Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Azaltım veya uyum

Bunu söylediğimde çoğunuz “yok canım” deseniz de bugüne kadar iklim değişikliği ile mücadele dediğimiz zaman çoğunuzun aklına öncelikle ve sadece sera gazı salımlarını azaltmak geliyordu. Küresel ısınma jargonunda buna azaltım diyoruz. Aklımızın genel olarak bu yönde şartlanmış olmasının da iki temel sebebi var:

Öncelikle iklim krizine karşı yaptığımız çalışmalar çoğunlukla Batı Avrupa kültürüne ve örgütlenmesine dayanıyor. Bu bölgede iklim krizi ile ilgili öncelik, salımları azaltmak ya da en azından azaltırmış gibi görünmek olduğundan bizler de bunu kendimize öncelik olarak aldık. Batı Avrupa’nın bu tarzının ardında, bölgenin çoğunun küresel ısınmanın büyük gazabından diğer yerler kadar etkilenmeyeceği gerçeği yatıyor. Oysa ülkemiz iklim krizinden en kötü etkilenecek bölgelerden birinin merkezinde yer alıyor. Bu, azaltımı bir kenara koyup başımıza gelecek belalara karşı önlem alalım anlamına gelmiyor. Alınabilecek önlemlerin önemli bir kısmı hem azaltıma hem de uyuma yardımcı olabilecek önlemler. Ülkemiz gene de bu yolda ciddi adımlar atmadan yürümeye devam ediyor.

Kafamızın öncelikli olarak azaltım yönünde çalışmasının bir diğer nedeni de daha felaketlerin boyutunu fazla görmemiş olmamız. Gördüğümüzde de önlem almak için epey geç kalınmış olacak. Aynı gelmekte olan İstanbul Depremi gibi.

Artık yavaş yavaş hem iklim felaketleri kapımızı çalmaya başlıyor hem de devletimiz küresel ısınmaya uyum sağlamamız gerektiğine inanmaya başladı. Bu nedenle de azaltım ile uyumun farkını, neyin azaltım neyin uyum olduğunu ve belki daha da önemlisi, alacağımız uyum tedbirlerinin nasıl azaltıma da fayda sağlayabileceğini daha iyi anlamamız gerekiyor.

İklim krizine nasıl uyum sağlayacağız?  

Azaltımı tarif etmemize gerek yok. Atmosferdeki sera gazı miktarını ya da bizim atmosfere saldığımız sera gazlarını azaltmaya verdiğimiz isim. Bunun için de neler yapabileceğimiz az çok belirli. Başta karbondioksit olmak üzere sera gazlarını atmosfere yayan tüm aktivitelere son ver ve bol ağaç dik. Ama uyum daha karışık bir kavram. Bu kavramı daha iyi algılayabilmek içinse iklim değişikliğinin getireceği etkileri iyi analiz etmiş olmak gerekiyor. Diyelim sağlık sistemimizi iklim kriziyle başımıza gelecek belalara uyduracağız. Bu konuda başımıza bela açabilecek olaylardan biri sıcak dalgaları. Sıcak dalgaları sırasında rahatsızlanacak kişiler olacaktır. Bunlar hastanelere geldiği zaman en başta hastanelerin serin tutulması gereklidir. Bu, şehir şebekesinde kesinti olmamasına bağlıdır. Hastanelerin jeneratörleri olsa bile kesintilerin uzun sürmesi durumunda sorun yaşanabilir. Bu bakımdan hastanelerin çatısına güneş panelleri koyarak enerji güvenliğini kısmen de olsa sağlamak bir uyum projesidir. Ancak, bu güneş panelleri aynı zamanda elektriğin olduğu günlerde de hastaneye yenilenebilir ve temiz enerji sağladığından bir azaltım eylemi olarak da kabul edilebilir.

Tarımda kuraklık arttıkça veya yağış rejimlerinde değişiklik oldukça, toprağı ve toprağın nemini korumak daha fazla önem taşır. Bunu yapabilmenin en önemli yollarından biri de toprağın organik madde miktarını yüksek tutmaktır. Geleneksel tarım yöntemlerimizden olan tarlaları sürmek bu organik maddenin kaybına neden olduğundan toprağı sürmeden tarım yapmak ve onarıcı tarım yöntemleri önemli uyum önlemlerinin başında yer alır. Ama bu durumda toprağın içindeki karbondioksitin de toprakta kalmasını sağladığımızdan bu bir azaltım yöntemi olarak da kabul edilebilir. Bunun yanında çiftçilerin kuraklık dönemlerinde daha fazla ürün alabilmelerine imkan tanıyan daha az su gerektiren tohumların kullanılması tamamen bir uyum çözümüdür.

Belediyelerin çöpleri ayrıştırmasına yönelik projeler azaltım çözümleridir, uyumla bir alakası normalde bulunmaz. Ancak çöpleri ayrıştırdıktan sonra çıkan maddelerden özellikle yazın iç mekanları serin tutacak yapı çözümleri üretmek (pet şişeleri olduğu gibi kullanarak mümkün) bir uyum çözümüdür. Bu çözümler aynı zamanda daha az klima kullanımına yol açacağı için azaltım çözümü olarak da görülebilir.

2003 yılında Paris’teki sıcak dalgası sırasında yaşanan ölüm olayları sonrasında mahallelerde özellikle etkilenebilecek yaşlıların kontrol edilebilmesine yönelik çözümler oluşturuldu. Daha sonra görülen sıcak dalgalarında da benzer felaketler yaşanmadı. Bizim kültürümüzde yaşlılarımız bizlerden çok uzakta değiller, ama gene de gelecek yıllarda bu tür felaketler görüldüğünde sistemli bir şekilde, zarar görebilecek kişileri kontrol eden bir yerel eylem planı hazırlanması, hiçbir azaltım etkisi bulunmayan kuvvetli bir uyum stratejisidir. Bu stratejinin sadece iklim krizinden değil karşılaşabileceğimiz deprem gibi diğer felaketlerde de kullanılması mümkündür.

Sonuç olarak artık uyumun ne olduğunu düşünmemiz gereken bir döneme girdik ya da giriyoruz. İklim krizinin yaratacağı değişiklikleri uzun süredir anlatıyoruz. Artık toplum olarak bu felaketler karşımıza çıktığında nasıl önlemler almamız gerektiğini ya da belki de çıkmadan önce kendimizi nasıl hazırlamamız gerektiğini düşünmemiz gerekiyor. Gönül bu uyum önlemlerine ihtiyaç kalmamasını istiyor ama mantığımız bu önlemleri şimdiden düşünmeyecek olursak o felaketlerle karşılaştığımızda çok geç olabileceğini söylüyor. 

Kategori: Hafta Sonu

İklim KriziManşetTarım-Gıda

Anadolu Meraları’ndan iklim krizine çare videosu: Toprağın hikayesi

Anadolu Meraları karbonun yeryüzündeki seyahatini, toprakla ilişkisini ve iklim krizine nasıl çare olabileceğini anlatan “İklim krizine çare: Toprağın hikayesi” isimli animasyonlu bir video yayınladı.

“İklim krizinin etkilerini ve bu gezegene ne kadar zarar verdiğimizi gördükçe umutsuzluğa kapıldığınız oluyor mu?” sorusunu soran ekip video boyunca çözümün toprakta ve onarıcı tarım yöntemlerinde olduğunu vurguluyor.

İlk etapta “The Soil Story” orijinal ismi ile Kiss The Ground ekibi tarafından üretilen ve açık kaynak olarak paylaşılan animasyon, oyuncu Metin Akdülger’in seslendirmesi ve Anadolu Meraları ekibinin katkıları ile Türkçeye uyarlandı.

 

Karbonun yolculuğu

Video boyunca bize karbonun gezegendeki yolculuğuna davet eden Anadolu Meraları, karbonun iklim krizine katkısı ve onarıcı tarımın nasıl bir dönüşüm sağlayacağına ilişkin şu bilgileri paylaşıyor:

Karbondioksit, atmosferdeki en yaygın sera gazı. Atmosfere salınan her fazla karbon küresel iklimimizi hızla değiştiriyor, hava koşullarını istikrarsızlaştırıyor ve ekosistemleri bozuyor.

Toprak işleme, kimyasal gübre ve pestisit uygulamaları, ormansızlaştırma, yoğun hayvancılık, aşırı otlatma gibi tarımdaki pek çok ana akım uygulama topraktaki karbonu atmosfere geri salarak iklim değişikliğine neden oluyor.

Toprak büyük bir karbon yutağı

Halbuki toprak, biyosferde okyanuslardan sonra en büyük ve en aç karbon yutağı. Toprak organik maddesinin yaklaşık yüzde 58’i karbondan oluşuyor. Toprak, atmosfer ve yeryüzündeki tüm biyokütleden iki kat daha fazla karbon tutabilir.

Onarıcı tarım yöntemleri uygulandığında tarımın kendisi bir çözüm haline gelebilir. Yani atmosferdeki milyarlarca ton karbonu toprağa bereket olarak gömebilir, besleyiciliği yüksek gıda üretebilir ve toprağı kuraklıklara dayanıklı hale getirebiliriz.

Kategori: İklim Krizi

Köşe YazılarıManşetTarım-Gıda

Onarıcı Tarım 103

“Kalabalık fonlama” kavramından apartarak “kalabalık-röportaj” deyiverdiğim bu yazma şeklini sevdim. Yazanla okuyan arasındaki bağı güçlendirmesinin yanı sıra, tezgaha konvansiyonel ürün getiren pazarcıdan çok, aldığı siparişleri teslime götüren onarıcı çiftçi gibi hissettiriyor insana. Çok güzel histir bu ikincisi, üretici yani satıcı ya da türetici yani alıcı tarafında bulunmanızı tavsiye ederim. Yaptığınız alışverişin bir para takasının ötesinde dünyanın geleceğini belirleyen bir proje olduğunu hissettirir. Dahası, anonimlerle dolu bu dünyada, sizin istekleriniz, eleştirileriniz ve talepleriniz doğrultusunda, bunlar düşünülerek üretilmiş bir şey vardır sonunda.

Cüzdanınızdaki paranın miktarıyla orantılı, “pazarın olası büyüklüğünden” bağımsız bir bireysinizdir. Elinizde tuttuğunuz gıda, esaslı bir diyalog sonucunda üretilmiştir. Sizi kitle olarak gören ama çok özelmişsiniz gibi konuşan konvansiyonel ve anonim olanın aksine, sizi birey olarak gören, “velinimetimizdir! Her zaman haklıdır!” yaltaklanmalarına girmeden eşit diyalog kuran bir samimidir.

Tüketici olarak ne yapmalı, nelere dikkat edilmeli? sorusundan devam edeyim o halde. Tüketici yerine “türetici” denir bizim camiada, yukarıda anlattığım saiklerle ve anlayışla. Türeticilere ilk aşamada üç temel ve basit önerim var:

A) Haftalık, aylık veya yıllık bazda, hangi gıdayı ne kadar tükettiğinizi hesaplayın.

Bu ilk başta çok zor gibi gelebilir, ama bir akşamınızı (ya da işten metrobüsle dönüş yolculuğunuzu mesela) son derece keyifle geçirmenizi sağlayacak kısacık bir zaman alır. Pratik anlamda üç şahane etkisi olur:

1) Beslenme tarzınız, (varsa) yapmak istediğiniz diyetler, yaklaşmak istediğiniz gıda gruplarıyla mevcut durumunuzu anlamınızı sağlar. Örneğin, ilginizi çeken paleo diyetine yaraşacak kadar işlenmemiş fındık-ceviz yemediğinizi, keto diyetine uygun olacak kadar proteine erişemediğinizi, keyifli bir akdeniz diyetine yakışacak ot çeşitliliği ve kaliteli zeytinyağına aslında sahip olmadığınızı fark ettirir. Daha doğrusu, bu düzlemde hayatınızın girdilerini hangi noktalarda iyileştirebileceğinizi.

2) Tükettiğiniz gıda kalemleri içinde haftalık alınması gerekenler olduğu gibi, aylık bazda alınması mümkün olanlar da var. Hatta bir yıl boyunca dayanabilen bir çok ürün çeşidi de var. Bunları tespit ettiğinizde, örneğin yılda ne kadar ceviz yediğinizi (ya da yemek istediğinizi) gördüğünüzde, şöyle bir mucize gerçekleşir: Onarıcı tarımla veya en azından temiz (ilaçsız, gübresiz) tarımla şahane ceviz üreten bir üretici bulmanız ve kendisinden yıllık tüketiminize denk gelen, misal 50 kg kabuklu cevizi alacaksınız. Arama, anlaşma, para gönderme, kargo vb. işlerle sadece bir kez uğraşarak. Üstelik bu son derece kaliteli cevizin, marketten ve hatta pazardan aldığınız “normal” cevizden bile daha ucuza geldiğini gözlemleyeceksiniz. “Onarıcı tarım ürünleri çok pahalı” yakınmasına karşı en temel eylemdir bu.

Üstüne, istediğiniz akşamlarda ailecek ya da arkadaşlarınızla oturup sohbet ederek beraber üretim yapabileceğiniz güzel bir uğraş.

Bu anlattığım “toptan alım” süreci, bir çok ürün için geçerli. Kötü zeytinyağından daha ucuza, üstün kaliteli zeytinyağına böyle ulaşabilirsiniz örneğin. İki kişi ve üstündeki bir çok haneye önereceğim gibi bir derin dondurucuya da sahipseniz, onarıcı tarımla üretilmiş besleyici gıdaya ulaşmak hem daha ucuz, hem de daha kolay hale gelecektir.

3) Onarıcı tarım yapan üreticilerin işini kolaylaştırmış olursunuz. En sevdikleri türetici sizsinizdir artık – ne istediğini bilen, maliyetleri azaltan şekilde “nadir ama büyük siparişlerle” hareket eden, bu keyifli ve radikal alışveriş örüntüleri sayesinde etraflarındaki insanları da türetici olmaya özendiren…

B) Onarıcı gıdanızı alacağınız kişi veya kuruma, gıdanın onarıcı etkisini somut olarak anlatmasını isteyin. Hangi ekolojik döngüyü nasıl iyileştirdiğini bir takım sayılarla açıklamasını rica edin. Bu verileri henüz paylaşamıyorsa, nedenini sorun.

Bu sorulara cevap almak Türkiye’de henüz pek mümkün değil. Ama olacak, bunu kendimden emin bir ses tonuyla söyleyebilirim. Türeticilerin böyle sorgulamalar yapması da en kritik etmenlerden biri.

C) Gıda alma süreçlerinizde etrafınızı da örgütleyin. Onarıcı tarım gibi henüz filizlenme aşamasında olan bir alanda, bir kaç kişinin, etrafındaki bir kaç kişiyi örgütlemesi bile büyük fark yaratıyor. Bunu, “türeticibaşı” modelini uyguladığımız SafiMera sayesinde doğrudan deneyimliyoruz. Var olmakla olamamak arasındaki fark, abartısız.

Örgütleme deyince de, son derece basit bir süreçten bahsediyorum: “Ben yapıyorum. Sen de dahil olsana?” sorusu. Devamı çok kolay gelen bir süreç bu. Bunun yanı sıra veya bununla birlikte, mevcut örgütlenmelere de dahil olabilirsiniz. Büyük şehirlerde kurulan gıda kooperatifleri ve gıda ağlarına bir ufak internet aramasıyla ulaşabilirsiniz. Bu ağlarda “onarıcı tarım” söyleminin odakta olduğunu varsayarak hareket etmeyin ama; her ağın söylemi, odağı ve önceliği farklı olabiliyor. “Sendikalaşmış çiftçi” olmayı başat şart olarak alan da var, “yakınlarda üretim yapan aile işletmesini” kriter alan da. Diğer bir deyişle, “doğru gıda” tanımı sanılan ve umulabileceği kadar müşterek değil.

Hükümetlerin ve kamu kurumlarının onarıcı tarıma bakışı nasıl?

Kısa cevap: Beş sene öncesine göre ilgi, müthiş arttı.

Bunda, beş sene öncesine kadar, onarıcı tarım konusunu odağına almış insan sayısının yedi haneyi geçmemiş olması da önemli bir etken. “Onarıcı tarım” kelime öbeğinin yerleşip literatüre girmesinden önce, bir kaç bin üyeli facebook grupları vardı sadece üç-dört yıl önce.

Dünyada devlet ve uluslararası kurumlar düzeyinde ABD, Avrupa ve Avustralya merkezli bir hareketlenmeden bahsedebiliriz. Avustralya’nın en büyük avantajı, çok geniş alanlara yayılan “ranch”lere (çok büyük ölçekli, düşük verimlilikli, sadece otlatma yapılan çiftlikler) sahip olması. Bu yüzden 100 çiftçi (rancher) bir yöntemi uygulamaya başladığında, toplamda 1 milyon hektar, yani 10.000 km2’lik bir tarım arazisinden bahsediyoruz. Bu da önce yerel, ardından da ulusal karar alıcıların gündemine girmek anlamına geliyor. Avustralya’da toprağın organik maddesini arttıran çiftçilere yönelik “karbon kredisi” uygulamasının mevzuata girme tarihi 2011. Yıllar içinde bunların yönetmelikleri, değişiklikler ve uygulama kılavuzları hazırlanmış. 10 senelik ölçüm aralıklarıyla, topraktaki organik maddeyi (yani karbonu) arttırdığını kanıtlayan çiftçilere Çevre Fonu üzerinden ödeme yapılacak.

ABD’de de benzer girişimler var. Ölçüm aralıklarının kısaltılması gerekiyor ama. Çünkü ilk resmi döngünün 10 yıl sonra tamamlanması demek, bu uygulamaların anaakıma tesirinin 20-30 yıl gibi süreçlere yayılması demek. Bu da mevcut iklim krizinde sahip olmadığımız bir zaman aralığı.

Avrupa Komisyonu’nda da, kamuoyunda artan farkındalığı takiben alt-kurullar kuruldu. Bunlar henüz yüksek sesle ilan edilen oluşumlar değil. Bendeniz bazı süreçlerine dahil olduğum için biliyorum, geldiği noktayı da yakından takip edemedim. Ancak kısa süre içerisinde bu konuda pilot projeler çıkacağına kesin gözüyle bakabiliriz.

Bütün bu örneklerin ortak noktasında çok önemli bir ders var: Önce çiftçiler uyguluyor, kamuoyu haberdar oluyor. Kamu kurumları ve hükümetler sonra dahil oluyor. Yönetişim süreçleri ne kadar etkin olursa olsun, dünyanın her yerinde bu böyle. Kurumlar toplumu, girişimcileri, oluşumları takip ediyor yani, tam tersi değil. Türkiye’de yerel tohumdan organik tarıma kadar bir çok süreçte de bunu gözlemledik.

Bunun iyi yanından bakıp, “Türkiye’de de yaygınlaşması için konuşun, bahsedin, anlatın. Devamı gelir” diyelim.

Türkiye’de ve dünyadaki örneklere nasıl ulaşırız?

Tüm onarıcı tarım uygulayıcılarının toplaştığı bir platform yok, olmaması da daha sağlıklı aslında. Öte yandan, bu örneklere ulaşmak da oldukça kolay. Dünyayı takip edebilmek için biraz ingilizce bilgisi gerekiyor ama hala, ne yazık ki. Diğer ve tamamlayıcı yol da, Türkiye’de onarıcı tarım hakkında konuşan, takip eden, paylaşan kişileri bulabildiğiniz her ortamdan takip etmek.

Şu kurumları, sosyal medya hesaplarını ve hatta e-bültenlerini takibe almanız işinizi kolaylaştıracaktır.

Türkiye: Türkiye Permakültür Araştırma Enstitüsü, Anadolu Meraları, #onarıcıtarım

Yurtdışı: Savory Enstitüsü, Regeneration International, #regenerativeagriculture

#onarıcıtarım , #bütüncülyönetim #regenerativeagriculture , #holisticmanagement , #permaculture , #keylinedesign gibi etiketleri sosyal medyada takip etmek bile oldukça fazla sayıda örneğe ulaşmanızı sağlayacaktır.

Şunu da akılda tutmakta fayda var: Uygulayıcıların büyük kısmı, henüz yaygın bir belgelendirme ve paylaşım süreçlerini yapamıyorlar. Bunun sebebi genelde zaman eksikliği veya görselleme, video montajlama gibi yan becerilerin eksikliği. Bunu hakkıyla yapan bir örnek olarak Ridgedale Permaculture takip edilebilir.

Onarıcı tarımı kimler, hangi örgütlenme şekilleriyle yapabilir?

Kısaca herkes ve her örgütlenme şekliyle yapılabilir, yapılıyor.

Büyük aile çiftliklerinden küçük işletmelere, kolektif ve ekoköyler yapılanmasından özelleşmiş şirketlere, müşterek meralarda havza (yani birden çok köyün ortak kullanımıyla) temelli yapılanmadan kabile ve aşiret yapılanmalarına kadar bir çok örneği var halihazırda.

Kabile ve aşiret yapılanmalarına güzel bir örnek de Kenya’da Masai halkı. Konuyu “dünyada artan ilgiyle” bağlaması için daha dünden (25 Eylül) bir haber: Apple, bu bölgede çalışan vakıflara, bütüncül planlı otlatmalı hayvancılık yaparak karbon gömmeleri için açıklanmaya bir tutarda bağış yapıyormuş.

Müşterek alanlardaki örneklerin sayıca az olduğunu da belirtmek gerekiyor. Bunun nedeni, dünyanın bir çok bölgesinde müşterekler üzerinde, yereldeki yararlanıcılar açısından son derece ciddi çatışmaların, boşvermişliğin, aidiyet kurmayıp umursamama halinin geçerli olması. Türkiye’deki meraların durumu çoğunlukla böyle. Hem ekolojik, hem de sosyal ve kültürel anlamda son derece yaratıcı ve “kutunun dışında” çözümler bulmak gerekiyor bu yüzden. Yine çok yeni ve önemli bir haber: Anadolu Meraları olarak, benzer alanlarda çalıştığımız güzide ve önemli bir kurumla işbirliği içinde, Türkiye’nin üç farklı bölgesinde toplam 660.000 hektar (6.600 km2) müşterek mera alanında büyük bir projeye geçtiğimiz hafta itibariyle başladık. Bu, Türkiye’de bu alanda bugüne dek yapılan açık ara en büyük proje olmasının yanı sıra, teknik içeriği ve modellemesi açısından küresel örnek potansiyeli taşıyor. Detaylarını üzerindeki gizlilik koşulları kaldırıldıkça paylaşacağız.

Bu soru için son olarak… Her ne örgütlenme modeliyle yapılırsa yapılsın, yapanların hem üretim süreçleriyle ilgili, hem de araziye uzun vadeli erişim anlamında tam aidiyet hissedebilmeleri çok önemli. “Hep beraber yapalım bir şekilde” şemalarının misal, orta vadede işlemediğini gözlemliyoruz. Gerektirdiği yaratıcılık ve özen, getirdiği heyecanla ilgili olsa gerek. Müthiş yardımlaşma ve ortak hareket etme örnekleri var, çok da işe yarıyorlar. Ama yardımlaşma ve “beraberlik”ten yuvarlanıp “sahipsizlik/muhatapsızlık” konumuna düşürmemek gerekiyor.

Onarıcı tarım, iklim hareketinin neresinde?

Son 2-3 gündür gündeme oturan Greta Thunberg ve iklim değişikliği tartışmaları üzerinden gideyim.

Küresel ölçekte iklim hareketi, sol ve demokrat tandanslı kişilerin ve kitlelerin sürüklediği bir hareket olarak görülüyor. Bu kavramların Türkiye’deki gibi tanımlanmadığının altını çizeyim ama. Özellikle ABD’de, bazı akademi çevrelerine ve “radikal sol” diye tanımlanan (aslında pek de radikal olmayan), kimlik siyasetini ön plana çıkaran ve özellikle son yıllarda gerçeklikten kopuk, elitist ve tutarsız yaklaşımlar sergilemekle itham edilen çevrelerle iklim hareketi bir tutuluyor. Bu sebeple, bu çevrelerden uzak durmak isteyen insanların, iklim konusunda son derece duyarlı ve aktif olsalar bile, genel-geçer iklim hareketine karşı bir mesafeleri var.

Az önce tanımladığım “hareketin” örneğin et tüketimi konusunda indirgemeci, saldırgan, tutarsız çıkışları, onarıcı tarım çevrelerinde haklı olarak tepkiye ve “intellectual yet idiot” (“entelektüel ama ahmak”) söylemlerinin oluşmasına sebep olabiliyor. Toprağın karbon gömme ve tutma kapasitesi konusunda bu “elit” çevrelerin suskunluğu ve umursamazlığı da mesafenin büyümesine sebep oluyor. Son olarak ve bence en önemlisi, onarıcı tarım çevrelerinde “kurumlardan” beklenti, “birilerinin bir şeyler yapmasını isteme” davranışsallığı çok düşük. Bu sebeple klasik “talep mitingleri” biçemlerine çok yakın hissetmedikleri bir gerçek.

Bütün bu farklılıklar meselenin küçük bir kısmı ama… Onarıcı tarım çevrelerinde gördüğüm insanlar, iklim konusunda en duyarlı, aktif olarak çabalayan insanların arasında. Mesele, bence, bugüne kadar iklim hareketi bayrağını taşımakla özdeşleştirilmiş çevrelerin bunu görmesi ve bu grupları, söylemleri ve düşüncelerini kabul etmeleri.

Basit bir örnek olarak: Onarıcı tarımla endüstri devrimi öncesi karbondioksit oranlarına 10-20 yılda dönülebileceğini anlatan kişiyi ciddiye bile almadan “Yok yok, et yerine fake burger (sahte et – soya ve daha bir çok bileşenden yapılan yeni bir gıdamsı) yiyeceğiz” üstten bakışı ve kibrini bir an önce terk etmesi gerekiyor hareketin. Türkiye’de değil ama küresel ölçekte gözlemlediğim o kibir, kısacık da olsa bir mesafe yaratıyor ve kendi kendini besleyen bir uyuşmama süreci yaşanabiliyor. Ancak toplamda, onarıcı tarımın, iklim hareketini yeniden şekillendiren temel güçlerden biri olduğunu ve önümüzdeki yıllarla birlikte bunun çok daha net ortaya çıkacağını söyleyebilirim.

Bu yazıyla birlikte 100’lü serinin sonuna geldim. En kısa zamanda daha teknik ve “nasıl?” sorularına cevap vermeye çalıştığım 200’lük seriye başlayacağım.

Bu dizide yanıtlamaya çalıştığım sorularını esirgemeyen Mert Çevik, Gizem Altın Nance, Özlem Mıdık, Yahya Emin Demirci, Murat Doğan, Deniz Kırımsoy, Erdem Yol, Ömercan Kara, Bahar Topçu, Oğuzhan Yörük ve Zeki Yemez’e de teşekkür ederim.

***

Bu yazı yayımlandığı gün, başka bir çok önemli haber aldık. Danone’nin başını çektiği, içinde Nestle gibi firmaların olduğu, yıllık ciroları 500 milyar doları aşan 20 gıda devi “Biyolojik çeşitlilik için Tek-Gezegen İşletmesi” (One Planet Business for Biodiversity) adını verdikleri inisyatifi kurdular. Dört gün önce Birleşmiş Milletler oturumunda açıklanan inisiyatife, başka şirketler de hızla dahil oluyor.

İnisyatifin açıklaması ise esas çarpıcı olan. “Dünyayı monokültürle yok ettik, mevcut gıda sistemi devam ettirilemez…” dedikten sonra “ÜÇ önceliğimiz var” diyor işbirliği inisiyatifi:

1) Onarıcı tarımla toprakları onarmaya geçiş başlatmak,

2) Portfolyomuzdaki 1000’i aşkın markayla gıda çeşitliliği konusunda talep yaratarak monokültürden uzaklaşmak,

3) Geleneksel tohumları desteklemek.

Bu, özel sektörün “anlamak” ve harekete geçip liderlik etmek konusunda kamudan onlarca kat daha hızlı olduğunun bir kanıtı olmasının yanısıra, onarıcı tarımın geldiği noktanın da “tahminlerin ötesinde” olduğunu gösteriyor.

Onarıcı Tarım 101 için tıklayın

Onarıcı Tarım 102 için tıklayın

(Yeşil Gazete)

 

Köşe YazılarıManşetTarım-Gıda

Onarıcı Tarım 102

Geçen gün yayınlanan Onarıcı Tarım 101′i takiben, soruları da cevaplandırmaya çalışarak devam edeyim. 13 kişiden gelen 13 soruyu elimden geldiğince sınıflandırarak ve bağlamlarını bozmadan, kapsamlarını yeniden ele alarak cevaplayacağım. Bugün ve yarın.

  1. Çiftçilerin onarıcı tarıma nasıl ikna edilir, nasıl bir geçiş süreci yaşanır?
  2. Onarıcı tarım halk nezdinde, iklimle ilgili söylem “evhamcıların” dışında “kitlelere” de nasıl dert ettirilir?
  3. Tüketici gözüyle dikkat edilmesi, yapılması gerekenler nedir?
  4. Doğrudan ekim, meyve bahçesi, orman işletmesi vd. uygulamaların önemi, toprağa karbon bağlama ve diğer olumlu etkiler konusunda performansı nasıl?
  5. Türkiye’de ve dünyada hükümetler onarıcı tarıma nasıl bakıyor, ne yapıyor? Ne yapabilirler? Diğer kamu kurumları projeler yapamaz mı?
  6. Onarıcı tarımı kimler yapabilir? Nasıl örgütlenmeler gerekir?
  7. Türkiye’de ve dünyada örnekler var mı? Nasıl ulaşabiliriz?
  8. İklim hareketiyle onarıcı tarım hareketinin ilişkileri nasıl?

Çiftçiler onarıcı tarıma nasıl geçer?

Nerede? Hangi çiftçiler?

Ülkeye, bölgeye, çiftçinin üretim ölçeğine ve skalasına bağlı olarak bu sorunun cevabında hatırı sayılır farklılıklar olacaktır. Yine de, bazı ortak süreç, gereklilik ve engellerden bahsetmek mümkün. Türkiye’yi odağa alarak cevaplamaya çalışayım.

Çiftçiler onarıcı tarıma, 1) zorunluluktan veya 2) fırsat gördükleri için geçiyor.

Zorunluluğa en güzel örneklerden biri, iklim değişikliğinin yarattığı aşırı hava olayları. 4-5 sene önceki kavurucu yazın ABD mısır üreticilerine etkisi çok ağır olmuştu. Keza 2018 yazının İskandinavya’da yangınlar çıkaran, ot üretimi dip yaptığı için herkes hayvanlarını satışa çıkarınca mezbahaların üç ay sonrasına sıra verdiği İsveçli üreticiler… Böyle durumlarla karşılaşan çiftçilerin en azından bir kısmı, toprakta su tutamadığının, çıplak toprakta tavan yapan yüzey sıcaklıkların mikroorganizmaların yaşamasını ve çalışmasını engellediğinin, ani yağışların arazilerini mahvettiğinin farkına varıp araştırmaya girişiyor. Benzer şekilde, yüksek girdi maliyetlerinin yanısıra, iklim anomalileri veya hastalık nedeniyle tek-çeşit üretim (monokültür) şekillerinin artan sıklıkla yarattığı büyük iflaslar… Eskiden beri çiftçilik yapanlardan onarıcı tarıma geçenlerin hikayelerinde böyle zorluklar, ekonomik iflaslar, “kaybedecek bir şeyimiz kalmadı” noktaları oldukça fazla.

Fırsat görerek geçenler ise, dünyayı takip eden, araştırmacı, yenilikçi çiftçiler. Genelde yerellerindeki bir lider kişiliğin başlattığı yolu takip ederek, uygulamayı doğrudan gözlemleyerek ve 1-2 sene küçük ölçekte deneyerek başlıyorlar. Sosyal baskı karşısında cesaretli, yörelerinde kolay kolay “dalga geçilemeyecek” ağırlığa sahip kişiler bunlar. Buraya kadar anlatılanın Türkiye’de güzel bir örneği, Sarayönü’nün (Konya) anıza ekim konusunda kısa sürede açık ara Türkiye lideri haline gelmesidir. Dönemin ilçe tarım müdürü Mehmet Karlı’nın önderliğinde gelişen sürecin içinde sanayicilerin nasıl ikna edildiğine kadar bir çok ilginç öğe var. Anıza ekim yapan çiftçilerde bir paradigma değişimi olmasa da, bazı yokedici uygulamalar (örnek: anıza ekim öncesi yeşil “öldüren”/ glifosat, yani Monsanto’nun ünlü “Roundup”u) devam etse de… Nihayetinde, özellikle eski çiftçilerde keskin geçişler algısal, kültürel, sosyal ve “ben bütün hayatımı yanlış uygulamalar üzerine mi inşa ettim?” isyanlarının zorluğu nedeniyle, zor. Bir insanın tuttuğu takımı ya da siyasi görüşünü değiştirmesi ne kadar zorsa, “gelirine doğrudan yansıması” gibi kesin sonuçlar görmeden, babadan kalma mesleğini (tarımı) icra etme şeklini kökten değiştirmesi de o kadar zor.

Türkiye’de arazi yapısının aşırı parçalığı, parsellerin fazla küçük olması ve özellikle doğal mera veya çok-katmanlı savan haline getirilen arazilerin bütünlüğüne diğer çiftçiler tarafından saygı gösterilmemesi de başka bir sorun. Araziye erişim kadar “kontrol” de önemli.

Daha yukarıdan bakarsak, onarıcı tarıma geçişlerin gerçekleşmesi için iki temel etmenin aynı anda ve paralel şekilde vuku bulmasına ihtiyaç var:

1) Katma-değerli pazarlar ve

2) Teknik bilgi/destek ağı

Pazar kısmını çözmenin ayrı ayrı ya da aynı anda (keşke!) gerçekleşebilecek iki temel yolu var.

Birincisi, kamusal kurumlar yoluyla oluşturulacak bütçelerle, toprağına karbon gömen, biyolojik çeşitliliği arttıran ve gösterge olarak belirlenen diğer “ekolojik hizmetleri” iyileştiren çiftçilere, yarattıkları onarım miktarıyla orantılı olarak sübvansiyonlar verilmesi. Bu aslında “sübvansiyon/destek” değil, çiftçinin “ulusal güvenlik konusunda yarattığı katkı”nın karşılığının verilmesi olarak tanımlanmalı. Bu mekanizmalar Avustralya’da toprak organik maddesi (karbon/karbondioksit, yani iklim değişikliği bağlamında) denendi. ABD’de benzer diyaloglar bazı senatörlerin dahiliyetiyle devam ediyor. AB’nin de bu konuda hazırlıklara başladığını takip etme şansı yakaladığım kapalı çember bilim kurullarının oluşturulmasından biliyorum.

İkincisi ise, girişimler, markalar ve gıda girişimleri aracılığıyla, onarıcı tarım yapan çiftçilerin yetiştirdiği özel, besin değeri yüksek ürünlerin, görece daha yüksek fiyatlar ödemeyi göze alan tüketicilere ulaştırılması. Türkiye’de SafiMera örneğinde, hayvancılık yapan üreticilerin hayvan başına %10-20 arası daha yüksek ödeniyor. Bu durum, çiftçinin karının 2-3 katına çıkması anlamına geliyor. Bu girişimlerin ölçeklendirilmesine destek vermek, “kuluçkalar” ve finansman olanakları yaratmak önemli.

Teknik bilgi ve destek ağı konusu ise biraz çetrefilli. Onarıcı tarım uygulamalarının konvansiyonel (organik olsa bile) uygulamalardan temel farkı, “standartlaştırılmış” ürünlerin pek yeri olmaması. Konvansiyonel tarımda, 1 kamyon gübreyi arazinize getirtmeniz bir iki telefon konuşmasına bakıyor. Tüm kredi sistemleri bunun üzerine kurulu, sistem hızlı işliyor. Onarıcı tarımda ise “yüksek kalite mikrobiyal kompost özütü” istediğinizde, bunu kendiniz üretmek ya da (şanslıysanız), bölgenizde bunun üretimini yapan başka bir çiftçi/girişimci bulmanız gerekiyor. Bu tür ürünler, yapısı gereği kitlesel boyutta ölçeklendirilemeyen girdiler.

Bilgi için de aynısı geçerli: Konvansiyonel tarımda yapmanız gereken şey “mısır ekiyorum, hangi gübreyi atayım? Sonra da hangi ilacı (zehiri), hangi dönemde nasıl atayım?” diye sormak sadece. “Herkese ve her koşulda aynı” çözümler üzerine kurulu konvansiyonel tarımın aksine onarıcı tarımda bağlamınıza, şartlarınıza, ulaşmak istediğiniz sonuçlara yönelik, yenilikçi bir bakışla ve merakla, deneyip gözlemleyerek hareket etmeniz gerekiyor. Alet edevatta da sektör son derece konvansiyonel. Traktörün arkasına takılacak aletten peynir yapma tankına kadar her şey konvansiyonel paradigmada üretiliyor. Kuzey Amerika ve Avrupa’da onarıcı tarıma yönelik akıllı alet tasarımları başladı ve yayılıyor, ama Türkiye’de bunlardan eser henüz pek yok.

Bu sebeplerle, onarıcı tarıma eklemlenecek ve onu mümkün kılıp yaygınlaştıracak bilgi ağlarına, çiftlik yönetimi gibi makro konulardan, bahçecilik ve mikrobiyal yüksek kalite kompost üretimi gibi mikro konulara kadar geniş bir yelpazede hizmet veren danışmanlara, uygulayıcılara, yazılımlara ve modellere, çiftçilerin denemelerini gözlemleyip kayıt altına alabildikleri açık kaynak yurttaş bilimi platformlarına ihtiyaç var. Bunları bütüncül bir projeyle hayata geçirip hızlı bir başlangıç yapmak mümkün, ancak bu ulusal çapta bir başlangıç bütçesi istiyor. Hiç bir sonuç üretmeyen projelere harcanan paraların ufacık bir kısmıyla yaratılabilecek çok büyük bir etkiden bahsediyoruz.

Özetlemek ve toparlamak için, “güce ve kaynağa sahip olsan ne yaparsın?” gibi bir soruyla karşılaştığımı varsayarak:

İlk aşamada:

1) Teknik bilgi ve destek ağının oluşmasını sağlayacak hakiki bir proje başlatırım. Bu proje aynı zaman onarıcı tarımda izlenecek göstergeleri de belirler.

2) Aynı anda, onarıcı tarım merkezli çalışacak yeni ve/veya mevcut gıda girişimlerine, sağlam bir bağlam ve yol haritaları sunmaları şartıyla, finansman desteğinde bulunmak için mekanizmalar kurup işletirim.

İkinci aşamada:

1) Kamuda lobi, kampanya ve diğer aktiviteler yoluyla, karbon gömmek başta olmak üzere diğer göstergeler üzerinden çiftçilere ödeme yapılması konusunda talepte bulunurdum. Hatta mevcut “konvansiyonel” desteklerin de belli bir geçiş sürecinin ardından giderek azalıp sadece “onarım yapan” çiftçiye kayacağı bir uzun vadeli sistem belirlerdim. Böylelikle mevcut “destek/sübvansiyon” tuzağından da kurtulurduk ülke olarak.

2) Bu süreç sayesinde, ülkenin Küresel İklim Fonu’ndan yararlanmasını sağlar, bir de üstüne bu modelin dünyaya ihraç edilmesine ön ayak olmuş olurduk.

Onarıcı tarım halk nezdinde karşılık bulan bir söyleme nasıl dönüştürülür?

Bunu “çiftçi/üretici hariç toplum”, yani temelde tüketiciler nezdinde cevaplayayım.

Onarıcı tarıma doğru yöntemlerle verilen destek, kamu kaynaklarının doğru yönetimi ve yönlendirilmesi anlamına geliyor. Türkiye gibi “politik” her konuda son derece kutuplaşmış ve nesnel düşünmeyi (yani, herhangi bir cümleyi öznelerin adı yerine “x” diyerek kurma becerisini kaybetmiş) bir toplumda, üzerine hemfikir olunan tek konunun sağlıklı, temiz ve besleyici gıda olması gibi müthiş bir avantajımız var. Diğer bir deyişle, dünya ortalamalarının çok üstünde bir oranda, “yediğimiz gıda doğru/sağlıklı/iyi değil” diyen bir toplumdan bahsediyoruz. Bunu merkezine kutuplaşılmış konularla karıştırmadan alan bir sivil talebin çok ciddi yol kat etmesi ve karar alıcıları derinden etkilemesi işten bile değil.

Bu süreçte temel söylem şu olmalı: “En kaliteli, besleyici, “çocukluğunuzun” gıdasından bile daha iyi gıdalarla beslenmek istiyorsanız, onarıcı tarıma gelin”. Ekosistem onarımları da ikincil (ve hareketi daha da büyütücü) bir söylem olacaktır, ancak bu gerçekleştikçe, somut örnekler üzerinden gösterilmeli.

Gelir düzeyi görece yüksek kesimlerin de en baştan yoğun bir şekilde sürece dahil edilmesi gerekiyor. Çünkü onarıcı tarım ürünlerinin üretimi, paketlenmesi, lojistiği gibi süreçler oturana kadar görece yüksek seyredecek fiyatlara rağmen alımkar olabilecek kesim, büyük oranda bu kesim olacaktır. Burada da onarıcı tarımın ve bu şekilde üretilen gıdanın, tüm güzel özelliklerinin yanısıra ayrıca “cool” bir algıya oturtulmasına ihtiyaç var – dünyadaki örneklerden de bildiğimiz üzere, son derece kolay bu, çünkü onarıcı tarımın ve yapılış şeklinin kendisi, insanın en kadim beğenileriyle ve dürtüleriyle doğrudan örtüşüyor.

Bir adım ötesine geçip şu iddiada bulunayım: Böylesi bir süreç çok hızlı yürütülebilir ve iklim değişikliği konusunda da son 20 yılda aldığımız “toplumu kazanmak” yolundan fazlasını iki yılda almamızı, dahası “harekete geçirmemizi” sağlar.

Haliyle geçen yazıda “iklimi dert edinenlere” yönelik yaptığım “onarıcı tarımı odağa koyma” davetimi bir kez de bu saikle yapayım.

Sorulara devam, yarın.

 

 

Köşe YazılarıManşetTarım-Gıda

Onarıcı Tarım 101

Kendi hafızamla yetinmedim, internet arama motoruna da sordum: “Onarıcı tarım” kavramı, kamusal alanda ilk defa 2015 yılında kullanılmış görünüyor. Heinrich Boell Stiftung Derneği için yazdığım şu yazıda. 4 yaşında diyelim kabaca.

Aradan geçen dört senede, hala büyük kitlelere ulaşmamış olsa da, hızla ivmelenmiş bir kavrayıştan ve kavramdan bahsediyoruz. Türkiye’ye özgü (olmasa da has) şartlar altında yeşermeyi, filiz sürmeyi başarmış bir tohumdan. Hatta arada ortaokul ödevlerine bile girmiş.

Bu yazıyı yazmadan sadece bir akşam önce, son derece mütevazi sosyal medya hesaplarımdan yaptığım “kalabalık-röportaj” teklifime ses verip sorularını yönelten 12 kişinin varlığı da bu kanımı güçlendiriyor. Anadolu Meraları’nı (ortalama ayda bir paylaşımlarımıza rağmen) takip eden insanların sayısı, Anadolu’nun bir köşesinde tanıyıp, yanımıza gelip “beraber çalışalım” diyen bakanlık çalışanları, desteğini esirgemeyen kurum ve bireyler, etrafımızda artan sayıda eğitim, söylem, “hashtag”lar… Dünyanın ve insanlığın tam da en fazla ihtiyaç duyduğu dönemde palazlanan bu küresel hareketin geleceği için küçük ve çok anlamlı göstergeler.

Tabi, bir tohumun filiz vermiş olması, sadece filiz vermiş olduğunu gösterir. Büyüyerek kendisini gerçekleştirmesini sağlayacağınız şartları oluşturmaya devam etmek, Türkiye’de çoğunlukla kaçma eğiliminde olduğumuz bir sorumluluk. Ya da bireysel zayıflıklarımızın yol açtığı saplantılarla giriştiğimiz…

Dün, İklim Grevi’nin de ilk günüydü. Tüm insanlık olarak hem en önemli hem de en acil (ki bu ikisi birden nadiren gerçekleşir) meselemiz olan iklim değişikliği konusunda onarıcı tarım, bunu 2000’li yılları klasik anlamda iklim aktivisti olarak geçirmiş bir birey olarak “içeriden” söylüyorum, hayati öneme sahip. Öyle ki, en az fosil yakıtların toprak altında bırakılması, kullanılmaması kadar önemli. Ayrıca, hareketin sosyo-kültürel olarak pek konuşamadığı kesimlere ulaşması, özellikle kırsaldaki üreticiyi “iklim kahramanı” haline getirerek içermesi, toplumsal kutuplaşmaları kırması için de bu çok önemli. Henüz Türkiye’ye tam gelmemiş olsa da, ABD ve biraz da Avrupa’da galebe çalan “sol-sağ” (daha doğrusu, post-modern – modern) kavgalarının iklime de yansıdığını gördükçe, “durun ey ahali, saçmalamayı bırakın” çağrısını yapma gücüne sahip ender alanlardan biri, onarıcı tarım.

Bu uzunca girişten sonra, girişelim yavaştan.

Onarıcı tarım nedir?

“İnsan tüketimi için en sağlıklı, besleyici ve kaliteli gıdayı üretirken, ekosistemleri (yani doğayı) olabilecekleri en yüksek zenginlik, çeşitlilik ve hayat-doluluk seviyesine çıkarmamızı sağlayan yöntemlere onarıcı tarım diyoruz.

Bunun mümkün olduğunu, “sürdürülebilirlik” çukurunda kalmamızın teknik olarak da algısal olarak da yanlış olduğunu, insan ve insan-dışı-doğa arasındaki ilişkinin “kazan-kazan” olabileceğini idrak etmemizi sağlayan paradigma değişikliğine onarıcı tarım algısıyla ve olgusuyla varıyoruz.

İnsanlığın tarihinden bugüne ekosistemler (doğa) üzerinde en fazla etki yarattığı alan olan tarımı gerçekleştiren çiftçilerin iklimin, biyolojik çeşitliliğin, suyun devamlılığının (bir zamanlar ve kısmen hala, çevreciler tarafından düşünüldüğü gibi) düşmanı değil en güçlü neferi olmasını sağlayan toplumsal harekete onarıcı tarım diyoruz.

Yani, üç farklı boyutta (yöntem, paradigma ve toplumsal hareket) onarıcı tarım yapılabilir. Ancak “yöntemler” kısmı, tüm bu alanın çekirdeği.

Neye onarıcı tarım denir? Sertifikası, denetimi var mı?

Herhangi bir alanda (çiftlik/tarla/mera, vb.) “onarıcı tarım” yapıldığını söyleyebilmek için iki temel şart var:

1) “Tarım” olması gerekiyor – Yani bu araziden belli planlamalar eşliğinde (ormandan rastgele mantar toplamanın aksine) gıda veya yapı malzemesi üretimi yapılıyor olacak.

2) “Onarıcı” olması gerekiyor – Yani bu üretim sırasında, temel biyolojik ve ekolojik göstergelerin iyileşmekte oldukları çeşitli ölçüm yöntemleriyle kanıtlanacak.

“Ölçmek”, “kanıtlamak” gibi kelimeler korkutmamalı. Onarıcı tarım “yurttaş bilimi” denen ve bilim yapma şeklinde önemli kalıpları kıran (kalıp kırmak iyidir) yaklaşımla kol kola ilerler. Yöntemler de, bunların farklı ekolojik şartlarda sonuçları da, olası ekonomik yansımaları da binlerce onarıcı tarımcı/çiftçi tarafından farklı şekillerde ve platformlarda karşılıklı paylaşımla oluşuyor. Bu anlamda, onarıcı tarımı en başından beri “açık kaynak/özgür yazılım” hareketine benzetiyorum şahsen.

Ölçümler içinde de en yaygın olanı, “onarım” süreçlerinin bir nevi lider göstergesi olan toprak organik maddesindeki değişim. Otlak ekosistemlerinde arazinin yıl boyu besleyebildiği hayvanbirim miktarının ölçümünden (ki bunlar hep bütüncül yönetim/bütüncül planlı otlatma sayesinde çiftçi tarafından “gömlek cebindeki kağıt” rahatlığında takip edilebilen unsurlar) de arazideki biyokütle üretiminin artışı, haliyle fotosentez çıkarsaması yapılabilir.

Onarıcı tarımın daha bilimsel yöntemlerle ölçülüp tanımlanmasında yeni inisyatifler de var. Bunlardan biri (ve en olgunu) Savory Enstitüsü’nün başlattığı ve Güney Amerika’da uygulanan GRASS modelinden (ki bunu yaratıp Patagonya firmasıyla yürüten de Savory’nin Arjantin gözesindeki dostlarımız) esinlenen EOV, yani “Ecological Outcome Verification” (Ekolojik Çıktı Doğrulama) modeli. Aynı zamanda FAO’nun uluslararası düzeyde yeni bir model geliştirmeye çalıştığını içeriden bilen birisi olarak söyleyebilirim. Teknolojik yaklaşımlarla, özellikle ileri düzey uydu/uzaktan görüntüleme ve ölçme sistemlerini dahil etmeye çalışan bazı tekno-girişimler de var, ancak henüz başlangıç aşamasındalar.

Uzun lafın kısası, “ben onarıcı tarım yapıyorum” diyen bir üreticiye doğrudan hangi biyolojik/ekolojik göstergeleri ölçtüğünü, hangilerinde nasıl ilerleme kaydettiğini sorun. Verecek cevabı yoksa ya da cevap “atalık tohum kullanıyoruz, gübre atmıyoruz” tadındaysa, onarıcı tarım değildir söz konusu olan.

Geçiş süreçlerinde, herhangi bir göstergenin ölçümü mümkün olmayabilir. O zaman da en azından “şu şu uygulamaları yaparak topraktaki şu şu döngüyü iyileştirmeyi umuyoruz” niyetini koymalı, onarıcı tarım yaptığı iddiasının sahibi.

Anadolu Meraları uygulama arazisini ele alalım: İlk döngüde ciddi bir karbon gömme ölçtük arazide. Bunu, biyokütle üretiminin artışıyla da doğruladık. Son 6 aydır ise, diğer projelerimizin yoğunluğundan istediğimiz uygulamaları istediğimiz ölçüde yapamıyoruz, o yüzden şu anda onarıcı tarım yapıyor olduğumuz iddiamızı bu arazi özelinde devam ettirmiyoruz, altını dolduramayacağımız için. Yerli ırklarla, safimera (sadece otla beslemeli hayvancılık) ise devam. İkisi aynı kapıya çıkmak zorunda değil, yani.

Tohumların meşrebinin, üretimin ölçeği, işletmenin örgütlenme biçimi hiç mi önemli değil?

Var olan önyargıları ve mesnetsiz kalıpları kırmak adına birazcık (fazla değil!) abartarak: “Evet, hiç önemli değil”.

Üretime dahil edilen genetiğin (bitki veya hayvan) nereden gelip nereye gittiği, yerli ırkların/cinslerin kaybolmamasından hastalıklara karşı dirence, mikro-besleyicilik açısından yine onarıcı tarımla üretilmiş (bu önemli!) hibrit tohumlara göre daha yüksek potansiyeli olmasına kadar bir çok avantaj (ve bunlara eşit oranda da dezavantaj) taşır. Üretici, onarıcı tarımın karar alma ve strateji modülü olan “bütüncül yönetim” aracıyla, kendi bağlamına bunların hangisinin uyduğuna karar verir. Kendi adıma, yerel ve/veya çiftçilerin elinde, uzun vadede çiftlik ve bölgede dayanışmayla seçilime uğratılarak, zamanın müthiş eleğinden geçirilerek yön verilmiş ırklara, cinslere hayranlık duyan, bunların çok önemli kaynaklar olduğunu düşünen biriyim.

Ancak yerel ırklarla, gübresiz-zehirsiz, küçük ölçekte bir aile işletmesi olmanız, onarıcı tarım yaptığınız anlamına zinhar gelmez. Hatta gereğinden fazla küçük (mikro) ölçek ve araziye erişim sorunları, konvansiyonel tarım dışında yöntemlere geçmeniz önünde engeldir. Üretim ve dağıtımın her noktasında konvansiyonel döngülere saplanıp kalırsınız. Türkiye’de “küçük ölçek” diye sloganlaştırılan alanların çoğu aslında mikro ölçektir ve hobi olarak salçalık biber yetiştirmek için şahane olsalar da, geçimini (onarıcı) tarımdan sağlamaya imkan vermez. Sömürüye çok açıktır. Bu da başlı başına bir konu, şimdilik geçelim.

Yani, bir uygulamanın onarıcı tarım olması için biyolojik/ekolojik göstergeleri iyileştiriyor, toprağa karbon gömüyor olması lazım. Bunun üstüne adil üretim ve ticareti, birtakım öznel ve hoşumuza gidecek ideolojik düzlemler daha koyuyorsa, ki koymaya uğraşmayanı görmedim daha, ne güzel. Ama somut ekolojik onarım olmadan, onarıcı tarım olmaz. Bu (veya başlangıçta somut çabası) olmadan onarıcı tarım etiketini/söylemini kullanmak, kamuoyunu yanlış bilgilendirme pahasına “iyi” bir pazarlama taktiği olur ancak.

İklim değişikliğiyle ilgisi nedir?

Karasal ekosistemlerde uygulandığında onarıcı tarımın ilk ve temel (diğer onarımları da tetikleyen) etkisi, topraktaki organik maddeyi arttırmak.

Şimdi azıcık matematik.

“Organik madde” (ing: soil organic matter) dediğimiz, tozla toprak arasındaki farkı belirler. Organik maddenin yaklaşık %55’i karbondan oluşur. Karbonun atom ağırlığı 12. Oksijenin ise 16. Haliyle karbondioksit (CO2) molekülünün ağırlığı da 44. Toprakta “oluşturulan” tüm organik maddenin içindeki tüm karbonun sadece ve sadece atmosferden (fotosentez yoluyla) gelebileceğini bildiğimize göre, 1 birim ağırlığında karbon atomu “gömmek” için 3.66 birim ağırlığında karbondioksiti atmosferden çekmemiz gerekiyor (44/12 = 3.66).

Yani, toprakta 1 kg organik madde oluşturmak demek, 550 gram karbon almak demek. Bu da yaklaşık 2 kg karbondioksiti atmosferden çekmiş olmak anlamına geliyor

Toprağın ortalama özgül ağırlığını 1.4 ton/m3 olarak alabiliriz. Arazide, 1 metre derinliğinde organik maddeyi %1 arttırmak (misal, %2’den %3’e çıkarmak) demek, metrekarede 14 kg organik madde oluşturmak demek. Yani, 28 kg karbondioksiti atmosferden azat etmek, toprağın altına gömmek anlamına geliyor.

Şimdi bunu Türkiye’de, sadece resmi olarak mera statüsünde olan alanlarda gerçekleştirdiğimizi hayal edelim. Yani 14.6 milyon hektarda. Yani 146 milyar metrekarede.

146 milyar * 28 kg = 4048 milyon ton. Yuvarlak hesap 4 milyar ton karbondioksit.

Yani 4 Gigaton karbondioksit. Bütün egzozları, termik santralleri, tarımsal üretimi, kömür sobaları…. Hepsiyle, Türkiye’nin 8 yıllık seragazı salımınına eşit.

Aynı hesabı ABD gibi iklim değişikliğinin baş sorumlusu bir ülke için yaptığımızda, sonuç 88 Gigaton karbondioksit yapıyor. Yani ABD’nin 16 yıllık salımı.”

Bu noktada son derece makul soru: %1 arttırmak kaç yılda mümkün?

Her ekosistemde farklı olmakla birlikte, doğru uygulamalarla (ve çok sayıda otçul hayvanı ahırlardan çıkartarak!), ne iyimser ne de kötümser bir tahminle 8-10 yıl diyelim. Bir de üstüne arazi kaynaklı salımın durması (toprakların artık karbon kaybetmemesi) söz konusu olacak. Yani, “yapmaya başladığımız andan itibaren, dünyanın seragazı salımını sıfırlayabiliriz” demek çok da iddialı olmayacaktır.

Organik maddesi %1 artan toprağın, m2’de 50 litre kadar fazladan su tutabildiğine, buna eşlik eden bitki örtüsü oranındaki artışının ağır yağışlarda bile erozyonu engelleyip yağışı toprakta depolama etkisine (yani sellere ve kuraklığa karşı çok güçlü adaptasyon) girmeden bile, ki girmek lazım, onarıcı tarımın iklim için ne kadar devasa bir etkisi olduğunu anlamak mümkün. Onarıcı tarımcıların kendi arasında, yarı-geyik söyledikleri gibi, “izin verin, dünyayı buzul çağına sokalım”.

Sayılar öyle astronomik ki, idrak etmek vakit alıyor. İklim değişikliği camiasının bunu anlaması üç yıl aldı, hala da tam idrak gerçekleşmiş değil.

İklim kriziyle canla başla mücadele eden herkese “onarıcı tarımı odağa koyma” çağrımı bir kez daha yinelemiş de olayım. Sevdiğimden değil, açık ara en mantıklı ve etkili strateji olacağından.

Yarın, gelen sorulara verdiğim cevaplar ve biraz daha fazlasıyla devam edeyim.

Konu hakkında bugüne dek yazdıklarımın bazılarına da aşağıdaki bağlantılardan ulaşabilirsiniz.

https://tr.boell.org/tr/2015/06/23/onarici-tarim-toprak-kurtulusumuz-olabilir-mi

http://gidatopluluklari.org/?p=463

http://www.sivilsayfalar.org/2017/03/05/durukan-dudu-hem-doga-hem-de-insan-icin-bir-kazan-kazan-durumu-yaratabiliriz/

(Yeşil Gazete)

Hafta SonuManşet

Soframızı ve gezegeni kurtarmanın yolu: Onarıcı Tarım

Gıda Toplululukları sitesinde Mayıs ayında yayınlanmaya başlanan ve her hafta farklı bir yazarın konuya dair makalesinin yer aldığı [Gıda Güvenliği ve Bağımsızlığı] yazı dizisine Yeşil Gazete Haftasonu ve Kitap eki‘nde ilk yazıdan başlayarak yer veriyoruz.

Yazılara bugday.org/ adresi üzerinden de ulaşabilirsiniz.

***

Bu yazı gidatopluluklari.org/ dan alınmıştır

11 – Soframızı ve gezegeni kurtarmanın yolu: Onarıcı Tarım

Gıda ve tarım çağımızın en “sıcak” konularından ikisi. Hem Türkiye’de, hem de dünyada gıdanın içeriği, kalitesi, lezzeti, insan sağlığına etkileri her kesimden insanın sorguladığı, “doğruyu” bulmaya çalıştığı bir konu. Son onyıllarda işin “gıdanın tohumdan sofraya üretiliş sürecinin doğaya etkisi” boyutu da gündemimize hızla dahil oldu.

İşte bu çift-boyutlu süreci kapsayan bir noktada “onarıcı tarım” kavramıyla tanıştık. Aslında bu kavram Türkiye için oldukça yeni; ilk defa 2014’te Anadolu Meraları ve bendenizin yazı, sunum ve eğitimlerinde paylaştığımız, daha doğrusu önerdiğimiz bir kavram. Dünyada da Türkiye’deki kadar olmasa da nispeten yeni bir kavram, İngilizcesi “regenerative agriculture” olarak geçiyor.

Onarıcı tarım, gıdanın içeriğinden üretim sürecine, örgütlenmesinden finansman yapısına, yetiştiği toprağın biyolojik bereketinden bunun gıdanın besleyiciliğini nasıl etkilediğine kadar çok geniş bir yelpazede geçerli bir paradigma değişimi öneriyor ve bunu somut örneklerle uyguluyor; onarıcı tarımın sadece akademi veya sivil toplum nezdinde farazi bir konu değil, doğrudan çiftçi temelli bir teori ve uygulama bütünü olması da bu durumu yansıtan temel dinamiklerden biri.

“Paradigma” kavramını özellikle kullanıyorum, zira onarıcı tarım gıda, tarım ve bunun sosyo-ekonomik örgütlenmesi konusundaki bir çok ön yargımızı derinden sarsan önermeler ve bilgiler içeriyor. Kaba bir örnekle; yerel tohum ve zehirsiz/gübresiz tarımla üretimin iyi ama yetersiz olduğunu, toprağı sürmek gibi “geleneksel” bir yöntemin de gezegen için olumsuz sonuçları olduğunu somut verilerle gösteriyor, pratik alternatifler gösteriyor. Her bir üretim sürecinin en temel dinamiklerine son derece işlevsel bir bakış açısıyla (ama ilkeselliği elden bırakmadan!) iniyor, sorguluyor. Bilginin üretimi ve yeniden üretimi süreçlerini “yurttaş bilimi” çerçevesinde gerçekleştiriyor. Deney yapmayı, planlamayı, gözlem yapıp veri toplamayı seven (çoğunlukla yeni nesil) çiftçilerin sanal dünyada ve dönemsel toplantılarda “açık kaynak veri” çerçevesinde paylaştığı somut bilgiler ışığında hızla gelişip yaygınlaşıyor.

Onarıcı tarımın bir de “üretici – tüketici” ilişkisini yeniden tanımlama hali var ki, bahsetmeden olmaz: Her bir örneğin biricik koşulları içinde özgün modeller gelişiyor olsa da, temelde tüketiciyi de üretimin bir aktörü haline getiren, bu sayede gıda üretimi ve paylaşımını anonim bir süreç olmaktan çıkarıp şeffaflık ve katılımcılıkla bezeyen bir çerçevesi var.

Sözün özü, onarıcı tarım aslında bir devrim: Hem de gıda ve tarım gibi medeniyetin temeli olan bir boyutta gerçekleşen, çok derin bir devrim.

Toprak dediğin nedir?

Özellikle son on yılda bazı cesur akademisyenler ve onarıcı tarımın öncüsü çiftçiler tarafından beraber üretilen uygulamalı bilgilerin ışığında biliyoruz ki; toprak “sandığımızın” çok ötesinde bir varlık. Bastığımız toprağın en üstteki 20 – 90 cm’lik tabakası, dünyanın en zengin biyolojik çeşitlilik diyarlarından biri. Gözle gördüğümüz ve göremediğimiz canlılardan oluşan, son derece karmaşık ve bir o kadar da yalın bir yaşam ağı, toprağı toprak yapan. Bu yaşam ağının güçlü ve bereketli olması, o yaşam ağının bir yansıması olan toprak üstü bitkilerin (domatesin, mesela) ne kadar besleyici olduğunu belirliyor. Öyle ki, göze aynı görünen bir domates doktorların 3 ay ömür biçtiği bir kanser hastasını iyileştirebilirken, bir diğeri insanı kanser edebiliyor. İşte bu toprak yaşam ağının nasıl çalıştığını, en azından temel prensiplerini anlamak ve bunları besleyen bir tarım şekli, sofralarımızı ve bedenlerimizi korumanın ötesinde iyileştirip onarmanın da tek yolu.

Çünkü ne yiyorsak oyuz ve hatta, “yediğimiz, nasıl bir toprakta beslendiyse” oyuz.

Bu noktada aklınızda canlanan detaylı sorular için, sizleri internette “toprak gıda ağı” ve “soil food web” temalı bir arama yapmaya davet etmek isterim – ancak aldığınız cevapların doğuracağı sorular ve paçalarınızı sıvayıp girdiğiniz derenin aslında devasa bir okyanus olduğunu fark edeceğinizi de söylemeliyim: İleri düzey biyoloji, kimya ve fizik içerikli bir bilim dalından bahsediyoruz çünkü. Toprak uzmanlarının “Uzay hakkında bildiklerimiz, toprak hakkında bildiklerimizden daha fazla” demesi boşuna değil.

Doğayı Onarmak = Şifalı Gıda Üretmek

Bugüne kadar insanın tüm ekonomik faaliyetlerinin doğa için zararlı olduğunu, yapabileceğimiz en iyi şeyin bu zararı asgariye indirecek uygulamalar olduğunu düşünegeldik. Ekoloji bilimi ve yeşil politika da, insan medeniyetinin oluştuğu ilk günden beri doğanın ve gezegenin hanesine zarar yazan bir oluşum olduğunu anlattı. İnsanlığın “gelişimi”, özellikle son 300 yıla sığdırdığımız sanayi devrimi ve sonrasındaki süreç de bu iddiayı doğrulayan birçok gerçeği barındırıyordu. Yani “insanla doğa arasındaki ilişkinin bir kaybedeni olmak zorunda; o da ne yazık ki doğa” düşüncesi, çevre ve ekoloji hareketinin hikmetinden sual olunmaz hakikatlerinden biri olageldi.

Onarıcı tarımı “paradigma değişimi” mertebesine yükselten boyutlardan biri de bu: Onarıcı tarım ve içerdiği uygulamalar, insanın tarım yaparak doğayı korumasının, yani sürdürülebilirliğini sağlamasının ötesinde “onarabileceğini” kanıtladı. Bu, küresel medeniyetimizde bir dönüm noktası. Medeniyet tarihi hakkındaki yeni bulgular da bunun basit düzeylerde kimi topluluklar tarafından daha önce de gerçekleştirildiğini kanıtladı; Amerika yerlilerinin “yarattığı” bereketli orman ekosistemleri, Amazon yerlilerinin yüzlerce yıl içinde devasa Amazon Havzası’nın toprağını organik madde açısından zenginleştiren “terrapreta” uygulamaları ile medeniyet tarihinin buğdayla değil meşe ağacıyla başladığını çok güzel anlatan “Oak: The Frame of Civilization” gibi kaynaklar nereden geldiğimiz ve nereye gitmemiz gerektiği konusunda çığır açıcı veriler sundular.

İşte bu tarih okuması ve bugünün gerçekleri ışığında, toprağı “geleneksel” dediğimiz yöntemler dahil olmak üzere son 3-4 binyıldır ne kadar hırpaladığımızı ve bunun aksi yönde bir Onarıcı Tarım devrimi başlatmamız halinde hem doğayı onarıp hem de şifalı gıda üretebileceğimizi biliyoruz.

Doğayı onarmak derken, çağımızın en büyük ve acil felaketi olan iklim değişikliğini de meselenin tam ortasına yerleştiriyorum: Dünya topraklarındaki organik madde oranını sadece yüzde 0.1 oranında artırmayı başarmamız halinde, atmosferde halihazırda 400 ppm olan karbondioksit oranını 350’ye çekmeyi, diğer bir deyişle bilim insanlarının işaret ettiği “güvenli en üst sınıra” yaklaştırmayı başaracağız. Böylece iklim değişikliği ve yarattığı tüm devasa krizler bir anda ortadan kalkıyor.

Anadolu Meraları Uygulama Arazisi’nde 12 ayda organik maddeyi yüzde 0.4 oranında artırdığımızı düşünürsek, ABD’li toprak uzmanı Dr. Elaine Ingham’ın şakayla karışık olarak söylediği, “Onarıcıtarım devrimini küresel olarak gerçekleştirirsek kışlık montlarınızı hazırlayın” cümlesinin anlamı ortaya çıkıyor: Dünyadaki tüm topraklarda, geçen yıl Anadolu Meraları Uygulama Arazisi’ndeki organik madde artışı gerçekleşseydi, atmosferden 1400 Gigaton karbonu “bereket” olarak toprağa çekmiş olacak ve karbondioksit oranını bir yılda Sanayi Devrimi’nin ilk yıllarındaki oran olan 210 ppm’e yaklaştıracaktık.

İklim Değişikliği’yle yakından ilgilenmeyen veya bu sayılardan aklı karışan okurlarımız için durumu şöyle özetleyeyim: Bizlerin geçen sene son derece kısıtlı kaynaklarla gerçekleştirdiği toprak onarımı tüm dünyada gerçekleştirilse, bu insanlık tarihinin gelmiş geçmiş ve ebediyen olabilecek en önemli başarısı olarak tarihe geçecek.

Onarıcı tarıma öncülük eden birey, oluşum ve grupların her geçen sene artan popülaritesinin kaynağı da bu: Onarıcı tarım, açlık, çölleşme, toprak erozyonu, su kıtlığı, iklim değişikliği ve enerji krizi gibi içinden çıkılmaz hale gelmiş yaşamsal krizlere ucuz, kesin ve yan etkisi olmayan çözümler sunuyor.

Bir “yan etki” var gerçi, onu atlamayalım: Tüm bu devasa çözümleri “şifalı gıda üreterek” sunuyor. Yani hem gıdamızın kalitesi, tadı ve besleyiciliği tavan yaparak “zehirli gıda” yerine “şifalı gıda” oluyor; hem de dünyayı kurtarıyor.

Bundan beş sene önce onarıcı tarım ve onun amiral gemisi olan “bütüncül yönetim” (Holistic Management) ile tanıştığımda, bir iklim değişikliği aktivisti/uzmanı olarak yaşadığım, bugün bu satırları bir “onarıcı çiftçi” olarak yazarken artarak devam eden heyecanımın sebebi de işte bu; her gün kendi gözlerimle gözlemleyip burnumla kokladığım ve ellerimle dokunduğum süreç…

Otçul Hayvanlar: Suçlu değil, “Kurtarıcı”

İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra hayatımıza hızla giren bir olgu var, “endüstriyel hayvancılık”. “Dünya çapında artan hayvansal gıda ihtiyacını karşılamaktan” ziyade, savaş sonrası biyolojik silah yerine tarım zehiri ve suni gübre üretmeye başlayarak palazlanan tarım endüstrisinin “kimyasal tarım”ı yaygınlaştırmasının bir sonucuydu endüstriyel hayvancılık. Şu anda Türkiye’nin de köylü ve küçük üreticisinden büyük üreticisine kadar iliklerine kadar işlemiş olan endüstriyel hayvancılık, GDO’lu yem kullanımı, hormon ve diğer kimyasal girdiler sebebiyle insan sağlığını bozmakla kalmıyor; toprak bozunumu, kirlilik ve iklim değişikliğini de körüklüyor, hayvan haklarını da ezip geçiyor. Tüm dünyada “endüstriyel hayvancılık” karşıtı başlayan hareketlerin özellikle son onyıllarda ciddi anlamda güçlenmesinin sebebi de bu.

Ancak endüstriyel hayvancılık gibi tüketilen enerji karşılığı alınan besin hesabı yapıldığında son derece verimsiz olduğu bariz olan bir tarım yöntemine karşı çıkarken düştüğümüz bir yanlış var: Suçlu olan otçul hayvanlar değil, insan olarak hayvancılık yapma şeklimiz.

Dünyanın geleceği ve sofralarımızın sağlığı için az bilinen ama çok önemli bir konu bu: Gezegeni ve bedenlerimizi yok eden mevcut hayvancılık yerine, doğayı hızla onaran (sürdüren değil, onaran!) ve insanlara da son derece besleyici gıda sunan bir hayvancılık mümkün, hatta otçullar kurtuluşun en önemli yollarından biri. Bu farkındalık ve uygulaması dünyada hızla yayılıyor.

Allan Savory’nin kurduğu Savory Enstitüsü ve dünyanın dört bir yanına dağılmış özerk gözeleri (Türkiye’de Anadolu Meraları), onarıcı tarımın omurgasını oluşturan “bütüncül yönetim”le işte bu değişimi gerçekleştiriyor. Otçul hayvanların yabani atalarının etraftaki avcı hayvan ve insanların baskısıyla izlediği otlama ve toprak üzerinde “masaj” yaratma örüntüsü, günümüz sosyo-ekonomik ve kültürel gerçeklikleri çerçevesinde ve yaratıcı bir karar alma süreciyle doğru uygulandığında sonuç toprağın su tutma ve emme kapasitesinin hızla artması, erozyonun sona ermesi, toprağın organik maddesinin hızla artması, biyolojik çeşitliliğin geri dönüşü ve besin değerlerinin yükselmesi oluyor.

Çok uzun yıllardır sorun olarak görülen mera ve otlakların, “bütüncül yönetim”in son derece uygulanabilir yöntemleriyle hem ekonomik olarak değer kazanması hem de ekolojik onarımın başat mekânları olması, Türkiye gibi bir ülkede çok daha önemli: Türkiye, çok pahalı ve bir o kadar da kalitesiz hayvancılık ürünlerinin diyarı. “Bütüncül yönetim”le idare edilen meralar ve otlaklar ise hayvancılığın orta vadede maliyetlerinin düşmesi, hayvansal gıdanın zehirli olmaktan kurtulup “şifalı” bir besin haline gelmesi, su kaynaklarının yeniden onarımı, sellerle mücadelenin kolaylaşması ve toprakların iyileşmesi, tarımsal üretim ve gıdanın insanları birbirinden koparan değil birbirine yeniden bağlayan bir süreç olması demek.

Diğer bir deyişle, uzun yıllardan beri karşımıza çıkan en güçlü “kazan – kazan” fırsatıyla karşı karşıyayız.

Uzun ince bir yol

Bu yol uzun, şüphesiz. Yasal mevzuat ve uygulamaların doğru şekilde oluşturulmasından mevcut çiftçilerin algısal dönüşümüne, onarıcı tarım devrimiyle ilgili konulardaki toplumsal farkındalığın artmasından bilgi ve uygulama altyapısının tamamlanmasına kadar bir çok boyutta ödevimiz, kat etmemiz gereken mesafe var. Ancak en önemli görev “tüketici” olmak yerine “türetici” olmayı seçme iradesine sahip bireylere düşüyor: Onarıcı tarımla üretilen şifalı, doğru gıda -en azından başlangıçta- daha pahalı olacak, çünkü onu üreten, A’dan Z’ye tüm süreçlerde “akıntıya ters kürek çekiyor” olacak. Ulaşması daha zor, daha çok emek ister, gıda toplulukları kurarak örgütlenme gereğini haiz olacak. Standart birer kimyasal kutusu değil, her seferinde azıcık farklı, çokça özgün bir tatta olacak. Ufacık yazılarla dolu ufak bir etiketi değil, bütün süreci detaylarıyla anlatan bir hikâyesi olacak – ve türeticinin tüm bu süreçlerin arasındaki farkı öğrenmesini, sorgulamasını isteyecek. Kokusuz veya alışılmış mısır şurubu tadının baskın olduğu bir gıda değil, üretildiği toprağı ve hayvanı yansıtan bir biriciklikte olacak. Güzel ambalajlara sahip olmayacak belki, bir süre. Ama yüksek besin değerli ve zengin iz-elementli, gerçek bir gıda olacak.

İşte onarıcı tarım, insanlığın bu en büyük macerasına ortak olmayan isteyen kararlılıktaki türeticilerle üreticilerin şeffaf, dayanışmacı bir ruh haliyle omuz omuza vermesiyle yükselecek.

Fotoğraflar: anadolumera.com
Yazı Haziran 2016’da kaleme alınmıştır.

Bu yazı gidatopluluklari.org/ dan alınmıştır

 

Durukan Dudu

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuManşet

Gıdanın güvenliğinden biz sorumluyuz – Oya Ayman

Gıda Toplululukları sitesinde Mayıs ayında yayınlanmaya başlanan ve her hafta farklı bir yazarın konuya dair makalesinin yer aldığı yazı dizisine Yeşil Gazete Haftasonu ve Kitap eki‘nde ilk yazıdan başlayarak yer veriyoruz.

Yazılara gidatopluluklari.org adresi üzerinden de ulaşabilirsiniz.

***

Bu yazı gidatopluluklari.org/ dan alınmıştır

1 – Gıdanın güvenliğinden biz sorumluyuz

Gıda güvenliğinin sağlanması için yeterli miktarda besleyici gıdanın, herkes için ve her yerde, fiziksel ve ekonomik olarak erişilebilir olmasını sağlamak gerekiyor. Gıda üretimine dair bilgiler bize, ekosisteme ve sağlığa dair maliyetleri de hesaba katarak, gıdanın gerçek maliyetleri hakkında daha fazla şey öğrenmemiz gerektiğini hatırlatıyor.

Bu maliyetlerin farkında olan kişi, kuruluş ve topluluklar gıda üretimi, dağıtımı ve tüketiminde ekolojik, adil, yerel ve katılımcı sistemler oluşturarak, söz konusu çevresel ve sosyal maliyetleri azaltabilecek örnekler oluşturuyor.

Asit yağmurlarından, zirai ilaçlardan, kuraklıktan, selden, hastalıklardan, zamansız esen rüzgârdan, ağır metallerden, kirlenmiş toprak ve sudan, moleküllerini ayırıp yeniden birleştiren makinalardan, bir sürü katkı maddesi arasından sıyrılıp kilometrelerce uzaklardan taşınarak sofralarımıza gelen yiyecekler, gerçekten “gıda” mıdır? Gıdanın önündeki “gerçek” tanımına neden ihtiyaç duyuyoruz? Bazı gıdalar gerçek olmadığı için mi? O zaman gıda nedir? Gıda, TDK sözlüğünde, “Besin; yenilebilir, beslenmeye elverişli her tür madde; yaşamak, varlığını sürdürmek için gerekli şey” olarak tanımlanıyor. Bu tanıma göre, yiyebildiğimiz her şeyin gıda olduğunu iddia etmek pek mümkün görünmüyor. Çünkü bu tanım; zirai ilaçlarla, ağır metal içeren sulama sularıyla yetiştirilmiş bir bitkinin veya hormonlarla büyütülmüş bir tavuğun ne kadar besleyici olabileceğini, fabrikalarda yüksek sıcaklıklara maruz bırakılarak homojenize edilmiş bir karışımın, varlığımızı sürdürmemiz için gerekli olup olmadığını sorgulamamızı gerektiriyor. Bitkisel ya da hayvansal bir ürün, bütün bu maceralardan yara almadan, sakatlanmadan hatta ölmeden soframıza geldiğinde gerçek anlamıyla “gıda” oluyor.

Artık pek çoğumuz gıdamızı yetiştiremediğimize göre, tarladan ya da meradan sofraya kadar geçen uzun mesafede gıdanın güvenliği nasıl sağlanacak? Gıdanın kirlenmeden, bozulmadan, besleyici değerini kaybetmeden bize ulaşması nasıl mümkün olabilir?

Bu ve bunun gibi soruların yanıtları gıda güvenliğinin alanına giriyor. Gıda güvenliği, amaçları doğrultusunda üretildiğinde veya tüketildiğinde gıdanın tüketiciye zarar vermeyeceği durumu/süreci ifade ediyor. Beslenmeye elverişli bitkilerin ya da hayvansal ürünlerin bozulmadan sofraya gelişi güvence altına alındığında gıda güvenliği sağlanmış oluyor. Bu açıdan baktığımızda tezgâhlarda bize sunulan ürünlerin ne kadarının gıda olup olmadığını bilmek, tarladan sofraya bütün üretim süreçlerinin izlenmesiyle mümkün. Çiftçiden aracıya, gıda işleyen fabrikanın yönetici ve çalışanlarından gıda ambalajı üreticisine ve son alıcıya kadar, bu süreçte yer alan her kişi ve kurum gıdanın güvenliğinden sorumlu. Gıda güvenliğinin sağlanması için, gıdalarda olabilecek fiziksel, kimyasal, biyolojik her türlü zararın bertaraf edilmesi gerekiyor. Ancak, gıdanın kilometrelerce mesafe kat ederek tabağımıza ulaştığı günümüzde bu tedbirlerin alınması yeterli değil. Gıda güvenliğinin sağlanmasının yanı sıra istikrarlı erişiminin de garanti altına alınması gerekiyor. Küresel Gıda Güvenliği Endeksi’ne göre, gıda güvenliğinin sağlanması için dört unsurun yerine gelmesi gerek: Bulunabilirlik, erişebilirlik, kalite/güvenilirlik ve istikrar. Endeks’e göre, gıda güvenliğini en iyi sağlayan ülke ABD. Onu İrlanda ve Singapur izliyor. Türkiye ise 113 ülke arasında 45’nci sırada yer alıyor.

9 kişiden biri açlık çekiyor, 3 kişiden biri sağlıklı beslenemiyor

Yeterli ve güvenli gıdaya erişim en temel insan haklarından biri. Ancak Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü FAO’nun verileri, günümüzde yaklaşık 800 milyon insanın aç olduğunu, yani gıdaya erişemediğini ortaya koyuyor. Dünyada her 9 kişiden biri açlık çekerken, yetersiz beslenen her 5 kişiden biri iyi yönetilemeyen, ölüm ve hastalıklara her an açık, kriz ortamlarında yaşıyor.

Ancak söz konusu araştırma sadece gıdaya erişim değil, “güvenliği sağlanmış gıdaya erişim” dikkate alınarak yapılsaydı yetersiz beslenenlerin sayısı çok daha artardı. 2016 Küresel Beslenme Raporu’na göre, dünyada her üç kişiden biri yeterli ve sağlıklı beslenemiyor. Yani yedikleri beslenmeye elverişli değil.

Örneğin ABD, günümüzde gıdaya erişimin en yüksek düzeyde olduğu ülkeler arasında yer alıyor ama yetersiz beslenmeyi tetikleyen obezite ülkenin en önemli sorunları arasında… Bunun en önemli nedenlerinden biri, katkı maddeleri ile şeker, yağ ve karbonhidrat yüklü işlenmiş ürünler. Raflardaki ürünlerin tam anlamıyla “gıda” olup olmadığı nedense pek sorgulanmıyor. Küresel Beslenme Raporu da aynı soruna dikkat çekiyor: “Yüz milyonlarca kişi yetersiz beslendikleri için aşırı kilolu; kanlarında da çok fazla şeker, tuz ve kolestrol var.” Söz konusu yetersiz beslenme sorunları ise tamamen gıda güvenliğinin sağlanamamasından kaynaklanıyor.

Gıda güvenliğine yönelik tehditler

Yeditepe Üniversitesi Gıda Mühendisliği Bölümü öğretim üyesi Prof. Dr. Artemis Karaali’nin “Gıda Sektöründe Sürdürülebilirlik” konulu araştırmasına göre gıdanın sürdürülebilirliğini engelleyen unsurlar, aynı zamanda gıda güvenliğini de tehdit ediyor:

“Tarımda aşırı kimyasal kullanılıyor, doğa sadece insan ihtiyaçları için sömürülüyor, uzun süre dayanması için gıda katkı maddeleri kullanılıyor, yiyecek ambalajları çöpe dönüşüyor, kıtalarararası gıda ulaşımı için petrol harcanıyor, gıdalar yolda telef oluyor, aracılar ve uzaklıklar nedeniyle ürün maliyetinin kat be kat üzerinde satılan ürünler tüketicinin ekonomik gücü yeterse alınıyor, sağlıksız gıdalar uzun süre bekletme ve hatalı pişirme yöntemleri nedeniyle israf edilerek tüketiliyor.”

Bu sorunlara ayrıca aracılar nedeniyle tüketicinin ödediği paranın çiftçiye gelir olarak yansımıyor oluşu, GDO’lar, gıda ulaşımı kaynaklı sera gazı salımı, iklim değişikliği kaynaklı kuraklık ve sellerin yol açtığı zararı da eklersek gıda güvenliği üzerindeki tehditler tablosunun ne denli kalabalık olduğu ortaya çıkar. Dünya genelinde yılda yaklaşık 2,5 milyon ton bitki koruma ürünü kullanılıyor. Öyle ki, masum ve sağlıklı bilinen elma bile, soframıza gelene kadar 1 ila 8 pestisit ile ilaçlanabiliyor. Bu kimyasallar arttıkça ortaya çıkardıkları sağlık ve çevre riskleri de artıyor. Örneğin, 2012 yılında pestisit kalıntısı nedeniyle AB ülkeleri tarafından uygun bulunmayan bitkisel ürün parti sayısı 67 idi.

Hacettepe Üniversitesi Gıda Mühendisliği Bölümü öğretim üyeleri Prof. Dr. Ümran Uygun ile Prof. Dr. Hamit Köksel, “Gıda Güvenliğini Tehdit Eden Kimyasallar” başlıklı çalışmada, bu kimyasallardan bazılarını şöyle sıralıyorlar: Bitki koruma ürünlerinin kalıntıları, doğal toksik maddeler (mikotoksinler, bitki toksinleri vb.), işleme sırasında oluşan toksinler (akrilamid, heterosiklik aromatik aminler, furanlar vb.), gıda alerjenleri, ağır metaller (kurşun, arsenik, cıva, kadmiyum vb.), endüstriyel kimyasallar (dioksinler, benzen, perklorat vb.), ambalaj materyallerinden geçen maddeler ve hile amaçlı katılan maddeler (melamin vb.).

Bütün bu kimyasal bombardımanında gıda güvenliğini sağlamak oldukça zor… Örneğin tarımda kullanılan pestisitler ile suni gübreler, toprağın fakirleşmesine ve su varlığının kirlenmesine yol açabildiği gibi, soluduğumuz havayı da kirletiyor; dolayısıyla sadece gıdalardan değil, havadan da zehirlenme riski yaratıyor. Ege Üniversitesi Ziraat Fakültesi emekli öğretim üyesi Prof. Dr. Nafiz Delen, yüksek buharlaşabilme yeteneğine sahip pestisitlerin, uygulandıktan sonra yüzde 80-90 oranında buharlaşarak havaya karışabildiğini söylüyor ve ekliyor: “Bu durum, soluduğumuz havanın yoğun biçimde kirlenmesine yol açabildiği gibi, hastalıklarla, zararlılarla ya da yabancı otlarla kimyasal savaşımda etki düşüklüğüne neden olabilir. Örneğin, herbisit karakterdeki trifluralin, toprağın 7,5 cm derinliğine karıştırılmış olsa bile, 90 gün süreyle, uygulanan miktarın  yüzde 3,4’lük bölümü havaya karışmaya devam eder. Havaya karışan pestisitler yağmurla yeryüzüne dönerek toprağı, suyu hatta tarım ürünlerini kirletebilir.” Delen, havanın pestisitler de dahil olmak üzere, kimyasal maddelerle kirlenmesinin insanlarda, özellikle de çocuklarda solunum, kalp-damar, kan, sinir, üreme ve immünolojik hastalıklar ve endokrin sistemi bozuklukları, hatta akciğer kanserleri gibi sağlık sorunlarına yol açabileceğini söylüyor.

Pestisitler aynı zamanda bitkilerin tozlaşabilmesi için ihtiyaç duyduğumuz arı, böcek ve kuşların azalmasına da neden oluyor ve gıdanın sürdürülebilirliğini tehdit ediyor.

Doğadan uzaklaştıkça katkı maddeleri artıyor

Gıda güvenliği konusunda en önemli sorunlardan biri de gıdaların işlenmesi sırasında uygulanan yöntemler ve katkı maddeleri.

Katkı maddeleri hayatımıza o kadar hızlı girdi ki, bunların gerçek mi yoksa suni mi olduğunu sorgulama ihtiyacı bile duymadık. Eskiden ne sütteki antibiyotik sorgulanırdı, ne de tavuktaki hormon. Sebzeler, meyvelerde kalıntı diye bir şey yoktu. Kimse yediği öğünlerin besleyici değerini sorgulamazdı, çünkü onlar gerçekten gıdaydı.

Gıdadan ve onu yetiştiren çiftçiden, üreticiden o kadar uzaklaştık ki, tabağımıza gelene kadar geçen sürede bozulmasını önlemek için mühendislerin laboratuvarlarda ürettiği katkı maddelerine ihtiyaç duyuyoruz. Turşu kurmadan kurutmaya, tarhanadan konserveye kadar geleneksel saklama ve koruma yöntemlerini ise çoğumuz ya bilmiyoruz ya da koca bir endüstriye teslim etmiş durumdayız.

Gıda adı altında rafları kaplayan ürünlerin içinde raf ömrü uzasın, kıvamı yerinde olsun ya da güzel görünsün diye, tanımadığımız pek çok kimyasal ve katkı maddesi var: Tatlandırıcılar, lezzet artıcılar, kıvam artırıcılar, renklendiriciler, koruyucular, asit oranı düzenleyenler, topaklanmayı önleyenler ve daha pek çok laboratuvar ürünü… Örneğin, işlenmiş veya yüksek glisemik indeksli gıdalarda bulunan nişastalı karbonhidratlar, yüksek şeker içerikleri nedeniyle aşırı insülin salgılanmasını uyarıyor ve bu da hipoglisemi dediğimiz kan şekeri düşüklüğüne neden oluyor. Blue 1, Red 40, Yellow 6 gıda boyalarının bazı bireylerde alerjiye neden olduğu bildiriliyor. Sosis, salam, sucuk ürünlerinde kullanılan sodyum nitrit ile tavuk çorba bazlarında ve sakızlarda bulunan propil galatın ise kanserle ilişkisi olduğu belirtiliyor. Journal of Toxicology’de yayımlanan bir araştırmaya göre, taranan 1500 gıda katkı maddesinden 31’i potansiyel olarak östrojeni taklit ediyor. Bu zenoöstrojenler, sperm sayısını azaltıyor, kadınlarda meme kanseri riskini artırıyor ve hormon düzensizliklerine neden olarak gösteriliyor.

Gıdadan geriye kalan…

Gıda işlemede kullanılan yöntemler son derece karmaşık; pastörizasyon, sterilizasyon, homojenizasyon, dondurma, UHT vb… Bu yöntemlerden sonra geride kalan şey gerçek anlamıyla gıda mı, sorgulamak gerekiyor.

National Geographic Türkiye’nin 2012 yılında bilim insanlarının katkısıyla yayımladığı Gerçek Gıda rehberine göre, rafinasyon gibi bazı işleme yöntemleri gıdaların besin değerini azaltıyor. Örneğin, öğütme ve kabuk soyma, lif oranını azaltıyor, yüksek ve uzun süreli ısıl işlemler ise protein kalitesini etkiliyor. Kepeğinden ve özünden ayrılmış tahıllar da besleyici değerinden kaybediyor. Araştırmalar zeytinyağı rafinasyonundan sonra zeytinyağının demir ve fosfor, E vitamini ve diğer yağda çözünen vitamin oranlarında azalma olduğunu, dolayısıyla besin değerlerinin azaldığını ortaya koyuyor.

Değiştirilen genler, iklimler ve tohumlar

Verimlilik ve daha fazla ürün yetiştirme iddiasıyla geliştirlen genetiği değiştirilmiş ürünler de hem gıda güvenliği hem de gıda güvencesi açısından ciddi bir tehdit oluşturuyor. Hibrit ve laboratuvar ortamında üretilen GDO’lar doğadaki gen kaynağımız olan yerli/yabani ırklarla tozlanarak biyolojik çeşitliliği ve ekosistemi tehdit ediyor. İnsan sağlığı ve ekosistem/doğa üzerindeki olası etkileri, uzun yıllara dayanan araştırmalar yapılmadan kullanıma sunulan GDO’lu tohumlarla dünyamız ve insanlık, rızası olmadan denek olarak kullanılıyor.

Tarımsal üretimde yüzde 16’lık bir azalmaya yol açacağı öngörülen iklim değişiklikleri; dayanıklı yerel tohumlar yerine verimlilik adına kullanılan, ancak sadece tarım ilaçları ve suni gübrelerin desteğiyle meyve verebilen hibrid tohumlar; doğanın işleyişini gözlemleyerek hareket eden küçük ölçekli, geleneksel çiftlik modellerinin giderek yok olması da gıda güvenliğinin önündeki tehditler arasında…

Gıda tüketimi nüfustan hızlı artıyor

İnsanın iflah olmaz iştahı sonucu, gıdaymış gibi gösterilen ürünler rafları doldururken, gerçek gıdaya ulaşım giderek zorlaşıyor. Araştırmalar daha fazla gıdaya gereksinim duymamızın tek nedeninin nüfus artışı olmadığını gösteriyor. Dünya genelinde -özellikle de Çin ve Hindistan’da yaşanan refah artışıyla- et, süt ve yumurtaya yönelik artan talep paralelinde, daha fazla büyükbaş hayvan, domuz ve tavuğu beslemek üzere, daha fazla mısır ve soya fasulyesi yetiştirme baskısı da artıyor.

Türkiye’de de hayvansal protein talebi nüfusa oranla daha hızlı artıyor. Türkiye İstatistik Kurumu verilerine göre, 2002’de 420 bin ton kırmızı et üretilirken, 2013’te bu sayı 996 bin tona yükseldi. Türkiye nüfusunun 2002’de 65 milyonken, 2013’te 77 milyona ulaştığı göz önüne alındığında, et üretiminin nüfusa göre ciddi bir artış gösterdiği ortaya çıkıyor. 11 yılda et üretimi yüzde 100’den fazla artış gösterirken, nüfus sadece yüzde 18 arttı.

Bir yanda daha fazla kimyasal, hibrid tohumlar, GDO’lar ve katkı maddeleri ile daha fazla gıda üretimi destekleniyor, diğer yanda her yıl 1,3 milyar ton gıda israf ediliyor. Bu israf nedeniyle ekili tarım arazilerinin yüzde 28’inde yapılan tarım boşa gidiyor. Türkiye’de de durum farklı değil. Ülkemizde tüketilen sebze ve meyvenin yaklaşık dörtte biri, tüketim merkezlerine ulaşamadan zayi oluyor.

National Geographic dergisinde yayımlanan bir araştırmaya göre, bu tüketim alışkanlıklarıyla devam edersek, nüfus artışı ve daha zengin beslenme tarzlarının oluşturduğu çifte darbe sonucu, 2050 yılına kadar, yetiştirdiğimiz ekin miktarını yaklaşık iki katına çıkarmamız gerekecek.

Sorunun daha fazla yiyecek üretmek olmadığı aşikâr. FAO’nun da belirttiği gibi, açlık ya da yetersiz beslenmenin nedeni, gıda üretiminin miktarıyla ilgili değil. Sorun, tüketim alışkanlıklarımız, gıdanın dağıtımı ve üretilenlerin çok ama gerçek gıda olmamasından kaynaklanıyor. Rafların besleyicilikten uzak yiyeceklerle dolu olması, ne gıda güvenliğini ne de yetersiz beslenme sorununu hafifletiyor. Üstelik daha fazla yiyecek üretme telaşı daha fazla kimyasal, daha fazla kirli toprak ve su anlamına geliyor –ki bu da gıda üretiminin devamlılığı açısından büyük bir sorun teşkil ediyor.

Gerçek gıdaya erişmek lüks değil hak!

Sorunun çözümü, beslenme alışkanlıklarımızı ve ihtiyaçlarımızı gözden geçirerek gıda üretim ve erişim stratejilerini değiştirmemizde saklı. İbreyi daha fazla gıda üretiminden, güvenli gıda üretimine döndürmek gerekiyor.

Bu dönüşümü sağlamak elbette kolay değil. Yine de artık bir sanayi ve mühendislik alanı olan gıdanın, zararlı kimyasallar, katkı maddeleri ve işlemlerden arındırılıp, güvenliği sağlanarak sofralarımıza ulaşması mümkün…

Üstelik sanıldığının aksine doğal ürünlerin maliyeti konvansiyonel ürünlerden daha düşük ve gerçek gıdaya erişmek bir lüks değil bir hak…

“Ekolojik gıda daha pahalı” söylemleri gerçeği yansıtmıyor. Evet, doğa dostu yöntemlerle üretilen gıdaların parasal maliyeti (üretim azlığı, emek yoğun üretim, depolama, lojistik maliyetler vs nedeniyle) yüksek olabilir. Ancak parasal olarak ölçülebilen maliyetler büyük bir yanılgıyı da beraberinde getiriyor. Çünkü çevresel maliyetler, etiketlere yansımıyor.

Konvansiyonel olarak yetiştirilen ürünlerde gerek yetiştirme, gerek depolama, gerekse işleme süreçlerinde kullanılan kimyasalların toprakta, suda ve canlılarda neden olduğu tahribatın maliyetini kimse ödemiyor. Yıllarca yüksek verim almak için yoğun tarım yapılan bir toprağın fakirleşerek, tarım arazisi olarak kullanılamayacak duruma gelmesinin hesabını çiftçiden başka kimse ödemiyor. Suni gübrelerin yol açtığı su kirliliği, pestisitlerin neden olduğu biyolojik katliam ve sağlık sorunlarının maliyetleri hesaplanamayacak denli yüksek.

Ülkemizde sadece hayvan yemi olarak kullanımına izin verilmiş olsa da, GDO’ların tozlaşma yoluyla biyolojik çeşitliliğe verdiği zarar ve taşıdıkları sağlık risklerinin maliyetlerini hesaplayabilmek neredeyse imkânsız. Çünkü geri dönüşü olmayan zararlar söz konusu.

Gıda sistemleri yeryüzündeki toplam sera gazı salımlarının yüzde 19-29’undan sorumlu. O zaman sera gazı salımları sonucu ortaya çıkan iklim değişikliğinin yol açtığı kuraklık ve seller nedeniyle ziyan olan tonlarca gıdanın ve ortaya çıkan zararın sorumlusu da bu yaygın gıda sistemleri…

Gıdamız için gerekli toprak ve suyun giderek kirlenmesi; suni gübreler, yoğun hayvancılık ve gıda taşımacılığı gibi nedenlerle iklimlerde yaşanan değişikliklerin neden olduğu zararlar da gıda fiyatlarına yansımıyor.

Dünyada tüketilen suyun yüzde 75’i tarımda kullanılıyor. Heinrich Böll Vakfı’nın Et Atlası Raporu’na göre, bir kilo kırmızı et üretimi için 15 bin 455 litre su gerekiyor. Bu miktarda su; yem, ilaç, kimyasal üretimi, kesim, saklama, soğutma ve ulaştırma için kullanılıyor. Bitkisel üretim için harcanan su ile ilgili veriler de şaşırtıcı rakamlar içeriyor; waterfootprint.org verilerine göre, bir kilo pirinç için 3 bin 400 litre, bir kilo pamuk için 2 bin 700 litre, bir kilo makarna için 1900 litre su gerekiyor.

Dünyada da durum farklı değil. Brezilya’nın Amazon bölgesinde 1,2 milyon hektardan daha büyük bir alan hayvan beslenmesinde kullanılan soya üretimi için yok edilmiş durumda. Hayvan beslenmesinde kullanılan soya ve mısır tarımı için yakılan ormanların yol açtığı çevresel yıkımın maliyeti ise hesaplanamasa da iklim değişikliklerinin yol açtığı maliyetlere eklenebilir.

Bütün bu verileri dikkate aldığımızda ortaya çıkan gerçek şu: Beslenme konusunda yaptığımız tercihlerde, sadece damak keyfimiz ve sağlığımız için değil, gezegenin ve gıdanın geleceği için de karar veriyoruz.

Verimlilik yerine onarıcı tarım ve çeşitlilik

Nüfus artsa da dünyada var olan tarım arazilerinde doğa, iklim ve çiftçi hakları gözetilerek, aynı zamanda gıda güvenliği sağlanarak gıda yetiştirmek ve üretmek mümkün. Kimyasalların tarımsal verimliliği artırdığı ve bunun için vazgeçilmez olduklarına dair iddialar gerçeği yansıtmıyor. Örneğin, World Watch Magazine’de yayınlanan bir araştırma, ABD’de 1950’li yıllarda böceklerin neden olduğu yıllık ürün kaybı yüzde 7-8 civarında iken, bu oranın günümüzde yüzde 12-13’ler düzeyine ulaştığını belirtiyor. 1950’li yıllara kıyasla, kullanılan pestisit miktarı 10 misli artmasına rağmen böcekler yüzünden kaybedilen ürün miktarının iki katına çıkmış olması, pestisitlerin etkisini ya da daha doğru tabirle, etkisizliğini gözler önüne seriyor.

Her ne kadar bugün yaygın olan konvansiyonel üretim sistemleri tersini iddia etse de, araştırmalar ve uygulanan ekolojik yöntemler, toprağı beslemeyi ve zenginleştirmeyi temel alan onarıcı tarım ile birlikte yerel üretim ve kullanımla gerçek gıdaya erişimin mümkün olabileceğini gösteriyor. Üstelik herhangi bir çevresel maliyete yol açmadan…

Türkiye Ziraat Odaları Birliği’ne göre, sadece tarım arazilerinden her yıl kaybedilen toprak miktarı 500 milyon ton. Oysa konvansiyonel tarımda yabani ot öldücürüler yüzünden yok edilen yer örtücüler, doğa dostu tarımda toprağı erozyondan korumak için kullanılıyor. Yer örtücüler, suyun toprağın verimli tabakasını alıp götürmesini engellediği gibi, toprağı besleyerek iyileştiriyor. Ayrıca ekolojik tarımda zirai ilaç ve sentetik gübrelerin kullanılmaması da, toprağın kirlenerek fakirleşmesini engelliyor. Bunlar, doğanın sürdürülebilirliğini gözeten yöntemlerden sadece bir kaçı.

Doğa dostu yöntemlerin desteklediği, çeşitliliğin yoğun olduğu tarım alanlarında verimlilik, konvansiyonel üretimin desteklediği monokültür ekim yapılan tarım alanlarındaki verimlilikten yüzde 100 daha fazla. Rodale Enstitüsü’nün 30 yıl süresince yaptığı denemeler, toprak sürülmeden yapılan üretimde ekolojik tarım ile konvansiyonel tarım arasında bir verim farkı olmadığını gösteriyor. Üstelik doğa dostu yöntemlerle üretilen gıdalar konvansiyonele göre daha besleyici. Food Standarts Agency verilerine göre ekolojik gıdalarda protein yüzde 12,7; beta-karoten yüzde 53,6; çinko yüzde 11,3 daha fazla. AB verilerine göre, ekolojik yeşil sebze ve meyvelerdeki C vitamini yüzde 90 daha yüksek.

Konvansiyonel üretimde verimliliğin ve nüfusun beslenmesi için tarım arazilerinin artması gerektiği iddia edilirken, Türkiye’de verimli bazı tarım arazilerinin tarım dışı amaçlarla kullanılmasına izin verilebiliyor. TÜİK verileri, Türkiye’nin 18 yılda, işlenen tarım alanının 3 milyon hektarını kaybettiğini gösteriyor. Hayvanlara GDO’lu yem yedirmek yerine, otlayabileceği yüzbinlerce hektar mera arazisinde ise işlemeli tarım yapılıyor.

Doğa dostu üreticiyi destekleyen türeticiler

Tarım politikalarının, çevresel maliyetlerin gözetildiği ve doğanın sürdürülebilirliğinin esas alındığı doğa dostu yöntemlere doğru evrilmesinde, üreticiler kadar tüketicilere de sorumluluk düşüyor.

Gıda güvenliği üzerindeki tehditler arttıkça gerçek gıdaya ulaşma yolundaki çabalar da artıyor. Üretiminde doğanın işleyişini gözlemleyerek hareket eden, küçük ölçekli, geleneksel çiftlik modellerini desteklemek gıda güvenliğinin sağlanmasında önemli rol oynuyor. Örneğin, Türkiye’de 1999 yılında ekolojik gıdalar sadece birkaç doğal ürün dükkânında bulunabiliyordu. Aradan geçen 17 yılda doğal ürün dükkânlarının sayısı onlarla ifade edilirken, bu ürünler marketlerden, internetten veya sayısı giderek artan ekolojik pazarlardan edinilebiliyor.

Yanı sıra toprakla daha yakın olmak ve gıdasının bir bölümünü de olsa kendi yetiştirmek isteyenler, balkon ya da hobi bahçelerinde küçük bostanlar kuruyor. Büyük kentlerin yakınlarında halen küçük çapta çiftçilik yapanlarla anlaşan kentliler, çiftçileri destekleyen organizasyonlar kurarak gıdasının bir bölümünü bu çiftliklerden temin ediyor.

Ya da doğa dostu üretim yapan çiftliklerin yayımladığı sipariş listelerinden gerçek gıdaya ulaşmaya çalışıyor.

Doğa dostu yerel ürün üreticilerini doğrudan destekleyen modelleri hayata geçirerek tüketicilikten türeticiliğe geçiş mümkün. Ancak mutfağımıza giren her ürünü bu çiftlik ya da üreticilerden edinmek herkes için mümkün olmayabilir. Ürünlerin etiketini doğru okumak, içinde ne olduğunu anlamadığımız yiyeceklerden uzak durmak ve olabildiğince evde üretmek de gıdamızın güvenliği açısından önemli.

Ne yediğini bilme hakkı

Gıda güvenliğinin sağlanması için yeterli miktarda besleyici gıdanın, herkes için ve her yerde, fiziksel ve ekonomik olarak erişilebilir olmasını sağlamak gerekiyor. Gıda üretimine dair bilgiler bize, ekosisteme ve sağlığa dair maliyetleri de hesaba katarak, gıdanın gerçek maliyetleri hakkında daha fazla şey öğrenmemiz gerektiğini hatırlatıyor.

Bu maliyetlerin farkında olan kişi, kuruluş ve topluluklar gıda üretimi, dağıtımı ve tüketiminde ekolojik, adil, yerel ve katılımcı sistemler oluşturarak, söz konusu çevresel ve sosyal maliyetleri azaltabilecek örnekler oluşturuyor. Tohumdan hasada, hasattan son kullanıcıya ulaşıncaya kadar canlı ve çevre sağlığına zararlı kimyasalların kullanılmadığı doğa dostu yöntemler, gıda güvenliğinin sağlanmasında ve sağlıklı beslenme yolunda fırsatlar sunarken, küçük çiftçinin geçim standartlarının yükseltilmesini de sağlıyor.

Ne yediğimizi bilmeye hakkımız var!

Eğer gıdayı kendimiz üretmiyorsak, uzun süre dayanabilenler yerine taze olanları, kaynağını ve doğa dostu yöntemlerle üretildiğini bildiklerimizi seçmek, bizi gerçek gıdaya götüren en güvenli yollar.

Hâlâ seçme şansımız var ve seçimlerimiz geleceğimizi belirliyor…

Bu yazı gidatopluluklari.org/ dan alınmıştır

 

Oya Ayman

Kategori: Hafta Sonu

Günün ManşetiManşetTarım-Gıda

Kültürhane’de ekoloji buluşmaları ‘Topluluk Destekli Tarım’ söyleşisi ile başladı

Foto: Ulaş Bayraktar

Kültürhane ve Çukurova İnsan, Tohum ve Toprak Atölyeleri’nin (ÇİTTA) ortak organizasyonu ile Mersin Kültürhane’de her 15 günde bir gerçekleştirilecek ekoloji buluşmaları Çukurova Ekolojik Yaşam İnisiyatifi’nden (ÇEYİ) Sema-Serdar İskit çiftinin “Topluluk Destekli Tarım ve Gıda Topluluğu” söyleşisi ile başladı. Söyleşiye ÇEYİ’nin üreticilerinden Adana İmamoğlu’nda çiftçilik yapan Ali Çelik de katıldı.

Fotoğraf: Suna Bayhan

Söyleşiyi açan Kültürhane kurucularından ve yeni titri ile sosyal bilimler esnaf ve zanaatkârlığı yapan Ulaş Bayraktar,  Kültürhane’nin kuruluş amaçları arasında en önlerde bulunan mekanı bir kültür paylaşım alanı haline getirme gayesinin her geçen gün vücut bulduğunu söylerken, ekoloji sohbetlerinin bu söyleşi ile başladığını, her 15 günde 1 bir söyleşi bir de belgesel gösterimi şeklinde ekoloji buluşmalarına devam etmek istediklerini aktardı.

Söyleşi Kültürhane facebook sayfasından da canlı yayınlandı

İlk sözü alan Serdar İskit, topluluğun ihtiyacına göre bir kaç farklı sunum yöntemi tasarladıklarını aktarırken Sema İskit de ÇEYİ’nin tarihçesini katılımcılar ile paylaştı. 11 – 12 Ocak 2014’de önce Adana, ardına Mersin’de iki gün süren Buğday Derneği’nin düzenlediği, “Türeticiler için Ekolojik Yaşama Giriş” eğitimi sonrası eğitime katılanların birbirinden kopmadan bugüne dek süren çalışmaları sonucu Adana’da ÇEYİ, Mersin’de ise ÇİTTA oluşumlarının hayata geçtiğini ifade eden İskit, Adana’da ayrıca Banadura adı ile topluluk destekli tarım çalışmalarına da başladıklarını kaydetti. İskit, Banadura’nın Adanacada “domates” anlamına geldiğini de belirtti.

Başlangıçta isim kaygıları olmadığını, 2014’de Sürdürülebilir Yaşam Film Festivali’ni (SYYF) Adana’da düzenleme niyetleri sonrasında organizasyonun kendilerinden bir isim talebi olması üzerine ÇEYİ ismini bulduklarını aktaran Sema İskit, “Şimdi burada oturup, “ben nasıl yapacağım bu işleri” diye düşünenlere kendi başlangıç noktamı anlatmak isterim. Ben önceleri buğday tarlasını görüp çimenlik sanan birisiydim. Zamanla tüm bu endişeleriniz geride kalacak.” diye konuştu.

Gıda Toplulukları’nın sağlıklı ve adil gıdaya erişim için meydana getirildiğini ve birden fazla seçeneği bulunduğunu da kaydeden İskit, kendilerinin Topluluk Destekli Tarım (TDT) metodunda karar kıldıklarını kaydetti.

Bu noktada sözü alan Serdar İskit ise kendileri ile söyleşiye katılan çiftçi Ali Çelik’i katılımcılara tanıttıktan sonra TDT’de hem tüketici hem üretici birebir ilişki halinde oluyor, bu nedenle de ismine türetici diyoruz, bir nevi üretici ile kader ortaklığı yapıyoruz. Mesela biz Ali’nin sofrasına oturduk, o geldi bizim soframıza oturdu. Bu birbirini tanıma hali bile iyileştirici bir süreç. Çat kapı ne zaman gitsek Ali’nin evine çok memnun olur, hemen çay koyar, varsa bize karpuz keser, Ali’nin karpuzlarını sizin de tatmanızı isterim dedi.

“Derdin ne senin kardeşim?”

Soldan sağa: Ali Çelik, Sema İskit ve Serdar İskit (Foto: Suna Bayhan)

TDT için sorulması gereken ilk sorunun, “Derdin ne senin kardeşim?” olması gerektiğinin altını çizen Serdar İskit, sözlerini şöyle sürdürdü, “İmkanınız varsa ekolojik pazara gidin, marketlerdeki organik reyonlarından alışveriş yapın ama TDT oluşturmak için öncelikle bir misyonunuz olması gerekiyor.”

Salondan gelen “adil gıda nedir?” sorusu üzerine Sema İskit, dinleyiciyi, “Çiftçiye hakkını vermenin hazzını yaşayanların sistemidir Adil Gıda sistemi. Adil Ticaret kavramına da benzer aslında. Gıdanın sizin sofranıza gelene kadarki tüm aşamalarının farkında ve bilincinde olmayı da gerektirir. Adil Gıda için toprağımıza iyi bakmamız gerekiyor” diyerek yanıtladı.

“Çiftçilik halkoyunu gibidir”

Adana İmamoğlu’ndan söyleşiye gelen ÇEYİ üreticisi Ali Çelik ise sözlerine ülkemizde tarım sıkıntılı diyerek başladı. Sıkıntının sebebi çiftçi olarak görünüyor olsada aslında sistemden kaynaklanıyor diyen Çelik, “Kirazımız Fransa gümrüğünden geri döndü sağlık koşullarını karşılamadığı için. Peki ne oldu o kirazlara? İmha mı ettiler. Hayır. Bizim pazarlarımızda gariban halk tarafından tüketildi. İlaç kullanılıyor bu topraklarda hem de haddinden fazla miktarda. Adana, Çukurova bir pamuk diyarıydı ama şimdi gelinen durumda pamuk da bitti. Sürekli miktarı ve dozu arttırılan ilaca börtü böcek uyum gösterdi ama ürünün kendisi gösteremedi.

Ali Çelik ülkemizdeki tarımın sorunlarını paylaştı (Foto: Gülsüm Yücel)

Çiftçilik bir birlikte olma, muhabbet etme, kaynaşma işidir. Halkoyunları gibidir yani çiftçilik. Eskiden tamda böyle idi ama şimdi kimseye kimsenin selamı kalmadı. Ben arıcılık yapıyordum ama ona da ara vermek zorunda kaldım. Sizin pahalı diye alamadığınız balı Türkiye’de artık tekel olmuş iki şirket arıcılardan kilosu 6 tl’ye alıyor. Siz bu aracıyı ortadan kaldırmazsanız, çiftçiye güvenmez iseniz durum düzelecek gibi de görünmüyor. Arıcı balına kilo başı 35 değil 6 tl alıyor. Arıcı kilosuna 10 tl alabilse ihya olur” diye konuştu.

Söyleşinin bu noktasında Onarıcı Tarım konusuna da değinen Serdar İskit ise şöyle konuştu,

Kültürhane ekibi de söyleşiyi ilgi ile takip etti (Foto: Gülsüm Yücel)

“Üretici ve tüketici olarak birbirimize yüzyüze bakmalıyız. Yüzyüze bakıyor isek bu ilişki farklı olur. Toprağın yapısı ve ihtiyacı da önemli. Fukuoka tohum topu yaptığında araziye tek bir tohum atmıyor. 20 küsur farklı tohum ekliyor ve o şekilde atıyor. Topraktan daha iyi bilecek değilim ben diyor neye ihtiyacı olduğunu. O, kendi ihtiyacı olanı alır ve o şekilde toprakta ona yer açar.

Şimdi biz kendi gıdamız için emek harcıyoruz. Kolay mı, değil. Yeri geliyor ceviz kırıyoruz, yeri geliyor üzüm ya da elma kurutuyoruz. Çok zahmetli işler bunlar ama kış gelipte kendi emeğimizle hazırladığımız gıdayı tüketmenin keyfi gibi de yok.

Bir diğer konu da onarıcı tarım. 2. Dünya Savaşı sonrası sulh döneminde kimya şirketleri tarıma yöneliyor. Yeşil Devrim ve dünyada açlık bırakmayacağız sloganları ile eskinin silah üreticileri hedeflerini gıdaya yöneltiyor. Monsanto bunun en bilinen örneklerinden biri. O dönem ABD Başkanı olan Kennedy diyor ki, “Açlığı artık tamamen bitirdik”. 1950’lerde söylüyor bunu. Bugün 2017’de açlık bitmiş durumda mı? Elbette hayır. Herkesi doyuracağız diyerek sağlıklı toprak bırakmadılar neredeyse. Onarıcı tarım ise bu döngüyü tersine çevirmek için var. ”

Foto: Ulaş Bayraktar

Sema İskit, TDT kararının aslında evlilik kararına benzediğini belirterek, “Evlilik kararı gibi aynı. Sadece karar vermek ve bu kararın arkasında durmak gerekiyor. Formüllerimizden en önemlisi 3 Y, yani yerel, yatay ve yavaşça. İnsanlar TDT’ye üç sebeple gelebilir. Birisi çiftçiyi önemsediği için gelir, diğeri gıdasını önemsediği için gelir, ötekisi ise muhabbetten keyif aldığı için gelir” dedi.

Kültürhane Ekoloji Sohbetleri’nin ilk ayağı durumundaki “Topluluk Destekli Tarım ve Gıda Topluluğu” söyleşisinin ardından Mersin’de de henüz yeni başlayan tdt sürecine katılmak isteyenlerin isim ve iletişim bilgileri de alındı.

Kültürhane Ekoloji Buluşmaları’nı yerinden takip etmeye devam edeceğiz.

 

Fotoğraflar: Suna Bayhan, Gülsüm Yücel, Ulaş Bayraktar

Haber: Alper Tolga Akkuş

(Yeşil Gazete)

ManşetTarım-Gıda

‘İhtiyacımız olan onarıcı tarım, geo mühendislik* değil’

Charles Eisenstein tarafından Guardian‘da yayınlanan yazıyı Yeşil Gazete yazarı Ali Serdar Gültekin‘in çevirisiyle paylaşıyoruz.

***

Eğer iklim değişikliğine değineceksek, Geo mühendisliğin ardındaki kestirme çözüm fikri doğa ile mütevazı bir ortaklığa dönüşmelidir.

ABD Ulusal Araştırma Konseyi’nin, güneş radyasyonunu azaltmak ve atmosferi soğutmak için gezegeni sülfat ayresol bir katman ile kaplamayı önermesinin ardından geo mühendislik yine gündemde.

Öneri, ozon tabakasının delinmesi, okyanusların asitlenmesi ve tropik kuşakta yağışların azalması gibi istenmeyecek muhtemel sonuçlar için de geniş çapta eleştirildi. Belki bundan daha rahatsız edici olan, geo mühendisliğin, iklim değişikliğine sebep olan ekonomik ve endüstriyel sisteme dokunmayan teknolojik bir tamir olması.

Geo mühendisliğin ardında yatan bakış açısı, gelişmekte olan ve onarıcı tarım biçimini alan ekolojik sistem odaklılığı ile keskin bir zıtlıkta. Alternatif bir stratejiden fazlası olarak, onarıcı tarım, kültürümüzün doğa ile ilişkisinde temel bir değişikliği temsil ediyor.

Onarıcı tarım toprağı yeniden inşa etmek için bir dizi tekniği bir araya getirirken, süreç içinde karbonu hapsediyor. Tipik olarak örtücü bitkiler ile çok yıllık bitkileri kullanarak çıplak toprağın açığa çıkmasını engelliyor ve hayvanların otlamasıyla bir nevi doğadaki hayvanları taklit ediyor. Karbon toplamak haricinde ekolojik faydalar da sunuyor. Mesela toprak erozyonunu engelliyor, toprağı minerallendiriyor, yeraltı sularının saflığını koruyor ve tarım ilaçlarıyla gübrelerin akıntılarının zararlarını azaltıyor.

Fakat bu yöntemler artmakta olan nüfusu beslemek için yavaş, pahalı ve pratik olmayan yöntemler değil mi?

Hayır. Kapsamlı istatistiklerle ulaşmak güç olsa da onarıcı yöntemin hasadı çoğunlukla geleneksel yöntemin hasadından fazla oluyor (bilimsel araştırmalar için buraya ve buraya, sistematik olmayan örnekler için buraya ve buraya bakabilirsiniz). Keza bu yöntemler toprağı oluşturduğu, otları çoğalttığı ve nem tuttuğundan, gübre ve tarım ilaçlarının girdisini azaltılabilir ya da tamamen ortadan kaldırılabilir. Sonuç olarak çiftçilerin daha çok kâr elde etmelerini sağlar. Başka hiçbir yöntem hektar başına daha çok karbon hapsedemez (2,5 ton/hektar). Bu rakam sadece ABD’de salınımların bile dörtte biri ediyor.

Toplam potansiyel tahminler çeşitli. Ohio Eyalet Üniversitesi’den Rattan Lal bununla ilgili olarak çölleşmiş ya da çoraklaşmış toprakların yılda 3 milyar tona kadar karbonu hapsedebileceğini (günümüzde bu yıllık 11 miyar ton CO2’dir) söylüyor. Diğer uzmanlar bundan da yüksek potansiyel görüyorlar. Rodale Enstitüsünün araştırmasına göre eğer evrensel olarak organik onarıcı teknikler, işlenmiş topraklar üzerinde uygulanırsa küresel sera gazı salınımlarının %40’ı meralarda uygulanırsa %71’i telafi edilmiş oluyor.

Hükümetler Arası İklim Değişikliği Paneli’ne göre (IPCC) bu yöntemler, mevcut salınımların yüzde yüzü üzerinden karasal CO2 azaltımına eklendiğinde ve buna yeniden ormanlaştırma eklenmemişken bile sera gazlarının bir diğer %10 – %15’inin telafisini sağlıyor. Tabii ki bunların hiçbiri toprağın ve biokütlenin gömebileceği karbon miktarının sınırı varken fosil yakıt alt yapısını sürdürmek için uygun değil..

Doğayla çalışmak

Charles Eisenstein

Yalnızca ticari açıdan bakıldığında bile daha iyi olan onarıcı yöntemler neden daha hızlı yayılmıyorlar? Cevap çoğu çiftçinin kendi verdikleri yanıtlarda olduğu gibi, “inşalar yavaş değişmeleri.” Belki böyle fakat bu durum daha fazlasını içeriyor. Onarıcı yöntemler sadece uygulamalarda bir değişikliği temsil etmiyor. Geo mühendisliğin ön plana çıkardığıyla kıyaslandığında bu dönüşüm aynı zamanda hem paradigmada hem de bizim doğa ile ilişkimizde değişiklik içeriyor.

Öncelikle şunu belirtmekte fayda var; onarıcı tarım doğayı taklit etmeye çalışıyor, ona hükmetmeye değil. USDA’da toprak sağlığı uzmanı Ray Archuleta’nın ifade ettiği üzere “Biz tarımın kontrol ve yönetiminden uzaklaşmak istiyoruz. Biz doğanın yansımasında tarım yapmalıyız.” Bunun aksinde geo mühendislik bizim doğa üzerindeki yüzlerce yıllık tahakkümümüzü yeni bir boyuta taşıyarak tüm gezegeni manipülasyonun bir nesnesine çevirmektedir.

İkinci olarak onarıcı tarım değişkenlerinin mekanik ve kimyasal yollarla kontrol altında tutulması ve onun çizgisel mantığından uzaklaşmadır. Çok kültürlülüğün çeşitliliğinde, hayvanlarla bitkilerin karmaşık, ortakyaşar, dirençli sistemine önem verilir. Öte yandan geo mühendislik çokça çizgisel olmayan bir sistemin şekillendirilmesinin beklenmedik sonuçları kanununu ise inkâr eder. Düz mantıkla örneklendirilebiliriz. Eğer atmosfer çok sıcaksa, içine soğutucu bir şeyler ekleyin. Fakat neler olacağını kim bilir?

Üçüncü ve son olarak, onarıcı tarım ekolojik sağlığın derin temellerini tarif etmeye çalışmaktadır: toprak. Onarıcı tarım, düşük verimliliği, erozyon ve diğer problemleri sorunun kök nedeni değil, semptomları olarak görür. Öte yandan geo mühendislik semptomları tarif eder – iklim değişikliği – ve müsebbibine dokunmaz.

Hızlı onarım yok

Geo mühendisliğin hızlı onarımının aksine onarıcı tarım geniş ölçekli kültürel değişimler olmadan uygulanamaz. Doğanın kullanılabilir bir nesne olduğu yaklaşımından vazgeçip mütevazı ortaklık yaklaşımına dönüşmemiz gerekir. Geo mühendisliğin merkeziyetçi mantığı ve küresel ekonomiyi beslediği yerde toprağın ve ormanın onarılması özünde yerel uygulamalar olmalı. Her seferinden bir orman, her seferinde bir çiftlik gibi. Her duruma uyan bir çözüm yok ve her alanın ihtiyacı biricik. Beklenildiği gibi geleneksel yöntemlere göre daha emek yoğun çünkü toprak ile daha doğrudan ve daha dostane bir ilişki gerektirmekte.

En nihayetinde iklim değişikliği, bizi, uzun süre önce koptuğumuz ve üstelik verdiğimiz hasarı onarmak için durmaksızın şekillendirebileceğimizi düşündüğümüz doğa ile ilişkimizi de gözden geçirmeye zorluyor. Kendi biyofilimize, doğaya ve hayata olan aşkımıza, sera gazı sayılarının yukarı ya da aşağıya gittiğine bakmaksızın tüm varlıkları önemseme arzumuza bizi geri çağırıyor.

Geo mühendislik, tüm yıkıcı risklerine rağmen, bu çağrıdan kaçınmanın, tahakkümün mantığını yeni aşırılıklar ile genişletmenin ve aşırı tüketime dayalı bir ekonomiyi bir süre daha sürdürmenin bir teşebbüsü. Toprağa, ağaçlara âşık olmanın, yıkımlarını durdurmanın ve onları iyileştirmeye hizmet etmenin zamanı. Tarımsal politikanın ve uygulamanın onarıcılıkla uyumlu olmasının tam zamanı.

* Geo mühendislikTürkçesi bulunmayan terimi insanlığın, teknoloji yargımı ile iklimi yönetmesi şeklinde tanımlamak mümkündür.

 

Haberin İngilizce orijinali

Haber: Charles Eisenstein

Yeşil Gazete için çeviren: Ali Serdar Gültekin

 

(Yeşil Gazete, Guardian)

Kategori: Manşet

Köşe Yazıları

Gıda satın alma kılavuzu [2]

Durukan Dudu

Serinin ilk yazısı için tıklayınız.

Bir önceki yazıda tanımladığımız temiz, besleyici, sağlıklı gibi özelliklere sahip gıdaların fiyatlarının nasıl belirlendiği, ne kadar olmasının “adil” olduğu sorularına odaklanacağım bu yazıda.

Türkiye’de ve Dünya’nın bir çok yerinde herhangi bir ürünün fiyatının arz-talep dengesi üzerinden belirlendiği varsayılır. Bugünün dünyasında bu varsayım tam anlamıyla doğru değil. Besleyici gıda üretimi gibi (en azından henüz) “mekanize” olmayan süreçlerde hele, çok farklı dinamikler giriyor işin içine.

Diğer bir deyişle, işin ekonomik tarafı çok kapsamlı, tek başına ayrı bir yazı dizisini hak edecek kadar karmaşık. Bu yazıda temel etmenleri ele alıp, sonunda da tüketiciler için somut bir takım sonuçlar önermeye çalışacağım. Farklı şartlarda üretilen farklı gıdaların (örnek: Yerel tohumlu, gübresiz-zehirsiz domates) fiyatlarının birbirine nasıl oranlanabileceğini ise ilerideki yazılarda detaylandıracağım.

İlk temel kural: “Doğru” gıda pahalıdır. Ama daha önemlisi, “kötü” gıda fazla ucuzdur.

Topluluk destekli tarım uygulamaları giderek yaygınlaşıyor. Foro: Ormanevi Kolektifi

Foto: Ormanevi Kolektifi

Konvansiyonel sistemle domates üretmek yerine toprağı sürmeden, yerel tohumla, tarım zehiri ve sentetik gübre kullanmadan domates üretmeye (yani organik/organik ötesi üretim yapmaya) karar veren bir köylüyü hayal edin. Bu üreticinin karşılaşacağı bir çok sorun ve risk var:

a) Üreticinin, sistem dışına çıkmakla aldığı ekonomik ve ekolojik riskler ve yükler:

  • En iyi şartlarda bile toplam hasadı, konvansiyonel hasada göre daha düşük (çok kabaca, 3’te biri civarında) olacak.
  • İstilacı bir hastalık veya böceğin  musallat olması durumunda ilaç kullanamayacak ve fazladan verim düşüşleri yaşayacak. Hastalığı “Doğal yöntemlerle” çözmeye çalışması fazladan araştırma, organizasyon, o “doğal ilacı” yapması için hazırlık ve malzeme ve bilgi gerektirecek; hem de çözümün tam etkili olmama riski var.
  • Köydeki diğer üreticiler “tarlasının haliyle” ve yaptığı onca fazladan uğraşla dalga geçecek, küçümseyecek.
  • Ürününü istediği fiyattan ve bozulmadan (her hafta!) satış yapabileceği kanallar hazır değil, ya da garanti değil. Öyle olsa bile paketleme, satış, alacak verecek takibi için de ayrıca uğraş vermesi, risk alması, kafa yorması gerekecek.
  • Çapalama, fide hazırlığı, hasat gibi süreçlerde konvansiyonel üretime göre çok daha fazla emek, organizasyonel uğraş verecek. Her bir sorunu kendisi, özgün yöntemlerle çözmesi gerekecek. Kırsalda “yövmiyeli çalışan” bulmanın çok zorlaştığı bu çağda insan gücüne dayalı bu tür üretim iyice zorlayıcı olacak.
Köy hayatı

Foto: Ormanevi

b) Üreticinin ve sistemin bilgi, altyapı ve “girdi” eksiği:

  • Pullukla girip sürülmemiş ve/veya sadece üst işlemesi (goble/tırmık vs.) yapılan toprakta fide ekimi, damlama çekilmesi gibi işleri yapmak zor olacak. Bunun için özel tarım ekipmanları almak istese (ve buna yetecek parası olsa) bile bu ekipmanlar üretilmiyor ya da çok sınırlı bölgelerde var.
  • Çanakkale domatesinin fidesini Antalya’daki fidecilerden kamyonla getirtmek yerine, kendisi tohum bulacak ve tohumdan fide yapacak. Bunun için bir sera(msı), kaliteli fide toprağı gibi malzemelere ve zamanlamayı tutturacak kadar bilgi ve organizasyonel kapasiteye ihtiyacı var.
  • Kimyasal azot gübresini ne kadar serpmesi gerektiğini herkes biliyor, ziraat mühendisleri ve gübre satıcıları bu konuda “bedavaya” bilgi veriyor. Hayvan gübresini ne kadar serpmeli? Yanmış gübreyse ne kadar, yanmamış (taze gübreyse) ne kadar? Az vermesi bitkiyi aç bırakmak, çok vermesi ise “yakmak” anlamına gelir. Bu gübreyi nasıl dağıtacak?
  • Hastalık ve diğer sorunlarla “doğal” yöntemlerle baş etmek için gerekli reçeteleri nasıl hazırlayacak?

Bu sorular ve sorunların listesi daha da uzatılabilir, şimdilik burada duralım. Önemli olan şu: Desteklemelerden gıda sektörünün tedarik zincirinin yapılanmasına, çiftçinin ulaşabildiği altyapı ve bilgi ağından nakliye ve satışa kadar tüm “sistem”, çiftçinin sadece hammadde üretimi yapması ve bunu da en ucuza, en kalitesiz, en yüksek çıktıyla (kilogram cinsinden hasat) ve tüm bunları “sistemin öngördüğü şekilde” yapması üzerine kurgulanmış durumda. Yani dünyanın neredeyse tamamında ve yani Türkiye’de “sistem”, konvansiyonel üretim yapanın maliyetlerini aşağı çekiyor, “doğru” gıda üretenin omzuna ek maliyetler yüklüyor.

Yukarıda saydığım sorunların bir kısmına özgün ve yaratıcı cevaplar bulundukça doğru gıda daha ucuzlayabilir ve ucuzlayacak, evet. Öte yandan konvansiyonel gıda da normalde olması gerektiğinden daha ucuz; çünkü en geniş haliyle statüko tarafından tohumdan hasada kadar destekleniyor

Dünyada ve Türkiye’de “doğru gıda” üreten çiftçilerin çoğunun “İlave destek istemiyoruz. Tam tersi, bütün tarım destekleri kaldırılsın” demesi de ondan. Şu anda yurttaşların cebinden çıkan vergilerle yapılan tarım destekleri konvansiyonel gıdanın ucuzlamasına ve sistemdeki çiftçi dışında aktörlerin kar marjlarının yükselmesine* yarıyor.

*Bu son noktayı açayım, önemli zira: Herhangi bir ürüne verilen “destek”, o ürünün son kullanıcıya ulaşma sürecinde “fiyat kontrolünü” elinde tutan aktörlerin işine yarar. Örneğin süt: İnek sütüne verilen destek, çiftçinin süt satışından elde ettiği parayı pek arttırmıyor. O sütü çiftçiden alan süt mandıra ve fabrikalarının ödediği paranın düşmesini (çünkü geri kalanını devlet ödüyor) sağlıyor. Çünkü sütün satış fiyatını belirlemek köylünün değil süt fabrikalarının/şirketlerinin kontrolünde.

İkinci temel kural: “Doğru” gıda aslında görece ucuzdur, tüketici bunun farkında değildir”

etdoner

Foto: Google / Löplöpçüler

Ali 27 yaşında. İstanbul’da çalışan bir beyaz yakalı. Haftada 3 defa ekmek arası et döner yiyor, yanında ayran içiyor.

Ekmek arası dönerin fiyatı 12 TL, içinde 80 gr et var. Yani kilosu 125 TL. Ayranın tanesi 2.5 lira.

Ali, yarısı inek eti, diğer yarısı yağ ve “hayvanın diğer kısımları” olan hazır gıdanın kilosuna 150 TL veriyor. Litresi 10 TL’den de “yapay” bir ayran içiyor.

Ayşe 32 yaşında. Bir dikimevinde işçi olarak çalışıyor. Mahalleden 4 arkadaşıyla kafa kafaya vermişler, ayda bir toplu siparişle 20 kg “SafiMera” kuzu eti alıyorlar. Her pazar sabahı birisinin evinde toplanıp 5 kg eti muhabbet ede ede pişirip parçalara bölüyorlar. Yine aynı gün 6 TL’ye “doğru” süt alıp, yoğurt çalıyorlar.

Ayşe bu şekilde, tam anlamıyla besleyici, temiz ve yani sağlıklı besleniyor. Tüm masrafıyla, yediği etin kilosuna 100 TL, ayranın da litresine 8 TL veriyor.

Pazar sabahı toplaşmalarından, çay ve kahve eşliğinde her hafta değişik et pişirmeleri denemekten de çok keyif alıyor.

 

Üçüncü temel kural: Fiyatları daha da aşağı çekmek için üretici ve tüketiciye düşen görevler var.

Gıda üretiminde tohumdan sofraya (aynı isimde, Çanakkale merkezli doğru gıdaya ulaşım girişimi de var) süreçte ortak kaynak kullanımı, kaynak optimizasyonu, karşılıklı destek süreçleri gibi ayaklar keşfedilip oturdukça, doğru gıdanın maliyeti de düşecek. Bu süreçte hem üreticinin kaliteyi düşürmeden verimliliği yükseltmesi için atması gereken adımlar var, hem de tüketicinin “idealizm”den çok “doğru gıdaya ulaşmak” saikiyle ödemesi gereken geçiş süreci bedelleri var.

Bu süreçte genel dinamik şu: Üretici ve/veya üretici örgütlenmeleri tüketiciyi yönlendirecek, tüketici de doğru gıdaya ulaşmak için, mevcut “kolaylıklar” dünyasından biraz sıyrılıp emek harcaması gerektiğini kabul edecek. Çünkü doğrusu ve “doğal”ı bu. “Ama ben istediğim an istediğim gıdaya ulaşmak istiyorum, nasıl üretildiği falan konusunda da kafa yormaya vaktim yok” diyen tüketici olabileceğinden daha pahalıya ve (muhtemelen) istediği kalitede olmayan gıdaya mahkum kalacak. “Doğru gıda üretmek böyle bir şey, kaliteyi ve hakkaniyeti koruyarak bundan daha düşüğe mal edemem” diyerek kendini yenilik ve yaratıcılığa kapatan üretici de, kendisinden daha kaliteli ürünü daha ucuza sunan üreticiler karşısında ya “etik olmayan” yollara sapacak, ya da zarar edecek.

 

*Buna bir örnek, bizim üretim/pazarlama sistemimizden vereyim: Almak istediğiniz gıdayı hasattan önce belli bir tarihe kadar satın alıp parasını gönderirseniz, ürünün çeşidine göre değişen miktarda indirim yapıyoruz. Aynı şekilde belli bir miktar üstü toptan alışta da indirim var. Bunların sebebi klasik ekonomideki “çok satayım, sürümden kazanayım” anlayışı değil. Ürün daha hasat edilmeden satıldığında, depolamadan “bozulmadan satma” aciliyeti ve riskine kadar bir çok maliyetimiz düşmüş oluyor. Düşen bu maliyetleri de gıdayı satın alana yanısıtıyoruz.

Ve güzel olan şu: Bunların hepsi birer seçim meselesi. Ne seçersek, ona göre sonucunu yaşıyoruz.

dsc_0002

Sonuç niyetine…

Doğru gıdada fiyat aralığı, ürünün özelliklerine göre konvansiyonel fiyatın %50 fazlasıyla 2.5 katı arasında değişebilir, normaldir. Kalite ve besleyicilik düşmeden daha ucuza “doğru” gıdaya ulaşmanın yolu ise tüketici olarak örgütlenmekten geçiyor. Bunun yolları var: a) Mevcut bir gıda topluluğuna dahil olun. b) Kendi etrafınızdaki 3-5 kişiyle bir gıda topluluğu kurun ve belirlediğiniz üretici(ler/y)le belli ürünler için önden sözleşin (Gıda toplulukları hakkında güzel bir kaynak için: http://gidatopluluklari.org/ ) . c) Bir “hizmet sağlayıcıdan” (Tohumdan Sofraya gibi ulaştırıcı, ya da pazarda tezgah açmış üretici/tüccar, doğru gıda satan dükkan, SafiMera gibi garanti markaları, vb.) ürün alıyorsanız, o hizmet sağlayıcıya “Ben hesapladım, her sene senden şu şu ürünlerden bu kadar alacağım. Al, bir kısmını avans olarak da vereyim. Bu bana bir indirim sağlar mı?” diye sorun.

“İkinci temel kural”da paylaştığım hesabı yapmakla başlayın hatta. Bir yandan çok sağlıklı beslenmeye başlayıp, bir yandan da daha şenlikli, belki de hayalini kurduğunuz yaşamı daha şehirdeyken yaratmanın keyfini yaşayın.

“Kazan-kazan” diyorlar o durumlara. Niyetli, kararlı ve yaratıcı olmaya bakıyor iş.

Durukan Dudu

(Gelecek yazı: “Doğru gıdayı kim üretecek?”)