Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Bitkilerle yaşama etiği: Hilal Alkan’la (*) bitkiler üzerine bir söyleşi

‘Nasıl insanlar arasındaki ilişkileri sınırlandıran bir hukukumuz varsa diğer canlılarla da bir hukukumuz olmalı… Başlangıç noktamız hayret, hayranlık ve huşu olmalı gibi geliyor bana.’

İnsanların insan olmayanlarla kurduğu tahakküm ilişkisini sorgulayan ve karşı çıkanların sesi her geçen gün daha fazla çıkıyor. Özellikle vejetaryenlerin, veganların, hayvan hakları savunucularının fikirleri şu son 30 senede daha çok duyulur oldu. Peki bitkiler bu hikâyenin neresine denk düşüyor?

Dediğin gibi, bu bahsettiğin duyarlılıklar, yahut hukukî-ahlakî prensipler çoğunlukla hayvanlarla, hatta işin gerçeği çoğu durumda omurgalılarla sınırlı. Belki arılar istisna ki onlar da insana sağladığı fayda kapsamında öne çıkıyor. Ölümleri infial yaratan canlılar daha ziyade koyun, keçi, inek veya yaban hayatında balina, yunus, gergedan gibi karizmatik tabir edilen hayvanlar. Tabii, ev hayvanları da listeye dahil.

Fakat geçtiğimiz on yılda bitkilerle ilişkimizi de benzer bir süzgeçten geçirmeye çalışanların sayısı hızla arttı. Bitkibilimciler,  etnobotanistler, ekolojistler, ormancılar, tarihçiler ve hatta roman yazarlarından oluşan ve gittikçe genişleyen bir çevre, bize yeni bir paradigma sunuyor; bitkilere dair varsayımlarımızı sorguluyor.

Nedir bu varsayımlar?

Bir kısmı yine hayvanlarla ortak. Kabaca şu: İnsanların yapabildiklerini norm kabul edip geri kalan varlıkları buna göre değerlendiriyoruz. Onlara buna göre yakınlık hissediyoruz. Bazen empati halkamız bize morfolojik olarak benzeyen seçilmiş bazı hayvanlara doğru genişleyebiliyor. Yine de her durumda kimin nasıl yaşayacağını ve nasıl öleceğini belirleyen hiyerarşik bir değer sistemi var. Bazı hayvanların haklarından bahsetsek de geri kalan canlılara ve bilhassa bitkilere karşı büyük bir körlük içindeyiz.

Peki hayvanlara yakınlık duymamıza sebep olan ve onları koruma isteği uyandıran nitelikler bitkilerde de varsa ne yapacağız?  Yani mesela bitkiler de iletişim kuruyorsa? Sosyal topluluklar oluşturuyorsa? Düşünüyor ve kararlar veriyorsa? Hatta konuşuyor, hareket ediyor ve öğreniyorlarsa? Üstüne üstlük hafızaları da varsa? Bu bilgiler, bitkilerle kurduğumuz inanılmaz ölçüde sorumsuz ilişki biçimlerini gözden geçirmeyi gerektirmez mi?

Bitkiler tüm bu saydıklarını yapıyor mu?

Evet, yapıyorlar ve gözümüzün önünde bir bitki devrimi yaşanıyor. Almanya’da Peter Wohlleben, Kanada’da Suzanne Simard, İtalya’da Stefano Mancuso ve Avustralya’da Monica Gagliano’nun öncülüğünde büyüyen yeni bir yazın ve araştırma kolu var. Yaptıkları araştırmaların yarattığı paradigma değişimine “Hakiki Bitki Devrimi” (Real Plant Revolution) diyorlar. “Hakiki” sıfatı daha önceki bitki devriminden, yani endüstriyel tarımı yaratan Yeşil Devrim’den farkı vurguluyor. Bitkiler hakkında bilimsel olduğunu zannettiğimiz ancak aslında basmakalıp olmaktan öteye gidemeyen varsayımlarımızı sorguluyorlar: Az önce dediğim gibi, bitkilerin beyni ve sinir sistemi olmadığına göre şu biraz önce bahsettiğim vasıfların hiçbirine sahip olamazlar, zira tabiri caizse gerekli hardware’e, donanıma sahip değiller diye düşünüyoruz.

İşte Hakiki Bitki Devrimi’nin sözcüleri, ellerini attıkları her yerde bunun tersini ispatlıyorlar. Beyin olmadan da düşünülebileceğini gösteriyorlar. Daha doğrusu düşünmenin farklı şekilleri olabileceğini söylüyorlar. Bizimki bunlardan yalnızca biri.

Sanırım birkaç örnek versen daha iyi olacak.

 Örneğin çok yakın zamanda okuduğum bir kitap bu dediğime dair harika örnekler sunuyor. Monica Gagliano’nun ‘Thus Spoke the Plant’ (Böyle Buyurdu Bitki) isimli kitabı 2018’in sonlarında yayınlandı. Gagliano bir bilimkadını. Laboratuvarda çalışıyor. Örneğin kitabında anlattığı deneylerden biri mimoza bitkisiyle ilgili. Deney çok meşhur, hakkında yazılmış, çizilmiş pek çok şey bulabilirsiniz.  Özetle şöyle: Mimoza bitkisi çevresine karşı çok duyarlı. Biri dokunduğunda yahut hızla hareket ettirildiğinde yüzlerce minik yaprağını kapatıyor. Mimozayla ilgili bu basit bilgiye bin yıllardır sahibiz. Gagliano, acaba mimozanın DNA’sına kazılı bu davranışı değiştirebilir miyiz, diye soruyor. Yani mimoza öğrenebilir mi? Bunun için saksıdaki mimoza fidelerini belli bir yükseklikten aşağı düşürüyor. Mimozalar ilk birkaç düşüşte yapraklarını kapatıyorlar. Ancak düşüş tekrarlandıkça kendilerine hiçbir zarar gelmediğini, tehlike olmadığını anlıyor ve yapraklarını kapatmayı bırakıyorlar. Yani düpedüz öğreniyorlar! Üstelik bununla da kalmıyor bu bilgiyi hatırlıyorlar. 28 gün sonra düşüş tekrarlandığında yapraklarını açık tutmaya devam ediyorlar.

Bildiğimiz şekilde bir beyinleri ve sinir sistemleri yok; ancak belli ki bilgiyi analiz ettikleri ve sakladıkları bir sistemleri var. Bunun ne olduğunu bilmiyor oluşumuz, var olduğu gerçeğini değiştirmiyor.

Peki hâlâ insanla kıyaslamak gibi olacak ama, bitkilerin konuşmak, duymak gibi özellikleri de olduğunu okuyoruz. Bunlar ne derece doğru?

Bununla ilgili de deneyler var. Gagliano ve ekibi bezelye fidelerinin duyma yetisini test ediyorlar mesela. Ancak deney kısa bir sürede incecik bezelyelerin karar verme becerilerini ortaya serdikleri hayli heyecanlı bir sürece dönüşüyor. Deney şöyle: Y şeklindeki PVC boruyu ters çevirip toprakla dolduruyorlar. Hayal edin, iki ayağı toprak dolu iki ayrı saksıya giriyor. Üst tarafta kalan tek girişe ise bezelye tohumu ekiliyor. Bezelye köklerinin (ve tüm bitkilerin köklerinin) suya yöneldikleri zaten biliniyor. Bunu yapmak için topraktaki nemi algıladıkları düşünülüyor. Gagliano’nun bezelyeleri de deneyin ilk aşamasında bunu yapıyorlar ve altında su dolu tabak olan saksıya meylediyorlar.  Daha sonraki aşamada Gagliano toprağı nemlendirmek yerine deney düzeneğinin bir tarafındaki kuru saksıların altına bir boru döşeyip içinden su akıtıyor. Nem yok. Bezelye kökleri yine de su sesinin geldiği yöne doğru uzuyorlar. Kulakları yok, ama duyabiliyorlar.

O zaman yine aynı mesele: Duymak tabirini bitki-körü olmayacak şekilde nasıl tarif edebiliriz?

Kesinlikle. Devamı var, deney asıl bu aşamadan sonra ilginçleşiyor. Bitkiler su sesini diğer seslerden ayırt edebiliyorlar mı? Tercih ettikleri sesler var mı? Bunu anlamak için bir taraftaki saksının altına mp3 çalardan gelen su sesi koyuyorlar. Ses aynı olmasına rağmen bitki bu defa o tarafa büyümüyor.  Bu şaşırtıcı sonuç daha önce bilinmeyen bir başka gerçeği ortaya koyuyor. Bitkiler köklerini elektromanyetik alanlardan uzaklaştırmaya çalışıyorlar. Yani sadece ses dalgalarını değil manyetik dalgaları da tanıyor ve kendilerini onlardan korumak için çabalıyorlar.

Bugün pek çok tarım arazisi manyetik alanlarla kaplı. Kaçmaya çalıştığım bir şeye sürekli maruz kaldığımı düşünüyorum, çok rahatsız edici…

Evet. Üstelik dahası var. Deneyin son aşamasında Gagliano ve ekibi mp3 çalarla bir boruya su sesi diğer boruya ise gürültü dinletip bitkilerin ne yaptığına bakıyorlar. Bu durumda iki boruda da elektromanyetik dalgalar var, ancak sesler farklı. Bezelyeler bu defa su sesinin kaydını tercih ediyorlar, yani kötünün iyisine meylediyorlar, bir umut diyorlar…

Bitki köklerini bilirsiniz: salkım saçak yüzlerce dala ayrılıp ilerlerler. İşte o dallanmanın, yönelmenin her adımında; yolun çatallaştığı her noktada bitki bir karar vermiş demektir. Topraktaki nemi ölçmüş, çevresindeki sesleri dinlemiş, emdiği kimyasalları analiz etmiş, manyetik alanları tespit etmiş, diğer bitkilerle konuşmuş, mantarlardan haber almış, karınca yuvalarından kaçınmış, solucanlardan destek almış ve her bir çatalda tek tek kararlar vermiş. Topraktan elimizin ufak bir hareketiyle söküp aldığımız semizotunun köküne bakarken kısacık ömrüne sığdırdığı yüzlerce değerlendirmeyi, hatırayı ve kararı görüyoruz. Muazzam değil mi? Bunu bir de 4000 yaşındaki bir porsuk ağacı için düşünsenize!

Yaklaşık 41 asırlık porsuk ağacı, Zonguldak.

Geçen gün okuduğum bir çocuk kitabı geldi aklıma. Denizanaları düşünemez, çünkü beyinleri yok diyordu. Sanırım benzer bir körlük. İnsan anatomisinden yola çıkıyor, çok kısıtlı kavramlarla ve çok dar bir merhamet/empati dairesi içinde hareket ediyoruz. Oysa düşünmenin, duymanın, anlamanın, karar vermenin insan olmayan hâlleri hakikaten muazzam bir çeşitlilik içeriyor.

Peki bu anlattıkların hayvan hakları mücadelesi yahut doğanın korunması ile ilgili bize ne anlatıyor? Radikal bir şiddetsizlik mi mesela bunun sonucu?

 Bahsettiğin radikal şiddetsizlik hiçbir canlının hayatına bilerek son vermemek ise bu bizim için de intihar demek. Üstelik kendi hayatından vazgeçmek de bir yaşamı sonlandırmak olduğuna göre buna şiddetsizlik denebilir mi tartışılır. Ben ulaşacağımız bir tek nokta, mükemmel bir hedef olmadığını düşünüyorum. Ucunda ne olacağını peşinen öngöremeyeceğimiz yeni bir süreç başlatmak zorundayız. Birlikte yaşama ahlakını tesis etmeye çalışacağımız bir süreç bu. Nasıl insanlar arasındaki ilişkileri sınırlandıran bir hukukumuz varsa diğer canlılarla da bir hukukumuz olmalı. Burada hukuktan kastım yasalar değil; birbirimizde olan haklarımız. Hani bana çok hakkı geçti gibi, üstümde çok hakkı var gibi. Bitkilerin üzerimizde hakları var. Bunun karşılığını nasıl vereceğimizi bulmak için de gitmemiz gereken çok yol var. Başlangıç noktamız hayret, hayranlık ve huşu olmalı gibi geliyor bana. Ve tevazu. Karşımızdaki canlıların meziyetlerini, yapabildiklerini, varlıklarının anlamını, onları o noktaya getiren süreçleri hemen hemen hiç bilmediğimizi ve bilmeye ömrümüzün yetmeyeceğini teslim ederek yola çıkabiliriz. Kendimizi altın standardı gibi görmekten vazgeçebiliriz. Ve faydacılığı tek perspektifimiz olmaktan çıkarabiliriz. “Benim ne işime yaradığını bilmiyorum, ama şu mantar huş ağaçlarının yanında yaşadığına göre onlarla bir ilişkisi olmalı” diye düşünebilmeliyiz en basitinden. O bağları koparmamaya özen gösterebiliriz. Tarım dediğimiz tümüyle tersini yapıyor. Şu anda bitkilerle kurduğumuz ilişkinin sömürgecilerin yerli halklarla ve köleleştirdikleri insanlarla kurdukları ilişkilere ne kadar benzediğine ayılsak ve bir dursak keşke…. Henüz gidebileceğimiz yolları bilmiyoruz zira aramaya, düşünmeye bile başlamadık. Ama bir şeyi biliyoruz: Şu gittiğimiz yol, yol değil.

Bu titrek kavak kolonisinde üst kısımlar 100 yıllık. Ama kökler 80 bin yıldır orada, sürekli yeni gövdelere can veriyor. Utah-  ABD.

Sözlerini, bambaşka prensiplere dayanan, ama püriten olmayan bir yaşama etiği olarak anlıyorum.  Yani ölümün/öldürmenin kabul gördüğü; ama sınırlarının  yeniden müzakere edildiği daha mütevazı bir insanlık.  Seçilmiş birkaç türle sınırlı şiddetsizlik talebinden daha farklı o anlamda.

Peki ama yine de o seçilmiş hayvanların bir kısmı endüstriyel hayvancılığın içinde yer alıyor, tarifsiz bir şiddete maruz kalıyor. Oradaki şiddete kesin şekilde dur demeyelim mi?

Diyelim. Endüstriyel hayvancılığa dur demek için pek çok sebep var. Endüstriyel mono-kültür tarıma da aynı saiklerle karşı çıkmalıyız. Hele de söz konusu olan ekmeğimize süreceğimiz çikolatanın kıvamı için yağmur ormanlarını katletmek, asırlardır yaşayan ağaçlardan tuvalet kağıdı yapmaksa…

Anlıyorum. Peki, çok teşekkürler vakit ayırdığın için.

Okuma Önerileri

Peter Wohlleben: Ağaçların Gizli Yaşamı, Tema

Daniel Chamovitz: Bitkilerin Bildikleri, Metis

Stefano Mancuso, Allesandra Viola: Bitki Zekası, Yeni İnsan.

Monica Gagliano: Thus Spoke the Plant ve diğer tüm kitapları

Suzanne Simard: https://www.ted.com/talks/suzanne_simard_how_trees_talk_to_each_other?language=tr

(*) Hilâl Alkan, sosyolog. Berlin’de yaşıyor. Bu ara en çok bitkilerle ilgili okuyor, düşünüyor ve onları seyrediyor.

(Yeşil Gazete)

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuManşet

[Botanitopya] Bitki zekası ve ağaçların gizli dili – Benan Kapucu

Açık Radyo’da her Pazar 10:30 – 11:00 saatleri arasında yayınlanan Botanitopya‘yı hazırlayıp sunan Benan Kapucu, 2019 itibarı ile programda daha önce yer verdiği konuları Yeşil Gazete okurları için de paylaşıyor. 

“Bitkiler âleminin tuhaf ve muhteşem dünyasını belgeleyen botanik sanatına dair her şeyin konuşulacağı bir program” şiarı ile Açık Radyo’da yer alan programın podcastlerine bu bağlantı üzerinden ulaşabilirsiniz.

***

Ben oldum olası ağaçları çok severim. Onların “hisseden” varlıklar olduğunu, “bilgi alışverişi” yapabildiklerini ve çevrelerinin “farkında” olduklarını düşünürüm. Ormandaki ağaçların kendi aralarında gizli bir dili olduğuna inanırım. Bitkilerin zeki ve sosyal varlıklar olduğunu, zorluklara karşı strateji geliştirerek evrim basamaklarını başarıyla geçtiğini söyleyen birçok araştırma var. Onlar da bu duygumu, düşüncemi destekliyor elbette.

Peki, bitkiler akıllı canlılar mı gerçekten? Sorun çözebilir ya da çevreleriyle yani diğer bitkilerle, böceklerle ya da daha gelişmiş hayvanlarla iletişim kurabilir mi? Yoksa pasif ve hissedemeyen, mekanik ve rastlantısal hareket eden organizmalar mı sadece? Bu soruların kökeni, farklı düşünce okullarında, bitkilerin ruha sahip olduğunu söyleyen ya da tersini savunan filozofların tartıştığı Antik Yunan’a dek uzanıyor. Bitkilerin akıllı ve duyarlı organizmalar olduğu ve görünenden çok daha karmaşık becerilere sahip oldukları fikri, Demokritus’tan Platon’a, Linne’den Darwin’e birçok filozof ve bilim insanı tarafından da benimsenmiş.

Floransa’daki Uluslararası Bitki Nörobiyolojisi Laboratuvarı Direktörü Stefano Mancuso, zekâyı problem çözebilme yetisi olarak tarif ediyor ve bitkilerin karşılaştıkları problemleri çözmekte inanılmaz derecede usta olduklarını söylüyor. Ona göre varlıklarını sürdürmeye dair her tür problemi ustaca çözebiliyor; kendi aralarında bilgi alışverişi yapabiliyor; köklerinden en tepesindeki yaprağa kadar her türlü bilgiyi aktarabiliyor. Evet, bir beyinleri yok ama dış kaynaklı streslere karşılık verme yetenekleri var ve -bir bitki için bu kelimeyi kullanmak tuhaf gibi görünebilir ama- ne olduklarının ve çevrelerinin “farkındalar”.

Bitki Zekası

Mancuso, Alessandra Viola ile birlikte yazdıkları “Bitki Zekâsı” isimli kitapta ayrıca, köklerin besin kaynağına doğru yönlenmesinin de bitki zekâsına örnek olarak verilebileceğini savunuyor. Kitabın Türkçe baskısı, Almıla Çiftçi çevirisiyle Yeni İnsan Yayınevi tarafından yayımlanmış.

Mancuso, sağlam, ölçülebilir bilimsel bilgilere dayanarak bitkilerin gelişmiş organizmalar olduklarını ilk kez ileri süren ismin Charles Darwin olduğunu söylüyor. Darwin’in bakış açısıyla şu anda dünya üzerinde yaşayan tüm canlılar kendi evrimsel halkalarının en sonundalar. Bu, evrimsel süreç boyunca uyum sağlamada olağanüstü bir kapasite göstermiş oldukları anlamına geliyor. Darwin, bitkilerin son derece gelişmiş ve karmaşık canlılar olduğunu çok iyi biliyordu ama yaşadığı zamanın koşullarında daha temkinli bir dil kullanmak zorundaydı.

Bugün, Darwin’den neredeyse bir buçuk yüzyıl sonra, yapılan birçok çalışma üst düzey bitkilerin gerçekten de zeki olduğunu, çevrelerinden sinyaller alabilen, bilgiyi işleyen ve kendi hayatta kalışlarına uyarlanan çözümler planlama becerisinde olduğunu söylüyor.

Bitkilerin zekâya sahip olduğunu savunanlar arasında olan, Edinburgh Üniversitesi profesörlerinden Anthony Trewavas da bitkilerde sinyallere dayanan bir iletişim ağı olduğunu dile getirmekte.

Ağaçların Gizli Yaşamı

Almanya’da Der Spiegel’in çok satanlar listesinde haftalarca kalan Ağaçların Gizli Yaşamı kitabı da benzer bir tez üzerine kurulu. Yazarı Peter Wohlleben, bu kitapta ağaçların aralarında sosyal bir ağ oluşturduğunu gayet ikna edici bir biçimde anlatıyor. Türkçe baskısı, Kitap Yurdu Yayınlarından Ali Sinan Çulhaoğlu’nun çevirisiyle çıkmış. Peter Wohlleben, tamamen doğa dostu yöntemler kullanarak Almanya’daki Hümmel köyünde ona tahsis edilen ormanlık alanı yöneten bir orman mühendisi. Gönül verdiği bu ormanla ve ağaçlarla ilgili gözlemlerinden yola çıkarak yazmış bu etkileyici kitabı. Ağaçların da tipik insan davranışları sergilediğini, ebeveynlerin yavrularıyla iletişim kurduklarını, büyümelerine destek olduğunu hatta ağaçların birbirini yaklaşan tehlikelere karşı uyardığını aralarındaki hasta veya acı çeken bireylerle gıdalarını paylaştığını çok akıcı hatta duygusal bir dille anlatıyor. Ormandaki ağaçlar, koku kullanarak kendini ifade eder ve birbirleriyle anlaşırlarmış örneğin. Kayın, ladin ve meşe ağaçlarının kökleri örneğin, başlarına bela geldiğinde bu bilgiyi ağacın tamamına iletir ve bu da yaprakların koku bileşenleri salgılamasını tetiklermiş.

New Hampshire’daki Dartmouth College’dan I. T. Baldwin ve J. C. Schultz, 1980’li yılların başında bu fenomene şu gözlemle açıklık getirmiş: Bir kavağın, akağacın ya da meşenin yapraklarının bir kısmını yok ettiğinizde, ağacın geri kalan kısmı, otobur hayvanların yiyemeyeceği maddeler, özellikle de tanen salgılıyor. Kısacası, ağaç fazla tüketilirse, kendini yenemez hale getiriyor. Bu durum komşu ağaçlarda da görülüyor. Bu, bitkilerin tehlike sinyali gönderdiği anlamına geliyor. Bu tehlike sinyali de kökler vasıtasıyla değil, bir çeşit gazlı hormon olan etilen salgılamalarıyla gönderiliyor. Tabii bu iletişim, sadece uçucu kimyasallar yoluyla olmuyor. Bazı bilim insanları, bitkilerin birbirleri arasında elektrik sinyali ve titreşim gönderdiklerini de gözlemlediklerini de söylüyor.

Ağaçların sesle iletişim kurduğunu savunan, Batı Avustralya Üniversitesinden Monica Galliano ve ekibi köklerin çıkardığı 220 hertz frekansında sesi ölçmeyi başarmışlar. Çıtırdayan kökler ille de bir şey anlamına gelmiyor ama ilginç olan deneyde yer almayan fide köklerinin buna tepki vererek, uçlarını sesin geldiği yöne çevirmiş olması. Ses dalgalarıyla iletişim kurabiliyor oldukları fikri, ağaçları daha yakından tanımamız için de bir fırsat olabilir. Kayınların, meşelerin, çamların keyiflerinin yerinde olup olmadığını veya neye ihtiyaçları olduğunu duyabiliriz. Ama ne yazık ki araştırmacılar henüz yolun başında. Ama bir daha ki sefere ormanda yürüyüşe çıktığınızda hafif bir çıtırtı duyarsanız dikkat edin, zira duyduğunuz ses rüzgarın sesi olmayabilir.

Kitapta, en ilginç bilgilerden biri ağaçların sosyal varlıklar olduğuna dair… Aralarından biri zor durumda olduğunda, güçsüz düştüğünde diğer ağaçlar doğal denge için onu güçlendirme yoluna gidermiş. Doğanın seçilim yasasında “güçlü olan yaşar” kuralının aksine, zayıf üyelerini kaybetmek ormanın “işine gelmiyor”. Farklı türden ağaçlar ışık ve su gibi yerel kaynaklar için mücadele edermiş ama türdeş ağaçlar için durum farklıymış. Kayın ağaçları arkadaş olabilir, hatta birbirini beslerlermiş.

Ağaçlar öylesine senkronize davranırlarmış ki, ormanın farklı noktalarında bulundukları ortamın koşulları büyüme şartları açısından aynı değerde olmasa da “eşit başarılar göstermeleri için” zayıf ve güçlü taraflarını kendi aralarında eşitlerlermiş. İnce veya kalın, aynı cinsten her ağaç, ışık sayesinde aşağı yukarı eşit miktarda şeker üretir. Bu dengeleme yer altında, köklerde olur. Canlı bir alışveriş sürer: Şekeri fazla olan şeker verir, fakir olan destek alır. Bu biraz da toplumdaki herhangi bir bireyin diğerlerinden çok geride kalmamasını sağlayan sosyal yardım sistemlerine benziyor. Ormanın sistemine göre bir ağaç, ancak kendini çevreleyen orman kadar güçlüdür.

Ve aşk…

Ve aşk… Ağaçlar üreyişlerini en az bir yıl önceden planlamaya başlıyormuş. Ağaç aşkının her bahar olup olmaması türlere bağlı. Çam ağaçları tohumlarını yılda en az bir kez yolculuğa gönderirken, yaprak döken ağaçlar tamamen farklı bir strateji izleyip çiçek açmadan önce kendi aralarında anlaşırmış. Aynı anda çiçek açmayı tercih ederlermiş ki pek çok ferdin genleri iyice karışabilsin. Her tür kendi içinde yüksek oranda genetik çeşitlilik barındırdığı için ağaçlar da bugüne dek ayakta kalabiliyor. Ladin gibi bazı türlerin erkek ve dişi çiçeklerinin birkaç gün arayla açılmasının nedeniyse, dişi çiçekleri başka hemcinsinin yabancı poleniyle tozlaşmasına fırsat vermek. Bu da son derece stratejik…

İlginç ama tozlaşma için ladin gibi rüzgara değil de böceklere güvenen kuş kirazında durum biraz değişiyor. Kuş kirazları aynı anda çiçeklenme içinde erkek ve dişi organları üretiyor. Polenlerini arıların taşıdığı az sayıda gerçek orman ağacı türlerinden biri. Arılar ağacın tacının tümünü dolanırken kaçınılmaz olarak ağacın kendi polenlerini de yayıyor. Ancak kuş kirazı kardeşler arası çiftleşme tehlikesinin yaklaştığını sezerek bunu engelliyor. Şöyle ki, bir erkek polenin hortumları dişi polenin organına konduğunda, içeri girip yumurta hücresi yönünde büyümeden önce bir kontrol yapıyor. Polen kendisininkiyle aynı çıkarsa hortumları bloke ediyor ve kurutuyor. Kuş kirazının benim, senin ayrımını nasıl yaptığı bugüne dek anlaşılamamış. Hatta biraz ileri giderek ağacın onları “hissettiğini” de söyleyebiliriz. Çiftleşmenin ağaçlar için ne türden bir eylem olduğu şimdilik bir muamma.

Ağaçlar öğrenebilir mi?

Ağaçların büyümeyi ağırdan aldığını biliyoruz… Wohlleben genç ağaçların büyüme hızının ebeveynleri tarafından kontrol edildiğini yazıyor. Genç kayınlar her mevsim rahatlıkla 45 santim uzayabilecek bir yapıda ama, ormanda kendi anneleri bu hızlı büyümeyi onaylamıyor ve yavrularını devasa taçlarıyla gölgeliyor. Tüm yetişkin ağaçların taçları birleşerek ormanın zemini üzerinde kalın bir örtü oluşturuyor. Bu örtü güneş ışığının yalnızca yüzde üçünün zemine, dolayısıyla yavruların yapraklarına ulaşmasına veriyor. Aslında yavruların iyiliğine yarayan pedagojik bir yöntem… Peki bu ebeveynler yavrularının en hızlı biçimde bağımsız olmasını istemez mi? Bilim insanlarının da söylediği gibi ağır büyümek, bir ağacın ileriki yaşlarını görebilmesi için şartmış. Ağır büyüme hücrelerinin hava barındırmayacak şekilde küçük kalmasını, fırtınalara karşı daha esnek bir yapıya sahip olmasını ve mantarlara karşı daha dirençli olmasını sağlıyor. Ağaçların bu bebeklik dönemi, sıra kendilerine gelinceye dek bazen 200 yıl bile sürebiliyor. Gün gelip de anne ağaç ömrünün sonuna ulaştığında, onun yere düşüp de açtığı aralıktan diledikleri kadar fotosentez yapmaya başlayabilirler. Metabolizmaları da değişim geçirmek zorunda kalır. Ağaçlar parlak ışığa dayanıklı ve onu kullanabilecek daha sağlam yapraklar ve iğneler oluşturur ve üç yıl sonra dümdüz yukarı doğru uzar. Kafalarına göre sağa sola yatan ve yukarı uzamak yerine oyalanan özgür ruhların ise şansları yoktur kendilerini bir kez daha gölgelerin içinde bulur. Tüm engelleri aşarak güzelce büyümeye, uzamaya devam eden genç ağaçlar yirmi sene geçmeden bir sabır testine daha tutulur. Merhum annenin komşuları da bu arada onun geride bıraktığı boşluğa dallarını uzatmaya başlamıştır. Genç kayınlar ve çamlar bir kez daha bu iri kıyım komşulardan birinin havlu atmasını bekleyecektir.

Peki ağaçlar öğrenebilir mi? Öğreniyorlarsa bu bilgiyi nerede depolar? Ne de olsa ağaçların veri tabanı olarak işlev görecek ve işlem yürütecek bir beyinleri yok. Bu bütün bitkiler için geçerli ama bazı bilim insanları bu konuya şüpheyle yaklaşıyor. Tabii bu noktada sahneye Avustralyalı bilim insanı Doktor Monica Galiano çıkıyor. Galiano tropik yarı çalı olarak bilinen mimozalarla ilgili bir çalışma yapar. Su damlalarının tek tek ve düzenli aralıklarla bitkinin yapraklarına düştüğü bir deney yapar. İlk başta ürkek yapraklar derhal kapanır ama bir süre sonra su damlalarından zarar gelmeyeceğini öğrenirler ve yapraklar aldırmadan açık kalırlar. Galiano için şaşırtıcı olan bitkilerin bunu haftalarca sonra bile hatırlamış olmaları.

Araştırmalar, ağaçta beynin muadilinin kökler olduğunu söylüyor. Darwin, 1880 yılında yazdığı Bitkilerin Hareket Gücü adlı eserinde her bitkinin kendi programlama merkezi ile donatılmış binlerce kök ucuna sahip olduğunu yazmış. Yeni araştırmalar, ağacın hassas kök şebekesinin sürprizlerle dolu olduğunu gösteriyor.

Şimdiye kadar ağaçtaki tüm aktivitelerin kimya ile ilgili olduğu düşünülüyordu. Bizim de pek çok işlevimiz kimyasal elçiler tarafından düzenleniyor, bunda şaşılacak bir şey yok. Ama ya beyin? Nörolojik süreçler, yani kimyasal mesajların yanı sıra elektriksel akımlar da var mı? Bonn Üniversitesi Hücresel ve Moleküler Botanik Enstitüsü’nden Frantisek Baluska çalışma arkadaşlarıyla beraber kök uçlarında hayvanlardaki gibi beyin benzeri yapılar bulunabileceği fikrini savunuyor. Araştırmacılar, davranışlarda değişime sebep olan elektriksel sinyalleri ölçmüşler. Örneğin bir ağacın kökü, zehirli maddelere, delinmez taşlara ya da çok nemli toprağa rastlarsa durumu analiz ediyor ve büyüyen kökü kritik bölgelerin etrafından dolandırıyor. Bitki araştırmacılarının birçoğu bu çeşit davranışların akıl, hafıza becerisi ve duygu için bir veri havuzuna işaret ettiği konusunda şüpheci şimdilik.

Ancak bitkilerin evrimsel süreçlerinde, farklı iklim koşullarına ya da çevresel etkilere karşı geliştirdikleri çoğalma, korunma, beslenme gibi adapte olma becerileri, onlarda zekâ olduğunu düşünmemize neden oluyor. Bitkinin daha iyi suya, topraktaki minerallere ve güneş ışığına ulaşmak için gösterdiği esnek davranış biçimleri, birçok araştırmacının ortaya koyduğu bitkilerin de zekâya sahip olduğu tezini güçlü bir şekilde destekliyor.

Zekâ, hayatta kalmanın temel koşuluysa, biraz daha ileri giderek bitkilerin bizden daha zeki olduğunu bile düşünebiliriz. Milyonlarca yıldır geçirdikleri evrimleşme süreci sayesinde bugün bizden katbekat uzun yaşayabiliyorlar, öyle değil mi? 5 bin yaşını geçmiş ağaçlar var dünya üzerinde… Evrimleşirken, yavaşlamayı, hareketsiz olmayı “seçmiş” olmaları, bölünebilir parçalardan oluşmaları, koloniler halinde ortaklaşa bir yaşam sürüyor olmaları gerçekten çok değerli değil mi? Evrimsel süreçte problemleri çözerek hayatta kalmak bir zekâ belirtisi ise ormanda karşımıza çıkan kadim bir ağaçla kendimizi kıyaslayalım lütfen.

Ağaçlar biz olmadan da gayet iyi yaşayabilirler. Ancak onlar olmadan bizim neslimizin çabucak tükeneceği ortada. Türkçe’de ve başka pek çok dilde en aza indirgenmiş bir yaşam durumunu anlatmak için “ot gibi yaşamak” ya da “bitkisel hayat” deyimleri kullanıyoruz. Eğer bitkiler konuşabilseydi, belki de soracakları ilk soru bu olurdu: “Kime göre ot gibi?”

.

1 – Bereket sembolü pirincin hikayesi

.

.

Benan Kapucu

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKitapManşet

Son dönemin Yeşil Kitapları

Ağaçların Gizli Yaşamı

“Ağaçların acıyı hissedebildiğini, hafızaları olduğunu ve ebeveyn ağaçların çocuklarıyla birlikte yaşadığını öğrendiğinizde, artık onları sanki sıradan bir işmiş gibi devasa makinelerle kesip hayatlarını altüst edemiyorsunuz.”

-Peter Wohlleben-

Ağaç sosyal bir varlık mıdır? Almanya’da Der Spiegel’in çok satan kitaplar listesinin zirvesinden iki yıl boyunca inmeyip satış rekorları kıran, yayımlandığı birçok ülkede aynı ilgiyi gören bu kitaba bakılırsa sorunun

yanıtı evet. Mesleğine tutkuyla bağlı olan ormancı yazar Peter Wohlleben ağaçların aralarında bir sosyal ağ oluşturduğunu kitabında gayet ikna edici biçimde izah ediyor.

Bu alanda yapılmış bilimsel araştırmalar ve kendisinin yıllara dayanan gözlemlerinden yola çıkan Wohlleben’e göre ağaçlar da tipik insan davranışları sergiliyor. Ağaç ebeveynler birlikte yaşadıkları yavrularıyla iletişim kuruyor ve onların büyümelerine destek oluyor. Bunlar yetmezmiş gibi ağaçlar birbirini yaklaşan tehlikelere karşı uyarıyor ve aralarındaki hasta veya acı çeken bireylerle gıdalarını paylaşıyor. Bu kitabı okuduktan sonra, ağaçlara ve ormanlara çok daha farklı bir gözle bakacaksınız… 

Ağaçların Gizli Yaşamı

Peter Wohlleben

Çeviren: Ali Sinan Çulhaoğlu

Kitap Kurdu

2018

 ***

Arka Bahçe Etkinlikleri

 

Solucanlar farklı yiyeceklerin kokusunu alabilir mi? Çok güçlü bir böcek ne kadar ağırlık kaldırabilir? Cırcır böcekleri yalnızken mi, yoksa arkadaşlarıyla beraberken mi daha mutludur? Bir örümceğe dokunabilir misin? Peki, ona evcil hayvan olarak bakabilir misin?

En Kirli, En Harika, En Börtü Böcekli 100 Bahçe Etkinliği, sana bu soruların ve daha fazlasının yanıtını nasıl bulacağını öğretecek ve bunu yaparken çok eğleneceksin! Büyük şehir müzelerini, sıkıcı kitapları ve bilgisayarınızda ya da tabletinizdeki bilim oyunlarını unut! Bu kitapla bahçeniz senin için yeni bir müze, yetişkinler de tek yardımcın olacak. Böcekleri, sürüngenleri, kuşları ve bitkileri daha yakından ve kişisel olarak tanıyacak, onların uzmanı olacaksın. Harika, değil mi?

Colleen Kessler; yaparak öğrenme, deney, bilim ve yaratıcılık konusunda çocukların tutkularını harekete geçirecek etkili ve benzersiz yöntemleri paylaşmayı amaç edinmiş bir öğretmen ve annedir. Bunların hepsi ve daha fazlası kitabın içinde: böcekleri yakalarken çok eğleneceksin ve okulunda sana yardımcı olacak önemli bilimsel bilgilerle eleştirel düşünme becerileri kazandığını gören ebeveynlerin buna çok sevinecek.

Dışarıda keşfedilmeyi bekleyen kocaman bir dünya var… Bu kitabı yanına al, keşfe çık ve dışarıda harika zaman geçir.

Arka Bahçe Etkinlikleri

Colleen Kessler

Çeviren: Sezgin Sarı

Yeni İnsan Yayınevi

2018

***

Çanakkale Temiz Hava Eylem Planı Özet ve Değerlendirmesi

 

Hava Kalitesi Değerlendirme ve Yönetimi Yönetmeliği uyarınca yayınlanan genelge ve çevre kurulu kararları sonrasında Nisan 2014’te kurulan bir komisyon tarafından hazırlanan Çanakkale İli Temiz Hava Eylem Planı, nihayet 25 Aralık 2017’de Çanakkale İl Çevre Şehircilik Müdürlüğü tarafından kamuoyuyla paylaşıldı. Ekoloji Kolektifinden Avukat Hülya Yıldırım, hazırlanan planı inceledi ve özellikle kömür kullanımıyla ilgili plandaki eksiklikleri değerlendirdi.

Çanakkale kent merkezi ve Çan ilçesini kapsayan raporda, konutlarda kullanımına izin verilmeyecek, TKİ Kömür İşletmeleri açık ocak işletmeciliğiyle çıkartılan kömürün 18 Mart Çan Termik Santralında kullanımına ilişkin bir düzenleme yapılmadığı, santral bacasından gerçekleşen standartların üzerindeki kükürtdioksit salımına yönelik herhangi bir faaliyet durdurma önlemine rastlanmadığı, kükürt tutucu (desülfirizasyon) sisteminin öncelikli önlemler arasında sayılmadığı ve uygulamaya 2019’da geçirileceği ve planın sağlık etki değerlendirmesi olmaksızın hazırldığı, Avukat Hülya Yıldırım’ın ilk belirlemeleri arasında yer aldı.

Çanakkale Temiz Hava Eylem Planı Özet ve Değerlendirmesi

Hülya Yıldırım

Ekoloji Kolektifi

2018

Yayına ulaşmak için tklynz

 

 

Derleyen: Barış Gençer Baykan

Kategori: Hafta Sonu