Hafta SonuHaftasonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Virüs kenti de çökertiyor

Mart ayı başında, “Savaş, Virüs ve Mültecilik, Göç” başlıklı yazının ilk paragraflarında “savaş” ve “virüs” terimleri üzerinde durmuş, ama asıl üzerinden durulacak konunun, “göç ve mültecilik” olacağını yazmıştım. Ancak “virüs” konusu öylesine dehşetli bir düşünce ve toplumsal davranış biçimi/ devlet zoru” halini aldı ki, virüs konusundan uzaklaşmak, mümkün olamadı ve göç konusu, geri plana kaydı.

Mesele hala önceliğini ve ideolojik egemenliğini koruyor. Hepimizin üzerine salınan dehşet, sindirme ve korku, başka bir düşünce ya da söz üretme olanağı bırakmıyor. Göç ve mültecilik sorunları da, en azından Ortadoğu, Türkiye ve savaşların farklı yoğunluklarda seyrettiği (Afganistan, Suriye, Filistin, ya da bazı Afrika devletleri gibi) ülkeler bakımından, bugünün konjonktürü olarak önemini koruyor, ama önceliğini kaybetmiş durumda. Bu nedenle, bu konuya mutlak geri dönmek gerekiyor; ancak yine ertelemek zorundayız galiba…

Gerçekte virüs, göç kavramının tam karşıtı bir durum yarattı. Her türlü yer değiştirme, virüs nedeniyle neredeyse bitti. Sadece uluslararası yolculuklar değil, ülke içindeki yolculuklar ve hatta kent içindeki küçük dolaşımlar bile durdu ya da bazı gruplar için yasaklandı.

Virüsü, doğal olarak, bir sağlık konusu olarak ve sağlık bakımından kayıplar ve kazanımlarla konuşuyoruz. Sağlık ile ilgili sorunlar giderek psikolojik sağlık, bir yerde kapalı kalan ve kendisiyle nasıl ilgilenebileceğini bilmeyen, hobileri-merakları, küçük gündelik yaşam projeleri olmayan bir toplum için, büyük bir sorun alanı oluşturmaya başladı. Kapatılmış insanlar en fazla mutfak hobileriyle ilgileniyor ve televizyon seyrediyor, belki biraz daha küçük bir grup, dergi-gazete-kitap okuyor, film seyrediyor, spor yapıyor ve bilgisayarından dünyayı izliyor. Telefonlar, görüntülü görüşmeler, eskisinden de önemli…

Krizin ekonomiye vereceği zarar ile kente vereceği zarar, aynı değildir.”

Virüs ile ilgili diğer tartışma konuları, biraz politika ve yasal düzenlemeler, biraz ekonomi ve belki çok az da ekolojik konular… Ekonomik konular, genellikle makro-ekonomik düzeyde tartışılıyor: Kriz ekonominin hangi sektörlerini ne biçimlerde vuruyor, finans ve kredi politikaları nasıl düzenlenecek, istihdam/ işsizliğin artışı ilgili sorunlar ve çalışma biçimleriyle ilgili düzenlemeler… Eğer biraz daha derinleşmiş bir bakış açısı varsa, “krizin ekonomik etkilerinin sınıfsal sonuçları, kadınlar ve çocuklar ve emekli olduğu halde çalışmak zorunda olan yaşlılar vb.” bakımından tartışmalar yapılıyor.

Bu yazı ise, kentler, virüsün kentler üzerindeki yıkıcı etkileri, özgür ve çeşitlenmiş kentsel toplumsal yaşam biçimini, dolayısıyla kentlerin kimliğini ve kendine özgü kültürünü oluşturan ögeleri ve etkinlikleri nasıl çökertmekte olduğu üzerinde duracak. Ekonomik kriz, önce en zayıf halkalarını sarsmaya başlar ve asıl kaybedenler, genellikle sermayeleri/ ekonomik birikimleri ve pazar payları en az, en marjinal olan işletmelerdir. Kısacası, bunlar küçük işletmelerdir.

Krizin “ekonomiye” vereceği zarar ile “kente” vereceği zarar, aynı değildir.

Ekonominin krizden çıkması ve yeniden eski “normal” işleyişine kavuşması, büyük ölçüde, büyük sermaye yatırımlarının ve finans sisteminin korunmasıyla sağlanacaktır. Oysa kenti yaşatan ve her şeyden önemlisi kent kültürünü ve her kentin kendine özgü kimliğini oluşturan ve besleyen kültürel etkinliklerin hepsi, ya ekonomi dışı kategorilerde (müzeler, konser salonları ve bazı durumlarda sergi salonları, konferans ya da kültürel etkileşimler için kullanılan küçük salonlar ve kültürel etkinliklerin sponsorları/ desteklileri vb. ile yürütülen sanatsal yaşam vb.) oluşurlar, ya da doğrudan küçük hatta çok küçük üretim türünde faaliyet gösteren işyerlerinde oluşurlar.

Ekonomik olmayan ‘işletmecikler’

Bir kent için önemli olan ve kentin kimliğinin inşasına katkıda bulunan işyerlerini şöyle bir düşünelim: Sekiz-on masalı restoranlar, küçük pub’lar ve biracılar, kafeler ve pastaneler, dondurmacılar, tatlıcılar-şekerciler, köfteciler ve yöresel yemek yapılan yerler, kitapçı dükkanları, sahaflar, edebiyat ve sanat kitaplarının yayınevleri, edebiyat ve sanat dergileri ya da bilim dergileri yayınlayanlar, müzik ile ilgili aletleri ve ürünleri satanlar, küçük zanaat üretimleri yapanlar ve daha çok turistlere yönelik işleri yaratanlar ve eksantrik malları üretenler. Ayrıca butik pansiyonlar ve küçük oteller, hamamlar, gümüş işi yapanlar, koleksiyonerler için çalışanlar, matbaalar, terziler veya moda atölyeleri, berberler, çiçekçiler…

Biraz daha düşünürsek, resim galerileri ve küçük, deneysel ya da alternatif tiyatrolar ve kabareler, küçük müzik holler ve ya küçük grupların müzik yaptığı yerler, inşaat sanayii için üretim yapan mimarlar, heykeltıraşlar ve seramikçiler, amatör işi sinema yapanlar ve deneysel sinema salonları, her alandaki yenilikçiler ve yeni girişimleri hayal edenler (…) hepsi, kapitalist işletmecilik mantığının oldukça uzağında ve amatör, kendi işyerlerini ayakta tutmaya çalışan küçük işyerleri ya da işlerdir. Ama eğer “kendi yağlarıyla da kavrulamazlarsa” hiçbiri yaşayamaz. Birlikte çalışan bir-kaç kişiyi de yaşatamaz.

Küçük üreticilerin, kentin büyüklüğüne göre binlercesi, belki de çok daha fazlası, çok küçük bir parasal sermaye, buna karşılık daha çok sosyal ve kültürel sermaye birikimi ve yatırımlarıyla, ince ağlarla örülü-zarif ve kimlikli kentsel bir doku oluşturur. Ekonomileri, kapitalist iktisat teorisine göre, her zaman sallantıdadır, işlerini bıçak sırtında götürülen “ekonomik” işletmelerdir. Ama her kentin kültürünü ilmek ilmek dokuyanlar, kentin bu küçük zanaatkarları ve sanatçılarıdır.

Paris’i de düşünseniz, kafeleri ve restoranlarıyla, tiyatro ve müzeleriyle, Berlin’i, hatta New York’u düşünseniz, hepsi ya kabareleri, küçük restoranları, kahve-likör, şarap, bira satılan binlerce küçük kafe/ pub’u veya müzeleri, toplumun beğenisine sunulmuş eserleri sergileyen ve daha çok kent kamusunun yararı için çalışan salonları ve müzik üretimi yapan küçük kulüpler aklınıza gelir. Operayı ya da büyük bir tiyatroyu düşünseniz, onlar bile genellikle bıçak sırtında yaşarlar.

Her kent, her gün, bu milyonlarca küçük katkının parmak uçlarında oluşur ve pırıltılar saçmaya başlar.”

Paris ya da Roma, Milano denilince, bir fabrikayı/ büyük ofisleri, ya da bankaları düşünmeyiz, yapıların özgün mimarisini, sokakları ve meydanları, ırmak kenarındaki peyzaj düzenlemelerini, kaldırımın üzerindeki küçük masaların uçuşan örtülerini ve sandalyeleri, şemsiyeleri hatırlarız. Kenti, kimliğini ve derinliğini üreterek var eden yerlerin hemen hemen hepsi, bu krize dayanamayacak güçsüzlükte ve “ekonomik” olmayan “işletmecik”lerdir.

Kentin kültürel yaşamının özgürce ve bütün çoğulluğu ve farklı renkleri ve dokunuşlarıyla oluşmasında güzel sanatlardan ve mimarlıktan, yeme-içme yerlerinden ve giyim tasarımcılarından ve satıcılarından, sinemacılardan-fotoğrafçılardan-grafiticilerden performans sanatçılarına kadar, her etkinlik, biriciktir ve üretildiği yer, kendine ait ayrıntılarla ve özelliklerle donanmış küçük bir doruk yaran bir birimdir. Bu küçük birimler genellikle, kendi sözlerini/ var olma biçimlerini, kent ortamındaki varlıklarını/ manifestasyonlarını önemsedikleri için vardır. Her kent, her gün, bu milyonlarca küçük katkının parmak uçlarında oluşur ve pırıltılar saçmaya başlar.

Onların yokluğu ya da cılızlaşması ise, kentin de ve kent kültürünün de zayıflaması, konjonktürel olarak yok olmaya yüz tutmasıdır. Biliyoruz ki, onlarla birlikte kaybolmaya başlayan (en azından bu kuşağın) yaşadıkları kentin kültürüne yaptıkları/ yapmaya çalıştıkları katkılardır. Kentte en önce eriyecek olan en narin ve en sırça tabaka, parayı önemsemeksizin merak ettikleri işleri yapanlar, yapmayı çok istedikleri şeyleri üretenler, ya da ayakta kalmayı ancak bu ölçekte üreterek becerebilenler, hayallerindeki etkinlikleri/ performansları kentin sahnesine koyanlar, bu kentte başka türlü yaşamayı anlamsız bulacak olanların yarattığı katmanıdır.

Devletin, virüs salgını nedeniyle destek olarak sunacağı yardım programları, büyük işverenlere sunulacak olan yardımlar, eğer politik olarak kayırmacı bir biçimde işletilecekse (ki bunun tersini beklemek, Türkiye için çok zor) bu destek paketlerinin getirebileceği yarar, küçük işletmeler için ya hiç oluşmayacak ya da önemsiz ve güvensiz olacaktır. Kısaca virüs, öncelikle, kentin bu küçük üreticilerini yok etmek üzeredir.

Devrimci kopuş ve ‘büyük temizlik’ olasılığı

Gerçi şöyle de düşünülebilir: Bir tsunami, bir gün ansızın, bütün ögeleri siler-süpürür ve yok ederse, kent her zaman yenilerini yaratır ve yapar. Ve belki de kentin bu boyutlarıyla yeniyi oluşturabilmesi için, ara-sıra böyle büyük yok edicilere/ krizlere ihtiyacı vardır.

Büyük devrimci bir darbe ve kopuş, ardından gelen büyük “temizlik” ve oluşacak boşluğun vaat edebileceklerinin nihilist veya anarşist bir hayal de söz konusu olabilir elbet…

“Kent ve kentin geleceği, virüsün kent (belki burada, ‘eski kent’, hatta ‘post-modern kent’ demek de olası?) üzerindeki yıkıcı etkisinin derecesine göre belirecektir” diyebiliriz.

Ancak bunu umut etmek için, bu düşünceyle birlikte oluşmaya başlamış ve oldukça kıvam bulmuş başka kentsel-toplumsal ve politik gelişmelerin varlığına ya da olgunluk düzeyleri ve yeni yaratıcılıkların beklentisini destekleyecek derecede güçlü ipuçlarına da sahip olmamız gerekirdi.

Oysa virüs sadece, kentin kültürel varlığının ve kimliğinin milyonlarca küçük parçadan oluşan dokusuna zarar vermiyor; bir yandan da dünyanın hemen hemen bütün ülkelerinde, Çin’den başlayarak Hindistan’da, ABD’de ve AB ülkelerinde ve Avrupa’da (Macaristan yeni OHAL yasasını parlamentosundan geçirdi bile) Rusya’da ve Türkiye’de, daha otoriter ve despotik (en iyi olasılıkla Peronist) merkezi devlet yapılarını ve onun tahakkümünü de oluşturuyor. Artık, 1984’den bile daha zifiri ve demir kapaklı kentlerde yaşamaya başladık.

Virüs/ virüsün getirdiği, karantinalı/ ev hapisli ve “sosyal mesafeli”, itaatli yeni durum, kentlerdeki demokrasinin, demokratik yaşam tarzı için gerekli olan kurumların, kentteki özgürlük, protesto ve direnişi olanaklarının ve bütünüyle insan haklarının kullanılabilir olmasını da baskılıyor, askıya alıyor, indirgiyor ve olabildiği kadar ezmeye çalışıyor. Karşı çıkışın ve devletin popülist politikalarının herhangi birine muhalefetin artık eylemli olarak olanaksızlaşması ve bunun neredeyse toplumun bütün kesimleri tarafından kabul edilmişliği, sadece bu günlere özgü ve geçici olabilir.

Ama içinde olduğumuz durumun karakteristikleri neler?

Önce distopyanın kurucu ögelerinin nasıl gelişmekte olduğuna göz atalım:

  • Kentlerin ayrıntılanmış, çeşitlenmiş ve kendine özgü meraklar ve kimliklerle son derece renklenmiş, işlenmiş kültürel dokularının, “kendiliğinden” ayakta kalamayacak hale gelmesi ve çökmeye başlaması, en marjinalinden başlayarak, sıra-dışı harika yaşamlarının/ kültürel etkinliklerin ve örgütsel yapıların sönümlenmesi,
  • Okula bile gitmeyen çocuklarıyla evlerine kapanmış ve korkmuş kent toplumları,
  • Virüs ya da başka bir “büyük felaket ya da seferberlik” nedeniyle merkezi iktidarların OHAL yasaları ilan ederek bütün yetkileri ellerinde toplaması,

ve

  • Küresel ısınmayla, toprakların ve suların ve gökyüzünün kirlenmesi, kaynakların tüketilmesi ve milyonlarca hektar ormanlarının yanması veya sanayileşmiş ormancılık ve tarıma açılması vb. ile dokusunun giderek kopmaya doğru yöneldiği bir ekolojik krizin gelmekte olduğunu anlamaya başladığımız bir gezegen…

Kent için, geleceğe dair, umutlu olmayı sağlayacak ne kalıyor elimizde?

Ancak bütün bunlara rağmen, yine de umutlu olabiliriz elbet.

Eğer çökmekte olan, aynı zamanda, kapitalizmin “neo-liberal” aşaması ya da bütünüyle kendisiyse ve dünyanın bütün halkları, ekolojik krizi ciddiye almaya ve özgür olmaya istekliyse, belki virüsten sonra, daha küçük ve daha temiz üretimlerle ve gezegenle daha barışık ve uyumlu, dayanışmacı ve daha komünal toplumlarda yaşamak için arayış tohumlarını da yeşertiyordur?

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuHaftasonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Yeniden yabanlaştırma: Salgın günlerinde yabani çözümler 2

Bundan birkaç yıl önce üniversitede verdiğim derslerden tatmin olmamaya başladım. Öğrencilerimin derslerime ilgisi iyiydi, hem onları hem de derslerimi çok seviyordum ama eksik olan bir şeylerin olduğunu hissediyordum. Bunun huzursuzluğunu epey bir süre içimde taşıdım.

Yıllardır görüşmekte olduğumuz bir arkadaşımız anaokulu açmıştı. Onu ziyaretlerimizden birinde anaokulu öğrencilerine doğa eğitimi verme konusu gündeme geldi. Arkadaşımız bunun olup olamayacağını bana ve eski eşime sordu. ‘Düşünelim’ dedik. Kafama takıldı bu konu. İlk önce biraz yadırgamadım dersem yalan olur. Çok küçük yaştaki çocuklara neyi, nasıl anlatabilecektik? Biraz araştırdığımda genel olarak “orman okulları” olarak adlandırılabilecek uygulamanın Batı’da epey mesafe kat etmiş olduğunu gördüm. Türkiye’de de benzer girişimler filizlenmeye başlamıştı. Amerika merkezli Natural Start Alliance ağına katıldım. Yazışmaları, yayınları, deneyimleri takip ettim. Tartışmalara katıldım.

Bir süre sonra edindiğim bilgilere dayanarak ve Türkiye’nin ve özellikle İstanbul’un koşullarına uyabileceğini düşündüğüm ve adına Magna Natura (Muhteşem Doğa) dediğimiz çocuklar için doğa eğitimi sistemini geliştirdik. Arkadaşımızın anaokulunda bu sistemi denemeye başladık. İstanbul koşullarında çocukları doğal alanlara götürmek çok kolay olmuyordu ama biz bütün şartları zorlayarak, istisnai durumlar hariç derslerimizi açık ve doğal alanlarda yapmaya kararlıydık. Anaokulunun Ataşehir’de olmasının bir sonucu olarak derslerimizin büyük çoğunluğunu Nezahat Gökyiğit Botanik Bahçesi’nde yapıyor ve soğuk ve yağışlı havalarda bile çocuklardan çok güzel tepkiler alıyorduk. Aşağıdaki fotoğraf bir kış günü yapılan Magna Natura eğitimlerinden birinde çekildi.

 Aslında çocuklara neredeyse hiçbir şey anlatmıyor, sadece onlara doğayı deneyimlemeleri için rehberlik yapıyorduk. Çocukların doğayla temas halinde olduklarında gözlerine yayılan ışığı ve yaşama sevincini görebiliyorduk. Ve ne kadar çabuk öğrenip davranışlarına yansıttıklarını. İşte o zaman üniversite derslerimdeki tatminsizliğimin nedenini anladım. Üniversitede öğrencilerime pek çok şey öğretiyordum. Çoğunu, dersi geçmek için öğreniyorlar ve belki de sonra unutuyorlardı. Daha da önemli sorun, davranış değişikliğini o yaş grubunda yaratmanın son derece güç olmasaydı. Bazı öğrenciler dışarıda kalmak kaydıyla çoğunluk hiç değişmeden yoluna devam ediyordu.

O gün bugündür koşullar elverdikçe Magna Natura derslerine devam ediyorum. Çocuklar bir kere bile beni yanıltmadılar. Çünkü onlar henüz kültürel öğrenme sürecinin yıkıcı etkilerini yaşayıp özlerinden uzaklaşmamışlardı. Çocukların özü doğanın ta kendisiydi aslında ve doğada olduklarında kendilerini çok mutlu hissediyorlardı. Kapalı mekanlarda, okullarda, evlerde ya da alışveriş merkezlerinde, en yüksek teknolojik olanaklara ve konfora sahip olsalar bile aynı mutluluğu hissetmiyorlar ve sürekli bir tatminsizlik duygusuyla didişmek zorunda kalıyorlardı.

Yerlilere ‘kaçanlar’…

Geçen yazımda sözünü ettiğim George Monbiot’un Yaban Yaşamı kitabının sayfaları arasında gezinirken Benjamin Franklin’in İngiliz botanikçi Peter Collinson’a yazdığı mektuptan bir pasaja denk geldim. Olduğu gibi aktarıyorum:

Kızılderili bir çocuk bizim aramızda büyüdüğünde, bizim dilimizi öğrendiğinde ve bizim geleneklerimize alıştığında, kalkıp akrabalarını görmeye gitse ve onlarla birlikte keyfine göre gezip dolaşsa, hiçbir şey onu geri dönmeye ikna edemez, bu sadece Kızılderili oldukları için değil, insan oldukları için doğaldır. Bu şundan açıkça anlaşılıyor: Herhangi cinsiyetten beyazlar genç yaşta Kızılderililer tarafından esir alındığında ve bir süre onların arasında yaşadığında, arkadaşların fidyeyle onları kurtarıp İngilizler arasında kalmaya razı etmek için hayal edilebilecek bütün hoşlukları yaptıklarında bile, kısa sürede bizim yaşam tarzımızdan ve bunu sürdürmek için gereken çabalardan ve acılardan tiksinmiş ve ilk fırsatta yeniden ormanlara kaçmış, bir daha da geri döndürülememişlerdir.”

 “Yerlilere kaçmak” sömürge yetkilileri tarafından Yeni Dünya’ya hükmetme çabalarına en büyük tehditlerden biri olarak görülüyordu. Yerlilere kaçanlar takip edilip, yakalananlar bazen idam cezasına çarptırılıyor olmalarına karşın Avrupalılar savaşta kendilerini esir alan yerlilerle yaşamaya devam ettiler. Peki, neden?

Cevabı 1785 yılında Hector de Crévecoeur, Kızılderililere esir düşüp onlarla yaşayanlarla yaptığı görüşmelere dayanarak şu şekilde veriyor:

Alışkanlığın gücüyle sonunda bu yaban yaşam tarzına tamamen uyum sağlamışlar. Ben oradayken dostları onları kurtarmak için fidye olarak ciddi bir miktarda para gönderdi. Kızılderililer, eski efendileri, seçimi onlara bıraktılar… Onlar kalmayı tercih etti; bana söyledikleri sebep sizi çok şaşırtabilir: En kusursuz özgürlük, yaşama kolaylığı, genellikle bizi esir eden dertlerin ve içimizi kemiren endişelerin yokluğu… Binlerce Avrupalı Kızılderili olmuştu ve yerlilerden bir tanesinin bile kendi tercihiyle Avrupalı olduğunu gösteren bir örnek yoktur!”

Ne yazık ki günümüzde toplumsal açıdan yaban yaşamını uygulamalı olarak öğrenebileceğimiz topluluklar kalmadı ya da o kadar sınırlılar ki onlara ulaşma şansımız neredeyse yok gibi. Modern insan yaban yaşamının üzerinden buldozerle geçer gibi geçti ve bütün dünya insanlığını iç kemiren bir huzursuzluk ve sonu olmayan bir mutsuzluk duygusuyla baş başa bıraktı. Ancak yine de umutsuz ve çaresiz değiliz. Hala güzel bir gezegendeyiz; ormanlar, dağlar, ovalar, bin bir çeşit bitki ve hayvan birlikte mutlu olmak için kollarını bize açmış bekliyor. İşimiz kolay değil ama ben nereden başlamak gerektiğini biliyorum: Çocuklardan, hiç kuşkusuz çocuklardan.

Nasıl mı?

Haftaya kaldığımız yerden devam edelim. Beklerim…

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuHaftasonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

İki fotoğraf çok anlam

Birçok şeyin değişmesi gerektiğini yavaş yavaş anlamaya başlıyoruz. Artık eski normallerimiz birer birer ortadan kalkacak gibi görünüyor. Bunun yanında eski alışkanlıklarla yapılan salgın sonrası planların yazılı olduğu defterlerin de sayılı yaprakları kalmış gibi. Çoğumuz hala olan bitenin tam olarak ne olduğunu anlayamıyoruz. O kadar ciddi bir bilgi bombardımanı var ki gerçeğin ne olduğunu görebilmek adeta bir keşfe dönüşmek üzere. Aşırı bilgi aynı zamanda bilgiye erişememe ya da gerçeğin ne olduğunun anlaşılamamasına neden oluyor. Nasıl ki aşırı sulama bitkilerin ölmesine neden olabiliyorsa aşırı bilgi de gerçeğin ölmesine neden olmak üzere.  Gerçeğin farkına varmanın zor olduğu ortamda mevcut durumun anlaşılması da imkânsızlaşır. İşte salgın sonrası sanki her şey olağan seyrine tekrar dönecekmiş gibi planlar yapılmasının asıl nedeni de bu! Durumun anlamının kavranamamış olması.

Şu sıralar dolaşımda olan ve durumun ne olduğunu ve olmadığını anlatan iki fotoğraf var. Birincisi Santiago/Şili’den. Şili’deki protestolar esnasında birçok yerde görünen bu yazının anlamı ise aşağı yukarı “Normalimize geri dönmeyeceğiz çünkü eski normalimiz problemin ta kendisi” şeklinde.

Peki, nedir problemin kaynağı olan eski normalimiz? Yaşam tarzımız mı? Ekonomik sistemimiz mi? Siyasal sistemimiz mi? Yoksa hepsi birden mi?

Evet, hepsi birden. Hem de hepsinin birden birleşimi. Birbirini besleyen ve doğadan kopalı çok olmuş bir arızalar manzumesi. Adına ne dersek diyelim. Hepimizin pay sahibi olduğu ancak %1 olarak nitelendirilen servet sahiplerinin asıl pay sahibi olduğu arızalar bütünü. Henüz daha bununla hesaplaşmayı akıl edemiyoruz çünkü başta da söylediğimiz gibi, daha gerçeği henüz keşfedemedik. Bu gidişle keşfetmemiz için çok daha trajik bir zaman diliminden geçmemiz gerekecek gibi. İşte doğayla olan ilişkimizin bir sonucu olarak ortaya çıkan bu yıkıcılığa neden olan normallerimizin tarihsel seyri, keşfetmemiz gereken gerçek olarak karşımıza çıkıyor. Önemli olan şartlar olgunlaştığında bu gerçeği görecek bir ışığın çakması. Ancak bunun nasıl ve ne zaman olacağına dair bir öngörü, yapılamayacak kadar fazla değişkenin etkisi altında. Belki de bu salgın, durumun farkında olmayan ve olayın vahametini ekonomik göstergelere indirgeyerek gidereceğini zanneden erkin küresel olarak ciddi bir sarsılma yaşamasına neden olacak. İşte o zaman eski normallerimizin kötülüğünün de farkına varmaya başlayacağız.

Doğa cezalandırmaz, dönüştürür

Peki, bu farkındalık oluştuğunda iş işten geçmiş olmayacak mı? Olacak, olmalı da! Çünkü geçecek olan o iş de aslında eski normalin kendisi olacak. Belki o zaman zincirlerimizden kurtulabilir ve bir alternatife yönelmeye mecbur kalabiliriz.  Ancak bunun basit ve kolay olacağını beklememek de yararımıza. Bedel ödemeden hesap vermeden eski normallerimizden kurtulamayacağız. Bu da bir gerçek. Peki, bedel ödememiz gerekiyorsa bu durumu da hak etmiş olmuyor muyuz? Bana sorarsanız hak ettiğimiz şey tam olarak bu değil. Hak ettiğimiz şey daha başka. Doğaya dönüş. Bu olmadan gerçekleşen tüm yıkım eski normalin zaman içerisinde tekrar ortaya çıkmasına da zemin hazırlayacaktır. Hak ettiğimiz şey, durumun farkına varmak. Farkına varmadan ödeyeceğimiz bedel olsa olsa cezalandırma olur ki bu da doğanın kitabında pek yazmayan bir olgu. Doğa cezalandırmaz, doğa dönüştürür.

Genetik evrimimizin yanında gerçekleşen davranışsal evrimimiz bu dönüştürücülüğün bir kanıtı. (Bu konuda Richard Dawkins’ten daha detaylı bir okuma için tıklayın)  Bu dönüşümü ya yaşayacağız ya da birbiri ardına gelecek olan felaketlerle acı çekmeye devam edeceğiz. Üstelik sorumlusu olduğumuz bu yıkımların yıktığı sadece biz de olmayacağız. O sebeple insanın kendisini virüs olarak niteleyip salgınları da insanın yarattığı tehlikenin ilacı olarak görmek hiçbir anlam ifade etmeyecektir. Zarar verdiğimiz sadece biz olmuyoruz. İnsanın kendisine spesifik bir yok oluş ne yazık ki mevcut değil. Uzun vadede etkisi azalsa da, ortaya çıkan bu tarz pandemilerin sadece insanı terbiye edeceğini düşünmek yanılsamadır. Kısa vadede etrafındaki tüm çevrede de ciddi bir yıkıma neden olacağı aşikardır. Bakmayın siz sokağa çıkma yasaklarının birçok ekosistemi canlandırdığı iddialarının dolaşımda olmasına, çoğunluğu sadece bir viralden ibaret. Sokağa inen yaban domuzunun ya da yaban keçisinin derdi beslenmek. Yoksa kendine yeni habitatlar bulduğu için değil. Hatırlayın üçüncü havalimanı yapılırken boğazdan yüzerek kaçmaya çalışan yaban domuzlarını. İşte onlar insandan kaçıyorlardı. Şimdi de insanın olmadığı zamanda açlıktan ölmemek üzere yiyecek bulmak için çaresizce caddelerdeler. Hem de insandan başka hiçbir canlının ayak uyduramayacağı beton yığınları arasında. Sizin canlanma olarak gördüğünüz aslında bir can çekişme.

Nitekim İngiltere’de geçtiğimiz hafta dolaşıma giren bir fotoğraf, yazının başında belirttiğimiz ve gerçekliğin ne olmadığını anlatan şeye işaret ediyordu. Sahte bir twitter hesabı Yokoluş İsyancıları’na atfen bir ifadenin yer aldığı afişlerin olduğu bir görsel paylaşmıştı. Olayın inkâr ya da reddedilmiş olması yaklaşımın sakatlığından bir şey eksiltmiyor. Çünkü burada konu Yokoluş İsyancıları değil, konu bu fikri yaklaşım.

Zaten konunun iç yüzü şurada anlatılıyor. Yokoluş İsyanı hareketinin sahip olduğu potansiyele yönelik yapılan bu tahripkar girişim aslında yeni bir fikri içeriğin anlatımı değil. Çok eski zamanlardan beri var olan bu sakat görüş bir anlamda çözümü herkesi bir kod satırına dönüştürüp hastalık kontrolü yapmakta gören otoriterliğin ekofaşist bir yansımasını anlatıyor adeta. Konuyu da bu bağlamda değerlendirmek bizi sanki Yokoluş İsyanı’nın bir görüşünü tartışıyor olmak gibi yanlış bir alana girmekten de uzaklaştırıyor.

Çözüm sistem değişikliğinde

Olayı otoriterlik ekseninde tartışmazsak, bu provakatörlüğü yapanların amaçlarının altında yatan şey olan çevreciliğin ırkçılık ve faşizm ile fikirsel bir bağı olduğu izlenimine hizmet edecektir. O yüzden yok öyle yağma. Yağma şurada var: Çin gibi otoriter bir ülkenin demir yumruk ile bu salgını kontrol ediyor oluşunu bu işin çözümüymüş gibi sunmakta!  Sorunun kaynağı olan yönetim, üretim ve tüketim sistemini revize etmek ya da alaşağı etmek ile hiç ama hiç ilgilenmeyen bir yaklaşımı iyi örnek ya da güzel yaklaşım olarak sunmak ciddi başka problemlerin de ortaya çıkmasına neden olabilir. Karşıtı olan sürü bağışıklığı anlamsızlığını nasıl zırvalık olarak niteliyorsak, insanların farklı renkler altında sınıflandırıp sosyal alanları içerisinde kontrol altında tutmak, uzun vadede norm haline gelme potansiyeli olan bir olağan üstü hal politikasına işaret etmektedir.

Çözümü henüz olmayan ve uzun süre de olacak gibi görünmeyen bir sürecin uzun vadede sosyal ve siyasal sistemi dört duvar arasına sıkıştıracağını görmemiz gerekiyor. İnsanların yaşamsal eski normallerini ortadan kaldırırken olması gereken yeni normaller yerine otoriter bir hukuksuzluklar normallerini uygulamaya sokmak uzun vadede çok daha büyük bir otoriterliği doğuracaktır. Çözüm ne otoriterlikte, ne de mevcut ekonomik sistemin yıkılmaması için uygulanan kapitalist kısıtlı kontrolde! Çözüm, sorunun kaynağı olan eski normallerin yerine yeni bir sistem ve yaşam tarzı arayışında. Ciddi bir sistem değişikliği yaşanmaz ise bir sonraki büyük felaket, bulunduğumuz çevrenin kısıtlı yaşanabilirliğini de ortadan kaldırma riskini taşıyor. Bu tehlikenin nedeni de iklim krizi ve beraberindeki kontrolü imkânsız olaylar zincirinde yatıyor. Tek çözümü de şu: İklimi değil sistemi değiştir. İnsanı değil yaşam tarzını mahkûm et.

Yazıyı Thomas Hobbes’un şu tespitiyle bitirelim:

Auctoritas non veritas facit legem.

Yasayı yapan otoritedir, hakikat değil.

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuHaftasonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Korona günlerinde İLO standartlarını hatırlamanın tam zamanı

Dünya Sağlık Örgütü’nün (World Health Organisation-WHO) küresel virüs tehdidi karşısında önlemlerin ulusal ölçekte alınacağını ilan etmesi, bu önlemlerin devletlerin karakteristik özelliklerine göre şekilleneceğinin de işaretiydi. Böylece bir süredir “şirket gibi” yönetilen Türkiye kendi tarzını yaşamaya başladı. Yurttaşların gönüllü karantinaya davet edilmesini hükümet tarafından şirketlerin sosyal sorumluluk (Corporate Social responsibility-CSR) projelerini andıran bir bağış kampanyasının başlatılması izledi. Bu kampanya ile emekçiler birer ihtiyaç sahibi haline getirilirken vaadedilen ödemelerin yapılacağı adresleri ne zaman ve nasıl bulacağı ise meçhul.

Lakin salgının  durdurulması için işe fiilen gitmesi gereken ve/veya iş arayışı içinde olan dolaşımdaki milyonlarca insanın geçim derdine ivedilikle çare bulunarak ülke çapındaki karantina sürecine dahil edilmesi gerekiyor. Durumdan vazife çıkaran sivil toplumun temsilcileri, sendikalar, meslek odaları dolaşımdaki bu nüfusun temel ihtiyaçların karşılanarak genel karantinanın ilan edilmesi için hükümetin atması gereken adımları açıklayarak bir imza kampanyası  başlattı ; Sosyal Bilimciler de kamuculuk, planlama ve toplumsal dayanışma zemini oluşturmaya dönük  22 maddelik bir çağrı metni yayımladı. Ne var ki, siyasi iktidar sivil toplumdan gelen bu uyarı ve talepleri dikkate almayarak süreci krize çevirdiği gibi bugüne dek T.C. Devleti kimliğiyle imzalanmış olan Uluslararası Çalışma Örgütü (International Labor Organization-ILO)  sözleşmelerini de ihlal etti.

Herhangi bir ülkenin, emeğin insani koşullarını benimsememesi, kendi ülkelerindeki durumu iyileştirme isteğinde olan diğer ülkeler için bir engel teşkil edecektir.” ILO

Birinci Dünya Savaşı’nın yarattığı karışıklık ortamında, çalışma koşullarının iyileştirilmesi ve sosyal adaletin sağlanması adına Birleşmiş Milletler tarafından üst düzenleyici örgüt olarak kurulan ILO’nun 1932 yılından beri üyesi olan Türkiye, 55’i yürürlükte olan 59 sözleşme imzalamıştır. Bu bilgileri edinebileceğiniz ILO Ankara temsilciliğinin web sitesine girdiğinizde karşınıza ilk olarak dünya genelinde tüm insanların aynı gemide olduğunu hatırlatan ILO’ya ait şu söz çıkar: “Herhangi bir ülkenin, emeğin insani koşullarını benimsememesi, kendi ülkelerindeki durumu iyileştirme isteğinde olan diğer ülkeler için bir engel teşkil edecektir.”

Tabii, korona günlerinde sözün önemini daha iyi idrak ederken aklınıza küresel salgın ortamında çalışma yaşamının nasıl düzenleneceğine dair küresel mücadelenin ipuçlarını aramak gelmiş olabilir. İşverenlere ve çalışanlara düşen görev ve sorumluluklar minvalinde mesajların ağırlık kazandığı Türkçe sayfada aradığınızı bulamadığınız için benim yaptığım gibi ILO’nun kendi sayfasına yönelme ihtiyacı da duyabilirsiniz. İşte,Türkçe sayfada göremediğiniz İngilizce ILO Standartlarına dair Covid 19 raporu karşınızda!

Sözleşmeler imzalanıyor ama…

23 Mart 2020 tarihli ILO Standartları ve Covid 19 adlı raporun en önemli özelliği içeriğin üye ülkeler (Türkiye dahil toplam 187 ülke) tarafından yürürlüğe konmuş ya da meclisten onay bekleyen standartlara dayanıyor olması. Zira bu tür sözleşmelerin işlevselliği meclisteki siyasi partilerden sendikalara, basına kadar tüm baskı grupları tarafından tartışılmayı hak etmesiyle yakından ilgili. Nitekim ILO’nun önemini özellikle yaşanmış olan iş kazalarından sonra atılan adımlar gösterir. Hatırlarsanız, 2014 yılında 301 madenciyi yitirdiğimiz Soma maden kazasının ardından madenlerde “yaşam odalarının” kurulmasını şart koşan sözleşmenin imzalanmamış olduğu anlaşılınca baskı grupları devreye girmesinin de etkisiyle  2006 tarih ve 187 sayılı İş Güvenliğini ve Sağlığını Geliştirme Çerçeve Sözleşmesi kabul edilmişti. Benzer şekilde madencilik ve inşaat sektörlerinde meydana gelen kazalar sonrasında da işverenlerin önlemleri almada kusurlu olduğu anlaşılınca 1988 tarih ve 167 sayılı İnşaat İşlerinde Güvenlik ve Sağlık Sözleşmesi ile 1995 tarih ve 176 sayılı Madenlerde Güvenlik ve Sağlık Sözleşmesi 23 Mart 2015 tarihinde kabul edilmişti. Şimdi bu durumu tersten yani yürürlükte olan sözleşmelerin etkinleştirilmesi gereği üzerinden düşünelim.

ILO’nun Covid 19 salgını ile mücadeleye yönelik yayımladığı bu raporun amacı genel hatlarıyla işsizlik sorunlarının giderilmesi ve geçim kaynaklarının, gelirin dengelenmek suretiyle ekonominin düzene sokulması… Bu amacın gerçekleştirilebilmesi için ise iş sürekliliğinin korunarak iktisadi ve finansal politikaların devreye sokulması, Türkiye tarafından 13 Aralık 1977’de yürürlüğe konmuş olan 122 sayılı İstihdam Politikası Sözleşmesi gereğince öneriliyor. Yine; tam ya da kısmi gelir kaybının oluşmasına karşılık hükümetlerin ücret ödemelerinin devam ettirilmesi, iş sözleşmesinin feshi halinde işçinin alacak ve haklarının tazmininin sağlanması Türkiye’de 29 Mart 1961’den beri yürürlükte olan 95 sayılı Ücretlerin Korunması Sözleşmesine dayandırılarak tavsiye ediliyor.

Bununla birlikte hükümetlere işverenlerin işin ifası nedeniyle ve iş süresince çalışanlarının risklere maruz bırakmaması için işçilere her türlü koruyucu ekipman ve malzemeyi ücretsiz şekilde temin etmekle yükümlü olduğu Türkiye’nin 1981 yılında imzalayarak 22 Nisan 2005’te yürürlüğe koyduğu 155 sayılı İş Sağlığı ve Güvenliği ile Çalışma Ortamına İlişkin Sözleşme gereğince öneriliyor. İlaveten Türkiye açısından yürürlükteki sözleşmelerin referansıyla atılması mümkün adımlardan bir diğeri de Covid 19 krizi ortamında işçinin iş akdinin işin niteliği, işçinin eylemleri ya da  operasyonel gerekçelerle fesh edilemeyeceği; işçinin hastalık ya da ailevi nedenlerle geçici devamsızlık göstermesi halinde de iş akdinin fesh edilmeyeceği… Ki Türkiye de bu tavsiyeye dayanak oluşturan 158 sayılı Hizmet İlişkisine Son Verilmesine ilişkin Sözleşme’yi 4 Ocak 1995’te yürürlüğe koymuş bulunuyor.

Baskı yapma görevi

ILO bu raporla Covid 19 ile mücadele sürecinde işverenlerin ekonomik, sağlık ya da sosyal nedenlerle iş akdi feshedilen ya da ücreti düşürülenlere işsiz bırakılmalarından doğan tüm haklarının ödenmesi gerektiğini de hükümetlere hatırlatıyor. Ne var ki bu önerinin dayandırıldığı 168 sayılı İstihdamı Geliştirme ve İşsizliğe Karşı Koruma Sözleşmesi’ni Türkiye imzalamışsa da mecliste onaylatmadığı için sözleşme yürürlükte değil. Eğer Türkiye bu sözleşmeyi imzalamış olsaydı misal geçenlerde medyada yer alan koronavirüse yakalandığı için sağlık personelinin ücretinin yarıya indirilmesi gibi durumlarda bu tavsiye kararına uyulması istenebilirdi. Tıpkı  122, 95, 155 ve 158 Sayılı sözleşmelere uyulması yönünde hatırlatmalar yapılabileceği gibi…

Bugün karşımızda TÜİK’in 2020 verilerine göre toplam 83 Milyon nüfus içinde ücretli ya da yevmiyeli işçi konumundaki 19 Milyon 216 bin işçinin hastalanmayı göze alarak işe gittiği gibi bir gerçek var. Salgına %13 seviyelerindeki işsizlik ve %50’lere varan yüksek enflasyon ortamında yakalanan Türkiye’de kapanan işyerleri nedeniyle işsizliğin daha da artarak geçim şartlarının zorlaşacağı da malum.

Ne var ki nüfus içi dolaşım sürdükçe salgın durmayacağı için bildiğimiz neoliberal umursamazlığın işçiyi, emekçiyi hor görmeye devam etmesi artık mümkün değil. Bu nedenle gönüllü karantinasını yaşayan bizlerin emekçinin salgın ortamında çalışmama hakkına, ücretli izin hakkına; işsizin, yoksulun, mültecinin barınma ve diğer temel ihtiyaçlarının giderilerek sağlıklı yaşam hakkına kavuşması için daha talepkar ve ısrarcı olması gerekiyor. Zira öyle bir radde ki bu, 2020 yılı için mega projelere 18,8 Milyar TL garanti ödemesi bulunan siyasi iktidarın önceliklerinde değişikliklik yapması elzem!

(Bu yazı Sivil Sayfalar’da da yayımlanmıştır.)

 

Kategori: Hafta Sonu

Koronavirüs SalgınıKöşe YazılarıManşetSağlıkYazarlar

Portekiz’den Covid-19 notları: OHAL’i bahane eden yok – Meryem Dutoğlu*

Portekiz – 2 Mart günü ülkede ilk iki vaka tespit edildi. Bu kişilerin nereden geldikleri ve hangi şehirlerde bulundukları en baştan itibaren kamuoyu ile paylaşıldı. İlk vakalar ile ilk önlemler de başladı. 10 Mart’ta ülke genelinde 41 vaka varken Lizbon Belediyesi, kendisine bağlı tüm müze, tiyatro ve kütüphaneleri kapattı. 12 Mart günü ülkede en yüksek seviye alarm durumu ilan edildi. Bütün okullar kapatıldı. 12 yaş altı çocukları olduğu için evde kalması gereken ebeveynlere maaşlarının %66sının ödeneceği açıklandı. Cruise gemilerinin yolcu indirmesi liman idaresince yasaklandı.

13 Mart Cuma günü şehir merkezinde hala kalabalık turist grupları vardı. O günden itibaren bütün müzeler ve kültürel aktiviteler durduruldu. 16 Mart günü ilk ölüm gerçekleşti. Tek komşu İspanya ile kara sınırı kapatıldı. Özel hastaneler sisteme entegre edilerek Covid-19 vakası kabul edilmesinin önü açıldı. 18 Mart’ta 642 vaka varken, ülke tarihinde ilk kez olağanüstü hal ilan edildi. OHAL nedeniyle getirilen kısıtlamaların demokrasiyi askıya almak demek olmadığı, yaşama hakkı, vatandaşlık hakları, ifade özgürlüğü ve bilgi edinme hakkı vb gibi haklara halel gelmeyeceği üstüne basa basa belirtildi.

Resmi olarak sokağa çıkma yasağı ilan edilmedi ancak temel ihtiyaçlar haricinde sokağa çıkılmaması gerektiği duyuruldu. Market ve eczane dışında kalan  her türlü dükkan ikinci bir emre kadar kapatıldı. Paket servis olmak koşuluyla bazı küçük kafeler, kasap ve fırın ve pastane gibi dükkanlardan  az sayıda açık olanlar var. Açık olan bu dükkanlarda içeri girmeden kapı önünden paket servis alabiliyorsunuz. Marketlerde ve eczanelerde ise sosyal mesafelendirme kuralı getirildi. Bu alanlarda aynı anda kaç kişinin bulunabileceği metrekare başına hesaplanarak girişlere asıldı.

Toplu taşıma ücretsiz

Evden çalışma imkanı olmayanların işe gitmeye devam ediyor. Otobüs, metro ve her türlü toplu taşıma aracı, bilet işlemleri sebebiyle  oluşacak teması engellemek için ücretsiz oldu. Kimse bunu suistimal edip gezmeye gitmek için binmiyor. Otobüslerde sürücü ile yolcu arasında teması engellemek için yalnızca arka kapıyı kullanma zorunluluğu, “inecek var” butonuna basılmaması için ise otobüslerin bütün duraklarda durması zorunluluğu getirildi. Maaşlı çalışanlar, serbest çalışanlar ve iş verenlere farklı miktarlarda olmak üzere ekonomik yardım paketi açıklandı. Bu ödemelerden yararlanan şirket işten çıkarma yapamıyor. Sosyal demokrat hükümet bu yardım programı yüzünden eleştiriliyor, çünkü yapılacak maddi yardımların paskalya tatilini kapsamayacağı açıklandı.

Fotoğraflar: Peter Houle.

Portekiz’de toplam vaka sayısı 30 Mart itibari ile 6408. Bu vakalardan 571’i hastanede tedavi görüyor. Porto, 941 vaka ile şu anda en çok vakanın görüldüğü bölge. Ardından ise 633 vaka ile başkent Lizbon geliyor. Dikkat çeken bir nokta ise tüm vakaların 853’ü sağlık çalışanı. Bu da sağlık çalışanlarının korunmasında eksiklikler olduğuna işaret. 10 milyon nüfuslu ülkede şu anda günlük yapılan test sayısı günlük 5000 civarında. 30 Mart Pazartesi itibari ile az sayıda da olsa evde test hizmeti de başladı.  Sağlık bakanlığı ve Kızılhaç’ın ortak yürüttüğü bu hizmet ile  mobil ekipler acil ve öncelikli olduğu belirlenen kişilere evde test yapılıyor. Böylece  tespit edilen vakaların kimse ile temas kurmadan izole edilmesi hedefleniyor.

Evde test uygulamasının nasıl ilerleyeceğini, test kapasinin vaad edildiği gibi artırılıp artırılmayacağını önümüzdeki günlerde belli olacak. Bunun dışındaki diğer bir gelişme de göçmenleri ilgilendiren bir karar oldu. Oturum iznini henüz almamış, başvuru sonucu bekleyen bütün göçmenlerin sağlık hizmetlerinden eşit şekilde yararlanacağı açıklandı.

Grafik: Financial Times

Yukarıdaki grafikte 100. vaka’dan itibaren 1000, 10000 ve 50000. Vakalara kaç günde ulaşıldığını gösteriyor. Eğri ne kadar dikse, artış o kadar hızlı demek. Portekiz’de kriz yönetimi, alınan önlemler , maddi yardımların yeterliği detaylı bir şekilde değerlendirilebilir. Hem artıları hem eksileri elbette vardır. En azından OHAL’i kötüye kullanmayan bir hükümet var. Benim kanaatim artış hızı bakımından aşağıdaki grafikte görüldüğü üzere diğer ülkelerle karşılaştırıldığında  durum fena değil. Aynı grafikte görüldüğü üzere maalesef Türkiye’de şu anda çok hızlı bir artış var gibi görünüyor.

Portekiz’de Sağlık Bakanı ve sağlık genel müdürlüğü başta olmak üzere ilgili otoriteler tüm süreci şeffaf bir şekilde ilk andan beri halk ile paylaşılıyor. Portekiz Sağlık Genel Müdürlüğü’nün açıklamasına göre salgının pik noktasının mayıs ayından önce olması beklenmiyor.  Ankara’daki bazı yetkililerin tehlikeli ve yanıltıcı bir şekilde yaptığı gibi salgın hızının yavaşladığına “inanıldığı” iddia edilmiyor.

(*) Siyaset Bilimci, Lizbon Üniversitesi, @DtglMeryem

Koronavirüs SalgınıKöşe YazılarıManşetYazarlar

[Korona İzolasyon Notları] Gerçek umut çaresizlikten doğar

(Bugün biraz fazla öğretiyor, o nedenle yazı uzun)

Karantinadan önce bir gün otobüste giderken film seyredeyim dedim. Drakula filmini açtım. Sahnelerden birinde daha Kont Drakula vahşinin kan iksirini içmeden bir karşılaşma yaşıyor mağarada (metaforlara gel). Vahşi soruyor: Seni mezarında bile umutlu yapan şey nedir? Bizimki cevap veriyor: Çaresizlik.

Gerçek umut, gerçek çaresizlikten doğar.  Ne kadar çaresizseniz o kadar umutlu olabilirsiniz.

****

Şimdi yazacaklarımın hedef kitlesini açıklıyorum: Aramızda “Amaan günümüzü gün edelim zaten bir tane hayatımız var, yaşayalım gitsin, zaten bir gün herkes ölmeyecek mi?” diyenler varsa hemen diğer yazılara geçebilir. Vakit kaybetmesin.

Lakin eğer ömrünü bir şeylere vakfetmiş, bugününü herkesin geleceğini düşünerek yaşayan, çocuğu olmasa da geleceğe bir şeyler bırakmak isteyen veya yaşamın fiziksel varlığın ötesinde bir şey olduğunu bilen, gören, düşünen varsa, buyursun sofraya.

****

Virüs ÇARESİZLİK nedir, onu öğretiyor: Fragman bitti. Filme geçtik. Ancak seyirci değiliz. Ya oyuncu kadrosunda olacağız bu filmin, ya da kamera arkasında. Seçim sizin. Başka bir seçenek de yok. Devlet yapsın, o, bu yapsın, şirketler yapsın, sivil toplum kuruluşları yapsın, yok.

“Sen” yapacaksın, hala anlamadın mı?

“Yaparım da para yok, tesis yetersiz, beceriksizim, tarlam toprağım yok” yok. Ağzımı bozma geleneğim olsa güzel laflar var burada söylenecek. Parasız yapacaksın, tesissiz yapacaksın. Elinden geleni değil, elinden gelenin en iyisini yapacaksın, ölümüne yapacaksın. Can havli ile yapacaksın.

Olacaklara dair uzatmalara girmeden bu ömrümüzde görebileceklerimizi netleştiriyor virüs: Panik artacak, insanlık daha da zıvanadan çıkacak, tahammül sınırını geçecek. İnsanın vahşi yönünü daha da açık şekilde göreceğiz. İnsani bir vahşilik, kapitalizm vahşiliği değil, bildiğin vahşi hayvan vahşiliği. İçinde can havli olan bir vahşilik. Parçalama, yakma, yıkma, çalma, yağmalama.

Hiç tahmin edemeyeceğiniz insanlar bunu yapacak. Şiddetsiz iletişim tekniklerinin maharetlerini göreceğiz bakalım o zaman.  Görünen o ki bu karantina kaçınılmaz olarak daha da derinleşecek. Olan şey sistemik bir şok. Geçici ya da yerel bir durum değil. Bu, üretimin aksaması hatta durması, üretilen ürünlerin taşınıp evimize kadar gelmesi ve alım gücü için para bulma konusunda sorunlar yaşayacağız demek. Pek çoğumuz para kaynaklarını kaybedecek. Birikimi olanlar cepten yemeye başlayacak, vicdanı olanlar yardımlaşarak parasını bitirecek. Gerçek zaman akışıyla yüzleşmemiz gibi parayla da yüzleşeceğiz. Para ile olan ilişkilerimiz tel tel elimize gelecek. Survival moduna bağlayacağız hep beraber.

Kırsalda yaşayanlar da güvende değil daha büyük tehdit altında, çünkü millet bir vadede üretimin olabileceği yerlere doğru göç edecek.

Ciddi olun. Bir ergen halinden çıkarak yetişkin ruh haline girin. Evlerde kriz bitsin de çıkalım demeyi bırakıp ne halt edeceğini düşünen kaç kişi var? Çocuklara durumu nasıl sakince anlatacağınızı ya da eve tıkıldıkları için nasıl oyalayacağınızı değil, bu durumlarda nasıl davranacaklarını öğretmeniz gerekiyor. Ama tabii biz de bilmiyoruz nasıl davranacağımızı değil mi? Acı olan bu.

Yeryüzünü oyun alanı gibi gören (burada oyunu “game” olarak kullanıyorum “play” olarak değil) çocukların büyümüş hali nedeniyle buralardayız. Oyun şımarıklığı bitti. Mızıkçılık, oyun bozanlık bitti. Har vurup harman savurma dönemi bitti. Çocukluk dönemi bitti. Gezegencek ergenlik bitti, yetişkinler gibi davranmamız gerekiyor.

Durumu ciddiye alın. Geçici diye düşünmeyin. Daha büyük dalga gelmedi. Ve büyük dalga virüsle değil, açlık, kıtlık, kuraklık ile gelecek. Bunların da neye yol açacağını ben söylemeyeyim artık.

Şimdi daha önce bağrınıp çağrınıp söylediğimiz konuları bağlayalım. Önem sırasına göre değil elime geldiği gibi sıralıyorum:

  • “Küçük üreticileri, aile tarımı yapanları, yerel tohumları koruyun” demiştik. Bu dönemde onlar besleyecek herkesi. Ama önce kendilerini ve yakın çevrelerini. Gıda topluluğu kurmanın önemi burada belirginleşiyor.
  • “Kentlerin su kaynaklarını koruyun, doğal alanları bozmayın” demiştik. Elleri şakır şakır dezenfektanlarla yıkayacağımızı düşünmüş müydük? Şimdi bir su sıkıntısı olsa ne olacak dersiniz?
  • “Emisyonları azaltın” demiştik. Temiz havaya, sağlıklı bir doğal döngüye, acil durumda kullanacağımız doğal yutaklara ihtiyacımız var. Ama bunları büyüme derdine düştüğümüz için bol keseden harcadık değil mi?
  • “Tüketim alışkanlıklarınızı değiştirin, temel ihtiyaçlarınıza odaklanın ve onları da doğa dostu yollarla edinin” demiştik. “Atıkları azaltın, endüstriyel üretimleri dönüştürün” demiştik. “Gezegene şöyle zarar veriyor, sağlığa böyle zararlı” diyorduk. Şimdi evde her şey tükenince, yerine de yenisini alamayınca, bakalım nasıl değişiyor o alışkanlıklar?. Zehirli zehirsiz demeden her şeye muhtaç olabiliriz. Açlık bu, bir şeye benzemez.
  • “Kişisel gelişim, kendini tanıma, kendinle barışma olanaklarını araştır, geliştir” demiştik. Çünkü şu anda dayanışma toplulukları kurulması gerekecek ve bir dayanışma topluluğunun kurulması önündeki en büyük engel bireylerin korkuları, egoları, kendini koruma yöntemleri. Yoksa herkes kendi kişisel, içsel, gelişimsel problemlerinde boğulup gidebilir, sorun yok.

Virüs bize GERÇEK UMUT nedir? Onu öğretiyor: Eğer sağlıklı iseniz ve çok büyük yaşamsal sorunlarınız yoksa (mülteci değilseniz mesela, evinizdeyseniz, sevdiğiniz insanlar etrafınızda ise vs) daha fazla sorumluluğunuz, yapmadıklarınızın da büyük vebali var, unutmayın.

Benden liste isteyenler, buyursunlar:

  • Ölümü kabullenin. Ölümle olan ilişkinizi bir gözden geçirin. Her ne yapıyorsanız günün birinde öleceğinizi bilerek yapın. Umudun esas ve sonsuz kaynağı bu nokta.
  • Az konuşun. Gerekmedikçe gevezelik yapmayın. Kendinizi gerçek durumdan uzaklaştırmayın.
  • Az yiyin. Gereksiz kekler, artisanal ekmekler, pastalar, börekler yaparak ve yiyerek bedeninizi yormayın, çok yakın bir zamanda çok kıymetli olacak malzemeleri boşa harcamayın. Hele hele bunları sosyal medyada, orada burada hiç paylaşmayın. Marifet değil, bilin. (İlla evde kendinizi yemeğe verecekseniz fermente gıdalar konusunda bilginizi artırın. Zira az alanda üreterek yüksek besleyiciliği haiz gıdalar üretmenin yolu bu.)
  • Egzersiz yapın, hareket edin. Doğru nefes almayı refleks haline getirin. Yapay şekilde ısınmayı ve ışıklandırmayı kısıtlayın. Uykunuza dikkat edin.

  • Sosyal medya ortamından uzak durun. Zihninizi oyalamasına, kafanızı dağıtmasına izin vermeyin. Zihniniz şu anda kontrol edilmeyi bekliyor. Kafanız ise toparlanmayı. Meditasyon, nefes, namaz, dua, artık bildiğiniz, öğrendiğiniz ne varsa düzenli olarak yapmanızın tam zamanı.
  • Bir doğa günlüğü tutun. Pencerenizden olsun, her gün aynı saatte dışarıya, bulutlara, ağaçlara ve kuşlara bakın. Kuş seslerini dinleyin. Bunu güzel vakit geçirmek için değil, yaşam döngüsünü kavramak için yapın. (Ama güzel de vakit geçireceksiniz).
  • Okunacak kitap listesi, seyredilecek film listesi falan paylaşıp durmayın. Buna vakit yok. “Ben okumadan duramam” diyorsanız nasıl bahçe kurulur, nasıl bitki yetiştirilir gibi yaşamsal konularda okuyun.
  • Hangi gıdaya ne kadar ihtiyacınız var? Bunu bilin. Nereden tedarik edeceksiniz? Bunu bilmeye çalışın. Eğer üretecek yeriniz varsa üretin, yoksa bir saksı alın, bir tohumla başlayın. Diğer ihtiyaç sahipleriyle bir araya gelin, üretenlerle iletişime geçin. Ortak üretim için planlar yapın. Örgütlenin.
  • Suyunuz nereden geliyor, öğrenin. Yakınlarda sağlıklı su bulabileceğiniz kaynak yönetim tarafından satılmış ya da kirletilmek üzere planlar yapılıyor olabilir. Bu konuda çalışanlarla iletişime geçin.( #KazdağlarıEvimiz)
  • Ayrıştırıcı ne varsa terk edin. Tüm inançlar, tüm ideolojiler, sınır çizen düşünsel her şeyi içinizden yaşayın. Çünkü şu anda yardımınıza koşacak olan insanlar aynı fikirde olduklarınız değil, aşağı katta kapısını çalmadığınız komşunuz.
  • Gelecek için planlar yapmayın. Geçmiş için pişmanlık duymayın. Şimdide kalın.
  • Edip eyleyenlere “iyi ki varsınız, umut aşılıyorsunuz” gibi laflar etmeyin, siz de yapın ve iyi ki var olun. Yaptıklarınızdan kaç kişi etkileniyor bunu bir düşünün.
  • Bütün varoluşa iyi davranın.
  • Bunları yapmayı kişisel bir tercih olarak ya da yapmasam da olur diye düşünmeyin. Bunlar bir seçenek değil, boynumuzun borcu ayrıyeten.
  • Son olarak, internette canınız sıkılıyor diye kıyafet ısmarlamayın, kargo görevlilerini düşünün. Marketteki portakalları da bitirmeyin. ;o)

(Not: Bütün bunları zaten yapıyorum diyorsanız, kusuruma bakmayın )

Gerçek umut, bizim ellerimizle, çabalayarak yarattığımız, yoktan var ettiğimiz umuttur, insan içindir, bedavadır ve sonsuz potansiyeli harekete geçirir.

 

Köşe YazılarıYazarlar

Dezenfeksiyonu ne kadar doğru yapabiliyoruz?

Yaklaşık 120 nanometre büyüklüğü ile elektron mikroskobunda bile zar zor görülebilen yeni koranavirüs, yarattığı COVID 19 pandemisi ile tüm dünyayı derinden sarstı. Birçok ülkede sokağa çıkma yasaklandı, sınırlar kapatıldı; ‘güçlü’ oldukları düşünülen birçok ülkenin sağlık sistemleri iflas etti, çok sayıda insan işini, aşını kaybetti. Yeni koranavirüs ile tanışan insanların %85’i COVİD 19 hastalığını çok hafif belirtilerle geçirirken özellikle yaş almış olanlar virüsün akciğerlerine inmesi ile hastanelerin yoğun bakım ünitelerinde yaşam mücadelesi veriyor. Çin’de aralık ayında başlayan salgın günden güne dünyayı küçülten hava yolu ulaşım ağını kullanarak kısa sürede bu ülkeden tüm dünyaya yayıldı ve pandemi halini aldı. Artık COVID 19 pandemisi 1918-20 yıllarında yaşanan ve son 100 yılın en büyük pandemisi olarak kabul edilen İspanyol gribi salgını ile karşılaştırılıyor. H1N1 virüsünün neden olduğu İspanyol gribi pandemisinde; üstelik o dönem insanları bugünküne oranla hemen hemen hiç yer değiştirmemesine rağmen; 500 milyon insana bulaşmış ve bunlardan bazı kaynaklara göre 50; bazı kaynaklara göre ise 100 milyona yakını yaşamını yitirmişti.

Medyada yeni koranavirüs pandemisi nedeniyle her gün, her dakika hastane ve yoğun bakım görüntüleri var. Bu görüntülerin yanı sıra biraz da toplumlardaki paniği önlemek için yolların, sokakların, kamuya açık toplu alanların, toplu ulaşım araçlarının; hatta özel apartman ve gökdelenlerin dezenfeksiyon görüntüleri de yayınlanmaya başladı. Bu görüntülerin yayınlanmasıyla çok yüksek sesle olmasa da tartışmalar da başladı: Dezenfeksiyon gerekli mi; dezenfeksiyonda hangi kimyasallar kullanılıyor ve bu kimyasalların çevre üzerine etkileri var mı?

‘Standart temizlik yeterli’

Bazı uzmanlara göre bu alanların ‘standart temizliğinin’ yapılması, sıklığının artırılması şartı ile yeterli. Peki, standart temizlik nasıl yapılıyor? Bir alanın yüzeylerinin standart temizliği iki aşamada yürütülüyor. Öncelikle alanın kaba kuru temizliği ve üstüne sabunlu suyla silinmesi… İşte bu standart temizliğin yeterli olduğunu savununlar bunu yeni koranavirüsün dış yüzeyinin ince bir yağ tabakası ile kaplı olmasına dayandırıyor. John Hopkins Üniversitesi tarafından yapılan çalışmalarda ‘virüsün çok kırılgan ve onu koruyan tek şeyin sabun ve deterjanla kolayca parçalanan ince bir yağ tabakası olduğu’ gösterilmiş. Bu nedenle 20 saniye süreyle bol sabun veya deterjanlı suyla yüzeylerin yıkanması ve silinmesinin yeterli olacağı inanılıyor. Zaten ellerimizi yıkarken de bu bilimsel gerçekten hareket ediyoruz.

Dezenfeksiyon ise yüzeylerde mikroorganizmaların etkisiz hale getirilme sürecine verilen genel bir isim. Bu işlem için kullanılan kimyasallara ‘dezenfektan’ deniyor. Kimyasal yapıları ve etki mekanizmalarına göre gruplandırılan dezenfektanların içinde en tanınmışları klor ve klor bileşikleri, alkoller, hidrojen peroksit, amonyum bileşikleri ve aldehitler… Bu arada sabun ve deterjanın da temel olarak bir dezenfektan olduğunu unutmayalım.

Şimdi gelelim; son yaşadığımız COVID 19 pandemisine ve bulaş zincirini kırabilmek adına yerel yönetimler tarafından yapılan dezenfeksiyona… Belediyeler sokak ve caddeleri klorlu dezenfektanlarla yıkamakta ve kamuya açık kapalı alanları ise hidrojen peroksit ve gümüş nitrat karışımı ile dezenfekte etmektedir. Ancak virüsün dışının ince bir yağ tabakası ile kaplı olması ve bu tabakanın sabun ve deterjanla kolayca kırılabilmesi nedeniyle yolların ve caddelerin sabunlu suyla yıkanması yeterli.

Okul, iş yeri, konaklama yerleri, bekleme salonları gibi kamuya açık kapalı alanlarda ise önce kaba temizlik yapılıp daha sonra su ve sabun veya deterjanla standart temizlik yapılmalı. Başka bir ifade ile dezenfektan olarak sabun veya deterjan kullanılmalı. İkamete açık, çok katlı binaların temizliği de yine sabun veya deterjanlı su ile yapılmalı. Özellikle ikamete açık apartmanların merdiven boşluklarının klorlu sıvılar gibi kimyasallarla temizlenmesi bu binalarda oturanlarda başta solunum sistemi olmak üzere sağlık şikâyetlerine yol açabilir. Merdiven tırabzanı, kapı kolu, toplu ulaşım araçlarındaki tutma kolları gibi çok kişinin dokunduğu alanların standart temizliği de çok daha sık yapılmalı.

Kullanılmış maske ve eldivene dikkat!

Peki, su ve deterjan dışında diğer dezenfektanların kullanım alanı nereler? Musluk, lavabo, tuvaletler gibi daha riskli bölgelerin dezenfeksiyonunda öncelikle sabunlu veya deterjanlı su ile temizlenip daha sonra ise klorlu dezenfektanlarla dezenfekte edilebilir. Bu işlemi uygulayan kişi uygulama sırasında mutlaka eldiven giymeli ve basit cerrahi maske takmalıdır. Bu bölgelerin dezenfeksiyonu eğer evde yapılacaksa çamaşır suyu kullanılarak hazırlanan basit bir dezenfektan kullanılabilir. Genelde bu sulandırma oranı 5 litre suya bir fincan çamaşır suyu eklenerek hazırlanabilir. Belediyeler genel alanlarda elle ulaşılamayan yerleri gaz dezenfektanlarla dezenfekte edebilir. Eğer bu pandemi günlerinde dezenfeksiyon işlemi sırasında yoğun kimyasal maddeler kullanmak yerine zaten yeterli olan su ve sabuna öncelik verebilirsek çevre kirliliği riskini de en aza indirebiliriz.

Dezenfeksiyon kadar, hatta ondan daha önemli bir konu ise kullanılmış maske ve eldivenlerin yerlere, gelişi güzel çöplere atılması. Belediyeler son günlerde iyice artan bu krize dikkat etmeli. Üzüntüyle belirtmek gerekirse insanlarımızın önemli bir bölümü kullandıkları maskeleri ve eldivenleri sorumsuzca gelişigüzel sokaklara, caddelere atıyor. Bu atık maskeler ve eldivenler bir tıbbi atıktır.  Enfeksiyon kaynağı olabilir ve yeni koranavirüs için yayılma odağı oluşturabilir. Bu nedenle belediyeler, dezenfeksiyon çalışmalarından önce, bu konuyu gündemine alarak özellikle o bölgelerde yaşayan insanları eğitip  kullanılmış maskeleri ve eldivenleri gelişigüzel atmasının önüne geçmeli. Verilecek eğitimle insanların en azından yanında taşıyacağı naylon torbanın içine usulüne uygun olarak çıkarttığı maskesini ve eldivenini koymasını ve daha sonra o sıra bir sağlık kurumundaysa tıbbı atık kutusuna, yoksa torbanın ağzını bağlayarak katı atık bidonuna atmasını sağlamalı yerel yönetimler…

Tarih boyunca yaşanan her salgın, salgın eğrisini tamamlayarak er veya geç bitmiştir. COVİD 19 pandemisi de bir süre sonra bitecektir. Bu dönemde atılacak adımların gelecekteki günler düşünülerek atılması önemli. Dezenfeksiyon yapma düşüncesi ile doğa için uzun erimde zararlı olacak, su kaynaklarını, toprağı kirletecek, ekosistemlere zarar verebilecek kimyasalların bol ve sık sık kullanılmasından kaçınılmalıdır.

Unutulmamalıdır ki; doğa için zararlı olabilecek atık kimyasalların ekosistemler üzerindeki olumsuz etkileri salgınlar gibi birkaç ay değil, yıllar sürebilir.

Koronavirüs SalgınıKöşe YazılarıYazarlar

[Korona İzolasyonu Notları] Digital ayak izi…

Zat-ı muhteremleri nedeniyle gerçek düzlemde yapamadığımız toplantı, muhabbet, seminer nev’inden ne varsa teknoloji sağ olsun, mahallecek sanal alemde hallediyoruz.

Sabah pijamalar ve uykudan yeni uyanmış gözlerle (zamanda da hafiften kayma yaşadık) zoomlara, hang outlara, skypelara akıyoruz. Akşamı elde bira, bir canlı yayın odasından bir diğerine girip çıkarak tamamlıyoruz. Zihin yorgun, beden hepten gidik. Ruh zaten nereye kaçtı acaba?

Öte taraftan dijital alem sonsuz nimetleriyle gerçek gündemimize güzel bir alternatif oluyor. Pek çok yenilik, “doğala özdeş” şekilde yerini alıyor bu yeni alemde.

Çok kişinin katılabildiği, herkesin yatay hiyerarişiyi deneyimlediği, eşitsizliklerin ortadan kalktığı dijital toplantı uygulamaları sayesinde deneyim kazanıyoruz. Gerçeğin anatomi ve dinamiğini kavradıkça bir uydu-alem kurmayı başarıyoruz.

Ve bakınız şu işe ki tıpkı gerçek yaşamda olduğu gibi virüsler, bu alemde de var. Anlaşılan hırsız polis ilişkisi gibi bir ilişki bizimkisi bu virüslerle. Biz tam bütün düşünce, duygu, ilişkileri bu tatlı ortama taşımışken haydi bakalım bir virüs de burada.

İnsanın adaptasyon gücüne tanıklık ediyoruz.

Dolayısıyla mesele bu dalgadan sağ çıkıp çıkmayacağımız değil, eğer çıkarsak bu şekilde mi yaşamaya devam edeceğimiz? Bunu düşünmeyi unutmayalım.

Sanal araçların da kırılganlığı diye bir şey var. Bunu da unutmayalım. Dijital ayakizi diye birşey de var. Bunu da unutmayalım.

Farkındalık, ah şu farkındalık!

 

Hafta SonuHaftasonuKoronavirüs SalgınıKöşe YazılarıManşetYazarlar

Virüs ve toplumlar, kentler, komşular II

Bir önceki yazı, bir virüsün, salgın ve bulaşabilme/ öldürücü olabilme riski yüksek olan bir tehdit karşısında dünyadaki, ülkedeki, kentteki ve  mahalledeki dengelerin hepsini birden dikkate alarak, küresel biyopolitik/ ekolojik ve toplumsal gelişmeleri değerlendirmek ve bunun üzerinde sakince düşünebilmek için bir bakış açısı geliştirme arayışına başlamıştık. Bu yazı, aynı düşünceyi, sivil ve demokratik özgürlükleri korumak ve genişletmek isteyen bireyler, ya da topluluklar/ toplum olarak, virüslü günler ve virüs sonrası için hazırlanmak üzere, biraz daha genişletmek ve  derinleştirmek gereği üzerinde durmaya çalışacak.

Toplumun sağlığı bakımından, büyük bir hızla karar verilmesi ve uygulamaya geçmesi için gereğini yapacak ve kararları hiçbir biçimde tartışmaya açmayacak otoritelerin gelişmesi, devlet ya da sınıf baskısının ve emrediciliğinin mutlaklaşması ve normalleşmesine doğru bir anlayışın belirmesine neden olacaktır. Gerçi “virüsün yarattığı durum, geçici bir durumdur ve virüs tehdit olmaktan çıkınca, onun yarattığı bu kutuplaşmalar ve çelişkiler de ortadan kalkacaktır” diye düşünebiliriz. Ama gerçekten öyle olacak mıdır? 11 Eylül, nasıl bir kez bütün özgürlükler ve birliktelikler üzerinde kalıcı bir sınırlama yaratmak için kullanıldıysa ve bazı davranış-özgürlük alanlarındaki daralmalar öylece kaldıysa (devletin “işkence yaparak bilgi toplaması” vb. gibi), bu tür bir siyasi düşünce, virüs sonrasında da kalıcı olabilir. Ya da belki bazı önlemler, en güçlü olanların en stratejik bulduğu “önlemler” kalıcılaşmaya başlar?

‘Virüs fırsatı’

Kentteki gündelik yaşamın, gecenin ve gündüzün, kültürel ve toplumsal etkinliklerin, protestoların ve direnişlerin, biraz daha sınırlandırılmasını ve iyice denetim altına alınmasını, hangi merkezi otorite istemez? Bütün devletler ve onun bürokrasisi, polisi ve orduları, sivil toplumun serbestliklerini ve özgürlük içinde oluşturduğu beraberlikleri, fikir tartışmalarını ve sokak gösterilerini, elbette “riskli”bulur. Virüs zaten bunları unutturmuşken, yeniden canlanmaması için fırsatlar değerlendirilemez mi?

Zaten bıçak sırtında duran virüs öncesi “normali”, yani toplumsal, kentsel, bireysel yaşamın özgürlüklerini ve yoksulluğa- işsizliğe karşı durmak için gösterdiğimiz dayanışmayı ve direnişi, virüsten sonra da, acaba, yeniden
normalleştirebilecek miyiz?”

Sivil kazanımlar, sivil hakların devletler tarafından kabul edilmesi ve “(kurallar/ kısıtlar çerçevesinde de olsa) uygulanması, zaten son derece güç ve ağır ilerleyen, bazıları yüzyıllar boyu mücadele vererek elde edilmiş kazanımlardır. Ayrıca özgünlük, incelik ve çeşitlilik sağlayan her şey, farklı özelliklerin ve renklerin ve inançların beraberliği, homojeniteden/ ortalamadan ayrılan ve özgün kimliklerde çeşitlenme ve çiçeklenme sağlayan, ayrımcılıkları yenmiş ve gidermiş her kazanım da, çok nazik, çok kırılgan ve çabucak örselenebilir niteliktedir.

Sağ politikalar, her ulusun popülizmi ve milliyetçilikleri, yabancı-farklı düşmanlıkları ve inançlardan oluşan aldatıcı betonarme bloklar, elbette özgürlüklerdeki bu gerilemeyi, alan kayıplarını ve küçülmeyi, gözden kaçıracak değildir. Eğer bu kazanımların ortadan kalkması ve toplumun sorgusuz- sualsiz itaati, virüsün saldığı korkuyla da olsa, bir kez elde edilmişse, bundan geri dönüş olmaması, temel bir siyaset, siyasi bir strateji olabilir.

Tartışmayı, bu noktadan sonra, belki şöyle bir alana yönlendirmek olasıdır: Zaten bıçak sırtında duran virüs öncesi “normali”, yani toplumsal, kentsel, bireysel yaşamın özgürlüklerini ve yoksulluğa- işsizliğe karşı durmak için gösterdiğimiz dayanışmayı ve direnişi, virüsten sonra da, acaba yeniden normalleştirebilecek miyiz?

Ancak bunun sağlanması, dayanışma örgütlenmeleri ve örüntüleri, yeniden sivil ve yaratıcı bir akılla icat edilmeyi gerektirir. Sağlık Bakanı söyleyince balkonlardan sağlıkçıların alkışlanması, başka toplumlardan kopya çekilmiş de olsa, bir dayanışma gösterisidir belki. Ama Bakan önerisini yerine getirmeyi, ana akım medyanın da bu alkışı alkışlamasını, sivil toplumun kendi özgüvenini ve yaratıcılığını kazanması ve bunun sınaması bakımından, bir dirilme belirtisi ve başarı olarak görmek, henüz oldukça zor olacaktır.

Virüs bütün dünya haklarını çok korkuttu ve kendi otoritesi altına aldı. Biz de gönüllü olarak buna razı olduk ve sonuç olarak, bilimsel bir bilginin gereğine göre, yapılması gerekeni yaptığımızı düşünüyoruz. Ama yapılması gerekeni yaparken, kayıplara da uğruyoruz. “Bunlar geçici kayıplar olmalı” diye düşünüyoruz. Ancak daha önce de belirtildiği gibi, bu kriz anında yaşatmayı başaramadıklarımızın/ kayıplarımızın, çöken kentsel toplumsal yaşamın, yeniden kazanılması için, önceki normal ve olağan hale dönebilmek için, çaba göstermek gerekecektir. Bireyselleşmek- toplumsallıktan ve dayanışma göstermekten uzaklaşmaya alışmak vb., bu konuda, virüsün yarattığından başka riskler yaratıyor.

Sonunda bu ayrı gibi duran alanlarda ve bu alanlardaki çeşitli durum öbeklerinde/ her öbeğin öğelerine dair “pro” ve “con”ların, kentsel yaşamdaki sentezini nasıl biçimlendirebileceğimizi, bireysel ve toplumsal korkular ve risklerle birlikte yaşarken, kentin o kendine özgü kimliğine katkıda bulunan ve zaten çok kırılgan öğeleri de gözetmeye çalışan ayarlar/ dengeler için ne yapabileceğimizi dikkate almalıyız. Her seferinde “virüs öncesi normal”den çok uzaklaşmaksızın, ya da uzaklaşmayabildiğimiz kadarını elde etmek için, önlemleri, riskleri, tehditleri ve olanakları sürekli gözden geçirmek, tartışmak ve virüsten sonrası için daha iyi bir geleceği aramak da, iyi bir seçenek olabilir.

[email protected]

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuHaftasonuKoronavirüs SalgınıKöşe YazılarıManşetUncategorizedYazarlar

Koronavirüs salgını ve su krizi

Koronavirüs pandemisi suyun hayatımızdaki vazgeçilmez yerini bir kez daha hatırlattı. Dünya Sağlık Örgütü (WHO) ellerimizi sıklıkla yıkamanın virüsten korunmada ve yayılmasını engellemedeki kritik önemini sürekli gündeme getiriyor. Ancak kişinin sadece kendi temizliğine dikkat etmesi yeterli değil. Aynı özeni herkesin göstermesi gerek. Aksi takdirde birinin yaptığı yanlış ötekinin yaptığı doğruyu götürüyor.

Peki, herkesin suya erişimi var mı?

Birleşmiş Milletler’in (BM) sürdürülebilir kalkınma amaçlarından “Temiz Su ve Sanitasyon” önümüzdeki on sene içerisinde dünyadaki herkesin temiz suya erişimi sağlanmak için belirlenmişti. Ancak WHO ve UNICEF’nin 2019 yılı verilerine göre 2,2 milyar insan güvenilir içme su hizmetlerine erişemediği gibi 4,2 milyar insan da güvenilir hıfzıssıhha hizmetlerinden faydalanamıyor[1]. Dünya nüfusunun yüzde 40’dan fazlasını etkileyen su kıtlığına da çözüm bulunabilmiş değil. Üstelik küresel ısınma bu oranı daha da yükseltecek. Böyle devam edersek önümüzdeki on senede içerisinde bu amacın gerçekleşmesi pek olası görünmüyor.

Zira sanayileşme, kentleşme, enerji ve su yoğunluklu yaşam biçimlerinin yayılması ve dünya nüfusunun artması gibi nedenlerle dünyanın su varlıkları üzerindeki baskılar artıyor. Bunların sonucunda su kirlenirken, onu temizlemek daha maliyetli hale geliyor. Ne yazık ki su, yoksullar ve gelecek nesiller aleyhindeki ekolojik adaletsizliğin nesnesi olmuş durumda. Bu nedenle de su hakkı kavramı tüm dünyada gittikçe yükselen bir sesle dile getiriliyor. Nitekim 2010’da on yıllar süren bir küresel mücadelenin sonucunda su hakkı BM kararıyla kabul edildi. Hatta Uruguay, Güney Afrika, Filipinler, Uganda, Dominik Cumhuriyeti, Belçika, Tunus, Kenya, Etiyopya, Zambiya, Uruguay, Meksika, Panama, Kolombiya, Venezüella, Bolivya, Nikaragua ve Slovenya gibi bazı ülkelerin anayasalarında da su hakkı yer buldu[2].  Ancak bu hakkın hayata geçirilmesi şüphesiz ki çok daha zorlu ve uzun bir süreç olacak.

Sayılarla su hakkı  

Suya erişim, kişinin doğuştan gelen hakkıdır. Sayılarla anlatacak olursak su hakkı herkesin günde 50 ila 100 litre suyu içme ve kullanma (temizlik, yemek pişirme vs.) amaçlı kullanabilmesini garanti altına alır. Bunun yanı sıra suyun en fazla bir kilometre mesafeden temin edilebiliyor olması, bunun yarım saati aşmaması ve fiyatının kişinin gelirinin yüzde üçünü geçmemesi gerekir. Dünyanın bazı yoksul ülkelerinde su hakkının önünde altyapı eksikliği ve yeterli su kaynağının bulunmaması gibi fiziksel engeller olabilirken, gelişmiş ülkelerde suyun pahalı olması gibi ekonomik sınırlayıcılar belirleyici rol oynayabilir. Aynı ülke içinde yoksul ile zenginin suya erişimi farklı derecelerde gerçekleşebilir.

Pandemi zamanında su hakkının önemi

Korona virüsü Galler Prensi Charles ve Almanya’nın başbakanı Merkel’den tutun da sokakta yaşayan evsizlere kadar tüm dünyadan her kesimden insanda konaklayabiliyor. Aslında bu pandemi, coğrafi konum veya sosyal ve ekonomik statü ayırt etmeksizin hepimizin aynı türün bireyleri olduğumuzu anlatıyor. Sosyal ve ekonomik konumu ne olursa olsun hiçbirimiz bir diğerinden üstün ya da önemli değiliz. Daha da önemlisi hepimiz düşündüğümüzden çok daha kırılganız ve birbirimize bağlıyız. Tam da böyle bir zamanda dünyadaki herkesin suya erişiminin ne kadar hayati olduğu, birimizin meselesinin diğerininkinden ayrı olmadığı ortaya çıkıyor. Bir kişi bile evsizken, susuzken ve açken dünya kimse için güvenli bir yer değil. Koronavirüs pandemisi insanlığa işte bunu hatırlatıyor.

Nitekim su ve kanalizasyon hizmetlerinden faydalanamayan kimsenin kalmaması, su faturasını ödeyemediği için suyu kesilen hanelerin sularının açılması, su borçlarının faizsiz ötelenmesi ve hatta virüs tehlikesi tamamen atlatılana kadar yoksul hanelere suyun ücretsiz verilmesi lazım. Yaşanılan krizi kontrol altına almak için koşulsuz şartsız herkesin suya erişimini sağlamak gerekiyor.

Türkiye’de durumlar nasıl?

Çevre ve Şehircilik Bakanlığı, korona salgınına karşı alınan önlemler kapsamında yayımladığı ve  Türkiye genelindeki 81 ilin valiliğine gönderdiği genelgede belediyelere ve bağlı kuruluşları tarafından sunulan içme ve kullanma suyu temini ve dağıtımı hizmetlerinin kesintisiz bir şekilde devam etmesini istedi. Yani vatandaşın ödeyemediği su borcu da dâhil hiçbir sebeple su kesintisi yapılmayacak. Yerel yönetimler bu olumlu kararı hayata geçirmeye başladı. Örneğin İstanbul Su ve Kanalizasyon İdaresi (İSKİ) borca bağlı su kesintisi yapmayı durdurdu ve kapatılmış suları açmaya başladı.

Ancak su faturası borçlarının ne olacağına dair belirsizlikler var. Tek önemli gelir kaynağı su faturaları olan su ve kanalizasyon idarelerinin virüs tehlikesi geçene kadar borç erteleme veya affı gibi uygulamaları gerçekleştirmeleri için tam devlet desteğine ihtiyacı olacak. Zira kent yaşamının en vazgeçilmez hizmetini sunan bu kurumların görevlerini bir an bile aksatmadan yapabilmesi kriz yönetiminde elzemdir. Salgınla mücadelede yerel yönetimler yalnız bırakılırsa salgının daha da büyümesi kaçınılmaz hale gelir.

Su tasarrufundan şaşmadan yola devam

Şaşaalı medeniyetimizin trajikomik kırılganlığını hepimizin anladığımız şu günlerde sözü yine su tasarrufuna getireceğim. Sadece temel ihtiyaçlarımızı karşılayacak miktarının hakkımız, daha fazlasının ise israf olduğu yaşam kaynağımız suyu ve onunla olan ilişkimizi yeni bir zihniyetle düşünmeliyiz artık. İstanbul’un mart ayının 26 günü boyunca günlük su kullanımı ortalaması 2,861 milyon m3 olmuş. Bir önceki ay yani şubatta korona krizi Türkiye’de henüz ciddiye alınmaya başlamadan önce bu miktar 2,760 milyon m3/gün imiş. Aradaki 101 bin m3/gün’lük artış çok büyük olmasa da kurak bir sene geçiren ve barajlardaki su miktarı önceki yıllara göre düşük seyreden İstanbul için artık her damla su önemlidir. Özellikle de virüsün sağlık sistemi ve ekonomide yaratacağı artçı krizler ve belirsizlikler hesaba katıldığında suyumuzu nasıl ve ne kadar kullandığımız her zamankinden çok anlam kazanıyor.

Tasarruftan kastedilen sadece musluktan akan su değil elbette. Satın aldığımız her ürünün ve hizmetin su maliyetini de düşünerek davranmak gerekiyor. Suyumuzu kirleten ve tüketen bir üretim-tüketim döngüsünden uzaklaşmadan musluktan akan suyu azaltmak yeterli olmuyor. Türkiye’de kişi başına verilen günlük şebeke suyu 224 litre[3]. Bu miktar kulağa fazla gelmese de aldığımız ürün ve hizmetlerin su maliyetlerini hesaba kattığımızda Türkiye’de günlük su ayak izimizin ortalaması 4425 litreyi buluyor[4]. Yani buzdağının suyun üzerindeki kısmı kadar altındakine de bakmak gerekiyor.

Suyumuz ne sonsuz, ne de sorunsuz. Tek bir gezegen ve sürekli döngü halinde olan suyun birbirine bağladığı tek bir dünya toplumu var. Korona pandemisi bize bunu fazlasıyla ispatladı. Birimiz hastayken diğerinin de olması an meselesi. Bu yüzden birlikte ve bütün için yaşamak ve ayağımızı suyumuza göre uzatmamız gerekiyor.

***

[1] Birleşmiş Milletler (2019). “Water Related Challenges” https://www.un.org/en/sections/issues-depth/water/

[2] WASH United, Freshwater Action Network & Water Lex (2012). The Human Right to Safe Drinking Water and Sanitation in Law and Policy – Sourcebook. https://www.waterlex.org/resources/documents/RTWS-sourcebook.pdf

[3] TÜİK (2018). 2018 yılı Belediye Su İstatistikleri Anketi Sonuçları.

[4] Kendi su ayak izinizi hesaplamak için https://www.yarininsuyu.com/

 

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuHaftasonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Yeniden yabanlaştırma[1]: Salgın günlerinde yabani çözümler 1

Dilimize de çevrilen Yaban Yaşamı (Feral: Rewilding the Land the Sea and the Human Life)[2] kitabının yazarı George Monbiot 27 Mayıs 2013 tarihli The Guardian gazetesinde yayımladığı “Dünyanın Yeniden Yabanlaştırılması Manifestom[3] adlı yazısında modern insanın özellikle büyük memelilere verdiği zararları özetledikten sonra şöyle diyor:

Ben yeniden yabanlaştırma –ekosistemlerin topluca restorasyonu- yoluyla doğal dünyadaki yıkımların tersine çevrilmesi için bir fırsat olduğunu görüyorum.”

Aslında yeniden yabanlaştırma kavramının kökeni 1990’lı yılların sonlarına kadar uzanıyor. Başlangıçta yeniden yabanlaştırmanın odağında büyük yırtıcılar bulunuyor. Zamanla yok olan ya da sayıları çok azalan büyük yırtıcıların yabanıl alanlardaki düzenleyici rollerinin eksikliğinin giderilmesi amacıyla “anahtar türler” denilen bu türlerin, mümkün değilse aynı rolü oynayabilecek türlerin doğaya yeniden kazandırılması, yeniden yabanlaştırmanın özünü oluşturuyor. Kavramın bu kapsamdaki haline bugün trofik yeniden yabanlaştırma deniliyor.

Geçen yıl sayıları 16’yı bulan araştırmacının Science dergisinde yayımlanan bir makalesinde[4] ise yeniden yabanlaştırma kavramının içeriğinin zamanla değişimine değiniliyor. Araştırmacılara göre yeniden yabanlaştırma kavramı geçen yaklaşık 20 yılda iki ana eksende değişime uğradı. Bunlardan birincisi yabanıllığın restorasyonundan yabanlığın restorasyonuna doğru değişim.[5] İkincisi ise yeniden yabanlaştırmanın uygulanabilirliğinin doğal alanlardan içinde kentsel alanlar ve terk edilmiş tarım alanlarının da bulunduğu geniş bir yelpazeye doğru değişimi.

Bildiğin yol, bindiğin dalı kesiyor

Yeniden yabanlaştırmayla ilgili Türkçe yayımlanmış araştırma bulmak güç olsa da pek çok araştırmanın İngilizce yayımlanmış sonuçlarına ulaşabiliyoruz. Teknik detaylara daha fazla girmeden sadede gelmekte yarar var.

Edebiyatta Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun unutulmaz eseri ile karşılık bulur yaban kavramı. Romanda savaşta (1. Dünya Savaşı) kolunu kaybeden İstanbul kökenli bir subayın emir erinin[6] köyüne kaçışı ve oradaki yaşamı, izlenimleri konu edinilir. İstanbul’da yetişmiş eğitimli biri için İç Anadolu’nun çıplak bozkırlarındaki küçük köydür yaban. Yalnızca doğası değil insanları da yabandır. Peki, yabanın karşısında ne var? Yani yabanın zıttı ne? Örneğin yabani hayvanın zıttı evcil hayvan. Veya yabani armudun zıttı kültür armudu. Şu halde, örneğin Tarzan ve balta girmemiş yağmur ormanlarındaki en ilkel kabilelerde yaşayanlar yabani ise tersi olan toplumlar ne? Modern? Çağdaş? Uygar?

Covid-19 salgını, belki de bildiğimiz her şeyi unutup yeniden şekillendirmek için bir fırsat sunuyor. Çünkü bildiğimiz yol bindiğimiz dalı kesiyor. O dal doğanın dengeleri. Pek çok kişi Alman araştırmacıların sekiz yıl önceden bu salgını nasıl tahmin ettiğini soruyor. Doğal olarak pek çok insan tarihsel ve güncel veriler üzerinden geleceğe dönük sağlam senaryolar oluşturulabileceğini bilmiyor. Oysa bilim yalnızca başımıza gelenle değil başımıza gelecek olanla da ilgileniyor. Ve bilim bu salgın gibi başımıza gelmesi muhtemel, hatta muhtemelden de öte pek çok felaketin haberciliğini yapıyor. Ne var ki, başta siyaset ve iş dünyası olmak üzere insanlık buna kulaklarını tıkamış durumda dünyanın pek çok yerinde. Alınması gereken önlemler alınmıyor, atılması gereken adımlar atılmıyor.

Öyle görünüyor ki yalnızca insana uzak doğal alanların değil toplumsal yapının da yeniden yabanlaşmasına ihtiyaç var. Dahası toplumsal yeniden yabanlaşma sağlanmadan doğal yeniden yabanlaşmanın lokal başarılar dışında mümkün olamayacağını düşünüyorum.

Şimdi bazı okurların kulağına toplumsal açıdan yeniden yabanlaşma itici gelmiş olabilir. İzin verirseniz tam olarak ne demek istediğimi bir sonraki yazıda anlatayım. Çünkü bu hamur daha çok su götürür.

İzninizle bu yazıyı Monbiot’un sözünü ettiğim kitabının 11. bölümüne giriş olarak aldığı D.H. Lawrence’ın[7] bir şiiri ile sonlandırmak istiyorum.

Dağ Aslanı

Ve düşünüyorum da bu dünyada hem bana hem de dağ aslanına yer vardı.

Ve düşünüyorum da, öteki dünyada, bir iki milyon insandan ne kolay vazgeçebiliriz.

Ve eksikliklerini hiç çekmeyiz.

Fakat ne büyük bir boşluk olur dünyada,

O zarif sarı dağ aslanının buz beyazı yüzü eksik olsa!

***

[1] İngilizcede rewilding olarak geçen kavramın bilimsel Türkçe karşılığı henüz net oluşmamıştır. Ben konuyla ilgili yaptığım araştırmalara dayanarak yeniden yabanlaştırma teriminin kullanılmasının doğru olacağını düşünüyorum. Nitekim 2 numaralı dipnotta belirtilen kitabın Türkçe çevirisinde de aynı karşılık tercih edilmiştir.

[2] İngilizce Orijinali: The University of Chicago Press 2014. ISBN: 13: 978-0-226-20555-7 (Kitabın ilk basımı 2013 yılına aittir) Türkçe çeviri (çev: Muammer Pehlivan) Karayı, Denizi ve İnsan Yaşamını Yeniden Yabanlaştırmak: Yaban Yaşamı. Everest Yayınları, 2018. ISBN: 978-605-185-226-3

[3] My manifesto for rewilding the World adlı yazıya buradan ulaşabilirsiniz

[4]Perino, A. Ve diğerleri. 2019. Rewilding complex ecosystems. Science 364, 352 (2019)

[5] Burada birebir çeviri yaptım. Makalede “…wildness rather than wilderness…” olarak geçiyor.

[6] Bütünüyle hatırımda kalanı yazıyorum. Ufak tefek yanlışlar olabilir.

[7] David Herbert Richards Lawrence. İngiliz yazar ve şair. 1885-1930

 

 

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuHaftasonuKoronavirüs SalgınıKöşe YazılarıManşetYazarlar

Plastik ambalaj aldatmacası

Korona günlerinde tek kullanımlık plastik kullanımında ciddi bir artış olduğu aşikar. Burada kast etiğimiz tek kullanımlık plastikler sağlık ve hijyen malzemeleri tabii ki değil, daha çok ambalajlı ürünler. Açıkta satılan ürünler her nedense bir anda “virüs bulaştırıyor” algısıyla istenmeyen ürün haline getirildi. Ticaret Bakanlığı da bu algıya “marketlerin sebze ve meyveleri plastik poşetleyip öyle satmaları” anlamına gelen bir genelgeyle katkı sundu. Böylece hiçbir bilimsel bilgiye dayanmayan bir şekilde plastik poşetler her tarafta tekrar kullanıma girdi ve Ticaret Bakanlığı, Çevre Bakanlığı’nın uygulamaya soktuğu parayla poşet uygulamasının adeta ayaklarına kurşun sıktı.

Bu yaklaşım ile sıfır atık vizyonunun da sıfırlandığını söyleyebiliriz. Çünkü ambalajlı gıda çılgınlığı, çok az çöp çıkan evlerden bile her gün onlarca plastik çöpün çıkmasına neden oldu. İşin içerisine bir de plastik ve ambalajlı gıda satıcısı fırsatçıların manipülasyonları da girince bu akıl almaz ambalaj tüketimi bir halk sağlığı problemine dönüşmeye başladı desek, hata yapmış olmayız. Bu duruma çeşitli yazılarla ve açıklamalarla katkı sunanlar da var. İlginç bir dezenformasyon almış başını gidiyor.

Bir önceki yazımızda plastik ambalajın koronavirüs yayma potansiyelinden bahsetmiştik. Bu hafta da, yapılan yeni bir çalışmada bulunan bulgularla, plastik ambalajlı ürünlerin yarattığı tehdidi detaylandıracağız. Ancak buna geçmeden önce plastik ambalajlı gıdalara ambalajdan bulaşan kimyasallara değinmemiz gerekiyor. Çünkü plastikler üretilirken bünyelerine ciddi miktarda ek kimyasal maddeler ekleniyor. Ambalajın plastik tipine bağlı olarak bu miktarlar değişebiliyor. Bu durum da ne düzeyde kimyasalın ürüne transfer olabileceğini belirliyor. Zira, ambalajdan mikroplastik bulaşının tüketiciler için risk teşkil etmediği kolayca iddia edilebiliyor.

Mikroplastik bulaşı: Ambalajdan gıdaya

Ayrıca bu mikroplastiklerin insan sağlığı üzerine olan etkisinin de tartışmalı olduğunu iddia eden bir akıl tutulması mevcut. Tıpkı iklim krizi inkarcılığı gibi. Bu durum da bu kesimlerde meselenin kolaylıkla hafifletilmesine neden olabiliyor. Ancak işin içine kanserojenliği ya da öldürücülüğü tescilli kimyasallar da girince aynı zevat bir anda ölü taklidi yapabiliyor. Bakın bir dergi var! İsmi de “Food Additives and Contaminants” yani “Gıda katkı maddeleri ve kirleticileri”. Bu dergi, onlarca kirletici ile ilgili sürüyle yayın barındırıyor. Bizim sofra tuzlarındaki mikroplastik kirliliği makalemiz de burada yayımlanmıştı. Buradaki makaleleri karıştırdığınızda plastik eklentisi olarak kullanılan ve ambalaj ya da bir şekilde gıda ile temas ettiğinde gıdaya bulaşan kimyasallarla ilgili ciddi sayıda yayın bulabilirsiniz. En çok atıf alanlarından biri de Çin’de yapılan bir çalışma.

Çalışma en yaygın plastik eklenti maddelerinden biri olan Bisfenol A ve onun analoglarının gıdalardaki miktarlarını araştırmış. Bu amaçla 289 gıda örneği incelenmiş farklı düzeylerde ve hemen hemen tüm ürünlerde bu eklenti maddesine rastlanmış. Bir başka çalışma da İngiltere’den. Birçok gıda türünde plastik eklenti maddelerinden olan fitalat türlerine rastlanılmış. Her ne kadar rastlanılan miktarlar limit altı olsa da, ambalajlı gıda tüketme çılgınlığı bu miktarın uzun erimde risk oluşturabileceğini ortaya koymaktadır.

Bir diğer çalışma da Türkiye’den. Tüketilebilir sıvı yağlar üzerine yapılan çalışmada, en yüksek fitalat miktarı PET şişe içerisinde satılan yağlardan tespit edilmiş. Başka dergilerde yayınlanmış çalışmalara gelmedim daha. Örneğin, şu çalışma yine Türkiye’den. Hepimizin severek tükettiği yoğurtlarda –ki neredeyse hepsi plastik ambalajlarda satılıyor- çeşitli düzeylerde fitalat tespit edilmiş. Yani sözün özü, plastik ile temas eden ya da daha açık bir ifadeyle plastik ambalajlar içerisinde satılan gıdalara, plastiğin yapımı aşamasında kullanılan zehirli kimyasallar önemli oranda bulaşıyor. Bu kimyasallar da ya kanserojen ya da hormon bozucu.

Ambalajları açma şekli bile etkiliyor

İşte bu kimyasalların bulaşmasının bir diğer yolu da mikroplastik ayrışması. Yazının başında değindiğimiz çalışma da işte bu mikroplastiklerin ne düzeyde ambalajdan gıdaya bulaştığını irdeliyor. Sonuçlar ambalajlı gıda sevicilerini ve ambalajlı gıdayı matah bir şeymiş gibi sunan her konunun uzmanı köşe yazarlarını üzecek cinsten. Ambalajın uzunluğuna göre yapılan hesaplama cm-ambalaj başına 250 adede kadar mikroplastik direkt olarak gıdaya bulaşabiliyor. Çalışma her türlü ambalaj açma senaryosunu deneyerek gerçekleştirilmiş. Plastik kapları/torbaları/ bantları/kapakları açmak için mikroplastiklerin makasla kesme, ellerle yırtma, bıçakla kesme veya elle bükme gibi günlük yaşamımızdaki basit yöntemlerle ne düzeyde gıdaya bulaştığı ortaya konulmuş. Bu işlemlerin her biri için farklı olmak üzere yaklaşık 0.46-250 adet mikroplastik/cm bulaşı olabileceği ortaya konulmuş. Miktarlardaki çeşitliliğin ambalajı açma şekli, ambalajın sertliği, kalınlığı, plastik malzemelerin yoğunluğuna bağlı olduğu da tespit edilmiş. Örneğin bir şişenin veya çikolata ambalajının makasla kesilerek açılması sonucu üretilen mikroplastik lifler, doğrudan çıplak gözle bile görülebilmiş.

Öyle anlaşılıyor ki plastik ambalaj üretilirken, dolaşıma sokulurken, tüketilirken ve atılırken, yani tüm aşamalarda çevre ve insan sağlığı için tehlike arz ediyor. Buna rağmen alternatif tüketim alışkanlıklarının geliştirilmesini konuşmak yerine tüm bu zararlar göz ardı edilerek plastik ambalajın sağlıklı ve gerekli olduğunu iddia etmek olsa olsa art niyetliliktir, başka hesaplar içinde olmaktır. Ortada koronavirüs gerçeği varken ve bunun da insanın doğayla kurduğu ilişkiyle doğrudan ilgisi olduğu açıkken hala doğa düşmanı uygulamaları önermek ya da çözüm gibi sunmak doğa ve insan düşmanlığından başka bir şey değildir.

Ambalajcıların, plastikçilerin ve onların uzantısı vitrin süslerinin söylediklerinden kendinizi koruyun. Plastik;  üreticisi ve üzerinden para kazananları dışında kimsenin dostu değildir.

 

Kategori: Hafta Sonu

Koronavirüs SalgınıKöşe YazılarıManşetYazarlar

Korona konusunda huzurluyuz, çünkü bilgilendiriliyoruz – Mehtap Doğan

Letonya- 12 Aralık’ta Çin‘de başlayan koronavirüs salgını, kısa süre içerisinde bütün dünyanın ortak sorunu haline geldi. 25 Mart itibariyle, dünya genelinde ölü sayısı 18 bin 916’ya, vaka sayısı ise 422 bin 989’a ulaştı. En yüksek ölü sayısı 6 bin 820 ile İtalya’da görüldü. Kara sınırlarını kuzeyde Estonya, güneyde Litvanya, doğuda Rusya ve Belarus ile paylaşan Letonya’daki vaka sayısı ise 221.

Yaklaşık iki yıldır, “Baltıkların İncisi” olarak anılan, Letonya’nın başkenti Riga’da yaşıyoruz. Bir süredir biz de gözümüzü haberlerden ayırmıyor, harıl harıl web sayfalarını tarıyor, neredeyse başka şey konuşmuyoruz, ancak huzurluyuz! Bu ülkede göçmen olmamıza rağmen kendimiz için değil, Türkiye’de yaşayan yakınlarımız adına kaygılanıyoruz. Bu endişe verici süreçte, psikolojik tahribat yaşamamamızın en önemli nedeni hiç şüphesiz, virüsün ortaya çıktığı andan bu yana hükümet yetkilileri ve basın organları tarafından düzenli olarak bilgilendiriliyor olmamız. Bir başka neden ise ülke halkının alınan kararlara karşı sergilediği sadık tutum.

Letonya’nın korona günlüğü

Letonya’da korona hakkındaki ilk uyarı 31 Ocak 2020’de, Letonya Dışişleri Bakanlığı tarafından yapıldı. Wuhan veya Çin‘e yolculuk yapacakların, seyahat etme gereksinimlerini tekrar gözden geçirmelerini isteyen bakanlık, Çin’den dönen ve koronavirus enfeksiyonu semptomları yaşayan herkesin tıbbi destek almasını istedi. Hatta, 3 Şubat’ta, Wuhan’da yaşayan ve ülkesine dönmek isteyen bir Letonya vatandaşı, Fransız hükümetine ait, boş bir uçakla Paris‘e götürülüp, 14 gün karantina altında tutulduktan sonra ülkeye kabul edildi. Çin’e koruyucu kıyafet, maske, solunum cihazı, salgın önleme ve kontrol malzemeleri bağışlayan Letonya’da ilk gerilim, otobüsle Riga’dan Estonya’nın başkenti Tallinn‘e giden bir yolcunun rahatsızlanması sonucu yaşandı. İran‘dan ayrılıp Türkiye’ye, oradan da Riga’ya uçan yolcunun, şehir merkezinde en az iki buçuk saat harcadığı ve toplu taşıma araçlarını kullandığı tespit edildi. İran vatandaşının yolda hastalanması üzerine, Tallinn otobüs terminaline ambulans çağrıldı. Böylece, sınır komşusu Estonya’da, ilk Covid-19 vakası doğrulamış oldu. Takvimler 27 Şubat’ı gösteriyordu.

İlk vaka

Ülke içinde ilk korona vakasına ise 2 Mart’ta rastlandı. O güne kadar Letonya’da 114 kişiye Covid-19 testi uygulanmış ve tüm sonuçlar negatif çıkmıştı. Milano’dan yola çıkıp, Münih üzerinden Riga’ya gelen hasta, hızlıca tedavi altına alındı. Durumu önemli ölçüde iyileştikten sonra tekrar test yapıldı. Testin negatif sonuçlanmasının ardından hasta, 14 gün boyunca kendini karantinada tutması koşuluyla, Letonya Bulaşıcı Hastalıklar Merkezi’nden taburcu edildi. Aynı gün Letonya Hükümeti çeşitli anti-koronavirus önlemleri için, Sağlık Bakanlığı’na 2,6 milyon euro ek ödenek tahsis ettiğini açıkladı. Ülkenin koronavirus için hazırlıklarını değerlendiren Sağlık Bakanı Ilze Viņķele’nin Letonya’ya notu ise 10 üzerinden 8 oldu.

Letonya Hastalık Önleme ve Kontrol Merkezi, 8 Mart’ta virüs taşıyan ikinci bir vakaya rastlandığını, hastanın bir gün önce, Milano-Riga uçağıyla ülkeye giriş yaptığını duyurdu. Covid-19 testi pozitif çıkan ve İtalya’nın bir dağ beldesi olan Cervinia‘daki kayak merkezinde bir süre bulunan hasta, Riga Doğu Klinik Üniversite Hastanesi Bulaşıcı Hastalık Merkezi’nde tedavi altına alındı. Bu olaydan bir gün sonra ise, Letonya’daki teyit edilmiş Covid-19 vakalarının sayısı altıya yükseldi. Enfekte olanların hepsi yakın zamanda Kuzey İtalya’dan geri dönenlerdi. 10 Mart’ta İtalya’dan dönen iki kişi daha listeye eklenince, hasta sayısı sekize ulaştı.

Ve yasaklar başladı

 12 Mart’ta Başbakan Krišjānis Kariņš, hükümetin olağanüstü hal ilan ettiğini ve 13 Mart’tan 14 Nisan’a kadar geniş katılımlı kamu toplantılarının yasaklandığını, tüm eğitim kurumlarının kapatıldığını, uzaktan eğitime geçileceğini duyurdu. Festival ve konser cenneti olan Letonya’da, 20 Mart’a kadar en az bin 600 kültür ve eğlence etkinliği ya iptal edildi ya da ertelendi. Çok geçmeden hükümet kanadından yeni bir açıklama daha geldi. Finansal olarak koronavirüsten etkilenen işletmelere, devlete ait olan ALTUM Kalkınma Bankası aracılığıyla, bir milyar euro destek verileceği ilan edildi. Bu açıklamaların üzerine, Maliye Bakanı Jānis Reirs, Letonya’nın 2008 mali krizine kıyasla finansal durumunun daha iyi olduğunu, Tarım Bakanı Kaspars Gerhards ise gıda kıtlığı beklenmediğini ve iç gıda üretiminin nüfusun ihtiyaçlarını karşılayabileceğini söyleyerek yüreklere su serpti.

Acil durum tedbirleri listesi ise 14 Mart’ta duyuruldu. Başbakan, 17 Mart’tan itibaren uluslararası seyahatlerin durdurulacağını, ancak bu uygulamanın, gıda sevkiyatlarını ve ülkelerine dönmek isteyen yabancıları kapsamadığını açıkladı. Ayrıca, kamuya açık etkinlikler ve geniş katılımlı toplantılar yasaklandı, İki gün sonra Letonya Eyalet Polisi tarafından gerçekleştirilen 376 kontrolde, 14 COVID-19 acil durum önlem ihlali vakası kaydedildi.

Teyit edilmiş vakaların sayısı, 17 Mart’ta 71’e yükseldi ve Letonya içinde ilk kez bir çocuğa Covid–19 tanısı konuldu. Sağlık Bakanı Viņķele, enfekte olmuş hastalar için mevcut yatak sayısının 120 olduğunu, ancak yeniden yapılanma ile bu sayının 400’e çıkarılabileceğini, daha riskli durumlarda ise bin yatağa yükseltilebileceğini söyledi. Hasta sayısında olası bir artış yaşanması ihtimaline karşı hastanelerin çoğu, kritik operasyonlar dışındaki hasta kabullerini azaltmaya veya durdurmaya başladı.

‘Yanınızdayız, teşekkürler’

 Letonya Enfeksiyonoloji Merkezi Başhekimi Baiba Rozentāle, 19 Mart’ta, başka ülkelerden geri dönen insanların karantinada kalmalarının önemini vurgulayan bir açıklama yaptı. Aynı gün, bir halk hareketi başladı ve saatler 21:00’i gösterdiğinde pek çok insan, evlerinin pencerelerine, balkonlarına, bahçelerine çıkarak sağlık görevlileri, polisler, öğretmenler, eczacılar, satış sorumluları, gazeteciler gibi çalışmak zorunda kalan kesimleri alkışlamaya ve hep bir ağızdan “sakām paldies” (teşekkür ederim) diye bağırarak destek vermeye başladı.

Ertesi gün, bağımsız milletvekili Artuss Kaimiņš Twitter’da Covid-19 için yaptırdığı testin olumlu sonuç verdiğini paylaştı ve o güne kadar bir araya geldiği herkesten özür dileyerek, risk altındakileri test yaptırmaya çağırdı. Kaimiņš ile temas halindeki diğer parlamento üyeleriyle bakanlar teste tabi tutuldu.

Letonya tarihinde bir ilk  

Letonya hükümeti, 24 Mart’ta koronavirüsün yayılmasını önlemek amacıyla alınması gereken önlemleri açıkladı. Çevrimiçi telefon ve sohbet hizmetleri aracılığıyla yapılan hükümet toplantısı, Letonya tarihindeki ilk “sanal” kabine toplantısı olarak kayda geçti. Toplantıda, birbirleriyle temas eden insanların sayısını azaltmak için, gıda, ev eşyaları, evcil hayvan ürünleri, bahçe malzemeleri satan dükkanlar, eczaneler ve gözlükçülerin hafta sonlarında açılmasına izin verilmesi, lüks eşya, giyim gibi diğer perakende satış mağazalarının ve spor merkezleriyle salonlarının tamamen kapatılması kararlaştırıldı.

Çok geçmeden Letonya tarihinde bir ilk daha yaşandı ve bakanlar basın mensuplarıyla internet üzerinden canlı yayın yaparak buluştular. Online basın toplantısında, Maliye Bakanı Jānis Reirs, mevcut krizle başa çıkmak için gerekli bütçe manipülasyonlarını özetlerken; Sağlık Bakanı Ilze Viņķele, Letonya halkına virüsten korunma kurallarına uymaları konusunda gösterdikleri hassasiyet, dayanışma ve vatanseverlik için teşekkür etti.

Sağlık Bakanlığı 24 Mart’ta, test verimliliğini artırmak ve sağlık masraflarından tasarruf etmek için hafif semptomları olan kişilerden risk altındaki gruplara odaklanacaklarını, yurt dışında kaldıktan veya enfekte bir kişiyle temas kurduktan sonra semptom gösteren insanların testleri için ödeme yapmaya devam edeceklerini dile getirdi. Cephe (Sahra) sağlık görevlilerinin maaşının ise en az yüzde 20 artırılacağı ifade edildi.

Evlere alkol servisi  

Letonya alkol tüketiminin yüksek olduğu ülkelerden birisi. Bu hengameli süreçte alkol sevenler bile ihmal edilmedi. Hükümet tarafından Covid-19 salgını sırasında internet üzerinden alkol satışlarına izin verildi. 14 Nisan’a kadar Letonya Milli Kütüphanesi, 1748’den günümüze kadar ulaşan, bin 400 gazete ve derginin dijitalleştirilmiş sürümlerinin arşivlerini içeren periodika.lv web sitesinin kilidini genel kullanıcılar için açtı.

29 Şubat’tan bu yana toplam 7.957 test gerçekleştirilen Letonya’da da, dünyanın dört bir yanında olduğu gibi gelecek belirsiz şimdilik, ama siz yine de Metin Altıok’un dediği gibi yapın, bugünden yarına birazcık umut saklayın.

“Yarın farklıdır bugünden,

Adı değişir hiç olmazsa.

Kara bir suyu

Geçiyoruz şimdilerde

Basarak yosunlu taşlara.

Sen bugünden yarına

Birazcık umut sakla.”  (Metin Altıok – Kanadı Kırık Bir Akşam)

Letonya hakkında, Bir Avrupa Macerası adlı Youtube kanalımız ve sosyal medya hesaplarımız üzerinden düzenli aralıklarla içerik paylaşıyoruz.  Merak ettiğiniz her konuda bize yazabilirsiniz.

Sağlıcakla kalın.
👫 Instagram, Facebook, YouTube: BirAvrupaMacerasi🍿https://www.youtube.com/biravrupamacerasi

Koronavirüs SalgınıKöşe YazılarıManşetYazarlar

Kriz algısı, kriz yönetimi ve kaynakların kötü kullanılması

Olağanüstü günler yaşıyoruz. Bütün dünyanın az ya da çok hasarla etkilendiği zamanlardan geçiyoruz. Arka arkaya sorunlarla yüzleşmek zorunda kaldığımız çok kötü zamanlar… Aslında bu sorunların bir çoğu birbiri ile ilintili ve hepsi de iklim krizinin birer alt başlığı. Korona virüsünden etkilenenlerin Türkiye’de de rapor edilmesi ile birlikte, iklim krizine kafa yoranlar bu konuları tartışan yazılar yazdı. En çok tartışılan sorulardan biri de iklim krizi bütün sorunları kapsayan küresel bir problem olduğuna göre, neden korona virüsünün yol açtığı paniğe yol açmıyor sorusu idi. Bu konu hakkında daha sonra İstanbul Bilgi Üniversitesi araştırma fonu ile yaptığımız bir çalışmanın sonuçlarını da içeren bir yazı yazmayı planlıyorum.

Bütün bu olup bitenlere özellikle yanlış hesaplanan gayrisafi yurt içi hasıla (GSYİH) hesapları, ekonomik büyümeye odaklı ekonomi politikaları ve en gelişmiş ülkelerin bile risk algısı ve risk yönetimindeki sıkıntılar, özel sektörün kar amaçlı gereksiz üretimleri açısından da bakmak gerekiyor. Bütün bunların yeniden tartışılması gerekliliği hasıl oldu çünkü bu şekilde devam edemeyeceğimiz ortaya çıktı.

Sürdürülebilir büyüme ekolojik olmalı

Sürdürülebilir büyümenin, yani ekonomide yarattığımız reel katma değer artışının üç koşulu vardır. Bunlar finansal, sosyal ve ekolojik sürdürülebilirliktir ve bu üç koşulu da aynı anda sağlamak zorundayız. Birindeki aksaklık, kısa sürede diğerlerini de olumsuz etkileyecektir. Son yıllarda, özellikle sosyal ve ekolojik sürdürülebilirlikte sıkıntılar yaşadığımız; bilinen ve fakat herkesin duymaktan, dile getirmekten pek hoşlanmadığı bir gerçek. Ayrıca, bu şekilde devam edersek bu sıkıntıların krize döneceği aşikar.

Üretimin en önemli girdilerinden biri olan beşeri sermaye, mülteci krizlerinden, hava, su ve toprak kirliliğine bağlı sağlık sorunlarından, pandemik hastalıklardan ve diğer bir çok faktörlerden olumsuz olarak etkileniyor. Koronavirüs pandemisinin mecbur bıraktığı tedbirler bağlamında bazı alanlarda, hatta İtalya’da hayati ve stratejik olmayan bütün alanlarda üretim faaliyetleri durduruldu. Bu çok üzücü ama, bir o kadar da sosyal sürdürülebirliliğin sağlanamaması halinde neler olabileceğine dair çarpıcı bir örnek. Üretimin aksaması ya da kesilmesi bir çok açıdan başka sorunlara yol açabilir. Peki ama, ekonomiler neler üretiyor? Gerçekten doğaya saygılı bir şekilde, insanlığın iyiliğine hizmet eden ürünler mi üretiliyor? GSYİH hesapları içinde yer alan bu ürünlerin hangileri bizim için hayati öneme sahip?

Olmadan da yaşayabileceğimiz üretim

GSYİH hesaplanırken kayıt altına alınmış ve ekonomik değerleri para ile ölçülebilen katma değer (yeni üretim) dikkate alınır. Birleşmiş Milletler tarafından bu hesaplama yöntemine ilişkin bazı eleştiriler getirilmiştir ve bu eleştiriler son derece yerindedir.  Mesela hesaplamalar yapılırken hızla azalan doğal kaynaklar ve çevre kirliliği dikkate alınmaması yüzünden ekolojik sürdürülebilirlik dikkate alınmaz. Bunun farklı nedenleri vardır ama en önemlisi bunlara ekonomik değer biçmek kolay değildir.

Üstelik üretilen ürünlerin bir kısmını hatta büyük bir kısmını gözden geçirdiğimizde onlar olmadan da pekala yaşayabileceğimizi fark ederiz. İnsanlığa faydası olmayan ürünlerin üretimi, kısıtlı kaynakların çok kötü kullanıldığını gösterir. Kaynak kullanımında risk algısının önemli bir rolü olmalı ve krizlere karşı ülkeleri dayanıklı hale getirmelidir. Koronavirüs pandemisinin yol açtığı ölümler ve bu pandeminin ülkelerin sağlık sistemleri üzerindeki baskısı, neredeyse hemen bütün ülkelerin kriz algısında sorunlar olduğunu, olası krizlerin üstesinde gelebilmek için kriz yönetimi planlarının çok zayıf olduğunu ve yeterince kaynak ayrılmadığını gösterdi. Bu kötü kaynak dağılımında politika yapıcılar kadar, vatandaşların da rolü var.

Devlet şeklinde yapılanmanın ortaya çıkmasında en önemli etken, güvenlik talebidir. Tarım Devrimi ile yerleşik düzene geçen insanlık, bir bedel karşılığında başka insanlardan güvenlik hizmeti talep etmiştir. Bu bedel, ödediğimiz vergilerin temelini oluşturur. Kısacası, güvenlik hizmeti, devletin vatandaşlarına sunduğu en eski kamu hizmetidir. Günümüzde hem vatandaşların, hem de politika yapıcıların sorumlulukları ve hakları, gücünü farklı yasalardan özellikle Anayasa’dan alan sosyal sözleşme ile belirlenir.

Sağlık sistemi, bir güvenlik hizmetidir

Son zamanlarda yaşadığımız pandemi, sağlık hizmetlerinin bir güvenlik hizmeti olarak da sınıflandırabileceğimizi gösterdi. Bu hizmetlerin sağlanmasında kaynak olarak vergiler kullanılır. Vatandaşların, seçim zamanlarında risk algısı yüksek ve ona göre kaynak tahsis edebilecek politikacıları tercih etmesi her bir vatandaşın diğerine karşı sorumluluğudur. Kamu kaynaklarının vatandaşın iyi olma haline tahsis edilmesini aslında vatandaş kendisi sağlayabilir. Ülkelerin daha çok teknolojiye, daha çok araştırma ve geliştirme çalışmalarına, kriz anında etkin kriz yönetimi politikalarını uygulamaya kaynak tahsis etmesi gerekir.

Yaşanan bu kötü olaylar, sadece kamu kaynaklarının değil, özel sektör tarafından da kaynakların etkin kullanılıp kullanılmadığını sorusunu gündeme taşıyacaktır.

Köşe YazılarıYazarlar

Dünya Su Günü’nü unutmayalım

Yaşadığımız Covid-19 pandemisi nedeniyle unuttuk her yıl 22 Mart’ı Dünya Su Günü olarak kabul ettiğimizi… Oysa 1992 yılında BM Genel Kurulu’nda alınan bir kararla 22 Mart günü, günden güne büyüyen su sorununun önemine toplumların dikkatini çekmek için “Dünya Su Günü” olarak belirlenmişti… 1993’den bugüne her yıl 22 Mart’ta günden güne büyüyen ve krize dönüşen ‘su sorununa’ dikkat çekmek için değişen temalarla Dünya Su Günü kapsamında çeşitli etkinlikler yapılıyor.  Dünya su gününün bu yıl için belirlenen teması ise ‘Küresel İklim Değişikliği ve Su’

Küresel iklim değişikliği inkâr edilemez bir gerçek. Bu nedenle ortaya çıkan yağış değişiklikleri, seller, fırtınalar, kuraklık gibi aşırı hava olayları; doğal su döngüsüne olumsuz etki ederek zaten kısıtlı tatlı su kaynaklarının ya yok olmasına ya da kirlenerek kullanılmaz hale gelmesine neden oluyor. BM su ile ilgili politika belgesinde dile getirdiği ana ilkeye göre ulusal ve bölgesel iklim politikaları ve planları su yönetim planları ile uyumlu olmalı. Yani küresel iklim değişikliğine karşı belirlenecek politikalar zaten günümüzde kıtlığı çekilen tatlı su kaynaklarının gelecek içinde korunmasını hatta artırılmasını sağlamalı. Örgüte göre diğer bir sorun ise sektörler ve ülkeler arası su kaynaklarının eşit ve dengeli paylaşım sorunu…

Aslında küresel iklim değişikliği ve su başlığı altında tartışılacak çok sayıda konu var. Sera gazları açısından yeni yutak alanlar oluşturmak için ormanlar yaratmak; bunların su döngüsü ve su kaynakları üzerine etkisi tartışmak; bunlardan birincisi. Çin’de Gobi Çölü’nün büyümesine karşı oluşturulan 4500 km’lik yeşil duvar; bu konuda bazı ipuçları veriyor. Bölgede yapılan gözlemler oluşturulan ‘yeşil set’in su döngüsü üzerine olumlu bir etki yapmadığını, beklenen yağış artışını sağlayamadığı gibi bölgesel su kaynakları üzerinde olumsuz etki yaptığını gösteriyor.

Covid-19, su hakkının vazgeçilmezliğini vurguladı

Suyun ortak bir mirasımız olduğu bilinci ile gelecekte kaynakları koruyup su sayesinde bir arada yaşama becerisini nasıl elde edebileceğimizi tartışabilirdik bu başlık altında. Sonra dünyada suyu ticarileştirip el koyan nüfusun %1’lik bölümüne karşı neler yapılabileceğini konuşabilirdik… Fakat Covid-19 pandemisi nedeniyle haklı olarak alınan önlemler sonucu tartışamadık. Son pandeminin de tüm açıklığıyla gözler önüne serdiği gibi su temel bir sağlık hakkı, tüm insanlar için… Covid-19 pandemisinde de yaşadığımız gibi salgın zincirinin kırılabilmesi için insanlara önerdiğimiz en önemli önlem ellerin sık sık ve bol sabunla yıkanması. Oysa büyük çoğunluğu Afrika ve Güney Doğu Asya ülkelerinde olan bir milyarı aşkın insanın evlerinde su yok. Üstelik bu insanların büyük bir çoğunluğu her gün bir su kaynağına ulaşabilmek için ortalama 20 km yürüyorlar… Konutlarına taşıyabildikleri su günde 20-30 litre ile sınırlı… Ulaşabildikleri su kaynağı da güvenilir değil…

BM bu yıl içinde su ve iklim değişikliği ilişkisini araştıran* ‘Dünya Su Günü’ temasına uygun olarak bir rapor yayımladı. Bu rapor ile afetler, insan sağlığı, tarım, enerji, kentleşme ve su konusunu irdeleyen ve tartışmaya açan örgüt bazı çözüm önerileri de geliştirdi. Raporun insan sağlığı, küresel iklim değişikliği ve su ile ilgili bölümü dikkat çekici bilgiler içeriyor. BM’ye göre 2030 yılına kadar küresel iklim değişikliği nedeni ile ortaya çıkacak ishalli hastalıklar, beslenme bozuklukları, sıtma gibi nedenlerle 250.000 insan yaşamını yitirecek. Ölümlere yol açan gıda kaynaklı hastalıklar tarımsal üretimde veya hasattan sonra ürünlerin temizlenmesinde kullanılan suyun kirliliği nedeniyle olacak. BM; küresel iklim değişikliği sonucu ortaya çıkacak sıcaklık artışı, kuraklık, afetler, deniz seviyelerinin yükselmesi gibi sonuçların su kaynaklarının yitirilmesine, biyolojik ve kimyasal kirliliğe, sularda arsenik ve demir yüksekliğine ve oksijen doygunluğunun düşmesi ile planktonların üremesine neden olacağını öngörüyor.Bu tablonun da insanlarda bulaşıcı hastalıklara, beslenme bozukluklarına, vektöryel hastalıklara ve hatta kanserlerin görülmesine yol açacağını belirtiyor.

Söz konusu raporun son bölümünde belirtildiği gibi gıda güvenliği, insan sağlığı, kentsel ve kırsal yerleşimler, enerji üretimi, endüstriyel kalkınma ve ekosistemlerin tamamı suya bağımlı ve bu nedenle iklim değişikliğinin bu kaynaklar üzerindeki olumsuz etkilerine açık. İklim değişikliği su kaynakları ve su ile ilgili hizmetleri günümüzde bile yetersiz olan güvenli içme suyu ve sanitasyon haklarını kullanmaktan mahrum edebilir. 

Kaynaklar kamu kontrolüne alınmalı

Su sıkıntısı çeken ülkeler grubunda yer alan ülkemizde ise aslında küresel iklim değişikliğinin; afetler, uygun olmayan yöntemlerle enerji üretimi, aşırı kentleşme gibi olumsuz etkilerinin çok dışında nedenlerle su havzalarımız elden çıkarılmış durumda… Bunun en önemli iki örneği Trakya’daki sanayinin kimyasal atıkları nedeniyle kullanılmaz hale gelen Ergene Havzası ve yine sanayi ve tarımsal kimyasallar nedeniyle kirlenen Büyük Menderes Havzası… Üstelik ülkemizde küresel iklim değişikliği sonucu ortaya çıkacak olumsuzlukların su kaynakları üzerindeki etkileri ve bölgesel iklim politikalarımız ile planlarımızın su yönetim planları uyumlaştırılması ile ilgili dişe dokunur bir çaba da yok.

Sonuç olarak su tüm canlıların yaşamını sürdürebilmeleri için temel bir hak. Gerek dünyada gerek ülkemizde su kullanımı ve korunması ile ilgili kararlar yöre, bölge, ülke insanının desteği ve görüşleri alınarak belirlenmeli. İlk aşamada da tüm dünyada ve özellikle ülkemizde suyu ‘doğal yaşam hakkı’ olmaktan çıkarıp, ‘ticari bir meta’ haline getirerek sermayeye açan neo-liberal politikalardan derhal vazgeçilmeli. Dünya üzerinde küresel iklim değişikliğinin etkisiyle de giderek kıtlaşan su kaynaklarını toplumların ve tüm canlıların çıkarlarını ve geleceğini korumak adına kamu kontrolünde alınmalı ve her canlının küresel iklim değişikliğinin yıkıcı etkilerinden uzak sağlıklı suya erişim hakkı yapılacak ortak planlama ile güvence altına alınmalı…

Unutulmamalıdır ki su, tüm canlılar için temel bir yaşam hakkıdır.

* https://unesdoc.unesco.org/ark:/48223/pf0000372985.locale=en

Koronavirüs SalgınıKöşe YazılarıYazarlar

[Korona İzolasyonu notları] Mimoza sarısı merak

Dün 65 yaş üstüne sokağa çıkma yasağı gelince, 82 yaşındaki annem her gün ziyaret edip açan çiçeklerini saydığı mimoza ağacına bir daha gidemem diyerek kalktı ve gitti. Dur gitme şimdi hava kararacak dediysek de Yeşin’le durdurmadık. Nasıl bir merak ve hevesse artık, gidip alacakaranlıkta az gören gözleriyle ağacını yokladı.

Böyle meraklar lazım bize.

İzolasyon, merakın iki yönünü gösteriyor. Belirsizlik ile imtihan veren, gelecek her bilgiyi Cem Yılmaz’ın deyimiyle hızla oksitlemeye hazır toksik bir merak. Her şeyi her an en hızlı ve doğru şekilde “bilmek” istiyoruz. Bir de başka bir merak türü var, anneminki gibi çocuksu, ilgili, gelecek her şeye açık. Dikkatinizi çekerim: kendisi 3 darbe (yoksa 4 müydü o?), bir dünya savaşı görmüş bir şahsiyet. Pandemi de endemi de vız gelir tırıs gider yani.

Bize böyle meraklar lazım. En çok da zor zamanlarda.

Alışkanlık meselesine de bir bağlama çekelim bu noktada; merakın olduğu yerde alışkanlık olamaz diye düşünüyorum. Bir rutin olmaksızın da değişimleri fark etmek mümkün değil öte taraftan. Merak, reflekslerden arındırıldığında alışkanlık oluyor, galiba bunu demek istiyorum. Kendiliğinden verilen reaksiyon olarak tanımlıyorum refleksi de. Yani düşünmeden, daha çok içgüdüsel olarak. Kendiliğinden olan.

Neyse, böyle böyle şeyler işte aklımdan gelip geçiyor.

Analogdan digitale hızlı geçiş

Malum 70 li yıllarda doğduk. 80’lerde büyüdük. Gerçi seksenler de herkesin hızlıca hayatın gerçekleriyle tanıştığı bir dönemdi. O nasıl bir köhnelikti, renksizlikti ve moral bozukluğu idi öyle. Modasından, müziğine; kitabından politikasına kadar bir depresyon hali. Vatkalar, şalvar pantolonlar, röfleli saçlar ve kelebek toka. Sanki biri dünya halklarının üstüne gri bir boya dökmüş gibiydi.

Ben de hep yıl 2000’e geldiğimizde nasıl olacağımı merak ederdim. Nasıl bir dünya ve nasıl bir ben. 29 yaşında olacaktım mesela, WOW. Ne yaş ama.

Aradan 20 yıl daha geçti. Biz fark etmeden çağlar atladık. Analog bir halden dijital bir hale kayarak geçiş yaptık gezegencek. Gençler kırsala kampında “evladım bizim zamanımızda televizyon tek kanaldı, siyah beyazdı ve günün belli saatlerinde yayın yapardı. Telefonu da elle çevirirdik, şehirlerarası veya uluslararası konuşmak istediğimiz zaman santrale yazdırırdık. Günün birinde bağlanırdı” dediğimiz zaman, annemin bize karneyle ekmek aldıkları günleri anlattığındaki yüz ifademiz geliyor yüzlerine.

Bir arkadaşımın babasının doğum yılı 1800’lerin sonuydu. Yüzyılları ve hatta çağları birbirine bağlamak da her kula nasip olacak cinsten bir olay değil.

Geçiş dönemleri, tuhaf zamanlar, yeni paradigma, yeni çağ, antroposen derken çağ da atladık galiba.

Her şey çok da hızlı olmadı mı?.

Biz de bu hızdan payımıza düşeni aldık ve bugün 49 dayız vesselam. Neredeyse yarım asırdır bu dünyadayım. Böyle söyleyince de bir tuhaf oluyor insan.

Canım ailem, arkadaşlarım, dostlarım, yakın veya temas ettiğim, hatta etmediğim, beni tanıyan herkes; bugün yeniden keşfediyorum ki benim size bir doğum günü kutlaması yapmam gerekiyor. Zira hep sevildiğimi hissettim, sevgi mahrumiyetinin ne demek olduğunu göstermediniz bana. Şımarıklığım biraz da bundan.

Ezcümle; hepiniz iyi ki varsınız (ohh dedim en sonunda o lafı da), iyi ki varız.

Müteşekkirim.