Köşe Yazıları

Ben ne yapabilirim? – Emre Ertegün

The More Beautiful World Our Hearts Know is Possible, Türkçesiyle, Kalplerimizin Mümkün Olduğunu Bildiği Daha Güzel Dünya‘yı okuyorum; ki üniversite yıllarından sonra İngilizce olarak okuduğum ilk kitap. Bu blogda Kutsal Ekonomi adlı muhteşem kitabını sıkça andığım Charles Eisenstein‘ın mevcut dört kitabından biri. Şu an için Türkçesine ulaşamazsınız ama çok uzak olmayan bir gelecekte, çok şükür ki mümkün gibi görünüyor. Bu da konuya dair kamuoyuna ilk bilgi sızdırma olsun. Kıpss!

İngilizce kelime haznem, Charles’ın her yazdığını anlamama yetmiyor ve sürekli sözlüğe bakmak akışı bozduğu için çoğu zaman kullanmıyorum ama anladığım kadarı bile ilhamla dolup taşmama yetiyor. Zaten kitap hem aklıma hem ruhuma hitap ediyor ve içeriği kaçırdığım kısımlarda bile özü bir şekilde anlıyorum.

Eisenstein, burada birkaç cümleyle ya da paragrafla özet geçmeye cüret edemeyeceğim çok ama çok kıymetli bakış açısını, düşüncelerini, duygularını paylaşırken dünyaya ve sisteme dair muazzam tespitlerde bulunuyor. Ruhun maddeden, kalbin zihinden, soyutun somuttan kopuşunu çok başarılı ve isabetli bir şekilde göz önüne seriyor ve yazılmakta olan, aslında bir şekilde hep birlikte yazdığımız yeniden birleşme öyküsünü ustalıkla anlatıyor, daha doğrusu hatırlatıyor hepimize.

Bu adamı, yazılarını, kitaplarını bu kadar seviyor olma nedenlerimden biri de mutlaka ki onaylanma ihtiyacım. Yine Charles’ın da kitapta yer verdiği üzere, istisnalar varsa kaideyi bozmasınlar, hepimizin görülme, duyulma, anlaşılma ve bir ölçüde onaylanma ihtiyacı var; ve bu adam bu kitapları sanki bana yazmış gibi okuyorum. Hayata bakışıma o kadar paralel bir yerden düşünüyor, yazıyor ki “ohh” diyorum, “yalnız değilim; deli falan da değilim”. Üstelik benim akıl edebileceğimden ve bilebildiğimden daha zekâ ve bilgi dolu bir yerlerden sesleniyor ve hayata bakışımın manevi kısmı güçlenirken içeriği de genişliyor, bakış açım zenginleşiyor… Yazdıkları kalbime de zihnime de o kadar güzel dokunuyor ki okurken heyecanlanıp coşkulanıp acayip sesler çıkarıyorum (beni tanıyanlar için, kahvaltı esnasında çıkardığım seslere benziyor diyeyim, o kadar yani!).

Tüm bu kocaman girişi yazma gibi bir niyetim yoktu ama bir anda dökülüverdi bunlar. Hem bu kocaman giriş, belki birkaç kişiyi Charles‘ın kitaplarıyla, yazılarıyla, videolarıyla tanıştırır; inşallah amin.

*** *** ***

Esas yazacağım şey ise, yine kitaptan da bilgi, güç ve esin alarak söylüyorum, bireysel bazda yapabileceğimizi yapma, harekete geçme hikâyesine dair.

Küresel boyutta yaşadığımız kriz çok büyük ve gidişat çok parlak değil (en azından bulunduğumuz yerden görünen bu). Aslında hepsi de iç içe olan ve birbirini tetikleyen, iklim değişikliği ve diğer çevresel sorunların oluşturduğu ekoloji krizi, para, istihdam ve üretim-tüketim sistemlerimizin yarattığı ve hiçbir yere gidecek gibi görünmeyen ekonomik kriz, bireysel ve toplumsal yaşamlarımızda var olan psikolojik, sosyolojik, toplumsal krizlertüm çıkışları tutmuş durumda ve ne yapacağımızı bilemiyoruz.

Çare bulmaya çalışanların büyük çoğunluğu ise alışıldık kalıplarla düşünüyor ve sorunlara illaki bütünsel çözümler bulmaya çalışıyor ve elbette ki başaramıyorlar. Bunun iki ana nedeni var gibi: Birincisi -bu sefer de Albert Einstein‘a selam olsun- sorunları, onları yaratan bilinç seviyesi ile çözmeye çalıştığımız için; ikincisi ise bunlar çok büyük ve aslında tamamen birbirine bağlı, birbirini besleyen, yeniden ve yeniden üreten sorunlar oldukları için; çözmeye yeltendiğimizde, koskocaman sorun yumağının dokunabildiğimiz kısmı çok ufak kalıyor. Tüm zihniyetimizi, paradigmalarımızı kökten değiştirmeden büyük bir şeyleri harekete geçirmeye çalıştığımız takdirde çuvallamaya mahkûmuz gibi görünüyor.

Soru basit: Peki ne yapacağız? Cevap daha da basit: B-i-l-m-i-y-o-r-u-z!

Ve işte tam da umutsuz ve çıkmaz görünebilen bu durumdan, bakmasını bilene, her türlü hareket ve eylem olanağı fışkırıyor. Zira durum tam anlamıyla arapsaçına dönmüş durumda ve buna; kapsayıcı, herkese ve her şeye uygun çözümler aramak, biz bireyler, kurumlar -ve hatta devletler- için bile imkânsız görünüyor ve tam da bundan dolayı, bize düşen, elimizden geleni yapmaktan, bizi çağıran şeyler her ne ise onlarla başlamaktan başka bir şey değil. Bu da eylem demek, harekete geçmek demek! Hemen bugün, şimdi…

Bazen arkadaşlarımla konuşurken, bazen tanımadığım insanlarla yazışırken, bazen de bir grup önünde hikâyemi anlatırken sıkça karşılaştığım bir soru/eleştiri var. Herkes konuyu başka yerinden tutsa ve başka cümlelerle ifade etse de aşağı yukarı şöyle bir şeyler: İyi, tamam, yaptığın / yazdığın / önerdiğin çok güzel de bunun bütüne faydası ne olacak; hem sen yapabiliyorsun da Xyz de yapabilecek mi; gençler hiç bunlarla ilgili değiller maalesef gibi yorumlar, sorular… İlk duyuşta makul görünen, -hiç merak etmeyin- benim de kendime sıkça yönelttiğim bu bakış açısında pek de doğru olmayan şeyler var diye düşünüyorum:

Birincisi, kimin hangi eylemi, düşüncesi bütünü, bütünüyle etkileyebiliyor ki? Yani her şeyden önce, bu mümkün mü? Ne olduğunu arayıp durduğumuz o “her şeyi düzeltecek” çözüm(ler) gerçekten var mı? İkincisi, eğer ki yaptığım şey yalnızca bende çalışıyor, sadece beni “kurtarıyorsa”; yani bütünden geçtim, benden gayrı tek bir kişiye dokunmuyorsa bile, -doğaya ve bütüne zararlı olmamak kaydıyla- en azından bende çalışıyor olması, kendi çözümümü bulmuş olmam, yine de iyi bir şey değil mi? Bir yerde yangın varsa ve içinde on insan ölmek üzereyse ve sadece iki kişiyi kurtarma imkânınız varsa bu ikisini kurtarmayı mı seçersiniz, yoksa hepsini kurtaramayacağımıza göre bir anlamı yok diye mi düşünürsünüz? Üçüncüsü ise, her birimiz biricikken ve herkesin sorunları nasıl gördüğü ve bunlara verdiği cevaplar birbirinin aynı olamayacakken, üstelik yeniden altını çiziyorum ki konu her yere dallanıp budaklanmışken birilerinin çıkıp “Tamam, şunu şunu yapıyoruz ve kurtuluşa bu yoldan gidiyoruz” şeklinde diğerlerine birtakım çözüm yollarını dayatması, mümkün olmaması bir yana, doğru mu?*

Ben, bana düşeni yapmakla mükellefim; ötesi için, yani bütünün şifalanmasına dair niyetlerim, umutlarım canlı olabilir, bunun gerçekleşmesi için elimden geleni yapabilirim ve bence yapmalıyım da. Ancak yaptığım şeyi, sadece ve sadece bütüne dokunması şartı altında yapacak, aksi takdirde tatminsizliğe düşeceksem, kilitlenmemem ve pasifize olmamam pek mümkün görünmüyor.

Kanatları takarken belki bir miktar kanama olabilir ve/fakat sonrasında uçuşa geçeceksek değmez mi? (Görsel: Bengi Gizem Turna,)

Ben, bana düşeni yapmakla mükellefim; bir allahın kulu yapmasa da ben pazara giderken kullanılmış poşetlerimi, bez çantalarımı, hatta peynir vs. için kaplarımı yanımda götürmeye devam edeceğim; büyük çoğunluk bireysel araçlarını yerli-yersiz kullanmaya, fabrikalar hiçbir gerçek fayda yaratmayan ürünleri üretmeye tam gaz devam etse ve kolektif olarak enerji tüketimi canavarlığını, yani sürdürülemezi sürdürmeye çalışıyor olsak da ben kullanmadığım zamanlarda bilgisayarımın fişini çekmeye devam edeceğim; milyarlarca insan birbiriyle hiç de hayırlı olmayan şekillerde iletişim kuruyor olsa da ben, elimden ve kalbimden geldiğince çevremdekilerle şefkat ve sevgi dolu bir iletişim içinde kalmaya gayret edecek; yılda 50, 100 ya da ne kadar oluyorsa o kadar insanı çemberle buluşturmaya devam edeceğim.

Nicel olarak hesap yapınca, eylemlerimin ne kadarcık şeye etki ettiğine bakmadan, yapabildiğimi küçümsemeden, boşvermeden…

Ben, bana düşeni yapmakla mükellefim. Atmış olduğum adımlarımın beni bireysel bazda tatmin ederek (uyuşturarak) daha kolektif adımlar atmamı engellememesine dikkat etmekte büyük fayda var; bunun dışında ise yapmam gereken öncelikli şey kendimi dönüştürmek, değişimin kendisi olmak. Görmek istediğim değişim olabildiğim, hayata dair özlediğim şeyleri önce kendi yaşamıma geçirebildiğim takdirde, en azından kendi adıma içim rahat olur, bu karmaşanın içinde bile huzurlu yaşamayı becerebilirim. Bu şekilde yaşamayı becerebildiğim takdirde, çevremdekilere ve hatta internet sağ olsun, uzaklardakilere bir nevi örnek olabilirim. Aldığım teşekkür ve takdirlerin büyük kısmı, insanların kendi ifadeleriyle; keyifli bir yaşamın, başka bir dünyanın mümkün olduğunu onlara gösteriyor olmamdan kaynaklanıyor-muş.

Ayrıca bir de morfogenetik alanlar teorisi var. Doğruluğundan yüzde yüz emin olmadığım ama bana iyi gelen, içimi açan bu teoriye göre, bir grup insan belirli bir konuda belirli bir şekilde davranmaya başladığında, belirli bir sayıdan sonra (bu sayıya kritik kütle deniyor) bu, kolektifi de etkileyecek ve bu davranışlara birebir şahit olmasalar bile, enerjisel bir şekilde o şekilde davranmaları mümkün olacaktır. Birçoğunuzun duyduğunu sandığım yüz maymun fenomeni, bunun bir örneğidir.

Morfogenetik alanlar teorisinin çalıştığını kesin olarak bilemesem de, hatta yanlış olduğunu bir şekilde kesin olarak bilsem bile, yine yukarıda yazdığım şekilde hareket etmenizi önerirdim. En azından ilk iki maddenin varlığı ve gerçekliği ortada. Yani kendimize ve bir şekilde dokunduğumuz kişilere fayda sağlama kısmı. Ehh, doğru bildiğini yapmak, doğru bildiğin olmak için bunlar yeter de artar bile; bence…

Velhasıl, herkes öncelikle kendine düşeni yapmakla, kapısının önünü süpürmekle mükellef ve kime neyin düştüğünü bilmek, kimin hangi süpürgeyi kullanacağını dışarıdan empoze etmek  ne mümkün ne de doğru. Kimi cam şişelerin geri dönüşümüne kafayı takacak ve bu konuda bir şeyler yapacak; kimi yoksul çocukların daha mutlu olması için onlarla çalışmalar yapacak, belki bir mahalle ya da köy tiyatrosu kuracak mesela; kimi azınlık haklarına kafayı taktığı için bu konuda araştıracak, yazacak, konuşacak, anlatacak; kimi kendini meditasyona ve öz farkındalığa adayacak; kimi de öğrenmiş olduğu şifa tekniklerini uygulayacak ve dokunabildiği kadar insanın şifalanmasına destek olacak. Kimisi bunların birkaçını aynı anda yaparken kimisi bambaşka güzellikler yaratmakla meşgul olacak.** 

Bunların hiçbiri diğerinden önemli değil, hiçbiri diğerinden öncelikli de değil. Bana kalırsa ne yapacağımıza, hangi alanlarda çalışacağımıza bakarken dikkat etmemizin hayırlı olacağı iki önemli nokta var: Birincisi, yaptığımız şey(ler)i, birtakım idealist sebeplerle, içimizin oraya akmamasına rağmen ve kendimizle mücadele hâlinde değil, gerçekten de buna çağrıldığımız, içimizden dolup taştığı için yapmaya, yani oluş hâlimizin eyleme dönmesine*** dikkat etmeliyiz; ki bu şekilde yaşamak ve eylemek, aynı zamanda sürdürülebilirliğin, tükenmemenin de anahtarı. İkincisi ise, eylemlerimizin söylemlerimizle uyumlu olması. Camın geri dönüşümüne kafayı taktıysak, önce bizim en ufak bir cam parçasını dönüşüm kumbarasına götürmemiz; azınlıklarla çalışıyorsak, önce kendimizin günlük hayatta kimseyi ötekileştirmediğinden emin olmamız, büyük sorunlarla çalışırken bireysel hayatımızdaki durumları görmezden gelmememiz; karbon salımına kafayı taktıysak, önce kendimiz uçağa binmeyi, özel koşullar haricinde kabul etmemeliyiz. “Önce büyük sorunları çözelim de …”, “Önce devrim yapalım da …” gibi yaklaşımların modasının çoktan geçtiğini düşünüyor, değişimin bizde başladığını kuvvetli bir şekilde hissediyorum. Zaten bu şekilde davranmadığımız, bu şekilde yaşamadığımız, görmek istediğimiz değişim olmadığımız zaman bir sahtelik oluyor, her şeyden ve herkesten önce kendimize karşı bir sahtelik bu; bir “olmama” hâli, bir şeylerin oturmaması durumu…

Ve nihayetinde elimizden geleni yapacak, bu hayatın hakkını vermeye çalışacak, tadını çıkaracak ve her şeyin çok daha keyifli, şenlikli, bütün için hayırlı olmasını umacağız. Ve olacak da…

*** *** ***
Dipnotlar

* Bireylerden başlayıp bütüne yayılacağını umduğum (d)evrim sürecine dair, bir yıl kadar önce şöyle bir yazı yazmıştım: icimdensohbetler.blogspot.com/2016/12/once-tek-tek-sonra-cok-cok

** Bu arada kimisi ise eski kalıplarla yaşamaya, bakış açısını değiştirmeyip “Böyle gelmiş, böyle gider”, “Biz mi kurtarıcaz dünyayı”, “Aman boşver” vs. demeye devam edecek. Onlara da şefkat!!

*** Olmak – yapmak ikiliğine dair ise, bir ay kadar önce yazmıştım: icimdensohbetler.blogspot.com/2017/12/diger-yol.html

Bu yazı icimdensohbetler.blogspot.com.tr/ den alınmıştır
Emre Ertegün
Hafta SonuManşet

[İzmir’de bu aralar] 14-30 Ocak 2018 – Naime Sürenkök

Merhaba, ben Naime, Yeşil Gazete’nin hem bir okuyucusu, hem yeri gelince gönüllü çevirmeni, hem de gönüllü yazarıyım. Size İzmir’de olan etkinliklerden haberdar etmek ve kaçırdıktan sonra “Yaa, niye haberim olmadı, kesin giderdik” deme pişmanlığından kurtarmak için bu aralar olan benim de gitmeye niyetlendiğim etkinliklerden haber vereyim bakalım.

***

* 14 Ocak 2018: Homemade Tales Ev Buluşmaları

Homemade Tales konsepti çok çok ilginç ve büyüleyici… Anlatacak hikayesi olan, olmayan bir grup insan, sıcacık bir ev ortamında biraraya geliyor. Ben geçen sene buna gitmiştim bir kez (buydu di mi Argın??) , ve çembere en yakın deneyimimdi, eşsizdi… Bir de Abraxas Hikaye Anlatıcısını daha önce dinlemediyseniz çok etkileneceksiniz, daha önce dinlediyseniz daha da çok etkileneceksiniz. Bu dünyadan olmadığını, ama nereden geliyorsa çok güzel bir yerden geldiğini düşündüğüm bir insan kendisi!!! Bu sefer pazar akşamı bir maniniz yoksa buyurunuz: facebook etkinlik sayfası

***

* 22 Ocak 2018: Portİzmir4 Güncel Sanat Trienali / En Kötü İş

AASSM’den bir etkinlik koymadan olmaz, hep Alsancak, Karşıyaka filan derken AASSM kendi başına bir sürü güzel etkinliklerle dolu bir mekan. 22 Ocak 2018’deki etkinliğin tanıtımından bir cümle koysam o günü hatırlar mıyız:

“Dağı it, nefesini bırak!
Şansın varsa belki ellerini tanırsın.
Hafızamın en büyük iş kazası…
İnsanlığımın en büyük utanç yapbozu…”

Detaylar için buraya göz atabilirsiniz

***

* 23 Ocak 2018: Homeros Gıda Topluluğu Buluşması

Bunu geçen sefer de yazmıştım ama yine yazıyorum, gıda en önemli konu. Bornova’da değilseniz, Urla’daki BİTOT, ya da Bostanlı’daki GETO grubuna bakınabilirsiniz. Nedir peki gıda topluluğu? Yerel üreticilerden adil ve temiz gıda almanızı sağlayan bir kanal, hem de güzel muhabbet, bol bol renkli sevgi dolu gıdalar ve insanlar… Bornova’daki Nazım Hikmet Kültür Evi’ndeki buluşmamıza sırf gelip yorum yapmak, bir çay içmek için bile uğrayıverin. Grubumuza katılmak için de buradan buyrun.

***

* 24 Ocak 2018: İzmir’de bir erkek çemberi

Cinsiyetim sebebiyle negatif ayrımcılığa uğruyor ve bu etkinliğe gelemiyorum. Gelemediğim için de detaylarına bakasım gelmedi, zaten Emre (Ertegün) yaptığı ve gidemiyor olduğum için üzüldüm, ama gidebilecek %49 (erkeklerin dünyadaki oranı buydu sanırım) buradan bakabilir:

***

* 30 Ocak 2018: Film: Djam (2018)

Tony Gatlif film yapar da sevilmez mi? Bilenler buradan sonra okumasa da olur:) Çingenelerin hayatını bu kadar renkli bu kadar güzel anlatan bir de Kusturica var, ama ben Tony Gatlif’i geç keşfetmiş olan biri olarak, aranızda benden de geç kalmışlar varsa, ne yapıyoruz? Bu filme hep beraber gidiyoruz. “Ben pek ikna olmadım, kim bu Gatlif?” diyenleriniz birkaç filmini izleyebilir. Mesela Gadjo Dilo, mesela Exils.. Daha zaman var, kendiniz karar verin, gelirseniz orada görüşürüz:)) Detaylar ise burada.

Şimdilik benden bu kadar, ama yazıların devamı gelecek, siz her şeyi toplu görmek isteyen okuyucularımız için bir de takvim yaptım, kendisi de burada:

Siz de İzmir’de yer almasını istediğiniz etkinlikleri bu haberin altına veya Facebook sayfasına yorum olarak yazın, ekleyelim.

 

 

Derleyen: Naime Sürenkök

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuManşet

Kazandığımızda kaybedeceğimiz savaş: İnsan vs Doğa – Emre Ertegün

Bir savaş var, durmaksızın devam eden. Bin yıllara yayılmış, son birkaç yüzyılda ise hızını ve yıkıcılığını artırmış bir savaş. İnsanın doğa ile ve dolayısıyla kendiyle olan savaşı bu. Ve öyle bir savaş ki bu, bir zaman bir yerde okuduğum üzere, kazandığımız takdirde kaybetmiş olacağız.

Bu yazı, doğayla olan kısım üzerine…

Farklı bir savaş bu; saldıran var ama -bırakın karşı saldırıyı- savunan yok. Tek taraflı ilerliyor; hep hücum, hep hücum… İşin ilginci geri çekilen de yok. Olduğu yerde durup duran, her tokadımızı, her tekmemizi, her sillemizi sessizce sineye çeken bir saldırılan var ortada. Bu kadarını İsa bile yapamazdı herhalde; ya da sadece o yapabildi belki, bilinmez.

Yaralar açılıp dururken saldırı altındaki doğa, büyük bir şefkat ve hiç bitmeyen yeniden başlama enerjisiyle pansuman yapıyor, bunları sarmaya çalışıyor; fakat saldırı yeniden ve yeniden vuku buluyor.

Saldırıyı dört bir koldan sürdürüyoruz. Binlerce yıldır hiçbir şeyde yakalayamadığımız uyuma bu konuda ulaştık. Din, ticaret, güç, şöhret, hırs, para ve diğer şeylerden kaynaklanan savaşları birbirimizle yapaduralım; bunları yaptığımız zamanlar dâhil olmak üzere O’na, yani doğaya, yani bütüne karşı olan savaşımızda müttefik ve hemfikiriz. Kesintisiz, dur durak bilmeyen savaşımızda… Kusursuz bir istikrarla… Buna dair en ufak bir anlaşmazlık taşımıyoruz.

Doğa ise savunmada kalmaya devam ediyor, kendini yeni koşullara adapte etmeye gayret ediyor; sadece yapması gerekeni yapıyor: Pansuman, baticon, sargı bezi…

Havadan, sudan ve karadan bombalıyoruz her şeyi. Hava kuvvetleri; ağır sanayi kuruluşlarıyla, kirli ve riskli enerji üretimiyle dünyamızı bombalarken denizciler boş durmuyor, daha masum görünen ama perde arkasında gölleri dolduracak kadar göz yaşıyla dolu diğer üretim hamleleriyle, elektronikle, daha fazla ve daha fazla elektrik tüketen her türlü ürünle bu bombalamaya destek veriyor; hatta son yıllarda öne çıktığı ve bu amansız saldırıda başı çektiği görülüyor.

Elbette ki hiçbir işgal, hiçbir saldırı, kara kuvvetleri olmadan tamamlanamaz. Ortalığı istediğiniz kadar yakıp yıkın, düşman topraklarına bizzat girmek zorundasınızdır, aksi takdirde gerçek anlamda hakimiyet kurmanız mümkün olamaz; yakıp yıkmanız geçici kalır, düşmanı sömürgeleştiremez, kapitülasyonlar ve diğer anlaşmalarla ondan en fazla faydayı sağlayamazsınız. Kara kuvvetleri ise biziz: biz ve tüketim gücümüz. Hava ve deniz kuvvetlerinin tamamlayıcısı biziz. Onların ürettiğini tüketen, parlattığı şeylere gözleri kamaşan, gözü dönen, daha fazla ve daha fazla isteyen ve daha fazla bombalamaya, daha fazla saldırıya alan açan biziz. Her gün binlerce uçağı uçuran biziz, milyonlarca klimayı çalıştıran biziz, karbonları can’ım atmosfere salıp duran biziz, daha fazla tüketebilmek için doğanın göz yaşlarını görmezden gelen biziz. Arz’ın karşılığındaki talep biziz!

Soyut bir biz’e gitmesin kafalar; gerçek anlamda biz’iz: sen’sin, ben’im. Annemiz, babamız, o tatlı pazarcı teyze, güler yüzlü komşumuz, çok sevdiğimiz hocamız, dini bütün dedemiz, ateist arkadaşımız, liberalimiz, solcumuz; hemen hepimiz…

Ve fakat
doğa da biz’iz;
dünya da ben’im;
bütün de sen’sin.

Kendi ayağına sıkanlarız yani.

Bakalım bu amansız saldırıdan ne zaman vazgeçeceğiz. Benim umudum var.

Bu yazı, yazarın önerisi ile icimdensohbetler.blogspot.com.tr den alınmıştır

 

Emre Ertegün

Kategori: Hafta Sonu

Dış Köşe

önce tek tek, sonra çok çok – Emre Ertegün

Bu yazı yazarının da önerisi ile icimdensohbetler.blogspot.com.tr/ den alınmıştır

“O kadar fazla akut durumla, sorunla yüz yüzeyiz ki hayâl kurmaya, ütopya düşünmeye, etik duruş oluşturmaya enerjisi, vakti -ve hatta, bir şekilde bunu yapabilenlere tahammülü- yok birçoklarının. Ve bunu anlayabiliyorum.” – Birkaç gün önce defterime aldığım bir not

Çok değil birkaç gün önce keyfim, ırmak olmuş coşkuyla akıyordu. Nihayet köyde biraz yalnız günler; en çok yaz-çiz-oku-izle, arada ormanda yürüyüş, akşamları sobada kestane vs. En güzel direnişin, kalbi temiz tutarak ve görmek istenen değişimi yaşamaya çalışarak gerçekleştirildiğine yürekten inandığım için içim de rahattı. Dünya ve yaşadığım ülke, hiç de daha iyiye gidiyor gibi görünmese de, hatta zihinsel analizlerle bakınca gelecekteki durum pek ümit vaat etmese de ben yapabildiğimi yapıyordum nihayetinde.

Önceki gün müydü, ondan önceki mi (daha doğrusu, galiba iki güne yayılan bir süreç içinde), birden her şey değişti. İstanbul sarı dolmuş patlaması, Halep’te yaşananlar, ülkedeki diktatörvarî yönetim ve diğer tüm sorunları sırtlanıverdim birden. Dünya bir anda başıma çöktü sanki, ne keyif kaldı ne coşku; yazmalar bir anda anlamını yitirdi, kendi kendime yazdıklarımın bile enerjisi düştü. Başka bir dünya hayalleriymiş, ütopik düşüncelermiş, -daha da basitinden- gündelik hayattaki küçük güzelliklermiş; hepsi puf oldu, uçtu gitti. Halbuki yalnızlığa, sosyal medyaya ve diğer küçük, basit ama önemli şeylere dair fikirler geliştiriyor ve yazmak üzere bunları demlendiriyordum içimde ve kendi kendime heyecanlanıyordum. Gün içinde bir sürü bardak su içmeme, düzenli bir şekilde bakliyat filizlendirmeme, yaptığım ekmeklere heyecanlandığım gibi… Ama hepsinin anlamı yitiverdi!

Epeydir, istisnalar hariç, gündelik sorunlara enerjimi vermemeyi seçiyorum. Seçmek diyorum ama içimden öyle geliyor daha doğrusu. Akut sorunlarla boğuşmak ve onları tamir etmeye çalışmak, bazen gerçekten de günü kurtarmaya yarıyor ama -yarın aynı sorunların daha da büyüyerek karşıma çıkacağını bildiğim için- beni kesmiyor. Bir zamanlar hem gönüllü hem profesyonel olarak parçası olduğum sivil toplum kuruluşlarının çoğunlukla yaptığı gibi yaraya pansuman yapmak istemiyorum mesela; dileğim ve niyetim yaraların yok olması. Yerini bulur-bulmaz, onu bilemem ama çabam galiba hep buna yönelik olacak. Daha azı heyecanlandırmıyor, harekete geçirmiyor beni. (Bu, benim yönelimim ve benim bu yolu seçmiş olmam onu diğer yollardan daha kıymetli yapmıyor. Tam da bu çok önemli konuda, jam kolaylaştırıcı el kitabında 4R* diye bir uygulama var<dı>. Uygulamanın ilgili kısmını çeviriyor ve yazının en altına EKliyorum. Kitabın web’deki son sürümünde bu bölümü göremediğim için kaynak veremedim.)

* Canım Aysu’cum bir buçuk yıl kadar önce, bu 4R’ye dair çok güzel bir yazı yazmıştı. Kesinlikle okunası!

***

Ben gibilerin yaşam tarzı ve önerileri, bazılarına, kolektif çözümler içermiyormuş ve sadece kendimizi kurtarmakmış gibi görünüyor. Yaptıklarım(ız)ın ve söylediklerim(iz)in illaki bütünsel çözümler içermesi gerekmiyor ve-lakin bence içeriyor da: Doğaya dönüş yoluna girmek, -ama kırda ama şehirde- yavaş fakat kararlı adımlarla kendi ihtiyaçlarını üretmeyi “hatırlamak”, tabii ki tüketimi azaltmak, topluluk hissine (sadece bir arada yaşamaktan değil, her türlü dayanışma ağından bahsediyorum) yeniden sahip çıkmak… Bütün bunlar önce -ve işin güzeli çok hızlı bir şekilde- bunu yapanlara hizmet ediyor; sonra ise, zamanla, yeterince kişi bunları yapıyor olduğu takdirde sistemsel ve bütünsel bir dönüşüme, yani hepimize hizmet etme potansiyeli taşıyor. “Ya hep beraber ya hiçbirimiz” sloganı var ya hani, onu şu şekilde değiştirebilir miyiz (slogan gibi okuyunuz): “Önce teeeek tek, sonra çoooook çok, en sonuuuundaaaa da hep beraaaaaber” (“kurtuluş yok tek başına” kısmı aynı kalabilir.)

Sanıyorum ki şu sıralar “tek tek”le “çok çok” arasında bir yerlerdeyiz. Yukarıda kısaca yazdığım adımları atanların sayısı “çok” diyecek kadar artmadı ama bi’ beş yıl önceki kadar da nadir bir durum değil gibi görüyorum. Öyle ya da böyle, hayatını değiştirmek isteyenler de, değiştirmeye başlamış olanlar da, değiştirenler de çok daha fazla. (“Yeni”ye yelken açanlar, eski paradigmada kalanlar ve bunlar arasındaki bağları kurup geçişi kolaylaştıranlara dair çok güzel bir yazı okumuştum aylar önce, sanırım bugünlerde çevirisini yapacağım. Orijinali (İngilizce) için buraya buyrun.)

Diyeceğim -ve umduğum- o ki, kartopu etkisiyle hızla büyüyebilir ve yuvarlanarak, önce “çok çok”a, sonra da “hep beraber”e doğru ulaşabiliriz. Ve evet, ulaşamayabiliriz de. Tek bildiğim şu ki sonucu bizler belirleyeceğiz. Atacağımız ve atmayacağımız adımlarla, tükettiklerimiz ve tüketmediklerimizle, ürettiklerimiz ve üretmediklerimizle, yaptıklarımız ve yapmadıklarımızla biz belirleyeceğiz. Hem tek tek hem de bunun sonucu olarak hep beraber, kolektif olarak…

Ve evet, “çok çok”a ve oradan da “hep beraber”e geçene kadar, bu adımlar naif görünmeye devam edecek. Sadece başkaları tarafından yargılansa iyi, adım atanların kendisi de kendini yargılayabiliyor, sorular ve suçluluk duyguları içe düşebiliyor “ne yapıyorum”, “neye yarıyor” gibi. Bunu zaman zaman kendimde de görüyorum, başkalarında da. Ama şu an itibariyle, yaptıklarımı yapmaktan, söylediklerimi söylemekten daha iyi yollar göremiyorum. Değiştirmek için değişmem gerekiyor ve bu kendimle başladığı için minicik, ufacık, naifcecik görünebilir ve sahiden öyle de olabilir. Ama işte bir gün “çok çok”a ve oradan da “hep beraber”e geçtiğimiz takdirde, bu naif adımlar dünyadaki koca bir devrimin, dönüşümün başlangıç adımları olacak.

“En uzun yolculuklar bile tek bir adımla başlar.” – Lao Tzu

Yolculuk uzun görünüyor olabilir ama ilk adımlar çoktan atıldı. Şimdi adımları ve safları sıklaştırmanın, topluluklar oluşturmanın, “çok çok” olmanın zamanı. Hem kendimiz hem de bütün için. Bu sadece ideal ve zorunlu olduğu için değil, aynı zamanda keyifli, şenlikli ve “gerçek” olduğu için.

***

Kendimle başlamıştım, öyle son vereyim. Puf olan, uçup giden hayaller, ütopik özlemler tamamen yok olmadı elbette, sadece geçici olarak servis dışı kaldı; hatta şu yazıyı yazma sürecinde (dün gece başladım, bu öğlen tamamlıyorum) bile geri gelme yolunda olduklarını gösterdiler. Ah bi’ “çok çok” olsak, belki hiç gitmeyecekler. Şu süreçte bazen tüm hayatım, tüm yaptıklarım saçmalık gibi görünüyor. Ümitsizlik pençesini bi’ geçirdi mi fena yaralıyor! Şükür ki muhtaç olduğum pansuman kalbimde yanan güçlü heyecanda ve çevremdekilerin bazen farkında olarak bazen de olmayarak verdikleri desteklerde mevcut. Mesela dün Şule Seda Ay’ın yazdığı şu satırlarla bitireyim; pek iyi geldi bana:

“(…) 

Bir de umut var mecbur olduğum. Şimdi’m var. Şu an hissettiklerim ve hâlâ canlı olan var. Görebildiğim ve yaşadığım dünya var etrafımda. O da benimle. Hep yanımda. Tek hakikatim ve gerçekliğim bu. 

Yanı başımdaki, içimdeki, komşumdaki acıya elimin değmesini ve şifa olmasını istiyorum. Yapabildiğim şeyleri yapabilmek istiyorum. Elim kolum düşmesin istiyorum. 

Sürekli olarak herkesin çaresizlik hâlini okumak, bana da çaresiz olduğumu hissettirsin, beynim bu bilgiyi benden habersiz içselleştirsin, normalleştirsin istemiyorum. Bazen oluyor çünkü, silkeleniyorum. Oradakini görüp burada ne yapabilirim diye sormak ve yapmak istiyorum. Yas tutayım ama harekete geçmek istediğimde, geçebilecek enerjim olsun istiyorum. 

Acıyı sol yanımda hissedip güzellikleri çoğaltmak istiyorum. 

Kendimi yorup büyütmek istediklerimden, dünyadaki güzellikleri görmekten, yaşadığım için şükretmekten, gülümsemekten, kucaklamaktan ve elimden geleni yapmaktan alıkoymak kimseye iyi gelmiyor, şifa olmuyor. Biliyorum.” – Şule Seda Ay (Metnin tamamını okumak isterseniz buraya tıklayabilirsiniz.)

***

EK: “4R – DÖNÜŞÜM TEORİSİ

Neden?

Sosyal hareketlerde yer alan kişiler sık sık strateji konusunda anlaşmazlıklara düşüyorlar. Bu anlaşmazlıklar verimli, yıldırıcı veya bölücü olabiliyor. Farklı stratejilerin, genellikle aslında farklı kişiliklerin anlaşmazlığı olduğunu düşünüyoruz. 4R modeli, bu tartışmalara yeni bir gözle bakmamızın ve bu farklılıklarımızı kullanmamızın bir yolu.

4R’ler şunlar:

Reform (ıslah/düzeltme) (Mevcut sistem içinde çalışmak): Toplumdaki mevcut yapıların günlük yaşamımıza ve öz karar alma süreçlerimize doğrudan dokunan etkileri var. Yeni yapılar kurmak üzere çalışırken, eş zamanlı olarak toplumdaki mevcut kurumları da değiştirmeliyiz. Anlıyoruz ki, özellikle de bu insanlarla sıfırdan bir şeyler inşa etmeye niyetliysek, öncelikle insanların çok acil ve çok gerçek ihtiyaçları (açlık, barınma, gelir getiren bir iş sahibi olma ve güvenlik) karşılanmalı. Bu strateji, mevcut politik ve sosyal kurumların, dört bir yana yayılmış acil ihtiyaç ve gerekliliklere yönelik tedavi üretmesine destek oluyor. İnsani yardımlar ve yasa geliştirmeleri, bu yaklaşımın içindedir.

Resist (direniş) (Mevcut sisteme karşı çıkış): Tarih boyunca gördük ki “hak verilmez, alınır”. Direniş mücadeleleri en büyük kazanımlarımızı sağlamıştır. Adaletsizliğin derindeki köklerini göstermek için, yıkımı gerçekleştirenlere karşı sıkça ayağa kalkmamız gerekiyor. Bu strateji, meşruiyetlerini sorgulayarak ve eşitsizliği sürdürenlere doğrudan karşı çıkarak, mevcut politik ve sosyal kurumlarımıza meydan okuyor. Doğrudan eylem, topluluk organizasyonları ve sosyal kampanyalar, bu yaklaşıma dahildir.

Recreate (yeniden yaratmak) (Yeni sistemler yaratmak): Tahayyül ettiğimiz gelecekte, artık bize hizmet etmeyen bozuk olanların yerine yeni kurumlara ve uygulamalara ihtiyaç var. Mevcut haksız sistemlere direnir ve onları alaşağı ederken, yeni ve alternatif kurumları ve paradigmaları inşa etmemiz gerekecek. Bu strateji; yepyeni modelleri, yönetişim formlarını, liderlik yapılarını inşa ederek yeni bir toplumu kurmanın yollarını denememizi sağlıyor. Bu yaklaşım; demokratik okullar, onarıcı adalet süreçleri, yerel ekonomiler, açık kaynak teknolojileri gibi süreçleri içerir.

Reimagine (yeniden tasarlamak, yeniden hayâl etmek) (Yeni sistemleri kavramsallaştırmak): Yeni “olma biçimleri” gerektiren kritik bir sosyal evrim sürecindeyiz. Makûl bir dünya kurmak için; ortaklık, kapsayıcılık ve karşılıklı bağımlılık temelli bir toplumun neye benzeyeceğini hayâl edebilmemiz gerekiyor. Bu strateji, diğerleriyle ve bütünle olan ilişkimizle iç içe geçiyor; bireysel ve kolektif hayâl kurma becerimizi hareketlendiriyor ve yeni kültürel normlar oluşturmamızı sağlıyor. Bu yaklaşım ise; sanatı, yaratıcı süreçleri, medyayı, akademiyi, kültürel ve tinsel gelenekleri içermektedir.

(…)

—————————————–

Blog yazarının üç notu: 

1 – Eğer yukarıdaki veya başka bir yazım bir yerlerine dokunduysa; seni mutlu ettiyse, düşündürdüyse, sana ilham verdiyse ve içinde benim için bir şeyler yapmak üzere harekete geçme isteği duymana yol açtıysa ve bunun sonucunda bana para veya başka bir armağan iletmek istersen: [email protected] adresinden bana ulaşır mısın? 

2 – Belki bilmiyorusundur, benim bir kitabım var, ismi “Yeni”ye Doğru. Okumak istersen, facebook sayfasına giderek en üstte sabitlenmiş olan iletide, onu nerelerde bulabileceğini öğrenebilirsin. Olmadı, yaz bana. 

3 – Bu blogdaki ve hayattaki tüm üretimim bütünden beslenip bütüne akmaktadır. Hiçbir hakkı saklı değildir. Her türlü üretimimi, izin almadan, kısmen ya da tamamen paylaşabilir, çoğaltabilirsin. Kaynak gösterirsen memnun olurum.

 

Bu yazı yazarının da önerisi ile icimdensohbetler.blogspot.com.tr/ den alınmıştır

 

Emre Ertegün

Kategori: Dış Köşe

Ekolojik YaşamManşet

Standing Rock’tan geleceğe ufuk açan değişim: Kalplerin değişmesi – Charles Eisenstein

Charles Eisenstein‘ın kendi blogunda yayınladığı yazısını Yeşil Gazete gönüllü çevirmenlerinden Naime Sürenkök ve Emre Ertegün çevirdi

***

Standing Rock‘taki Amerikan Yerlisi arkadaşlarımın bana söylediğine göre bilge yaşlılar, Su Koruyucuları*’nı yaptıkları her eylemde duayla hareket etmelerini ve savaş yolundan uzak durmalarını öğütlüyormuş.

“Kutsalı savun”

Bu öğüt sadece ruhani değil, aynı zamanda politik olarak da çok akıllıca. Bunun, Standing Rock direnişine katılanlara ya da Su Koruyucuları’na uzaktan destek veren insanlara bir stratejik pusula olması ve gezegenimizin sağaltılması için gerekli olan mucizelere yönelik nasıl bir tarif içerdiğini anlatayım.

Öncelikle mucizeden ne kast ediyoruz? Mucize bir nevi bir armağandır, bizim bir şeyleri oldurma kapasitemizin ötesinde olandır. Anladığımız haliyle, neden sonuç ilişkisinin normal kurallarının ötesinde olandır. Pratik ve “gerçekçi” olanı belirleyen politik ve ekonomik güçlerin kurallarının da ötesinde olandır.

“Biz korumak için buradayız” ve “Su Hayattır” (Hem ingilizce hem de Sioux dilinde)

Dakota Boru Hattı’nın durdurulması, buradaki bir dizi güçlü söz sahibinin yapma inadına rağmen gerçekleşirse bir mucize olur. Enerji Transfer Ortakları (ETP)** halihazırda bu boru hattı için yüzlerce milyon dolar harcamakla kalmadı, küresel bankalar 10 milyar doların üzerinde kredi için ETP ve diğer ilgili kuruluşlara söz verdi. Bu bankalar, kendi hallerinde finansal stres altındayken, böyle kârlı yatırımlar her zaman karşılarına çıkmıyor, bu nedenle hallerinden memnunlar. Son olarak, Birleşik Devletler hükümetinin, bu konuya yerli petrol üretimini artırarak Rusya ve Ortadoğu’nun ekonomik gücünü azaltmak için jeopolitik açıdan da özel bir ilgisi var. Böyle güçlerle yüzleşirken, boru hattını durdurmayı umut etmek çok da gerçekçi durmuyor.

Ne zamandan beri bir Yerli Amerikan halkı, büyük çaptaki madencilik, enerji ve tarımla ilgili büyük ölçekli yatırımları engelleyebilmiş ki? Genellikle olan, arazilerin ardı ardına ele geçirilmesidir ve en güzel ihtimalle beyhude, en kötü ihtimalle intiharla sonuçlanan direnişler olur. Ancak Standing Rock’ta farklı bir şey gerçekleştirmek mümkün olabilir; Dakota Siouxlar boru hattını inşa etmek isteyen güçlerden daha çok silah ve para edindiği için değil, biz toplu olarak kalplerimizde değişiklik yapmaya hazır olduğumuz için.

“Su hayattır”

Bu sadece boru hattının yapımından doğrudan etkilenecek kişileri değil, bütün gezegenin büyük çapta benzer mucizelere ihtiyacı olmasından dolayı hepimizi etkileyecek. Güçlü çıkar grupları, tüm dünya üzerinde ekosistemleri ve tabiatı mahvediyor, tüm ağaçları kesiyor, bütün madenleri çıkartıyor ve doğayı kirletiyor. Her durumda, bu yok ediciler; askeri, siyasi ve finansal olarak direnenlerden daha güçlüler. Gezegenimiz ve medeniyetimiz şifalanacaksa eğer, bu, güç yarışı ile olamaz. Karşınızdakinin üstesinden güç kullanarak gelme şansınız olduğu zaman, savaşmak mantıklı bir seçenek olarak görünebilir. Bu durumun yokluğunda, zafer başka türlü gelmek zorunda: silahları, parayı ve diğer zorlayıcı güçleri alâkasız kılacak bir güç… Buna sevgi demeye ne dersiniz?

Devam etmeden önce, Su Koruyucuları’nın yaşadığı adaletsizlik ve acının farkında olduğumu paylaşayım. Birçok arkadaşım bunlara ilk elden tanık oldu. Anlattıklarım, eğer gerçek dünyada şiddetsizlik felsefesi gözönünde bulundurulacaksa dikkate alınmalı. Ayrıca, bu konuda şömine önünden filozofluk yapmıyorum. Ben bu satırları yazarken, kendi oğlum da Standing Rock’ta.

Evet, nerede kalmıştık,  sevgi. Yüzleşmekten kaçmaktan ya da polisi ve enerji şirketini sevmeye başlayıp boru hattının bu şekilde durdurulmasını ümit etmekten bahsetmiyorum. Standing Rock, bize, içinde mucize ipuçları barındıran “aktif sevgi”nin (love in action) mümkün olduğunu gösteren bir sürü örnek sundu.

Bir grup Su Koruyucusu’nun, şerifle, Su Topları (bizdeki TOMA) hakkında konuşmaya gittikleri bir olaydan bahsedeyim. Polisler onları tutuklamaya başlamış ve içlerinden bir kadın tutuklanırken, yerli bir dua melodisi söylemeye başlamış ve tüm grup ona katılmış. Polis bu durumdan rahatsız görünmeye başlamış, hatta içlerinden biri ağlamaya başlamış. Yerli soyundan görünen başka bir tanesi başlığını çıkarmaya başlamış, ancak çevresinde başka hiçbir polisin bunu yapmadığını görünce bir kez daha düşünmüş.

Standing Rock’ta buna benzer birçok şarkı, dua, tören ve şiddetsiz direniş örneği yaşandı. Bunların çoğu daha yaşlı ve bilge olanların yönlendirilmesiyle yapıldı ve yukarıdaki olay da gösteriyor ki polis üzerinde bu tür eylemlerin etkisi var. Su Koruyucuları’nın şiddetle bastırılmasının haklı gösterilmesi hikâyesini bozdular; aynı şekilde şiddet gösteren uç gruplar, suç unsurları, kamuyu koruma hikâyelerini ve daha fazlasını… Bu hemen meyve verdi: eğer şiddetsiz bir direniş olmasaydı, hükümet çoktan Su Koruyucularını, şiddete karşı şiddeti gerekçe göstererek uzaklaştırmıştı.

Eğer Su Koruyucuları savaş yolunu seçerse ve polise düşmanları gibi davranırsa, devlet şiddetini haklı gösterenlerin ağzına bir parmak bal çalacaklar. Standing Rock’ta bir süre bulunan ve bundan sonra bana düşüncelerini yazan Harlan Wallner adındaki bir savaş gazisine kulak verelim: “Polise donut*** yiyen domuzlar olduklarını, korkak olduklarını haykıran, kendilerinden utanmaları gerektiğini, onursuz olduklarını söyleyen insanlar gördüm. Bir adamın bu polislerin ve tüm soylarının lanetlendiğini söylediğini duydum. Botta olan bir polise taş atan bir adam gördüm ve daha sonra onların plastik mermilerinden birini bacağına yedi. İki olayda da öfke kontrolü ele aldığında :”Nezaketimizi korumamız hâlâ önemli! Nezaketimizi korumamız hâlâ önemli” diye bağırdığımda ikincisinde neredeyse saldırıya uğruyordum. “S.ktir git! S.ktir, onun zamanı çoktan geçti adamım!” diye gürledi adamlardan biri. Ben de susmak durumunda kaldım.”

Şimdi kendinizi polislerin yerine koyun. Hiçbir şey, ortak bir tehdit kadar insanları iyi bir araya getirmez. “Donut yiyen domuzlar” gibi hakaretler, polislerin protestocuları anlamasının önünü tıkar. Onlar da işin kolayına kaçıp, eylem yapanları saldırgan uç insanlar olarak görüp polis müdahalesini haklı gösterirler. Başka bir deyişle, polise bu şekilde bir sözlü saldırı, eylem yapanları kötülüğün içine iter. Kendilerini, zaferin sadece güç uygulayarak geleceği bir konuma koyarlar.

Bu şekilde bir zafer pek de mümkün değil. Daha da kötüsü, başarılı olunsa bile, daha sonraki bir mağlubiyet için zemin hazırlar. Yerli halklara yapılan saygısızlıkları ve doğanın mahvedilmesini hızlandıran durumlar nelerdir? Yerli halklar için, onların bastırılması, insanlıktan çıkarılmaları ve bir nevi canavarlaştırılmalarıyla olmuştur. Bu, soykırımın en büyük çerçevesi, önkoşuludur. Polisi veya ETP çalışanlarını canavarlaştırmak, insanlıktan çıkmış birileri olduğu fikrine katkıda bulunur. Bu da bazı insanların diğer insanlardan daha az insan olduğunu, daha aşağılık, tiksindirici… daha acınası halde olduğunu düşünmeye yol açar. Bu, ırkçılığın özüdür ve savaşa yol açar.

Savaşta, ırkçılıkta ve soykırımda ortaya çıkan, Diğeri’nin insan sayılmaması durumu, kutsal olana yapılan saygısızlıkla eşdeğerdir. Doğanın kutsal, yaşayan bir zekâdan, hissiz bir şeyler toplamına indirgenmesi aynı anlayışın ürünüdür: ele geçirilecek kaynaklar ya da mağlup edilmesi gereken bir düşman toplamına. İnsanların düşmanlara ya da açgözlü yönetici veya donut-yiyen polis domuzlar gibi insan-altı karikatürlere indirgenmesi, bir nehri petrol sızıntıları ile tehdit etmekle aynı anlayışın ürünüdür. Morfik titreşim prensibine göre, savaş anlayışına girerek savaş alanını güçlendiriyoruz, ki bu doğanın indirgenmesini ve ona hakim olma fikrinin güçlenmesini de içeriyor. Bu yüzden savaşlardaki zaferler sadece daha fazla savaşa yol açar. Savaş kazanılmıştır, ancak savaşılan ideallerden çok uzak kalınmıştır. 5.000 yıldır olduğu gibi.

Başka bir deyişle, eğer karşımızdakini insan olmaktan çıkaran taktiklerle savaş kazanmak istiyorsak, problemin köküne daha da katkı yapıyoruz demektir. Nehri büyükannemiz gibi seviyor olsaydık, hiçbir boru hattı döşenmezdi.

Daha yaşlı bilgeler bize duayla yaklaşmamızı (prayerfully) rica ettiğinde, ne demek istiyorlar? Duayla yaklaşmak, kutsalın farkındalığı içinde olmak demektir. Kutsal olanı çok çabuk unuturuz, insanlarla ya da insan dışı ağaç, toprak ya da nehirlerle olan ilişkimizde. Eğer dua kutsal bir konuşmaysa, duayla hareket etmek, sadece sözde değil, hareketlerimizde de saygılı olmayı sağlar. Bizi savaşa sürükleyen insanlıktan çıkarış, saygılı olmanın tersidir.

Savaştan uzak durmak kolay değil. Her yeni şiddet ve zulüm daha çok nefrete yol açıyor. Tanrı bizim savaş yoluna çok fazla davet aldığımızın farkında. Saldırgan köpekler, biber gazları, TOMAlar, plastik mermiyle vurulan kadın, polisin atış mühimmatı taşımaya başlayacağı haberleri, eyalet yönetiminin Standing Rock’a malzeme getirenlere verdiği cezalar, ETP’nin halihazırda petrol çıkarmasının yasadışı olması, yerlilerin arazilerine yapılan tarihî hırsızlıklar ve her anlaşmanın bozuluyor olması… kötüye karşı iyi görüşünü benimsemek için çok fazla sebep var. Standing Rock’ta kişisel olarak şiddete maruz kalmış veya birinci elden buna tanık olmuş o kadar çok insan görüyorum ki. Uzaktan onlara şiddetsizliği ya da bağışlamayı öğütlemek, çok neredeyse küstahça görünüyordur, yerli yaşlı bilgelerin sözlerini tekrarlıyor olsam bile.

Kutsal toprağın neresi?

Savaş yoluna bu şekilde çağrı yapan her şey, aynı zamanda savaşmadan zafere giden yola doğru bir adım attırıyor ve ve savaş çığırtkanlarını susturuyor. Bu Gandhi’nin “ruh kuvvetleri” dediği güçleri kullanmak için fırsat. Şiddeti şiddetsizlikle karşılamak, diğerini de şiddetsizliğe davet eder. Savaş yoluna giden daveti reddetmek, düşmana düşmanlıktan vazgeçmesi için bir karşı hamledir. Bu nedenle şunu hatırlamak çok önemli: şiddetsizlik, karşı tarafı kötü gösterme amaçlı değildir. Bu da bir çeşit saldırı, şiddet ve savaş taktiği olurdu. Hayır, burada amaç herkesi cesaret yoluna davet etmektir. Tabii ki bu daveti reddedebilirler, ama onların tarafından gelen her şiddet artışı yapılan daveti daha da güçlendirecektir.

Siz savaş yoluna giden çağrıyı her reddettiğinizde daha da güçlenirsiniz. Her türlü terör tehdidine karşı barış dolu durmayı başaranlar gerçek mucize-yapıcıları haline gelirler. Sakena isminde bir Afgan kadını hatırlattı bunu bana. Kâbil’de barış ve eğitimle ilgili, genç kızların eğitimini de içeren çalışmalar yapıyor. Onun yaptığı, genç kızları eğitmenin idamla cezalandırılması gerektiğine inanan köktendincilerin olduğu bir yerde, oldukça tehlikeli bir iş -hatta Sakena halihazırda ölüm tehdidleri alıyor- ki oralarda bu tip tehditleri ciddiye almak gerekir.

Dr. Sakena Yacoobi

Bir gün Sakena, şoförü, iki personel ve silahsız korumasıyla arabadayken, aniden durmuşlar. Geçiçi bir yol kapatma olduğunu görmüşler ve yaklaşık 20 köktendinci ellerindeki tüfekleri arabaya yöneltmiş ve “Sakena’ya arabadan çıkmasını söyleyin” diye bağırmışlar.

Dr. Sakena Yacoobi

Cesurca bir çıkışla şoför: “Yanlış araba. Burada öyle birisi yok.”

“Ah tabii ki var” diye cevaplamışlar. “Orada olduğunu biliyoruz. Onu izliyorduk.”

Sakena arabadan çıkmış ve adamların karşısına dikilmiş. “Sakena benim”, demiş ve eklemiş. “Ne istiyorsunuz?”

Sonraki yarım saat boyunca, arabadakiler Sakena’nın adamlarla konuşmasını izlemişler. Sonunda Sakena arabaya dönmüş ve demiş ki: “Tamamdır, gidebiliriz.” Herkes şaşırmış ve personeli ne olup bittiğini sormuş. Sakena onlara adamların da o genç kızlar gibi eğitim almak istediklerini ve haftaya bir camiinin dışında buluşacaklarını söylemiş.

Savaş yolundan uzak durmanın potansiyel gücü budur işte. Silahlar üzerine doğrultulduğunda bile, Sakena genç adamları ilahi insan olarak görmekten vazgeçmedi. Onları deliye dönmüş teröristler ya da insanlıktan çıkmış “köktendinciler” olarak görmeyi reddetti. Onları umut vaadeden ve tabii ki eğitim almak isteyen genç adamlar olarak gördü. Korkusuzluğu ve iyi niyeti,  genç adamlar için karşı konulmaz bir davet haline geldi.

Başka insanları nasıl gördüğümüz ve onlara nasıl davrandığımız, gördüğümüz gibi olmaları için bir davettir. Birisini acınası durumda görmek, barış çağrılarını bile gülünç gösterebilir. Güven duymamak güven duymaya değer olmamayı doğurur. Diğer taraftan, alışılagelmiş roller ve kategorilerden ötesini görmeyi başardığımız zaman, diğerlerinin daha önce keşfedilmemiş potansiyellerini davet edebilmeye başlarız. Bu, diğer insanların öznel gerçekliklerini görmezden gelerek olmaz, tam tersine, karşısındakinin durumunu anlayarak gerçekleşir. Şefkati tanımlayan şu soruyla başlar: Senin gibi olmak nasıl bir şeydir?

Bu soru kavgaya hazır birine, savaş çığırtkanı bir kimseye bir nevi afarozdur, çünkü onların insanlıktan çıkarmak istediklerini tekrar insan olarak görmeye başlamaktır. Konuyu açın, size yumuşak, saf, aptal ya da ihanet eden diyeceklerdir.

Standing Rock’da polis olmak nasıl bir şeydir? Ya da ETP yöneticisi olmak... Kendinizi, onların bizim kardeşlerimiz olduğu ve var olan durumları içinde en iyisini yapmaya çalıştıkları algısına getirebiliyor musunuz? ETP yöneticisi kimliğinde kendimi hayal ediyorum mesela. Stres seviyesi çok yüksek. Yönetim kurulu çılgına dönmüş. Bankalar finansmanı geri çekmekle tehdit ediyor. Onmilyonlarca dolar yatırım yaptık. Belki de borç ödeme günlerimiz geldi. İş zaten yeterince zordu, şimdi bir de boru hattının raylardaki tankerlerden daha güvenli olduğunu idrak edemeyen protestocular çıktı. Onlar da petrol kullanıyor, iki yüzlüler! Ve bizi kötü adama çeviriyorlar! Ne kadar nefret dolu olduklarına bir bak! Evet, çok açık kimin asıl iyi adam olduğu.

Bu bakış açısını desteklemiyorum. Yalnızca anlamaya çalışıyorum. Bu anlayış, kavgaya hazır bir insanın egosuna rahatsız edici gelebilir, çünkü ETP çalışanlarının projeyi durdurmasının onlar için bayağı zor olacağını ve bunu yapmanın kişisel olarak çok fedakarlık gerektirdiğini idrak edebilir. Benzer şekilde, bir polisin emirlere karşı gelmesi, propagandaya inanmaması ya da sıradan çıkması da cesaret ister. Bir şekilde, hepimiz aynı gemideyiz; hepimiz korku yerine sevgiyi seçmeye, güvenli görünmese de kalbimizi dinlemeye davet eden durumlarla yüzleşiyoruz. Bu çağrıya uymak için birbirimize yardım etmeliyiz. Bunda hepimiz aynı saftayız. En yüksek potansiyelimize ulaşma konusunda müttefik olabiliriz.

Başka bir arkadaşım, Standing Rock’ta biber gazı atan polisle karşılaşmalarını anlattı. Her olayda, en çok şiddet gösterenin bir veya iki polis olduğunu fark etmiş. Diğerleri rahatsız görünüyorlarmış; muhtemelen başka bir yerde olmanın hayalini kuruyorlardı.

Aktivistler eğer şu şekilde çıksaydı yola, taktikleri değişir miydi: “Buradaki polislerin çoğu aslında bunu yapmak istemiyor olabilir mi?”. Bunu dile getirseler ve dünyada herkesin bu hayata hizmet etmek üzere kutsal bir amaç için geldiğinin kesinliğini sözlü olarak ve aksiyonlarıyla ifade etselerdi? Onlara şöyle söylenseydi ne düşünürlerdi: “Bu duruma koyulduğun için çok üzgünüm. Kalbinle çelişen böyle bir baskı altında olduğun için üzgünüm. Ama çok geç değil. Seni affediyoruz ve yaşama hizmet etmen için seni aramıza bekliyoruz.

Ben bu satırları yazarken, iki bin Amerikan savaş gazisi, Standing Rock kamplarına giriyor. Su Koruyucularının yanında olacakları ve onları kendi bedenleriyle koruyacaklarına söz verdiler. Silah getirmiyorlar. Birçoğu, suyu korumaya yardımcı olmak için işlerini ve ailelerini bırakıp geliyorlar. Eğer onlar da barış dolu kalplerini koruyabilirlerse, hükümete, şirkete ve özellikle polise cesurca bir seçim yapma çağrıları başarıya ulaşır.

Standing Rock’taki olası bir zaferin çok uzaklara ulaşacak sonuçları olacak. Makro bakışla, boru hattının yolunun yeniden çizilmesi ya da raylardaki tankerlerle (ki boru hattından da beterler) taşınma kararı verilmesi çok fazla sonuca yol açmayacak gibi görünebilir. Ancak daha derin bir bakışla bakarsak, zafer başka bir şeye yol açacak: eğer Standing Rock’ta bu mümkünse, neden dünyanın diğer yerlerinde olmasın ki? Eğer boru hattı birçok şeye rağmen durdurulabiliyorsa, benzer tecavüzler her yerde önlenebilir. Nelerin mümkün olabileceği konusunda fikrimizi değiştirebilir. Bu, Sioux’un bilge yaşlıları ile, hareketin suya odaklı kalması ve iklim değişikliği aktivistleri tarafından gasp edilmemesi tercihine dair hemfikir olma nedenlerimden biri. İklim değişikliği dünyadaki milyon yere milyonlarca yapılan hakaretin bir ürünüdür. Standing Rock’ın konumunu onurlandırmak, bütün yerleri onurlandırmak için daha büyük bir temel oluşturuyor.

Büyük resme bakarsak Standing Rock’taki durum, gezegenimizin durumunu yansıtıyor: her yerde, baskın güçler, toprak ve denizden arta kalan hazineleri ele geçirmeye çalışıyor. Güç kullanılarak mağlup edilemezler. Biz kendimizde de kalplerimizi değiştirerek- cesaret, empati ve şefkatle – kalplerin değişimine davet etmeliyiz diğerlerini. Eğer Standing Rock’taki Su Koruyucuları bu davette sağlam durursa, durdurulamaz bir güç oluşturup mucizevi bir zafer kazanacak, geri kalan bizlere de bu örneği takip etmemiz için ilham verecekler.

Ya hatalıysam? Her şiddetsiz eylem, belirgin amaçlarında başarıya ulaşmaz: her davet ne kadar güçlü olursa olsun kabul edilmez. Ve günün sonunda boru hattı oradan geçerse, Su Koruyucuları, savaştan uzak durarak başka bir zafer kazanmış olacaklar- ruhani bir zemin hazırlamış olacaklar gelecek için. Her yüzleştiğimiz seçimle, nasıl bir dünyada yaşamak istediğimize karar veriyoruz. Bu seçimi yapmak için ne kadar daha fazla cesaret gerekiyorsa, daha fazla da dua gerekiyordur, çünkü dualarımızı her Kim dinliyorsa ne anlama geldiğini de mutlaka biliyordur. Bu nedenle, nefret karşı konulmaz bir şekilde önümüzde duruyorken bile sevgiyi seçmek, sevgi dünyasına en güçlü dualardan biridir. Vahşetle karşı karşıyayken bile karşımızdakini hala insan olarak görebiliyorsak, evrensel onur için bir dua etmiş oluruz. Binlerce insan güvenliklerini ve rahatlıklarını hiçe sayarak suyu koruyorsa, onların birleşmesinden de güçlü bir dua meydana gelir. Bir gün, bir şekilde yanıtlanacaktır.

*Water Protectors

** Energy Transfer Partners

*** Bir çeşit tatlı çörek

**** Burada eklemeden geçemeyeceğim, kadının ismi Sakena, yani Sakin :)

 

Yazının İngilizce Orijinali

Yazı: Charles Eisenstein

Yeşil Gazete için çeviri: Naime Sürenkök / Emre Ertegün

 

(Yeşil Gazete, Charleseisenstein.net)

Kategori: Ekolojik Yaşam

Hafta SonuManşet

Yaşam Nehri – Emre Ertegün

Kaynak: google görseller

İnsanoğlu fikirlere, ideallere, duygulara, hedeflere tutunmayı seviyor ve seçiyor. Tutunduğu dalları -isteği dahilinde ya da haricinde- kırılıp elinde kaldıkça ne yapacağını bilemiyor. Belirsizliğe tahammül edemiyor, bilindik sularda yüzmeyi, daha doğrusu çıpıçıpı yapmayı tercih ediyor. Oysaki yaşam, belirsizlikte ve akışta mevcut.

Halil Cibran diyor ki:

Zihnimiz bir süngerdir, yüreğimizse bir nehir
Çoğumuzun akmak yerine sünger gibi emmeyi seçmesi ne garip

46Benzer bir metaforu, biraz daha farklı bir şekilde, Krishnamurti de kullanıyor. İç Özgürlük adıyla basılan ve -diğerlerinde olduğu gibi- söyleşilerinden oluşturulan kitapta “Yaşam Nehri” başlıklı bir bölüm var.

Bu bölümde, yaşamı bir nehre benzetiyor ve insanların büyük bir kısmının yaptığının, bu nehrin bir kısmını akıştan kopararak önüne set çektiğini ve orada kendisine “güvenli” bir alan oluşturmak olduğunu anlatıyor. Düşüncelerimizle, ideallerimizle, “olması gereken”lerimizle oluşturduğumuz alana farklı fikirleri, farklı olabilirlikleri sokmadığımızı; bilindik insanlarla, bilindik uğraşlarla ve fikirlerle, ideolojilerle yaşayıp gittiğimizi ama bunun aslında yaşamak olmadığını anlatıyor.

Zira akan suda hayat vardır. Akan suda tazelik, ferahlık, yenilenme vardır. Akan su gerçekten de pislik tutmaz. Durgun suda olan tek ise şey ölümdür. Kirlenen, temizlenmeyen, yenilenmeyen suyun üstünde bir balçık tabakası oluşur ve su, zamanla yaşamı taşıyabilme, içerebilme yeteneğini kaybeder. Su artık su değildir. Ölü bir yığındır. Orada ne bir balık yaşayabilir ne bir ot bitebilir ne de diğer canlılar o sudan içerek “yaşam”ı içlerine alabilir.

Kaynak: google görseller

Kaynak: google görseller

Birçoklarımızın yaptığı tam da budur. Yenilenmeyen ve aynı kalan bir su birikintisinde debelenip dururuz; bu birikinti zamanla gözle görülecek kadar bariz bir şekilde çamur yığınına dönüşür, içindeki coşkuyu ve canlılığı tamamen kaybeder. Ama konfor alanlarımızda o kadar huzurlu, ölüm durgunluğundan o kadar hoşnutuzdur ki nehre doğru bir kanal açıp ondan beslenmekten imtina ederiz. Korkarız çünkü! Ya bildiklerimiz yanlışsa, ya inandıklarımızın başkalarının uydurmalarından ibaret olduğu ortaya çıkarsa, ya dünkü bizle bugünkü bizin birbirinden tamamen farklı olduğu gerçeğiyle yüzleşirsek… Bütün bunlardan korkarız ve çoğumuz kolaya kaçmayı seçeriz. Kendimizi bir şey(ler)le tanımlar ve bu tanımların, rollerin peşinde koca ömrü tüketiriz. Bir şekilde kendimize anne olarak, sosyalist olarak, vegan olarak, müslüman ya da ateist vs. olarak roller biçeriz ve hayatımızın geri kalanı, üstümüze düşen bu rolleri oynamaktan ibaret olur.

Zaten galiba en büyük travmalarımız da bu rollerde bir çatlak olduğunda, nehirden bir miktar suyun içeri girme ihtimalinde oluşur. (Biz nehre doğru kanal açmaktan ne kadar kaçsak da hayat ısrarla bizi içermeye çalışır ve her fırsatta bunu dener.) Çocuğumuzu kaybettiğimizde ya da kaybetme ihtimalimiz belirdiğinde, coşkuyla savunduğumuz fikirlerin yanlışlanabileceğini fark ettiğimizde, inandığımız değerlerde en ufak bir çatlak olması halinde, bu durumlar tüm benlik bilincimizi etkilerler, zira “ben”i tanımlayan şeyler tam da bunlar ve benzerleridir. Biz bunlara sarıldıkça, bunların parçası oluruz ve ortada gerçek anlamda bir “ben” de kalmaz aslında. Ortada kalan şey, fikirler, idealler ve rollerdir. Rollerin bizi soktuğu hapishaneye gönüllü olarak girer, kapıyı kilitler ve anahtarı demir parmaklıklardan dışarıya atarız. Böylece ohh, hapishanemizde konforlu (!) bir yaşam bizi bekler.

Hapishanemizdeki konforlu (!) yaşam - (Kaynak: google görseller)

Hapishanemizdeki konforlu (!) yaşam – (Kaynak: google görseller)

Oysaki açılan çatlak bizi beslemek üzere açılmışır. Oraya ot, çamur vs. tıkayarak çatlağı hızlıca kapatmak yerine oradan gelen sızıntının bize yaşamı taşıdığını fark ettiğimizde, gelen suyun getirdiği tazeliği, ferahlığı derinden içimize çeker, yaşadığımızı fark ederiz. Çatlağı tıkamamaya devam ettiğimiz takdirde, zamanla genişleyecek ve bize daha fazla tazelik, daha fazla oksijen getirecektir ve içinde debelendiğimiz çamurlu su birikintisi, hızla tekrar yaşamın kaynağı olacaktır. Çatlak genişledikçe daha fazla canlılık, daha fazla hayat dolacaktır içimize ve en sonunda da (bumm!) tüm duvarımız yıkılacak ve hayatla birlikte akmaya başlayacağızdır. Artık yaşam bizizdir, canlılık bizizdir.

Yaşamla birlikte akmaya, onla birlikte devinmeye, onla mücadele etMEmeye başladığımız yerde (daha doğrusu yersizlikte) sonsuz bir ferahlık var. İşte orası huzurun başkenti. Bu başkentin bağlı olduğu bir ülke yok, sınırları yok; bu başkentte -meli -malı’lar yok, korku yok, efor yok, değişmez idealler yok, akıntıya karşı kürek çekmek yok. Sadece akmak ve akışın kendisi olmak var; su olmak, canlılık olmak, hayat olmak var.

Orada buluşmak üzere…

Bu yazı icimdensohbetler.blogspot.com.tr/ den alınmıştır

43-emre-ertegun

 

Emre Ertegün

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKitapKültür-SanatManşet

Emre Ertegün’den ederi yok, hediyesi çok bir kitap: Yeni’ye Doğru

Emre’yle tanışıklığımın komik bir hikayesi var, anlatmak isterim. Facebook’ta Armağan Uçuşturma Çemberi adında bir talep/teklif paylaşım sitesi vardı bir zamanlar. Şimdi de türevleri var. Emre yaşadığı köyden birkaç günlüğüne İstanbul’a gelmiş, sakalını kesecek tıraş makinesi arıyordu. Benim de her nasılsa girişkenliğim tutmuş, ‘Sakallar kesilmesin!’ deyiverdim talep mesajının altına. Çünkü neden, o zamanlar bir sakallıdan kalma yarayı dezenfekte etmekle meşgulüm, aklım sakalda kalmış. ‘Sakal kutsal bir şey, kesilir mi hiç?’i de tanımadığım etmediğim Emre diye birinden soruyorum! Ve aynı gün, ertesi gün gideceğim etkinliklerden birinde konuşmacının, tıraş makinesi arayan Emre Ertegün olduğunu öğreniyorum. Armağan Ekonomisi anlatan bir insanmış meğer.

Derken, küçük küçük tüneller kazarak sistemin dışına çıkmanın yollarını arayan biri olarak Emre’nin ‘Çandır Candır’  ve ‘İçimden Sohbetler’  adlı bloglarını takip etmeye başladım. Kafamda evirip çevirip bir türlü çözemediğim sorulara cevaplar buldum o bloglarda. İstediği hayatı yaşamak için yola çıkan, çıkmakla kalmayıp oturtan insanlar varmış demek, dedim. Adam bir de neye ne kadar harcadığını, kimin ne miktarda bağış yaptığını kuruşu kuruşuna yazıyor. Başta yadırgadım, konu para ya, konuşulmaması lazım! Sonra gittikçe cesaret bulmaya başladım, gözümde canlanmaya başladı alternatif var olma şekilleri. Bağış konusunu biraz açalım, Emre Temmuz 2012’den beri bilerek ve isteyerek çalışmıyor. Çalışmaktan kasıt, düzenli, karşılığında her ay hesabına belli bir günde, aynı miktarda para yatırılmasına sebep olacak bir çalışma. Aslında, yine ve eskisinden daha çok çalışıyor, ama ürettiklerinin çoğunun malesef bu piyasada ‘ederi’ yok. Bu yüzden blogdaki yazılarının sonunda belirttiği gibi, içinizde Emre için bir şeyler yapmak üzere harekete geçme isteği uyandıysa, bağış kutusuna para ya da başka bir armağan bırakabilirsiniz. Kendisi [email protected] adresinde.

24

Emre ‘Yeni’ye Doğru’ adlı kitabında Armağan Ekonomisini, şehir ve iş hayatından köy hayatına geçişinin en hızlandığı 2 seneyi anlatıyor. Kitabın dağıtıma çıkmasıyla yazının yayınlanması arasındaki zaman, kitabı okumama el vermedi maalesef, umarım okuduktan sonra bahsetmeye fırsatım olur, ama zaten bu yazıda esas dikkat çekmek istediğim şey, kitabın tamamen topluluk desteğiyle hayata geçmiş olması. Bu şu demek, bu kitap Emre’nin tanıdıklarından, az tanıdıklarından ve hiç tanımadıklarından gelen maddi, manevi, lojistik, fikri vb. gibi yardımlar sayesinde yazıldı ve basıldı. Dizgisinden kapak çalışmasına, düzeltisinden basım ve dağıtımına kadar kim ne şekilde emek verebildiyse o haliyle, gönüllülükle, koskoca bir gönül birliğiyle ortaya çıktı.

Ederi yoktur, hediyesi çoktur”

29

Emre, zaman zaman sırtında koca bir torbayla, motorlu araçları en az kullanacak şekilde, İstanbul’da elleriyle dağıttı kitapların bir kısmını. Kitabın ederi ise piyasa ekonomisine ve tüketim kültürüne bir Osmanlı tokadı kabilinde: sıfır kuruş. ‘Yeni’ye Doğru’yu elinize aldığınız andan itibaren, yukarıda bahsettiğim o gönül birliğini hissediyorsunuz, yüzünüze bir gülümseme yerleşiyor. İsmi umut vaat ediyor bir kere. Arka kapaktaki ‘Ederi yoktur, hediyesi çoktur’ notu kitabın hayat hikayesiyle beraber Emre’nin de hikayesini özetliyor. Kitap, isteyen herkese hediye, kimseden belirli bir karşılık beklentisi yok. Daha ziyade, bizlerin kitabı okuduktan sonra içimizden geçen armağanları ona iletmemiz için fırsat sunuyor. Kendi deyimiyle açıklayalım, ‘sistemin çerçevesini çizdiği anlamda çalışmadığı için paraya erişimi çok kolay olmayabiliyor, bu nedenle para armağanlarını tercih ediyor ancak ekolojik yöntemlerle üretilmiş tam buğday unu ya da nohut, kuru incir, yoga dersi, masaj, diş hekimliği hizmeti ve aklınıza gelebilecek diğer her şey armağan kapsamına girebilir.’ Ben armağanımı kitabı okuduktan sonraya saklayamadım; şimdilik bira ısmarlayıp ulaşım desteği sundum.

Kitapların ilk dağıtım ve imza günü, Kadıköy’de gerçekleşti. Hatta Emre çağrıyı çok spontan bir şekilde aynı gün Yeni’ye Doğru’nun Facebook sayfasından yaptı.

13

Buluşma, Ankara bombalamasının hemen ertesi gününe denk geldiği için çok keyifsizdik, evden dışarı çıkmak şöyle dursun, Kadıköy gibi kalabalık bir yerde buluşmakta çok tereddüt ettik. Emre’nin duyurusunun altına ‘Böyle bir günde de eğleniyorsun ya. Beleşçi Emre’ gibi bir yorum geldi, ama biz böyle güzel bir amaç için ‘böyle’ bir günde de olsa bir araya gelmekten geri duramadık, iyi ki de durmadık. Bir de benim beleşçilik tanımım bu olmazdı, neyse.

Şehir, 9-6 iş hayatı (masa başı ya da değil) gibi mutsuzluk veren, üretkenliği, yaratıcılığı söndüren etkenleri azaltmış, bitirmiş ya da bitirme yolunda olan 10-13 kişi buluştuk -Emre’nin bizden önce ağırladıklarını saymıyorum. Oraya giderek, acılı günlerden geçiyor olmamıza rağmen, umut vaat eden her şeyi kutlamamız, ertelemememiz gerektiğini hatırlattık birbirimize.

Kadıköy buluşmasından

Kadıköy buluşmasından

Dağıtım noktaları

Dün, dağıtım noktalarından biri olan KafeNA Sanat&Sepet& Geri Dönüşüm’e 20-30 adet kitap bıraktık.

Emre KafeNA’da kitaplarını yerleştirirken

Emre KafeNA’da kitaplarını yerleştirirken

KafeNA, neredeyse tamamen geri ve ileri dönüşüm mantığıyla inşa edildi. İnşaat geceli gündüzlü kolektif bir çalışmayla, kafenin ortaklarından Özgür Demirtaş’ın çok büyük emeğiyle tamamlandı. Kafenin ekoloji, çıplaklık, gerçeklik, dürüstlük ve geri dönüşüm kavramlarına kafa yoran bir mekan olması, dağıtım noktalarından biri olarak burayı seçmemizde etkili oldu. Farsça, Kürtçe ve Zazaca’da ‘hayır’ anlamına gelen NA; mekanın kadına şiddete, hayvan ve insan soykırımına, tüketime ve pahalılığa “hayır” deyişini de yansıtıyor aynı zamanda.

Yazarla fotoğraf çektirmek lazımdı

Yazarla fotoğraf çektirmek lazımdı

Kitaplara İstanbul’da şuralardan ulaşılabilir:

Kadıköy: Naboo Kafe, Moda: Nefess Yoga, Yeldeğirmeni: Evrim Tabur, Tünel: Galata Şifahanesi, Beşiktaş: KafeNA Sanat&Sepet& Geri Dönüşüm

Ankara, Eskişehir, Bursa, Antalya, İzmir, Dalyan, Çanakkale ve muhtemel diğer dağıtım nokta/kişileri için Yeni’ye Doğru’nun Facebook sayfasını takip edebilirsiniz

30-Ceylan Yurdakuler

 

Ceylan Yurdakuler

Kategori: Hafta Sonu

Köşe Yazıları

İyiyim, daha da iyi olacağım, lütfen iyi olun! – Emre Ertegün

5 emre ertegün...Bir vakitler yazmıştım ki ” ‘Eğer Roboski’de en çok kim üzüldü?’ diye bir yarışma yapılsa kesin derece yapar, en kötü mansiyon falan alırdım.” Durum gerçekten de buydu. Acıları tüm ağırlığıyla sırtlanmaktan kendimi alamıyordum. Sırtlanırsam, gerçekten çok üzülürsem, hayattan keyif almazsam, en azından o kişiler o acıları çekerken umursamazlık yapmamış olur, acılarını paylaşırım diye düşünüyordum herhalde.

Şu sıralar “iyi değilim, iyi olmayacağım, iyi olmayın” diyen çok sevgili arkadaşlarım da benim bir zamanlar hissettiğim gibi hissediyor olsalar gerek. Enseyi karartalım, her gün bu acı(lar)la yaşayalım, “katil devlet” diyelim, “kahrolsunlar” diyelim, bela okuyalım, nefret edelim, tiksinelim…

Peki ya ne yapmalı? Unutmalı mı? Bu yaşananlar yaşanmamış gibi mi davranmalı? Kafamızı çevirip başka yöne mi bakmalı?

Elbette hayır ama bir çeşit denge kurmadan olmayacak gibi geliyor bana. Bir taraftan yasımızı tutalım, bu tip olayların tekrarlanmaması için elimizden geleni yapalım, sokağa çıkalım, bir olalım, sesimizi yükseltelim. Ama sakince, nefret etmeden, nefretin kendisi olmadan. Ayrıca kurumsal da olmadan… Partiler, sendikalar, sivil toplum örgütleri… Aynı cümleler, benzer kınamalar, lanetlemeler, “katil devlet hesap verecek”ler. Vermiyor işte hocam, vermiyor. Diğer devletler bir yana, sadece bizimkinin son 100 yılda yaptıklarına bi’ baksanıza. Ne zaman durmuş ki canavarlık yapmadan? Ve durmayacak; doğası bu, yapacak bir şey yok. Yani ona sövüp saymak pek de bir şey değiştirmiyor sanki, hımm?

Diğer taraftan da artık kutlayalım hayatı, bu güzel gezegeni, meyve veren ağacı, yumurtlayan tavuğu, omzunda ağladığımız dostun varlığını… Kutlayalım geceyi, gündüzü, toprağı, ateşi, havayı, suyu… Kutlayalım organlarımızın uyumlu çalışmasını, kanı temizleyen ve tüm vücuda dağıtan kalbimizi, olan biteni algılamamızı sağlayan ve vücudu yöneten beynimizi, bu yazıyı yazmamızı ve okumamızı sağlayan gözlerimizi… Kutlayalım müziği, dansı, oyunları, konuşmayı, susmayı, kahkahayı, göz yaşını… Kutlayalım mümkün olduğunu bildiğimiz “başka bir dünya”yı, ütopyaları. Kutlayalım ki inanalım, inanalım ki uygulayalım, uygulayalım ki gerçekten yaşamaya, iyi olmaya başlayalım!

Bu kadar az gülünen, bu kadar az dans edilen, bu kadar az sevişilen, bu kadar az oyun oynanan bir dünyada nasıl iyi olabiliriz ki?..

Her yeni anda, her yeni günde hayatımızı ve dünyayı nasıl şekillendireceğimize karar veriyoruz. Tekrar tekrar, hiç durmadan… Yaptığımız ve yapmadığımız işlerle, yediğimiz ve yemediğimiz yemeklerle, yaşadığımız yerle, okuduğumuz kitaplarla, paramızı akıttığımız yerlerle…

Hiçbir zaman, hiçbir şey için geç değil. Hiçbir zaman, hiçbir şey için erken de değil. Her an, her şeyin tam sırası. Her neye karar veriyorsak…

Şimdi ne yapacaksınız? Asık suratlı, kaygılı, sömüren ve sömürülen hayatlarınıza devam mı edeceksiniz, yoksa bir yerlerden başlayacak mısınız?

—————————————–

Bildiğin -ya da bilmediğin- üzere 2012 Temmuz’undan bu yana, bilerek ve isteyerek çalışmıyorum. Yani klasik anlamda “çalışmak”tan bahsediyorum tabii. Zira aslında hiç olmadığım kadar üretim halindeyim, ayrıca -yeri gelmişken- son derece keyifli ve afiyetteyim. Bu üretim sürecinde ortaya çıkan şeylerin çoğu bugünün piyasasında “para eden” şeyler değil ama bu, onların kıymetini azaltmıyor, içim ferah. Kendim ve diğerleri için daha güzel bir yaşam düşü, bu konuya kafa ve kalp yorma, yazıp çizme, bi’takım uygulamalar yapma ve buna kendini adama ne zaman para etmiş ki…

Yok yok, katiyen şikayetçi değilim bu durumdan, hatta bunun için ayrıca şükran doluyum. Cidden! Hayatımı sürdürürken az miktarda da olsa (ayda birkaç yüz tl) paraya gereksinim duyuyorum ve yaptıklarım, bu parayı çoğu zaman “doğrudan” getirmiyor. Hep bi’takım dolambaçlı yollar… Neyse ki bu yolları da seviyorum. ((:

Diyeceğim o ki eğer yukarıdaki veya diğer bir yazım -veya belki de bir eylemim- bir yerlerine dokunduysa; seni mutlu ettiyse, düşündürdüyse, sana ilham verdiyse ve içinde benim için bir şeyler yapmak üzere harekete geçme isteği duymana yol açtıysa, bunun sonucunda da bana para veya başka bir armağan iletmek istersen: [email protected] adresinden bana ulaşır mısın?

Emre Ertegün

Köşe YazılarıManşet

Kim cesur, kim ekstrem? – Emre Ertegün

Bana seçimlerimden* ötürü çok cesursun falan diyorlar, varsın desinler de kim cesur acaba?..

Benzer şekilde, geçenlerde bir röportajda armağan ekonomisi vs. anlattık, kendi hayatlarımızdan örnekler verdik. Bunları yazmak, anlatmak isteyen arkadaşa dergiden ekstrem örnekler olduğumuza dair yorumlar gelmiş mesela. Gerçi sonra kabul ettiler ve yayımlanacak bildiğim kadarıyla… Ama gerçekten de kim ekstrem?

Kelle sayısı hesabı yapılıyorsa ben ve benim gibilerin bu sıfatları taşıdıkları söylenebilir belki ama gerçeklik üzerinden bir değerlendirme yapılırsa asıl “ötekilerin” cesur, ekstrem, falan filan oldukları net bir şekilde ortaya çıkıyor, bana kalırsa.

Küçük bir karşılaştırmalı değerlendirme yapmak istiyorum, sonrasında takdir sizin. Bunun için kendim ile şehirli bir orta sınıf kişisini karşılaştıracağım. Hatta çok uzağa gitmeye gerek yok, bunun için de kendi birkaç yıl önceki halimi ele alabilirim.

Emre VS. Emre’nin birkaç yıl önceki hali, yani –Emre

5 emre ertegün
Emre‘nin ortalama bir günü şu şekilde geçiyor: Sabah altıda uyanıyor (erken kalkmaya yeni yeni alıştırıyorum kendimi ama herhangi bir zorunluluktan değil, o saatlerin tadını çıkarmak için) ve ilk iş olarak bahçeye gidiyor. Domatlar, patlıcanlar ve diğerleri ne alemdeler gözlüyor, bazen büzüşük, çürümüş dalları ve otları temizliyor. Sulanma ihtiyacı varsa bahçeyi suluyor (bazen de akşamları yapıyor bu işi), bahçeden roka, biber vs. topluyor. Sonrasında bugünlerde ihmal etmeye başladıysa da çigong, yoga vs. ortaya karışık sabah egzersizi yapıyor. Sonrasında odun ateşini yakıyor ve çay suyunu koyuyor. Çay demlenirken zeytin, peynir, domates, tabii ki tahin pekmez (tp!) ve diğer arkadaşları çıkarıyor, yavaş yavaş, yayıla yayıla afiyetle yiyor. Akşama kadar geçen sürede kitap okuyor, biraz internete giriyor, bu aralar daha seyrek olsa da yazıp çiziyor, en az bir kez daha bahçeyi ziyaret ediyor, yemek yapıp yiyor; öğle saatlerinde siesta yapası geldiğinde hiç itiraz etmiyor ve gözlerini kapıyor. En güzel yanı da canı hiçbir şey yapmak istemiyorsa hiçbir şey yapmıyor. Bahçeyle ilgili işler haricindeki hiçbir iş elzem değil zaten; kaldı ki şimdi hepsini tek başıma yapıyormuş gibi anlatsa da dört kişi yaşadıkları için bütün bu işler de bölünüyor aslında. Hangisini, ne zaman yapmak isterse; onu, o zaman yapıyor. Bunların yanı sıra film izliyor, toplulukdaşlarıyla ve gelen giden dostlarla Scrabble, iskambil ve muhtelif oyunlar oynuyor; evdeki suntaları dolaba ve kitaplığa dönüştürüyor; -şu sıralar hava çok sıcak olduğu için nadiren- ormanda yürüyüş vs. yapıyor, arada bir denize giriyor; e akşam olunca da yine yemektir, muhabbettir gidiyor işte. Bu arada sürekli temiz hava soluyor, her yer ağaç burada. Çok cesurca, hımm?

Emre’nin hayatında hafta sonu – hafta içi kavramları yok. Sadece yiyecek ihtiyacını karşılamak için cumartesileri kurulan pazarı takip etmesi, bir de çigong yapmak istiyorsa çarşamba günü günlerden çarşamba olduğunu hatırlaması yeterli. Yemek saati, mola gibi kavramlara da yer yok; dedim ya canı ne zaman isterse o zaman yiyor, ne zaman ve ne kadar isterse o kadar çalışıyor.

Emre, temel ihtiyaçlarını karşılamanın ötesinde paraya gereksinim duymuyor. Yani yeme-içme masrafları haricinde pek de masrafı yok aslında; en büyük lüksü ise vazgeçemediği tahin ve bol bol yemeyi sevdiği beyaz peynir. Aylık toplam harcaması ise 300-400 TL. Bu paraya bir süredir dostları sayesinde erişiyor ama önceliği para kazanmak olsa bir şekilde yine kazanır o parayı. Ayrıca bu süreçte kendiliğinden para kazanmaya da başladı aslında, hem de çok sevdiği şeyleri yaparak. Ve ayrıca gıda üretimini öğrendikçe ve uyguladıkça bundan da çok daha az paraya gereksinim duyacak zaten.

Gelelim –Emre-‘ye. -Emre-

4 emre ertegün

Haftanın beş gününü, bazen hafta sonlarını da sabahtan akşama kadar ofiste veya ofis dışında çalışarak geçiriyor. Sabahları zar zor uyanıyor ve istemeye istemeye gidiyor işe. Cuma günlerini çok seviyor, Pazar öğleden sonradan itibaren çöken iç sıkıntısından ise hiç haz etmiyor. İş yeri stresi, iktidar ve ego mücadeleleri içinde çok yorulduğu için akşamları genelde yorgun hissediyor. Aynı nedenlerden dolayı kafayı dağıtmak için haftada en az birkaç kere alkolden destek alıyor. Hafta sonlarında ise kendini “bir şeyler” yapmak zorunda hissediyor ve renkli planlar yaparak hayatına tat katmaya çalışıyor. Bu arada bir sürü ambalajlı ürün tüketmek zorunda kalıyor ve her gün bir poşet çöp atıyor. Beton binaların ve araba egzozları içinde nefes aldığını sanıyor ama aslında başka bir şey yapıyor. Hayatındaki birçok ilişki çok yüzeysel, çünkü herkes kendi derdinde. Evet, herkes dertli bu hayatta!.. Zorunluluklar var, yapılması gerekenler… En önemlisi de çokça “ama” var hayatında. Bir sürü şey yapmak istiyor aslında “ama”…

Ne kadar kazanıyorsa o kadar harcıyor. Yapılacak o kadar çok şey var ki para harcamak çok kolay. Yapılan bu “şeyler” pek tatmin de etmiyor aslında. Ama tükettikçe mutlu olduğun yanılsamasına girmek çok olağan. E herkes böyle yapıyor di mi ama…

Biliyorsunuz işte, konuşturmayın beni…

Çok basitleştirerek anlattım ama anladınız siz. Tüm bunların ışığında kim cesur, kim ekstrem acaba?.. Bi’ daha düşünüverin bence.

* Televizyonlarını yeni açan seyirciler için bahsi geçen seçimlerim; şehir hayatını bırakmak, bir süre göçebe yaşayarak kendimi bulmaya çalışmak, şimdilerde bir köye yerleşmek, bir iş yerinde çalışmamak, mümkün olduğunca az tüketmek, akışa güvenmek vs.

Not: “Cesur”, “ekstrem”, “marjinal” gibi sıfatları gururla taşırım, ayrı. Yani bunları kötü şeyler olarak algılıyor değilim, bilakis hoşuma da gitmiyor değil… Ve fakat burada cesur olan ben değilim, valla değilim.

Bu yazı ilk olarak icimdensohbetler.blogspot.com da yayımlanmıştır

5 emre ertegün...

 

 

Emre Ertegün

Hafta SonuManşet

Bana bir Masal anlat abla, içinde denizle balıklar, yağmurla kar olsun, güneşle ay

İşte Hülya, kendinden geçmiş bir şekilde masal anlatıyor. Kimbilir nerde, kimbilir kimlere. Önemli mi, elbette değil. Bu fotoğrafı paylaştıktan sonra altına yazdığım şekil düşünüyorum hala, “Hülya aslında masal olmuş, kendini anlatıyor.”

masal 1 hülya tosun...

Bir mucize kabilinden tanıştığım Hülya’ya, Burcu’ya, Emre’ye, onların yaptıklarına baktığımda aklıma Derviş Zaim‘in çok sevdiğim filmi (her filmini severim, ayrı) Filler ve Çimen‘in final sahnesi tersinden bir kurguyla geliyor. O filmde devletin düştüğü çirkef hale kendi gözleri ile şahit olan komiser telefonunu açıp rastgele numaraları çeviriyor ve her denk geldiğine, “Bu ülkede çok kötü şeyler oluyor, lütfen bir şeyler yapın, bunu herkesle paylaşın” diyordu ya benim de içimden telefonumdan rastgele numaralar tuşlayıp her denk geldiğime HülyaBurcuEmregillerin yapıp ettiklerini ballandıra ballandıra anlatasım, “Bu ülkede, bu dünyada çok ama çok güzel şeyler de oluyor, lütfen siz de katılın, bunu herkesle paylaşın” diyesim geliyor.

Ama aklımdaki soru işaretleri, yüreğimde “acaba, nasıl ama, olur mu ki?” tereddütleri de durduğu yerde duruyor.

Gelin ben size Hülya‘nın, Burcu‘nun, Emre‘nin ne yaptıklarını, dünyayı ne güzel bir hale çevirmek istediklerini kısaca bir anlatayım o esnada da tereddütlerimi imleyeyim.

Para ile işimiz yok diyor onlar, ihtiyacımız olanından gayrı. İhtiyacımız olanı da gün günden azaltma çabasındayız diye ekliyorlar. Eskiden para mı vardı iddiasındalar.

Paylaşmak” diyorlar da başka bir şey demiyorlar. Neyi mi? Nazım ustanın dediğinin hemen hemen aynısını, “Yarin yanağından gayrı her şeyi

Gönüllü bir paylaşım ama onların bahsettikleri, bir sistem kurulsun herkese eşit üleştirsin, gık diyenin tepesine çöksün değil hayal ettikleri.

Misal Hülya, masalları paylaşalım diyor. Gidip bu konuda Judith’den masal anlatma dersleri alıyor. Judith’in masal atölyelerine katılan başkaları ile kadim çağlardan insanlığa miras olmuş bir geleneği gün yüzüne çıkartıyor. Storyteller diyor buna İngilizce konuşanlar, Dengbej demekte Kürtçe kelam edenler,  Masal anlatıcılığı diyor Türkçe söz söyleyenler.

Siz de Hülya gibi Masal anlatıcısı olmak isterseniz Judith'in Nazım Hikmet Kültür Merkezi'ndeki atölyelerine katılabilirsiniz

Siz de Hülya gibi Masal anlatıcısı olmak isterseniz Judith’in Masalhane‘deki masal anlatma atölyelerine katılabilirsiniz

Nazım Hikmet Kültür Merkezi‘nin anlatılmaz yaşanır çay bahçesinde heyecanlı heyecanlı anlatıyor bana atölyeyi, Judith’i, masal anlatma işçiliğini. “Tamam da Hülya” diyorum ben de en şeytan avukatı kuşkularımla, “Bu devran nasıl dönecek? Sen işinden ayrıldın, “parasız gönlümce yaşayacağım” dedin. Şu an hayatının en mutlu, umutlu günlerini yaşamaktasın, eyvallah, tamam da, bu hep böyle nasıl sürecek. Senin çalışman, “para kazanman”, hayatını sürdürmek için yapmak istemediğin işlerde zaman öldürmen eninde sonunda gerekmeyecek mi?”

Yüzü bulutlanıyor Hülya’nın. Aynı kuşkuların kendisinde de olduğunu söylüyor. Ama şu an istediklerimi yapıyorum, hayatımı, kelimenin tam manası ile “hayatımı yaşıyorum” diyor ve ekliyor, “Benim için önemli olan da bu”

Sonra Burcu, afilli akademik geçmişine, önüne serilmiş “gelecek”! fırsatlarına bakmadan kalkıyor Ege’de bir köye yerleşiyor.

masal 3 burcu

 

Yetmiyor Anadolu Jam‘den yoldaşı Hülya’yı da takıp koluna Anadolu’yu köy köy geziyor. Uğradıkları her köyde çocuklara masallar anlatıyor. Onlardan o köye özgü oyunları öğreniyor sonra gidip diğer köydeki çocuklara öğretiyor. Her köyde çocuklara diğer köydeki arkadaşları için mektuplar yazdırıyor. Mersin Arslanköy’den başladıkları “Bohçamda Anadolu” seyyahlığını şimdilik kaydı ile Kars köylerinde sonlandırıyor.

Burcu bunları yapıp ederken, sonra internette yazarken, benim gibi dostları arkadaşları ile paylaşırken gözleri mutluluktan ve umuttan o denli çakmak çakmak parlıyor ki ona diyemiyorum bile, “İyi de Burcu bu işin sonu neye varacak” diye. Bugün, yarın tamam ama ertesi gün de bu devranı döndürmeyi başarabilecek misiniz diye.

Derken Emre giriyor sahneye. Emre, Hülya ile Burcu’nun arkadaşı. Arkadaşımın arkadaşı benim de arkadaşım pisagor teorimi vesilesi ile hoşbeş ediyoruz kendisi ile. Daha yüzyüze iki lafın belini kırmış değiliz, gereği de yok zaten. Kalp kalbe karşı durumlar yaşamaktayız yüreğimizin bizi götürmek istediği yolları bizimle beraber arşınlamaya teşne yoldaşlarımız ile.

masal 2 emre

Emre de işinden ayrılıyor, ben gezmeyi, seyahat etmeyi, otostop çekip, hayatın bana sunduğu ile yetinip gönlümce yaşamayı isterim diyor ve iki yıla yakın zamandır da bu şekilde yaşıyor. Kıt kanaat denir ya, işte o da kıt kanaat geçiniyor. Ama Emre kıt’ın da kanaat’in de anlamlarını endüstri devrimi öncesi zamanlara taşıyor. Kıt, yetersiz demek değil onun indinde, Kanaat’ı, gönül böyle olsun istemezdi ama elden ne gelir manasında kullanmıyor. Ekolojistlerin Ekonomistlere söyleyegeldiği durumu yaşayarak deneyimliyor. Dünyanın kaynakları sınırlı ise ben de kendi sınırım kadar kullanırım, ne kadar az ihtiyacım var ise o kadar mutlu, o kada huzurlu, o kadar gönlümce yaşarım diye iddia ediyor.

Bu da yetmiyor arkadaşlarına bir çağrıda bulunuyor Emre, beni biliyorsunuz diyerek ekliyor, “Benim bu yaşantıma sponsor olmak ister misiniz? Gönlünüzden ne koparsa bu çorbaya katık eder misiniz?”

Tabi ben bu talebi görünce irkiliyorum bir, kimseye muhtaç olmadan “kendi ayaklarının üzerinde” durabilmenin fazileti ile yetiştirilmişim ömrüm boyu. Ezberimi bozuyor Emre’nin talebi. “Nasıl yani?” diyorum içimden, “Ben şimdi bu ademe her ay ya da ne zaman istersem o zaman para göndereceğim, beyimiz de vur patlasın çal oynasın yaşayıp gidecek öyle mi? İyiymiş valla”

Daha sonra bu talep üstüne daha derin düşünüyorum. Emre’nin yerine koyuyorum kendimi. Ne zor iş aslında onun bu kalkıştığı. Ben öldür allah kimseden böyle bir şey isteyemem. “”İstemek ya da isteyememek… işte bütün mesele bu” dese sanki daha punduna getirecekti meseleyi Shakespeare abi.

Ardına düşüncemi geliştiriyorum, hadi tamam istedim ya sonra. Bana insanlar para verdikten sonra nasıl olacak? Ben zaten manyağın önde gideniyim, “Bana para da veriyorlar bak, bunu hakketmem lazım” diye iki aya kalmadan sıyırmaz mıyım, sıyırırım. Emre’nin bu kalkıştığı ne zor, ne meşakkat bir iş aslında duygusu çörekleniyor omzuma.

Bu 3 insan hayatın bir lütfu kabilinden benim hayatıma tesadüf edenler. Kimbilir daha kaç insan, kaç oluşum, kaç topluluk var hem dünyayı hem hayatı hem de kainatı tamir etmek, onarmak isteyen.

Yeni Türkü ile başladık (ne güzel bir grup ismidir bu da, isim ile bile masal anlatılabildiğinin en sade kanıtı) onlarla bitirelim. “Baba” kısımlarını “Abla” diye ünleyerek ama. Hülya bize masal olmuş kendini anlatıyor varsayarak…
Ama burda parçayı Oya-Bora’nın Oyas’ı söylüyor ismi ile müsemma sesi ile

*Sulhi Dölek abime, saygıyla

#anavarrza

 

 

Kategori: Hafta Sonu