Hafta SonuKöşe YazılarıManşet

Anne sütü neden antikapitalist bir direniş hattıdır

Dünya Sağlık Örgütü’ne göre, beş yaş altı çocukların ölüm sebeplerinin yüzde 11.6’sı anne sütüyle beslenmemek. Anne sütü, her yıl 800 bin çocuğun hayatını kurtarabilir. Örgütün tavsiyesi, eğer mümkünse iki yıl ve hattâ daha uzun süre anne sütüne devam etmek.

Ne acı ki bu çok basit gözüken faaliyet çeşitli şekillerde ve çok etkili yöntemlerle engelleniyor. Çok uluslu şirketler, en başta da Danone ve Nestlé saldırgan yöntemlerle kendilerine hemen her ülkede pazar yaratmaya uğraşıyorlar. Bunun için reklâmlar hazırlıyor; ardı arkası kesilmeyen kampanyalar düzenliyorlar. Ancak uyguladıkları asıl yöntem, doktorları-hastaneleri bağlamak. Şöyle bir örnekle ne kastettiğimi anlatayım: Kendi kızımın doğumunun üstünden daha 24 saat geçmemişken bir doktor ve iki hemşire hastanedeki odamızı basmıştı. Bize, bebeğin sarılık değerlerinin eşiğin üstünde olduğunu, Azade’yi ya yirmi dört saat küveze (yapay ışık altına) koymak durumunda olduklarını yahut mama takviyesi gerektiğini söylemişlerdi. O ânı unutmuyorum. Doktorun cümleleri daha bitmemişken hemşirelerden biri mama paketini açmıştı bile. En çok da yaşadığım çaresizliği ve endişeyi hatırlıyorum. İki zor yoldan birini seçmek durumundaydık ve mama elbette ki daha kolay bir çözümdü. Kelime edememiştik. Azade bir kaşık aldı, sonra reddetti. Biz o noktada yan çizdik. “Bir düşünelim, bir araştıralım,” dedik. Doktor tahammülsüzdü, kızdı: “Cahil misiniz? Bilim bu! Nesini düşüneceksiniz?” Hakareti yuttuk, araştırdık. Başka hastanelerin başka eşik değerleri belirlemiş olduğunu; farklı ülkelerde bambaşka değerler tavsiye edildiğini öğrendik. Korkacak bir durum yoktu aslında; ama biz korkutulduk. Zira, yine sonradan öğrendik ki, ilk yirmi dört saatte mama verildiği takdirde çocukların önemli bir bölümü emmeye devam etmiyor. Şeker içerikli mamalar bebeğe daha tatlı geliyor.

Şirketlerin doktorları-hastaneleri bağlaması

Doktorların-hastanelerin bağlanması derken bunu kastediyorum. Sonradan bu işin peşine düştük. Bu şirketlerin doktorlara ve hemşirelere “eğitimler” verdiğini, otellerde ağırladığını-gezdirdiğini ve hattâ doktorların bir kısmının akademik kariyerlerinin ilaç-mama şirketlerinin finansmanı ile mümkün olduğunu öğrendik. 2013 yılında İngiliz The Independent gazetesinin ilk sayfasında Danone’nin mama markası Milupa’nın Türkiye’deki büyük bir skandalı afişe edildi.

O haberin hazırlanmasında eşim ve ben bilfiil çalıştık. Olay özetle şuydu: Milupa, 6-36 arası bebeklerin her gün 500 ml. süt ihtiyacı olduğunu iddia eder, buna yönelik dev bir kampanya düzenler. (0-6 ay arası bebeklerin ihtiyacının ise 750 ml. olduğunu söylerler, ama belli ki kampanyanın asıl hedefi 6 ay sonrasıdır.) Görünürde kulağa hoş gelen bir sloganları vardır: “Biz, anne sütünü destekliyoruz.” Fakat devamı şöyle: Ama eğer çocuğunuz kâfi miktarda süt almıyorsa, beyin gelişimi durur; şu olur, bu olur. Bu yolla anne-babaları takviye ürünlere yönlendirirler. 500 ml. yalanını da UNICEF’in tavsiyesi olarak lanse ederler.

Yalan diyorum; çünkü UNICEF’in böyle bir beyanı yoktur. Gazeteci Melanie Newman UNICEF’le temasa geçtiğinde bunun külliyen uydurma bir sayı olduğunu, her çocuğun farklı bir ihtiyacı olduğunu, önemli olanın miktar değil muhteviyat olduğunu söylerler. Anne sütünün (az-çok) her durumda daha iyi olduğunu beyan ederler.

43.tigersAptamil, bu kampanyayı hazırlarken doktorları ve hemşireleri kullanır. Gelen annelerin sütleri ölçülür, ortalamalar alınır. Türkiye’de kadınların ekseriyeti yarım litreden (500 ml.) az süt vermektedir (330 ml. civarında); ama bu aslında bir sorun değildir. Yine de şirket tarafından sorun olarak pazarlanır. Yarım litre bile ince ince düşünülmüştür o anlamda. Web sitelerinde hiçbir bilimselliği olmayan testlerle kadınların verdikleri süt miktarını ölçerler. Emzirme süreleri ve sıklığı üstünden tahminî rakamlar üretirler. Testi birkaç kez de ben çözdüm. Günde saatlerce emzirdiğinizi işaretlemediğiniz müddetçe sonuç hep aynı çıkıyordu: “Eksik var, buyrun şu ürünümüze…”

Haberin hazırlanma aşamasında Sağlık Bakanlığı’na, doktorlara, Türk Millî Pediatri Derneği’ne, Migros’a vesaire kuruma yazıp görüşlerini sorduk. Bunlar kampanyaya destek olmuşlardı. “Ne diyorsunuz,” dedik. Çoğu ya hiç cevap vermedi ya da yuvarlak cümlelerle (biz kurum olarak anne sütünü hep desteklemişizdir vs.) olayı geçiştirdi. Hattâ bir doktor, kendi iç yazışmalarının kullanılmasının (kampanyayla ilgili çatlak sesler çıkaranlar olmuş, bunlar elimize geçmişti) uygun olmadığını beyan edebilmiş, bizi bu konuda bilgilenmemiz için UNICEF’in harcıâlem bilgilerinin olduğu sayfalara yönlendirmişti.

En çok kanıma dokunan da bütün bunların bir eğitim/aydınlatma misyonuyla yapılıyor olması oldu. O dönem (2013 öncesi) yine Danone’nun sahibi olduğu Carrefour zincirlerinde annelere güya eğitim verilir. Türkiye’nin her yerinde… Kızımı alıp birine katıldım. Bir diyetisyen az beslenmenin yaratabileceği sorunları anlattı uzun uzun, ardından bir başkası şirketin ürünlerini tanıttı. Sunumun sonunda yanlarına gidip dostane bir tavırla verdikleri eğitimle ilgili izlenimlerini sordum. Güneydoğu’daki kadınlardan şikayetçiydiler. Anlamıyorlarmış, cahillermiş. “Onları iki tur eğitmek gerek,” dedi ekipten biri. “Önce cahil olduklarına ikna etmek, ardından beslenme eğitimi vermek lâzım.”

Buradaki katmerli sorunların, bilindik ırkçılığın muhasebesini okuyucuya bırakıyorum. Peki bu haber çıktıktan sonra ne oldu? Şu: Ceza alan olmadı, yasal bir süreç işlemedi. Bunun yerine bazı gazetelerde reklâm kokan haberler çıktı. Independent’da çıkan haberin anlaşılması güç bir özeti verildi, ardına (kimi zaman haberden daha uzun) Danone-Türkiye’nin kamusal hizmetlerini, bu konudaki duyarlılığını anlatan resmî bir açıklama eklendi. Bir süre sonra kampanya geri çekildi; yerine “annelere süt” adıyla yeni bir kampanya başlatıldı. Hayat devam etti.

Tigers

Bütün bunları bağlayacağım yer bir film. Bu sene İstanbul Film Festivali’nde gösterilen Kaplanlar (Tigers) isimli film, Nestlé mamalarının 1990’larda Pakistan’da çocuk/bebek ölümlerine yol açan skandalını anlatıyor. Film bir mama mümessilinin (ismi Ayan) hikâyesi etrafında örülmüş. Doktorların birtakım hediyelerle (yani aslında rüşvetle) nasıl ikna edildiği anlatılıyor. Mümessiller öyle “iyi” çalışıyorlar ki doktorların ailelerinden özel zevklerine kadar her konuda bilgi topluyorlar önce. Ardından yarı arkadaşlık yarı iş şeklinde yürüyen bir ilişki kuruyorlar. Maksat, o hastaneden çıkan tüm annelerin mama kullanmasını sağlamak.

45

Ancak filmdeki mümessil Ayan, mamanın ölümlere yol açtığını öğrenince işi bırakır, şirkete savaş açar. Bekleneceği üzere tehdit edilir, korkutulur, para teklif edilir. İş en sonunda uzun ve dolambaçlı bir hukukî sürece yuvarlanır. En iyi avukatların en pis yöntemlerle iş yaptığı bir alandır bu. Ayan’ın inanılırlığı sorgulanır, karakter infazı yapılır. Kısmen de başarılı olunur; zira uzun bir süre bu önemli olay, Ayan’ın aslında içten pazarlıklı olup olmadığı üzerinden tartışılır. Ayan, Pakistan’da can güvenliği kalmadığı için yedi sene Pakistan’a dönemez, ailesiyle görüşemez.

https://youtu.be/aoePGQumTq4

Nestlé’nin resmî sitesinde konuyla ilgili bir açıklama var. Özetle “olay çarpıtılmıştır, bu çalışanımız kötü niyetlidir” deniyor. Hayat devam ediyor. Bu da bahsi geçen şirketlerin geçmiş sicili için bakınız.

Bu şirketlerin her şeye rağmen bir ihtiyaca cevap verdiği söylenebilir. Kısmen doğru. Ancak hiçbir ihtiyaç bu korkunç pazarlama tekniklerini haklı çıkarmaz. Üstelik bu ihtiyaçların piyasa dışı yöntemlerle çözülebildiği başka uygulamalar hâlâ varken. Evet, süt anneliği! Piyasa toplumu bizi anti-sosyalleştiriyor. Piyasa dışı sosyal ağlar yok ediliyor. Yerine, yolu piyasadan geçen başka ilişkiler tesis ediliyor. Duygusal bir dönüşüm bu aynı zamanda, her mevziye saldırılıyor. O yüzden günümüzde süt anneliği kimileri için (sebep hijyen olur, güvensizlik olur) uzak bir mazi hâline gelmiş durumda.

Dahası, annelerin korkutularak mamaya yönlendirilmesinden evvel denenebilecek başka yollar var. Sütü ilk anda gelmeyen annelere yönelik emzirme eğitimlerini yaygınlaştırmak mesela. Bu konuda o kadar çok teknik var ki… Çoğu zaman işe de yarıyor üstelik. Bu işler, pazarlamaya harcanan akıl almaz paraların çok daha azıyla yapılabilir. Eğer hiçbiri olmuyorsa belirli sınırlar dahilinde mama kullanılabilir, neden olmasın? İşin aslı, bu gıdaların pazarlanmasıyla ilgili hâlihazırda uluslararası yasalar var. Şurada.

Daha fazlası da mümkün. Bu mamûlün sosyalleştirilmesi, yani şirketlerin elinden alınması, reklâmın yasaklanması, standart paketlerde satılması gibi uygulamalar hayata geçirilebilir.

Toparlıyorum. Bu ufak vaka bile piyasa dışı sosyal ağların nasıl hayal edilebileceği üzerine ilham verici bir örnek sunuyor. Daha büyük değişimlerle ilişkilenebilecek birtakım direniş mevzileri ortaya çıkarıyor. Süt meselesi, neden böyle bir toplumda yaşamanın bu kadar boğucu olduğunu gösteriyor.

Bahsettiğim filmin bir gösterimi daha var. Vaktiniz varsa gidin, çünkü film benim anlattığımdan çok daha güzel.

Filmi izlemek isteyenler için: 18 Nisan 2015 / 21:30 / Beyoğlu Sineması

44.Ozan-Zeybek-Yesil-Gazete

 

Sezai Ozan Zeybek

Kategori: Hafta Sonu

ManşetSağlık

Danone, anne sütü ile rekabet mi ediyor? Danone skandalının Türkiye ayağı

Dün ilk kısmını yayınladığımız ve Independent Gazetesinde yer alan Melanie Newman – Oliver Wright imzalı özel haberin ikinci kısmını, yine Sezai Ozan Zeybek‘in çevirisi ile sizlerle paylaşıyoruz

* * *

“EĞER BEBEĞİNİZİN YETERİNCE BESLENEMEDİĞİNİ DÜŞÜNÜYORSANIZ BİZİ ARAYIN…”: DANONE’NİN TELAŞLANDIRMA AMAÇLI PAZARLAMA STRATEJİSİ

Türkiye’deki anneler ve babalar, Danone bebek maması satışlarını büyük oranda arttıran pazarlama kampanyalarına maruz kalıyorlar.

Mayıs 2011. Sezai Ozan Zeybek ve Hilâl Alkan Zeybek’in ilk çocukları Azade‘nin doğumundan henüz birkaç saat dahi geçmemiş. Danone’nin sahibi olduğu Bebelac, cep telefonlarına kendilerine sormadan mesajlar göndermeye başlamış.

paylaşmak için tklynz / click for to share

“İlk birkaç hafta gönderdikleri mesajlar gayet faydalıydı. Mesajların içeriğinde bebek mamasından bahsedilmiyordu. Anne sütünün önemi anlatılıyordu. Zamanla mesajlar değişmeye başladı,” diyor Sezai Ozan. “Bizi yetersiz beslenme konusunda uyaran mesajlar atmaya başladılar. ‘Eğer bebeğinizin yeterince beslenemediğini düşünüyorsanız, danışma hattımızı arayabilirsiniz’ temalı mesajlar.

Genç çifte gelen bebeğe yönelik uyarılar sonraki aylarda da devam etti. Ozan Zeybek: “Altıncı aydan sonra bebeğin 500 ml. süt ihtiyacı olduğunu söyleyen bir mesaj aldık. Eğer anne, bu sütü veremiyorsa, destek sütü kullanmamız tavsiye ediliyordu. Destek hattını hiç aramadık, ama telefonumuza mesajlar gelmeye devam etti. Çok rahatsız ediciydi.”

Zeybek çifti, uluslararası yiyecek şirketi Danone’nin dev ebatlı ve bir hayli başarılı kampanyasının ulaştığı birsürü insandan yalnızca ikisi. Danone Türkiye’deki Milupa, Aptamil ve Bebelac markalarının sahibi.

Bu kampanya ile altı aydan büyük bebeklere her gün 500 ml. anne sütü verilmesi tavsiye ediliyor ve eğer verilemiyorsa mamaya geçilmesi gerektiği söyleniyor. Kampanya sayesinde Danone’nin Türkiye’deki bebek maması satışları son yıllarda çarpıcı oranda arttı. Fakat bu yüzden pek çok anne hiç gerek yokken toz mamaya geçmek durumunda kaldı.

The Bureau of Investigative Journalism [Araştırmacı Gazetecilik Bürosu], İstanbul’da 12 Mayıs’ta Bebek Dünyası isimli mağazada verilen bebek beslenmesi hakkındaki ücretsiz seminere katıldı. Danone’den bir beslenme uzmanı burada yeterince süt ememeyen çocuklara mama önerdi ve eşantiyon Aptamil ürünleri dağıttı. Beslenme uzmanı şöyle dedi: “Dünya Sağlık Örgütü ile işbirliği içinde bu seminerleri bütün bir yıl boyunca veriyoruz. Sağlık Örgütü’nün dediği şu: İlk altı ayda bebeklere günde en az 750 ml. anne sütü ya da destek sütü verilmeli.  6-36 ay arasındaki miktar ise gene en yaz yarım litre anne sütü veya destek sütü…”

Bir Danone iştiraki olan Numil’den gelen açıklamaya göre, kampanyanın ilk zamanlarında 19 bin annenin % 71’i 500 ml.’den daha az süt verdiğini söylemiş. Web sitesinde bu annelerin mamaya geçmeleri tavsiye ediliyor.

Pek çok uzmana göre bir bebeğin annesinden ne kadar süt emdiğini bulmak bir hayli zor. Dundee Üniversitesi’nde Anne ve Bebek Sağlığı Profesörü olan, aynı zamanda UNICEF-Birleşik Krallık’ın yönetim kurulunda bulunan Mary Renfrew şu açıklamayı yaptı: “Bir annenin ne kadar süt verdiğini bulmaya yarayan, bilimsel olarak geçerli bir internet testi, bizim bildiğimiz kadarıyla, yok.” Renfrew sözlerine şöyle devam etti: “Anne sütünün içeriği yaşa ve bebeğin hangi aşamada olduğuna göre değişir. Hattâ gün içinde bile değişiklikler gösterir. Yani günün bir noktasındaki 50 mililitrelik sütün içeriği, günün bir başka zamanında aynı anneden gelen 50 ml.’lik sütün içeriğinden bir hayli farklı olabilir. O yüzden sabit bir miktar belirlemek saçma. Ayrıca sütün miktarını doğru ölçmek de bir hayli zor bir iş.”

Danone kampanyası hakkında endişelerini dile getiren başka uzmanlar da var. Ankara’daki Dr. Sami Ulus Kadın Doğum, Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Eğitim ve Araştırma Hastanesi’nden (ülkenin en büyük çocuk sağlığı birimlerinden biri) Doktor Gonca Yılmaz, “annelerin kendi sütlerinin yeterli olup olmadığından şüphelenmeleri, anneleri etkiliyor,” dedi.

Anne sütünün miktarını veya kalitesini sorgulayan her türlü tavsiye tartışmaya yol açacak nitelikte. Uluslararası ölçekte yapılmış pek çok araştırmaya göre annelerin süt vermeyi kesmelerinin en önemli sebebi, verdikleri sütün bebeğin ihtiyaçlarına yetmeyecek olmasından korkmaları.  1970’lerdeki bebek maması skandalında da mama şirketleri, “anne sütü yetmiyorsa ürünümüz açığı kapatır” sloganı yüzünden eleştirilmişti.

Danone’ye göre bu kampanya süresince annelerin tahminine dayanarak hesaplanan ortalama süt miktarları 214 ml’den 337 ml’ye yükselmiş. Ancak bu bulguların detayları kamuoyu ile paylaşılmıyor.

Türkiye’de dört aylık bebekler için aynı zamanda yarı katı gıdalar da satan şirket, ilk altı ay boyunca emzirilen bebeklerin oranındaki % 17’lik artışta paylarının olduğunu iddia etti. Numil yöneticileri ardından şöyle dedi: “Danone’nin küresel politikalarının bir parçası olan Numil, Dünya Sağlık Örgütü’nün belirlediği çerçeve doğrultusunda ilk altı ay boyunca yalnızca anne sütü öneriyor.”

Türk Millî Pediatri Derneği de kampanyanın destekçilerinden

Danone’nin daha önce beraber çalıştığı Türk Millî Pediatri Derneği de kampanyanın destekçilerinden. Yaptıkları açıklamada üç yıldır Danone ile beraber çalıştıklarını söyleyen yetkililer, “yıllar içinde Danone’nin (Numil’in) temel hedefinin, bebeklere verilen anne sütünü arttırmak olduğunu gördük,” dediler.

Danone kampanyası ile amaçlananlar ne olursa olsun, kampanyanın mama satışlarına katkısı dikkat çekici. Geçen senenin sonu itibariyle [2012] Numil, Avrupa’da bebek maması satan Danone şirketleri arasında en başarılısı olmuş. Numil’in genel müdürünün açıkladığı geçen seneki büyüme oranı % 26. Buna rağmen Danone, anne sütü ile rekabet etmedikleri konusunda ısrarcı. Şirkete göre büyüme rakamlarının sebebi, ebeveynlerin pirinç unu gibi uygun olmayan gıdalar yerine mama kullanmaya başlamaları.

Gene de bu şirketin uygulamaları Sezai Ozan Zeybek gibi ebeveynlerin gözünü açmış durumda. Şöyle diyor Zeybek: “Medyayı, mağaza zincirlerini, hastaneleri, doktorları kullanıyorlar. Türkiye’nin her şehrinde seminerler düzenliyor ve güya ebeveynleri eğitiyorlar. Buna karşılık yetkililer ‘yorum yok’ diyor. Bir baba olarak bunu gerçekten kabul edilemez buluyorum.”

Konu ile ilgili ilk haberimiz: yesilgazete.org/blog/2013/06/29/ozel-haber-nestlenin-ardindan-aptamili-ureten-dononede-de-anne-sutu-skandali/


Haberin orjinal metni için independent.co.uk/

Haber: Melanie Newman / Independent

Çeviren: Sezai Ozan Zeybek

(Yeşil Gazete, Independent)

 

Kategori: Manşet

Yeşeriyorum

“Bebekler kime emanet?” Anne sütü, mama endüstrisi ve cinsiyetçi ayrımlar – Sezai Ozan Zeybek

Ozan Sezai Zeybek

Bebeklerin emzirilmesine dair İngiltere’den bir istatistikle başlayalım: Doğum yapan her 10 kadından 8’i bebeğini anne sütüyle beslemek istiyor. Ancak doğumun üstünden bir hafta geçtiğinde kadınların yalnızca yarısı bebeklerine sadece anne sütü vermeye devam ediyor. Bu sayı bebek 40 günlük olduğunda %20’ye, 4 aylık olduğunda %7’ye, 6 aylık olduğunda ise %1’in altına düşüyor (1). Diğer bir deyişle, doğumdan sonra kadınların büyük çoğunluğu çocuklarını emzirmek istediklerini söylese de pek azı bunu gerçekleştirebiliyor.

Benim tahminim, emzirme oranlarının Türkiye’de hâlâ daha yüksek olduğu yönündeydi; yanılmışım. Unicef’in verilerine göre Türkiye’de ilk altı ayda sadece anne sütüyle beslenen çocukların oranı yalnızca % 1.3. (2) Uzman Doktor Füsun Çelikkol’un internette dolaşan bir yazısı Türkiye’de doğumdan sonra ilk bir saat içinde bebeklerin %50’sinin, 0-3 aylık bebeklerin ise ancak %9.4’ünün sadece anne sütü ile beslenmekte olduğunu söylüyor. (3) Eğer öyleyse durum İngiltere’den çok farklı değil. Demek ki Türkiye’de de kadınların emzirmeye devam etmesinin önünde ciddi engeller var. Bu yazıda, bu engeller üstünde duracağım.

Evvela, kızım Azade doğduktan sonra yaşadığımız süreci paylaşmak istiyorum. Mama şirketlerinin, bizim iznimiz olmadan sürece nasıl dahil olduklarından bahsedeceğim. Azade, Kadıköy’de Medical Park Hastanesi’nde doğdu. Hastanenin adını bilhassa veriyorum; zira onlar da bizim özel bilgilerimizi, mesela telefon numaralarımızı, iznimiz olmadan birtakım şirketlere paslamakta beis görmediler. Doğumdan hemen sonra, büyük uluslararası şirket Danone’nin mama markası olan Bebelac, bize cep telefonu mesajları göndermeye başladı. İlk mesajlar rahatsız edici değildi. Bebek için anne sütünün gerekli olduğunu yazıyorlardı. “Ancak” diyordu mesajların devamı, “bebeğinizin yeterince beslenemediğini düşünüyorsanız Bebelac’ın danışma hattını arayabilirsiniz”. Tuhaflık belki de burada başlıyor: Bebeğin beslenmesiyle ilgili bir sıkıntı yaşadığımızda neden bir mama şirketinin danışma hattına yönlendiriliyoruz?

Biz gene de ilk zamanlar mesajları okuyup geçtik, üstünde durmadık. Zaten ilk 2 hafta gelen mesajlarda “mama” lafı bile geçmiyordu. Birtakım temel bilgiler ve tavsiyeler gönderiliyordu sadece. Üstelik mesajların bir kısmı gerçekten faydalıydı. Bebelac, sanki bir tür sosyal hizmet görevi ifa ediyordu. Sonra durum elbette değişti. Üçüncü haftadan itibaren şirket kendi mamalarını pazarlamaya başladı. İşin en kötü tarafı, şirketin temel pazarlama stratejisi, kadınlara kendilerini “yetersiz” hissettirmekti. Gelen mesajlardaki “endişe”, “sorun”, “az beslenme” vurgusu arttı.

Zaten doğum sürecinde bilhassa kadınlar son derece kıyıcı bir endişeye maruz kalıyorlar. Herkes ama herkes mutlaka bir endişesini dile getiriyor: aile büyükleri, gelen misafirler, doktorlar, yoldan geçenler… Mama şirketleri de işte bu endişeyi kullanmayı hedefliyor: “Ya çocuk yeterince doymuyorsa!”

Özel hastaneler de aynı oyunun içinde. Yeni doğum yapan kadınların bilgilerini mama şirketlerine peşkeş çekmekle kalmıyor; aynı zamanda kendileri de bu korku ve endişe kültürünü yaymaya devam ediyorlar. Daha Azade’nin doğumunun üstünden 24 saat geçmeden Medical Park’ın doktorları Azade’ye bebek maması vermemizi, çünkü çocuğun iyi beslenemediğini söylediler. Azade’nin sarılık değerlerinin yüksek olduğunu söyleyerek bizi korkuttular. Hemşireler ellerinde mamalarla odamızı bastı. Sonra başka bir hastanede riskin onların bizi korkuttuğu kadar büyük olmadığını öğrendik. Üstelik hemen her bebekte görülen fizyolojik sarılığın düzelmesinde bebeğin kilo alması kadar etkili başka yöntemler de mevcut.

Kısaca mama şirketleri, anne sütü ile rekabet ediyor ve kendi ürünlerini pazarlayabilmek için doktorlarla, özel hastanelerle, devlet kurumlarıyla ve hatta uluslararası sağlık örgütleriyle bağlantılı şekilde çalışabiliyor. Pekçok ülkede anne sütü neredeyse “demode” olma noktasına geldi. Dünya Sağlık Örgütü yakın zamanda duruma el atıp bebeklere 6 ay sadece anne sütü verilmesini ve emzirmeye en az bir yaşına kadar devam edilmesini tavsiye eden kararlar yayınladı. Ancak görünen o ki şirketlerin bu çok kârlı sektörden vazgeçmeye niyetleri yok. Çeşitli şekillerde kadınların en baştaki emzirme niyetlerini bozguna uğratmayı başarıyorlar. En azından sayılar böyle söylüyor.

Güya geri kalmış İran bu konuda çok daha başarılı bir örnek sunuyor bize. Bebek mamaları marketlerde-pazarlarda değil, eczanelerde doktor reçetesiyle satılıyor. Daha önemlisi, bebek mamalarının ambalajları standart; yani ürünler markasız. Bu sayede, bebeklerin beslenmesi şirket rekabetine, piyasa müdahalesine kapalı tutulmuş oluyor. Burada bir noktanın altını çizmek gerekiyor: Ekonomik ilişkiler serbest piyasa dışında başka pekçok biçim alabilir. İran’da bebek mamasının ticareti yapılıyor mu? Evet, yapılıyor. Ama ufak bir düzenleme ile hayati önemdeki bir mevzunun şirketler tarafından istismar edilmesi engelleniyor. Bebeklerin beslenmesi, önceliği kâr etmek olan şirketlere teslim edilmemiş oluyor.

Emzirmenin önünde daha pekçok engel var. Bunların bir kısmı çalışma koşulları ve şehir düzenlemesiyle ilgili gayet somut engeller. Önce çalışma koşullarına bakalım: İş kanunundaki düzenlemelere göre kadınlar, doğumdan önce ve sonra sekizer haftadan toplam on altı hafta doğum izni alabiliyorlar (İş Kanunu Md. 74). Yani çalışan kadının çocuğunu emzirmesi için verilen süre toplam 2 ay. Eğer kadın isterse doğumdan 3 hafta öncesine kadar çalışmaya devam edebiliyor, çalıştığı süre izin olarak doğum sonuna ekleniyor. Bu takdirde doğum sonrasındaki süre 13 haftaya çıkıyor; yani 3 aydan biraz fazla. İsteyenler bu sürenin sonunda 6 ay daha ücretsiz izne çıkabiliyor; ancak pekçok özel şirket bu duruma hoş bakmıyor. 6 ay daha çocuklarıyla kalmak isteyen annelerin kariyeri belirsizliğe yuvarlanıyor.

Yasada öngörülen süt izni ise şöyle: “Kadın işçilere bir yaşından küçük çocuklarını emzirmeleri için günde toplam (1,5) bir buçuk saat süt izni verilir. Bu sürenin hangi saatler arasında ve kaça bölünerek kullanılacağını işçi kendisi belirler. Bu süre günlük çalışma süresinden sayılır” (İş Kanunu Md.74).

Kağıt üstünde harika! Ancak mesela benim çalıştığım kurumdaki (İstanbul) hiçbir anne bu iznini kullanamamış; çünkü zaten eve gidip gelmek için trafikte geçen süre bir buçuk saat.  Bebekler günde 4-5-6 kez emebiliyor; öyle düşünün!

Anneler, özellikle ilk yıllarda kariyerleri/geçimleri ve bebekleri arasında bir seçim yapmaya zorlanıyor. (Pekçok erkek için bu konu gündeme bile gelmiyor elbette!) Şirketlerin ve devletlerin ağızlarından düşürmedikleri “insan odaklı kurumlar/ yaklaşımlar” konu bebek olunca unutuluyor belli ki…

Şehir düzeni ve kültürel teamüller emziren anneler için ayrı bir sorun. Bir kere, Türkiye’de emziren kadınların dışarı çıkması hiç kolay değil. Pekçok mekanda emzirme odası yok. Sokakta emziren kadın görmek ise zaten mümkün değil; emzirmek sanki kuytu bir köşede, gizlice yapılması gereken bir faaliyet. Oysa bu, mesela diğer bir “geri kalmış” ülke olan Suriye’de böyle değil. Oranın kadınları emzirmekle barışık; emziren kadının göğsü bir utanç kaynağı olarak telakki edilmiyor. Sokakta, otobüste, parkta bebeğini emziren birçok kadın görmek mümkün. Kadınlığın bazı hallerine Suriye’de daha fazla müsamaha gösterildiğini, kadınların en azından bu anlamda daha “özgür” olduklarını söyleyebiliriz.

Güzellik/cinsellikle ilgili sektörler kadınlar üstünde ayrı bir baskı kuruyor. Göğüslerin sarkması, kadının daha az talep edileceği korkusunu yaratıyor; çünkü bugün hemen her toplumda çocuksuz, zayıf kadın bedeni son derece erotize edilmiş durumda.

Dildeki ufak değişimler, alışkanlıklar ve semboller bile son derece önemli; çünkü mama reklâmları tam da bu alanları istila ederek işe başlıyor. Bebek gıdası denince anne sütünü değil mamayı çağrıştıracak birçok sembolle kuşatılmış durumdayız. Şöyle bir düşünün: Bebek beslemenin en çok kullanılan sembolü bir biberon. Mağazalarda, havaalanlarında, devlet kurumlarında “biberon” figürü görüyoruz hep. Başka bir sembol düşünülemez mi? Kucağında bir bebek taşıyan anne mesela… Amaç, bebeği beslemenin asli şekli olarak biberonu değil anne sütünü vurgulamak.

En baştaki istatistiğin gösterdiği gibi, İngiltere’de çocuğunu sütle beslemeye niyetli kadınların oranı %80; ancak hemen hiçbiri bu niyetini gerçekleştiremiyor. Juno dergisinde yazan Jane Woodley’e göre kadınların sütten vazgeçmelerindeki en önemli sebep, sütün bebek için hayati önemi konusunda yeterince bilgili olmamaları (1). Türkiye’de durum bundan farklı değil: Aile Sağlık Merkezleri’nde emzirmeye dair kapsamlı bir bilgi verilmiyor. “Bebeğinizin büyümesi için…” gibi genel cümleler ediliyor. Oysa anne sütü, bebek için gerekli besin maddelerini sağlamanın yanında, bebeğin bağışıklık sisteminin gelişmesinde en önemli rolü oynuyor. Anne sütü ile beslenmeyen çocuklarda ölüm oranları beslenenlere göre 4-6 kat daha fazla. Bunun neden önemli olduğunu anlatmak, (bıkmadan usanmadan anlatmak) çok ama çok önemli.

Pekçok anne, doğumdan sonra yaşadıkları sıkıntılara dayanamayıp emzirme konusunda pes etmek zorunda kalıyor. Emzirmek ilk zamanlar çok can yakıcı olabiliyor, üstelik yeterince süt gelmeyebiliyor. Anneler bu dönemde, biraz da hissettikleri kaygı sebebiyle mamaya geçiyorlar. Kadınların emzirmeye devam etmesi için  gerekli sosyal, manevi desteği sağlamak, sütün önemi konusunda kadınları ikna etmek elzem. Suçluluk hissettirmeyen, kadınları daha fazla baskı altına sokmayan yaklaşımlar gerekiyor bunun için. Hiç değilse, başta yaşanan zorluklar karşısında mama şirketlerinin danışma hatlarının devreye girmesinin engellenmesi, anneleri kuşatan endişe kültürünün azaltılması şart.

Bunun bir yolu, deneyimlerin paylaşılması olabilir. Mesela Aile Sağlık Merkezleri, annelerin ve doktorların bir araya geldiği toplantılar için seferber  edilebilir. Böylelikle anneler kendileriyle benzer sorunlar yaşayan kadınları görür, bütün süreç boyunca destek görmeleri sağlanmış olur. En azından bu toplantılarda şu bilgi aktarılabilir: Zorlukların belki hepsi değil ama büyük bir bölümü geçici ve anne sütü çocuk için gerçekten çok önemli.

Karşımızda büyük bir mesele var. Bir tarafta kızım Azade’yi, bebekleri ve çocuk sahibi olan herkesi hedef alan mama şirketleri ve doymak bilmeyen zenginlik hırsı var. Diğer tarafta ise her yere sirayet etmiş cinsiyetçi ayrımlar; çocuklar-bebekler-anneler düşünülmeden kurulmuş yaşam alanları… Anne sütüyle ilgili dile getirdiğim bu sıkıntılar bile yaşadığımız toplumun nasıl büyük bir izansızlık içinde olduğunu gösteriyor. Hayatı değil parayı kutsayan ayrımcı bir toplum, yeni doğmuş bebeklerin bile hayatını dar ediyor.

 

(1)   Jane Woodley. Juno: a natural approach to family life, Issue 25, Autumn 2011.

(2)   http://www.unicef.org/turkey/ir/_mc29.html

(3)   Füsun Çelikkol. http://ailetip.com/makale/yenidogan-bebeklerde-meme-basi-saskinligi-9.htm

 

 

Sezai Ozan Zeybek

 

ozanoyunbozan.blogspot.com/

 

 

Kategori: Yeşeriyorum