. Wiggerthale, “Bu vakalarda çoğunlukla toprakları kullanma hakkı çiğneniyor, tarım yapan aileler yerlerinden sürülüyor ve sonuçta tüm geçim kaynakları ellerinden gidiyor” diyor.

Yoksulluk ve açlığa yol açıyor

Böylelikle savaş ya da kıtlık olmamasına rağmen yoksulluk ve açlık da artıyor. Oxfam, Uganda’da bu tür bir vakayı belgelemiş. İngiliz bir yatırımcının Ugandalı yetkililer ile yaptığı anlaşma yüzünden, dev bir çam ve okaliptüs plantasyonuna yer açmak için 22 bin 500 kişi yaşadıkları yerleri terk etmek zorunda kalmış. Bu çiftçilere ne önceden sorulmuş, ne haber verilmiş, ne de tazminat ödenmiş.

Alman Federal Tarım ve Tüketiciyi Koruma Bakanı Ilse Aigner, son yıllarda gelişmekte olan ülkelerde 50 ila 80 milyon hektar toprak satıldığını belirtiyor, ancak yine de gıda üretimi alanında özel yatırımın önemine dikkat çekiyor.

 

“Prensipte ziraat alanındaki özel yatırımcılara tamamıyla kötü gözle bakmamak gerek” diyen Aigner, “Ancak bu yatırımların, bölge halkının da kârına olması gerek. İşin zor tarafı da bu” şeklinde konuşuyor.

Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü, hükümetler ve sivil toplum örgütleriyle birlikte bu sorunu çözmek için uluslararası bir düzenleme üzerinde çalışıyor. İtalya’nın başkenti Roma’da bu amaçla yapılan görüşmelere katılan Alman Bakan Aigner, “En önemlisi, toprak alımının yapıldığı ülkelerdeki hükümetlerin yatırımların ülkedeki ziraatın geliştirilmesi için kullanılması yönünde bilinçlenmesi ve halkın yaşadığı, ekim yaptığı toprakları terk etmek zorunda kalmaması ya da en azından bu ticaretten kârlı çıkması” dedi.

Batı Avrupa büyüklüğünde

Bu arazilerin satışı çoğunlukla gizli yapıldığından boyutu ile ilgili kesin rakamlar verilemiyor.

Oxfam yardım örgütünün tahminlerine göre, 2001 yılından bu yana sanayileşmiş ve kalkınmanın eşiğindeki ülkeler, kalkınmakta olan ülkelerde yaklaşık 227 milyon hektarlık arazi satın aldı. Bu neredeyse Batı Avrupa büyüklüğünde bir alana denk geliyor.

Boş sözler

Yardım örgütleri, bu yatırımların bölge halkına çoğu zaman pek bir yarar sağlamadığını ortaya çıkarmış.

Oxfam yardım örgütünden Wiggerthale, “Verilen istihdam sözü tutulmuyor. Ayrıca yatırımın hacmi de başta vaat edildiği oranda olmuyor. İçi boş sözler bunlar. Araziler, karşılığında pek bir şey yapılmasına gerek kalmadan ucuza satın alınıyor” diyor.

Roma’da yapılan görüşmeler şimdilik bir sonuç vermedi. Geniş arazilerin satışı sırasında kullanıcıların ve bölge halkının haklarının nasıl korunacağı konusunda gelecek yılın başında BM Gıda ve Tarım Örgütü kapsamında, uluslararası bir düzenleme için yeni görüşmelerin yapılacağı belirtiliyor.

(DW)

Kategori: Manşet