Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Özgecil (altruistik) birey ve toplum ve bu topluma doğru toplumsal bir evrim?

Geçen hafta (daha çok kendi-kendime) sorduğum soru, düşünce alanımda canlılığını hiç yitirmedi ve sürekli olarak, can acıtıcı bir biçimde büyüdü. Dolayısıyla okuduğum her şey, hep bu soruya yanıt olabilme olasılığı bakımından değer kazanır hale geldi.

Soru kabaca şöyle düzenlenmişti:

Eğer insan bireylerinin ve toplumlarının en temel davranış biçimleri, sürekli olarak rekabetin ve karşıtlığın ve giderek çatışmacı bir mantıkla güdüleniyorsa; insan toplumları en başından beri sadece bu rekabet ve çatışma motifleriyle besleniyor ve değer dünyalarını kuruyorsa, bunun yokluğunu da bunaltıcı ve dayanılmaz bir sükunet, heyecansız/ yaşanmaya değmez bir dünya olarak imgeliyorsa; o zaman ekolojist bir ütopyanın öngördüğü barış içinde ve çatışmasız, rekabetten çok dayanışmaya ve eşitliğe özenen bir toplumsal işleyiş, nasıl kurulacak?

Eser: Jose Luis Torres

Bu soruyu sadece ekolojist ve yeşil bir gelecek beklentileriyle uyum içinde yaşayan toplum özlemi için değil de genel olarak kapitalizmin ve sermayenin kurallarının otoritesi altında yaşamak istemeyen bütün politik düşünce, sistem ve özlemlerin hepsi için, geçerli olarak kabul edebiliriz:

Savaşmayan, dolayısıyla kaynaklarının hiç birini boşa harcamayan ve daha çok ve derin hazlar veren tüketimlerin peşinde koşmak yerine, sadece yeteri kadar tüketmekle yetinen ve bunu olabildiğince eşitlikçi ve hiyerarşik olmayan bir toplumsal yapıyı ve yaşam biçimini istediği için yapan, insanlardan/ toplumlardan oluşan bir geleceği, tahayyül edemeyecek miyiz?

Biyolojik altruizm, bencil gen

Yalın Gündüz tarafından yazılmış ve Birgün Pazar‘da 11 Kasım pazar günü yayınlanan “‘Eros ve Uygarlık’ın Evrimle Sınavı: Biyolojik Alturizm, Bencil Gen ve Marksizm” adlı makale, başlangıçta anlattığım nedenle bu soruya yanıt arayışı bakımından düşüncenin tam olarak yeniden düzenlenmesini sağlayacak bir çıkış gibi göründü. 

Marcuse’yi, 60’lı yılların sonunda, bütün 68 kuşağı gibi, ben de tanımıştım ve sanıyorum “Eros ve Uygarlık” adlı kitabına da göz atmıştım. “Okumuştum” diyemiyorum, çünkü kitabı okuduğumu hiç anımsamadığım gibi, eğer okumuşsam da, hiçbir şey anlamamış olduğum bugün çok açık ve net bir biçimde görünüyor. Ancak Nusret Hızır, henüz ODTÜ’de ders vermeye başlamadan önce, temmuz ayı boyunca akşamüstleri meraklısına, Marcuse ve onun Marksizm’e bakış ve değerlendirişini,-seminer türü çalışmalarla anlatmıştı ve bu seminerlere katılmıştım. Çok aydınlatıcı olan bu tartışmalardan oldukça kaba-saba bilgiler edinebildiğimi anımsıyorum. Ciddi bir yarar sağlayabilmem oldukça zordu o dönemde. Çünkü bütün gücümüzle, okulun sonbahar açılışına hazırlanıyorduk.

Marcuse, 68 hareketinin içinde önemliydi; ancak Türkiye’de belki kitaplarını okuyup anlayabilecek vaktimiz olmadığı/ çok acelemiz olduğu için, hem de düşüncelerini değerlendirecek bir birikimimiz olmadığından düşünme ve davranış dünyası içinde yerini bulamadı. Marcuse okumak, sanki “batıdaki gençlik hareketine özenmek”ten ibaretmiş gibi algılandı ve oldukça çabuk unutuldu. Oysa şimdi, “Eros ve Uygarlık” kitabındaki “altruizm” ya da altruistik/ özgecil toplum kavramı bile, asıl aradığım, ama bulamamış olduğum kavramın ne olduğunu hemen görmemi sağladı.

Yeniden “Eros ve Uygarlık” kitabına dönemem ve bu yazıyı onu özümsemiş olarak yazmam gerekirdi. Ancak bu hafta sonunu kaçırmayı da göze almadım ve Yalın Gündüz’ün düşündürdüklerini, soru ve yanıt arayışı tazeliğini yitirmeden yazmayı yeğledim…

Gen ve kültürün birlikte evrimleşmesi

Gündüz’deki sorun, yine oldukça kaba bir bicimde, şöyle özetlenebilir: Bencil/ egoist insanların ve bencilliğin/ bencilce elde edilmiş hazların/ doyumların/ kazanımların ve bu tür bir bakış açısının toplumsal olarak egemen olmadığı bir durum gerçekten söz konusu olabilir mi? Altruizm sahibi (özgecil) insan ve insanlık durumu sürekli kaybedecekse ve özgecillerin elindeki her şey bencillerin hırslarıyla alınacak ve bencilce tüketilecek ya da israf/ heba edilecekse, doğa ile doğal kaynaklarla ve iklim dengeleriyle uyumlu bir gezegen ve insanlık hayalinin yolunu tıkayan faktörler nasıl değerlendirilebilir?

Yazının bundan sonrası için çok daha ciddi düzeyde Marksizm, Freud ve Marcuse bilmem gerekiyor. Ancak bu da yeterli değil, daha fazlasına da gereksinim var: Darwin ve Darwincilik/ neo-Darwincilik, Sosyobiyoloji, E. O. Wilson ve biyolojik altruizm, Richard Dawkins ve The Selfish Gene (“Bencil Gen”) ve yine Wilson’ın kullandığı terim olan “Gene-Culture Coevolution” (Gen ve kültürün beraber evrimleşmesi) gibi bilim insanlarını ve terimleri de bilmek lazım.

Bu kulvarda bir “şehirci” olarak, özgüven içinde yürüyemeyeceğim çok açık. Ancak daha çatışmasız ve özel mülkiyetçi sermaye sahiplerinin rekabetin yıkıcılığından ve tüketimin bencil/ kısa erimli sığlığından olabildiğince arınmış bir kentsel yaşamın, gelecekteki olabilirliği/ olasılığı ile ilgili soru hala aklımda ön planda olduğundan, aşırı basitleştirme ve vülgarize etme riskini de göze alarak sürdürmeliyim tartışmayı…

Eğer insan bencil ve kendi çıkarından başka bir şey düşünemeyecek bir yapıya sahipse, evrim kuramına göre en başarılı olanlar, en iyi rekabet edenler olacak. Kendilerini diğerlerine (ve doğaya) göre ne kadar üstün hale getirebiliyorlarsa, o kadar başarılı olacaklar. Ve Darwinci kuram da ancak en başarılı türlerin yaşamasının olası olduğunu gösterdiğine göre, kendisinden önce başkalarını/ başka canlıları (ve cansız doğayı), toplumun diğer bireylerini/ toplumu düşünen “altruistik” (özgecil) insanın evrimde yenik düşmesi kaçınılmaz mı? Ya da toplumların içinde altruistik insanların olması, ancak seyrek ve düşük olasılıklı bir durum mu?

Başka türlü bir yaşamın olanakları

Eğer rekabetçi olmayan ve gerekirse kendi türünün devamı için sert çatışmaları göze almayan (altruistik) bireylerin evrim içinde giderek sönümlenmesi ve başarılı türün kendilerinden daha az güçlü insanlara/ toplumlara ve doğaya karşı gezegeni/ kentleri savaş alanına dönüştürmesi, kapitalizmin yarattığı çevre ve yabancılaşmaya mahkum olmak kaçınılmazsa, başka bir yaşam olanaksız mı?

Bununla birlikte “insanın evrimi sadece genetik ve biyolojik bir evrim mi, yoksa toplumsal- kültürel bir evrim de söz konusu mu?” diye sorulabilir. Sadece genetik bir evrim söz konusuysa, bunun sonunda bencil bireylerden oluşan ve bu toplumda bencilliği sürekli tırmandıran bireyler arasında yaşamak herkes için çok zor olmayacak mı? Herkes için son derece rekabetçi ve gergin çatışmacı bir distopya… (Zaten böyle bir dünyada yaşıyoruz ve bu nedenle Trump’a oy veren 70 milyon Amerikalı var ve bu nedenle yeryüzü ve okyanuslar bir kavga ve savaş alanı gibi ateş ve kan içinde diye de düşünülebilir elbette.)

Yukarıda kısaca adı geçen düşünürler, evrimin sadece bireysel olarak değil, aynı zamanda toplumsal olarak da gerçekleştiği ve bu nedenle birbiriyle daha iyi dayanışmayı sağlayabilen toplumların, evrimde daha başarılı olduklarını savunuyorlar. Böyle düşünüldüğünde rekabet yerine insanlarla dayanışma ve doğayla ilişki bakımımdan özenli ve onu örselemeyen/ zarar vermeyen, (doğaya karşı da altruistik /özgecil olmakta başarılı olan) toplumlar evrimleşmeyi sürdürebilecekler, diğerleri ise giderek sönümlenebilecektir.

Ancak, Dawkins’in “The Selfish Gene (Bencil Gen)” kavramı, bu kadar umutlu olmayı zorlaştırıyor ve egoist/bencil/ çıkarcı bireyin altruistik ve uyum içinde yaşayan bir toplumda evrim içinde, bireycilerin ön plana geçmesine ve daha başarılı olmasına neden olduğunu gösteriyor.

Böyle düşünüldüğünde bile bunca uğraşının ve daha iyi/ daha temiz, barış içinde ve sömürüsüz, uyum içinde yaşayacak bir toplum/ dünya için çaba göstermenin o kadar da umutsuz bir çaba olmayabileceği sonucuna varabiliriz.

Özgün yazı (ve Marcuse’nin Eros ve Uygarlık’ı) bencilliklerden arınmış bir toplumun yaratılmasına doğru evrimleşme için çalışmanın; üretimin, libidonun ve libidinal enerjinin, sanatsal/ kültürel etkinliklere, çabalara, yaratıcılıklara doğru geliştirilecek bir değişimin olasılıklarını ve önemini, çok daha iyi bir biçimde anlattığı için bu konuları genişletmek gerekli olmayacaktır.

Mikro düzeyde olsa bile, paylaşımcı toplumsal sistemlerin ve bu sistemi besleyen bireylerin daha başarılı ve sürdürebilir insan toplulukları yaratması ve sanatsal-kültürel etkinliklerin olağan mekanı kentlerin veya çevrenin gelişmesi zaten açık bir biçimde, bu olasılığın belirdiğini göstermektedir.

[email protected]

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKitapKöşe YazılarıManşetYazarlar

Wright: Niçin anti-kapitalist olmalı?

Marksist sosyolog Erik Olin Wright (1947- 2019) analitik Marksizm’in temsilcilerinden ve Evrensel Temel Gelir kavramının en büyük savunucularından biriydi.  Yazarın ölümünden sonra yayımlanan son kitabı “Yirmi Birinci Yüzyılda Anti-Kapitalist Olmak”, Barış Yıldırım’ın çevirisiyle NotaBene Yayınları tarafından basıldı.2017’nin aralığında makale olarak yayımlanan bu manifesto, 2019’da kitap halinde Verso Books tarafından basılmıştı.

128 sayfalık bu kitabın son bölümünü “dilediği şekilde” tamamlayamadan aramızdan ayrılan Wright, kariyerini sınıf kavramını düşünmeye adadı. Yazılarında son derece berrak bir dille, sosyalizmin temelinin demokrasi olduğunu vurguladı, katılımcılığın öneminin altını çizdi, herkesin elinden geldiğince toplumun işleyişine ve eşitlik prensibine katkıda bulunmasının önemini anlattı. 1976’da doktorasını aldıktan sonra Wisconsin-Madison Üniversitesi‘nde çalışmaya başladı ve ömrünün sonuna kadar aynı üniversitede ders vermeye devam etti. 71 yaşında ölen Wright’ın 16 kitabı ve sayısız makalesi yayımlandı. Wright’ın dilimize çevrilmiş ve aynı yayınevinden basılmış Sınıf Analizine Yaklaşımlar (2014), Sınıflar (2016) ve Sınıflar Üzerine Tartışmalar (2017) adlı üç kitabı daha bulunuyor.

2000’li yıllarda, Gerçek Ütopyalar olarak adlandırdığı proje üzerinde çalışmaya başlayan Erik Olin Wright, 2010 yılında basılan ve bu uzun çalışmanın ürünü olan “Gerçek Ütopyalar Tasarlamak” (Envisioning Real Utopias) adlı kitabıyla kendinden söz ettirmişti. Yazar, “Yirmi Birinci Yüzyılda Anti-Kapitalist Olmak”ı da başta, Ütopyalar kitabının anlaşılır bir özeti olarak tasavvur etmiş ama zaman içinde bu proje ilk kitabın bir devam haline dönüşmüş. Wright, elimizdeki kitabı hem akademik çalışmalar yapanlara hem de sıradan okuyuculara hitap etmesi için çok bölümlü bir şekilde kurgulamış. Yazar, kitabın adının “Yirmi Birinci Yüzyılda Nasıl Demokratik Sosyalist Olunur”da olabileceğini ama kapitalizme karşı olup da sosyalizme şüpheci yaklaşanlar için anlamlı olması amacıyla antikapitalist kavramını kullandığını söylüyor.

‘Kapitalizmin alameti farikası bolluğun ortasındaki yoksulluktur’

Erik Olin Wright.

Wright’a göre kapitalizmin başlıca kusuru, aslında kolayca ortadan kaldırılabilecek olan yoksulluk, başka bir ifadeyle “insan acıları” meselesidir ve eşitsizliği arttıran bir makine olarak tanımladığı kapitalizme karşı mücadele etmek en temelinden ahlaki bir duruştur.

Kitaptaki temel argüman; başka bir dünyanın mümkün olduğu. Yazar, asıl tartışmanın 1980’lerde Margareth Thatcher’ın “Başka alternatif yok” sözüyle Dünya Sosyal Forumu’nun sloganı “Başka bir dünya mümkün” arasında olduğunu söylüyor ve bu dünyada insanlığın daha iyi koşullarda yaşayabileceğini savunuyor:

Antikapitalizm, yaşadığımız dünyadaki kötülüklere ve adaletsizliklere karşı sadece bir ahlaki duruş olarak değil, daha fazla insanın gönenç içinde yaşaması için bir alternatif inşa etme yönünde pratik bir duruş olarak da mümkün.”

Kapitalizmin itici gücü olan amansız kâr arayışının çevreye en büyük zararı verdiğini ifade eden Wright, maalesef bu kitapta çevre krizinin üzerinde pek durmamış. Buna rağmen çevre krizinin, “başka bir dünya”ya giden yoldaki en büyük engel olduğunu, zira bu kriz yüzünden insanlığın hayallerini gerçekleştirecek zamanı kalmayabileceğini söylüyor ve bize bir başka senaryo öneriyor:

İklim değişikliğine adaptasyonu ele alma gerekliliği, Neo-liberalizmin ve ideolojik darlıkların sonuna işaret ediyor. Devlet, büyük ölçekli imar projeleri başlatıyor, ayrıca da karbon temelli enerji sisteminden daha hızlı uzaklaşmak için enerji üretim ve ulaşım sistemlerindeki ekonomik planlamada daha girişken bir rol üstleniyor. Bu bağlamda, devletin daha geniş bir yelpazeye yayılan rolü bir kez daha siyasi gündeme girmiş oluyor ki bunun içinde kamu malları ihtiyacına dönük daha geniş bir anlayış ve devletin artan dışlanma ve ekonomik eşitsizliğe karşı önlemler alma sorumluluğu da var zira kapitalist emek piyasaları yoluyla tam istihdamın sağlanması giderek inandırıcılığını kaybetmiş.”

Bu senaryoda, Wright’a göre iki çözüm noktası bulunuyor, birincisi, kamu malları ve hizmetlerinin tedarikinde devletin finanse ettiği istihdamın genişletilmesi, diğeri, belki en önemlisi ve Wright’ın üzerinde çok durduğu her vatandaşa verilecek olan Koşulsuz Temel Gelir. Yazar, Koşulsuz Temel Gelir’in kapitalizmin temel sınıf ilişkisini bozacağını, çalışanlara kapitalist istihdamı reddetme ve toplum ve dayanışma ekonomisi, işçi kooperatifleri, ticari olmayan performans sanatları, topluluk içi aktivizm gibi kapitalist olmayan fsaliyetlerde bulunma imkânı vererek kapitalizmin erozyona uğratılmasına sebebiyet vereceğini iddia ediyor.

Kapitalizm antikapitalistleri doğurur’

Erik Olin Wright’a göre kapitalizmin olduğu yerde mutlaka hoşnutsuzluk ve direniş de vardır: Kapitalizmden hoşnutsuzluk ve ona karşı direnişin iki temel nedeni de sınıf çıkarları ve ahlaki değerlerdir. Dolayısıyla, Wright kapitalizme karşı çıkan insanların ya kendi çıkarlarına zarar verdiği ya da kişinin manevi değerlerini incittiği için bu yolu seçeceğini söylüyor. Yine de, yazara göre bu çıkar meselesi klasik Marksizmin tanımladığı üretim araçlarına sahip olan ve olmayanlar ayrımından daha farklı bir sınıf analizi gerektiriyor. Wright’a göre, yalnızca iki sınıf olsaydı antikapitalizmi bu sınıfların çıkarları üzerinden tartışmak mümkün olabilirdi ama bu üç nedenle pek mümkün değil: 

  • Birincisi, bu iki sınıf kapsamına da girmeyenler vardır.
  • İkincisi, bu sınıflandırmada salt çıkarları temel alamayız, çünkü ahlaki değerlere göre tutum takınan insanlar da olacaktır.
  • Üçüncüsü, insanlar yalnızca yanlış buldukları üzerinden değil alternatiflerin onlara vaat ettiği şeyler üzerinden karar verirler. Örnek vermek gerekirse, Wright, kendi işinde çalışanlar, yüksek eğitimli profesyoneller ve yöneticiler söz konusu olduğunda, çıkar meselesinin ve dolayısıyla ikili sınıf tanımının karmaşık ve hatta tutarsız bir hale geldiğini söylüyor.

Erik Olin Wright, kitabın ilerleyen bölümlerinde, eşitlik/hakkaniyet, demokrasi/özgürlük ve topluluk/dayanışma olarak tanımladığı üç değer kümesi üzerinden bir kapitalizm eleştirisi sunuyor. Yazara göre zaten kapitalizmin ahlaki eleştirisinin merkezinde de bu üç küme bulunuyor ve kapitalizm her ne kadar bu değerleri bir dereceye kadar destekler gibi görünse de aslında tam tersine bu değerlerin gerçekleşmesini sistematik olarak engelleyen bir sistemdir. Bu sistemi “erozyona uğratmak” için Wright dört stratejik mantığı birleştirmek gerektiğini (kapitalizme direnme, kapitalizmden kaçış, kapitalizmi ehlileştirme ve kapitalizmi sökme) ve her strateji için farklı kolektif aktörler ve kolektif aktör koalisyonları gerektiğini söylüyor.

Hangi aktörler kapitalizmi erozyona uğratacak? 

Kitabın altıncı ve son kısmı “Dönüşümün Failleri”, kapitalizmi etkili bir şekilde dönüştürme yolunda, siyasi olarak hareket edebilecek kolektif aktörlerin oluşturulması sorunu üzerine yazılmış, kapitalizme meydan okuması beklenen kolektif aktörler üzerine kısa ve öz bir giriş aslında. “Yirmi Birinci Yüzyılda Anti-Kapitalist Olmak” kitabını yazarken Wright en çok bu bölüm üzerinde durmak istemiş ama gördüğü kanser tedavisi nedeniyle bu bölümü arzu ettiği kadar ilerletememiş.

Dolayısıyla, Erik Olin Wright’ın 2019’un ocak ayında ölümünden birkaç ay sonra basılan bu kitap, okuyucuya birçok soru sordururken Wright’ın verebileceği cevapları tahayyül etme görevini de onlara bırakıyor. Kitabın belki de en can alıcı kısmını oluşturan bu bölümde, yazar bir taraftan kimlikler, değerler ve kimliklerin farklı çıkarları üzerinden ilerleyerek ırkçılık, otoritarizm ve sağ popülizmin geldiği noktayı inceliyor, bir taraftan da okuyucuya kapitalizmi etkili bir şekilde erozyona uğratmak için rehber ilkeler sunuyor. Kitabın ortalarında bir yerlerde Antonio Gramsci’nin “Aklın kötümserliği, iradenin iyimserliği” kavramı üzerinden bir umut temelli duruş önerisinde bulunan Wright, kitabın sonunda yeniden ümit meselesine değinerek, her ne kadar bugün kimilerine gerçekçi görünmeyebilirse de yeni bir ilerici politika çağının gerçekleşip gerçekleşmeyeceğini eylemcilerin ve kolektif aktörlerin “yaratıcı failliği”nin belirleyeceğini ifade ederek bize son sözlerini söylüyor.  

Kategori: Hafta Sonu

ManşetTarım-Gıda

Brezilya’da “topraksızlar” 30. yılda sokaklarda ~1

Brezilya'daki Topraksızlar hareketinin 30. kuruluş yıldönümünde delegeler Brasila'da düzenlenen kongrede bir araya geldiler. Fotoğraf: Jonathan Watts, The Guardian

Jonathan Watts imzasıyla The Guardian’da yayımlanan yazıyı, Yeşil Gazete gönüllü çevirmenlerinden Ebru Bayhan‘ın çevirisiyle, 2 bölüm halinde sunuyoruz.

***

Faaliyetleri yasa dışı sayılan,marjinalleştirilen ve sıkça kanlı saldırılara hedef olan Brezilya topraksız kır işçileri hareketi, tarımın her zaman ön planda olduğu mücadele ile geçen 30 seneyi

Jonathan Watts

Jonathan Watts

kutlamak için Brezilya’da coşkulu bir şekilde bir araya geliyor. Amaç ; tarım reformu için yapılan kampanyaya yönelik yeni bir rota belirlemek.

Yaklaşık 15,000 kişiyi bulan aktivist çiftçiler ülkenin başkentine ulaştıktan sonra Dünya Kupası stadyumunun çevresinde kamp kurdular,başkanın sarayına doğru yürüyüşe geçtiler ve göz yaşartıcı gaz bulutları arasında polisle çatıştılar.

Yedi yıl sonra yapılan bu ilk kongereye katılmak için ülkenin farklı yerleşimlerinden gelen grup, farklı çevreler tarafından Latin Amerika’daki en önemli kollektif hareket ve Brezilya ekonomisi için de bir tehdit olarak yorumlanıyor.

Brezilya topraksız tarım işçileri hareketi (MST) 30 sene boyunca devlet, bankalar ve büyük toprak sahipleri tarafından elde tutulan verimsiz tarım arazilerine yerleşmek için ve aktivistlerin önderliğinde düzenledikleri kampanyalarla monokültüre (tek tip tarıma, ed.), genetiği değiştirilmiş ürünlere, orman koruma politikalarına ve adaletsizliğe karşı mücadele ettiler.

Şu an itibariyle bu harekete mensup 90,000 üye, mücadele ile kazanılmış arazilerde, durumu belirsiz kamplarda yaşıyorlar fakat MST uzun vadede, hukuki olarak tanınmış yerleşimlerde 350,000 kişiyi barındırmayı hedefliyor.

Brezilya'daki Topraksızlar hareketinin 30. kuruluş yıldönümünde delegeler Brasila'da düzenlenen kongrede bir araya geldiler. Fotoğraf: Jonathan Watts, The Guardian

Brezilya’daki Topraksızlar hareketinin 30. kuruluş yıldönümünde delegeler Brasila’da düzenlenen kongrede bir araya geldiler. Fotoğraf: Jonathan Watts, The Guardian

Azalan yoksulluk, gıda üretimi ve işlenmemiş toprağın daha verimli kullanımı bu hareketin faydaları fakat arazi işgalleri kır işçileri ile arazi sahipleri, tarım tüccarları ve polisler arasında çatışmaya neden oluyor.

Mücadele genellikle ülkenin ücra ve kanunsuz iç bölgelerinde sürdürüldü fakat salı günü eyalet sarayına taşınıyor ve Dilma Rousseff, tarım tekelleriyle kurduğu yakın ilişkilerden dolayı – önceki başkanlara nazaran daha yakın- MST tarafından suçlanıyor.

Davullar, ıslıklar, bayraklar ve afişlerle kırmızı t-shirtlü aktivistler, hükümet karargahının bulunduğu fütüristik mahallelerde kıtalar halinde yürüyorlar-Leninist disiplinin ürünü ve destansı ülke marşlarının eski mirası… Şarkı ve konuşmalarda, küresel ve ulusal çapta giderek yaygınlaşan, hacmen büyüyen fakat bünyesindeki çeşitliliği azalan çiftliklere karşı tepkilerini dile getiriyorlar.

MST ulusal koordinatörü Marina dos Santos “Dilma hükümeti tarımsal reformu geriye götürdü çünkü muhafazakarlarla ittifak halinde. Sanayi sermayesi kırsal bölgeleri özelleştiriyor ve tarımsal reformu sekteye uğratıyor, durma noktasına getiriyor” diyor.

Polis ile bir çok kez karşı karşıya gelen grup, anayasa mahkemesine girmeye çalıştığı zaman duruşma bir saat kadar durduruldu ve bina gözyaşartıcı gaz ve plastik mermilerle protestoculardan temizlendi. Planalto Sarayı -Başkan Dilma’nın konutu- çevresinde çok daha fazla vahşet vardı; 12 protestocu ve 30 polis memuru yaralandı.

Kırsaldaki diğer gruplarla beraber 2 milyona yakın topraksız çiftçinin olduğu düşünülüyor ki bu 200 milyona yakın nüfusa sahip olan Brezilya’da mütevazi bir politik güç.MST Ekim’deki başkanlık seçimlerinde ilk turda hiçbir adayı, ikinci turda en sol eğilimli adayı destekleyeceğini açıkladı. MST temsilcileri şu an itibariyle gösteri planları olmamakla birlikte, eğer dünya kupası süresince işçi hareketleri şehirlerde protesto gösterileri yaparsa, onlara arka çıkacaklarını belirtti.

Aktivistler Brezilya’da kongre ve konser salonuna dönüştürülen Nilson Nelson Tesisi’nde yeni inşa edilen Dünya Kupası Stadyumu’nun gölgesi altında çadırlarını kurdular. Pazar gününe kadar orada olmayı planlıyorlar.

Atmosfer yer yer miting, yer yer ticari fuar ve müzik festivali tadında. İçeride, politikacılar ve delegeler işçi dayanışmasının önemi, Marksist ideoloji, cinsiyet eşitliği ve eğitim sistemi hakkında alkışlar ve dalgalanan bayraklarla desteklenen konuşmalar yaparken; dışarıdaki tezgarlarda Che Guevera, Gandhi ve Bob Marley t-shirtleri, devrimi konu alan kitaplar ve filmler, beyaz güvercin, kırmızı yıldız, çekiç ve orak temalı rozetler satılıyor. Birçok konser alanı, çocuk kampı ve halk müziği sanatçılarından oluşan gezici bir orkestra var. Bunların çevresindeki çadırlar zengin yöresel ürün yelpazesini sergiler nitelikte- KuzeyBatıdan manyok (kasava) ve şeker kamışı, güneyden elma ve süt, Amazonlar’dan bal ve yemiş.

Amaç; monokültüre kıyasla daha çeşitli, sağlıklı ve ekolojik olan ürünlerinin pazarını genişletmek. MST’nin yeni stratejisinde, eğitim ve kadın meselelerine daha fazla odaklanıyor; bu, tarımsal devlerle girdikleri ezici rekabette başarıya ulaşmak için de bir gereklilik olarak kabul edilmiş durumda.

MST, uzun yıllar boyunca Brezilya ve Latin Amerika'daki en önemli toplumsal hareketi oldu. Fotoğraf: Gerivaldoneiva.com

MST, uzun yıllar boyunca Brezilya ve Latin Amerika’daki en önemli toplumsal hareketi oldu. Fotoğraf: Gerivaldoneiva.com

1984 senesinde “Katolik Kilisesi’nin Özgürleştirici Dini Hareketi”ne (Liberation Theology movement of Catholic Church) bağlı bazı gruplar tarafından kurulan MST, bu kongreyle birlikte yeni dönemde değişen şartları tartışmak ve yeni bir yol haritası oluşturmayı hedefliyor. MST’ye göre nüfusun 3% den azı toprağın üçte ikisine sahipken, milyonlarca çiftçi ekilebilir tarım arazilerinin yarıdan fazlasının atıl durumda bırakılmasından dolayı işsizlikle boğuşuyor. MST bu yarı-feodal yapı ile, özellikle ülkenin kuzey doğusunda oldukça etkin biçimde mücadele etmişti.

Brezilya’nın askeri diktatörlük tarafından yönetildiği zamanlar da oldu. Ancak bu dönemin ardından demokrasinin yeniden tesisi bile toprak temelli çatışma ve sorunları azaltmadı. MST’nin işgaller için temel savunması olan ve anayasada yer alan; ülke topraklarının toplum çıkarları için kullanılmasını zorunlu kılan hükme rağmen mülkiyet yasası onların aleyhine işliyor. Bundan dolayı polis şiddetine maruz kalarak araziden sınır dışı ediliyorlar ya da arazi sahipleri tarafından tutulan çetelerce bu ‘yasadışı toprak işgali’ne karşı savaş açılıyor.

Kırsal Araziler Komisyonu’nun (Pastoral Land Commision) değerlendirmelerine göre 1985 ve 2006 yılları arasında 1.465 arazi reformu aktivisti ve köylü öldürüldü. Failler, cinayetlerin yalnızca onda birinde hakim karşısına çıkarıldı. Fernando Henrique Cardoso ve Luiz Inácio Lula da Silva’nın başkanlıkları zamanında daha çok arazi dağıtılmıştı fakat MST’ye göre Dilma zamanında bu durma noktasına geldi.

Bu, 3.,000 ailenin tekrar yerleştirildiğini söyleyen devlet yetkililerince yalanlanıyor. Köylüler bu durumların çoğunda arazi sahiplerinin elinde bulunan verimsiz topraklardan pay almak yerine, ‘düzenlenmiş’ arazilere, ve genellikle Amazonlar’a gönderiliyorlar.

Yeşil Gazete için çeviren: Ebru Bayhan

(The Guardian, Yeşil Gazete)

Kategori: Manşet

Dış Köşe

Sol, tarihinin 3. aşamasına adım atıyor – Zülfü Dicleli



Tartıştığımız şey aslında çok açık: Sosyalist (ya da Marksist, komünistsolun bir geleceği kaldı mı? Yoksa; sömürü var mı yok mu, kapitalizm güzel mi değil mi, sol bitti mi bitmedi mi, sizin ütopyanız, ahlaki tercihleriniz, hayalleriniz vs. var mı yok mu; kimse bunları tartışmıyor. Sosyalist sol varlığını ve gücünü böyle sübjektif görüş ve yaklaşımlardan almadı; çok somut tarihsel toplumsal olguların sonucu olarak tarih sahnesine çıktı ve var oldu. Başarı ve başarısızlıkları oldu. Ve sonunda giderek sönümlenmeye başladı.

Şimdi tartıştığımız şey şu: Sosyalist sola yeniden hayat verecek nesnel toplumsal koşullar bugün hâlâ var mı? Ben, yok diyorum. Solun tarihinin bu aşaması bir daha geri gelmeyecek şekilde sona erdi, tamamlandı diyorum. Bugünkü koşullarda sosyalist bir solu ne proje ya da mücadele stratejisi düzeyinde tanımlamak, ne şu ya da bu şekilde örgütlemek mümkün olabilir, diyorum. Kısacası, biz bittik diyorum!

Bu, elbette, solun bittiği anlamına gelmiyor. Solun tarihinin birinci (sosyalizm öncesi) aşamasını 19. yüzyıl vahşi kapitalizm dönemi ve Fransız Devrimi bağlamında tarif edebilirsek, ikincisini 20. yüzyıl sanayi kapitalizmi ve Rus Devrimi bağlamında ele alabiliriz. Nasıl Jakoben solculuk belli bir tarihsel bağlamda ömrünü tamamladıysa, şimdi de sosyalist (komünist) solculuk tamamlamıştır, diyorum.

Şimdi solun tarihinin üçüncü aşamasının eşiğindeyiz. Bu, 21. yüzyılın küresel bilgi kapitalizmine denk düşüyor. Nasıl sosyalist sol Jakoben solculuktan türemediyse, 3. Aşama Sol da sosyalist, sosyal demokrat ya da komünist soldan türemeyecek, onun yenilenmesi, dönüşümü vb. sonucu boy atmayacaktır. Bu zaten çok açık görülüyor. (Ama sosyalist sol gibi 3. Aşama Sol da kendinden önceki bütün ilerici, dönüşümcü, devrimci akımlardan elbette etkilenecektir).

BUGÜN BİR SOL YIKILIRKEN YENİ BİR SOLUN YARATILIŞINI YAŞIYORUZ VE DAHA DA YAŞAYACAĞIZ.

3. Aşama Sol önceki iki aşamadan çok önemli şekillerde farklı olacak gibi görünüyor. Toplumun örgütlenmesinde bugün piramit yapılardan yatay ağ yapılarına geçiliyor. Dolayısıyla toplumsal değişim yukarıdan aşağıya olmaktan çok yatay ilişkiler içinde yol almaya başlıyor. Onun için “Önce siyasi iktidarı ele geçirmek için sol şiarlarla örgütlenelim, sonra iktidara gelip sosyalist projemizi hayata geçirelim” şeklindeki alışıldık strateji işlemez hale gelmiş bulunuyor. Aynı şey tüm toplumu kapsayan bir proje için de geçerli. Toplum, hayal etmesi güzel olsa da, projelendirilebilir bir şey değil.

Bugünkü kapitalizmde maddi, elle tutulabilir ve sayılabilir sermayeden (para, makine ve donanım, binalar vb.) daha önemli olan elle tutulabilir olmayan, cisimsiz, sayıya dökülemez sermaye (know-how, teknolojiler, organizasyon ve pazarlama becerileri, insan sermayesi, sosyal sermaye, yaratıcı potansiyel)daha önemli. Birinciden farklı olarak sermayenin bu ikinci türünü ne kamulaştırabilir ne devletleştirebilirsiniz. Karşınıza aldığınızda anında buhar olup gidebilir. Ama, daha çok somut insanlar ve bilgiyle ilgili olduğu için, yönelimini etkileyebilir, varlığını kâr maksimizasyonu yerine sosyal faydaya, doğayı korumaya döndürmesine katkıda bulunabilirsiniz. Sermayenin bu nitelik değiştirmesi solun nitelik değiştirme zorunluluğunun temellerinden birini oluşturuyor.

3. Aşama Sol o nedenle daha çok değerler çevresinde ve bu değerler doğrultusundaki faaliyetleriyle tanımlanacak. 3. Aşama Sol için her zaman karşı çıkacağı toplumu geriye çeken öteki fikirler, öteki projeler, öteki zihniyetler, öteki uygulamalar olacak, ama hiçbir zaman “ötekiler” olmayacak; tüm fikirleri, tüm uğraşları herkesi kapsayıcı olmaya, işbirliğine ve yapıcılığa yönelik olacaktır.

3. Aşama Sol “yapan” sol, değişimin praksisini yapan bir sol olacaktır. Yapmak için iktidara gelmeyi beklemeyecek bugünden değişimi gerçekleştirecektir. Yeni çözümler, yapılar, oluşumlar, kuruluşlar, uygulamalar başlatacak ve geliştirecektir.

Yeni bir sol aslında epeydir dünyanın çeşitli yerlerinde boy atıyor. Hem de çok çeşitli biçimlerde. Onlar kendilerine sol ya da sosyalist demedikleri için ve bizler de hâlâ sosyalist solun gözlükleriyle baktığımız için onları fark edemiyoruz ya da “bizi bozarlar diye” etmek istemiyoruz.

Muhammed Yunus’un başlattığı ve Bangladeş’ten tüm dünyaya yayılan mikro-kredi hareketi, birçok ülkede sayıları hızla artan çalışanların sahip olduğu şirketler, organik tarım kuruluşları, birçok yerde yeniden canlanan kooperatifi hareketi; küçük şirketler-yerel yönetimler-sivil toplum kuruluşları arasında oluşan işbirlikleri; sürdürülebilirlik hareketi; yeni ortaya çıkan ve hızla yayılan sosyal girişimcilik hareketi….

Bir yandan da örneğin Uluslararası Af Örgütü, UNICEF, Greenpeace, UNDP, Habitat gibi uluslararası örgütler ya da ülkemizdeki STGM, Özel Sektör Gönüllüler Derneği, AKUT, BM Gönüllüleri, TOG, Türkiye 3. Sektör Vakfı, Kadın Emeğini Güçlendirme Vakfı, Kamer, Kader, Kagider gibi kuruluşlar veya Hırant’ın Dostları gibi platformlar….
Ya da anonim olarak yapılan, sahipsiz ve internette tıklanma rekorları kıran “Canımızı veririz suyumuzu asla: Anadolu’nun isyanı belgeseli” gibi eserler; Haiti ve Van Depremlerinde kurtarma çalışmalarına yardımcı olmak için tüm dünyadan katılımlarla anında oluşan dijital harita yaratma girişimleri; Wikipedia gibi ortak yaratımlar…

Bu örnekler daha sayısızca çoğaltılabilir. Bu tür oluşum ve hareketler elbette tek bir çatı altında toplanacak değil. O nedenle 3. Aşama Sol çok çeşitli görüşler, farklı yaklaşımlar, benzerlikler kadar benzemezlikler de içerecek. Geçmişte sosyalist sola şu ya da bu şekilde destek vermiş taban olmuş işçi, gençlik, kadın, insan hakları vb. hareketleri de yeni gerçekliklere, yeni iletişim ve örgütlenme araçlarıyla karşılaştıkça bunlarla etkileşim içinde 3. Aşama Sola kendi tarzlarında katkıda bulunacaklardır.

3. Aşama Sol bir yandan kapitalizmin kaçınılmaz dönüşümünün sosyal ve doğal varlığı koruyan ve besleyen, onlara hizmet eden bir nitelik kazanması için girişimlerde bulunanları, bir yandan da temsili demokrasinin katılımcı, müzakereci, işbirlikçi sahici bir demokrasiye dönüşmesi için mücadele edenleri kapsayacaktır.

Her iki mücadele de bir parti içinde örgütlenip iktidara gelmekten çok tabanda yatay işbirlikleri ile bu değerleri bizzat yaşama geçirme ve aşağıdan yukarı mevcut iktidarları bu doğrultularda etkilemeyi başa alacaktır.

Çeşitli ülkelerde bugün bütün bu amaçlara yönelik çok çeşitli internet siteleri ve ağ örgütlenmeleri boy atıyor. Küresel etkileşim yaygınlaşıyor. Bütün her şey 3. Aşama Solun küresel bir hareket olarak gelişeceğini ve ancak öyle sonuç alabileceğini gösteriyor.

Bizler gibi sosyalist/komünist soldan gelenlerin böylesi bir 3. Aşama Sola yapabileceği çok çeşitli katkılar olabilir. Bunun için yeni dönemin yeni gerçekliklerini kavramaya ve yeni farklı ruh halini anlamaya çalışmamız gerekiyor. Teoriye ve pratiğe, bunları anlamlandıran somut bir müdahale ancak böyle yapılabilir. Elbette, isteyen bunun yerine kendi ütopyasını, hayallerini yaşamaya devam edebilir.

Zülfü Dicleli – www.kuyerel.com

Kategori: Dış Köşe