Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

‘Yediğimiz her lokmada mevsimlik tarım işçilerinin ahı olabilir’

 
Kötülük bizdense ben bizden değilim. (Rachel Corrie) 
*

Yıllardır gittiğim yerlerde ilgi alanım gereği, mevsimlik tarım işçilerin durumuyla ilgilenmeye çalışırım. Konunun özellikle neo-liberal tarım politikaları kapsamında ele almak gerektiğine inanıyorum. Türkiye’de 1980 sonrası geliştirilen tarım politikaları sonucu, üretim aile tarımından uzaklaşarak büyük endüstriyel tarıma dönüştürülmeye başlandı. Gerek kır ve kent arası planlı olarak açılan uçurum gerekse tarımdaki endüstrileşme sonucu mevsimlik işçilere olan ihtiyaç daha da arttı. 

Birleşmiş Milletler Mülteci Kuruluşu UNCHR‘nin 2014 raporuna göre, Türkiye’deki mevsimlik tarım işçilerinin % 80’i çadırlarda ve diğer geçici konutlarda kalıyor. Yine yüzde % 56’sı elektrik, % 62’si musluk suyuna, sıhhi tuvalet ve banyo koşullarına sahip değil.  

Bu işçilerin durumu birçok açıdan içler acısı… Yaşam ve çalışma koşulları, sosyal güvencesizlikleri, ailelerinden kopup gelip aylarca sabah erken saatlerden akşam karanlığına kadar çalıştırılmaları, sağlık sorunları ve ırkçılık karşı karşıya kaldığı sorunlardan bazıları. Bu saydığımız sorunlardan büyük bir kısmı yerel yönetimler ve merkezi hükümetin sorumluluğu, ancak biz sıradan yurttaşlar olarak mevsimlik işçilere hakim politikalardan etkilenerek nasıl davranıyoruz? Geçtiğimiz haftalarda Sakarya’da Mardinli Kürt tarım işçilerine yapılan ırkçı saldırı; bu konunun yalnızca yaşam koşulları ve sosyal haklar açısından değil, ırkçılık açısından da ciddi olarak masaya yatırılması gerektiğini ortaya koydu.

Küresel ağlar ve küresel ırgatlık

Mevsimlik tarım işçilerinin durumu yalnızca Türkiye’de değil, küresel anlamda bir sorun niteliğinde. Hatta organik endüstrisinde dahi etik olmayan muameleler söz konusu olabiliyor. ABD’de yaşarken Kaliforniya’da orta boy sayılabilecek organik bir çiftliği ziyaret etmiştim. Meksikalı mevsimlik işçilerinin yaşam koşullarını yakından gördüğümde şaşkınlık içinde kalmıştım. Rutubetli, sıvaları düşmüş yıkık dökük bir bina içindeki yaşam standartları bir gecekondudan daha aşağı idi. Oysa aynı firmaya ait olan ön caddedeki mağazalar, gayet estetik ve zevkli görünüyordu. Hatta organik olması itibariyle iç rahatlığıyla etik bir üretim zincirinden gıda aldığınızı düşünebilirdiniz.  

ABD’de Meksikalı iseniz potansiyel olarak aşağılanma ön yargısı taşırsınız. Bu nedenle olacak ki çiftliğin yürütülmesinden sorumlu Meksikalı çalışanlar yetiştirdikleri tropik meyveler hakkında sorduğum sorulara hep çok sınırlı yanıtlar vermeyi tercih ettiler. Muhabbet ortamına izin vermeyecekleri baştan belliydi. Bir başka örnek olarak de ABD’nin kuzey batısındaki Seattle Belingham yakınlarında dünyanın her yerine lale gönderen, geniş çiçekçilik çiftliklerin olduğu bölgede her yıl yapılan lale festivaline gitmiştim. Etkinlik, çevredeki turistik yerlere para kazandırmaya yönelik olsa da lale çiftliklerini ziyaret edip ürünleri tarlada görebiliyorsunuz. Uçsuz bucaksız çiftliklerde çoğu Zapatistalar gibi gözünü yüzünü kapatmış robot gibi çalışan kadın işçiler vardı. Muhtemelen onlar da Meksikalıydı. Değil ziyaretçilerle konuşmaları, ziyaretçilere bakmaları dahi yasaklamıştı sanki… Her saniyeleri gözetleniyor ve denetleniyordu.  

Bir başka örnek de Türkiye’den. 2015 yılında Eskişehir’de bir grup arkadaş şeker pancarı çiftliklerinde çalışan Kürt işçilerin kampını ziyaret etmiştik. Bulundukları bölgedeki sivrisinek yoğunluğu ve yaşam şartları gerçekten çok ağır durumdaydı. Çadırlarının çevresine yaptıkları küçük derli toplu sempatik sebze bahçeleri ve yemek ve yemek pişirmek için yaptıkları basit ocaklar ilgimi çekmişti. Ancak kadınların durumunu görünce ister istemez sınırlı süremi onlarla muhabbete ayırdım. Aynı aileden kadınlı erkekli 10-15 kişi küçücük bir çadırda kalıyorlardı. Kadınlardan ‘Ben üçüncü kumayım” diyen de vardı, “Altı yıldır geliyorum. Tarlada kullanılan böcek ve yabani ot öldürücüler nedeniyle bir dizi sağlık sorunlarım oluştu ama burada doktora gitmemiz bile mümkün değil. Sabahın beşinde tarlaya gidiyoruz ve akşam karanlığında dönüyoruz, paramızı zamanında alamıyoruz, erkeklerden daha çok çalışıyoruz ama daha düşük ücret alıyoruz” diyenler de… 

Kadınların doğurganlıkları nedeniyle tarım zehirlerinin zararlarını daha fazla vücutlarında taşıdığı bir gerçek. Bunun yanında TÜİK verilerine göre 2020 itibariyle mevsimlik kadın işçilerin günlükücreti 41 TL olurken, erkek işçi ücretleri 54 TL.

Ne yapılabilir?

Korona dönemi gibi yaşamsal ve hassas bir dönemde dahi gıdamızın %70’ini mevsimlik işçiler üretiyorsa, tüketiciler olarak olup bitenden biz de sorumluyuz. Elbette sağlık, yaşam koşullarının iyileştirilmesi ve sendikalı olma ve sosyal haklarının tanınması için yerel yönetimlere ve merkezi hükümetlere görev düşüyor. Ancak Sakarya’da yaşanan ırkçılık durumu ne ilk ne de son olacak bu gidişle…

Peki biz hakim kültürün parçası olanlar içimizdeki gizli ırkçılıkla ve ön yargılarımızla yeterince yüzleşiyor muyuz? Ön yargılarımız yerine konuyu toplumsal olarak ele alıp, yeterince empati geliştirebiliyor muyuz? ‘Ben ırkçı değilim’ demekle iş bitmiyor. Hakim kültürün parçasıysanız rehavet içindesiniz demektir. Farkında olmadan dahi hatalar yapabilirsiniz. Başkasını kolayca ötekileştirmeniz öğretilmiştir size… Dolayısıyla genellemelerimize, şakalarımız ve dilimize (daha bir  dizi alanımıza) bir bakalım. Belki kendimizi zaman zaman yakalama ve düzeltme şansı verebiliriz. 

Tabii en güzel çözüm yöneticilerden milyonlarca insanın mevsimlere göre bir yerden ötekine akması yerine yerelde çözüm bulmalarını istemek. Örneğin, agroekoloji yöntemleriyle yerelde bir araya gelerek üretim kooperatifleri kurulabilir. Tüketiciler toplum destekli tarım modeliyle üreticiden direk alarak hem üreticisini tanıyacak hem de aracılar yerine üreticisini destekleyecektir. Böylece süpermarketlerden daha ucuza sağlıklı ürün temin edilme şansı da olabilir. 

Her gün biraz daha robotlara teslim edilen endüstriyel tarımda her ne kadar işsizlik artıracak olsa da bizim gibi ülkelerde canlı insan emeği robot emeğinden daha düşük kalabilir. Dolayısıyla konuya gıda özgürlüğü ve gıdanın demokratikleştirilmesi çerçevesinde görmeye çalışmalıyız. Gıda özgürlüğü; tohuma, toprağa nasıl müdahale edildiğine olduğu kadar tohumdan hasada gıdamızın hangi etik olmayan ilişkilerden geçtiğini de odak noktasına oturtur. Üretim ilişkileri dediğimiz ilişkiler yukarıda gıdada ırkçılık vb. konuları ele aldığımız gibi hayatı yeniden üretirken, neler dokuduğumuza bağlıdır.   

Gıda zincirinin halkaları adaletli olmalı

10 yıldan fazla gıda özgürlüğüne kafa yoran biri olarak gıda zincirinin her halkasında olan haksız ve adaletsizlikleri görüp çözümler üretmenin çok önemli olduğunu düşünüyorum. Mevsimlik tarım işçiler sorununa, gıda özgürlüğü başka bir deyişle gıda ağlarının demokratikleştirilmesi kapsamında bakmalıyız. Yediğimiz gıdada birçok canlının ahı olabilir. Kentlerde gıdanın üçte birinin çöpe gittiği dikkate alınırsa, kapitalist tarım politikalarının başkaları açken ‘gıda fiyatları düşmesin’ diye çöpe attığı gıdalar da o ahh…lar içindedir. 

Mazlumun yanında olmak etik bir duruş ve yurttaş olma sorumluluğumuz ise, hakim kültürün parçası olarak içimizdeki ve dışımızdaki gizli ve açık ırkçılığa bakışımız esas noktalardan birini oluşturur. Yollarımızı, köprülerimizi, evlerimizi yapan, gıdamızı yetiştirip masamıza ulaşmasını sağlayan Kürtler, Suriyeliler ya da başkalarına nasıl öteki diye bakabiliriz?

ABD’li Rachel Corrie’nin Filistin’de kepçe önüne çıkıp söylediği gibi, gerekirse ırkçılıkta ısrar edenlere ‘ben onlardan değilim’ diye ses çıkarmak etik bir insan sorumluluğu değil midir?
 
(Bu yazı Sivil Sayfalar’da da yayımlanmıştır.)
 
 

Kategori: Hafta Sonu

ManşetTarım-Gıda

Halkları tarım ile bir araya getirmek?

Geçen hafta Gıda Tarım Hayvancılık Bakanlığı’nın, BM Gıda ve Tarım Örgütü ve BM Mülteciler Yüksek Komiserliği işbirliği ile Türkiye’deki Suriyelilere ve Türkiyelilere yönelik 1,7 milyon dolarlık bir tarım projesini yürüteceği açıklandı. İsmi “Tarımsal Mesleki Eğitim Projesi”.

Beş ilde yürütülecek proje ile 900 kişinin istihdam edilebilmesi için güçlendirilmesi hedefleniyor. Proje beni hem ümitlendirdi hem meraklandırdı. Suriyeliler ile bölge halkını tarımda birleştirmek şahane fikir ama bölgedeki halkların arasında uyum yaratmak için de adımlar atılacak mı, istihdam kapasitesi bu insanlar için ne kadar yeterli olacak, rekabet mi artacak, eğitim alacak kişiler istihdam edildiğinde iş güvenliği, sosyal ve ekonomik hakları ne derece korunacak gibi sorular kafamı kurcalıyor.

Projenin gerçekleştirileceği iller Adana, Mersin, Şanlıurfa, Gaziantep ve Isparta’da hali hazırda Türkiyeli tarım işçilerinin, özellikle mevsimlik yani göçebe işçilerin, işçilerin sosyal ve ekonomik haklarının yeteri kadar gözetilmediğini, iş güvencesi sorunları yaşadığını biliyoruz. Bölgeyi iyi bilen kişilerden ilerlemeleri takip etmek lazım.

Bu haberi duymamın hemen ardından ABD’deki göçmen işçilerin hikâyelerini kendi dillerinden anlatan (benim çevirim ile) Hasatı Kovalamak: Kaliforniya’daki Göçmen Tarım İşçileri* adlı kitabın yazarı gazeteci Gabriel Thompson ile yapılmış bir röportaja rastladım.

Thompson, kitabında 17 göçmen tarım işçisinin, kendi ifadeleriyle, “doğumdan bugüne” neler yaşadıklarını, ABD’ye nasıl geldiklerini ve hayatlarının nasıl değiştiğini onların anlatımıyla, yani bir çeşit “sözlü tarih” formunda paylaşıyor. Kaliforniya’da yaşayan tahminen (tahminen, çünkü birçoğu kayıt dışı) 800 bin tarım işçisi, ABD’nin tüm tarım iş gücünün üçte birini oluşturuyor.

Röportajı yapan Liesl Schwabe’nin kitap hakkındaki yorumu şöyle: “Her hikâye samimi bir portre çizerken, hikâyelerin tümü ele alındığında arazilerdeki günlük sıkıntılarının ne kadar önemli olduğunun altını çiziyor. Tarım işçilerinin güvensiz ve adaletsiz çalışma şartlarından bahsederken ne kadar az korunma altında olduklarını göz önüne alırsak bu, özellikle isabetli.”

Fotoğraf: Joseph Philipson, CSU Long Beach’s Beach Magazine için çekilmiş

Röportajı aktarmaya ikinci sorudan başlıyorum:

“Mülakatlar sırasında seni en çok şaşırtan şey neydi?”

Thompson: “Beni en çok şaşırtan şey insanların bu kadar çabuk açılmalarıydı. Genellikle bir saat gibi bir sürede hayatlarıyla ilgili oldukça özel ve samimi bilgiler vermeye başlıyorlardı. Uzun süren bu konuşmalarımızın birçoğunun sonunda, bana anlattıklarını daha önce bu kadar çok konuşmadıklarını söylediler.

Tarım işleri açısından beni şaşırtan şey ise kuraklığın birçok insanın aklında olmamasıydı. Özellikle Kaliforniya, kuraklık ve kuraklık yüzünden kaybedilen işlerin hikâyeleriyle doludur. Anlaşılan o ki, hasat edilen ürün çeşitlerinde bazı değişiklikler olduğu halde, kuraklık gerçekten fazla gündeme gelmemiş.

Bunun dışında tarım işçilerine baskı yapan birçok meselenin (Sürekli göç ediyorlar, fakirler, sıklıkla kayıt dışılar) yanında onları destekleyen insan ve topluluk ekosistemi var. Kitap için bir ilkokul öğretmeni ile mülakat yaptım. Kendisi de tarım arazilerinde büyümüş bu öğretmen, göçmen çocuklara eğitim veriyordu. Ayrıca göçmenler için bir Head Start** programı yürüten biriyle de mülakat yaptım. Ve bu destek ağının tarım işçileri için ne kadar hayati öneme sahip olduğunu anladım. Bu destek ekosistemi olmasa zaten zor olan hayatları daha da zor olacaktı.”

Thompson’a diğer bir ilgi çekici soru tarım işçilerinin çocuklarının eğitimi hakkında geliyor:

“Tarım işçilerinin çocuklarının eğitimlerinin gittikçe artan bir ihtiyaç haline geldiğini yazmışsın. Daha fazla bahsedebilir misin bu konudan?”

Thompson, “Konuştuğum tek bir aile bile çocuklarının eğitimine odaklanmamış değildi. Bu sadece tarım işçilerine özel değil ve daha derine, ABD’ye gelme sebeplerine bizi götürüyor. Kitaptaki ailelerin hepsi çocuklarının yüksek eğitim almalarını ne kadar istiyorlarsa çocuklarının bir tarım işçisi olmanın ne kadar önemli olduğu anlamalarını da o kadar istiyorlar. Kitaba ortak bir sözlü tarih ile katılan bir ailenin kızı üniversiteyi bitirmek üzere idi, babası ise okuma yazma bilmiyordu. Gualdelupe, genç kız, üzüm bağlarında çalıştığı zamanların ne kadar inanılmaz bir deneyim olduğu hakkında konuştu. (…)” diyor.

Thompson’ın mülakatları 2016’da, Trump’ın başkanlık için yarıştığı zamanlarda yapmasından hareketle Schwabe soruyor:

“Yeni hükümetin gelmesiyle tarım işçileri için değişen şeyler gözlemledin mi?”

“İnanılmaz ölçüde korku var. Örneğin, göçmenler için Coachella Vadi’sinde Head Start programını yürüten kişiyi ilk ziyaret ettiğim zaman programın bekleme listesinde 200 aile vardı. Çocuk bakımı her zaman tarım işçileri için önemli bir konudur ve bu program oldukça talep görüyordu. Seçimlerden sonra onu ziyaret ettiğimde ise aynı programda bir derslik kapatılmıştı, çünkü katılan çocuk sayısı azalmıştı. Ve çocukları programa getirmekle görevli kişi kapı kapı dolaşıp daha fazla katılımcı bulmaya çalışıyordu. Neredeyse yüzde 99’u Latin kökenlilerden oluşan Coachella Vadisi’nde insanlar eskisi kadar kiliseye ya da başka bir yere gitmiyorlar. Bu açıkça korkuya dayanıyor.

Kitaptaki birçok kişi kayıt dışı yaşıyordu. Onlarla ilk mülakat yaptığımda rumuz kullanmak isteyip istemediklerini sordum, ‘Hayır, önemli değil. Gerçek adımı kullanmak istiyorum.’ dediler. Kasım sonlarına doğru, tam da kitap basılmadan hemen önce, onlarla tekrar konuştuğumda hepsi rumuz kullanmak istediler. Güvensizlik her zaman vardı ama şimdi insanlar daha büyük bir şeylerin olabileceğini düşünüyorlar ve destek ağlarından uzaklaşıyorlar.” diye cevaplıyor Thompson.

Gazeteci yazar Gabriel Thompson. Fotoğraf: Pandora Young

Ve röportajın son sorusu:

“Bu projeyi bitirdin, ne için ümitli hissediyorsun?”

Ve son cevabı: “Birçok tarım işçisinin yaptığı işten memnun, bunu belirtmek önemli. Her iş gibi bu işinde olmasını tercih etmeyecekleri yanları var, ama her zaman öyle acınası durumda değiller. Ve insanlar bunu fark etmezlerse, hikâyenin büyük bölümünü ıskalamış olurlar. Kolayca sömürülmeye, bazı açılarda, müsait olmalarının yanında birbirlerinin yanında da duruyorlar. İşverenlerinin suistimaliyle karşı kaşıya gelmek her gün karşılaşılan görece ufak bir şey olabilir ama arazideki işçiler arasında gerçek bir dayanışma var. (…)”

 

*Kitabın orijinal ismi  Chasing the Harvest: Migrant Workers in California Agriculture

**Head Start’ın Vikipedi çevirisi: ABD Sağlık ve İnsani Hizmetler Bakanlığı’nın düşük gelirli çocuklar ve aileleri için yürüttüğü eğitim, sağlık, beslenme ve ebeveynlerin dahil edilmesi alanlarında kapsamlı hizmetlerin verildiği program türünün adı.

 

Haber: Pelin Atakan

(Yeşil Gazete)

Kategori: Manşet

Dış Köşe

Var olamamanın inanılmaz hafifliği – Elif Gündüzyeli

Bir maden patlamasında yok olmuş olmasalardı, maden işçilerinin varlığı üzerine düşünülüyor, konuşuluyor olunmayacaktı Prenses, ta ki bir başka nedenle kaybolmalarına kadar…

1 soma-maden-kaza-260x260Şimdi de, ortadan yok olmalarının üstüne, varlıklarını yeni fark eden senin benim gibi pekçok insan vicdan azabı çekerek ne yapacaklarını şaşırmış haldeler. Gündem saptırmakta, algı karıştırmakta, söylem kaydırmakta üstüne olmayan Türk politika yapma usul(süzlüğ)ü ve medyası sayesinde bir şekilde toplumda depremmiş gibi algılandı #Soma faciası. Her ne kadar “bu bir kaza değil cinayettir” söylemi sosyal medyada dolansa da, insanların sanal ortam dışındaki -gerçek-  tavırlarından, bilinçaltında bunun bir depremmiş gibi algılandığı aşikar. Bakınız yardım kampanyaları… Madencilikle, Soma ve orada çalışıp çevre ilçelerde yaşayan insanların günlük yaşamlarıyla ilgili hiçbir fikri olmayan, iyi niyetli, vicdanı sızlayan, hali vakti yerinde orta sınıf insanları, patlamanın hemen ertesinde pek güzel organize olup yardım paketleri, bağışlar göndermeye başladılar patlamada hayatını kaybeden işçilerin ailelerine. Erzak paketleri, kitap kolileri, giysiler, oyuncaklar… OYUNCAKLAR! Prenses, iyi niyetini anlıyorum ama doğduğundan beri her gün çok kötü şartlarda çalışıp eve yorgun ve çok büyük ihtimalle mutsuz dönen, buna rağmen de aileyi bir türlü borç batağından kurtaramayan babasının feci bir patlamayla madende ölmesinin ertesi günü, tanımadığı birilerinden oyuncak alan çocuğun halet-i ruhiyesini az çok hayal edebiliyor musun? Ya da parasızlıktan üniversite şansının olmadığını düşünen ortaokuldaki bir kız çocuğunun, aynı madende abisini kaybetmesi üzerine üniversite bursu aldığını?

Yanlış anlamayasın Prenses, bu insanlara yardım gitmesin kıssadan hissesini çıkarma, ama ben o ortaokuldaki kız çocuğunun annesi yerinde olsam ne hissedeceğimi bilemezdim. Evladını ve kocasını, her gün borç kapamak için, iş güvenliği olmayan yerin dibindeki bir karbonmonoksit çukuruna gönderen anne olarak hayatında bir gün olsun kendini bu toplumda değerli hissetmemişken acı kayıplarının hemen arkasından, sanki depremden çıkmış gibi kolilerce erzak ve kızına üniversite bursu gelse, samimiyetinden şüphe duymaz mısın? İlla da ailede birilerinin yok olması mı gerekiyordu var olduğumun fark edilmesi için, demez misin? Ben derdim sanırım, o yüzden de bu işlerin böyle yapılmasında ciddi bir yanlışlık olduğunu düşünüyorum.

Eğer hala izlemediysen, senden ricam Avukat Selçuk Kozağaçlı’nın Soma maden patlamasıyla ilgili aşağıdaki videoda anlattıklarını bir dinlemen. Bunu dinledikten hemen sonra, sana varlıklarının farkında olunmayan, birebir tanıklığını yaptığım başka bir topluluktan bahsedeceğim.

Soma Witnesses: Lawyer Selçuk Kozağaçlı (english subtitles) from Soma icin Adalet on Vimeo.

Selçuk Kozağaçlı’nın bahsettiği, kısıtlı zamanda maksimum kar etme amacının işverenler ile taşeronları rekabete sürükleyip işçilerin insanüstü koşullarda çalışmasını beraberinde getirmesi durumunun birebir geçerli olduğu Türkiye’deki bir başka büyük sektör de mevsimlik tarım. Mevsimlik tarım işçilerinin yaklaşık yüzde doksanının memleketi Şanlıurfa ve civarı ilçeler. Şubat ayı geldi mi, memleketlerinde içinde kalmamak üzere yıllık kira ödedikleri evlerini kapatıp, çoluk çocuk, ailecek çadırlarını kamyonlara yüklemek suretiyle herhangi bir sözleşme, sigorta olmaksızın tarım sezonunun ilk durağına gidiyorlar. Önce Adana’ya karpuza, sonra Kayseri, Konya, Yozgat, Nevşehir’e şekerpancarına, oradan Ankara’ya nohuta, Malatya’ya kayısıya, Ordu’ya fındığa, narenciyeye, domatese, kimyona, tütüne,.. Yılın dokuz ayını bu aileler bir üründen başka bir ürüne, bir şehirden başka bir şehire “ırgatlık” yapmak için göçerek geçiriyorlar. Küçük görmek için ırgat demiyorum, yanlış anlama, kendileri de böyle diyorlar. 3-4 nesildir hiçbir sosyal ve sağlık güvencesi olmadan, hiçbir sözleşme imzalamaksızın, römorklu kamyonlarla, çalıştıkları tarlalara yakın, kimsenin tahsis etmediği boşluk alanlara kendi çadırlarını kurmak suretiyle, denetimsiz, kayıtsız, çoğu yerde içme suyu kaynağı olmadan, çoluk çocuk çalışıp kendi hallerinde barınarak borçlarını borçla karşılamak için memleketin tarımsal ihtiyacını karşılayan, yoksulluk döngüsünde dönüp duran ırgat aileler…

Ahmet Abi ve ailesi

Seasonal Agricultural Workers

Sekerpancarı çapası Kayseri (c)Servet Dilber/Hayata Destek Dernegi 2014

Ahmet Abi ve ailesiyle Adana’ya karpuz ekimine geldiklerinde tanıştım ben. Ahmet Abi 54 yaşında, Şanlıurfa’nın ilçesi Viranşehirli, 8 çocuk babası bir mevsimlik tarim işçisi.

Önceleri ailecek Viranşehirli bir ağanın toprağında, karın tokluğuna çalışıyorlarmış. ’88 yılında ağa köleliği yapmaktan sıkılınca şoförlük yapmaya karar vermiş, “Gel gör ki ehliyet bende ne arar! Bırak ehliyeti, okuduğum ilkokulun diploması yoktu elimde” diye anlatıyor, aynı yıl Viranşehir’de ilkokul öğretmenini buluyor ben mezun oldum mu diye sormak için. Birlikte, okulun ’75 yılı kayıtlarını çıkartıyorlar. Öğretmeni bakıyor ki ilkokulu okumuş, hemen diplomasını veriyor. Çevresindekilerin, normal araba şoförü olursan yine ağanın yanında çalışmak zorunda kalırsın, tır ehliyeti al, ülkeler arası yol şoförü ol demesi üzerine öyle yapmaya karar veriyor. Karısının küpelerini bozdurup bir de pasaport çıkarttırıyor. 2006’ya kadar Rusya, İran, Irak, Suriye ile Türkiye arasında kaçak malzeme getir götüre başlıyor. Arada körfez savaşı çıkıyor, Diyarbakır’da şoförü olduğu tırı pusuya düşürüyorlar. O, yine de 2006’ya kadar sigortasız olarak uzun yol şoförlüğüne devam ediyor. Hikayelerini diğer mevsimlik tarım işçisi aileleden farklı kılan ise diğer ailelerin çoğunun üç nesildir bu işi yapmasına karşın (pek çoğu, kendileri de göç yolunda çadırda doğmuş) Ahmet Abi ve ailesinin sonradan göçer tarım işçisi olması.

2006’ya kadar dayanabiliyorlar ailecek, bu işin de tüm risklerine karşın yevmiyesi yetmeyince Viranşehirli bir dayıbaşıyla (mevsimlik tarımda, taşeronlara aracıçavuş ya da dayıbaşı deniyor) anlaşıp mevsimlik tarım işi yapmaya karar veriyorlar ailesiyle birlikte, göç maceraları da öyle başlıyor. “Artık gözümüz açıldı, ağa köleliği yapmak zorunda değiliz. Ta Rusya’ya kadar gittim, nereye gitsem iş var! Niye kölelik yapayım?!” diyor Ahmet Abi, mevsimlik tarımda sözleşmesiz, sigortasız ırgatlık yapmayı ağa kölesi olarak çalışmaya yeğlediğini özellikle belirterek. Ayrıca, ’74′te Ecevit’in yaptığı toprak reformunda dağıtılan toprağı ağaların geri aldığını, cüzzi bir para karşılığında işçiler topraklarını ağaya geri satmazlarsa, polis, hastane, eğitim gibi hizmetlerden yararlanamamakla tehdit edildiklerini de ekliyor. “Kızım, Viranşehir’de 60.000 dönüm toprağı olan ağalar var, hem de içlerinde milletvekili olanlar da çok. Dediklerini yapmamak ne mümkün!”, mecburen satmış hepsi toprağını, şimdi yollarda tarım işçisi olarak çalışıyorlar. Yalnızca tarım işçiliği yapmamış 2006′dan beri Ahmet Abi ve ailesi, arada Bandırma’da hurdacılık (geri dönüşüm işi) da yapmaya gittikleri olmuş. O işte de dayıbaşı gibi taşeronlar var. Biz muhabbet ederken yanımızda oturan Ahmet Abi’nin karısı Esma Abla, “ekonomik olarak kurtarmıyor, şartlar zor, hijyen-temizlik hiç yok. 13 yaşındaki kızım Gülizar üç yıl önce orada mikrop kaptı, üç yıldır bademcikleri şiş, inmiyor” diye yakındı hurda işinden. Üstelik 2009 ramazan ayında, ailecek Bandırma’da hurdacılık yaparken en küçük çocukları 3 yaşındaki Nurgül, nehre düşen topunu almaya çalışırken nehre düşüp boğularak ölüyor. Esma Abla: “Bir iş için bunları yaşamaya değer mi Allah aşkına, sen söyle?” diyor ve ondan beri de hurdaya gitmediklerini ekliyor.

Seasonal Agricultural Workers

Ahmet Abi ve okul birincisi Resulcan Yunak/Konya (c)Servet Dilber/Hayata Destek Derneği 2014

Dedim ya Ahmet Abi ve ailesinin farkı, nesillerdir bu iş kolunda olmamaları diye. Tam da bu yüzden çocuklarını okutup bu yoksulluk sarmalından çıkarmayı kafaya koymuş Ahmet Abi, “Ne yapacağım edeceğim, okutacağım bu çocukları. And içtim!” diyor. Okutuyor da elinden geldiğince. 26 yaşındaki oğlu Mustafa, Eskişehir Anadolu Üniversitesinde sosyoloji, rehber öğretmenlik okuyor, bu sene mezun olacak. 17 yaşındaki oğlu, “Rapçi” Ömer (rapçiymiş hakkaten) Viranşehir Anadolu Lisesi’ne dereceyle girmiş, bu sene üniversite sınavına girecek. Şu anda Viranşehir’deki aile evinde tek başına kalıyor, okula gidiyor. 13 yaşındaki Gülizar’la 9 yaşındaki Resulcan da ailesiyle birlikte göç yolunda, her gittikleri duraktaki okula kayıtları alınıyor. Gittikleri her yerde okula kayıtları kolayca alınmıyor ama, alınsa da içine çadırlarını kurdukları tarladan okula servis olmadığı için okula devamları sekteye uğrayabiliyor. Eylül’de okullar açıldıktan sonra şekerpancarı sökümünden gelip 15 gün geç başlıyorlar okula. Şubat gibi Adana’ya karpuz ekmeye geldiklerinde buradaki okula alınıyor kayıtlar, 23 Nisan’da Konya’ya pancar çapası için geçtiklerinde de buraya. Oradan Temmuz’da Nevşehir’e nohut hasadına, sonra tekrar Konya’ya şeker pancarı hasadı ve tekrar yol, tekrar başka bir yer, tekrar sigortasız iş, sözleşmesiz yevmiye, servissiz okul, içme suyu olmayan çay, perdesiz çadır ve tekrar…

Halbuki Resulcan her gittikleri yerde, hep okul birincisi! Ama o, en çok Viranşehir’deki okulunu, öğretmenini ve arkadaşlarını seviyor: “Oradaki arkadaşlarım benim gibi, aynı durumdalar” çünkü Konya’daki ve Adana’daki okullarında Resulcan, Kürt bir ırgat ailenin en küçük oğlu…

Adana Çavuşlu mevsimlik tarım işçisi kampı (c)Servet Dilber/Hayata Destek Derneği 2014

Adana Çavuşlu mevsimlik tarım işçisi kampı
(c)Servet Dilber/Hayata Destek Derneği 2014

Diyeceğim o ki Prenses, her ne kadar dünyanın her yerinde maden ya da mevsimlik tarım gibi iş kollarında çalışan aileler ve o yüreğini sızlatan çocukları, sosyal ve ekonomik olarak dezavantajlı sınıflarda olsalar da Türkiye gibi gelişmekte (z)o(r)lan(an) bir ülkede belli etnik kökenlerin (ve inanç gruplarının) de dezavantajlı sınıflara mahkum edilebildikleri gerçeğini aklından çıkarmayasın. Ha bir de memleketin, o senin pek tanımadığın yüzde ellisini oluşturan, Anadolu’daki bu insanlar hala hayatta bir şekilde varlarken onları fark etmeni tavsiye ederim. Sonra yok olduklarında üzülüp vicdan azabıyla ne yapacağını bilemeyebiliyorsun, ya da seçim sonuçlarını görünce kimin sandığa gidip senin birlikte kahve içip muhabbet bile etmeyeceğin birine oy verdiğini anlayamayıp öfkelenebiliyorsun. Sen de tüm yıl köle gibi çalışıp hala borç batağından çıkamıyor, ailenin karnını doyuramıyorsan, sözleşmesiz ırgatlık yapman, hiçbir güvenlik standardına uymayan bir madende çalışman ya da makarna için oy vermen hiç de inanılmaz değil. Hala toprak ağalığının ve aşiretlerin epey yaygın olduğu bir ülkede, ekonomik bağımsızlığı elinde olmayan insanlardan özgürlük ve demokrasi için mücadele etmelerini beklemekse gerçeklikten çok uzak…

Bu yazı ilk olarak prensesemektuplar.com/ da yayınlanmıştır.

Elif Gündüzyeli

 

 

Elif Gündüzyeli

Kategori: Dış Köşe