Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

İkizdere, Saros, Validebağ seni çağırıyor!

Ekoloji aktivistleri ile Gerze, Saros, İkizdere ve Validebağ direnişçileri geçtiğimiz günlerde “Direnişler Buluşuyor: Hukuk Yoksa Meşru Direniş Var” başlığı altında bir araya geldi. Daha önce de Kazdağları Direnişçileri ve İkizdereli’ler mücadelelerini ortaklaştırmak için birlikte hareket ederek deneyimlerini paylaşmış ve taş ve maden ocağı karşıtı kampanyalar yürütmüştü.

Buluşmaya direnişleri başarıya ulaşan Sinop Gerze’li aktivistler nasıl kazandıklarının deneyimlerini ulaştırmak için katıldı. Yakın zamanda Nota Bene Yayınları’ndan çıkan Gerze’de Bir Doğa Mücadelesi – Direniş Günlüğü kitabının yazarı ve direnişin tanıklarından Ferhat Hançer de gözlemlerini aktardı.

Gerze’de ne olmuştu?

Sinop’un Gerze ilçesi Yaykıl Köyü’nde Anadolu Grubu tarafından yapılmak istenen termik santrale karşı bölge halkı 2009-2015 yıllarında büyük bir direniş sergilemiş, direniş sonucu şirket bölgeden ayrılmıştı. Termik santrale karşı direnen köylülerin “bizi öldürmeden bu santrali yapamazsınız” sözleri belleklere kazınmıştı.

Buluşmaya katılan Gerze direnişçileri, başarıda tüm kesimleri bir araya getirebilmenin, kararlı duruşun ve kadınların yüksek katılımının çok etkisi olduğunu söyledi. İkizdere, Saros ve Validebağ’lı yurttaşlar ise Gerze aktarımından çok etkilendiklerini, moral bulduklarını söyleyip kendi süreçlerini anlattılar. Bu direnişlerin süreçlerine değinmeyeceğim çünkü Yeşil Gazete’de ve duyarlı basında ayrıntılı bir şekilde haber oldu zaten.

Meşru direnişin önemi

Hemen her doğa katliamı projesinde hukuksuzluk dizboyu. Geçtiğimiz günlerde yeniden gündeme gelen Finike-Kalkan arası otoban yapımı için gerçekleşen ÇED toplantısındaki usulsüzlük ve Saros’ta ÇED kararları sonuçlanmadan başlanılan inşaat bunun en yakın örnekleri. İkizdere’de ise yurttaşların avukatları bile tespit yapabilmek için vadiye sokulmadı. İki hafta keyfi sokağa çıkma yasağı uygulandı.

Bütün bunlar gösteriyor ki hukuk mücadelesini karşı tarafı köşeye sıkıştırmak için yine de elden bırakmayıp asıl olarak meşru mücadeleyi yükseltmek gerekiyor. O nedenle Kazdağları’ndan Dersim’e, Van’a, Edirne’ye ve Akdeniz’e uzanan mücadeleleri ve deneyimleri ortaklaştırmaya çalışan bu tür çabalar çok kıymetli.

Ne yapmalı?

Öncelikle bu gezegenin sorumlu bireyleri olarak her türlü yaşam ihlalini engellemek gibi bir yükümlülüğümüz var. Doğa savunusunu ekoloji aktivistlerine, hayvanların yaşam hakkını hayvan hakları aktivistlerine bırakma hastalığından vazgeçmek zorundayız. Yaşama karşı bir etik anlayışımız varsa bu her konuyu içermek zorundadır. Böyle bir etik anlayış da bize eyleme geçme zorunluluğu getirir. Herkes her konuda bir aktivist kadar eyleyemeyebilir. Ancak bu yapabileceğiniz bir şey yok anlamına gelmez.

Örneğin bir veya birkaç gününüzü ayırıp sizi desteğe çağıran İkizdere’ye, Saros Körfezi’ne, nöbetteki Validebağ’lıları ziyarete ve desteğe  gidebilirsiniz. Fırsat buldukça da bunu tekrarlayabilirsiniz. Saros Körfezi’nde likit doğalgaz ve petrol taşımacılığı için yapımı başlayan ve doğa harikası Saros’u mahveden limana karşı başlatılan ve ıslak olarak 45 bine Change.org da 125 bine ulaşan imza kampanyasına destek verebilirsiniz. Teknik bilgilerinizi ve yeteneklerinizi paylaşabilirsiniz direnişçilerle. Dahası bu direnişlere katıldıkça hayata farklı bir yerden bakmaya başlayıp ekoloji aktivizmine daha çok zaman ayırmanızın önü açılabilir. Kolektif hareket etmenin ve dayanışmanın yoğunluğuyla eyleme gücünüz artar.

8 Temmuz günü kitabevimi kapatmış eve döndüğümde, sürekli doğa, hayvan katliamıyla birlikte berbat bir hayvan hakları yasası çıktığını öğrenmenin, kadın ve çocuk istismarı haberlerinin etkisiyle bitkin bir haldeydim. Belki de aktivist tükenmişliği yaşıyordum takip ettiğim ve yazdığım şeylerin ağırlığıyla. O arada “Karıncanın Kardeşi Var”(*) mottosuyla hareket eden Karıncalar yaşam savunucuları ağından yukarıda bahsettiğim buluşmanın bilgisi geldi. Hemen katıldım biraz gecikmeli de olsa ve katılımcıların, direnişçilerin heyecanı olumsuz ruh halimi tamamen ortadan kaldırdı. Öyle ya “insanın acısını insan alır.” (**)

*

(*) Karıncalar ağı adını Antalya Finike’de sevgili Ali Ulvi-Aysin Büyüknohutçu’nun taş ve mermer ocaklarına karşı verdikleri mücadelede katledilmelerini anmak için biraraya gelen yaşam savunucularının açtığı “Karıncanın Kardeşi Var” pankartından almaktadır.

(**) Şükrü Erbaş

 

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Bir bayram yazısı: Zulmün ve acının yerini hoşgörünün ve sevginin yarıştığı bir dünya alabilir mi?

Geçtiğimiz günlerin bana göre en akılda kalıcı fotoğrafı Mescid-i Aksa’da çıkan yangını şarkılarla ve danslarla kutlayan Yahudilerin oluşturduğu görüntüydü. Öyle ki, sosyal medyada bolca paylaşılan o anların videosunu izleyen ve konuyu bilmeyen birisi, sallanan bayraklarla dans eden Yahudilerin başlarındaki kipalar olmasa, görüntülerin bir rock konserine ait olduğunu düşünebilirdi.

Sanırım insanlığın ne zaman ve neden bu hale geldiğini sorgulatacak ve hafızalardan silinmeyecek anlardı. Tıpkı Sivas’ta, Madımak Oteli’nde 2 Temmuz 1993’te yaşanan anlar gibi. O anlardan nasıl hafızamıza hiç silinmeyecek fotoğraflar kazındıysa Mescid-i Aksa olayından da benzer fotoğraflar kazındı.

Acıları yarıştırmak

Hemen herkesin zulümden ve acıdan bahsettiği bir dünyada yaşıyoruz. Sorun şu ki, yine hemen herkes sadece kendine ya da kendinden saydığına yapılan zulmü ve onun acılarını konuşuyor. Solcu, sağcı, dinci, milliyetçi, Kürt, Alevi, Ermeni, Rum, Türk, Yahudi, Müslüman… Herkesin anlatacağı bir zulüm, herkesin gözünü yaşartacak acıları var. Peki, bu acıları birbiriyle yarıştırmaktan başka ne yapıyoruz? Ötekinin acısını anlamaya, kendi acımızı ortaya döküp onunkiyle yarıştırmak yerine ötekinin acısını hafifletmek için bir şeyler yapmaya çalışıyor muyuz? Hiç olmazsa ötekinin acısına saygı gösterebiliyor muyuz? Örneğin her yıl 24 Nisan’da Biden ya da Amerikan başkanı her kim ise onun ağzından “soykırım” sözcüğü çıkacak mı çıkmayacak mı diye kulaklarımızı kabartıp, demezse mutlu olup derse karalar bağlamak yerine “Ermeni kardeşim, yaşadığın acıları paylaşıyorum; senin acın benim acımdır” deyip duygudaşlık yapabiliyor muyuz? Üzülerek söylüyorum ki, bir önceki cümlemi okurken aklından “Ama Ermeni çeteler de şöyle yapmış, böyle etmiş” benzeri düşünceler geçirenler ne demeye çalıştığımı anlamaktan çok ama çok uzaktalar.

Ya insanın doğaya zulmü

Zalim olan dünya mı? Hayır, zalim olan dünya değil insan. Ve ne yazık ki insan hem insana hem de doğaya karşı zalim. İnsan, insanları kendi gibiler ve ötekiler diye sınıflandırıyor. Öyle ki, ötekinin sınırları yalnızca inanç ve etnik köken gibi çok bilinen duvarlarla örülmüyor. Oy verilen partiden tutulan takıma kadar ötekileştirmeyi yaşamın doğal bir parçası haline getirmiş durumdayız. Bundan daha önemlisi insan, öteki kategorisine koyduğu herkese karşı içinde büyük bir nefret ve düşmanlık besliyor. Bu nefret, fırsatını bulduğunda Mescid-i Aksa ya da Madımak benzeri vahim olaylarla irin akıtıyor.

Fakat bana göre bütün bunların kök nedeni insanın doğayı ötekileştirmiş olması. Futbol holiganlığını ya da parti yandaşlığını belki ortadan kaldırabiliriz. Ama çözmemiz gereken asıl sorun, binlerce yıl önce unuttuğumuz doğanın sıradan bir parçası olduğumuz gerçeğini hatırlayabilmemiz. İnançlarımızdan üretim sistemlerimize, sosyal ve siyasal yapılanmalarımızdan sanat ve bilime kadar hemen her şey bize doğanın sahibi, efendisi olduğumuzu; özel olduğumuzu ve geri kalan her şeyin bize hizmet etmek için var olduğunu söyledi yüzyıllarca. Bu da insanın doğayla arasına kocaman, aşılmaz duvarlar örmesine, milyarlarca örnekle kanıtlanabilecek doğa sömürüsüne yol açtı. Ne yazık ki bu süreç halen devam ediyor. Duvar örmeyi, öteki demeyi ve ötekini sömürüp ona zulmetmeyi hak gören insan, zamanla, aklı yettiğince kendine benzemediğini düşündüğü her şeyi ve elbette diğer insanları da öteki sınıfına koydu, kendini diğer hepsinden üstün görmeye başladı.

Hayat bayram olsa

Hayatın bütünüyle bayram (bugünlerde yaşadığımız bayram değil elbette) tadında olması mümkün mü? Zulmün ve acının yerini hoşgörünün ve sevginin yarıştığı bir dünya alabilir mi? Neden olmasın? Aslında hem bu yazımda hem de hemen her yazımda bunun nasıl başarılabileceğini anlatmaya çalışıyorum. Bu bir bayram yazısı, daha fazla uzatmayacağım. Sanırım pek çok okur benim hayalci olduğumu düşünecektir. Hayalci olmadığımı söylemeyeceğim. Ama yazımı son günlerde izlediğim sıradan bir Amerikan dizisinde (For Life) duyup not defterime aktardığım bir sözle bitireceğim: Ömrün içinde çözebileceğin sorunlarla uğraşıyorsan küçük düşünüyorsun demektir.

 

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

İkizdere’den Karadeniz’e sömürülen doğa

Karadeniz denilince sanırım ilk akla gelenler yeşil ve yağıştır. Karadeniz’e ülkenin diğer her yerinden daha fazla yağış düşer, üstelik yağışlar dört mevsime yayılır. Ilık sayılabilecek hava koşulları ile birlikte yağışlar Karadeniz’i uçtan uca yeşil yapar. Karadeniz, ilk anda akla pek gelmese de aynı zamanda bir ‘sular diyarı’dır. Bol yağış, eğimli arazi yapısı ve bitki örtüsü Karadeniz’de irili ufaklı binlerce akarsuyu besler. İkizdere’nin adı da iki derenin birleşmiş olduğu yerde kurulmuş olmasından gelir.

 İkizdere Kaymakamlığının internet sayfasında şöyle yazıyor:

İlçe toprakları dağlıktır. Dağlar dar vadilerle parçalanmış olup yüksek kesimlerinde yaylalar bulunur. Başlıca akarsuyu İkizdere’dir. İkizdere üzerinde elektrik üretmek gayesiyle bir baraj kurulmuştur. Dağlar zengin ormanlarla kaplıdır. Başlıca akarsuları İkizdere, Cimil Deresi ve Anzer Deresi‘dir. Dağların doruklarında buzul gölleri vardır.

Akan sular eğimli arazide oluşan keskin kırılmalar nedeniyle büyüklü küçüklü şelaleler de oluşturur Karadeniz’de aynı zamanda. İkizdere’de adları Gürdere, Şalmata, Cimil, Hostaval, Faso ve Manle olan şelalelerin bulunduğunu kaymakamlık sitesinden olmasa da bir gezi sitesinden öğrenebiliyoruz.

Burada hiç düzlük yok ki!

1990’ların sonuna doğru Kaçkar Dağları Milli Parkı ile ilgili bir çalışma amacıyla Çamlıhemşin’deydik. O zamanlar asistandım. Yaylaları, ormanları geziyor, yürümekten yorulduğumuzda ayaklarımızı buzul göllerine sokarak dinlendiriyorduk. Fırtına Vadisi’ndeki geçitlerden birine hâkim bir noktada olan Zilkale’ye de uğramıştık. Kalede restorasyon çalışmaları vardı. Güneydoğulu işçiler çalışıyordu. Onlarla uzunca sohbet ettiğimi hatırlıyorum. Sohbetin bir noktasında, şimdi çok saçma görünse de şu soruyu sordum: “Sizin oralar mı güzel yoksa buralar mı?” Hiç tereddüt etmeden cevaplamışlardı. “Tabii ki bizim oralar.” Ciddiydiler. Nedenini sordum. “Burada hiç düzlük yok ki!” demeleri dün söylenmiş gibi kulağımda.

Karadeniz’de %50’nin altında eğime sahip alanlar düz sayılır, onlardan da çok bulamazsınız. Doğa bu coğrafyayı deniz kıyısından 2 bin-2 bin 200 metrelere kadar ormanlarla kaplamıştır. Hikmet Birand Hoca eşsiz eseri Alıç Ağacı ile Sohbetler’de bu durumu şöyle anlatır:

Kuzey Anadolu’nun klimaksı[1] apaçık görünüyor ki ormanlardır.  Deniz kıyısından dağların doruğuna kadar çeşit çeşit orman birlikleri kıyılarımızı taze, buğulu bir yeşilliğe bürüyor ve söylediğiniz gibi (alıç ağacına hitap ediyor) büyük manzaraya, bozkırlarla çelişen bir şirinlik veriyor.

Birand Hoca’dan sonra çok şey değişti elbette. Başta fındık ve çay tarımı Karadeniz ormanlarına epey zarar verdi. Hem fındık hem de çay bahçeleri yeşil göründüğünden ilk bakışta anlaşılmasa da ormanlar daha güneye ve yükseklere çekilmek zorunda kaldı kıyılardan. Bugün Doğu Karadeniz’de Artvin hariç hiçbir ilin orman alanı oranı %50’ye ulaşmıyor (Artvin: %56, Rize: %46, Samsun: %39, Giresun: %36, Trabzon ve Ordu:%34). Oysa bu oranlar Karadeniz’in batısındaki Kastamonu’da %66, Bolu’da %65. Hatta Muğla’da %68, Antalya’da %56 ve İstanbul’da bile %44. Başta iklim ve arazi yapısı gibi özellikler dikkate alındığında Doğu Karadeniz’de orman alanı oranının %80’in altında olmaması gerekiyor. Ama… Ama tablo maalesef hiç de öyle değil. Karadeniz’in doğası belki de Anadolu’nun en çok zarar görmüş alanlarının başında geliyor.

 Karadeniz’in yeni felaketi: Açgözlü sermaye

 Evet, fındık ve çay tarımı Karadeniz’de ormanlara çok zarar verdi. Yoksul halkın tutunacağı bir daldı fındık ve çay. Milyonlarca hektar orman alanı fındık ve çay bahçesine dönüştü. Ülkenin başka yerlerinde de başka tür tarım alanlarına dönüştü elbette, bu sadece Karadeniz’de olmadı. Fakat şimdi çok daha farklı bir şey oluyor. Açgözlü sermaye saldırdıkça saldırıyor. Dağların, ormanların, derelerin bin bir noktasında bin bir çeşit amaçla iş makineleri çalışıyor. Yeşil Yol’undan HES’lere, madencilikten yaylalara yapılan otellere kadar, birilerinin daha fazla para kazanmasından başka hiçbir yararı olmayan projeler devletin sınırsız desteği ile Karadeniz’in doğasına saldırıyor.

İkizdere’de ortaya çıkan tablo ilk olmadığı gibi, belli ki son da olmayacak. Belli olan bir başka konu da halkın doğasına sahip çıkma kararlılığı. İşte bu kararlılık umutlarımızı ayakta tutuyor. Yalnızca Türkiye’de değil dünyanın neresinde halkın gücüne paranın gücü karşı koyabilmiş ki uzun süreli olarak? O güç elbet yıkılacak, belki biraz daha canımız yanacak, belki toprağımız, ormanımız, suyumuz, kuşumuz, böceğimiz biraz daha zulüm görecek ama o güç yıkılacak. Bunun başka bir yolu yok.

İkizdere’nin adı Osmanlı zamanında Kura-i Seba’ymış. Yedi Köy anlamına geliyor. 1916-1918 arasında iki yıl Rus işgalinde kalmış. Yedi düvel (devlet) topuyla tüfeğiyle saldırdı zamanında bu halka, kazık çakacaklarını sandılar, boylarının ölçüsünü alıp kaçtılar. Parasının gücüne güvenenler de kazık çakacaklarını sanıyorlar. Çakamayacaklar!

*

[1] Ekolojik koşullara göre şekillenmiş doğal bitki örtüsü

Kategori: Hafta Sonu

DoğaKoronavirüs SalgınıManşet

CHP’li Biçer: İktidar izolasyon ortamında yangından mal kaçırmaya çalışıyor

CHP Doğa Haklarından Sorumlu Genel Başkan Yardımcısı Gülizar Biçer Karaca, tüm dünyanın Covid-19 virüsüne karşı mücadele ederek seferberlik ilan ettiği bir dönemde Türkiye’de doğa hakkı ihlallerinin hız kesmeden devam ettiğini söyledi. Biçer Karaca  “Tüm dünyada salgından çıkarılan anlam doğa ile uyumlu bir yaşam iken, bazıları bu krizi fırsata çevirmeye çalışıyor” dedi.

‘Cerattepe’yi unutmadık’

Artvin Valiliği’nin 15 Temmuz 2016 sonrasında OHAL Kapsamında ardı ardına duyurduğu yasakları hatırlatan CHP’li vekil, şunları söyledi:

“Tüm ülke sosyal izolasyon içerisindeyken, yangından mal kaçırma deyimini akla getiren idari düzenleme ve eylemlerle karşılaşıyoruz. AKP iktidarı sokakların, meydanların tenhalaştırılmasını fırsat olarak mı görüyor şüphesinden kendimizi alamıyoruz. Nitekim, OHAL uygulamaları kapsamında, Artvin’de Cerattepe direnişi kırmak için birbiri ardına alınan eylem yasaklarının, madenci firmanın Cerattepe yarattığı tahribatlara karşı toplumsal muhalefeti nasıl durdurduğunu deneyimledik. Benzer uygulamaların tekrar vücut bulmaması, toplumsal mücadelenin #evdekal kampanyasına uyum sağlamasının hükümete her istediğini yapabilme hakkı tanımadığını vurgulamak istiyoruz. “

Koronavirüse karşı tüm ülkede hayata geçirilmeye çalışılan izolasyon tedbirleri sürerken, Biçer-Karaca’nın tespit ettiği hükümetin kimi girişimleri ve CHP’nin talepleri şöyle:

Odabaşı Köprüsü, Mimar Sinan tarafından 16. yüzyılda Osmanlı’nın sefer güzergahında inşa edildi. Kesme taştan yapılan, 39 metre uzunluğunda, 5 metre 35 santimetre genişliğindeki köprü, elips şeklinde üç yuvarlak kemerden oluşuyor. Fotoğraf: Sözcü

Kanal İstanbul için ihale yapılacak

Kanal İstanbul’un etki alanında kalan tarihi Odabaşı ve Dursunköy köprülerinin taşınması ve yeniden inşası için 26 Mart Perşembe günü ihale düzenlenecek. Birçok kamu hizmetinin askıya alındığı, yargı mercilerine başvuru sürelerinin dahi durdurulduğu dönemde, kamu kaynaklarını bu ihaleye harcamanın maksadı nedir? Derhal bu ihale ertelenmeli, kamu kaynakları ve bütçeleri sağlık için, halk için kullanılmalıdır.

Doğal alanlar yapılaşmaya açılıyor

16 Mart’ta yayınlanan yönetmelik değişikliği ile koruma altındaki doğal alanların yapılaşmaya ve yüksek yoğunluklu faaliyetlere açılması planlanıyor. Hükümet, bir yandan doğal sit olarak ilan ettiği bölgeleri merkezi hamlelerle yönetimi altına alıyor, yönetmelik ve ilke kararları ile bu alanları yapılaşmaya açmaya çalışıyor. Sorduğumuzda ise bunun adının koruma olduğunu söylüyor.

İngilizlerle nükleer anlaşması

EÜAŞ’ye ait yurt dışında faaliyet gösteren EÜAŞ International ICC, İngiliz şirketi Rolls-Royce ile kompakt nükleer güç santrallerinin teknik, ekonomik ve hukuki uygulanabilirliği ile birlikte üretim imkânlarını değerlendirmek üzere bir mutabakat zaptı imzaladı.

Salda’da inşaat başladı

Millet Bahçesi ihalesini alan firma, inşaat faaliyetlerine başladı. Firma, Salda Gölü çevresine konteynerler getirdi, beyaz çizgilerle bazı alanlar belirledi.

Hemşin’de TOKİ yıkımları

Rize Hemşin’de, kamulaştırma kararı iptal edilen taşınmazlarla ilgili Acele Kamulaştırma kararı alınmıştı. Hemşin Belediyesi ve TOKİ, Acele Kamulaştırma işlemleri kapsamında henüz tescil ve bedel tespiti yapılmadan taşınmazlar yıkılmaya çalışıyor.

Kategori: Doğa