Editörün SeçtikleriHafta SonuHaftasonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

‘Biz daha çocuğuz’

Sanırım 2005 yılıydı. O dönemde farklı şehirlerden gelen korkunç itlaf görüntüleri üzerine Türkiye’nin her yerinden hayvan hakları savunucularının katılımıyla Ankara’da büyük bir eylem yapacaktık. Hayvan hakları, doğa ve çevre alanında çalışan sivil toplum örgütleri telefon ve mail yoluyla katılım ve desteklerini bildiriyorlardı. İçlerinden biri dikkatimi çekmişti: Bahçeköy Hayvansever Çocuklar Derneği. Burak’ı o zaman tanıdım… yıllar sonra, o oluşumun nasıl kurulduğunu ve “çocuk başına” neler yaptıklarını sorduğumda gülerek anlatmıştı: “Birileri telefonla arayıp ‘Belediye şu adreste usulsüz toplama yapıyor ve hayvanları öldürüyor, engelleyin’ dediğinde  ‘ama teyze biz daha çocuğuz’ diyorduk”.

Sonraki yıllarda, Burak ile arkadaşlığımız kesilmeden devam etti. Sosyal medya ve diğer iletişim yolları olmadığından, o zamanlarda pek revaçta olan yahoo mail grupları üzerinden. Onlarca itlaf olayında hep birlikte mücadele ettik. Şu anda onun başkanı ve benim de üyesi olduğum Hayvan Hakları ve Etiği Derneği, kurulduğu eski ismiyle faaliyetlerini sürdürüyordu. Burak, o dernek çatısı altında gene yakın zamanda aramızdan ayrılan Eva Aksoy ile yıllarca eziyet gören, istenmeyen, felçli, engelli hayvanları yaşatmak için inanılmaz bir emek verdi. Sarıyer Barınağı’nda bir süre veteriner sağlık teknisyeni olarak çalıştı. Bir süre sonra Yeryüzüne Özgürlük Derneği kuruldu ve Burak gene mücadelenin tam ortasındaydı.

‘Fena bir dayaktı…’

2013 yılında, Gezi Parkı eylemleri sırasında ölen hayvanlar için bir anma düzenlendi. Ayrıca Burak ve Yeryüzüne Özgürlük Derneği’nden arkadaşları, hayvan hakları ihlalleriyle ilgili bir rapor hazırlayarak Cenevre’deki Uluslararası Hayvan Hakları Mahkemesi’ne başvurmaya karar verdiler. Bunu duyurmak için de 28 Eylül günü Gezi Parkı merdivenlerinde basın açıklaması yapmak istediler. Polis izin vermedi. Burak, gözaltına alınan 14 kişi içindeydi. Gözaltı sürecinde gördükleri şiddeti de biliyorduk. Enteresan olan şey şu ki, o olayda şiddet uygulayan kişilerin hakları gasp edilmiş olsa, Burak o eylemde de muhakkak olurdu. Haksızlığın olduğu her durumda dayanışma ve desteğe hazırdı. Ezilen ve adalet arayan herkes için. Sanırım ağustos ayının sonlarıydı. Burak ifadeye çağırılıyordu. “Acaba bu sefer ne olabilir?” dedik. 2013 yılındaki bu eylemden ötürü hakkında terör soruşturması açılmıştı şimdi de…

‘Kimse hakkını kullandığı için cezalandırılamaz’

Burak, geçtiğimiz çarşamba gecesi, vicdanî ret davası için Konya’ya gitti. Gece Oğuz (Kınıkoğlu) ile onu otogardan uğurlarken “şimdi ne olacak” diye sorduğumuzda “ilkesel olarak idarî para cezasını ödemeyi de haklarımdan vazgeçmeyi de reddediyorum” demişti. Dava, 14 Ocak 2020’ye ertelendi. Ve dava dosyasının, somut norm denetimi için Anayasa Mahkemesi’ne gönderilmesi talebi de reddedildi. Burak, mahkemede söz verildiğinde şunu söylemişti: “Kimse hakkını kullandığı için cezalandırılamaz”.

Burak’ın aktivist yönü bir yana, o aynı zamanda kardeş, dost, sırdaştı. Yaşadığı tüm zorluklara ve tüm olumsuzluklara, onca yorgunluğuna rağmen birlikteyken gülme krizine girmemek mümkün değildi. Belki de mizah ile onarmaya çalışıyordu haksızlıkların yıprattığı ruhunu, bilemiyorum… Bu yaz, dernek olarak sürekli birlikteydik. En büyük kahkaha kaynağımız Burak’tı, onun olduğu ortamda gergin ya da mutsuz olmak mümkün değildi. Birlikteyken en sevdiğimiz şeylerden biri, fotoğrafını çeker gibi yaparak video kaydetmekti. Fark edince koşarak kaçması, kaçarken de bize birkaç küfür savurması bir klasik olmuştu. Ya da bir bakardık, birimizin Facebook profil fotoğrafı sabaha karşı bardan çıkan makyajı akmış bir Britney Spears fotoğrafı ile değişmiş! Bir de tabii ki unutulmaz video atışmaları ve taklitler var. Çok güzel şarkı söylerdi ve inanılmaz bir drama kabiliyeti vardı. Ayriyeten, müthiş bir gözlem yeteneği.

Bir hafta boyunca projeleri çalışmak için kamp yapmak üzere bir pansiyonda kalıyorduk. Bizim dışımızda, iki-üç turist çift vardı pansiyonda. Ve tabii ki Burak, bu gezegende ender görülebilecek bir nezakete sahip olduğundan, uzaktan görüp koşarak yaşlı çiftlerin yardımına giderdi. Her gün bir masa etrafında toplanıp bir şeyler konuşup yazmamız dikkatlerini çekmiş olacak ki, Alman bir çift önümüzden geçerken “Siz nasıl bir grupsunuz, ne yapıyorsunuz?” diye sordu. Burak sohbet etmeye, ülkedeki hayvan hakları mücadelesinden bahsetmeye başladı. Kısa bir sohbetin ardından gittiler, giderken de “hedeflediklerinize ulaşmanızı tüm kalbimizle diliyoruz” demişlerdi. Burak’ın gözlerinde ışık vardı. Hem mücadeleyi anlatırken hem de yaşlı çiftin iyi dileklerini duyduğunda. Umut ona çok yakışmıştı.

Già il sole dal Gange…

Aramızdan ayrılmadan iki gün önce, hayvan deneyleri konusuyla ilgili yapmak istediklerimizi konuşmuştuk:

Söylediği her şey çok kıymetli, çok değerli. Çünkü her cümlesinin altında yılların bilgi-birikimi, tecrübesi var. Burak bir okul gibiydi. “Bu kadar çok şeyi nasıl bilebiliyor ve nasıl aklında tutabiliyor?” diye defalarca düşündüğümü hatırlıyorum.

Geçen hafta, birlikteki son gecemizde, bir proje dosyası hazırlıyordu. Gece geç vakit olmuş ve epey yorulmuştuk. Müzik iyi gelir dedim. Benden piyanoda bir şey çalmamı istedi: Scarlatti “Già il sole dal Gange”. “Of nereden buldun bunu!” dedim gülerek, “seviyorum” dedi. Dört gündür dinlediğim bu antik aryanın sözleri:

Ganj’ın üzerinde doğmakta olan güneş, daha da parıldıyor.

Şafakta dökülen gözyaşlarını bir bir kurutuyor

Ve yaldızlı ışıklarla her dal mücevher gibi süsleniyor,

Göğün yıldızları çayırlarda boyanıyor…

Onunla yakın çalışan dostlarına sordum. Hiç tanımayan birine Burak’ı anlatacaksınız diyelim, yalnızca üç kelime ile nasıl anlatırdınız diye. En sık verilen yanıtlar şunlar oldu: Güven, nezaket, merhamet.

Artık tek tesellimiz gittiği yerde incinmeyecek olması.  Ama bizler, yani yaşamaya devam edenler, bu ayrılıktan ötürü çok incindik…

Ve artık hepimiz, Burak’ın tüm dostları, bir arada olmamıza rağmen çok yalnızız. Umarım zaman, biraz da olsa bu terk edilmişliği iyileştirir…

Editörün SeçtikleriHayvan HaklarıManşet

Burak Özgüner’i kaybettik

Yeşil Gazete yazarı, dostu, Hayvan Hakları İzleme Komitesi (HAKİM) Koordinatörü Burak Özgüner, evinde hayatını kaybetti. Hayvan hakları için yasa çıkartılması konusunda uzun yıllar boyunca mücadele eden Özgüner, 2015 yılında da vicdani reddini açıklamıştı.

Özgüner’in cenazesi kaldırıldığı Adli Tıp Kurumu’ndan ailesi ve yakınları tarafından alındı. Cenazeyi teslim alanlardan; Burak Özgüner’le birlikte geçtiğimiz ay kurulan Deneye Hayır Derneği’nde yönetim kurulu üyeliği yapan, yazarımız ve  eski CHP milletvekili Melda Onur şunları söyledi: “Çok üzgünüz, çok yakın arkadaşımızdı. Özellikle hayvan, çevre, insan hakları konusunda çalışan bir aktivistti. İyi bir vatandaştı, hakkını hukukunu bilen. Çok seveni vardı, kısa yaşamına bir çok mücadele sığdırdı. Görev insanıydı, çok çalışırdı. Deneye Hayır Derneği’ni yeni kurmuştuk. Beraber yönetim kurulu üyeliğini yapıyorduk. Gece uykusunda vefat etmiş.”

Burak Özgüner’in cenazesi 10 Kasım Pazar Büyükdere Camii‘nde öğle namazının ardından kılınacak cenaze namazından sonra Kilyos Mezarlığı‘na defnedilecek.

Roboski’de katledilen katırlar için mücadele etmişti

Hayvan hakları savunucusu Özgüner 2011’de Şırnak’ın Uludere ilçesine bağlı Roboski köyünde TSK tarafından katledilen katırlar için mücadele etmişti. Katırlar için verdiği mücadele sonuçsuz kalıp hayvanlara yönelik silahla yaralama, öldürme fiilleri devam edince 2015’te vicdani reddini açıkladı. Bunun üzerine askerlik şubesi, Özgüner hakkında soruşturma başlatarak dosyayı savcılığa gönderdi. Savcılık da hakkında iddianame hazırladı ve Konya Asliye Ceza Mahkemesi’nde dava açıldı. Özgüner iki gün önce Konya’da hakim karşısına çıkarak, “Kimse hakkını kullandığı için cezalandırılamaz” demişti.

Gezi’den 6 yıl sonra hakkında dava açıldı

Özgüner, Gezi Parkı eylemleri sırasında polis şiddeti nedeniyle ölen ve yaralanan hayvanları gündeme getirmek için de eylem yapmış; bu nedenle de geçtiğimiz aylarda hakkında ‘terör soruşturması’ başlatılmıştı. Gezi Parkı eylemleri sırasında, hem Burak Özgüner’in o dönem çalıştığı kliniğe hem de başka kliniklere birçok yaralı ve saldırıdan etkilenen hayvan getirilmiş; Özgüner ve arkadaşları, hayvan hakları ihlalleriyle ilgili bir rapor hazırlayarak Cenevre’deki Uluslararası Hayvan Hakları Mahkemesi’ne başvurmak için hazırlık yapmıştı. Grup, mahkemeye yapacakları başvuruyu duyurmak üzere 28 Eylül 2013’te Gezi Parkı merdivenlerinde bir basın açıklaması düzenlemek istemiş ancak polis saldırısı ile karşılaşmıştı. Polis, basın açıklamasının okunmasına izin vermeyerek, Özgüner ile birlikte 14 kişiyi gözaltına almıştı.

Hayvan Hakları Raporu’nun mimarlarından

Burak Özgüner, TBMM Hayvan Hakları Komisyonu’nunun da katılımcılarındandı.  Komisyona Hayvan Hakları Yasama İzleme Delegasyonu Kurucular Kurulu üyesi ve Hayvan Hakları ve Etiği Derneği temsilcisi olarak katılan Özgüner, hazırlanan yasa taslağı hakkında gazetemize yaptığı değerlendirmede, Komisyon’un raporunun 300’den fazla STK ve oluşumun ortak taleplerini büyük ölçüde karşıladığını belirtmiş, ancak etik çelişkiye dikkat çekmişti.

Hak ihlallerinin en çok yaşandığı yerlerin başında mezbahaneler, yumurta ve süt üretim tesislerinin bulunduğunu anlatan Özgüner şunları söylemişti: “Gerçekleri görmezden gelerek ya da gerçekler ile yüzleşmemeyi seçerek hayvan haklarını tartışamayız. Raporda, en azından, hayvancılık endüstrisindeki sistematik zulme ve mevcut duruma ilişkin bir durum tespiti yapılabilirdi. Her şeye rağmen, komisyon raporundan umutluyum; yasa teklifi sürecinde de sonuna kadar müdahiliz, yasama sürecinin takipçisiyiz. ”

ManşetTürkiye

Vicdani Retçi Özgüner’e Para Cezalarını Ödemediği İçin Dava

Vicdani retçi Burak Özgüner hakkında “bakaya” olduğu gerekçesiyle verilen toplam 4458 lira para cezasını ödemediği için dava açıldı. bianet’e konuşan Özgüner, mahkemeye bakaya değil, vicdani retçi olduğunu anlatacağını söyledi.

Bianet’ten Ekin Karaca’nın haberine göre;

Vicdani retçi Burak Özgüner hakkında bakaya olması gerekçe gösterilerek kesilen para cezalarını ödemediği için dava açıldı.

Burak Özgüner’e Konya’ya bağlı Akören Kaymakamlığı’nca 27 Temmuz 2017 – 24 Ocak 2018 arasında toplam üç kez 1486 lira (toplam 4458 lira) para cezası kesildi.

Bu cezaları ödemeyi reddeden Özgüner vicdani ret hakkının tanınması için 10 Ocak 2018’de Anayasa Mahkemesi’ne başvurdu.

Anayasa Mahkemesi, Özgüner hakkında kararını henüz vermezken, Cumhuriyet Savcısı Esra Hilal Aylan tarafından hazırlanan iddianamede, Özgüner’in 6 ay 23 gün bakaya kaldığı ifade edilerek, kendisine gerekli tebliğlerde bulunulmasına karşın, askere sevkini yaptırmadığı belirtildi.

Burak Özgüner’in Askeri Ceza Kanunu’nun “Yoklama kaçağı, bakaya, saklı, firar” bölümünü oluşturan 63. maddesi çerçevesinde bir yıla kadar hapis cezasıyla yargılanmasını talep eden Savcı Aylan, ayrıca Özgüner hakkında TCK 53’de düzenlenen güvenlik tedbirlerine de hükmedilmesini istedi.


Madde 53- (1) Kişi, kasten işlemiş olduğu suçtan dolayı hapis cezasına mahkûmiyetin kanuni sonucu olarak;a) Sürekli, süreli veya geçici bir kamu görevinin üstlenilmesinden; bu kapsamda, Türkiye Büyük Millet Meclisi üyeliğinden veya Devlet, il, belediye, köy veya bunların denetim ve gözetimi altında bulunan kurum ve kuruluşlarca verilen, atamaya veya seçime tabi bütün memuriyet ve hizmetlerde istihdam edilmekten,b) Seçme ve seçilme ehliyetinden*c) Velayet hakkından; vesayet veya kayyımlığa ait bir hizmette bulunmaktan,d) Vakıf, dernek, sendika, şirket, kooperatif ve siyasi parti tüzel kişiliklerinin yöneticisi veya denetçisi olmaktan,e) Bir kamu kurumunun veya kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşunun iznine tabi bir meslek veya sanatı, kendi sorumluluğu altında serbest meslek erbabı veya tacir olarak icra etmekten,Yoksun bırakılır.* Anayasa Mahkemesi’nin 8/10/2015 tarihli ve E.: 2014/140, K.: 2015/85 sayılı Kararı ile uygulanmıyor.

“Üst üste para cezası hukuki değil”

Burak Özgüner, bianet’e yaptığı değerlendirmede kendisine üçer kez 1486 liralık para cezası kesilmesinin hukuka aykırı olduğunu belirtti.

Aslında ilk para cezası kesildikten sonra itiraz ettiğini, bu itiraz reddedildikten sonra suç duyurusunda bulunulması gerektiğini söyleyen Özgüner, “İlk para cezası kesinleştikten sonra yenilerini göndermeye devam ettiler. Mevzuata göre sürekli olarak idari para cezası göndermemeleri gerekiyordu. Yapılan, hukuksuz bir işlem” dedi.

“Bakaya değil, vicdani retçi olduğumu anlatacağım”

Davanın 25 Haziran’da Konya 3. Asliye Ceza Mahkemesi’nde görüleceği bilgisini veren Burak Özgüner, sözlerini şöyle sürdürdü:

“Vicdani Ret Derneği’ni de bilgilendirdim. Onlar da muhtemelen sürece dahil olacaklardır.

“Duruşmaya gideceğim. İddianamede ‘bakaya’ olduğum iddiası var. Duruşmada bakaya olmadığımı, vicdani retçi olduğumu, idari para cezalarına itiraz ettiğimi, dosyamın AYM’de olduğunu ve vicdanî retçilerin gündelik hayatta maruz bırakıldığı zorluklar nedeniyle asıl benim mağdur olduğumu söyleyeceğim.

“Ayrıca mahkemeye Anayasa ile sözde güvence altında olan ‘din ve vicdan hürriyeti’ hatırlatmasında bulunacağım.” 

Kategori: Manşet

ManşetSivil Toplum

Anayasa Mahkemesi’ne “vicdani ret” başvurusu

Burak Özgüner

Vicdani retçi Burak Özgüner, “yoklama kaçağı kaldığı” gerekçesiyle kendisine kesilen para cezasının kesinleşmesinin ardından Anayasa Mahkemesi’ne (AYM) bireysel başvuruda bulundu. AYM’ye yapılan başvuruda, birçok hakkın ihlal edildiği belirtilirken “Şu ana kadar dini/vicdani nedenlerle askerlik hizmetini yerine getirmeyi reddettiğini deklare eden yüzlerce kişi başvurucu ile aynı koşulları yaşamaktadır” denildi.

Burak Özgüner

Şırnak Uludere’de, 2015 yılında gerçekleştirilen katliamların ardından vicdani reddini açıklayan hayvan hakları aktivisti Burak Özgüner, kendisine kesilen idari para cezasının kesilmesinin ardından, vekili Av. Barış Kârlı aracılığıyla Anayasa Mahkemesi’ne bireysel başvuruda bulundu. Yapılan başvuruda, vicdani ret hakkının tanınmamasından kaynaklı hak ve özgürlüklerin ihlalinin tespiti talebinde bulunuldu. Anayasa’dan ve Türkiye’nin taraf olduğu uluslararası sözleşmelerden doğan birçok hakkın ihlal edildiğinin belirtildiği başvuruda, vicdani ret hakkının Anayasa’da ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nde (AİHS) düzenlenen “din ve vicdan özgürlüğü” hakkı kapsamında olduğu ifade edildi.

“Türkiye’de vicdani ret hakkı kabul edilene dek müdacelemizi sürdüreceğiz”

AYM’ye yapılan başvurunun ardından açıklama yapan Hayvan Hakları İzleme Komitesi (HAKİM) Koordinatörü, vicdani retçi Burak Özgüner “Bir savaş karşıtı, anti-militarist, hayvan özgürlüğü aktivisti olarak vicdani reddimi açıkladım. Türkiye’de vicdani ret hakkını düzenleyen bir mevzuat olmaması, vicdani ret hakkımızı ortadan kaldıramaz. Çeşitli ceza ve kararlar ile, vicdan ve kanaat özgürlüğümüzden seyahat özgürlüğümüze; çalışma, kişi özgürlüğü ve güvenliği hakkımızdan etkili başvuru hakkımıza kadar birçok hakkımız ihlal ediliyor. Türkiye’de vicdani ret hakkı kabul edilene dek mücadelemizi sürdüreceğiz. Savaş karşıtı olan herkesi vicdani ret açıklamaya davet ediyorum” dedi.

AYM’ye yapılan başvuruda, hak ihlallerinin tespitinin yanında, ek olarak, insanlık dışı ceza ve muamele yasağının ihlaline neden olan temel olgunun yakalama kararı olduğu belirtilerek, vicdani retçi Burak Özgüner hakkında Milli Savunma Bakanlığı’nca çıkarılmış bulunan ve İçişleri Bakanlığı kayıtlarına işlenen “yakalama emri”nin tedbiren kaldırılması talep edildi.

Anayasa Mahkemesi’ne 20 vicdani ret başvurusu

İncelemenin duruşmalı olarak yapılmasının yanı sıra, bu ihlallerin yapısal bir sorun olan “yasa düzenlemesinin bulunmaması” nedeniyle gerçekleştiği, yüzlerce vicdani retçinin aynı sorundan dolayı hak ihlalleri ile karşı karşıya olduğu, önümüzdeki süreçte mahkemeye benzer birçok başvuru sunulacağı belirtilerek bu dosyanın “pilot başvuru/pilot karar” usulüne göre incelenmesi ve öncelikli olarak ele alınması talep edildi.

Çoğu çocuk 34 insan ile 59 katırın katledildiği Roboski Katliamı’ndan sonra ısrarla sürdürülen katır katliamlarının ardından, üç hayvan özgürlüğü aktivisti 2015’te vicdani reddini açıklamıştı. Bu vicdani retçilerden Burak Özgüner’e toplam 2.972 TL; Barış B. Atal’a ise toplam 7.447 TL idari para cezası uygulandı. Kesilen ilk cezaya itiraz eden Özgüner’in itirazı kesin olarak reddedilirken Atal’ın itirazı ise henüz kesinleşmiş değil. Vicdani retçi Barış B. Atal da cezanın kesinleşmesi halinde AYM’ye başvuracağını açıklarken, Vicdani Ret Derneği’ne göre, AYM’ye vicdani ret konusunda yapılan başvuru sayısı 20’yi geçti.

 

(Yeşil Gazete)

Kategori: Manşet

ManşetTürkiye

Antikapitalist Müslümanlar üyesi vicdani retçi Zeynep Duygu Ağbayır tutuklandı

Antikapitalist Müslümanlar üyesi Zeynep Duygu Ağbayır tutuklandı. Ağbayır, ilk kadın vicdani retçi olarak da biliniyor.

İstanbul’da 5 gün önce evine baskın yapılan Antikapitalist Müslümanlar üyesi olan ilk kadın başörtülü vicdani retçi Zeynep Duygu Ağbayır, evde bulunmadığı için daha sonra avukatıyla birlikte ifade vermek üzere İstanbul İl Emniyet Müdürlüğü’nde gitti.

Burada gözaltına alınan Ağbayır, hakkında soruşturma açılan Ağrı’ya götürüldü. Burada savcılık sorgusu yapılan Ağbayır, sevk edildiği mahkemece tutuklandı. Ağbayır’ın dosyasında ‘gizlilik kararı’ olduğu öğrenildi.

Ağrı’da iki yıl sözleşmeli öğretmenlik yapan Ağbayır, çocuklar için yardım kampanyaları düzenlemişti. İlk kadın vicdani retçi olan Ağbayır, 18 Mayıs 2013’te Vicdani Ret Derneği’nin Galatasaray Meydanı’nda gerçekleştirdiği eylemde vicdani reddini açıklamıştı.

 

(Mezopotamya Haber Ajansı, Sendika.org)

Kategori: Manşet

ManşetRöportaj

İnan Mayıs Aru: “Vicdani reddimin temelinde devleti, otoriteyi, hiyerarşiyi beslemeyecek ilişkiler içinde olma tercihim var.”

İnan Mayıs Aru

İnan Mayıs Aru, Fethiye kırsalında yaşayan bir vicdani retçi. Mayıs’ın bahçesindeki yabani ot hikayelerinin dışında, geçtiğimiz Mart ayında güzel  bir de haberi vardı bize. “Halkı askerlikten soğutma” nedeniyle yargılandığı davadan tek celsede beraat etmişti.

İnan Mayıs Aru

İnan Mayıs Aru

Savaş, bugün yaşadığımız şiddetin, ölümün ve öldürmenin tekrar sıradanlaştığı şu günlerde yeterli bir kelime bile değil belki. Bu yüzden Mayıs’ın 2008 yılında açıkladığı vicdani reddinin nedenlerini ve dava sürecini konuşmak istedik. Verdiği açık ve içten cevaplarla şiddetsiz bir dünyanın da bir şansı olmalı diyenlerin mutlaka okuması gereken bir röportaja dönüştü.

***

Bahar: Bu savunmayla beraat edeceğini düşünüyor muydun? İlkesel bir savunma olmuş sanki.

Mayıs: Evet öyle, mahkeme öncesi avukatlarıma söylemiştim böyle bir savunma yapacağımı, onların da fikrini sormuştum bu savunmanın olumlu ya da olumsuz bir etkisi olup olmayacağını. Onlar da bu konuda hiçbir şey diyemeyiz, tamamen hâkime bağlı demişlerdi. Bunu duymak benim içimi rahatlattı aslında, iş o kadar insanî bir düzeyde olabiliyor, hâkimin inisiyatifi bu kadar belirleyici olabiliyorsa ruhsuz bir makineyle karşı karşıya değilim diye düşünmüştüm. İnsanlarla bire bir diyalogda fena sayılmam, hani şu şeytan tüyü var dedikleri tiplerdenim biraz, sırf olduğum gibi olarak, özel bir çaba harcamaksızın en beklenmedik yerlerde olmayacak kişilerin bile sempatisini kazanırım genelde. Bu yüzden ben mahkeme sonucundan umutluydum, beraat bekliyordum ama ilk celsede ve bu kadar kısa sürede değil doğrusu.

Çok sevindim. Tekrar geçmiş olsun. Tutukladılar mı seni önce?

Yok hayır, hiç tutuklu kalmadım. Dava 2016 Ocak ayında açılmıştı ve 30 Mart’taki gerçekleşen ilk duruşmaydı. Tek celsede beraat ettim yani.

Vicdani ret yapmak ve bunu duyurmak isteyen, ya da çoktan duyurmuş insanlar için bu beraat kararı ne ifade ediyor sence?

Şimdi bu yargılanma sürecim ve beraatimle ilgili pek çok kişinin kafasının karışık olduğunu görüyorum. Çoğunluk vicdani reddin yargılandığını, bu beraatın da vicdani reddin aklanması anlamına geldiğini düşünüyor gibi. Oysa yargılandığım suç “halkı askerlikten soğutma” suçu.

Vicdani reddin yargılanabilmesi için başka bir kulp mu bu? 

Sayılır. 90’larda ortaya çıkan ilk retçilerden 2000’li yılların ortalarına dek arkadaşlarımız vicdani retlerini açıklamış olsalar da yoklama kaçağı ya da bakaya olarak yakalandıklarında asker nezaretinde, hatta kelepçelenerek zorla askere götürülüyorlardı. Birliklerine götürüldüklerinde ise doğal olarak üniforma giymeyi, emirlere uymayı, içtimaya çıkmayı reddettikleri için “emre itaatsizlik” suçlamasıyla askeri mahkemede yargılanıyor 6 ay ceza alıp, cezalarını yattıktan sonra birliklerine geri gönderiliyor, birlikte yeniden emirlere itaat etmedikleri için de “emre itaatsizlikte ısrar” suçuyla yargılanarak genelde toplamda 1,5 yıl kadar cezaevinde kaldıktan sonra salıveriliyorlardı.

Teoride bu yargılama süreci bir kısır döngü olarak devam edebilir ve ömür boyu cezaevinde kalabilirlerdi. Ancak bu yargılanma ve cezaevi süreçlerinde biz de dışarıda boş durmuyor, kampanyalar örgütlüyor, konuyu kamuoyu gündemine taşıyorduk. Bu nedenle devlet tüm vicdani retçileri bu kısır döngünün içine sokarak, vicdani reddin daha çok tanınmasına yol açmaktansa görmezden gelme politikasına başvuruyor, ancak ara ara bir vicdani retçiyi alıp bu şekilde cezalandırarak da bir yandan gözdağı vermiş oluyordu. Cezaevine giren bu arkadaşlar genelde 1,5 yıl kadar cezaevinde kaldıktan sonra, normalde zorla birliklerine teslim edilmeleri gerekirken salıveriliyor ve “Git, birliğine teslim ol!” deniyordu. Elbette kendi ayaklarıyla gidip teslim olmayacakları biliniyordu, bu bir nevi askerlik süresini cezaevinde geçirterek bir korkutma ve yıldırma politikası uygulamasıydı. Ancak konunun çeşitli çevrelerce Avrupa Parlamentosu’na taşınması, AİHM’in TC’ye bu sebeple verdiği cezalar ve AP’nin baskıları sonucunda 2008 yılında Avrupa Birliği uyum yasaları çerçevesinde zorla askere götürme uygulaması son buldu ve sivillerin askeri mahkemede yargılanmasının yolu da kapatılmış oldu.

Yani artık bir vicdani retçiyi, hatta bir asker kaçağını kimse zorla askere götüremiyor. Tek yapabildikleri yoklamaya gitmemize yönelik bir tutanak tutarak salıvermek ve gitmediğimiz her celp dönemi için katlanarak artan para cezaları kesmek ki ben bana kesilen bu cezalarla ilgili de itiraz dilekçelerimi verdim ve bu konu da artık yargı sürecinde.

Bütün bunları yaparken halkı askerlikten nasıl soğuttun peki? Sonuçta bunun için yargılanıyorsun.

Evet şimdi gelelim beni en son yargıladıkları davaya konu olan “halkı askerlikten soğutma” suçlamasına. En son 2003 yılında Mehmet Bal’ın yargılanma sürecinde askeri hâkim örnek bir karara imza atarak kişilerin askere gitmeyeceklerini beyan etmelerinin düşünce ve ifade özgürlüğü kapsamında olduğuna; ancak başkalarına yönelik “siz de gitmeyin” şeklinde bir telkinin o dönemki ceza yasasının 155. maddesinde düzenlenen “halkı askerlikten soğutma” suçu kapsamına girdiğine hükmetmişti. Ceza yasasında yapılan değişiklikle aynı suç bugün 318. maddede yer alıyor ve ben de bu suçlamayla yargılandım. Ben savunmamı başkalarına yönelik böyle bir telkinin de suç sayılamayacağı, insanların inandığı doğruları ifade etme ve bunları yayma hürriyeti olduğu ilkesi üzerine kurdum ve bu davada çıkan beraat kararı bu bakımdan önemli ve anlamlı bir karar. Bu beraat aslında bence 318. maddenin geçersizliğini ortaya koyuyor ve bu maddenin acilen ceza kanunundan çıkarılmasının gerekliliğine işaret ediyor.

Vicdani ret kararı ve ilanı bireysel olmasına karşın oldukça etkili bir sivil itaatsizlik oldu. Devlet de kendi önemlerini alıyor. Peki sence vicdani ret salt devletin kurumsal şiddetine karşı mı; yoksa şiddetsizlik ilkesini  kapsıyor mu?

Evet, vicdani ret iyi bir bireysel sivil itaatsizlik eylemi ancak toplumsal bir boyutu da olduğunu düşünüyorum bunun. Örneğin kendi adıma ben 2008’de vicdani reddimi açıklarken tam olarak böyle bir toplumsal saikle açıklama yapmıştım. Yoksa zaten yıllardır anti militarist çevre içerisinde aktiftim, askere gitmeme kararımı çok erken yaşta almıştım. Sadece bunu kamusal alanda beyan edip böyle bir karşılaşma içerisine girmektense yakalanacağım ve zorla götürüleceğim güne dek açıklama yapmayı erteliyordum. Ancak 2008 yılında artan milliyetçilik dalgası ve toplumsal kutuplaşmalar bende böyle bir açıklama yapma ihtiyacını ortaya çıkardı. Yani toplumsal duruma, konjonktüre bir yanıt olarak ve aslında toplumsal bir eylem olarak da okuyabiliriz vicdani ret açıklamalarını.

Bizim aramızda yıllardır yaygın bir ifade var: ne kadar retçi varsa, o kadar ret gerekçesi vardır. Yani her retçinin ret açıklaması, nedenleri, duruşu, tavrı biriciktir. Kimileri her koşulda şiddete karşı olduğundan, kimileri eline silah almak istemediğinden, kimi sırf böyle bir disiplini ve hiyerarşiyi kabul etmediğinden, kimi topyekun devlete ve onun tüm kurumlarına karşı olduğundan reddini açıklar. Bir vicdani retçinin illa ki şiddet karşıtı olması beklenemez. Ancak askerliği ve militarizmi sorgulayan biri ister istemez şiddetin doğasını, tezahürlerini ve yapısını da sorgulayacaktır. Ben her türlü kolluk kuvvetini şiddet uygulama hakkını yasalarla tekeline alan devletin şiddet örgütlenmesi olarak görüyorum. Hayatın doğal akışı içerisinde ortaya çıkan doğal ve doğrudan şiddetin problematik bir yanı olduğunu ve bunun da sorgulanması gerektiğine inanmakla birlikte şiddetin yeri geldiğinde yapıcı bir araç da olabileceğini düşünüyorum. Benim esas sorunlu bulduğum şiddetin kurumsallaşması ve örgütlenmesi meselesi. Yani kendini savunma ya da karşındakini sarsma amaçlı anlık ve bireysel olarak şiddet kullanımını onaylayabileceğim haller olsa da her ne amaçla olursa olsun şiddeti bir araç olarak benimseyip bu aracı kullanma üzerinden örgütlenen her türlü yapının militarist devlet aygıtını taklit ettiğini ve karşı çıktığını iddia ettiği kötülüğün bir yansımasına dönüşeceğini düşünüyorum.

Sen neden vicdani retçi oldun peki? Bu nedenlerin hangisi seni vicdani retçi yaptı?

Benim vicdani reddimin temelinde devletle böyle bir ilişki biçimini reddetmem yatıyor aslında. Alman anarşist düşünür Gustav Landauer’in bir sözü vardır: “Devlet bir durum, insanlar arasında bir ilişki biçimidir, onu ancak başka ilişki biçimleri kurarak, birbirimize başka türlü davranarak yıkabiliriz.” Ben de devletli ve devletsi ilişki biçimlerine olabildiğince girmiyor, onların yerine başka ilişki biçimleri geliştirmeye çabalıyorum. Elbette askere gitmek istemeyişimin daha hislere dayalı bir temeli de var ancak bunun üzerine kurulu bir de politik düşünce altyapısı söz konusu. Militarizm, ulus devletin en temel dayanaklarından birisi ve ben de devleti, otoriteyi, hiyerarşiyi hiçbir biçimde beslemeyecek ilişkiler içerisinde olmayı tercih ediyorum.

Senin için alınan bu karar, herkesi,  vicdani ret yapmayı düşünenleri ya da askerlik yapmak istemeyenleri – sen bir şekilde onları da vicdani reddin içine alıyorsun aslında – nasıl etkileyecek sence?

Bu karar bir yerel mahkeme kararı olarak emsal oluşturma niteliğine sahip mi emin değilim. Yani hukuki olarak bu karar benden sonraki duruşmaları doğrudan etkilemeyebilir. Biz biraz da bunu düşünerek davaya usulden itiraz ederek anayasaya aykırılık iddiasıyla davayı Anayasa Mahkemesi’ne taşımak istemiştik ancak hâkim bu talebi reddederek beraat kararı verdi.

Tabii ki toplumsal boyutta bu davanın yankıları olacaktır. En azından bu örnekten cesaret alan pek çok kişi vicdani retlerini daha kolay açıklayabilir ya da askeriye hakkındaki düşüncelerini çekinmeden ifade edebilir. Daha önce hakkımda yapılan takibat ve tutanakları açıklamalarıyla sosyal medyada yayımladığımda benimle bire bir iletişime geçen ve reddini açıklamak istediğini söyleyen pek çok kişi oldu ve hepsini de Vicdani Ret Derneği’yle iletişim kurmaya yönlendirdim, içlerinden bazıları ret açıklamalarını yaptılar. Dediğin gibi asker kaçaklarını da vicdani retçilerden çok ayrı bir kefeye koymuyorum. Vicdani ret açıklaması sadece bu niyetin ve kararın toplumsallaştırılması noktasında önem taşıyor. Mühim olan insanların zorunlu askerliğin aslında şu an sanıldığı kadar da zorunlu olmadığının farkına varması ve istemiyorlarsa gitmeyebileceklerini keşfederek bunun yollarını, bu süreçte karşılaşacakları güçlükleri nasıl aşacaklarını öğrenmesi.

Senin aldığın doğrudan ve dolaylı tepkiler nasıl son günlerde?

Gayet güzel tepkiler alıyorum. İnsanlar tebrik ediyor, yine pek çok tanımadığım kişi sosyal medya üzerinden süreçle ilgili bilgi almak, kendi başlarına benzer şeyler geldiğinde neler yapabileceklerini sormak için yazıyor. Şu ana kadar olumsuz bir tepkiyle karşılaşmadım diyebilirim.

Barış için vicdani ret grubu kadınlardan vicdani ret metinleri topluyor ve bunun forumlarına başlayacak. Böyle girişimler, kadınların vicdani reddi konusunda ne düşünüyorsun?

Kadınlar vicdani retlerini 2000’li yılların başlarında açıklamaya başladı. İlk açıklamaları yapan kadınların çoğu eski arkadaşım ve hareketin içerisinde uzun zamandan beri aktiftiler. İlk başta aramızda çeşitli tartışmalara neden olmuştu bu konu. Dürüst olmak gerekirse bizim ‘erkek’ kafamız başta pek basmamıştı buna, zorunlu askerliğe tabii değilken retlerini açıklamalarının pek bir anlamı olmadığını düşünenlerimiz olmuştu. Ancak zamanla konuşarak daha iyi anladık gerekçelerini ve kendi adıma işin benim de göremediğim boyutlarını gösterdikleri için teşekkür ederim hepsine.

Militarizm sadece orduyla sınırlı bir durum değil, okullardan, fabrikalara, hastanelere hayatımızın her alanına yayılmış durumda. Askerliği reddeden erkekler ‘vicdani retçi’ olarak bir şekilde kahramanlaştırılırken, kadınlarsa oğlunu, kocasını, sevdiğini destekleyen bir ‘destekçi’ konumuna indirgenerek genel geçer erkek-egemen algı pekiştirilmiş oluyor. Oysa savaşlarda en çok canı yanan, savaş harici zamandaysa militarizmin beslediği erkek-egemen zihniyetin ceremesini en çok çekenler kadınlar. Kadınların ret açıklamaları, konunun basit bir “zorunlu askerliğe hayır” çerçevesi içine sıkışıp kalmaması ve erk yapılarının topyekûn sorgulanması açısından son derece önemli. Sırf bu da değil bence askerliğini yapmış bireylerin de bu sürece dair bir özeleştiri ortaya koyarak bundan sonra bu yapılarla ilişki içerisinde olmayacaklarını ifade edecekleri ret açıklamaları yapmaları mühim. “Pişmani ret” ne derece doğru bir tanım emin değilim, isim olarak bana biraz itici geliyor. Bence bu açıklamalar da vicdani ret kapsamında görülmeli zira askerlik 18 aydan sonra biten bir şey değil, ordu olağanüstü hal ve seferberlik halleri gibi gerekçelerle tüm yurttaşları her an silah altına çağırma hakkını saklı tutuyor. Bu bakımdan kadınlar gibi, askerliğini yapmış erkekler de, belki orduda yaşadıkları halleri içeriden deşifre de ederek bundan sonra bu yapıyla ilişkileri olmayacağını beyan edebilir ve bu toplumsal demilitarizasyon açısından son derece önemli bir adım olacaktır.

Şu an nasıl hissediyorsun peki?

Vallahi biraz rahatlamış hissediyorum tabii. Her ne kadar bu davanın gündelik hayatımı çok etkilemesine izin vermesem de ister istemez insan biraz kaygılanıyor.

Şimdi kaldığım yerden bahçemi yapmaya, ileriye dönük planları usul usul hayata geçirmeye devam ediyorum.

Nasıl bir hayatın var, nasıl planlar yapıyorsun?

Üniversiteyi bitirmedim, 2. yılında bıraktım. 15 senedir çevirmenlik yapıyorum, şu an aynı zamanda Kaos Yayınlari için editörlük de yapıyorum. İstanbul’dan ayrılalı 4 yıl oldu, kız arkadaşımla köyde yaşıyoruz. Hayat dağlarda, ormanlarda mantarlar ve yabani bitkilerle tanışarak geçiyor daha çok. Ekmeğimizi, yoğurdumuzu, peynirimizi yapıyoruz, ormandan odunumuzu topluyoruz. Olabildiğince kendine yeterli ve aradaki her türlü dolayımı kaldırarak doğrudan bir yaşamı tecrübe ediyoruz. Bu doğrudanlık meselesi aslında benim hayata bakışımın, politikamın özü, özetidir. Uzun süredir doğal tarım yapıyoruz, hiç ilaç, gübre hatta doğal ilaçlar ya da hayvan gübresi bile kullanmaksızın, aslında organik ya da doğal da değil de daha ziyade “müdahalesiz” bir bahçıvanlığın peşindeyiz diyebilirim. Şimdi de bu bahar bostan alanımızı biraz büyüttük, kendi ihtiyaçlarımızın ötesinde yakın çevrede başkalarının da gıda ihtiyacını karşılamaya yönelik bir topluluk destekli tarım planı içerisindeyiz.

Nerde?

Fethiye’nin Gökçeovacık Köyü’nde. Daha önce bir süre Çanakkale, Biga’da kendi köyümüzde, bir süre de Gökova civarında bir köyde. Ama tebdili mekânda ferahlık vardır, biraz da uzun vadeli yer yurt tutacağımız, yuvamızı arıyoruz diyelim.

Röportaj: Bahar Topçu (Yeşil Gazete)

Kategori: Manşet

ManşetSivil Toplum

Türkiye’de vicdani redde beraat

Vicdani retçi İnan Mayıs Aru Muğla 4. Asliye Ceza Mahkemesi’nde yargılandığı davadan beraat etti.

‘Askerlikten soğutmak suç olamaz’

Katılımın bir hayli yüksek olduğu ve adliye dışından gelişmelerin canlı yayınladığı dava beraatle sonuçlandı. İnan Mayıs Aru savunmasında herhangi bir suç işlediğini düşünmediğini, halkı askerlikten soğutmanın bir suç olamayacağını söyledi.

9

Vicdani Ret Derneği üyesi avukatlar Hülya Üçpınar ve Gökhan Soysal, Aru’nun vekilleri olarak yaptıkları savunmada halkı askerlikten soğutmanın suç olmadığını, maddenin anayasaya aykırı olduğunu ifade etti.

lk olarak Gökhan Soysal söz alarak ilgili maddenin anayasaya aykırılığı dolayısıyla yargılamanın hukuki temeli olmadığını ifadeye ederek TCK madde 318’in anayasaya uygunluk denetiminden geçmesi gerektiğini vurguladı.

Esas hakkındaki savunmaya geçildiğinde söz alan avukat Hülya Üçpınar, özellikle son dönemde anaakım medyanın dahi ilgisini çeken “asker fotoğraflarını” göstererek halkı askerlikten soğutanın bizatihi askerler olduğuna dikkat çekti. Bedelliden yararlanan ve askerde zorunlu askerken şüpheli asker ölümlerinin yüksek sayısını belirterek askerlik görevinin madde gerekçesinde ifade edildiği gibi kutsal olmadığını söyleyen Hülya Üçpınar, askerliğin siyasi konjonktüre göre kullanıldığını belirtti.

Daha sonra söz alan avukat Gökhan Soysal da halkı askerlikten soğutmanın suç olmadığını vurgulayarak davanın hukuki temelinin olmadığını söyleyerek Aru’nun din ve vicdan özgürlüğü ile ifade özgürlüğünü kullandığını belirtti.

Verilen aradan sonra açıklanan kararla Aru beraat etti. Karar adliye içerisinde sevinçle karşılandı.

Daha sonra da adliye önünde basın açıklaması gerçekleştirilerek Aru’nun babası da vicdani reddini açıkladı.

 

(Birgün)

 

Kategori: Manşet

Sivil Toplum

Mehmet Tarhan, askerlik şubesine teslim olması şartı ile serbest

Aydın’da gözaltına alınan vicdani retçi Mehmet Tarhan iki gün içinde askerlik şubesine teslim olma şartıyla serbest bırakıldı. Tarhan kendisi için “sivil ölüm” sürecinin yeniden başladığını söyledi.

12

Bianet’den Ekin Karaca’nın haberine göre Mart 2015’te hakkında firar davası açıldığını belirten Mehmet Tarhan, bu dava çerçevesinde yakalama kararı verildiğini söyledi.

Yakalama kararı nedeniyle Aydın’da gözaltına alındığını söyleyen Tarhan, önce savcılığa, ardından askerlik şubesine götürüldüğünü söyledi ve ekledi:

“Askerlik şubesinde birliğe teslim olmam için iki gün süre verdiler ve serbest bıraktılar. Bu şu anlama geliyor: Hakkımda yeniden yakalama kararı çıkartacaklar. Yani ‘sivil ölüm’ süreci yeniden başlayacak.”

(Bianet)

 

Kategori: Sivil Toplum

Dış Köşe

Vicdani bir retçinin başına gelenler… – İnan Mayıs Aru

Geçen sefer vicdani ret sürecimle ilgili paylaşımımdan dolayı halkı askerlikten soğuma suçundan hakkımda sorgulama başlatmışlardı. Buyurun bu sefer şubeyi askerlikten soğutma geliyor:

59

Bugün (29 Ağustos) Hindistan’daki agroekoloji eğitimine gidebilmek için pasaport çıkartmaya Fethiye Pasaport Şube’ye gittim. Başta her şey yolundayken birkaç adım sonra ekranda yoklama kaçağı olduğum çıktı ve görevli kadın polis memuru şaşırdı. “Seni şubeye sevk etmemiz gerekecek,” dedi. Tabii, buyursunlar daha önce gitmediğim yer değil, kendilerine de hukuki süreci, beni (ya da hiç kimseyi) zorla askere götüremeyeceklerini, yoklamamı da yaptırmayacağımı, bu piyesi daha önce de oynadığımızı ve tüm bunların çok anlamsız olduğunu anlattım. Ama yapacak bir şey yoktu, ekrandaki durum işlemlere devam etmemize izin vermiyordu. Asayiş Şube’den iki sivil polis çağırdılar beni şubeye götürsünler diye. Onlar da farkında mevzunun, “Şu bürokratik işleri bir kolaylaştıramadılar gitti, bize de iş çıkıyor boş yere,” diye yakınıyorlar. Neyse vardık şubeye…

Şubedeki görevli kadın da ekrana bakıp “E, senin yoklamanı yapmamız gerekiyor, buraya kadar gelmişsin, sonra da birliğini belirleyeceğiz,” dedi.

Yok öyle yağma!

Yoklama falan yaptırmayacağımı, vicdani retçi olduğumu, askerlik yapmaya niyetim olmadığını ve bana bu yönde verecekleri hiçbir kağıda durumu açıklayan bir şerh düşmeden imza atmayacağımı söyledim. Şube karıştı tabii. Normal bir yakalanma ve şubeye gitmem için tebliğ süreci olsa tamam da, yoklama şubesine kadar polis nezaretinde gelmişim yoklama yaptırmayacağım diyorum. Kimsenin bana itiraz ettiği de yok ama bürokratik olarak durumu nasıl aşacaklarını konuşuyorlar, komutanlar aranıyor, daha önce Marmaris’te bir vicdani retçiyle benzer bir süreç yaşadığını hatırlayan bir abla Marmaris’teki şubeyi arıyor, “O zaman ne yapmıştık?” diye sormak için. Sonuçta durumumu açıklayan bir dilekçeyi kendi ağzımdan yazıp imzalamamı istediler.

56

Tabii askerlik kaydına gelmiş gençler, aileler vs. hepsi beni izliyor. Ekte de gördüğünüz dilekçeyi yazdım verdim, “Tamam mı şimdi, düştü mü yoklama kaçaklığı, alabilir miyim pasaportumu?” diye sordum. Abla hafiften kızıp, “Hiç düşer mi öyle yoklama kaçaklığın, kaçak durumdasın hâlâ…” deyince bende de şafak attı, kollarımı iki yana açıp “Kimmiş kaçak, aha karşınızdayım, bir yere kaçtığım yok, gitmeyeceğim diyorum, yerim belli yurdum belli. Bu yaptığınız seyahat özgürlüğümü engellemektir,” diye çıkıştım. Neyse ki Marmaris’teki şubede benzer bir durumla karşılaşmış olan diğer kadın memur, “Yok yok, şimdi 15 günlüğüne kayıttan düşecek kaçaklığın, 15 gün sonra şubeye teslim olmazsan yine kaçak duruma düşeceksin,” dedi. Şubedeyim zaten, ne teslimi diyemedim artık, vakit dolmadan pasaport şubeye gidip işimi halletmek istiyorum ne de olsa…

57

Koşa koşa pasaporta gittim ama tam kapıdayken telefonum çaldı. Askerlik şubesindeki sempatik abla arıyor, “Bir imza eksik kalmış da, sistemden düşemiyoruz, tekrar gelir misiniz?” Gittim el mahkum. Ama artık gire çıka kapıdaki erden, şubedeki memurlara herkes öğrendi mevzuyu. Eksik imza dedikleri de daha önce de defalarca şerh düşerek imzaladığım, 15 gün içinde şubeye teslim ol(may)acağıma dair tebliğ. Yine imzaladık tabii, bürokrasiye zeval gelmesin. Bu arada sempatik abla beni Yehova Şahitleri’yle karıştırmış, “Siz kan nakli de yaptırmaya karşısınız ya, hayati bir durum olursa ne yapıyorsunuz?” diye soruyor.

Ona ve tabii o esnada şubede olan herkese benim reddimin etik ve politik nedenlere dayandığını, militarist yapının kendisine ve devlete karşı olduğumu anlattım tabii. Emekliliğine az kalmış ve daha sonra cemaatçi olduğunu öğrendiğim bir uzman çavuş abi el edip bahçeye çağırdı beni, belli ki uluorta konuşup gencecik çocukların kafasını daha da bulandırmayayım diye, ama kendi kafası bulanmış sormadan edemiyor: “E, peki senin bu vatana millete borcun ne olacak? Sınırlarımızı kim koruyacak?” diye soruyor. Ona pasaportu ne için çıkarttığımı, Hindistan’daki agroekoloji eğitimini, çiftçilerin durumunu, kısır tohumlara ve kimyasallara bağımlı hale gelmiş tarımı ve buna bir çözüm arayan insanları anlatıp, “Bundan ala vatan hizmeti mi var?” diye sorunca adam başını sallayıp “Ben anladım senin davanı. Allah yolunu açık etsin,” dedi.

O arada benim tebliğ de hazırlanmıştı imzayı atıp koştum yine pasaport şubeye. Saat 17:00 olmuşken son anda pasaport başvurumu yapmış oldum. Haftaya alıyorum pasaportu. Yani vicdani retçiler, kaçaklar, bakayalar, korkmayın pasaportu sorunsuz alıyoruz, yeter ki ne istediğinizi bilin ve kendinizi net ifade edin.

Ha bir de daha önemlisi, her yerde her zaman insanlarla konuşun, askere neden gitmediğinizi anlatın. Kaçaksanız da farketmez, aynını yapın. Ama bence boşuna kaçmayın, gitmeyecekseniz söyleyin ve gitmeyin, alışsınlar artık, vicdanının sesini dinleyip askere gitmeyenler her yerde…
Reddet!
Diren!
Hayır De!
Askere Gitme!

 

Bu yazı yorgoderki.com/ dan alınmıştır

58

 

İnan Mayıs Aru

Kategori: Dış Köşe

ManşetSivil Toplum

Vicdani retçi Mehmet Tarhan’a hapis

Sivas Askeri Ceza Mahkemesi, vicdani retçi ve LGBTİ aktivisti Mehmet Tarhan hakkında 15 ay hapis cezası ve 9 bin TL para cezası verdi. Sivas Askeri Ceza Mahkemesi’nin bugün verdiği karar ile birlikte Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin (AİHM) Mehmet Tarhan’ın başvurusu sonucu Tarhan’ın haklarının ihlal edildiği kararı dikkate alınmamış oldu.

40

Kararı KaosGL.org’a değerlendiren Tarhan, “Sivas Askeri Ceza Mahkemesi bu kararla birlikte hem Anayasa’yı hem de Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) kararını tanımadığını göstermiş oldu. Karara ilişkin Yargıtay’a gideceğiz” dedi.

Tarhan, 2001 yılında askerlik yapmayı reddetmiş ve vicdani reddini açıklamıştı. 2005 yılında ise zorla askere alınmış, hakkında “emre itaatsizlik”ten iki ayrı dava açılmış, askeri hapishanede tutuklu bulunduğu süreçte kötü muameleye maruz kalmıştı.

Tarhan askerlik yapmayı reddetmesine rağmen, eşcinsel kimliğinden ötürü Anayasa’ya ve AİHM’e aykırı bir şekilde fiziksel muayeneye sokulmak istenmişti.

25 Mayıs 2005 tarihli bir tutanağa göre, Tarhan’ın saç ve sakalının kesilmesine karşı çıkması sonucunda yedi asker tarafından zor kullanılarak saç ve sakalı kesilmiş, Tarhan o gün yedi veya sekiz asker tarafından yere yatırıldığını ve üstüne çıkılarak saç ve sakalının kesildiğini, bundan dolayı vücudunun çeşitli bölgelerinde bereler, sıyrıklar ve ağrılar meydana geldiğini ifade etmişti. Tarhan, aynı tarihte yirmi sekiz gün sürecek bir açlık grevine başlamıştı.

Tutuklu kaldığı süreçte yaşananlar ve vicdani ret hakkına ilişkin Tarhan’ın AİHM’e yaptığı başvuruda ise AİHM düşünce, vicdan ve din özgürlüğünün demokratik bir toplumun temellerinden olduğunu belirterek, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin ihlal edildiğine karar vermişti.

AİHM, Türkiye’yi 10 bin Avro tutarında manevi tazminat cezasına çarptırmıştı.

(Kaos GL)

Kategori: Manşet

Dış Köşe

Satılmış Vicdani Ret Hakkı – Serkan Köybaşı

Vicdani ret hakkı AKP hükümeti tarafından tanınmamış olsa da anayasanın 90. maddesi üzerinden İHAM tarafından tanınmış durumda. Türkiye’de bugün, yaklaşık 500 bin asker kaçağı var. Bunlara, askere gitmemek için yüksek lisans ve doktora yapan eğitimli kitleyi de kattığınızda karşınıza asker doğmadığı gibi, hayatının belli bir bölümünü de asker olarak geçirmek istemeyen büyük bir kitle çıkıyor. Yani “her Türk asker doğmuyor.”
Kimi çalıştığı işi, kimi ailesini bırakıp gitmek istemiyor. Öyle hikâyeler var ki, mesela yatalak annesine kendinden başka bakacak kimse olmadığı için askere istese de gidemeyen var. Kimi ise vicdani, ahlaki veya siyasi bir sebepten ötürü “askerlik hizmetini” yapmak istemiyor. Bütün bunlar, hükümetler üzerinde, bedelli askerlik çıkarmak için bir baskı yaratıyor elbette.

Daha önce de hükümetler bedelli askerlik çıkartmış ve hazineye önemli bir gelir elde etmişti. Ancak hiçbiri Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) kadar tutarsız olmamıştı. Hemen seçimler öncesinde, Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu “Gelire göre belirlenmiş bedelli askerlik” vaadinde bulunurken AKP Başkanı Tayyip Erdoğan “Bu yükün altına tek başına giremem, halka danışmak gerek” demişti. Ancak seçimin hemen ardından kimseye danışmadan, 30 bin TL bedelli bir askerlik hizmeti sunmuştu. 30 bin TL’si olmayanlar kışlanın yolunu tutmuş, parası olmayıp da yine de askerlik yapmamayı kafasına koymuş olanlar ise bankalardan kredi çekip borç batağına sürüklenmişti. Üstüne üstlük, hedeflenen sayıya yine de yaklaşılamamış ve beklenen gelir de elde edilememişti.

Şimdi benzer bir durum Davutoğlu’nun başbakanlığında yaşanıyor. Davutoğlu için bile hızlı bir 180 derece dönüşle 45 gün içerisinde “bedelli yok”tan, “bedelli müjdesi”ne gelindi. Hem bedel, hem de yaş sınırı daha düşük bu sefer. Bakalım elde edilen gelirle Kaç-Ak Saray’ın maliyeti çıkartılabilecek mi? Bunun da ötesinde, acaba bu bedelliyle toplumdaki askerlik sorunu halledilebilecek mi?

Biraz zor. Neden mi? Çünkü Selahattin Demirtaş’ın da dediği gibi “Sorun bedelli değil, zorunlu askerlik.”
Fark ettiyseniz, yukarıda “askerlik hizmeti” sözünü tırnak içine aldım. Çünkü bu konuda gözlerden kaçan bir tartışma var. Bildiğiniz üzere her kanunun anayasal bir dayanağının olması gerekir. Zorunlu askerliğin düzenlendiği 1111 sayılı Askerlik Kanunu’nun da dayanağı 1982 Anayasası’nın 72. maddesi. Madde metni şu şekilde: “Vatan hizmeti, her Türk’ün hakkı ve ödevidir. Bu hizmetin Silahlı Kuvvetler’de veya kamu kesiminde ne şekilde yerine getirileceği veya getirilmiş sayılacağı kanunla düzenlenir.” Görüldüğü üzere anayasa, vatan hizmetini yerine getirmenin tek yolunu askerlik olarak görmüyor. O hiç beğenmediğimiz anayasa, açıkça vicdani ret hakkına ve askerlik yerine kamu hizmeti yapılmasına açık kapı bırakıyor. Bir başka deyişle, Meclis çoğunluğu (yani AKP) yarın bir kanunla vicdani ret hakkını tanısa ve kamu hizmeti getirse, bu anayasaya aykırı olmak bir yana, anayasanın sözüne uygun bir düzenleme olur. Ama bunun yerine AKP hükümetleri ikidir, zorunlu askerliğe karşı oluşan toplumsal tepkiyi kazanç kapısına çevirmeyi tercih ediyor.

Peki vicdani ret hakkının tanınması için illa 1111 sayılı kanundaki zorunlu askerlik maddesinin değiştirilmesi mi gerekiyor? Kanımca hayır. Çünkü İnsan Hakları Avrupa Mahkemesi (İHAM), 2011 yılında Ermenistan’a karşı verdiği Bayatyan kararında vicdani ret hakkını İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi’nin (İHAS) 9. maddesinde düzenlenen düşünce, vicdan ve din özgürlüğü kapsamına dahil etti. Dolayısıyla, daha önce sözleşmede yer almayan bir hak sözleşmeye eklenmiş ve üye tüm ülkeleri bağlayıcı bir hal almış oldu. Bunun hemen ardından, aynı yıl, Türkiye’ye karşı verdiği Erçep kararında mahkeme, duruşunu tekrarladı ve sürekli hale getirdi. Peki bu durum, 1111 sayılı kanundaki zorunlu askerlik kurumunu etkiler mi? Evet! Çünkü anayasanın 90. maddesine 2004’te eklenen son fıkrayla İHAS ve dolayısıyla İHAM kararları kanunlarımızdan üstün konumda. Yargıçların, anayasanın açık emri doğrultusunda, önlerine gelen uyuşmazlığa uygulayacakları kanun maddesinin İHAS veya İHAM kararlarından biriyle çatışması halinde kanun maddesini görmezden gelerek İHAS’ı uygulaması gerekiyor. Bu durumda vicdani, ahlaki veya siyasi bir nedenle askere gitmeyen ve böylece 1111 sayılı kanunu ihlal eden bir kişi, yargıç karşısında, Bayatyan ve Erçep kararlarının kanunlardan üstün olduğunu iddia ederek vicdani ret hakkını kullanabilir. Vicdani ret hakkı AKP hükümeti tarafından tanınmamış olsa da anayasanın 90. maddesi üzerinden İHAM tarafından tanınmış durumda.

Bu gerçek karşısında, çıkan yeni bedelli düzenlemesine baktığımızda, aslında olanın, Türkiye vatandaşlarının var olan bir hakkının, AKP hükümeti tarafından para karşılığı satılmasından başka bir şey olmadığı ortaya çıkıyor. Yapılması gereken düzenleme bedelli askerlik değil, vicdani ret hakkını kullanan vatandaşların yerine getireceği kamu hizmeti düzenlemesi olmalıydı. Tabii eğer biz hakkımızı bilip savunsaydık veya hükümetimiz anayasaya ve haklarımıza saygılı olsaydı.

Serkan KÖYBAŞI –  Cumhuriyet

Kategori: Dış Köşe

ManşetSivil Toplum

Kobanê için vicdani ret

Vicdani reddini açıklayan antimilitaristler, “Kobanê yaşamdır, yaşam için reddediyoruz. Rojava için, Roboskî için, Kobanê için reddediyoruz” dedi. Vicdani retçiler, haklarında açılan soruşturma belgelerini de yaktı.

kobanevicdaniretVicdani Ret Derneği üyeleri, Kobanê için vicdani retlerini açıkladı.

Galatasaray Meydanı’nda bir araya gelen vicdani retçiler, “Öldürmeyeceğiz, ölmeyeceğiz, kimsenin askeri olmayacağız”, “Savaşa karşı vicdani ret” ve “Reddet, diren, hayır de. Askere gitme” sloganları attı.

ETHA’nın haberine göre, Vicdani Ret Derneği adına açıklama yapan Merve Arkan, vicdani reddin anlamının bu topraklarda kardeşe kurşun sıkmamanın ifadesi olduğunu belirtti. Sistem ve devletin bundan rahatsız olduğunu belirten Arkan, “Halkı askerlikten soğutma” gerekçesiyle devlet şiddeti ve baskısına maruz kaldıklarının söyledi. Arkan, “Kaçak değil vicdani retçiyiz” dedi, tam da IŞİD saldırılarının yoğunlaştığı şu dönemde vicdani ret açıklamalarının önemli olduğunun altını çizdi.

Merve Arkan, IŞİD’e yapılan yardımlara, mühimmat sevkiyatlarına, protestolara yapılan polis-asker saldırılarına, zorla göç ettirmelere, çocukların katledilmesine, kadınların esir pazarlarında köleleştirilmesine, meclisten geçen tezkereye karşı vicdani ret çağrısı yaptı.

“Devletin yasaları beni bağlamaz!”
Türkiye’de ilk vicdani reddini açıklayan kişilerden Vedat Zencir ve Ercan Aktaş, haklarında açılan soruşturma belgelerini yaktı. 51 yaşındaki Zencir, 24 yıl önce vicdani reddini açıkladığını, o zamandan beri devlet terörüyle karşı karşıya olduğunu ifade etti. Zencir, “Devletin yasaları beni bağlamaz, insan haklarını ihlal eden her yasayı çiğnedim, çiğnemeye devam edeceğim. Hiç kaçmadığımız halde devlet bize kaçak muamelesi yapıyor” dedi. Kobanê’yi barış için yaşama umudu olarak değerlendiren Zencir, Kobanê’nin uluslararası güçler tarafından oluşturulan, uluslararası faşist bir örgüte teslim edilemeyeceğine işaret etti. “Kobanê İspanya’dır” diyen Zencir, enternasyonal barış ve kardeşliğin Kobanê’den geçtini söyledi.

“Bir Türk olarak asker doğmadım”
Bugün itibariyle vicdani retlerini açıklayan Zeynep Coşkunkan ve Uğur Bolat ise ataerkil militarist sistemin askerliğine karşı olduklarını belirtti. Kobanê’deki kadın mücadelesine dikkat çeken Coşkunkan, “Kadınların vicdanı militarist sistemi reddediyor” dedi. Uğur Bolat ise şöyle konuştu: “Bir Türk olarak ne Türk ne asker doğdum. Öldürmeyi reddediyorum. Katledilen, ezilen halklar için reddediyorum. Roboskî içi reddediyorum. Rojava için reddediyorum. Bir Türk olarak reddediyorum. Vicdanım reddediyor.”

www.KaosGL.com

Kategori: Manşet

ManşetSivil Toplum

1 milyona yakın asker kaçağı oy kullanamayacak

Yerel seçime sayılı günler kalmışken, asker yoklama kaçakları ve bakayalar oy kullanmaya gittikleri okul kapısında yakalanma riskiyle karşı karşıya. Vicdani Ret Derneği konuyla ilgili bir açıklama yaparak ‘uygulamanın anaysal bir hak olan seçilme ve seçilme hakkının engellenmesi anlamına geldiğini’ belirtti.

700_bin_kisiye_yerel_secim_soku_h19648

Açıklamada, 2007 yılından beri uygulanmayan  “asker kaçaklarının GBT (Genel Bilgi Toplama) ile yakalanması”işleminin 2013 yılı Ekim ayında tekrar başladığı; bu durumda 30 Mart’ta yapılacak olan yerel seçimlerde haklarında mahkemece verilmiş yakalama emri olanlar dışında sayıları 1 milyona varan ‘asker kaçakları’nın büyük bir kısmı yakalanma korkusuyla oy kullanamayacakları vurgulandı.

Vicdani Ret Derneği (VR-DER) adına eşbaşkanlar Merve Arkun ve Oğuz Sönmez‘in yaptığı açıklama şöyle:

“Oy verme hakkının kullanımı engellenmektedir”

“Aileleriyle birlikte milyonlarca insan, evden, işten ya da çıktığı seyahatten polis tarafından gözaltına alınma, 50 bin liraya varan para ve hatta hapis cezası tehditleri ile korkulu bir yaşamın içine sokuldu. Milyonlarca insan ekonomik ve sosyal anlamda bir izolasyona maruz bırakıldı.”

“Anlaşılmaktadır ki; 30 Mart’ta yapılacak olan Yerel Seçimler ile bu kanayan yara bir kez kaşınacak, Anayasal bir hak olan “seçme ve seçilme hakkı”, sayıları 1 milyona varan ‘asker kaçakları’na kullandırılmayacaktır. Yakalanma, askere alınma, para cezası gibi korkularla sandığa gitmeyecek olan ‘asker kaçakları’ için derhal bir açıklama yapılmalı, oy verme hakkının kullanımı engellenmemelidir.

“Düşünün ki; toplam seçmenin yüzde 2’si askerlik sorunu nedeniyle oy kullanamayacak. Böylesi bir seçimin adil ve demokratik olduğu söylenebilir mi? Bu durumda seçimin inandırıcılığına ve güvenilirliğine gölge düşmez mi?”

Asker kaçakları için sandık başında tutanak tutulacak

Milli Savunma Bakanlığı ile İçişleri Bakanlığı arasında 4 Aralık 2012 tarihinde yapılan protokol gereği, yoklama kaçağı ve bakayaların yurt genelinde aranma işlemlerine, Jandarma Genel Komutanlığı’nca 25 Eylül 2013 ve Emniyet Genel Müdürlüğü’nce 3 Ekim 2013 tarihinden itibaren başlandı.

Milli Savunma Bakanlığı kaynakları, seçimlerde, bakaya ve yoklama kaçaklarının oy kullanabileceklerini belirti. Fakat oy kullanan yoklama kaçakları ve bakayalar için sandık başında tutanak tutulacak. Asker kaçakları para cezasını ödeyerek asker kaçağı olmayı sürdürecek ya da askerlik şubesine gönderilecek. 

Emniyet’in elinde 30 Mart yerel seçimlerinde oy kullanacak bakaya ve yoklama kaçaklarının da bir listesi bulunuyor.

2 milyon 140 bin kişi askerliğini tecil ettirdi

Son ayların verilerine göre 2 milyon 140 bin kişi askerliğini tecil ettirdi. 279 bin 318 kişinin yurt dışında bulunduğu için, 338 bin 954 kişi eğitiminden, 2 bin 856 kişi hapisten, 2 bin 660 kişi hastalıktan dolayı askerliğini tecil ettirdi. 208 kişi de TUS ertelemesinden yararlandı. 6 bin sporcu ile 56 bin 305 polis de tecil hakkını kullanıyor.

(demokrathaber/Yeşil Gazete)

Kategori: Manşet

GündemTürkiye

Vicdani Ret Haktır

28 şubat cuma günü saat 15’te Taksim’de Galatasaray Lisesi önünde bir araya gelen Vicdani Retro3 Derneği üyesi ve destekçisi yaklaşık 100 kişi, vicdani retçi Yeni Kıbrıs Partisi Örgütlenme Sekreteri Murat Kanatlı’nın tutuklanmasını protesto için basın açıklaması yaptı.
Adnan Saraçoğlu adlı bir eylemcinin vicdani reddini açıkladığı basın açıklamasına Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi ile DSİP de destek verdi.
Haber/Fotograf :Serdar Kordu
                                  Yesil Gazete

Kategori: Gündem

ManşetSivil Toplum

Vicdani Retçi Murat Kanatlı’ya 10 Gün Hapis Cezası

Kuzey Kıbrıs’ta 2009 yılında, eline silah almayı ve savaş hazırlıklarını reddeden Yeni Kıbrıs Partisi Genel Sekreteri Murat Kanatlı’ya 10 gün hapis cezası verildi.

kanatli haber (1)

Kanatlı’ nın davası 2011 yılında başlamış ve 25 Şubat 2014 tarihinde Askeri Mahkeme tarafından alınan kararla 500 TL para cezası ile sonlandırılmıştı. Karar sonrası Kanatlı, “suç işlemediğini” öne sürerek para cezasını reddedince mahkeme tarafından 10 gün hapisine hükmedildi ve cezaevine kondu.

kı

25 Şubat’ta, Vicdani Ret İnisiyatifi, cezaevi önünde gerçekleşen protesto ve basın açıklaması ile Kanatlı’ya destek verdi.

Vicdani Ret İnisiyatifi adına hazırlanan yazılı açıklamayı okuyan Haluk Selami Tufanlı, “Askeri Mahkeme tarafından alınan kararın ülkenin ne denli sivil ve demokratik anlayıştan uzak olduğunu gösterdiğini” belirtti. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin iç hukukun bir parçası olmasına rağmen, Askeri Mahkeme’nin Kanatlı’yı Anayasa’nın 74. maddesine dayanarak mahkum ettiğini anlatan Tufanlı, “Vicdanımız bu kararı reddediyor, mücadelemiz tüm ülkelerdeki tüm siyasi mahkumlar serbest kalıncaya kadar sürecektir” ifadelerini kullandı.

Eyleme, Kuzey Kıbrıs Cumhuriyet Meclisi’ndeki bazı milletvekilleri, sendikalar, öğrenci inisiyatifleri ve Güney Kıbrıs’taki muhalefet partilerinin gençlik örgütleri de destek verdi.

(Yeşil Gazete)

Kategori: Manşet

ManşetSivil Toplum

Vicdani ret hakkı tanınsın, Onur Erden serbest bırakılsın

Askerlik yapmak istemediği için 11 Hazirandan bu yana tutuklu bulunduğu Gelibolu Askeri Cezaevinde tutulan Onur Erden için Change.org’da bir imza kampanyası başlatıldı.

Onur Erden, 2006 yılında askere alındıktan sonra, iki kez firar etti. Bu firarlardan dolayı iki kez 10’ar ay hapis cezası aldı. Buna rağmen hapisten çıktıktan sonra yine birliğine teslim olmadı. Bu nedenle 11 Haziran 2013 yılında tutuklandı ve hakkında yeni bir firar davası daha açıldı.

Vicdani ret hakkı tanınmadığı sürece Erden’in ömür boyu bu yargılamalarla karşı karşıya kalma ve tekrar tekrar hapsedilme riski altında bulunduğu belirtilen ve şu ana kadar 8.500 kişinin imza verdiği imza kampanyası Adalet Bakanı Sadullah Ergin’in konu ile ilgili gerekli hukuki prosedürü devreye sokarak vicdani ret hakkının Türkiye’de de tanınmasını ve Onur Erden’in serbest bırakılmasını amaçlıyor.

Kampanyaya katılıp imza vermek için: change.org/vicdani-ret-hakkı-tanınsın-onur-erden-serbest-bırakılsın

(Yeşil Gazete)

 

Kategori: Manşet

Sivil Toplum

Depo’da “Asker Doğmayanlar” söyleşisi

"Asker Doğmayanlar" kitabını hazırlayan Pınar Öğünç

"Asker Doğmayanlar" kitabını hazırlayan Pınar Öğünç

30 Mayıs Perşembe, DEPO’da kışlalardaki şüpheli asker ölümlerini konu edinen ve yönetmenliğini Anıl Çizmecioğlu’nun yaptığı ‘Eğitim Zayiatı’ belgeseli gösterilecek. 19:00’da başlayacak gösterimin ardından 14 vicdani retçinin öykülerinin yer aldığı,‘Asker Doğmayanlar’ kitabı üzerinden zorunlu askerlik konuşulacak.

Söyleşi Hrant Dink Vakfı Yayınları’ndan çıkan kitabı hazırlayan isim olan Pınar Öğünç’ün katılımıyla gerçekleşecek.

Çizmecioğlu’nun belgeselinde, Türkiye’de zorunlu askerlik sistemi içerisinde kaza, kavga, intihar gibi sebeplerle hayatını kaybeden gençlerin ailelerinin hak arama mücadeleleri ve çocuklarının ölümü ardındaki şüpheleri derinleştirecek bulgular anlatılıyor. Belgeselde hikâyeleri anlatılan isimler ise şöyle: Adil Şipal, Cemal Timur, Davut Yıldırım, Murat Oktay Can, Nesim Tarhan, Serhat Yıldız, Sevag Şahin Balıkçı, Taner Deş, Uğur Kantar, Volkan Kamala

Etkinliğin facebook sayfası

(Agos)

Kategori: Sivil Toplum

Dış Köşe

Herkes bebek doğar – Müge İplikçi

Bugün Eskişehir’de önemli bir dava var. Herkes bebek doğar davası!

7. oturumu gerçekleşecek olan davada Ahmet Aydemir, Fatih Tezcan, Halil Savda ve Mehmet Atak TCK 318’den yargılanıyor. Bu oturuma Uludere’den Ankara’ya ‘Ölüm Yolunda Barış Yürüyüşü’nü sürdüren Halil Savda katılamıyor.

Dava, askeri hapishanede işkence gören vicdani redci Enver Aydemir’e, askeri mahkemede destek vermek isteyenlere açıldı. Cumhuriyet Savcılığı’nın Aydemir’i destekleyenlere açtığı davada suç unsuru olarak gösterdiği bilin bakalım ne?

Sloganlar! Sadece bu sloganlar yüzünden 7. celsesi devam eden bir mahkeme bu. Dikkatinizi çekmek isterim.

Bu sloganlar ise şöyle:

‘Herkes bebek doğar’ (Herkes ne doğar acaba?), ‘Barış için vicdani ret’ (Bu durumda savaşı istemek bir suç değil ama barışı istemek bir suç, öyle mi?), ‘Hiç kimse asker doğmaz’ (küçük asker şarkısıyla asker gibi büyütülen bebekler var ama asker olarak doğan bebekler de var mı?), ‘Biz orduya sadece fındığa gideriz’ (E ne var bunda?) vb. Savcılığın suç unsuru gösterdiği iddianame üzerine açılan ve ilk oturumu 21 Nisan 2011 tarihinde görülen bu dava, bize neyi anlatmak istiyor?

Militarizmi seveceksiniz.

Militarizmi sevmiyorum, savaşa çanak tutan hiçbir şeyi insani bulmuyorum diyenler ise…Sizler, ah sizler, suçlusunuz suçlu!

Cumhuriyet Savcılığı yetkililerine içtenlikle sormak isterim. Bu sloganlarla Milli Savunma Bakanlığı’nın mağdur edildiğini varsayabiliriz. Ki oturumlardan birinde hakim bunu dile getirmiş. Peki ya mağdur olan binlerce aile, binlerce genç insan? Ülkede her gün akan kanın yarattığı mağduriyeti görmemek nasıl mümkün olabilir? Görmeyenler, görmek istemeyenler görmedikleriyle kalsın, peki. Ancak akıp giden bu kanın ‘o taraf’ ya da ‘bu taraf’ diye ayrıştırılamayacak bir rengi olduğunu söylemek ve buna yol açacak çarkları istememek neden bir suç olarak algılanıyor bu ülkede? Sahi mağduriyet nedir? ‘Hukuk’tan ne anlamalıyız? Bir dizi hukuksuzluğu mu? Hukuk önceliği kime verir? Kurumlara mı, insanlara mı?

Yeri geldi söyleyelim. Bugün savunmaya giden onca parayla neler neler yapılırdı. O atılan bombalarla…O atılan her bombayla kaç çocuk okutulurdu! Bu da bir slogan sayılır mı acaba?

Bunu söylediğim zaman Milli Savunma Bakanlığı’nı mağdur mu etmiş oluyorum şimdi?

Bilinen bir gerçektir. Hukuk yaşama genellikle geç kalır. Bu yüzden mahkemeleri de bir yere kadar anladığımı söyleyebilirim. Dışarda ise yaşam ışık hızıyla, kendi önlenemezliğiyle devam eder. Halkı askerlikten soğutmak denilen şey…Bu uğurda çıkarılan yeni kanunlar, eskisine yamananlar, açılan tuhaf davalar…

Peki ya gerçek? Yitirilen kayıplarla halk yaşamaktan soğuma raddesine gelmişse ne yapacağız? O zaman ne yapılacak?

Müge İplikçi – Vatan

Kategori: Dış Köşe

ManşetTürkiye

Af Örgütü: “İnan Süver, koşulsuz olarak serbest bırakılsın”

Uluslararası Af Örgütü, tekrar tutuklanan vicdani retçi İnan Süver’in derhal serbest bırakılması çağrısında bulundu ve insan hakları savunucularını Milli Savunma Bakanı Gönül ile Meclis İnsan Hakları Komisyonu Başkanı Üstün’e mektup göndermeye çağırdı.

Uluslararası Af Örgütü Türkiye Şubesi, 21 Nisan 2011’de tutuklu bulunduğu Manisa Saruhanlı Açık Cezaevi’nden firar ettiği gerekçesiyle 12 Eylül’de tekrar tutuklanan vicdani retçi İnan Süver‘in derhal ve koşulsuz olarak serbest bırakılması için çağrıda bulundu.

Türkiye’nin Medeni ve Siyasi Haklar Uluslararası Sözleşmesi’ne taraf olan bir ülke olduğunu hatırlatan Uluslararası Af Örgütü, Türkiye’nin vicdani ret hakkını tanıması gerektiğine vurgu yaptı ve insan hakları savunucularını Milli Savunma Bakanı Vecdi Gönül ile Meclis İnsan Hakları Komisyonu Başkanı Ayhan Sefer Üstün’e mektup göndermeye çağırdı.

Af Örgütü’nün metninde şu ifadelere yer verildi:

* Askerlik yapmayı reddetmesi üzerine mahkum olan ve Nisan 2011’de hastaneden kaçtığı için gıyabında beş aylık tutuklama kararı verilen İnan Süver,12 Eylül’de rutin genel bilgi tarama kontrolü sırasında Bağcılar’da tekrar tutuklandı.

* Süver askeri makamlara 2009’da gönderdiği bir mektupta, vicdani gerekçelerle askerlik yapmayı reddettiğini ve vicdani retçi olduğunu açıkladı. 26 Kasım 2010’da askeri yetkililer Süver’in askerlik için yeterli olmadığına karar verdi ve bu sebeple askerlik zorunluluğu kaldırıldı. Fakat Süver, 2001’den itibaren askerliği reddettiği için cezalandırıldığını düşünüyor. Vicdani gerekçelerle askerlik yapmayı reddettiği için mahkum edilen Süver düşünce mahkumu olarak tanımlanıyor.

* Süver’in avukatı müvekkilinin psikolojik sağlığının kötüleştiğini ve yoğun anksiyete sıkıntısı olduğunu belirtti. Uluslararası Af Örgütü Aralık 2011’de acil eylem çağrısında bulunarak Gülhane Askeri Tıp Akademisi tarafından “ruhsal problemi” olduğunun belgelenmesi üzerine Süver’in sağlığı hakkında endişelerini belirtti. Süver’in tekrar tutuklanması sağlığını daha fazla risk altına sokmaktadır.

(Bianet)

Kategori: Manşet

Köşe Yazıları

Afyon’da yıkılan duvarlar

Toplumsal tartışmaların gelip tıkandığı yerler, direnç noktaları vardır. Toplumda geniş kesimlerin ortaklaştığı (varsayılan) savlar, yargılar ve değerlerin kesişim noktalarıdır bu eşikler.

Eşitliğe karşı tahakkümü, özgürlüğe karşı baskıyı, barışa karşı savaşı devam ettirmek isteyenler bol bol yararlanırlar bu direnç noktalarından. Tekrarlana tekrarlana, kafalara kaktırıla kaktırıla “hikmetinden sual olunmaz, tartışılmaz mutlak gerçekler” haline getirilmeye çalışılan böylesi önyargılar üzerine inşa ederler kara propagandalarını; tahakküm, baskı ve savaştan faydalanan zalimler.

Sorgulayanlara “hain” denmesi de bundandır. Korkarlar kara propagandaların sahibi zalimler. Korkarlar çünkü bilirler, o eşikler çok kırılgandır. İnsanlar zulmü, sömürüyü, riyakarlığı gördükçe biriktirirler gizli saklı bi’ yerlerde öfkelerini. Büyür de büyür o tepki. Bir gün biri çıkar, yürekleri parçalayan bir feryat koyuverir, son damla da düşer o gizli-saklı bi’ yerlerde biriktirilen öfkelere.

Eşik kırılıverir. Hakikatin, vicdanın, doğrunun önünde darmadağın olur kara propagandacıların zalim kandırıkçılıkları.

Türkiye’deki o eşiklerden biri de, hiç kuşkusuz, “şehitler ölmez-vatan bölünmez”le “vatan sağolsun” nidaları. “Devletimiz muktedirdir” dayılanmaları. “Ölenlere rahmet, yakınlarına başsağlığı” sahtelikleri.

Zorla emrine soktuğu, eline cebren silah tutuşturduğu, güya “emanet aldığı” insanların ölümlerini “deftere atılmış bir çentik daha” hesabıyla tutanların kara güneş gözlükleri arkasından ezbere söylediği rahmet dualarından, verdiği taziye mesajlarından hangisi gerçek, içten, samimi olabilir ki? Üzülüyormuş gibi bile yapamayan, “hata yaptık” demekten aciz, gülünç kibirleri yüzünden sonuna kadar ve tartışmasız haksızken bile “bizi yıpratmayın” mesajı verenlerin, son cümlelerinin en sonuna sıkıştırdıkları “Şehitlerimize rahmet…” dilekleri riyakarlığın canlı-kanlı örnekleri değilse nedir?

Zaten hemen ardından “yakınlarına sabır…” derler. “Sabredin, biraz daha ölün. Yeter ki bize başkaldırmayın, sizi sömürmeye devam edelim.”

“Sabredin, ölmeye devam edin.”

Hepsi yalandır. Koca birer yalan. Ve bunu herkes bilir. Bildiğinin henüz farkında olmasa da bilir. Bildikçe de o gizli-saklı bi’ yerlerde habersizce biriktirdiği öfkesine katık yapar.

“Millet olarak birlik beraberlik içinde olmamız gereken…” yalanı papağan gibi tekrarlandıkça sulanır, anlamsızlaşır, sinir bozucu olmaya başlar.

Eşiği, direnci ayakta tutan duvar çatlamıştır. Patlamak üzeredir.

***

Türkiye’deki toplumsal durumu, “ben ve habitus’um” dışında olanların halet-i ruhiyelerini takip etmek için kullandığım yöntemlerden biri de şu: Habertürk’ün sayfasına girer, bu bahsettiğim eşiklerle ilintili önemli olayların haberlerini bulmaya çalışırım. Her defasında başarılı olduğum söylenemez, zira Habertürk’ün doğru düzgün habercilik yaptığı sık sık görülen bir durum değildir.

Nispeten iyi yapılmış bir haberlerini bulduğumda ama, hemen oturur, altına yazılan okuyucu yorumlarını okurum. Kimi zaman yüzlerceyi bulur bu yorumlar. Üşenmem, okurum. Yorumlara yapılan yorumlar, okuyucular arasında geçen kısa tartışmalar misal, benim için bulunmaz nimettir.

Çünkü Habertürk okuyucuları, bu ülkenin büyük kısmını temsil ederler. Solcuların, özgürlükçülerin, Yeşiller’in, gerçek demokratların, meseleleri tartışırken “direnç noktalarını” pek de iplemeyenlerin “Bu ülkeden bi’ cacık olmaz” serzenişlerinde bulunurken hayallerine getirdikleri (doğru bi’ şey midir bu?!) “bu ülke”dir onlar.

***

Afyon’da gerçekleşen patlamanın üzerinden neredeyse 3 gün geçti. (Zorunlu) askerlik denen saçmalığın, herkesin tek vücut olup reddetmesi gereken “vatan borcu” yalanının, ortak tarihimizdeki en büyük darbeyi aldığı o kara çarşambanın ardından önce “9 yaralı var canım, bi’ şey yok” dendi. Sonra “Olur böyle şeyler”. Özgür Mumcu’nun çok haklı olarak sorduğu “Bu vesileyle… Bir vali ne işe yarar?” sorusuna Afyon valisi (Genelkurmay başkanıyla beraber, üstelik) çok açık, kafalardaki bütün soru işaretlerini bitiren, tartışmalara son noktayı koyan bir cevap verdi varlığı ve edasıyla.

İhtiyacımız olan, o son damlayı görünür kılan, musluğu açık bırakan haber de tam bu sırada geldi, Habertürk’te: Ölen askerlerden Burak Umut Gedik’in evine “oğlunuz öldü” haberi vermeye gelen askeri görevlilere, Gedik’in dayısı “Geç kalmadınız mı!” dedi. Yetmedi, teyzesi de “Bu şehitlik değil, katliamdır. Devlete karşı her türlü davayı açacağız” dedi.

“Vatan sağolsun” yalanına ortak olmadılar onlar.

“Canımız feda sizin saçmalıklarınıza, kibirlerinize, cebinize, riyakarlığınıza, kötü kalpliliğinize, sömürü düzeninize” de demediler.

Olanı-biteni, bu topraklarda en aşağı 40 yıldır olup bitmekte olanı ismiyle çağırdılar.

Sabırlı olması dilenen ölen asker yakınlarıydılar. Sabrımız sonsuz, sizin bu katliamın hesabını vermeniz için sabırla, bıkmadan uğraşacağız, dediler.

İsmiyle çağırdılar olanı. İsmiyle çağrılansa gelir mutlaka, ama yavaş yavaş, ama koşa koşa.

***

Haberin altında okuyucu yorumlarını okudum. Sevindim, çok sevindim. İçim içime sığmadı. Bu ülkenin muhtemelen dört bir yanından, farklı yaşlarda ve mesleklerde, farklı partilere oy vermiş/veren yüzü aşkın kişi son damlanın da düştüğünü, eşiğin yıkılmaya başladığını haykırıyordu adeta. Hem de muhtemelen çoğu “adam”dı, erkek yani. Toplumsal sistemin içinde ölmeye-öldürmeye-iktidara-sömürmeye-hiyerarşiye yatkın ve yakın büyütülenler.

Gizli-saklı bi’ yerlerde büyütülen o öfkenin son damlaları birikti o haberin altında. Üç-beş örneği aşağıya aldım, dokunmadan

evet mutlaka hesap sorulmalı ama o komutandan değil.. milli savunma bakanlığından başbakandan genelkurmaydan hesap sorulmalı. askerlik irdelenmeli.. vatan borcu diye millet kandırılıyor kimsenin bu vatana borcu olduğu düşünmüyorum

lafa gelince de yok dünyanın bilmem kaçıncı büyük ordusu, yok dünyanın en güçlü bilmem kaçıncı ordusu…… birinin artık gerçekleri gizlemeyip bu orduyu sıfırdan yapılandırması gerekiyor.

asker, komutan da olsa herkes yaptigi hatanin hesabini vermeli. vatan millet sehitlik vs. diye insanlari gaza getirip uyutma ve hatalari örtbas etme dönemi gecti. aile cok hakli. devlet kendi himayesinde olan o 20 yasindaki cocuklarin hayatindan sorumlu degil mi ?

gençleri askeriyede kendi uşakları olarak gören komutan,böyle olaylara takdiri ilahi diyen siyasetçi ne kadar midemi bulandırıyorsa,vatan sağolsun diyip sineye çeken ailelerde midemi bulandırıyor,vatan sağolmasın çocuklarınızın hakkını arayın kolay mı okutup büyüttünüz.hakkınızı aramazsanız vatanın şehitliğin dinin arkasına sığınmaya devam edecekler,görün gencecik mühendis öldü gitti

Bunları okuduğunuzda “Ama tam sistem eleştirisi yok ki, militer bir tını var yine de.” demeyin. Direnç duvarlarında hangi tuğlanın çatladığı çok önemli değil. Yalan tuğlalarından biri ortaya çıktığında diğerlerinin de dayanağı kalmıyor çünkü, çatlamalarına ise ramak kalıyor. Aynı yalan duvarının yalanları hepsi, ne de olsa.

Hasıl-ı kelam, Türkiye eşitsizlikten, vicdansızlıktan, sömürüden, tahakkümden, baskıdan arınmaya bir koca adım daha yakın bugün. Pratikte “zorunlu şehitlik” şeklinde vuku bulan zorunlu askerlik saçmalığından kurtulmamıza.

Afyon’da ölen askerlerin hepsinin (varsa yukarıda bir yerlerde) cennete gidecek olması da bundandır. “Vatan için can verdikleri…” falan yalanından değil.

Toplumun hakikate, doğruya, özgürlüğe ve yeryüzündeki cennete gözlerini biraz daha aralamasını sağladıklarından.

Ha bir de, Genelkurmay da sağolsun, varolsun. Gerçekten. Ciddiyim. Zira bugün öyle bir açıklama yapmışlar ki, öyle ruhsuz, öyle anlamsız, öyle sahte…

Öyle yalan.

Biraz daha aralamışlar gözlerimizi. Kendilerini ve tüm bu militer sistemi silip süpürecek Nuhvari tufanın önündeki tek cılız ama kadim duvardan bir tuğlayı daha, kibirlerinden körleşmiş gözleriyle, farkında bile olmadan, çekip almışlar.

Sağolsunlar. Vadelerini biraz daha kısaltmışlar.

 

Son: Eratın, insanın orduda masadan-sandalyeden farkı olmadığını “içeriden” anlatan, Namık Çınar imzalı şahane bir yazı için: http://www.taraf.com.tr/namik-cinar/makale-yorgun-hukumet-yorgun-ordu.htm (tamamı da şuradan okunabilir)

(Yeşil Gazete)