Editörün SeçtikleriEkolojiManşetTürkiye

Müsilaj, kolibasili, hidrojen sülfür: Marmara ekosistemi çöküyor

Dosya Haber: Eylem Yılmaz

*

Marmara Denizi’nde deniz salyası olarak bilinen müsilajın ardından ölümcül gaz hidrojen sülfür de tespit edildi. Uzmanlar denize girilmesi ve balık özellikle kabuklu deniz ürünlerinin tüketimi konusunda uyarıyor: “Müsilajın görüldüğü yerlerde denize girilmemeli, gıda ürünleri nereden çıktığına dikkat edilerek tüketilmeli. Denizde kolibasili bulunması yeni hastalıkların habercisi…”

İstanbul Üniversitesi Deniz Bilimleri ve İşletmeciliği Enstitüsü’nden 12 bilim insanı, ilk araştırmalarını İstanbul Boğazı Beykoz açıklarında yaptı. Daha sonra enstitü tarafından uzun yıllardır takip edilen 1270 metre derinliğindeki Çınarcık Çukuru’nda inceleme yapıldı. Uzmanlar Körfez’de hidrojen sülfürün 34 metre derinliğe çıktığını tespit ettiklerini açıkladı. Ensititü’den kimyasal oşinograf Prof. Dr. Nuray Çağlar yaptıkları incelemenin sonuçlarını Milliyet Gazetesi’ne; “Körfezde hidrojen sülfürün varlığı yeni değil. 1999 depreminin ardından 1 yıl süren çalışmalarımızda 110 metreden sonra varlığını tespit etmiş ve bilimsel makale olarak sunmuştuk. R/V Arar ile 30 istasyondan aldığımız örneklemelerle hidrojen sülfürden bahsetmiştik. İzmit Körfezi’ne yabancı olmayan bu gazın 110 metrelerden şimdilerde 34 metreye kadar çıkması bizi düşündürüyor. 34 metrede litrede 2 miligram olan hidrojen sülfür 157 metreden sonra 4,5 miligrama kadar çıkıyor” sözleriyle anlatmış, “bozulma hızlanabilir ve denizde oksijensizlik kalıcı olabilir” uyarısında bulunmuştu.

Prof. Nuray Çağlar.

ODTÜ Deniz Bilimleri Enstitüsü’nde görevli bilim insanları ise, Adalar’ın güneyi ile Çınarcık Çukuru’nda yer alan istasyonlarda yaptıkları araştırmaları sonucunda ciddi bir hidrojen sülfür birikimi bulunmadığını açıkladı. Çınarcık Çukuru’nda yaptıkları çalışmanın bir ilk olduğunu dile getiren Doç. Dr. Mustafa Yücel, “İlk defa Marmara’nın en derin noktasında deniz tabanında örnekleme yapma şansımız oldu. Onun sonuçları da şöyle; su kolonu boyunca Marmara Denizi’nin en derin noktalarından biri olan 45C dediğimiz bu istasyonun derin sularında bir hidrojen sülfür birikimi yok” diye konuştu. Çok az bir oksijenin hâlâ Akdeniz suları ile Çınarcık Çukuru’nun derin sularına giriş yaptığına dikkat çeken Yücel, “Sistemi biraz eşik değerin altında ama yine belli bir noktada tutuyor. Tabandan aldığımız sediman örneklerinde de yüzeyinde hidrojen sülfür bulmadık, müsilaj da görmedik” ifadelerini kullandı.

Çevre ve Şehircilik Bakanlığı, müsilajı temizlemek için bir eylem planı oluşturdu. Çalışmalar için ayrıca Bilim Kurulu kuruldu. Bakan Murat Kurum, 24 Haziran 2021 tarihinde kişisel twitter hesabından bugüne kadar Marmara Denizi’nden toplam 6 bin 159 metreküp müsilajın temizlendiğini duyurdu.  Bakan yapılan çalışmaların sonuçları hakkında şu bilgileri paylaştı:

“Marmara Denizimizdeki müsilaj seferberliğimizin 16’ncı gününde 421 metreküp müsilajı temizleyerek düzenli depolama sahalarına gönderdik. 23 Haziran günü ile birlikte toplam 6 bin159 metreküp müsilajı Marmara Denizimizde temizledik. 23 Haziran itibarıyla illerimizde, İstanbul 2 bin 534 metreküp, Kocaeli 424 metreküp, Bursa 133 metreküp, Tekirdağ 153 metreküp, Balıkesir 631 metreküp, Çanakkale 648 metreküp, Yalova 1636 metreküp müsilajı 360 bölgedeki çalışmalarımızla bertaraf ettik. Düzenli sürdürdüğümüz denetimlerimizde mevzuata aykırı davranan 20 işletmeye faaliyetten men cezası verdik. Toplam 6 bin 148 denetimde işletmelere 13 milyon 897 bin TL idari para cezası uyguladık. Marmara Denizimizdeki çalışmalarımızı 7/24 esasıyla sürdürüyoruz.

Çalışmalar ve araştırmalar sürerken müsilajın yayılması da sürüyor. Karadeniz ve Ege’de de görülen müsilaj Yunanistan kıyılarına da ulaştı. Yayılma sürerken toplanan müsilajların nereye boşaltığı da ayrı bir sorun. Tüm bu süreç;  ekosistem için yarattığı sorunların yanında halk sağlığı açısından da riskler taşıyor.

Müsilaj ve hidrojen sülfürle ilgili olası tehlikeleri,  yapılan çalışmaların sorunun çözümüne etkisini etkisini ve yapılması gerekleri, bakanlığın müsilaj için oluşturulan Bilim Kurulu’nda da yer alan Bandırma Onyedi Eylül Üniversitesi Denizcilik Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Mustafa Sarı, Hidrobiyolog Levent Artüz, Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi’nden halk sağlığı ve çevre sağlığı uzmanı Doç. Dr. Cavit Işık Yavuz, Halk Sağlığı uzmanı Ahmet Soysal, Kimya Mühendisleri Odası Başkanı Ali Uğurlu ile DOĞADER’den Murat Demir ve Trakya Platformu’ndan Göksal Çıdam’la konuştuk.

Prof. Sarı: Müsilaj deniz yüzeyinde azalırken altta yoğunlaştı

Marmara’daki son durumu kontrol etmek için yaptığı dalışların ardından konuştuğumuz Müsilaj Bilim Kurulu üyesi Prof. Mustafa Sarı, yüzeyde azalan müsilajın denizin dibinde arttığını söylüyor:

“Müsilajla ilgili yanlış algımız ve bilgilerimiz ne yazık ki halen devam ediyor. Müsilajı yüzeye çıkmış kıyılarda, liman içlerinde, marinalarda birikmiş köpükler olarak algılıyoruz. Bu yanlış. Bu müsilajın son aşamasıdır. Toplam hacim içerisindeki payı binde birden bile daha az. Esas müsilaj suyun içinde. Marmara Denizi’nde 30 metre derinliğe kadar devam ediyor. Bugün yine daldım. 7 metreden başlıyor, 30-31 metreye kadar devam ediyor. Dolayısıyla müsilaj oluşumunda bir hafifleme yok. Sadece bundan 10 gün önce sıfırdan 30 metreye kadardı. Yüzeyde 7 metreye kadar olan kısımda bir açılma, azalma oldu. Ama şu an 7 ile 17 metre arası çok yoğunlaştı. Aşağı doğru inerken elinizle açarak inmek durumunda kalıyorsunuz. Son durum budur. Yüzeyden aşağı doğru 7 metrede biraz azaldı ama 7 metre ile 17 metre arasında çok fazla yoğunlaştı.”

Peki, bu yoğunlaşma ne ifade ediyor? Prof. Dr. Sarı, “Yüzeyde azalması iyi bir şey. Sirkülasyon olduğunu gösteriyor. Bu sirkülasyon devam ederse inceleceğini değerlendirmek mümkün. Ancak bu müsilaj bitiyor anlamına gelmiyor. Çünkü birikmiş olan kalın tabaka birleşiyor ve bu birleşme mesela bir araba büyüklüğünde denizin dibine çöküyor. Bu da çok tehlikeli. Suyun altındaki parçalanma esnasında oksijeni tüketen önemli bir olay” diye anlatıyor.

“’Tehlike” deniz yaşamının sona ereceğini mi ifade ediyor” sorumuza Sarı’nın yanıtı şöyle:

“Deniz yaşamının sona erdiği ya da ereceğini düşünmüyorum. Ekosistemlerde pazarlık olmayacağı gibi ekosistemlere ömür biçemezsiniz. Çünkü bunlar sibernetik sistemlerdir. Sibernetik sistemler kararlı ve öz denetimli sistemlerdir. Dolayısıyla kararlılık içerisindeki bu sistem bir müddet sonra tekrar eski dengesine kavuşmaya yönelik faaliyetlerde bulunur. Onun için Marmara’nın içinde yaşam devam ediyor. Çok hasarımız, çok kaybımız var, üzütümüz ve ekosistem açısından zararımız çok büyük lakin benim umudum var. Marmara ölmedi ama sinyal veriyor. Artık bana saldığınız atıklardan kurtulmak istiyorum diyor.”

Hidrojen sülfür gazının varlığı ve yüzeye doğru çıktığı bulgularıyla ilgili olarak ise Prof. Sarı şu değerlendirmede bulunuyor: “Organik atıkların parçalanması iki şekilde oluyor. Bir oksijenli bir de oksijensiz ortamda. Oksijensiz ortamda parçalanmanın sonucunda hidrojen sülfür ortaya çıkıyor. Bu da o bölge için oksijenin bittiği anlamına geliyor. Marmara gibi bir denizde geçmiş yıllarda da az miktarda da olsa hidrojen sülfür tespiti mümkündür. Lokal bir bölge mi komple deniz dibinde tabaka halinde bir derinlikten mi bahsediyoruz bunu bilmiyorum. Hocaların açıklamalarını gördüm. Sadece buna dayanarak bir şey demek mümkün değil.”

Artüz: Marmara zaten ölmüştü, iki ay içinde Karadeniz de ölecek

Hidrobiyolog Levent Artüz ise çok daha keskin bir değerlendirme yapıyor. Marmara Denizi’nin öldüğünü söyleyen ve yapılan çalışmaları yeterli bulmayan Artüz’e göre halihazırdaki uygulamalar devam ettiği takdirde yakın bir zamanda Karadeniz de ölecek:

“Oksijenin olmadığı (anoksik) alanların mevcudiyetini zaten 2008’den beri MAREM (Marmara Environmental Monitoring –Marmara Çevresel İzleme) projesi çerçevesinde oluşturulan raporlarda söylüyoruz. Bu yeni bir şey değil. Bu alanlar zaman ve bölgelere göre değişiyor ama ağırlıkla Marmara Denizi’nde boydan boya yer alan üç tane derin çukurun belirli derinliklerinde anoksik, yani çözünmüş oksijenin olmadığı alanlar zaten mevcut. Bu bölgelerde de bir canlılık var ama bu canlılık oksijene bağlı olan canlılarla değil hidrojen sülfürden faydalanan canlılar, bakterilerden oluşan bir ortam. Karadeniz’in alt su kütlesi gibi benzer, çözünmüş oksijenin olmadığı onun yerine çözünmüş hidrojen sülfürün bulunduğu bir sistem.”

Sorun müsilaj değil, Marmara Denizi’nin kendisi

“Hidrojen sülfürün yüzeye doğru çıkması ne anlama geliyor” sorumuza Artüz şu yanıtı veriyor: “Anoksik ortam yer yer belirli katmanlarda; özellikle de derinlerde, atmosferle temas etmeyen alt su kütlesi içinde bölgesel olarak mevcut. Bu bölgeler Marmara Denizi’nde bu tamamen kirlenmenin bir sonucu olarak bulunuyor. 1989 senesinden beri ısrarla uygulanan tutum değiştirilmezse, Marmara Denizi tümüyle anoksik bir hale gelecek. Burada bahsettiğimiz serbest olan hidrojen sülfür gazı, yani hava baloncuğu şeklinde değil, oksijenin yerine suda çözünmüş hidrojen sülfür. Oksijen yerine ortaya çıkan, onun yerini alan bir gazdan bahsediyoruz. Bu yukarıya çıkıp havaya dağılacak bir şey değil çünkü çözündüğü su ile birlikte yoğunluğu buna elvermez. Bir gazın çözünür halde bulunmasıyla serbest halde bulunması arasında kavramsal bir fark var.”

Marmara Denizi’nde şu an karşılaşılan bu sorunun temel nedenine ilişkin Artüz’ün yanıtı şöyle:

“Müsilaj bir sorun değil. Şu an sihirli bir değnekle yok etsek bile geriye aynı su kütlesi, bu durumu yaratan su kütlesi duruyor olacak. Çok hastalıklı bir gövdeye sahipsiniz ve bunun bir noktasında ufak bir cerahat çıkıyor. Müsilajı böyle düşünün bu. Esas sorun Marmara Deniz’inin kendisinde. Deniz bunu müsilajla, anoksik alanlarla, balıkların eksikliğiyle, yeşile ve kırmızı renge dönerek gösteriyor. Bizim Marmara Denizi’nin kendisinde var olan soruna eğilmemiz gerekiyor. Bu da kirlilik. Marmara Denizi’nin kirletilmesi. Ne yazık ki biz denizin halini bir kenara bırakmışız, müsilajın peşinden gidiyoruz. Müsilaj kütlesi bakteriyolojik parçalanmayla üç, beş sene içinde yok olacak ama oluşacak bakteri biyokütlesi ve parçalanma ürünleri Marmara Denizi’nde bir sonraki felaketin temeli olacaktır.”

Denize oksijen değil, hava veriliyor

Peki, neler yapılmalı? Bakanlığın yürüttüğü çalışmalar yeterli mi? Levent Artüz şunları söylüyor:

 “Marmara 1989 senesinde öldü. Ölüme çare bulursanız bunu da kurtarırsınız. Adı artık Marmara olmayacak bir su kütlesi var. Acilen bir önlem alırsak torunlarımız müsilaj ya da denizin simsiyah olması gibi olaylarla daha az veya belki uğraşmayabilirler. Marmara Denizi’ne basılan oksijen değil hava. Hava yüzde 21,5 oksijen içeriyor, büyük bir bölümü ise azot. Verilen bu hava da Marmara Denizi’nin 3,5 katrilyon litre üzerinde hacme sahip olan su kütlesine yeterli olması mümkün değil. Olmaz ya, fizik kuralları bir yana, velev ki olsa bile çözünmüş oksijen miktarını litrede 1 miligram yükseltmek için bile aşağı yukarı iki milyon metreküpün üzerinde saf oksijene ihtiyaç var. Bir deniz için alt sınır ise litrede 5 miligram. Anoksik bölgelerde ise oksijen yok. Hava basılması beyhude bir çaba, ancak yapılmasa bu kez bir şey yapılmıyor diye eleştirilecek. Ama bilinmeli ki, bu şekilde bu sorun çözülemez. Acilen, radikal bir şekilde Marmara Denizi’nin alıcı ortam olarak kullanılmasından vazgeçilmesi gerekiyor.

Bütün kirleticilerin boca edildiği ortam olarak kullanılmasından vazgeçilmeli. Bu denizi 32 sene evvel öldürdük. Aynı yöntem ile dünyanın en kirli akarsularından biri olarak kabul edilen ve Ege Denizi’ne akan Ergene Nehri’nin kirletici unsurlarını 50 kilometre taşıyarak Tekirdağ önlerinden yine Marmara Denizi’ne basıyoruz.  Bu işlem bir iki ay daha devam ettiği takdirde, bakın çok kısa bir sürede Karadeniz’i de aynı Marmara gibi tamamen kaybedeceğiz. Şu an Karadeniz’de ufak çaplı balık ölümleri zaten başladı. Ergene derin deniz deşarjı devam ettiği takdirde şu an nasıl ki Marmara Denizi için yapacağımız hiçbir şey yoksa, Karadeniz’i de aynı şekilde kaybedip seyredeceğiz. Şu an bu kritik aşamadayız.”

Uğurlu: Gördüğümüz şey bir sonuç

Kimya Mühendisleri Odası Başkanı Ali Uğurlu hidrojen sülfür gazının olası etkileri için, “Bu gaz denizdeki yaşamı ciddi anlamda etkiler. Bulunduğu bölgelerde denize girilmemesi gerekir. Çürük yumurta gibi pis bir koku yaratır. Yaşam konforunu etkiler. Bu gaz doğrudan temas olduğu takdirde insan sağlığına zarar verir. Ama denizdeki hidrojen sülfür böyle bir etkiye neden olmaz. Sadece kötü bir koku yayar ve deniz canlılarına zarar verir” değerlendirmesini yapıyor.

Uğurlu da Marmara Denizi’nin öldüğü görüşünde: “Deniz zaten yıllardır kirletiliyordu. Bütün sanayi tesisleri, kirlenmiş akarsular Marmara Denizi’ne deşarj ediliyordu. Bu gazın ve müsilajın ortaya çıkması bir sonuçtur. Marmara Denizi deyim yerindeyse öldü. Şu an bir çalışma yapılmıyor. Yüzeydeki müsilajı toplamaya çalışıyorlar. Bunlar çözüm olmaz. Kirli suyun deşarjını acilen önlemek gerekiyor.”

Zehirlenen Ergene’nin sonucu Marmara: Ceza kesmek çözüm olsaydı yıllar önce çözülürdü

Marmara Denizi’ne atık deşarjında iki alan öne çıkıyor: Ergene ve Nilüfer çayları. Çarpık ve kontrolsüz sanayileşmenin sonucu olarak önce bu iki nehir zehirlendi. Yıllardır çevre örgütleri bu kirliğin çözümü için mücadele yürütüyor. Ancak zaman zaman bakanlığın ceza uygulaması dışında hiçbir adım atılmadı. Kesilen cezalar ise sorunu çözmedi, çözmüyor.

Çevre ve Şehircilik Bakanlığı müsilaj ortaya çıktıktan sonra 15 kurumun kapatıldığını açıkladı. Bu kurumların beşi Ergene havzasında. Kapatılan bu kuruluşların ruhsatsız oldukları açıklandı. Bu beş kurumun kapatılmış olması sorunu çözmeye yeterli mi?

1970’li yıllarda Trakya’nın sanayileşmeye başlamasıyla Ergene Nehri’nde de kirlenme başlıyor. Sanayileşme Tekirdağ‘ın Çorlu, Çerkezköy ve Muratlı ilçelerinde yoğunlaşıyor. Buralarda sektörel dağılımına göre kimya, tekstil, boya, deri gibi tesisleri yer alıyor. Bu tesislerin atıklarıyla kirlilik oranı hızla artıyor. Bu şekilde kirletilen nehir ise doğrudan Marmara Denizi’nde dökülüyor.

‘Şu an Ergene’ye atık bırakan 2 binden fazla sanayi tesisi var’

Bu kirlenmeyi durdurmak için mücadele yürüten Trakya Platformu’ndan Göksal Çıdam, beş şirketin kapatılmasının çözüm olmadığını anlatıyor:

“Burada beş fabrikayı kapatmak bir çözüm değil. Şu an Ergene’ye atık bırakan iki binden fazla sanayi tesisi var. Bunlar yeraltından çektikleri temiz suyu kirleterek alıcı ortamlar vasıtasıyla Ergene’ye kadar ulaştırıyorlar. Şu an Ergene’nin doğduğu kaynaklarda halen su içiliyor. Fakat sanayi ve yerleşim yerleriyle buluştuktan sonra su, zehirli bir sıvı haline geliyor. Şu an Uzunköprü’nün oralarda görüyoruz su akmadığını. Çorlu, Muratlı bölgesinden özellikle Çorlu’daki deri fabrikalarından çıkan atıklar etkiliyor. Bu atıklar da zaten Marmara’ya gidiyor.

Sektörel dağılıma baktığımızda Çerkezköy, Çorlu bölgesindeki sanayi tesisleri kimya, tekstil, boya, deri gibi hep kirletici tesisler. Hepsi de Ergene kaynaklarının üzerine yığılmış durumda. Ergene havzası yeraltı su kaynaklarını kullanıyorlar. Bu öyle bir boyuttaki Trakya’da ilk defa obruk oluştu. Yerin altını bitirdik, üzerini kirlettik ve bu kirlik Marmara’ya da yansıdı, sonuç ortada. Yazık… Böyle güzel bir alan yok oluyor… Ceza kesmek bir çözüm olsaydı yıllar önce çözülürdü. Kirletenlerle ilgili etkin ve adli tedbirlerin uygulanması gerekiyor. Hem de acilen. Yarın değil, hemen bugünden başlaması gerekiyor. Çünkü yarın da çok geç olacak.”

Marmara’ya dökülen Nilüfer Çayı: Denize akan kimyasal atık

Zehirlenen ve Marmara’ya akan bir diğer kol ise Nilüfer Çayı. Bursa’nın önemli bir yerüstü su kaynağı olan Nilüfer Çayı tıpkı Ergene Nehri gibi çarpık ve kontrolsüz sanayileşme ve evsel atıklar nedeniyle yaklaşık 35 yıldır kirli akıyor. Arıtma tesisi olan işletmelerin arıtma tesislerini düzenli çalıştırmamaları, ek olarak Bursa Ovası’ndaki tarım arazileri üzerinde bulunan sanayi kuruluşlarının atık sularını doğrudan Nilüfer Çayına deşarj etmeleri ile kirlilik düzeyi arttı. Kent merkezinden Marmara’ya dökülürken çayın artık kanalizasyon niteliğinde olduğu belirtilirken DOĞADER Yönetim Kurulu’ndan Murat Demir bunu bir adım daha öne taşıyarak şu tespitte bulunuyor: “Denize kimyasal atık olarak akıyor.”

Nilüfer Çayı’nın kirletilmesini engellemek için çalışmalar yürüten Demir, çaya temas eden insanlarda cilt sorunları oluştuğunu, bölgeden alınan sütlerde ağır metal tespit ettiklerini söylüyor:

‘Avrupa’nın 50 yıl önce terk ettiği teknolojiyle üretim yapıyoruz’

“Dönem dönem yaptığımız çalışmalar ses getirdiğinde Bakanlık tarafından şirketlere cezalar kesildi. Arıtma kapasiteleri de yüzde 50 oranında arttırıldı. Fakat sorun çözülmedi. Çünkü Bursa en büyük tarım ve sanayi şehirlerinden birisi. Bütün bu sanayinin ve nüfusun evsel atık kirliliği Nilüfer Çayı’na deşarj ediliyor. ‘Arıtılarak’ kısmı da tartışılır. Çünkü ne biyolojik ne de kimyasal arıtma tesisi var. 30 yıldır Nilüfer Çayı siyah akıyor. Uygulanan cezalar sadece ‘gaz almak’ olarak değerlendirilecek boyutta kalıyor. Burası bir sanayi şehri olduğu için hepsini kapatın demek gerçekçi olmaz. Sadece bu sanayiyi terbiye etmeleri gerekiyor. Biz Avrupa’nın 50 yıl önce kullandığı teknolojiyle üretim yapıyoruz. Bir kere bunun düzeltilmesi, ileri teknoloji kullanılması gerekir. Şu an suyu kullanıyor, kirletiyor ve vahşi bir şekilde doğaya atıyoruz. Önemli olan fabrikadan çıkarken çözülmesi, sonra arıtma tesisine gitmesidir. Bir düzenleme yapılarak standartlar getirilmeli ve karşılanmazsa kapatma yoluna gidilmeli.”

Ruhsatsız fabrikalara da değinen Murat Demir, “Burada çok fazla ruhsatsız ve geçici ruhsatla çalışan fabrikalar var. Denetleme yok. Atığını en yakın dereye deşarj ediyorlar. Şu an Bursa’da çok kontrolsüz ve denetimsiz bir sanayi kitlesi var. Bunlar Nilüfer Çayı’nı aralıksız kirletmekte. Bir zamanlar yüzülen, yayın balığı tutulan Nilüfer Çayı’na bugün elinizi değdirseniz hasta olursunuz. Temas eden insanlar ellerinin, ayaklarının kıpkırmızı olduğunu söylüyor. Burası tarım yapılan da bir yer. Çay’dan su çekiyorlar. Süt üretimi de yapılıyor ve diğer şehirlere dağıtılıyor. Biz çalışmalarımız sırasında sütte ağır metal bulunduğunu tespit ettik. Bunun nedeni Nilüfer Çayı’nın suyunun kullanımı. Nilüfer Çayı şu an kirli su değil, kimyasal akıyor. Marmara’da bugün yaşanan sorunun temellerinden biri Nilüfer Çayı’dır. Çünkü denize kimyasal atık olarak akıyor” diye konuşuyor.

Bakanlığa göre, yoğun müsilajlı bölgeler ‘yüzülebilir’ nitelikte

Ekosistemi bozan, canlı yaşamını yok olma noktasına getiren bu kirliğin halk sağlığına etkileri ne olur? Deniz ürünlerinin tüketimiyle ilgili resmi makamlarca yapılan bir uyarı bulunmuyor. Yapılan son açıklamada balık ve diğer ürünlerin tüketilmesinde bir sorun olmadığı belirtildi.

Yaz mevsimi nedeniyle tatile çıkanlar için de henüz denize girilmemesi yönünde resmi bir uyarı yok. Sağlık Bakanlığı’nın yuzme.saglik.gov.tr adresinden girilebilir ve tehlikeli alanlara ulaşmak mümkün. Bu sitede yoğun müsilaj görülen Erdek ve Bandırma gibi bölgeler yüzülebilir görülüyor. Bakanlığa güncellenip güncellenmediğini sorduğumuzda, güncel olduğunu yanıtını aldık. Bunun nedeni olarak da plajların çok sayıda oluşu gösterildi.

Diğer yandan aradığımız İstanbul Valiliği, müsilajın ortaya çıkmasıyla birlikte İl Yüzme Komisyonları’nın herhangi bir tasarrufta bulunmadığını, buna yalnızca Çevre Bakanlığı’nın karar verebileceği belirtti. Çevre ve Şehircilik Bakanlığı ise sorularımıza cevap vermedi.

Peki, uzmanlar ne diyor? Bireysel olarak nelere dikkat edilmeli? Yeni bir salgın hastalığa neden olabilir mi? Dr. Ahmet Soysal ve Prof. Cavit Işık Yavuz yanıtladı.

‘Hidrojen sülfür gazı hafife alınacak bir tehdit değil’

Yıllardır Marmara Denizi’ne bir kanalizasyon, fosseptik çukuru muamelesi yapıldığını belirten Soysal, şunları söylüyor:

“2008 yılında deniz bizi zaten uyarmıştı. O dönemde de bugünkü kadar olmasa da bir müsilaj sorunu olmuştu. Ancak bu uyarı dikkate alınmadı. Özellikle endüstriyel atıkların boşaltılması sürdü. İpi son çeken Ergene derin deşarjı oldu. İlk etapta balık tüketilir mi gibi bir yaklaşım doğdu, ama sorun bundan çok daha büyük. Sonuçta müsilaj dediğimiz olay yağ, protein ve karbonhidratlardan oluşuyor. Bu bir besiyedir.  Mikroorganizmaların üremesi için uygun bir yer. Artık her türlü mikroorganizma üreyecektir. Bu da kolera demeyelim ama balık ve kabuklu ürünleri tüketirseniz ishalli hastalıkları ortaya çıkaracaktır. Çünkü müsilajın mikroorganizma üretmemesi beklenemez. Ateşli hastalıklar, bağırsak enfeksiyonları, ishal gibi hastalıklar ve bir takım cilt rahatsızlıkları da görülebilir. Şu aşamada Galata Köprüsü gibi yerlerde insanlar balık tutmayı bir süre bırakmalı. Denize girmek ise bölgesel olarak kısıtlanmalı. Her an için bu yönde uyarılar da gelebilir.”

‘Marmara ekosistemi çöküyor’

Dr. Soysal hidrojen sülfür gazının yapısını ise şu şekilde anlatıyor:

“Hidrojen sülfür çürük yumurta kokusu yapan, zehirli bir gazdır. Bu, atık ve kanalizasyon ve hayvan atıklarının depolandığı tesislerde ürer. Bu gazın Marmara’da bulunması demek, bu atıkların denize boşaltıldığı anlamına gelir. Oranların yükselmesi de daha çok arttığı demektir. Dipte olması sıkıntı ama yüzeye yaklaşması çok daha büyük bir sıkıntı. Marmara’daki ekosistem yıkılmaya başladı. Hidrojen sülfür gazı hiç hafife alınacak bir tehdit değil. İnsana teması ettiğinde görme ve bilinç kaybı, bulantı, kusma; ileri evrede bilincin tamamen kaybı ve solunumun durması, ölüme kadar giden sonuçları olur. O yüzden bu gazın dipteki durumu, yüzeye yükselmesi hatta atmosfere karşıp karışmayacağının yakından takip edilmesi gerekir. Şu an 34 metreye kadar çıktığı söyleniyor. Bu aşamada halk sağlığı açısından bir sorun yaratmaz.

Şu anda yapılan  çalışmalar maalesef kozmetik boyutunda. Ekosistem tamamen çöküyor. Şu an aysbergin bir kısmını, yüzde 10,15’lik bölümünü görüyoruz. Yüzde 90’ını görmüyoruz. Dipte daha büyük bir olay var. Marmara’yı yeniden ayağa kaldırmak için uzun vadeli bir çalışma gerekiyor. Bugünden başlayarak tüm atıkların durdurulması gerekiyor. Başka hiçbir çözümü yok.”

‘Denizden alınan numunelerde kolibasili normalin üzerinde çıktı’

Son olarak dinlediğimiz Doç. Dr. Cavit Işık Yavuz’a göre “alarm halinde olmalıyız”:

Müsilaj ekosistemin bir çöküş yaşadığını gösteriyor. Ekosistem çöktüğü zaman hidrojen sülfür gibi yeni yeni başka sorunlar getiriyor. Bir tür zincirleme reaksiyonlar gibi birbirlerini takip eden farklı tehlikeler ortaya çıkmış oluyor. Bu açıdan sürecin uzun süreceğini öngörmek çok kolay. Müsilaja ‘ortaya çıktı ve şimdi çözülmeye çalışılıyor, hallolacak’ gibi bakmamak lazım. 240 kilometre bir sahil bandından söz ediyoruz. Risk farklı yerlerde, farklı biçimlerde ortaya çıkıyor. Bunu çözmeye çalışmak, bilim insanlarıyla değerlendirmek elbette önemli, ama şu an alarm halinde olmamız gerekiyor. İlk yapılacak şey atık akımını durdurmaktır. Şu anda sıfır atık deniyor ama gördük ki çok ciddi bir atık sorunu var. İleri arıtım konusunda ciddi sorunlar olduğunu gördük. Daha önce bakanlık denetimleri yaptıklarını söylüyordu ama görüyoruz ki bu sorun müsilaj varken bile ciddi bir şekilde devam ediyor. Alarm halinde olmalıyız.”

Hidrojen sülfürün çok tehlikeli bir gaz olduğunu vurgulayan Yavuz, kapalı alanlarda boğucu özellik gösterdiğine ancak denizin yüzeyine ve açık havaya çıkan gazın çok büyük bir risk oluşturmayabileceği görüşünde: “Konsantrasyonu önemlidir. Çıkış miktarı önemlidir. Hidrojen sülfür çıkacak ve havaya karışıp insanları zehirleyecek diye düşünülmemelidir.”

Üniversitelerin çok ihtiyatlı değerlendirilmesi gerektiren analizler ortaya koyduklarına işaret eden Doç. Yavuz, bunu şöyle gerekçelendiriyor:

İstanbul Üniversitesi’nin denizin çeşitli bölgelerinden aldığı numunelerde halk arasında kolibasili olarak bilinen koliform bakteri miktarı normalin 100 ila 1000 kat üzerinde çıktı. Boğaziçi Üniversitesi’nin yaptığı incelemede ise 1000 ila 1.500 kat yüksek çıktı. Bunlar o kadar yüksek oranlar ki… Ayrıca kolibasili olarak bilinen bu koliform bakteriler bizim için gösterge bakteridir. Bu da şu demek: Eğer bir suda bu bakteri varsa tehlikeli başka birçok bakteri, virüs vardır. Bunun göstergesi sayarız. Bu nedenle de ihtiyatlı olmak gerekir. Bunun olduğu bölgelerde kesinlikle yüzülmemeli. Dermatit, göz enfeksiyonları yapar. Yutulursa ishalli hastalıklar yapar. Bunun için bizim risk analizlerine ihtiyacımız var.

‘Covid-19’da yaşadığımız sorunları şimdi müsilajla ilgili yaşıyoruz’

Yüzme konusunda Sağlık Bakanlığı’nın daha aktif bir rol oynaması lazım. Nerelerde yüzülmesinin sağlıklı olduğunu belirleyen komisyonlar var. Şu ana kadar birkaç yer dışında bununla ilgili bir açıklama duymadım. Bunlarla ilgili kurumlar açıklama yapmazsa vatandaşın kafasında soru işaretleri olacaktır. Benzeri durum deniz ürünleri için de geçerli. Hem müsilajın kendisinden kaynaklanan bakteriler hem de müsilaja neden olan ortamdaki bakteriler deniz ürünlerinde de bulunabilir. Su Ürünleri Genel Müdürlüğü aralıklı olarak kontrol yaptıklarını ve şu an da yapmaya devam ettiklerini açıkladı ve ‘hiçbir sorun yok’ dedi. Bütün Marmara’da mı yok? Hangi balıkları analiz ettiniz? Nerelerden alındı bu numuneler? Bunlarla ilgili bir bilgi yok. Bu da tıpkı Covid-19’un ilk ortaya çıktığı zaman olduğu gibi vatandaşın aklında sorulara ve güvensizliğe neden oluyor. Covid’de yaşadığımız sorunu şimdi müsilajda yaşıyoruz.

İhtiyatlı olmak adına kesinlikle yüzülmemesini, deniz ürünlerinin tüketilmesinden kaçınılmasını ya da Marmara kökenli olup olmadığı araştırılarak tüketilmeli. Ama Marmara’dan tüketilmemesinde yarar var. Tüketilecekse de mutlaka pişirilerek tüketilmesi gerekiyor. Kabuklu deniz ürünlerinden uzak durulmalı.