Hafta SonuKöşe YazılarıManşetUncategorizedYazarlar

Ayasofya ister müze olsun, ister cami… Ortada bir kriz var

Bugünkü Ayasofya, şehrin denizden gözüken en heybetli noktasına, Helenistik dönemden kalan Akropolis’inin, Artemis tapınağının üzerine inşa edilen üçüncü yapı. İlki İstanbul’u Roma’nın başkenti yapan Büyük Konstantin zamanında yapıldı. Pagan inanışına karşı Hıristiyanlığın zaferini simgeliyordu. 

Ayasofya bir imparatorluk yapısı. Jüstinyen tarafından yaptırılan kilise, yapıldığı tarihten (522-527) itibaren neredeyse bin yıl, İstanbul’un fethine kadar Hıristiyanlığın en büyük mabedi olarak kaldı. Bundan sonra yaklaşık bir beş yüz yıl da cami olarak kullanıldı.

Bu uzun süre içinde defalarca tamir edildi, müdahale gördü, bu sayede günümüze kadar gelebildi. 1929’da Amerikan Bizans Enstitüsü‘nün arkeologlarının başlattığı çalışmalarla kazılar yapıldı, tonlarca altının kullanıldığı mozaikler ortaya çıkarıldı. 1934 yılında Bakanlar Kurulu kararı ile müzeye dönüştürüldü.

İstanbul’un fethinin 567’inci yılı vesilesiyle Ayasofya’da Cumhurbaşkanı Erdoğan‘ın da görüntülü olarak katıldığı bir tören düzenlendi, Fetih Suresi okundu.  Bundan sonra tekrar camiye dönüştürülmesi tartışmaları başladı.

Ayasofya’nın bir ibadet mekanı olarak kullanımının onun ziyaret edilmesini ya da bir müze olarak işlev görmesini engellemeyeceğini, hatta destekleyebileceğini söyleyebilirim.  Bu yazı sorunun başka bir yerde olduğunu göstermeyi amaçlıyor.

Ayasofya’nın yeniden fethi

Ayasofya üzerinden koparılan kıyamet boşuna değil. Müze olarak mı kalsın, yoksa tekrar ibadete açılsın, camiye mi dönüştürülsün (bir de bunun komşuda kilise olsun versiyonu var) gibi bir tartışma yaşanıyor.  Ayasofya’yı yeniden inşa edenlerin bir fikri vardı. Günümüzde onu yönettiğini zannedenlerin hiç bir fikri yok. Onlar için yalnızca bir gelir kapısı. Yapı, büyük bir şehrin nüfusunu aşan ziyaretçi sayısıyla göz kamaştırıyor.  (On Euro deseniz, yıllık dört milyon ziyaretçiyle kırk milyon eder.)  Türkiye’nin en çok ziyaret edilen ve en pahalı müzesi olarak  deyim yerindeyse bir “darphane” gibi çalışıyor. Bakanlığın tek amacı var, bu geliri daha da artırmak. Ayasofya turizm ideolojisi tarafından ele geçirilmiş durumda. Araçsal yaklaşımla, bir AVM’den bile kötü yönetiliyor. 

Bu kriz bir şehrin tarihinde bir anıt yapının nasıl bir eyleyen olarak işlev görebileceği hakkında işaretler veriyor.  Bu tartışmalar bile Ayasofya’nın nesneleştirmeye direndiğini, bir özne olarak şehrin tarihi içindeki yer aldığını gösteriyor. Onun hakkında alınan her kararın bir kriz yaratması bunun bir işareti.  Bugün ulusdevlet kalıplarıyla yeniden inşa edilen “İstanbul’un Fethi” kavramı da bunu gösteriyor.  Bunlar bastırılmış olanın belirtileri. Bu neoklasik bir devletin krizi.

İster müze olsun, ister cami, ortada bir kriz var. Krizin nedeni Ayasofya’nın devlet aracılığıyla sürekli bir şeye dönüştürülmeye çalışılması.  Bunlar sınırsız bir çabayla keşfedilmeye açık bir özne olmasını engellemeye dönük.

“Ayasofya ibarete açılsın” sözünün yalnızca siyasal bir gündem yaratmak için kullanıldığını düşünmek olayı hafife almak olabilir. Bunun arkasında başka bir mesele var. Ayasofya’nın müze olarak kalması da sorunlu.

Nasıl bu araçsal yaklaşıma karşı Ayasofya üzerine yapılan bilimsel araştırmaları ciddiye almak gerekiyorsa, bu meseleyi de almak gerekli.  Nasıl onun bir bilgi nesnesi olarak değerini anlayıp kendisini ona adayacak bilim insanları varsa, onun ibadete açılması için kendisini adayacak insanlar da var. Müzeleştirme çalışmaları ile Ayasofya’nın ellerinden alındığını düşünen insanlar dikkate alınmalı.

 Ayasofya’nın yeniden keşfi

Bugünkü Ayasofya‘nın keşfinin ise modernleşme ile gerçekleştiğini söylemek mümkün. Tarihindeki kırılma noktasının müzeleştirilmesinden (1934-1935) çok daha önce gerçekleştiğini tahmin ediyorum.

Bu açıdan önemli bir gelişme İstanbul’a Rusya Sarayı‘nı inşa etmek üzere Rus Çarı tarafından görevlendirilen İtalyan mimarlar Gaspare ve Guiseppe Fossati kardeşlerin Ayasofya’nın tamirini üstlenmeleri. 

Fossati kardeşlerin çalışmaları (1848–1849) ile binlerce yıldır bir ibadet mekanı olarak görülen yapı bir bilgi nesnesine dönüşüyor.  Daha önce bir imge olarak var olan bu anıt yapı, bu tarihten sonra üzerine gerçekleşen bir temsillerle, araştırmalarla bir mimarlık ve arkeoloji nesnesi oluyor. Bu keşif başlangıçta büyük olasılıkla öngörülmeyen bir şey. Yapıyı bir arkeolojik nesne, bir anıt olarak inşa eden bu eylemsellik biçimi aynı zamanda devlet yapısındaki siyasal bir dönüşümün de bir göstergesi. 

Bu çalışmaların Sultan Abdülmecid ve Mustafa Reşit Paşa üzerinde şöyle bir etkisi oluyor: Avrupa’da yapılan restorasyonun ilgi görmesi onların da belki de başta öngörmedikleri ama hoşlandıkları bir şey. Milli bir sorunsal içinde yer almadığı için Ayasofya ve Bizans’ın keşfi onları hiç rahatsız etmiyor. Büyük olasılıkla bu ilgiden dolayı çok mutlu oluyorlar. Yenilik böyle bir şey.

Bu keşiften önce Ayasofya’nın bakımsız kaldığı, harap halde olduğu biliniyor. Tanzimat sonrası onun yeniden keşfi aynı zamanda onu yaşatmak için vakıf sisteminin yeterli olmadığının ya da yönetsel bir sorunun işareti. Bu da yeni dönemin önemli işaretlerinden biri. Bu tamirat için ilk defa kamu bütçesi (Sultan Abdülmecid’in devlet kasası ve buraya aktarılan gelirler) kullanılıyor. Muhtemelen Fossati kardeşlerin Ayasofya’nın hemen yanıbaşında inşa ettikleri devasa Darülfünun binası gibi kamu yapılarında olduğu gibi. 

Fossati kardeşlerin temsil konusundaki tercihleri günümüze de belki ışık tutabilir: Kitabı Sultan Abdülmecid desteklediği için mozaikler yer almıyor. (Belki de Rus Çarı destekleseydi, kitapta muhtemelen dini tasvirler ağır basacaktı.)

Demek ki burada yeni olan kitap aracılığıyla Ayasofya’nın bir bilgi nesnesi olarak Avrupa kamuoyuna tanıtımı değil yalnızca. Nasıl olacağına karar verilmesi.

Ancak o tarihlerde Ayasofya’nın durumu biraz farklı. Osmanlı İmparatorluğu bir ulus devlet değil, imparatorluktu. O günün yöneticileri bugünün yöneticilerinin komplekslerine sahip değildiler.

Ayasofya gene tarihi bir dönüm noktasında

Ayasofya ister müze olsun, ister ibadet mekanı….  İster Bakanlık, ister Diyanet yönetsin, her durumda bir kriz var. Yapının devlet aracılığıyla yönetilmesi halkla arasında bir yarık açılmasına neden oluyor. Böylece sesi çıkmayanların Ayasofya’yı sahiplenme biçimi, gene aynı şiddet içinden, imtiyaz sahiplerinin soylulaştırıcı süreçlerinden geçerek kamuoyuna ulaşıyor: “Devlet onu müze olarak yönetsin.” Ya da “hayır ibadete açsın, cami yapsın.” Oysa din de kültür de iktidardan başka bir yerde konumlanmak zorunda.  Bu elbette ki ticari bir işletme olması anlamına gelmiyor. Yönetsel yapının sekülerleşmesi, devletten bağımsız olması zorunlu.

Sorunun onu neoklasik bir ulusdevlet optiği ile gören gözde (ve eylemliliklerde) olduğunu söylemek gerekiyor. Türkiye gibi neoklasik devletlerde ise anıtlar, müşterekler kamusallığı felç eden bir siyasal krizin, kavganın nesnesi olabiliyor. Milliyetçiliklerde olduğu  gibi çoğu zaman bastırılmış bir eşitsizliğin belirtisi olarak karşımıza çıkıyor. 

Günümüzdeki kriz de bir dönüm noktasında olduğumuzu düşündürüyor. Bir tarafta yapının bir dünya mirası olarak çektiği ilgi. Yabancı turistler akın akın geliyor ve geziyorlar. Bir arkeolojik nesne olarak ilgi çekiyor. Diğer taraftan bundan rahatsız olan bir çevre, onları temsil ettiğini düşünen siyasetçiler. Avrupa’da bütün katedraller (Notre Dame de Paris örneği gibi) ibadete açıktır. Bunun üzerinden bir siyasal kavga çıkmaz.  Cemaati kalmayan bir kilisenin camiye çevrildiği dahi olur. Bence sorun Ayasofya’nın müze veya cami olması değil, nasıl olduğu. Neoklasik bir devlette müze de olsa, cami de olsa kriz yaşanır. Onun taşıdığı evrensel mesajları bastırmaya, yok etmeye çalışan bir eylemlilik biçimleriyle nesneleştirilmeye çalışılır. Mesele Ayasofya’nın devlet aygıtının pençesinden kurtarılması.  O zaman ismine uygun bir işlev kazanır,  insanlar onu nasıl görürlerse görsünler, ister ibadet mekanı, ister müze her koşulda şehre hayat verir, binlerce kütüphane, binlerce üniversite gibi işlev görür.  

Bildiğimden emin olduğum tek şey bu.

Ayasofya için önemli tarihler

  • 532-537 yılları arasında Roma İmparatoru Justinyen tarafından Miletli İsidoros ve Trallesli (Aydınlı) Anthemius‘a inşa ettirilmiş.
  • 1573-1574 tarihleri arasında Mimar Sinan tarafından onarılmış ve güçlendirilmiş.
  • 1846-1848 tarihleri arasında Fossati kardeşler tarafından bir onarım yapılmış.
  • 1967’de Papa 6. Paul‘ün ziyaretinden sonra MTTB toplu namaz kılma eylemi düzenlemiş.
  • 1931’de ABD’li Thomas Withmore restorasyon çalışmalarını başlatmış.
  • 1934’de müzeleştirilmesi kararı alınmış, 1935’de dönüştürülmüş.
  • 1991 yılından beri minarelerinden ezan okunuyor, bir bölümünde namaz kılınabiliyor.

 

Kategori: Hafta Sonu

Köşe Yazıları

Dindardan, ileri demokrasiye ince kıyılmış bir masal

Şu dindar meselesini bir de benden dinleyin. Bu konuda anlatılan masallara bir yenisini de ben eklemiş olayım. Yine de Kızılderili’lerin “yeni bir şey yazmayacaksan hiç yazma!” sözünü düstur edindiğimi, yazının hemencik başında belirteyim.

Aynı toplumda aynı dille konuşuyoruz. Aynı eğitim sisteminde, aynı müfredatlarla konserve edildik. Çocukluğumda bizim oralarda (İzmir) her beş kişiden en az ikisinin gittiği Kuran kurslarını da bilirim, ışık evlerinde çokoprens yiyip fanta içmişliğim de vardır. “Din kültürü ve ahlak bilgisi” adıyla anılan derslere yetişmiş, buna karşılık (evrim anlatılsa bile) “insan evrimi”nin müfredattan kalkmış olduğu yeni (dindar) nesildenim. Türkiye eğitim sistemi son 30 yıldır zaten dindar nesil yetiştiriyor.

Ağızdan çıktığından beri dindar sözcüğüne fena alıştık ama hatırlatmak isterim; bu sözcük dini-bütün kimselerden bile kolay duyulmayacak bir sözcük değil miydi? Benim bildiğim bizim memlekette dinine bağlı insanlara mümin denir, namazında niyazında denir, inançlı, sofu, hatta “tarikatten” denir fakat dindar denmez ya da yaygın kullanılmaz. Dindar sözcüğü daha çok sözlüklerde yaşar. Bu sebeple bu söz sakil durmadı mı?

Nitekim hemen ardından “dindar ne demek?” ya da “dindarla neyi kastediyor?” tartışmaları aldı başını gitti. Kimisi dindarı dinsizin karşıtı olarak ele aldı kimisi ise “ileri müslüman” olarak. Erdoğan ise dindarın karşıtının tinerci olduğunu ve hem dindar hem modern olunabileceğini söyledi. Başbakanın ağzından “inançlı nesil”, “mütedeyyin gençlik” veya (zor ama) “mümin nesil” sözcükleri çıksaydı iş farklıydı ama “dindar” sözcüğü başka birşey anlatıyor.

Benim iddiam odur ki; Erdoğan’ın dindar sözcüğü İngilizce’den Türkçe’ye çevrilmiş bir sözcüktür. İngilizce piety sözcüğünün Türkçe’sidir.

Bu iddiamdan milliyetçi, ulusalcı anti-emperyal sonuçlar elde etmek isteyenler bu yazıyı okumasalar daha iyi ederler. Çünkü madem küresel sermayeye iliklerimize kadar bağlandık (-ki toplumumuz bunun farkında ve AkP gittiği anda ülke ekonomisinin “tv’de” çökeceği bilindiği için oyları hala yükseliyor!), öyleyse dünya literatürü nezdinde konuyu tartışmanın da zamanıdır. Bırakalım artık içe kapalı Türkiye’nin terminolojisini… Çünkü Türkiye’ye biçilen rol, küresel anlamda batı terminolojisi içinde  ancak anlaşılabilir.

İngilizce piety sözcüğü derin ve kayda değer bir sözcüktür. Latince pietas’dan gelir ve esas anlamını da Latincede bulur. Dünyanın gerçek anlamda ilk imparatorluğu olan Roma inanışına denk düşer. Şu iki anlama bakınız.

Dindar: sf. din b. Din inancı güçlü, din kurallarına bağlı (kimse), mütedeyyin – TDK

Pietas: (Türkçe dindar) Roma inanışında, tanrılara, vatana, akrabalara ve ebeveynlere sadakat ve saygı ile bağlı olan kişi. – britannica.com

Erdoğan’ın dindardan kastı sofuluk, müminlik falan değildir. ‘Tanrılar’ sözcüğünü Allah’la değiştirirseniz tam anlamıyla ikinci tanıma denk düşer veya denk düşeceğini zamanla daha net göreceğiz.. Ayrıca dindarın karşıtını tinerci olarak belirlemesi de bu anlamla yerine oturur.

Dindar meselesinden Türkçe iletişim içinde bir çok eleştiri yapıldı. Eminim Erdoğan’ın prompterını yazanlar bu eleştirilere gülüyorlardır. Çünkü aslında çoğu eleştiri kolaylıkla savuşturulabilir cinstendir. Eğer dindar, bahsettiğim ikinci tanımla alınırsa, Türkiye toplumunun değil %50’si, %90’ı bundan memnun olacak ve yapılan çoğu mümin-laik içine sıkışmış ahkam kesmeler de boşa çıkacaktır. İşte esas mesele ve sorun da burada!

Sorarım bizim entelektüellere; Erdoğan’ın prompterını yazanlar, eğer ikinci tanımı kullanıyorlarsa, bu durumu da eleştirebilir misiniz? Veya hangi argümanlarla, nasıl eleştireceksiniz?

Kimileri bu yaklaşımıma “yahu ne alaka? Nereden nereye? Ne işimiz var Roma’yla finan?” diyebilir. Onlar Gebze-Harem hattında dolanmaya devam etsinler…

Roma, dünya literatüründe ve elbette batı terminolojisinde sıkı yer tutar. Örneğin ABD kurucuları kendilerinde Roma mitosuna denk düşen anlamlar buluyorlardı. Nasıl ki Roma iktidarına bağlı alim ve kurucularda, Troya’dan sürülüp, İtalya’da yeni bir uygarlık kurduğu düşüncesi içselleştirilmişse, ABD de Avrupa’nın sürgünüydü. Bu durum sadece mitosta kalmamış, Amerikan mimarisinden, sanatına, edebiyatından felsefesine kadar ilköğretim seviyesinde bile bilinen rütin anlamlardır. Tabi bu durum ABD ile de sınırlı değildir. Örneğin Adolf Hitler kavgasını kazansaydı Yeni Roma’yı kuracağını iddia ediyordu. Gerçi bu ikisi “aynı” anlaşılmasın. ABD kurucuları özgürlük nüansına önem vermiş ve Roma’yı kültür inşasında simgesel olarak kullanmışlardır. Buna karşılık kurulmak istenen her otoriteryen (faşist) devlet Roma geleneğinden faydalanmıştır. Çünkü otoriteryen devlet anlayışı en net ve ayakları yere basan anlamıyla Roma’da yaşamış ve Roma’dan başlamıştır. Görülüyor ki bu gelenek “Yeni (otoriteryen) Türkiye”’nin inşasında da başvuru kaynağıdır.

Cicero, Vergilius ve Ovidius Roma’nın yeni dinini kurarken Antik Yunan dinine lanetler ediyor ama aynı zamanda yeni dini Antik Yunan düşüncesinin üzerine oturtuyor, değiştiriyor ve aslında manipule ediyorlardı. Hem düşünür, hem devlet adamı olan bu kişilerin şiirleri, destanları, söylevleri ince edebiyatlarla saygıyı hak etse de toplamda şunu söylüyorlardı.

“Cennete giden yol anayurda hizmetten geçer.”

 

Bir süre önce İzmir’de Edp-Yeşiller toplantısında sevgili eşsözcümüz Ümit Şahin, yeşil düşünceyi tanıtırken en genç ideoloji olduğunu vurguluyordu. Diğer ideolojiler ise 19. yy’da doğmuştu. Spontan konuşmasında bu ideolojileri sosyalizm, komünizm, anarşizmle örneklendiriyordu. Sahi; bu ideolojileri sayarken faşizm neden unutulur? Çünkü (güya) kimse faşist değildir. Oysa faşizmin kavramsal hareket noktası tam da pietas (dindar)’a denk düşer ve pietas anlamındaki dindarı eleştirebilecek akıl, Türkçe literatürde, deyim yerindeyse yoktur!

Şerif Mardin Osmanlı’dan beri devam eden mahalle kültürüne, cumhuriyet rejimiyle birlikte yeni bir rakip geldiğini, bu rakibin “öğretmen ve okul” olduğunu ama 80 yılda bu rekabette kaybetmeye yaklaştığını söylemektedir. Mardin’e göre bunun sebebi bizim laik dediğimiz öğretmenin 50’li yıllardan itibaren iyilik, güzellik ve doğruluk gibi düşüncelerin içeriğini dolduramamasındandır. Bizde ahlak (etik) felsefeye hiç bağlanmamış, hep İslam’la doldurulmuştur.

Şimdi gelelim bu yazıyı yazmamın esas sebebine… Biraz etik tartışalım.

Pietas anlamındaki dindar okura pozitif bir anlammış gibi gelebilir. Avrupa, değerlerini, kimi zaman kanlı – kimi zaman kansız devrimlerle, eski düşüncelerle sürekli hesaplaşma-yüzleşme halinde yıkıp, yeniden yaratırken, rönesans, aydınlanma ve sonrasındaki 68 hareketine kadar pietas’ı eleştiren hayli literatür oluşmuştur. Fakat ben Roma öncesine uzanmak ve pietas’ın anlamındaki değişime vurgu yapmak istiyorum.

 

Heu pietas! Heu prisca fides! – Dindarlara yazık! Antik inançtaki kaderciliğe yazık!

(Vergilius)

 

Vergilius’un bu sözü yanlış anlaşılmasın. O, öncülleri olan Sokrates, Platon ve Aristo gibi Antik Yunan mitosuna yani Homeros dünyasına savaş açmıştır. Eski pietası kadercilikle özdeşleştirir. Yeni pietas ise vatana hizmet etmenin önemine, daha büyük imparatorluk için varlığını ortaya koymaya dönüşür. Artık Roma’nın yeni dini devlettir!

Gerçekten de Antik Yunan yani Homeros öğretisi kaderci miydi? Bundan bahsediyorum çünkü batı etiğinin hareket noktaları buralardadır.

Shakespeare, Nietzsche veya Tolstoy gibi yazarların bakış açısından ve elbette Homeros’un bizzat kendi destanlarından Antik Yunan öğretisinin kaderciliğe en uzak düşünce olduğunu söyleyebilirim. Buna karşılık M.Ö. 800’den başlayarak M.Ö. 400’e kadar kaderci bir anlayış yarattığı da bilinmektedir. Buradaki esas sebep normalde sözle yaşatılan Homeros (Ömer) düşüncesinin yazıya geçmesinden sonra dogmalaşmasındadır.

Bizde çok tanrıcılık hiç bilinmez. Bir zamanların “Bin Tanrılı Anadolu”’sunda yaşarız ama  bizlere çok tanrıcılık yasaklanmıştır. Sanılır ki; tek tanrıya kul olan şimdiki mitos gibi, çok tanrıcılıkta da bir çok tanrıya tapınılmakta, el pençe divan olup, biat ve secde edilmektedir.

Oysa bu sanı en azından Antik Yunan düşüncesi yani İzmir’li Homeros öğretisi açısından tamamen yanlıştır. Homeros’ta tanrılara tapınılmaz; -aksine tanrılarla savaşılır. Tanrılar ölümlü insanoğlunu hor görürler ve Homeros’a göre insana düşen, trajik de dursa ölümsüz tanrılarla yine de savaşmaktır.  Koskoca Odysseia Destanı, Odysseus’un zavallı bir insancık olarak tam aksine güç-kudret timsali tanrı Poseidon’a meydan okuması ve ama 20 yıl süren çilesine karşın mücadelesini ezici bir üstünlükle kazanmasının ve Poseidon’a haddini bildirmesinin hikayesidir. Homeros onuru için mücadele eden ve yeterince erdemle yüklenmiş insanın karşısında tanrıların bile duramayacağını salık verir. Homeros’ta erdem ya da ideal ise aretedir.

Arete yaşamın bütünlüğüne, tekliğine karşı saygı, verimliliğe ya da daha yüksek verimlilik idealine karşı küçümseme ve bunun sonucu, uzmanlaşmaya karşı hoşnutsuzluk ima eder. Arete mükemmelliktir ve mükemmeliğe insanın kişisel olarak ulaşması anlamına gelir. Örnek insan olarak sunduğu Odysseus; büyük bir savaşçı, kurnaz bir plancı, hazırcevap bir konuşmacı olan yürekli biridir; yelkenli bir tekneyi hem yapabilir hem de kullanabilirdi, sabanı dümdüz sürer, boksta, güreşte, koşuda gençlere meydan okur; bir öküzü kesip, yüzüp, doğrayıp, pişirebilirdi. Roma’nın dindarı (pietas), sadakat ve uzmanlaşmaya yönelen toplumcu bir hiyerarşi yaratma kaygısında olup, yıldızlara da ancak bu şekilde ulaşılabileceği efsanesi yaratırken, Homeros, sade ve hiyerarşisiz klan hayatı içinde kusursuz, her işten anlayan ve kimseye muhtaç olmayan insanca bir yaşama övgü sunar.

Bu anlamda aslında kaderci olan; toplumsal hiyerarşiye çark edilmiş ve kaderine sadık olması beklenen Roma faşizmidir, Antik Yunan’ın tanrılara bile meydan okuyabilen ve pekala vatana, akrabalara ve aileye dahi meydan okuyabilecek düşüncesi değil. Erdoğan erdemi dindarda buladursun, aile baskısından kaçabilen ve sokaklarda yaşamayı göze alabilen tinercinin cesaretinde çok daha büyük bir erdem vardır.

Bu düşünce eğitim alanında çok yakın tarihlere kadar dünyanın her yerinde yaşamıştır. Mesela Türkiye’de de, 1940-1946 yılları arası faaliyet gösteren Köy Enstitüleri, Homeros’un erdem olarak sunduğu öğretiye benzer bir eğitim anlayışını benimsemiştir. Arıcılık bilinmeyen köylerde arıcılık, bağcılık bilinmeyen köylerde bağcılık öğretiliyordu. Enstitüye atanan öğretmen gittiği köyde okul binasını köylülerin yardımıyla yapabilecek kadar inşaat bilgisi de öğreniyordu. Köy enstitüsünü bitiren bir öğretmen sadece bir ilkokul öğretmeni olmuyor aynı zamanda ziraatçilik, sağlıkçılık, duvarcılık, demircilik, terzilik, balıkçılık, ve marangozluk konularını da uygulamalı olarak öğreniyordu. Her öğrenci bir enstrüman çalabiliyor, yılda 25 tane dünya klasiği edebiyat eseri okumak şart koşuluyordu. Tiyatrolar, müsamereler, konserler hazırlanıyor, hem okulda hem çevre köylerde sergileniyordu. Köy enstitülerinin Doğu-Batı bloğu olarak ayrılan soğuk savaş döneminde, Sovyet uygulamalarına benzeyen komünistçe işler olduğu sebebiyle, başını ABD’nin çektiği Batı Bloğu tarafından kapattırıldığı söylenir.

Bir köşe yazısı için oldukça uzun olan masalım okuru sıkmadıysa 3000 yıl öncesinden zamaneye ve hatta geleceğe azıcık daha yaklaşayım.

Son zamanlarda moda olan “ileri demokrasi” anlayışından da bahsetmeli. Eğer Türkiye içi bir tartışma yürütürseniz bu sözün anlamını ıskalarsınız.

İddiam odur ki; Erdoğan’ın prompterında yazan “ileri demokrasi” sözü İngilizce post-democracy sözünün Türkçe’ye çevrilmiş ve biraz da kılıfına uydurulmuş halidir. Yani demokrasi sonrası, demokrasi ötesi, ileri demokrasi…

Eğer olaya hem ulusal perspektiften bakmayı bırakıp, hem de umut edilenden değil de, dünya konjünktüründe ve acımasız-trajik bir gerçekçilikle bakarsanız olay netleşir. Demokrasinin anlamı sözlüklerde nasıl yazarsa yazsın, 20. yüzyılda kapitalizm ve komünizmin mücadelesi anlamında, iki gücün dengesi olarak yaşamış, yaşatılmıştır. Her ülkenin sağcısı solcusu parlementer rejim içinde fikirlerini özgürce savunmuş ve yalnızca fikir bağlamında değil, gerçeklikten hareket ederek, yani her iki rejimin de gerçekte yaşıyor olmasıyla anlamlandırılmıştır. Buna karşılık Sovyetler Birliği’nin çökmesiyle fikirleri destekleyen gerçekliğin sol ayağı kaydı. Artık sosyal devlet, sosyal adalet, sosyal haklardan bahsedilemez! Bunlardan bahsedenler savaşı kaybetti, haberiniz yok mu? Görülen o ki; kimilerinin hala haberi yok ve coplanmalarına anlam veremiyorlar…

Türkiye ise bu savaşta stratejik bir noktadaydı ve soğuk savaşın sona ermesiyle birlikte, anlaşılan, yeni dünya düzeninin pilot uygulama alanına döndü. Erdemin arete değil de pietas’a dönüştürüldüğü ve bence nüfusun %90’dan fazlasının bu durumu daha anlamlı bulduğu, ayaklar ve başın hiyerarşisine boyun eğdirilmiş, %15’i açlık, toplamda %75’inin ise yoksulluk sınırının altında yaşadığı, buna karşılık kanaatkar davranıp (pietas) isyan etmemiş ama zaten AkP iktidarıyla birlikte sayıları hızla artmış polislerin de her isyan etmeye meyledeni copladığı, dünyanın hiç bir demokratik ülkesinde karşılaşılmayan nüfus cüzdanıyla yurttaşlarını numaraladığı, dahası İdris Naim Şahin’in iki gün önce haber verdiği haliyle çipli kimlik kartlarına geçilecek olan, yine Şahin’in hükümet nezdinde kimse tarafından olumsuzlanmayan, yani ilan ettiği üzere devletin hayat demek olduğu …ve Kutsal Roma.

Bunların hepsi bu masalda çok güzel bağlanıyor da benim acı acı güldüğüm şudur!

Kimin aklına George Orwell’ın bahsettiği hayalin Türkiye’de gerçek olacağı gelirdi ki? Ünlü olduk, kameralara gülümseyiniz…

Muhabbetle…

* Görsel İç-Mihrak’tan alınmıştır.