Köşe YazılarıManşetYazarlar

Türkiye demokrasisinin mustarip olduğu ‘güç reflüsünün’ çaresi: Diyalog ve demokrasi üzerine ‘örtüşen görüş birliği’- 3

Birinci yazı için tıklayın
İkinci yazı için tıklayın

*

III. Diyalog

Gezi’de, Türkiye coğrafyasının neredeyse tüm renklerini barındıran, çok renkli, çok çeşitli, ‘çok parçalı’ bir vatandaş topluluğundan ortak bir politik irade, etkili bir politik güç çıkmış ve bu politik güç hükümete verilen desteği, 2011 yılındaki genel seçimlerde aldığı %47’lik oy oranından, %25-30 bandına geriletmişti.

Bir önceki yazımda, böylesine çok parçalı bir vatandaş topluluğundan, böylesine etkili bir politik güç çıkmış olmasını, bu vatandaşlar arasında, John Rawls’un tarif ettiği türden bir örtüşen bir görüş birliğinin mevcudiyetine, daha açık bir deyişle, bu vatandaşların Gezi’de, barışçı eylemcilere uygulanan orantısız polis şiddetinin yanlış olduğuna ilişkin bir vicdani kanaatte, kendilerine özgü farklı düşünsel veya itikadi gerekçelerle, ortaklaşmış olmalarına borçlu olduğumuzu anlatmıştım.

Onlara, aralarındaki tüm düşünsel ve itikadi farklılıklara rağmen, Taksim Meydanı‘nda ve Türkiye’nin 79 ilinde buluşarak, bu ortak vicdani kanaatlerini eylemli olarak ifade etme cesareti veren şey ise ne o veya bu siyasi parti liderinden aldıkları bir talimattı ne de hükümetin inanmamızı istediği gibi, arkalarını kollayan, adresi belirsiz bir takım ‘iç ve dış mihraklara’ duydukları güvendi. Değildi, çünkü Gezi’nin ‘kedi sürüsünü’ andıran, özgür ve özerk eylemcilerini tek elden yönlendirmek, herhangi bir siyasi partinin, iç veya dış mihrakın harcı olabilecek bir şey değildi. Onlar bu cesareti birbirlerinden, aralarındaki örtüşen görüş birliği sayesinde buluştukları ortak eylemlilikten, bu eylemlilik içindeki birlikteliklerinden, yani tüm çoğulluklarıyla birbirlerinden almışlardı.

Gezi eylemlerinin içinde yer almış olanlarımız hatırlar ve bilir, hatırlamayanlara ve bilmeyenlere de ben anlatayım: O günlerde adına “örtüşen görüş birliği” demiyorduk ama “polisin uyguladığı orantısız şiddettin yanlış olduğu” kanaatini hepimizin paylaştığımızın, hepimiz de pek ala farkındaydık. Hepimiz, aramızda çok ciddi düşünsel ve itikadi farklılıklar olduğunun da farkındaydık ancak Gezi eylemlerinin harala gürelesinin içinde, aynı vicdani kanaatte buluşmuş olmamıza ‘öteki’ farklılıklarımızdan daha çok değer veriyor, dolayısıyla birbirimizi bu ‘öteki’ farklılıklarımızla kabul ediyor ve onlara rağmen birbirimize güveniyor ve yardım ediyorduk. Yani, Gezi’den doğan o çok etkili politik gücü, tüm farklılıklarımıza rağmen, aramızda mevcut olduğunun farkında olduğumuz bir vicdani ortaklaşma sayesinde, el birliği ile biz inşa etmiştik.

* * *

Peki politik kimliklerini, aidiyetlerini, farklı farklı düşünsel ve itikadi geleneklerle tanımlayan, aralarında bu farklılıklardan kaynaklanan derin görüş ayrılıkları hatta geçmişten gelen husumetler bulunan, bu nedenle de pek yan yana gelmeyen, gelemeyen bu insanlar — yani, biz, hepimiz aramızda ‘Gezi’de uygulanan orantısız polis şiddetinin yanlış olduğu’ kanaati üzerinde ‘örtüşen bir görüş birliği’ bulunduğunu nasıl fark edebilmiştik? Nasıl olmuştu da, laikçiler ile islamcılar, Türk milliyetçileri ve/veya ulusalcıları ile Kürt milliyetçileri, liberaller ile sosyalistler, hatta Fenerbahçeliler, Beşiktaşlılar ve Galatasaraylılar, aynı konuda, aynı vicdani kanaate sahip olduklarını fark edebilmişlerdi?

Bu sorunun kısa cevabı çok basit ve açık: Birbirleriye konuşarak. Birbirlerinin düşüncelerini öğrenmek için birbirlerine sorular sorarak. Sorulan sorulara cevaplar vererek, verilen cevapları dinleyerek, anlamaya çalışarak. Birbirlerini ikna etmeye çalışarak, tartışarak, uzlaşarak. Kısaca, aralarındaki tüm düşünsel ve itikadi farklara rağmen, birbirleriyle insanca iletişim kurarak…

İktidarın Gezi’den aldığı ders: Bölme, kutuplaştırma

Nitekim Gezi protestolarının hemen ardından, tökezlediğini, iktidarının sarsıldığını hisseden hükümetin aldığı önlemlerden ilki, toplumun farklı kesimlerinden insanların birbirlerinden doğrudan haberdar olmalarına, birbirlerinin güncel olaylar karşısında gösterdikleri tepkileri yine birbirlerinin ağzından, doğrudan öğrenmelerine, birbirleriyle görüş alışverişlerinde bulunmalarına yani kamusal alanda birbirleriyle insanca politik iletişim kurmalarına olanak sağlayan sosyal medya mecralarını ‘zapturapt’ altına almaya çalışmak, ikincisi ise “toplumun %50’sini evde zor tutuyorum” diyerek kutuplaşma ve sivil şiddet tehdidi savurmak olmuştu. Bunlar, Gezi protestolarının ardından, hükümetin totaliteryenizm bataklığına giden yolda, vatandaşların birbirleriyle doğrudan politik iletişim kurduğu kanalları tıkamak, ‘muhalif görüşlerin’ kamusal alanda ifade edilmesini engellemek ve kamuoyunu tek elden, kendi kontrolünde biçimlendirmek için attığı, deneme mahiyetindeki ilk adımlardı.

Aradan geçen sekiz yılın sonunda, hükümetin güç ve yetki akışını tersine çevirerek Türkiye kamuoyunu tek elden biçimlendirme çabalarında ulaştığı nokta ise malum: Türkiye bugün ‘Cumhur ittifakı’ ile ‘Millet İttifakı’ arasındaki siyah – beyaz kutuplaşmaya sıkışmış bir görüntü veriyor ve toplumun ‘Cumhur ittifakı’ yarısı ile ‘Millet ittifakı’ yarısı arasındaki kamusal ve sivil iletişim hatları öyle ağır hasar görmüş durumda ki, farklı kamplara savrulmuş vatandaşlar, bırakın birbirleriyle  insanca iletişim kurabilmeyi, korkularından göz göze bile gelemiyorlar. Seçilmiş belediye başkanları görevden alınmış, dokunulmazlıkları kaldırılmış milletvekilleri hapse atılmış, sivil toplum örgütleri kapatılmış, gıklarını çıkartsalar terörist veya terör destekçisi diye yaftalanıp yargısal tacize maruz kalan Kürt vatandaşlardan ise, bu ittifakların ikisi de gözlerini kaçırıyorlar!

Neyse, lafı fazla dağıtmadan, tartışmamıza kaldığımız yerden devam edelim. Yukarıda, aralarında derin düşünsel veya itikadi görüş ayrılıkları olan, hatta Türkiye’nin çalkantılarla, kavgalarla, çatışmalarla, idamlarla, suikastler ve katliamlarla örülü siyasi tarihinde, bu görüş ayrılıkları nedeniyle aralarına kan bile girmiş insanların, aralarında bir örtüşen görüş birliği olduğunu nasıl fark ettiklerini sormuş ve bu soruya kısaca ‘birbirleriyle konuşarak’ cevabını vermiştim, hatırlarsanız. İşte bu kısa cevap, doğru ve önemli olmakla birlikte, sorduğumuz soruyu yanıtlamaktan çok, farklı bir biçimde yeniden sormamızın önünü açmak dışında bir anlam ifade etmiyor aslında.

Şu şekilde mesela: Nasıl olmuştu da bu insanlar kendilerini ait hissettikleri düşünsel ve itikadi geleneklerin ortak hafızalarında yer alan birbirleriyle ilgili tüm acı hatıralara rağmen, birbirleriyle konuşmaya başlamışlardı? Nasıl olmuştu da, mesela daha önce hiç tanışmamış bir solcu ile bir liberal karşılaştıklarında birbirlerinden gözlerini kaçırıp ayrı yollara gitmek yerine, birbirlerine selam vermiş, hal hatır sormuşlardı? Ya da bir laikçi ile bir islamcı karşılaştığında? Ya da bir Türk ile bir Kürt karşılaştığında? Hani ‘laf lafı açar’ derler ya, İşte aralarında bunca farklılık, bunca görüş ayrılığı, hatta husumetler olan insanlar arasında ‘lafı açan ilk laf’ nasıl edilebilmişti?

* * *

Ben bu sorunun yanıtını da adı konmadığı için kavramsal farkındalık düzeyine çıkamamış başka bir ‘örtüşen görüş birliğinde,’ bulabileceğimizi düşünüyorum. Daha açık bir deyişle, ‘lafı açan ilk lafın’ benim birileri daha iyisini düşünene dek adına ‘diyalog üzerine örtüşen görüş birliği’ demeyi önerdiğim şey sayesinde edilebilmiş olduğunu söylüyorum.

Bundan kastım ise tam olarak şu: Farklı düşünsel ve itikadi inanç sistemlerini benimseyen, bu nedenle aralarında derin politik görüş ayrılıkları bulunan insanlar arasında insanca bir iletişim kurulabilmesinin ön koşulu, bu insanların birbirlerinden bağımsız olarak ve kendilerine özgü farklı düşünsel veya itikadi gerekçelerle, ‘kendilerinden farklı gördükleri öteki insanlarla, bu farklılıklarına rağmen, insanca bir iletişim kurmanın iyi bir şey’ olduğuna ilişkin vicdani bir kanaat sahibi olmaları; dolayısıyla aralarında farklı gerekçelerle de olsa bu ahlaki yargının, doğru olduğuna ilişkin bir ortak bir kanaatin, yani bir “örtüşen görüş birliğinin” bulunmasıdır.

Yani ancak, kendilerine özgü düşünsel veya itikadi gerekçelerle, farklı olan ‘öteki’ ile diyalog kurmaya açık olan insanlar, aralarındaki düşünsel ve itikadi farklılıklara rağmen, birbirleriyle konuşmaya başlayabilirler ve ancak birbirleriyle konuşabilen insanlar, örneğin ‘güçlünün, sırf güçlü olduğu için zayıfı ezme hakkını kendinde görmesi doğru değildir’ gibi başka ahlaki yargılar üzerinde, aralarındaki tüm düşünsel ve itikadi farklılıklara rağmen ortaklaşabileceklerini fark edebilirler.

Lafı açan ilk laftan önceki görüş birliği

İşte ben ‘Gezicileri’ aralarındaki tüm düşünsel ve itikadi farklılıklara rağmen ‘Gezici’ yapan, yani hükümeti tökezleten çok parçalı ama çok etkili bir politik gücün paydaşları olarak onlara “ortak” bir politik kimlik kazandıran şeyin, son kertede, aralarında mevcut bulunan bu türden bir ‘diyalog üzerine örtüşen görüş birliği’ olduğunu düşünüyorum. Yani, Gezi’de İslamcılar, Laikçiler, Türkler, Kürtler, Feministler, LGBTİ+ bireyler ve kendilerini nice nice başka kimlik belirleyenleri ile özdeşleştiren yüzbinlerce, milyonlarca insan arasında ‘lafı açan ilk lafın’ öncesinde ‘diyalog’ üzerine yukarıda tanımlandığımız türden bir ‘örtüşen görüş birliği’ bulunduğunu; bu insanların tüm farklılıklarına rağmen ortak bir eylemlilikte buluşarak, hükümeti tökezleten etkili bir politik güç oluşturabilmelerini, birbirleriyle insanca iletişim kurabilmelerine, bunu da aralarındaki diyalog üzerindeki bu örtüşen görüş birliğine borçlu olduklarını söylüyorum.

* * *

‘O Gezi’de öyleydi, şimdiki durum çok başka’ derseniz haklısınız. Ancak ben, diyalog üzerine böyle bir örtüşen görüş birliğinin Türkiye kamuoyunu oluşturan vatandaşların önemli bir çoğunluğu arasında hala mevcut olduğunu ama hem adı konmadığı için kavramsal bir farkındalık düzeyine çıkamadığını, hem de aradan geçen sekiz yılda, hükümetin güç ve yetki akışını tersine çevirerek kamuoyunu tek elden biçimlendirme çabaları sonucu görünürlük kazanmış başka bir örtüşen görüş birliğinin karanlık gölgesi üzerine düştüğü için, onun mevcudiyetinden kuşku duyar hale geldiğimize inanıyorum.

Daha açık bir deyişle şunu söylüyorum: Türkiye sosyolojisinin tabanında, tüm farklılıklarına rağmen ‘birbirleriyle diyalog kurmaya açık’ insanlar hala çoğunlukta ama hükümet vatandaşların birbirleriyle insanca politik iletişim kurmasına olanak tanıyan kanalları muhalif kesimlere yönelik yoğun karalama kampanyalarıyla, polisiye önlemlerle, yargısal tacizlerle bilinçli ve sistematik bir şekilde tıkadığı için, bu diyalog fiilen kurulamıyor, dolayısıyla tabanda mevcut olan ‘diyalog üzerine örtüşen görüş birliği de’ kamusal alanda fiilen görünürlük kazanamıyor. Onun yerine ise, ‘çatışma’ üzerine yine tabanda mevcut olan başka ‘bir örtüşen görüş birliği’ belirginlik kazanıyor ve Türkiye kamuoyunun tamamında, Türkiye’nin tek gerçeği oymuş gibi bir algı yanılsaması yaratıyor.

* * *

Benim adına ‘çatışma üzerine örtüşen görüş birliği’ dediğim bu şey de yine vatandaşların ‘vicdani kanaatleri’ arasındaki bir ortaklaşmaya işaret ediyor. Kısaca tanımlamam gerekirse, insanların birbirleriyle çatışırken dahi, tümüyle kendilerine özgü, farklı düşünsel ve itikadi gerekçelerle, aynı ahlaki yargılar üzerinde ortaklaştıkları, ama  ahlaki düzlemdeki bu ortaklaşmanın, politik düzlemde onları birleştirmediği, tam aksine aralarındaki ayrışmayı derinleştirmek yönünde işlevselleştiği bir durumdan bahsediyorum.

Somut bir örnek vereyim: 2021 yılında Türkiye’de yaşayan iki ‘sıradan’ vatandaş tahayyül edelim.

Bunlardan birisi 15 Temmuz Darbe girişimini planlamakla uzaktan yakında ilgisi olmayan bir solcu olmasına rağmen OHAL döneminde bir KHK ile ‘sivil ölüme’ mahkum edilmiş, terörist de terör destekçisi de olmamasına rağmen bu suçlamalarla hapse atılmış ve haklı olarak tüm bu haksızlıkların müsebbibi olarak gördüğü hükümetin ‘yandaşlarına’ ‘muhabbet’ beslemekte güçlük çeken, dolayısıyla ‘Millet İttifakı’ saflarına savrulmuş bir vatandaş olsun. Diğeri ise, hükümetin yoğun karalama kampanyalarıyla, yargısal tacizleriyle, yaftalamalarıyla gözleri boyanmış, kafası karışmış olduğu için, ‘Millet İttifakını’ destekleyen vatandaşların, kendisinin de benimsediği ‘yerli ve milli’ değerleri tehdit eden dış düşmanların terör destekçisi uzantıları olduğuna inanan ve bu nedenle ‘Cumhur ittifakı’ saflarına savrulmuş, Müslüman bir vatandaş olsun.

‘Diyalog’ ve ‘çatışma’ya dayalı görüş birliği arasındaki fay hatları

Biri solcu, diğer Müslüman bu iki sıradan vatandaşın, örneğin “bir insanın varlığıyla varlığını tehdit eden ‘öteki’ insanlara karşı kendisini savunması, gerektiğinde onlara direnmesi ve hatta onlarla fiilen çatışması iyi bir şeydir,” gibi bir ahlaki yargı üzerinde, tümüyle kendilerine özgü düşünsel veya itikadi gerekçelerle ortaklaşmaları ve birbirleriyle itişip kakışırken kendilerini ‘vicdanen’ rahat hissetmeleri, pekala mümkündür. Elbette bu durumda, farklı siyasal kamplara savrulmuş vatandaşlar arasındaki bu ‘örtüşen görüş birliğinin’ onları ‘vicdan huzuruyla’ sürükleyeceği istikamet, sağlıklı ve iyi işleyen, çoğulcu, eşitlikçi ve özgürlükçü bir demokrasi olmayacaktır. Tam aksine bu vatandaşlar kendilerini şu anda yaşadığımız türden siyah – beyaz bir kutuplaşmaya sıkışmış, totaliteryenizm yolunu yarılamış bir halde bulacaklardır.

* * *

İşte ben, Türkiye’de Cumhur ve Millet ittifakları arasında yaşanırmış gibi görünen politik kutuplaşmanın daha derininde, ‘diyalog’ ile ‘çatışma’ üzerindeki bu iki “örtüşen görüş birliği” arasından geçen fay hattı bulunduğuna  inanıyorum. Dahası vatandaşların vicdani kanaatleri düzeyindeki bu daha derin fay hattının,  Cumhur ve Millet ittifaklarının arasındaki kutuplaşmayı belirleyen politik sınırlar ile örtüştüğünü de düşünmüyorum. Yani aralarında diyalog üzerine örtüşen görüş birliği olan Türkiyeli vatandaşlar ile aralarında çatışma üzerinde örtüşen görüş birliği olan Türkiyeli vatandaşlar diye iki farklı küme tanımlayabilecek olsak, bu iki farklı kümenin, Cumhur İttifakı’na oy veren seçmenler ile Millet İttifakı’na oy veren seçmenler kümelerine bire bir karşılık geleceklerini sanmıyorum.

Sanmıyorum, çünkü Cumhur İttifakı’nın saflarında ‘öteki’ kamptaki vatandaşlarla diyaloğa açık insanlar olduğu gibi, Millet ittifakının saflarında da ‘yandaşlarla’ diyalog kurmaya ‘zinhar’ karşı çıkan insanlar olduğunu, olabileceğini düşünüyorum. Ama her halükarda, Türkiye siyasetinde rüzgarın demokrasiden yana mı yoksa totaliteryenizmden yana mı eseceğini son kertede belirleyecek şeyin, Cumhur İttifakı ile Millet İttifakı’nın liderlik kadroları arasında yaşanan itiş kakışlardan çok, daha derindeki bu fay hattındaki kaymalar, kırılmalar olacağı kanaatini taşıyorum.

Totaliteryenizm bataklığına giden yoldan dönebilme umudu

Nitekim, İBB seçimleri vakasının da, vatandaşların vicdani kanaatleri

düzeyindeki böyle bir kaymaya işaret ettiğini düşünüyorum. Ekrem İmamoğlu‘nun birinci seçimleri küçük bir farkla, ikinci seçimleri de oyunu arttırmış olarak kazanarak, hükümet cenahına yaşattığı sarsıntının son kertede, ‘diyalog üzerine örtüşen görüş birliğinin’ ‘çatışma üzerine örtüşen görüş birliğine’ baskın çıkmasıyla sonuçlanan bir zemin kaymasından kaynaklandığını söyleyebiliriz pekala. İlk yazımda da belirttiğim gibi, bu düşüncemi destekleyen somut olgusal kanıtlar sunmam maalesef mümkün değil.

Değil, çünkü verili bir zaman aralığında sosyolojik tabanın dinamiklerinde, çatışma ve diyalog üzerindeki bu ‘örtüşen görüş birlikleri’ ile tanımlanan iki farklı eğilimden hangisinin hangisine, hangi oranda ağırlık kazanmakta olduğunu belli hata payları içinde hassasiyetle ölçmek mümkün olsa da, Türkiye siyasetini bu kavramlar aracılığı ile okumak ve yorumlamak pek alışıldık bir şey olmadığı için, bu konuda yapılmış niceliksel kamuoyu araştırmaları veya niteliksel saha çalışmaları ya yok ya da yapılan araştırmalarda da bunu ölçmeye yönelik, bu kavramsal çerçeve ile hemhal olmuş sorular sorulmuyor.

Ancak, niceliksel çalışmalarla ölçülememiş, niteliksel saha araştırmalarıyla değerlendirilememiş olsa da, benim Türkiye’nin totaliteryenizmin dipsiz bataklığına giden yolun yarısından geri dönebileceğine ilişkin umudum, ‘diyalog üzerine örtüşen bir görüş birliğinin’ tabanda mevcut olduğuna ilişkin çok önemli ipuçlarını, hem Gezi hem de İBB seçimleri vakalarında bulabiliyor olmamızdan kaynaklanıyor.

Dahası, Türkiye sosyolojininin psiko-politik derinliklerinde, belli bir oranda mevcut olduğunu sezdiğimiz ‘diyalog üzerine’ bu ‘örtüşen görüş birliğinin’ kavramsal bir farkındalık düzeyine taşınabilmesinin bizzat kendisinin, ‘çatışma üzerine örtüşen görüş birliğinin’ ona düşen karanlık gölgesini geriletebileceğini, yani hükümetin toplumun farklı kesimleri arasında insanca bir politik iletişim kurulmasını engelleme çabalarını bir ölçüde boşa düşürebileceğini ve bu yönüyle Türkiye’nin sosyolojik tabanından demokratikleşme yönünde ortak bir iradenin yükselmesine katkı yapabileceğini de düşünüyorum.

Ne diyeyim, umarım yanılmıyorumdur.

Devam edecek… 

 

Köşe YazılarıManşetYazarlar

Türkiye demokrasisinin mustarip olduğu ‘güç reflüsünün’ çaresi: Diyalog ve demokrasi üzerine ‘örtüşen görüş birliği’-1

1-Nasıl olacak bu iş?

Türkiye demokrasisi ağır bir ‘güç reflüsünden’ musdarip.

Bununla ne kastettiğimi, yakın zaman önce başka vesileyle anlatmıştım.[1] Kısaca ‘sağlıklı ve işleyen demokrasilerde’  vatandaşların açık bir kamusal alanda, özgür bir tartışma ortamında oluşmuş ortak görüşlerinden, hükümetlerin parlamentodan aldıkları yetkiye dayanarak oluşturdukları ve devlet bürokrasisi vasıtasıyla uyguladıkları politikalara doğru, yani aşağıdan yukarıya doğru işleyen politik güç ve yetki akışı Türkiye’de aksi istikamette, yani yukarıdan aşağıya doğru işliyor. Hükümet anlaşıldığı kadarıyla iktidarını bir demokratik meşruiyet kisvesi altında sürdürmek için popüler destek tabanını muhafaza etmeyi elzem görüyor, bunun için de yaptığı ve uyguladığı politikaların son kertede hesabını soracak kamuoyunu, ‘büyük birader’ olma heveslisi bir devlet yönetiminin tehditkar bakışları altında, kendi kontrolünde oluşturmak için bilinçli ve sistematik bir çaba harcıyor. Dolayısıyla Türkiye’nin siyasal sistemi endişe verici bir ölçüde, vatandaşların düşüncelerinin ve sözlerinin hükümetlere yön gösterdiği ‘sağlıklı ve işleyen bir demokrasiden’ çok, vatandaşların ne düşünebileceklerinin ve kamusal alanda ne söyleyebileceklerinin hükümet tarafından ‘dikte ettirildiği’ baskıcı bir diktatörlüğü andırıyor.

Bu tür ‘güç reflülülerinin’ sistematikleştirilmeleri halinde toplumu sürükleyecekleri yer, totaliteryenizmin dipsiz bataklığıdır. Evet, Türkiye’nin o noktaya ulaşmış olduğunu söylemek için hala erken, ama bunun sebebi ne Türkiye hükümetinin o hedefe ulaşmak konusunda isteksiz olması ne de Türkiye’de yargı erkinin sağlıklı ve işleyen demokrasilerde işlemesi gerektiği gibi, yani bu türden güç reflülerini engelleyen bir ‘çekfvalf’ olarak işlemesi. Tam aksine, Türkiye hükümeti bu yolun sonuna kadar gitmeye kararlı bir görüntü veriyor ve ucu totaliteryenizme açılan bu tehlikeli yolculukta Türkiye toplumunu da peşinde sürüklemek amacıyla kullandığı en etkili araçlardan biri ise yargı sistemi.

Blok tabanın karşısındaki yüzde 50’nin çok parçalılığı zaaf mı?

Dahası, hükümet Türkiye kamuoyu üzerinde arzu ettiği ‘total’ kontrolü henüz tesis edememiş olsa da hem kamuoyu araştırmalarında tutarlı olarak %40 – 50 aralığında ölçülen sadık bir destekçi tabanını ülkenin geri kalanından soyutlamayı becermiş hem de destekçi olmayan vatandaşları, destekçi vatandaşların benimsediği ‘yerli ve milli değerlerin’ düşmanı olarak sunarak, destekçi olan ve olmayan vatandaşlar arasındaki kamusal ve sivil iletişim hatlarını kopartmayı ya da en azından bu hatlara ciddi bir hasar vermeyi başarmış gibi görünüyor. Kısaca Türkiye, henüz totaliteryenizm bataklığına saplanmamış olsa da içinde yaşadığı kutuplaşma ve iletişimsizlik ortamıyla, o yolu yarılamışa benziyor.

Elinde bağımsız ve tarafsız olmayan bir yargı sistemi, bağımsız ve nesnel olmayan bir medya, sadık bir polis gücü ve son yıllarda kamu fonlarıyla semirtilmiş nevzuhur sivil toplum örgütleri gibi çok etkili araçları olan ve Türkiye kamuoyunu tek elden biçimlendirmek için bu araçları kullanmakta tereddüt etmeyen hükümetin, buna rağmen yolun yarısında takatinin tükenmesinin  en önemli sebebi ise, %50-60 aralığında ölçülen bir vatandaş kitlesini, tüm çabalarına rağmen peşine takılmaya ikna edememiş ve hatta Türkiye’nin içinde debelendiği ekonomik çöküş ve Covid-19 pandemisi sebebiyle, kendi destekçi tabanının kıyılarından da ufak tefek, ürkek kopuşların başlamış olması.

Türkiye demokrasisinin musdarip olduğu ağır güç reflüsü sebebiyle girdiği komadan uyanabileceği ve totaliteryenizm yolunun yarısından geri dönebileceği konusunda umut veren tek şey de bu.

***

Gelgelelim, hükümetin güç ve yetki akışını tersine çevirerek kamuoyunu tek elden biçimlendirme çabalarının ulaştığı doygunluk sınırını belirleyen (ve bu yönleriyle bize umut veren) bu vatandaşlar, ‘bir kitle’ olarak tanımlanmayı hak etmeyecek ölçüde çok parçalı bir görüntü arz ediyorlar. Bu yekpare olmayan grubu oluşturan insanlar, kendi aralarında din, dil, etnik köken, dünya görüşü, yaşam tarzı, cinsiyet, cinsel yönelim gibi öyle çok sayıda eksende, öyle zengin bir çeşitlilik barındırıyorlar ki onları ‘hükümet destekçisi olmamak’ dışında buluşturan bir ‘ortak payda’ bulmak zor görünüyor. Nitekim yarıladığı yolun tamamlamak için çaba sarf etmeye devam etmesi konusunda hükümete hala cesaret veren şeyin de bu kesimin verdiği çok parçalı görüntü olduğu anlaşılıyor.

Toptancı bir biçimde hükümet karşıtları olarak yaftalanan vatandaşların verdiği bu çok parçalı görüntü, hükümet cenahından bakıldığında siyasi bir zaaf olarak görülse de, aslında bir sağlıklılık belirtisi. Zira bu çok parçalı görüntü, Türkiye toplumunun farklı renklerini, hükümetin güç ve yetki akışını tersine çevirerek çizdiği ve kamuoyunun önemli bir çoğunluğunu da inandırmayı başardığı, ‘hükümet destekçileri’ ile ‘hükümet karşıtları’ arasındaki siyah-beyaz kutuplaşmaya sıkışmış iki parçalı Türkiye karikatüründen çok daha gerçekçi bir şekilde yansıtıyor.

Tabanda ‘demokratikleşme’de birleşmenin imkan(sızlığ)ı

Yine de Türkiye demokrasisinin geçirmekte olduğu ağır güç reflüsü nedeniyle girdiği komadan çıkması, tam da yekpare olmadıkları için sağlıklı bir görüntü veren bu vatandaşların bir yandan bu çeşitliliklerini, dolayısıyla aralarındaki düşünsel ve itikadi görüş ayrılıklarını muhafaza ederken bir yandan da hükümeti girdiği yoldan geri çevirmek için ortak bir politik irade gösterebilmesine bağlı. Peki bu nasıl olacak?  Daha açık bir deyişle hükümeti desteklemeyen ve desteklememeye açık olan vatandaş ‘kitlesine’ hakim olan bu düşünsel, kültürel ve itikadi çoğulluktan, demokratikleşme yönünde ortak bir politik irade nasıl çıkacak?

Bunun imkansız olduğu düşüncesinin hükümet ‘cenahına’ umut, hükümet destekçisi olmayan vatandaşların bir bölümüne de umutsuzluk verdiğini biliyoruz tabii de, bu düşüncenin her iki ‘cenahtaki’ bu yaygınlığı bir yanıyla da hükümetin güç ve yetki akışını tersine çevirerek kamuoyunu tek elden biçimlendirme çabalarının ne kadar etkili olduğunun ölçüsünü vermenin ötesinde bir anlam taşımıyor. Zira böyle bir ‘imkansızlık’ ancak Türkiye totaliteryenizm yolculuğunu tamamladığında söz konusu olabilir ki, dedik ya, henüz orada değiliz. O zaman çare ne?

***

Bir olasılık, içerdiği düşünsel, vicdani, kültürel ve etnik çeşitlilik nedeniyle ‘tabandan’ çıkması zor görünen ‘demokratikleşme yönündeki’ ortak politik iradenin, hükümeti desteklememeye açık vatandaşların iradelerini temsil etme iddiasındaki siyasi partilerin, yani CHP’nin, İYİ Parti’nin, HDP’nin, Saadet’in, DEVA’nın ve Gelecek’in yönetici kadroları arasındaki bir uzlaşma ile ‘tavanda’ vücut bulması. Son bir kaç yıldır en gerçekçi seçeneğin bu olduğu üzerine çok şey yazıldı, çizildi; ama buradaki temel sorun da, tabanda karşılığı olmayan bir politik iradenin, tavan marifetiyle oluşturulabileceği varsayımı — daha doğrusu bu varsayımın Türkiye kamuoyunun ‘politik güç reflülerine’ ne kadar alıştırılmış olduğuna işaret etmesi. Tabandan kaynaklanmayan bir iradeden, tabanı hakim kılacak bir demokrasi kurulabilir mi? Ya da bu şekilde ‘tepeden inerek’ kurulan bir politik sisteme, ‘demokratik’ demek mümkün olur mu?

Olmaz. Dolayısıyla bizim sormamız gereken asıl soru, ‘tabandaki tüm bu çoğulluk’ içinde, hükümet destekçisi olmamanın ötesine geçen bir ortak paydanın, demokratikleşme yönünde ortak bir vicdanı kanaatin, ‘örtüşen’ bir ‘görüş birliğinin’ mevcut olup olmadığı. Ben tabandaki tüm bu çoğulluk içinde böyle bir ‘örtüşen görüş birliğinin’ mevcut olduğunu, bunun mevcudiyetinin gösterilebileceğini, ama tabanda mevcut olan bu görüş birliğinin hükümet tarafından kamusal alandaki ortak görüş ve irade oluşturma süreçlerine yoğun bir şekilde pompalanan toptancı “kökü dışarda hükümet karşıtları” yaftalamasının gölgesinde kaldığı için fark edilemediğini, daha doğrusu, bilinçli bir farkındalık düzeyine çıkamadığını düşünüyorum.

Dayatılan siyah-beyaz Türkiye, ortak vicdanın çok renkliliğine dar geliyor

Yapılan kamuoyu araştırmalarında bu tür ‘örtüşen görüş birliklerinin’ yani çoğulluk içinde ortaklaşılan vicdani kanaatlerin mevcudiyetini tespit amaçlı sorular henüz sorulmadığı ve bu konuda niteliksel bir saha araştırmasına fon yaratmak konusunda da ben başarısız olduğum için, bu düşüncemi destekleyebilecek olgusal kanıtları şimdilik sunamam. Ama önce Türkiye vatandaşları arasında yukarıda andığım türden, demokratikleşme yönünde bir örtüşen görüş birliğinin mevcudiyetine işaret eden tarihli iki politik olaya, Gezi Protestoları ile 2019 yılındaki İstanbul Belediye Başkanlığı (İBB) seçimlerini hatırlatarak, sonra ‘örtüşen görüş birliği’ kavramını içinde yaşadığımız çağın en önemli siyaset kuramcılarından biri olan John Rawls’a referansla açarak, daha sonra Türkiye sosyolojisinin psiko-politik derinliklerinde ‘diyalog’ üzerine bir ‘örtüşen görüş birliğini’ bulunduğuna ilişkin ipuçlarını gözden geçirerek, son olarak da bu ‘örtüşen görüş birliği’ üzerine inşa edebileceğimiz sağlıklı ve işleyen bir demokrasi modelinin ana hatlarını bir başka önemli kuramcı olan Jürgen Habermas’a atıfla çizerek, bu düşüncemin içi boş bir iyimserlikten fazlasına işaret ettiğini, dilim döndüğünce anlatabilirim.

Ve eğer bu düşüncemde haklıysam, Türkiye’nin totaliteryenizm yolunun yarısından geriye nasıl dönebileceğine ilişkin aşağıdan yukarıya, tabandan tavana doğru ilerleyen, demokratik bir yol haritası da önerebilirim. Şöyle ki: Tabanda, sadece ‘hükümet karşıtı cenah’ olarak yaftalanan vatandaşlar arasında değil, tüm Türkiye vatandaşlarının ezici bir çoğunluğu arasında mevcut olan diyalog ve demokrasi üzerindeki ‘örtüşen görüş birliği’ farkındalık düzeyine çıkar ve tabandaki bu farkındalık siyasi partilerin yönetici kadrolarını kendi aralarında ‘bir demokrasi ittifakı’ kurmaya ‘nihayet’ ikna edebilirse; siyasi partilerin yönetici kadroları ise bir yandan kendi aralarındaki siyasi rekabeti demokratik yollarla sürdürürken bir yandan da tabanlarının ‘örtüşen görüş birliğini’ yansıtan bu diyalog ve demokrasi talebini hükümete karşı yek vücut savunurlarsa; Türkiye’nin çıktığı totaliteryenizm yolculuğundan geri dönmesi ve hatta bunu sağlıklı ve işleyen bir demokrasi kurmak için fırsata çevirmesi pekala mümkün olabilir.

Size ölme eşeğim, ölme mi dedirtti, çok mu ütopik, çok mu iyimser geldi bu düşüncem? İtiraf edeyim ben de bu fikir aklıma ilk düştüğünde aynı şeyi hissetmiştim. Hala da bu hissiyatın peşimi tümüyle bırakmış olduğunu söyleyemem. Ama, son sekiz yılda, tümüyle tabandan yükselmiş ve en az bugünkü kadar çok renkli ve çeşitli bir vatandaş kitlesinin iktidarı tökezletmeyi başarmış olduğu, Gezi ve İBB seçimleri gibi  iki büyük ‘demokratik seferberlik’ hali yaşamış olmamıza rağmen, hala tabanda, vatandaşların o çok renkli, çok parçalı çoğulluğu içinde, ‘demokratikleşme’ yönünde ortak bir vicdani kanaat mevcut olduğundan ve bu ortak kanaatin kendi çok parçalı, çok renkli gerçekliğini tavandaki siyasetçilerin çizdiği ‘iki parçalı, siyah beyaz bir kutuplaşmaya mahkum Türkiye’ karikatürüne dayatabileceğinden kuşku duyuyor olmamız sizce de ilginç değil mi? Bu kuşkumuz hem hükümetin bu sekiz yılda güç ve yetki akışını tersine çevirerek kendi ‘siyah-beyaz’ algısını Türkiye kamuoyuna dayatmayı ne ölçüde başarmış olduğunun, hem de Türkiye’de sadece bu hükümet döneminde değil, on yıllar boyunca, onlarca askeri ve sivil hükümet döneminde, bu türden ‘güç reflülerini’ ne kadar kanıksamış olduğumuzun ölçüsünü veriyor olamaz mı?

Dolayısıyla sizden ricam farkındalık düzeyine çıkartılmayı bekleyen, diyalog ve demokrasi üzerine bir örtüşen görüş birliğinin tabanda mevcut olduğuna ilişkin bu düşüncemin fazla iyimser,  fazla ütopik, fazla soyut olduğuna karar vermeden evvel lütfen bu yazı dizisini sonuna kadar okumayı bekleyin. Belki karamsar girdiğiniz bu diziden, bir nebze umutlanmış ve hatta yukarıda andığım örtüşen görüş birliğinin paydaşlarından biri olduğunuzu fark etmiş olarak çıkarsınız. Ve kim bilir, belki aynı görüş birliğinin öteki paydaşlarıyla, Türkiye demokrasini girdiği komadan uyandırmak için iletişime geçer, el birliği yaparsınız. Zira dünya tarihindeki hiç bir demokrasi vatandaşlar talep etmeden kurulmamış, vatandaşlar tarafından sahip çıkılmayan hiç bir demokrasi, girdiği komadan uyanmamıştır. Dolayısıyla Türkiye demokrasisinin de girdiği komadan sizin, bizim, hepimizin desteği olmadan uyanması mümkün olmayacaktır.

Devam edecek… 

*

[1] Murat Özbank, “Türkiye Demokrasisinde Yanlış olan Ne? Bir ‘Güç Reflüsü’ Belirtisi Olarak Türkiye’de Kamusal ve Sivil Alanların Kısıtlanması”, Birikim, 18 Mayıs 2021.