Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Orfoz: Resifin efesi ve denizlerde biten av yasakları

1 Eylül itibari ile denizlerde av yasakları kalktı ve av mevsimi başladı. Diğer bütün çevre sorunları gibi denizlerde olup bitenler de çoktan kabul edilemez bir hal aldı; ahlaklı, adil ve rasyonel bir şekilde avlanmanın önemini hatırlatır hale geldi. Deniz canlılarını zamanından önce avlayarak büyümesine ve üremesine izin vermemek  hem adil hem de ahlaklı değil. Hayatın mükemmel bir döngüsü var ve o döngüde canlılardan sadece insanlar yer almıyor, aynı zamanda bitkiler ve hayvanlar da bulunuyor.

İslam dininde insana “eşref-i mahlukat” denir, yani canlıların en üstünü. Ama bizim, bu üstünlük halini nasıl yorumladığımız çok önemli. Biz, diğer canlılardan daha mı akıllıyız? Her şeye hakkımız mı var? Doğayı istediğimiz gibi tahrip edebilir miyiz? Diğer canlılara hükmedebilir miyiz? Her şey, bizim emrimize amade mi? Yoksa biz ,yani insanlar merhametimiz ile mi üstünlük sıfatını hak ediyoruz? Maalesef, dünyanın dört bir yanında yaşanan gelişmeler, kendimizi her şeye hakkı olan canlılar olarak gördüğümüzü gösteriyor.

Hayatın döngüsü: Yaşarken almak, ölürken vermek

Kızım, daha küçükken onunla birlikte izlemeyi sevdiğim çizgi filmlerden biri, “Circle of Life” idi. Defalarca izledik. Ve ben de her defasında müthiş bir keyif aldım. “Circle of Life“, Afrika kıtasında geçer ve hayatın döngüsüne çok güzel bir şekilde vurgu yapar. Canlılar; doğar, büyür ve ölür. Bayrak elden ele devredilerek yaşam sürer, gider… Bu döngü, aslında doğadan aldıklarımı ve doğaya verdiklerimiz için de geçerlidir. Biz, yaşarken doğadan alırız, ölünce de doğaya olan borcumuzu öderiz. Bu açıdan bakıldığında ölüm, aslında bir vefa borcu gibi düşünülebilir. Aldıklarımızı, şükran duyarak doğaya geri vermek gibi.

Hıristiyan kültüründe var olan Cadılar Bayramı‘nın kökünün Mezopotamya öğretisine dayandığı söylenilir. İnsanlar, güz mevsimi sonunda doğanın bize verdiklerine teşekkür ederek hasadını kaldırırmış. Cadılar bayramının temelinde bu şükran duyguları yer alır.

İnsan nüfusu arttıkça doğa ile olan ilişkimiz de bozulmaya, tahrip edici olmaya ve sadece insanlığın refahına hizmet etmeye başladı. Ama daha da kötü olan, refahı nasıl tanımladığımız. Gelecek nesillerin, doğadaki diğer canlıların hakkından çalan bir refah anlayışının sorgulanmaya ihtiyacı var. Zira doğaya hükmetme çabalarımız, maalesef bir çok canlının neslinin tükenmesine neden oluyor.  

Tarihçi Yuval Noah Harari, “Homo Deus“ isimli kitabında 1970’ten bu yana yaban hayat nüfusunun yarı yarıya düştüğünü belirtir. Harari’nin verilerle desteklediği örnekler gerçekten de alarm çanlarının çaldığını gösteriyor. 1980 yılında Avrupa’da 2 milyar kuş varken, bu sayı 2006 yılında 1,6 milyara düşmüş durumda. Yani, insanlığın dönemi olarak bildiğimiz Antroposen Çağı, yaban hayatını son derece olumsuz etkiliyor. WWF’nin  “Yaşayan Gezegen Raporu”ndaki veriler de gelişmelerin pek iç açıcı olmadığını gösteriyor.

Adil ve ahlaklı avlanma

Bütün bu olumsuz gelişmelere Mert Gökalp da, kamerası ile deniz altında ve orfoz balığı özelinde dikkat çekiyor.  Denizlerde av yasağının kalktığı 1 Eylül günü internetten gösterilmeye başlanan “Orfoz: Resifin Efesi” isimli belgesel, yeniden neyi, nasıl yapmamız gerektiğini, denizlerde adil ve ahlaklı avlamanın nasıl olması gerektiğini av mevsimin başlaması ile yeniden tartışmaya açıyor. Belgesel, adaletsiz ve ahlaksız avlanmanın diğer canlı türlerinin devamı için nasıl bir tehdit olduğunu gözler önüne seriyor.

Harari’nin kitabında anlattığı gibi “Homo Sapiens“, hayvanlardan tanrılara yükselirken neleri kurban ederek yol alıyor! Üstelik bu kurbanlar, tanrılar için de değil, insan ve insanlığın geleceği için. Belgesel aynı zamanda bir görsel şölen ve güzeller güzeli Kaş’ı kendine mekan tutmuş. Çekimlerin çoğu Kaş’ta yapılmış. Belgeselde deniz altının güzellikleri, Jules Verne’in “Denizler Altında Yirmi Bin Fersah“ kitabını anımsatıyor. Hangimiz çocukken okumadık ki! Yıllar sonra kızıma da okudum. Aynı tat, aynı lezzet. Ve bu belgeseldeki ropörtajlarda yeniden karşıma çıktı.

Belgeselde sadece bu kitaptan değil, başka kitaplardan da bahsediliyor ve ropörtajlar insanın hem yüreğine hem de vicdanına dokunuyor. Böyle bir belgeseli, Türkiye’de ve Türkçe çektikleri için katkıda bulunan herkesin aklına ve emeğine sağlık. Belgesel, hhtps://vimeo.com/453205728 web sayfasından “yasakbalıkyemeyizbiz” şifresi girilerek izlenebilir.

Biz, eğer “eşref-i mahlukat” olmak ve bu sıfatı hak etmek istiyorsak, bunun yolu doğaya karşı merhametli ve adil olmaktan geçiyor. Farkında olmadan oynadığımız denge, “eşref-i mahlukat”ın da geleceği aslında. Doğanın uyum içinde olmasına izin vermediğimiz ve diğer canlıların neslini tehdit ettiğimiz sürece daha çok fazla krizler ve riskler ile karşı karşıya kalabiliriz.

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetRöportajYazarlar

Betül Çavdar anlatıyor: Tek yol çim mi?

Bahçelerde, parklarda, refüjlerde ve yol kenarlarında yer örtücü olarak kullanılan tek bitki çim artık. Peki, günlük hayatımızın vazgeçilmez parçası haline gelen çim nasıl bir bitki? Çimin su ayak izi ve ekolojik maliyeti nedir? Bu bitki kentimizi ve bahçelerimizi yeşillendirmek için gerçekten uygun bir tür mü? Yoksa çim yeşil badanadan başka bir şey değil mi?

Bu soruları Açık Radyo’da iki haftada bir yayınlanan Sudan Gelen’e konuk olan Peyzaj Mimarları Odası İzmir Şubesi Yönetim Kurulu Üyesi Betül Çavdar ile konuştuk. (Programın ses kaydına buradan ulaşabilirsiniz. ) 

Akgün İlhan: Artık hangi parka veya bahçeye baksak yer örtücü olarak sadece çimi görüyoruz. Bu bitki nasıl oldu da her yerde kullanılan bir tür haline geldi?

Betül Çavdar: Çimin açık yeşil alanlarda yaygın biçimde kullanılmaya başlaması 1946 yılına denk geliyor. 1950’lerde ise çim alanlarda kullanılmak üzere yeni çim çeşitleri ıslah edilmeye başlanıyor. Ancak daha geriye gidecek olursak 19.yy’ın ikinci yarısında sanayi devrimiyle toplumlarda kentleşme ivme kazanmış. Bu kontrolsüz kentleşmeyle birlikte insanlar doğal çevrelerinden uzaklaşıp yapıların içine hapsolmaya başlıyor. Bunun sonucu olarak da doğaya özlemin artması ve doğayla temasın gerekliliğinin anlaşılması bir asır kadar bile sürmüyor. Ve kentlerde doğa parçaları yaratma talebi ortaya çıkıyor. Sosyo-ekonomik ve sosyokültürel olarak kim olursa olsun her insan doğayı gözlemlemek ve ona dokunabilmek istiyor.

Modern çağlarda ‘asaletin’ simgesi

Bunun için de gerek kamusal alan gerekse özel mülkiyet içerisinde açık yeşil alanlar oluşturulmaya başlanıyor. Ancak Yuval Noah Harari Homo Deus kitabında daha farklı ve başlangıcı daha gerilere giden bir çim tarihinden bahsediyor ve şunları belirtiyor[i]:

Taş Devri’ndeki avcı-toplayıcılar mağaralarının önü daha hoş görünsün diye çim yetiştirmezlerdi. Atina Akropolisi’nde başkent Roma’da, Kudüs Tapınağı’nda veya Pekin’deki Yasak Şehir’de de ziyaretçileri karşılayan çim alanlar yoktu. Özel mülkler ve kamu alanlarında açık yeşil alan yaratma fikri Orta Çağ’ın sonlarına doğru Fransız ve İngiliz aristokratların şatolarında doğdu. Modern Çağ’ın başında ise bu alışkanlık iyice kök salarak çim asaletin sembollerinden biri haline geldi.

Özellikle çim biçme makineleri ve otomatik sulama sistemlerinin olmadığı eski devirlerde çim çok fazla zahmet ve emek gerektirdiği halde karşılığında hiçbir değerli ürün vermiyordu. Hayvanlar çimi yemedikleri için çim alanlar üzerinde hayvan bile otlatmak mümkün değildi. Zaten yoksul köylülerin değerli topraklarını ve zamanlarını çim için harcayacak lüksü de yoktu.

İskoçya’da Glengorm Kalesi / Fotoğraf: Gerry Zambonini

Şatoların girişindeki alan çimse bu şatonun sahibinin varlığını ve gücünün göstergesiydi. Bu “o kadar çok toprağım ve hizmetkârım var ki bu yeşil fanteziyi karşılayabiliyorum” demenin aleni bir beyanıydı. Çim alan ne kadar bakımlı ve genişse hanedan o kadar güçlü demekti. Bir dükü ziyaret ettiğinizde çimleri bakımsızsa onunda sıkıntı içinde olduğu bilirdiniz”.

Aslında insanlık tarihi boyunca herhangi bir değerli ürün vermeyen bitkilerin statü sembolü olması ilk defa çimle gerçekleşmedi. Michael Pollan Arzunun Botaniği[ii] kitabında bize lalenin yolculuğunu farklı bir yerden anlatıyor. Laleyi, 17. yüzyılın ilk yarısından başlayarak bir ulusu sarsan ve ekonomisini neredeyse mahveden kısa ve yaygın bir çılgınlık olarak tanımlıyor Pollan. Ancak lalenin çimden farklı olarak estetik zevke daha fazla hitap ettiği de açık. İnsanlık tarihi sürecinde yüksek statüde yıldız olan bitkiler kolay kolay arzu nesnesi olmaktan kurtulamıyor. Çim alanların geçmişten gelen bir statü işareti olması alışkanlığı, onu çiçekli ve geniş popülasyonlu bitkilerden daha estetik gösteriyor. Üstelik ülkemiz gibi Akdeniz ikliminin hâkim olduğu yerlerde bakım maliyeti çok yüksek, hastalık ve zararlılara direncinin çok daha az olmasına rağmen çimden vazgeçemiyoruz.

Masraflı, zahmetli ve zehirleyici

Çimin sulanması, gübrelenmesi, ilaçlanması ve kısacası bakımı diğer yer örtücü türlere göre daha zor ve masraflı değil mi?

Çim ve diğer yer örtücüler kıyaslandığında çim çok daha hassas ve şımarık bir yer örtücü. Bir kere ilkbahardan itibaren sürekli bakım istiyor. Uzayınca da hemen biçilmeli ki bu süreler hiç de uzun aralıklarla değil. Çim bolca sulanmalı ki sulandıkça daha kısa sürede biçime gelsin. Eğer bir alanda çim yetiştiriliyorsa bir kere çok fazla su kullanılacağı ve kullanılan suyun “kimyasal ilaçlarla” zehirleneceğini bilmek zorundayız. 1 metrekarelik çim alanın sulanması için 10 litre su gerekiyor mesela. Herhangi bir çim alan kimyasal besin desteği, gübre ve ilaç kullanılmadan yaşatılamıyor. Bunun tarım zehri ve işçilik maliyeti de göz önüne alındığında diğer yer örtücülerden çok daha masraflı, zahmetli ve zor bir süreçten bahsediyoruz. Üstelik özellikle kentlerde ve çocukların ulaşabileceği alanlarda kullanılan çim, aşırı kimyasal kullanımı ile alerjik hastalıklara neden olabiliyor. Yani aslında estetik, ekonomik ve ekolojik açıdan çim, iklime uygun kullanılan yerel yer örtücülerle mukayese edildiğinde yeşil zehirdir.

Artık günümüzde çimi halı gibi rulo yapıp seriyorlar. Bu sağlıklı bir uygulama mı? Bir toprakta uzun süre çim ekildiğinde toprakta ve biyoçeşitlilik üzerinde ne gibi etkiler ortaya çıkabilir?

Rulo çim tohum uygulamasına göre daha az riskli ve hızlı bir yöntem olması nedeniyle uygulamacılara çok cazip geliyor. Çünkü uygulayıcı görevli tohum tercih ettiğinde hem tohumları hızlı yeşertebilmek hem de zararlıların çim tohumlarını taşımalarını önleyerek nispeten homojen bir dağılım gösterebilmesi adına çok daha fazla ilaç, gübre ve besin maliyetini göze alıyor. Rulo çimde bu maliyetlerin daha altında bir bedel ve iş gücüyle kısa zamanda homojen ve riski tohumdan üretilen çime göre çok daha az olan bir süreç yaşanır. Ancak çimin yayılıcı bir tür olduğunu göz önünde tutarsak rulo şeklinde taşınan köklü çim strese girer ve daha fazla yayılmaya çalışır. Yetiştirildiği alanlara bakılacak olursa rulo çim yetiştiriciliği büyük arazilerde tek çeşit denilebilecek -çünkü çim tohumlarının farklı türleri olsa da birbirlerine besin, su, hastalık ve zararlı direnci olarak çok yakındırlar- şekilde gerçekleştirildiği için, her monokültür üretimde olduğu gibi toprakta organik madde ve mikroorganizma miktarında azalma sorunları ortaya çıkar. Bu nedenlerle alanda biyoçeşitlilik azalır ve dolayısıyla toprak yapısındaki zenginlik tehdit altına girer.

Üstelik yetiştirdikleri her ürüne bir ekonomik değer gözüyle yaklaşan yetiştiriciler çim söz konusu olduğunda çok daha vahşi bir sürecin yöneticileridir. Bir yılda üçten fazla sefer mahsul alabilmek için çim yetiştirme tesisleri kontrolsüz su, kimyasal gübre ve ilaç kullanılmaktadır. Bu da dönümlerce arazi toprağının zehirlenmesi ve büyük miktarlarda suyun kullanılması, yani kirletilmesi demektir. Ayrıca kontrolsüz sulamalar, toprakta bulunan organik madde miktarının azalmasına yol açarken herbisit ve pestisitler de yer altı suyuna karışır ve suyu kirletir. İlaçlamada kullanılan kimyasalların arılara ve diğer tozlayıcılara verdiği zararı da düşünürsek ekosistem sağlığı ve biyoçeşitlilik açısından son derece sorunlu bir uygulama olduğunu söylemek yanlış olmaz.

Çim yerine çayır karışımları

Peki maden bu kadar olumsuz etkisi var çimin, onun yerine hangi bitkiler kullanılabilir? Az su ve emek isteyen sert iklim koşullarına dayanıklı yer örtücülerin olduğu kullanıldığı peyzaj planlama örnekleri var mı?

Aktif kullanılan yeşil alanlarda çim dışında onun kadar etkin bir alternatif oluşturmak oldukça zor. Özellikle de çimin üzerine basılması, oturulması ve spor sahaları oluşturulması mümkünken başka türlerle aynı etkiyi yaratmak zor. Ama yine de mesela çayır karışımları;  adaptasyonu yüksek yerel türler olması, alanın iklim ve toprak özellikleriyle iklim değişikliğine uyumlu tasarımlar olması bakımından tercih edilmeye başlandı küçük alanlarda. Tabi ki bu düzenlemede su ihtiyacı çime kıyasla daha az.

Plantlife uygulaması bir refüj örneği.

Örneğin İngiltere bu konuda başarılı bir uygulama gerçekleştirdi. İngiltere’de peyzajda insan müdahalesi ve bakımı olmadan, yerel bitkileri ve ilişkili yaban hayatını desteklemek amacıyla hareket eden “Plantlife” isimli bir oluşum var mesela. Bu oluşum 2013 yılından 2019’a kadar süren bir kampanya yürüterek yerel yönetimlere çayır karışımlarının yol kenarları bitkilendirmesinde kullanılması gerekliliğini anlatıyor ve başarılı işler gerçekleştiriyor.

Bu uygulamaları “çiçek nehri” diye isimlendirmişler. Bu çayırlar tozlayıcı türlerin, çayır kuşlarının sürekliliğinin sağlanması, toprak kalitesinin arttırılması, karbon tutma potansiyeli ve peyzajın bağlantısallığını sağlaması da düşünülünce son derece avantajlı. Mali açıdan bakılırsa, mesela Rotherham İlçe Meclisi çabaları sonucu biçme maliyetlerinde yılda yaklaşık 23 bin poundluk tasarruf edilmiş.

High Line Park her sene yaklaşık 5 milyon ziyaretçi alıyor.

Başka bir örnek de New York’da bulunan High Line Park. Kullanılmayan yükseltilmiş bir tren yolu restore edilerek kullanıma kazandırılmış ve kentin simge alanlarından biri haline getirilmiş. Bunu yaparken bitki seçiminde adaptasyonu yüksek, kuraklığa dayanıklı, düşük bakım maliyetli, yaban hayatına gıda sağlayabilen ve yerel üreticiler tarafından yetiştirilen çok yıllık çalı grupları, ağaçlar ve çayır otları kullanılmış. Park alanındaki doğal atıklarla kompost oluşturarak ticari gübre kullanmadan gübreleme ihtiyacı sağlanıyor. Bitki seçiminde zararlılara dayanıklı türler seçilirken zararlı mücadelesinde yeşil zarkanat gibi türler alana salınarak biyolojik mücadele uygulanmakta.

High Line’ın damla sulama sistemi ile birlikte kullanılan yeşil çatı sistemi, ekim yataklarının mümkün olduğunca fazla suyu tutabilmesi için tasarlanmış. Su ihtiyacı daha fazla olan türlere de hava koşullarına dikkat ederek elle sulama uygulanıyor. Yani neredeyse kendi kendine yetebilen bir sistem oluşturulmuş.

ABD’deki Denver’da ise en önemli unsur toprak yapısı ve iklime uygun yerel türler kullanılmış olması. Kurakçıl peyzaj uygulamasında türler kurak, yarı kurak şeklinde su ihtiyacındaki farklılıklara göre bölümlere ayrılmış durumda ve su yönetimi sağlanmaya çalışılmış bu uygulamalarda. Toprak yüzeyinin tamamını bitki örtüsü ile kaplamak yerine çalı ve ağaç türlerinin arasında kalan alanlar doğal taş ve ağaç kabuğu gibi doğal materyallerle kaplanarak suyun toprakta tutulması sağlanmış.

Çim yerine kurakçıl peyzaj uygulamalarının çok daha estetik ve ekolojik olacağı kesin. Yöreye uygun çok yıllık aromatik bitki, sukulent ve kaktüs kullanımı hem bakım ve mesai maliyetini hem de peyzajın korunması ve yönetimi işlevlerini yerine getirecektir. Ülkemizde büyük ölçüde bir kurum tarafından alınmış bir karar, denetim ve uygulama olmamakla birlikte yerelde bireylere tasarlanan ya da talebe göre uygulanan farklı kurakçıl peyzaj uygulamaları var. Ancak tabi ki bunun yönetim birimleri tarafından desteklenerek, uygulamaların yaygınlaştırılması gerekiyor.

Yönetimler, akademi, peyzaj mimarları ve STK’lerin işbirliği şart

Peki, insanları ve kurumları çim dışında yer örtücüleri kullanmaya nasıl ikna ve teşvik edeceğiz?

İzmir’deki Kordon gibi kentin simgesi haline gelmiş ve aktif olarak kullanılan alanlar dışında sadece görsel zenginlik açısından çim kullanımından vazgeçilmesi gerekliliği kazan-kazan durumu ile anlatılabilir. Kurumların uyguladığı çim alanlara bakılırsa bakım ve onarım maliyetlerinin yükseklikleri yüzünden birçoğunun zaman içinde atıl hale geldiği görülür. Yönetimlerin en büyük sorunlarından biri de mali kaynakların doğru kullanımı. Ayrıca yerel yönetimlerin çim uygulaması yapıp bakım hizmeti sunamadığı alanlar yine çayıra döndüğü için belki aktif hizmet ulaştıramadıkları alanlarda çim kullanımından vazgeçebilirler.  Aslında bu konuyla ilgili bir strateji oluşturma gerekliliği ortaya çıkıyor.

Alanda çalışan peyzaj mimarı meslektaşlarımıza da büyük iş düşüyor bu durumda. Gerek kamusal alanlarda gerek bireysel taleplerde çim kullanımına karşı ikna edici, doğru argümanlar geliştirmeliler. Müşteri ne isterse onu yapmak yerine müşterilerine çimin gerçek maliyetini anlatmalılar. Kurumlar açısından bakılacak olursa kurumlardaki meslek elemanlarının bu konuda yetkin, çalıştığı bölgenin iklimini ve ekolojik özelliklerini analiz edebilir yetkinliğe sahip olması çok önemli bir etken.

Aynı zamanda yönetim ve akademinin işbirliği gerekiyor. Örneğin kentsel açık yeşil alan tasarımlarında hangi bitki türü ve materyal seçimleri değiştirilerek iklim değişikliğine uyumlu tasarımların geliştirilebileceğine dair çalışmalar var. Aynı zamanda peyzaj tasarımı ve planlanması adına doğa temelli çözüm yaklaşımı da akademik camiada son zamanlarda yaygın olarak çalışılan konulardan. Güncel bilgiyi takip eden akademi ile işbirliğinin yerel yönetimlere nitelikli bilgi sağlamada önemli olduğunu düşünüyorum. Akademinin yanı sıra “PlantLife” gibi kolektif yerel oluşumlar ile kentsel ve kırsal peyzajlar konusunda halkın yönetime dahil olduğu, ekonomik ve ekolojik açıdan verimli kampanyalar yürütülebilir. Estetik kaygılar dışında su krizinin yaşandığı, verimli toprakların azaldığı, hava kirliliğinin arttığı ve dolayısıyla iklim krizini yaşadığımız şu günlerde bu konularla ilgili bireysel ve toplumsal tüm eylemlerin etkili olduğu insanlara sürekli hatırlatılmalı diye düşünüyorum.

*

[i] Yuval Noah Harari (2016). Homo Deus: Yarının Kısa Bir Tarihi. İstanbul: Kolektif Kitap.

[ii] Michael Pollan (2019). Arzunun Botaniği: Bir Elmanın Sizi Kullandığını Düşündünüz mü Hiç? İstanbul: Domingo Yayınevi.

 

Kategori: Hafta Sonu

Köşe Yazıları

Sapiens’in insanla hayvanın tarihsel ilişkisi üzerinden bir özeti – Ahmet Batal

Yuval Noah Harari, kitabı Sapiens’te insanlık tarihinin gelişimini, bilişsel, tarımsal ve bilimsel devrim gibi çeşitli temel dönüm noktalarının detaylı açıklamaları ve analizleriyle anlatıyor (1). Kitabın en dikkat çekici noktalarından biriyse, insanlığın bu devrimsel basamaklardaki yükselişiyle hayvanların sömürüsü ve yaşadıkları zulmün artışı arasındaki ilişkiyi gözler önüne seriyor olması. Sapiens’i okudukça görüyoruz ki, ister endüstriyel, ister tarımsal, ister avcı toplayıcı yaşamda olsun, tarihin her döneminde, insanlığın hayvanlara verdiği zarar ve acı hem niteliksel hem de niceliksel olarak azımsanamayacak boyutlarda.

Bilişsel Devrim’le başlıyor Harari. Bilişsel Devrim bundan 70 ila 30 bin yıl önce ortaya çıkan yeni düşünce ve iletişim biçimleri anlamına geliyor. Bu beceriler o zamana kadar Afrika kıtasında küçük topluluklar halinde yaşamış Homo sapiense, yüksek düzeyde bilgi paylaşımı ve etrafında birleşilecek toplumsal mitler kurgulama şansı veriyor. Bu sayede daha büyük topluluklar halinde koordinasyonlu hareket etmeyi başaran Homo sapiens yüz binlerce yıldır kısılı kaldığı Afrika’dan çıkarak birkaç on bin yılda tüm dünyaya yayılmayı başarıyor. Fakat insanlık için bir başarı hikayesi gibi gözüken bu olayın gezegene etkileri yıkıcı oluyor. Afrika’dan çıkışla, tarımsal yerleşik hayata geçiş arasındaki avcı toplayıcılıkla geçen birkaç on bin yıllık sürede, insanın avcılık yeteneklerine ve bulunduğu habitatı değiştirme gücüne karşı gerekli savunma mekanizmalarını geliştirecek evrimsel süreyi bulamamış yüzlerce hayvan türü gezegenden silinip gidiyor. Şu an bize ilkel gelen aletler ve yöntemlerle bile birçok hayvan türü yok oluyor. Mesela Avustralya’ya Aborjinlerin atalarının ilk ulaşmalarından sonraki birkaç bin yılda, içinde dev sürüngenler ve keseli memelilerin bulunduğu 50 kilodan daha ağır 24 türden 23’ü yok oluyor, geriye sadece kangurular kalıyor. İkinci büyük yıkım da Amerika kıtasında gerçekleşiyor. Amerika’ya ilk insan ayağı değdikten yine birkaç bin yıl içinde Kuzey Amerika büyük memeli cinslerinin 47’sinden 34’ünü, Güney Amerika da 60’tan 50’sini kaybediyor. Avrasya’da da mamutlar gibi birçok tür benzer akibetlere uğruyorlar. Özetle şöyle diyor Harari: “Bilişsel Devrim’in gerçekleştiği dönemde dünyada 50 kilogramdan daha ağır 200 civarında büyük kara memelisi yaşıyordu, Tarım Devrimi döneminde sadece 100 tanesi kalmıştı. Homo sapiens, insanlar tekerleği, yazıyı veya demirden aletleri icat etmeden çok önce gezegendeki büyük hayvanların yarısını yok etmişti.”

Bilişsel Devrim’i takip eden Tarım Devrimi’nde de durum değişmiyor. İnsan yine “biyoloji tarihindeki en ölümcül tür” olma özelliğini koruyor. Fakat avcı toplayıcılıktan tarıma geçerken insanın hayvana ve doğaya bakışı da değişiyor. Avcı toplayıcılıkta insanlar hayvanları öldürse de animist; yani doğa olaylarının, bitkilerin ve hayvanların ruhları, farkındalıkları ve hisleri olduğuna inanıyorlar. Ve hayvanları öldürseler de bunu kendilerini onlardan üstün görmeden yapıyorlar. Fakat yerleşik hayata geçince hayvanları evcilleştirmeye ve tahakküm altına almaya başlayan insanların hayvana bakışı da değişiyor. Hayvan doğanın bir parçası olmaktan çıkıp insanın eşyasına dönüşüyor. Dönüşmek de zorunda. Ne de olsa insan, hayvanları tahakküm altında tutmak ve sömürmek için bu hayvanlara uygulaması gereken zulmü, onları kendiyle eş bir birey görerek değil ancak değersiz ve aşağı bir “öteki” olarak görerek uygulamaya devam edebilir.

Birçok insanın hayvan sömürüsünü rasyonalize etmek için kullandığı, hayvan kullanımının özünde yanlış olmadığı, sıkıntının hayvan kulanımında değil, endüstrileşmede olduğu savını yerle bir eden, çeşitli tarım toplumlarında uygulanmış/uygulanan korkunç pratiklerden örnekler veriyor Harari. Yeni Gine’deki çiftçilerin kokuyla yön bulan domuzlar kaçamasın diye onların burunlarını kesmelerinden ya da gözlerini çıkarmalarından bahsediyor. Anne ineğin sütünü tüketmesin diye buzağının bir süre sonra öldürülmesinin tarihte kullanılan yöntemlerden biri olduğunu söylüyor. Fakat belki de en korkuncu bazı çoban kabilelerinin yavruyu öldürdükten sonra etini yiyip derisini doldurarak anneye göstermeleri örneği. Bu sayede hem yavrunun sütü kullanması engellenmiş hem de annenin yavrusunu görerek süt üretimini artırması sağlanmış oluyor. Yavruyu öldürmeyen kabilelerin yaptıklarına ise daha kabul edilebilir diyemeyiz. Mesela Sahra’da deve yetiştiren bazı kabileler süt tüketimini kontrol altına almak için yavru develerin üst dudağını ve burnunun bir kısmını kesme yöntemini geliştirmiş.

Tarım Devrimi sonrası hayvanların çektiği acı artmış olsa da bilimsel ve teknik yetersizlikler hayvanların yaşadıkları zulmün henüz en uç noktaya çekilebilmesine olanak vermiyordu. Harari’nin başka bir yazısında dediği gibi modern bilim kuşların, virüslerin ve antibiyotiklerin sırlarını çözdükten sonra insanlar hayvanları en uç yaşam koşullarına maruz bırakmaya başlayabildi. Aşılar, ilaçlar, hormonlar, zirai ilaçlar, merkezi havalandırma sistemleri ve otomatik yemlikler yardımıyla on binlerce tavuğu küçük kümeslere tıkmak ve benzeri görülmemiş bir verimlilikle et ve yumurta üretmek mümkün oldu (2).

Hayvanların tam bir üretim makinesi olarak kullanılabilmesi, binlercesinin birden içinde ne ayaklarını ne kanatlarını açabildikleri, ne başlarını kaldırabildikleri daracık kafeslere sıkıştırılıp kapatılması, hem teknik gelişmişlik hem de hayvanların biyolojisinin iyice anlaşılmasını gerektiriyordu. Bilim Devrimi ile bu sağlandı. Fakat insanlar aynı bilimi hayvanların psikolojisini anlamak için kullanmakta aynı derecede hevesli değildi. Sonuç olarak Bilimsel Devrim ve endüstrileşmeyle hayvanların çektiği zulmün psikolojik yanı fiziksel yanından ağır basmaya başladı. Harari kitabında insanın, hayvandaki verimliliği artırmak için onun biyolojik gereksinimlerini en verimli şekilde nasıl karşıladığına fakat bunu yaparken aynı hayvanın psikolojik ihtiyaçlarını nasıl yadsıdığına ve bunun hayvanlarda sebep olduğu psikolojik acıya özellikle değinmiş.

Elbette Bilimsel Devrim’in hayvanlar üzerinde başlattığı yeni bir zulüm alanı da var: Hayvan deneyleri. Ölümsüzlüğe ulaşmaya çalışan insanlık gerek genlere hükmederek, gerek insanla bilgisayarı daha entegre hale getirerek git gide üst insana, Harari’nin deyimiyle “tanrıya” dönüşmeye başlıyor. Ve elbette bunu yaparken yine ilk denemeleri hayvanlar üstünde yaparak yaratıcılığımızın sınırlarını zorlayacak şekilde onlara acı vermeye devam ediyor. Fakat insanlık, yükselmek için hayvanların omuzlarına, onların acılarını umursamadan basmakta bir sıkıntı görmezken kendisi de ne yöne gittiğinin pek farkında değil. İnsanlığın gücünün sınırları yok gibi. Fakat bu kontrolsüz gücün nereye gittiği de meçhul.

Peki ne yapmalıyız? Nasıl bir yön seçmeliyiz kendimize? Belki de sorunun cevabı insanlığın yükselişi sırasında hayvanların başına gelenlerin benzerlerinin insanın da başına geliyor olduğunu fark etmekte geçiyor. Harari kitabında toplum olarak insanlığın bu devrimlerle yükselişi sırasında birey olarak insanın çektiği sıkıntılara da değinmiş. Mesela Tarım Devrimi sadece hayvanı köleleştirmemiş, insanı da avcı toplayıcı hayatına nazaran çok daha uzun süreler, doğasından kopuk bir şekilde çalışmak zorunda bırakmış. Ayrıca yerleşik hayatta ortaya çıkan otoriteler ve üst sınıflar tarafından tıpkı kendisinin hayvanlara yaptığı gibi köleleştirilmiş. Bilim Devrimi ve endüstrileşme hayvanın psikolojisine vermediği önemi insanın psikolojisine de vermemiş. Hayvanı nasıl bir makine olarak görmüşse insanı da üretim zincirinin bir halkası olarak görmüş. Belki daracık hücrelerde yaşamak zorunda olan birer yumurta ya da süt makinesi değiliz ama çoğumuz dar ofislerde bir masa başında ya da fabrikalarda bir bantın önünde emek üreten makineleriz. Ve verimimize odaklanmış olan sistem tıpkı hayvanlara yaptığı gibi psikolojik ihtiyaçlarımızı çok gerilere atmış durumda.

Mutsuzuz çünkü hayvanlar da mutsuz. Acı çekiyoruz çünkü hayvanlara da acı çektiriyoruz. Hayvanları önemsemeyen bir insanlığın bilincinden bahsedemeyiz. Ve elbette bu bilinçsizlik insanı da önemseyemez. Etrafında sebep olduğu yıkımı göremeyen bir umursamazlık kendine yaptığı yıkımı da görecek gözlere sahip değildir. Bu yüzden gözlerimizi açmamız ve etrafımıza bakmamız lazım. Tıpkı Harari gibi. Harari insanlığın tarihini araştırıken insanın hayvana yaptığı zulüm karşısında dehşete düşüp vegan olmuş. Ve şimdi gözlerini tekrar kendine yani insanlığa çevirip nereye doğru gittiğimizi görmeye çalışıyor. Belki bizim de ilk yapmamız gereken budur.

(1) Hayvanlardan Tanrılara Sapiens, Yuval Noah Harari, Kolektif Kitap, 2015.
(2) Industrial Farming is one of the worst crimes in histroy, Yuval Noah Harari, The Guardian, 2015. (linki: https://www.theguardian.com/books/2015/sep/25/industrial-farming-one-worst-crimes-history-ethical-question?fbclid=IwAR16gArYu1sXtEq3VAfGfK_aEe_ujbYf5s5r7y2L7jhkKInCjO9Cu0DO7sA )

.

Ahmet Batal

Hayvan HaklarıManşet

Endüstriyel çiftçilik, tarihteki en kötü suçlardan biri

Yuval Noah Harari‘nin The Guardian’da yayınlanan yazısını Yeşil Gazete gönüllü çevirmenlerinden Özde Çakmak‘ın çevirisyle yayınlıyoruz.

***

Endüstriyel olarak yetiştirilen hayvanların kaderi, çağımızın en acil etik sorularından biridir. Herbiri karmaşık algı ve duyulara sahip on milyarlarca duyarlı varlık, üretim hattının üzerinde yaşıyor ve ölüyor.

Hayvanlar, tarihin başlıca kurbanlarıdır ve endüstriyel çiftliklerde evcilleştirilen hayvanlara yapılan muamele belki de tarihteki en büyük suçtur. İnsanlığın gelişme yolu, ölü hayvanlarla döşelidir. Onbinlerce yıl önce bile, taş devrindeki atalarımız halihazırda bir dizi ekolojik felaketten sorumluydu. İlk insanlar 45,000 yıl önce Avustralya’ya vardıklarında, büyük hayvanların %90’ının hızla neslini tükettiler. Bu, homo sapienslerin gezegenimizin ekosistemi üzerindeki ilk önemli etkisidir.

endüstriyel hayvancılık

Yaklaşık 15,000 yıl önce insanlar Amerika’yı kolonize ettiklerinde, süreç içinde büyük hayvanların %75’ini yok ettiler. Sayılamayacak kadar çok sayıda diğer tür Afrika’dan, Avrasya’dan ve kıyılarının etrafındaki çok sayıda adadan kayboldu.  Ülke ülke yapılan arkeolojik kayıtlar aynı üzücü hikayeyi anlatır. Trajedi, homo sapiense rastlanılmaksızın bol ve çeşitli büyük hayvanlar sürüsünü gösteren bir sahneyle açılır. İkinci sahnede, fosilleşmiş kemik, mızrak ucu veya belki de bir kamp ateşiyle belgelenen insanlar ortaya çıkar. Hemen ardından kadınlar ve erkeklerin sahnenin ortasını işgal ettikleri, çok sayıda büyük hayvanın küçüklerle birlikte gittikleri üçüncü sahne gelir. Sapiensler tümüyle daha ilk buğday tarlasını ekmeden, ilk metal aleti şekillendirmeden, ilk metni yazmadan ya da ilk madeni parayı basmadan karada yaşayan büyük memelilerin yaklışık %50’sinin neslini tükettiler.

İnsan-hayvan ilişkilerinde bir diğer başlıca nokta, tarım devrimiydi: göçebe avcı-toplayıcılardan, kalıcı yerleşimlerde  yaşamaya döndüğümüz dönem. Bu, yeryüzünde tamamen yeni bir yaşam biçimini de kapsıyordu: evcilleşmiş hayvanlar. İnsanlar “yabani” kalan sayısız türe kıyasla 20’den az memeli ve kuş türünü evcilleştirmeyi başardıkları için başlangıçta bu gelişme daha önemsiz görünebilir. Fakat, asırların geçmesiyle birlikte, bu alışılmadık yaşam biçimi norm haline geldi. Bugün, bütün büyük hayvanların %90’ı evcildir (“büyük” en az birkaç kilogram ağırlığı olan hayvanları belirtiyor.) Mesela tavuğu ele alalım. Onbin yıl önce, Güney Asya’nın küçük ekolojik konumlarıyla çevrelenmiş nadir bir kuştu. Bugün milyarlarca tavuk, Antarika hariç, hemen her kıta ve adada yaşıyor. Evcil tavuk, dünya gezegeninin tarihinde belki de en yaygın kuştur. Başarıyı rakamlar üzerinden ölçersek, tavuklar, inekler ve domuzlar gelmiş geçmiş en başarılı hayvanlardır.

Ne var ki evcilleştirilen türler eşsiz kolektif başarılarını tek tek eşi benzeri görülmemiş ızdıraplarla ödedi. Hayvan krallığı, milyonlarca yıldır çok sayıda acı ve sefalet türü tatmıştır. Fakat, tarım devrimi nesiller geçtikçe yalnızca kötüleşen yeni tür ızdıraplar yarattı.

İlk bakışta, evcil hayvanlar, vahşi kuzenlerine ve atalarına göre daha iyi durumda görünebilir. Vahşi bufalolar günlerini yiyecek, su ve barınak aramakla geçirir ve aslanlar, parazitler, seller ve kuraklık tarafından sürekli tehdit edilirler. Evcil sığırlar ise, aksine, insanların bakım ve korumasının tadını çıkarır. İnsanlar ineklere ve buzağılara yiyecek, su ve barınak sağlar; hastalıklarını tedavi eder; onları avcılardan ve doğal afetlerden korurlar. Doğru; er ya da geç çoğu inek ve buzağı kendini mezbahada bulur. Ama bu onların kaderini vahşi bufalolardan daha kötü kılar mı? Bir adam tarafından kesilmektense aslan tarafından yenmek yeğ midir? Timsah dişleri, çelik bıçaklardan daha mı naziktir?

Evcil çiftlik hayvanlarının varlığını özellikle zalimce kılan şey, sadece ölme biçimleri değil her şeyden öte nasıl yaşadıklarıdır. Birbiriyle yarışan iki faktör çiftlik hayvanlarının yaşama koşullarını biçimlendirmektedir: bir yandan, insanlar et, süt, yumurta, deri, hayvan kas gücü ve eğlence ister; öte yandansa, çiftlik hayvanlarının uzun süreli hayatta kalmalarını ve üremelerini sağlamak zorundadırlar. Teorik olarak, bu hayvanları aşırı acı çekmekten korumalıdır. Bir çiftçi, ineğini ona yiyecek ve su sağlamadan sağarsa, süt üretimi azalır ve inek kısa sürede ölür. Ne yazık ki, insanlar hayatta kalmalarını ve üremelerini sağlasalar bile çiftlik hayvanlarına başka şekillerde de çok büyük acı çektirebilirler. Sorunun kökeni, evcil hayvanların vahşi atalarından çiftliklerde lüzumsuz olan çok sayıda fiziksel, duygusal ve sosyal gereksinimi miras almalarıdır. Çiftçiler, hiçbir ekonomik bedel ödemeden rutin biçimde bu ihtiyaçları gözardı eder. Hayvanları ufacık kafeslere kapatır, boynuzlarını ve kuyruklarını keser, anneleri yavrularından ayırır ve seleksiyona dayalı olarak hilkat garibeleri üretirler. Hayvanlar çok acı çeker ama yaşamaya devam eder ve çoğalırlar.

Bu, Darwinci evrimin en temel ilkeleriyle çelişmiyor mu? Evrim teorisi, bütün dürtü ve güdülerin hayatta kalma ve üremenin yararına geliştiğini savlar. Öyleyse eğer, çiftlik hayvanlarının sürekli üremesi bütün ihtiyaçlarının karşılandığını kanıtlamaz mı? Bir ineğin hayatta kalma ve üreme için gerekli olmayan nasıl bir “ihtiyacı” olabilir?

Tüm içgüdü ve dürtülerin, hayatta kalma ve üremenin evrimsel baskılarını karşılamak üzere evrimleştiği kesinlikle doğrudur. Fakat bu baskılar kaybolduğunda, şekillendirdikleri içgüdüler ve dürtüler hemen yok olmaz. Hayatta kalma ve üreme için artık yararlı değillerse bile, hayvanın sübjektif deneyimlerini biçimlendirmeye devam ederler. Günümüzdeki inek, köpek ve insanların fiziksel, duygusal ve sosyal ihtiyaçları mevcut şartlarını değil atalarının onbinlerce yıl önce karşılaştıkları evrimsel baskıları yansıtır. Modern insanlar tatlıları neden bu kadar çok sever? 21. yüzyılın başlarında hayatta kalmak için midemizi dondurma ve çikolatayla doldurmamız gerektiğinden değil. Daha ziyade, taş devrindeki atalarımızın tatlı, olgun meyvelerle karşılaşırlarsa yaptıkları en akıllı şeyin mümkün olan en kısa sürede, yiyebildikleri kadar meyve yemek olmasıdır. Neden genç adamlar dikkatsiz araba kullanır, sert kavgalara karışır ve kişiye özel internet sitelerini hacklerler? Eski kalıtsal hükümleri yerine getirirler de ondan. Yetmiş bin yıl önce, mamut kovalarken hayatını riske atan genç bir avcı tüm rakiplerini gölgede bırakırdı ve bölgedeki güzelin gönlünü kazanırdı – şimdi onun maço genlerine saplanmışız.

Tamamen aynı evrimsel mantık, endüstriyel çiftliklerimizdeki ineklerin ve buzağıların yaşamlarına şekil verir. Eskiden vahşi sığırlar, sosyal hayvanlardı. Hayatta kalmak ve üremek için iletişim kurmaya, işbirliği yapmaya ve etkili biçimde rekabet etmeye gereksinimleri vardı. Tüm sosyal memeliler gibi, vahşi sığırlar da gerekli sosyal becerileri oyun aracılığıyla öğrendiler. Kedi yavruları, köpek yavruları, buzağılar ve çocukların hepsi oynamaya bayılırlar çünkü evrim bu dürtüyü içlerine yerleştirmiştir. Vahşi doğada oynamaları gerekiyordu. Oynamazlarsa, hayatta kalma ve üreme için yaşamsal sosyal becerileri öğrenemezlerdi. Eğer bir kedi yavrusu ya da buzağı onu oyun oynamaya kayıtsız kılan nadir görülen bir mutasyonla doğmuşsa, hayatta kalması ve üremesi imkansızdır, tıpkı atalarının o becerileri elde etmeseydi en başta var olamayacakları gibi. Benzer biçimde, evrim köpek ve kedi yavrularına, buzağılara ve çocuklara anneleriyle birleşmeleri için çok büyük bir arzu aşıladı. Anne-yavru bağını zayıflatan olası bir mutasyon, ölüm demekti.

Peki, çiftçiler genç bir buzağıyı alır, onu annesinden ayırır, onu ufak bir kafese koyar, çeşitli hastalıklara karşı aşılar, ona yiyecek ve su verir ve sonra yeterince büyüdüğünde onu boğa spermiyle yapay olarak döllerlerse ne olur? Nesnel açıdan, bu buzağının hayatta kalmak ve üremek için artık ne anne bağına ne de oyun arkadaşına ihtiyacı vardır. Tüm ihtiyaçları insan efendileri tarafından karşılanmaktadır. Öznel bir açıdan ise, buzağı hala annesiyle bağ kurmak ve diğer buzağılarla oynamak için güçlü bir dürtü hisseder. Bu dürtüler yerine getirilmediği takdirde, buzağı fazlasıyla acı çeker.

Evrimsel psikolojinin temel dersi budur: binlerce yıl önce şekillenen bir gereksinim, artık hayatta  kalma ve üreme için gerekli olmasa bile öznel olarak hissedilmeye devam eder. Trajik biçimde, tarım devrimi insanlara evcil hayvanların öznel ihtiyaçlarını gözardı ederken  onların hayatta kalmasını ve üremesini sağlama gücü verdi. Sonuç olarak, evcil hayvanlar dünyadaki kolektif açıdan en başarılı hayvanlardır fakat aynı zamanda bireysel açıdan gelmiş geçmiş varolan en acınası hayvanlardır.

Bu durum son birkaç asırdır sadece daha da kötüleşti, bu süre zarfında geleneksel tarım endüstriyel çiftçiliğe dönüştü. Eski Mısır, Roma imparatorluğu ya da ortaçağ Çin’i gibi geleneksel toplumlarda insanların biyokimya, genetik bilimi, zooloji ve epidemiyoloji bilgileri çok kısıtlıydı. Dolayısıyla, manipulatif güçleri sınırlıydı. Ortaçağ döneminde köylerde tavuklar serbestçe koşar, çöp yığınından tohum ve solucan toplar ve ahırda yuva yapardı. Hırslı bir köylü 1,000 tavuğu kalabalık bir kümesin içine tıkacak olsa, muhtemelen tüm tavukların yanı sıra çok sayıda köylüyü de öldüren ölümcül bir kuş gribi salgını patlak verirdi. Hiçbir rahip, şaman ya da cadı doktor bunu önleyemezdi. Fakat modern bilim kuşların, virüslerin ve antibiyotiklerin sırrını çözdüğünde, insanlar hayvanları olağanüstü yaşam koşullarına maruz bırakabilmeye başladı. Şimdi aşıların, ilaçların, hormonların, tarım ilaçlarının, merkezi havalandırma sistemlerinin ve otomatik yem kaplarının yardımıyla onbinlerce tavuğu ufacık kafeslere tıkıştırmak ve benzersiz verimlilikte et ve süt üretmek mümkün.

Bu tür endüstriyel tesislerdeki hayvanların kaderi, kesinlikle ilgili rakamlar açısından çağımızın en baskın etik sorunlarından biri haline gelmiştir. Bu günlerde, çok sayıda büyük hayvan endüstriyel çiftliklerde yaşıyor. Gezegenimizin aslanlar, filler, balinalar ve penguenlerle dolu olduğunu hayal ediyoruz. Bu belki National Geographic Kanalı, Disney filmleri ve çocuk masalları için doğru olabilir, ama gerçek dünya için artık doğru değil. Dünyada 40,000 aslan bulunur, buna karşılık 1 milyar evcil domuz vardır; 500,000 fil ve 1,5 milyar evcil inek; 50 milyon penguen ve 20 milyar tavuk.

2009’da tüm türler birlikte sayıldığında, Avrupa’da 1.6 milyon yabani kuş vardı. Aynı yıl, Avrupa et ve yumurta endüstrisi 1.9 milyar tavuk yetiştirdi. Tümüyle, dünyanın evcil hayvanlarının ağırlığı insanların 300 milyon tonuna kıyasla 700 milyon tondur ve büyük vahşi hayvanlar için 100 milyon tondan daha azdır.

Bu yüzden, çiftlik hayvanlarının kaderi, etik bir ikincil mesele değildir. Yeryüzünün büyük hayvanlarının çoğunluğunu ilgilendirir: her biri algılar ve duygulardan oluşan karmaşık bir dünyası olan, fakat endüstriyel üretim hattında doğan ve ölen on milyarlarca duyarlı varlık. Kırk yıl önce, ahlak filozofu Peter Singer bu konuda insanların akıllarını değiştirmede çok şey yapan kanonik kitabı Hayvan Özgürleşmesi’ni yayınladı. Singer, endüstriyel çiftçiliğin tarihteki tüm savaşlardan daha çok acı ve sefaletten sorumlu olduğunu iddia etti.

Hayvanlar hakkındaki bilimsel çalışmalar, bu trajedide üzücü bir rol oynamaktadır. Bilim camiası, hayvanlarla ilgili gitgide artan bilgisini, esas olarak, insan endüstrisi hizmetinde yaşamlarını daha etkin manipule edebilmek için kullanmaktadır. Fakat bu aynı bilgi, makul şüphenin ötesinde çiftlik hayvanlarının karmaşık sosyal ilişkiler ve sofistike psikolojik modellerle duyarlı varlıklar olduklarını göstermektedir. Bizim kadar zeki olmayabilirler, ama kesinlikle acıyı, korkuyu ve yalnızlığı biliyorlar. Onlar da acı çekebilir ve onlar da mutlu olabilirler.

Bu bilimsel bulguları dikkate almamızın tam zamanı, çünkü insan gücü büyümeye devam ediyor, diğer hayvanlara zarar verme ya da yarar sağlama yeteneğimiz de onunla birlikte büyüyor. Dört milyar yıldır, yeryüzünde yaşam doğal seleksiyon tarafından yönetiliyordu. Şimdi gitgide insanın zeka tasarımıyla yönetiliyor. Biyoteknoloji, nanoteknoloji ve yapay zeka çok yakında insanların yaşayan varlıkları radikal yeni biçimlerde yeniden şekillendirmelerini sağlayacak ki bu, hayatın mutlak anlamını yeniden tanımlayacaktır. Bu cesur yeni dünyayı tasarlamaya geldiğimizde, sadece homo sapiens’in değil, tüm duyarlı varlıkların refahını da hesaba katmalıyız.

 

Yazının İngilizce Orjinali

Yazar: Yuval Noah Harari

Yeşil Gazete için çeviren: Özde Çakmak

(Yeşil Gazete, Guardian)

Kategori: Hayvan Hakları