Köşe Yazıları

Su yaşamdır, Su Hakkı yaşam hakkıdır – Alper Can Kılıç

“Yaşamın temel yapı taşı olan su, politik ve ekonomik olarak da 21. Yüzyılın en önemli konularından biri olmaya aday. Dünyanın artan nüfusu, zaten sınırlı olan içilebilir su kaynaklarının hızla kirlenmesi, HES ve baraj inşaatlarıyla ekolojik dengenin bozulması vs. ile suyun önemi giderek artmakta ve dünyanın her tarafında su konulu toplantılar, etkinlikler, eylemlilikler yapılmaya devam ediyor.(*)”

Geçtiğimiz günlerde, Sivil ve Ekolojik Haklar Derneği aktivistleri tarafından yürütülen Su Hakkı Kampanyası – Uluslararası Su Mücadeleleri Konferansı da bunlardan biri. Rosa Luxemburg Vakfı  ve Boğaziçi Üni. İklim Değişikliği ve Politikaları Merkezi‘nin desteğiyle yürütülen etkinlik  12-13 Kasım tarihlerinde, Boğaziçi Üniversitesi Garanti Kültür Ayhan Şahenk Salonunda gerçekleşti. Etkinliğe dünyanın farklı bölgelerinde su mücadelesi veren ve bu konuda farklı örgütlenme modelleri geliştiren topluluk üyeleri konuk oldu ve katılımcıların sorularını yanıtladı.

70

“Suyun kullanımı için, su kaynaklarının korunması için, suyun satılabilir bir meta değil de bir yaşam hakkı olarak tanınması için düşünen, harekete geçen herkesin katkısı gerekiyor.(*)”

İki gün boyunca hem Türkiye’de hem de diğer ülkelerde su varlıklarının korunması ve tüm canlılar adına adil kullanım mücadelesini veren, bu konuya dikkat çeken aktivistler biraraya geldi.

12 Kasım Cumartesi günü Açık Radyo kurucu ve sunucularından, aynı zamanda Uluslar arası bir hukukçu olan Dr. Ömer Madra’nın açılış konuşmasıyla başlayan etkinlik “İstanbul’un su krizi ve çözüm önerileri” konusuyla devam etti. Konuşmacılar Prof. Dr. Murat Güvenç (Kadir Has Üniversitesi İstanbul Çalışmaları Merkezi), Nuran Yüce (Su Hakkı Kampanyası) konu hakkındaki izlenimlerini ve araştırmalarını aktardılar. Programda yer alan İkbal Polat (İstanbul Hepimizin Girişimi) ve Melda Onuk etkinliğe katılamadı. Ardından Moises Subirana (Barcelona En Comu), Ercan Ayboğa (Su Hakkı Kampanyası) ve Erdal Balsak (Mezopotamya Ekoloji Hareketi) tarafından “Havza bazlı su yönetimi: Su kullanım öncelikleri ve demokratik katılım” konusu tartışıldı.

71

Konferansın temeline vurgu yapan “Su Hakkı bir insan hakkıdır!” konusunu Dr. Akgün İlhan (Su Hakkı Kampanyası) ve  video katılımıyla Ayhan Bilge gerçekleştirdi. Aralarında Nur Neşe Karahan (Yeşil Artvin Derneği), Leyla Mumin (Mezopotamya Ekoloji Hareketi), Berrin Esin Kaya (EGEÇEP), Murat Demir (Bursa Doğa Der), Gürcan Kırımlı (DAYKO), Mehmet Baki Deniz (KOS), İnci Bilgiç (Alakır Nehri Kardeşliği) gibi pek çok yerel direnişten topluluk üyelerinin yer aldığı “Türkiye’nin ‘kalkınma’ hamlesi ve su gaspı” oturumu ile ilk gün programı tamamlandı. Oturumun sonunda ABD Kuzey Dakota ormanları, Siu ve diğer Kızılderililerin topraklarından geçen Petrol Boru Hattı’nı protesto eden Kızılderililere destek için tüm katılımcılar sahnede toplanıp fotoğraf çektirdiler. Ayrıca Yeni İnsan Yayınevi, Alakır Nehri Kardeşliği, Rize Derneği, Dayko etkinlikte birer stand açarak faaliyetlerini katılımcılarla paylaştılar.

73
13 Kasım Pazar günü Özdeş Özbay moderatörlüğünde programına devam edilen etkinlikte “İklim değişikliğinin ve su krizinin derinleştiği dünyada iklim mültecileri” konusu Dr. Levent Kurnaz (Boğaziçi İklim Değişikliği ve Politikaları Uygulama ve Araştırma Merkezi) gezegenin eşiklerine vurgu yapan konuşması, Doç. Dr. Pınar Uyan (Bilgi Üniversitesi Göç Merkezi)’ın uluslararası bağlamda iklim mülteciliği sunumuyla devam etti.

“- Artık hepimiz 400ppm gezegeni sakinleriyiz.”

Günün ilk oturumunun kapanışını Ömer Madra gündeme dair haber ve bilgiler aktardıktan sonra, iklim değişikliği ve gezegenin eşiklerine vurgu yaparak “Bana sorarsanız kainatın en korkunç intihar bombacısı insandır.” sözüyle sonlandırdı.

“Militarizmin bir aracı olarak su varlıkları” konusuyla devam eden etkinlik hava alanı çıkışında sorun yaşayan Filistin Hidroloji Grubundan Dr. Ayman Rabi’nin online konferans bağlantısıyla devam etti. Konuşmacı bir sunum gerçekleştirerek, İsral’in Filistin üzerinde uyguladığı su politikaları ve su kullanım hakkına getirdiği haksız kısıtlamalardan bahsetti.

76

“Barış suyunun metreküpü ne kadar?”

Murat Kanatlı (Yeni Kıbrıs Partisi), K.K.T.C. ve T.C. arasında toplantıları süren Barış Suyu Sözleşmesi ve projesi hakkında ayrıntılı bilgi aktardı. Program Zeynep Sıla Akıncı (Mezopotamya Ekoloji Hareketi) çevremizdeki sınırlar, zorunlu göç ve su projeleri konularını içeren ve Şırnak Uludere’de projeleri hazırlanmış ve süreci devam eden Güvenlik Barajlarından bahsettiği sunumuyla devam etti.

“Milyonlarca insan temiz, kullanılabilir suya ulaşmakta sıkıntı çeker ve dolayısıyla hayatını idame ettirmekte zorlanırken, özellikle sınır aşan sular devletler nezdinde “stratejik” bir baskı ve şantaj aracı olarak görülmektedir.Yani su, bir yandan tüm canlılar için vazgeçilmez bir yaşamsal madde iken, bazıları içinse politik bir argüman, dahası bir “silah” haline gelmiştir.

74

Su Hakkı Kampanyası için su; bütün hesapların, taktiklerin, stratejilerin ötesinde, vazgeçilmez bir “yaşam hakkı”dır ve bütün canlıların suya erişim hakkı dokunulmazdır. Bu nedenle de suyun bir silah veya politik bir baskı aracı olarak kullanılması kabul edilemeyeceği gibi, ticari bir meta olarak alınıp satılması da kabul edilemez. Bugün artık kanıksanmış olsa dahi, suyun satılması, havanın satılmasıyla eşdeğer, onun kadar kabul edilemezdir.(*)”

Etkinliğin son konusuna “Şirketlere karşı küresel direniş: Dünyada yükselen su hakkı mücadeleleri” konusu yurt dışı konuşmacıların online konferans ve video yoluyla etkinliğe katılımıyla gerçekleşti. Brent Millikan (Brezilya International Rivers Campaign) ile canlı bağlantı gerçekleştirilerek After the Flood – Belo Monte filmi izlendi.

Belo Monte: After the Flood from Todd Southgate on Vimeo.

Ardından Amazon Yağmur Ormanlarındaki son durum ve baraj projeleri konuşuldu. Food & Water Watch organizasyonundan Darcey O’Callaghan ve İrlanda Kârdan Önce İnsan Platformu aktivisti ve Milletvekili Brid Smith video ile etkinliğe katılım gösterdi.

72

“Korkuyu kırın, korku kırıldığı zaman umutla doluyorsunuz.”

Etkinliğe doğrudan katılım gösteren Moises Subirana (Barcelona En Comu) devlete karşı gerçekleştirdikleri örgütlenme ve eylemlerinden bahsederek Uluslararası Su Mücadeleleri Konferansı katılımcılarının sorularını yanıtladı ve etkinlik sona erdi.

104

Daha fazla bilgi almak isteyenler www.suhakki.org adresini ziyaret edebilir ya da [email protected] e-posta adresine sorularını iletebilirler.

.*(1) http://www.suhakki.org/hakkinda/

*Etkinliğin ikinci gününe katılabildiğim için, 1. günde eksiklikler olduysa affola. Sevgili Cengiz Doğan’ın eklemeleriyle 1.günü de revize etme şansımız oldu. Kendisine çok teşekkür ederim. 1. gün ile ilgili iletmek/eklemek istediklerinizi lütfen yorumunda iletiniz. Teşekkürler.

* Akgün İlhan ve Nuran Yüce’nin Açık Radyoda yapmış oldukları Su Hakkı programını her Salı 16:00 – 16:30 arasında dinleyebilirsiniz

69-alper-can-kilic

 

 

Alper Can Kılıç

Dış Köşe

Devlet içi hesaplaşma ve imar yolsuzlukları – İkbal Polat

İkbal Polat
İkbal Polat

İkbal Polat

Çevre ve kent hakkı mücadelesinin yaptıramadığını devlet içi hesaplaşma yaptırıyor. Sevinelim mi üzülelim mi bilemedim.

Çevre ve kent hakkı mücadelesinde son on yıldır yaşananlar, hem siyasal hem yönetsel hem de hukuksal düzeyde büyük rezaletleri barındırıyor.

En ünlü örneğimiz Bursa’daki Cargill’dir. Cargill, Bursa’nın İznik ilçesinde göl kenarında tarım arazilerinin ortasına kurulmuş bir sanayi şirketidir. Gerek imar planlarına gerekse de tarımla ilgili kurallara aykırı olarak yapılaşmıştır. Açılan onlarca dava kazanılmasına rağmen yürütme (ister Mesut Yılmaz hükümeti olsun ister Tayip Erdoğan hükümeti olsun) yargı kararlarını bertaraf eden kararlar alarak Cargill’in faaliyet yürütmesine izin vermiştir.

Ya da İstanbul ilindeki Gökkafes. Gökkafes, İstanbul’un Beyoğlu ilçesinde bulunan bir yeşil alana kurulmuş oteldir. Turizm Bakanlığı tarafından turizm bölgesi ilanı ile yeşil alana yapılaşma yetkisi getirilmeye çalışılmış, hukuki itirazlar ise merkezi idarenin müdahalesi ile ilçe değiştirilerek bertaraf edilerek tarihi alan olan bir yeşil alana gökdelen dikilmiştir.

Ya da başta Akkuyu olmak üzere Gebze-İzmir otoban yolu, 3. köprü gibi ülkenin pek çok yerinde yapılmak istenen mega projeler, Çevresel Etki Değerlendirmesi (ÇED) muafiyeti getirilmesine yönelik yapılan itirazlar, açılan davalar her seferinde kazanılmasına rağmen yürütme tarafından yeni yasal düzenlemelerle hiçe sayılmıştır.

Uzun bir süredir yargı ile yürütme arasındaki ilişki bu şekilde devam etmektedir. Çevreciler ya da kent hakkı aktivistleri, yaşadıkları usulsüzlükler hakkında dava açıyor, kazanıyor ama değiştiremiyorlardı.

AKP – Cemaat kavgası

Sonra birden 2012 MGK toplantısının devamında, Newroz’dan önce, 7 Şubat’ta AKP – Cemaat kavgasının ışığı göründü derken Gezi süreci derken 17 Aralık’ta da ortalığa, kutuları, oğulları, bedduaları ile ortalığa saçıldı.

17 Aralık 2013 tarihinde Halk Bankası ve bakan oğullarına yapılan operasyonun arkasından yürütme, emniyet müdürlerini görevden aldı. Savcılar ile emniyet ile jandarma arasında bir kovalamacayı heyecanla izledik o günlerde.

En şahanesi ise Ali Ağaoğlu’nun, 1. yolsuzluk ve rüşvet operasyonu kapsamında gözaltına alınması idi. Çevre ve kent hakkı mücadelesi içinde olanlar ve Taksim’deki 3 ağaç için günlerce direnenlerin gözleri parladı.

Altın vuruş ise Çevre ve Şehircilik Bakanı Erdoğan Bayraktar’dan geldi. Canlı yayında, istifasını isteyen Başbakanına se

n de istifa etmelisin diyerek gerçekleştirdiği imar uygulamalarından haberinin olduğunu söyledi. İşte bu sırada başta ülkenin pek çok yerinde mağdur olmuş TOKİ’zedeler olmak üzere çevreciler ve kent hakkı aktivistlerinin gözleri ışıldadı.

Bakan için bir süredir gerçekleştirdiği imar uygulamalarından dolayı anlam veremediği şekilde “uyarılıyor” olmak zor gelirken bir de yolsuzluk dosyasının altında oğlu ile kalmak ağır bir bedel olurdu.

Gelişmeleri heyecanla izlerken ikinci operasyonun haberi geldi. Yetkili güvenlik elemanını bulamadıkları için tam olarak gerçekleşemeyen soruşturmada, hakim, içerisinde 3. Havalimanını yapanların da bulunduğu şirketlerin sahiplerinin mallarına tedbir kararı koydu.

Hükümet, yapılan operasyonları “yargı darbesi” olarak nitelerken, imar planına aykırı olarak yapılan 3. havalimanını işaret ederek kalkınmanın engellendiğini söyledi.

Temmuz ayında Bakanlar Kurulu tarafından imzalanan 10. Kalkınma Planında yer almayan 3. köprü, Kanal İstanbul projelerini savunmaya devam eden, yapılan yolsuzluk operasyonlarını “yargı darbesi” olarak niteleyen bir hükümetle karşı karşıya kaldık.

Ama haklı oldukları bir konu vardı. Ters giden bir şeyler vardı. Daha önce Cargill ya da Gökkafes ya da diğerleri hiçbir Savcı tarafından basılmamıştı. Şimdi ne olmuştu da Ali Ağaoğlu, 3. havalimanını yapanlar ve diğerleri gözaltına alınıyor, mallarına tedbir kararı getiriliyordu.

Derken şahane yıl olan 2013’ün son günü şahane bir haber geldi. İzmir İl Özel İdaresi, Cemaate yakınlığı ile bilinen Koza Altın’ın madenlerinden birinin işletmesini durdurdu.

Maden, Arif Ali Cangı’nın Yeşil Gazete’de konuyu yorumladığı üzere, 2010’dan bu yana gerekli izinler alınmadan 3 yıldır lisanssız çalıştırılıyormuş.

Ne oldu da birden yetkililer, 3 yıldır lisanssız çalışan madenin işletmesini durdurdular.

Cevap, savcıların, bunca zamandır bili

nen imara aykırı yapılaşmaların ardındaki soruşturmaları kovuşturmaya başlamalarının nedeni ile aynı.

AKP – Cemaat arasındaki kavga sayesinde çevre ve imar alanındaki yapılanlar tek tek ortalığa saçılıyor.

Tam bu satırı yazdığım sırada da Danıştay’ın, Ulukışla’daki Gümüştaş Madenciliğin madenine ilişkin yürütmeyi durdurma kararının haberi geldi. Gümüştaş Madenciliğin sahibi ise Aydın Doğan’la ortaklığı bulunan, susurluk skandalına da adı karışmış olan Necati Kurmel.

İmar yolsuzlukları, tek tip kentleşme ve bölge yönetimi

Şaşırmıyoruz tabii ki. Kapitalizm kendini yeniden üretme alanı olarak kentsel mekanı seçmiş durumda. Dolayısıyla yeni rant alanları çevre ve kentsel alan. İktidar kavgasının da bu rant alanı üzerinden yükselmesi, yolsuzluk operasyonlarının imar rüşvetleri üzerinden olması da normal.

Kentlerdeki tarihi binaların, yolların, toplu konutların, kentsel dönüşümün, imar planlarının yapımında, madenlerin kiralamasında, satılmasında biliumum faaliyette yaşanan yolsuzluklar, rüşvetler, hukuksuzluklar ayyuka çıkmış durumda.

Her şehirde yaşanıyor. İmar planında yapacağınız bir küçük bir müdahale her şeyi, toplam rant yekununu değiştirebilir. Bu müdahaleyi yaptıran “rüşvet”teki yolsuzluk veya haksız kazanç değil tabii sadece konuşmamız gereken. Yarattığı tahribatları da konuşmak gerekiyor.

Ranta dayalı, imar yolsuzlukları ile şekillenen kentleşme politikaları sonucunda tek tipleşen, Ankara’dan İstanbul’a da, Rize’ye de, Hakkari’ye de aynı tipte yapılan plan ve TOKİ uygulamaları ile yüzyüze kalıyoruz.

Yolsuzlukları, rüşveti de kolaylaştıran merkezi yönetimin bu denli güçlü olması. Yine sorunu bölge yönetimine, yerinden yönetime bağlayacaksın diyeceksin ama öyle. Daha önceki yazılarımızda sormuştuk. Sermayenin örgütlendiği bölge yönetimleri var biliyorsunuz. Kalkınma Ajansları. Yani ekonomik alanda bölge yönetimi var. Peki neden siyasi alanda bölge yönetimi yok diye sormuştuk. İşte cevap bu yolsuzluklarda. Bölge yönetimi yok çünkü siyasal gücün, iktidarda merkezde olunmasını istiyorlar. Ki yolsuzluklar ve rüşvetler merkezden kontrol edilebilsin, tek elde olsun.

Kayıkcı kavgasının gösterdiği üzere Türkiye, kendisine üçüncü bir seçeneği yaratarak demokratik bir cumhuriyeti kurmalıdır. Özgür, demokratik, eşit ve yerinden yönetilen bir Türkiye…

İkbal Polat – Turnusol

Kategori: Dış Köşe

Köşe YazılarıYazarlar

Dönüşen kentlerin ihtiyacı bölge yönetimi- İkbal Polat

İkbal Polat

İkbal Polat

Türkiye, Kürt sorununda müzakerelerin yeniden başlamasıyla çözüm ve de barış sürecine girmiş durumda. Altan Tan, Sırrı Süreyya Önder ve Pelvin Buldan’dan oluşan BDP heyetinin Abdullah Öcalan’la görüşmesinin ardından barış sürecinin yol haritası tekrar gündeme geldi. Kamuoyunda gerek 2009 yılındaki yol haritası gerekse de şimdi Öcalan tarafından BDP, Kandil ve Avrupa’ya yazılan mektuplar ve sürecin nasıl işleyeceği konuşuluyor.

Çatışmasızlık, silahların bırakılması, siyasi partiler yasasındaki barajın düşürülmesi, anadilde eğitim gibi konular bu yol haritasında bulunan ve müzakerenin önemli başlıkları. Diğer bir madde ise yerel yönetimlerin güçlendirilmesi olup yazımızın da temel konusu.

Yerel Yönetimlerin üzerindeki merkezi idarenin vesayetinin kalkması, bunun için de Anayasal değişiklik yapılması ve Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartındaki çekincelerin kalkması gerektiği bir süredir yazılıyor, konuşuluyor. Hatta 2012 Aralık ayında yapılan MGK toplantısında kabul edilen “Terörle Mücadele Eylem Planı”nda Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı’na konulan çekinceye son dönemde yapılan demokratik reformlar sonrasında gerek kalmadığı ve bu çekincenin kaldırılması gerektiği ifade ediliyor. Yeni Büyükşehir Yasası’nın da bu süreci etkilediği söylenebilir.

Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartındaki çekinceler kalkınca ne olur? Ya da yerel yönetimlerin güçlendirilmesini nasıl sağlayacağız? BDP’nin bu kapsamdaki önerisi 22 Bölge Yönetiminin oluşturulması. Hatta 2005 yılında çıkarılan yasayla kurulan Kalkınma Ajansları da 26 bölge üzerinden yapılandırılmıştı. Peki bölge yönetimine neden ihtiyaç duyuyoruz? Meseleye kentsel dönüşümün çerçevesinden bakacağım.

Bunu anlatabilmek için 1800’lerin sonunda belediye teşkilatına neden ihtiyaç duyduğumuzu tekrar hatırlamamız gerekir.  Sayın Prof. Dr. İlhan Tekeli, bu süreci Mimarlar Odası’nın düzenlediği Yerel Yönetimler Okulu’nda çok güzel anlatıyor. Belediye öncesi zamanlarda, sanayi öncesi bir toplum, kent içindeki ihtiyaçlarını Vakıf müessesleri ile çözdüğünü, su, bedesten, altyapı gibi ihtiyaçların Vakıflar eliyle yapıldığını, yöneticinin ise Kadı olduğunu aktarıyor. Ve ardından soruyor, 19. Yüzyılın ihtiyaçları bu sistemle çözülebilir mi?

19. yüzyıl sonrası kentin dönüşümünü sorguluyor: “Neler değişti? Bir kere şehir bir yayalar mekânıydı, şehirde ata askeri sınıf üyesi dışında kimse binemezdi. Araba ise, kimse kullanamazdı. Şehir, yalnız yayaların olduğu, eşeklerin ve katırların da biraz yük taşıdığı bir mekândı. Böyle bir hikâye vardı, ata binmek o kadar önemli bir olay ki, II. Mahmut’a bir esnaf çok güzel işlemeli bir kılıç yapıyor, hediye ediyor. Padişah da diyor ki, “dile benden ne dilersen” O da, “Padişahım ben ihtiyarladım, işe gidip gelirken yürüyemiyorum, bana izin ver de atla gidip geleyim” diyor. Padişah da yanına dönüyor, “bunun işyerinin yanına bir ev yapın” diyor.”

Konutla işyeri aynı yerde, fonksiyonlar ayrışmamış. Ama böyle gitmiyor, 500 binlik bir İstanbul’u beslemek kolay değil. Bu nedenle besin hayvanla taşınmak zorunda…

Tekeli’den devam edelim: “Ama bunun ötesinde bir başka mesele var: O da salgın hastalık. Kent çok büyük hastalıklarla karşı karşıya, yani veba salgını, kolera salgını olduğu zaman, kentin yüzde 30’u falan ölüyor. Bu hayvan ahırları vs. olması da, bunu hızlandıran bir süreç oluyor. İlk olarak kentte yaya trafiğinin dışında araba kullanılmaya başlıyor, yolların genişletilmesi gerekiyor. Eskiden ticaret, kervan gelir ve kervansarayda yükünü boşaltırdı, o adam da malını satar, dönerdi. Ama 19. Yüzyılda Osmanlı sistemi dünya ticaretiyle eklemlenmeye başladığında, bu ticaretin olabilmesi için ne olması gerekmeye başladı? Kervansarayın yerine, ya demiryoluyla, ya limanla gelecek, onların bir binası, bir demiryolu garı, mallar bir yerde saklanacak artı depolar, tüccar kalacak otel lazım. Para nasıl gelecek? Tüccar hareket etmiyor, banka sistemi geliyor. Görüyorsunuz bir hanın yerine, kentin merkezinde yeni binalar kuruluyor. Bunun trafiği, taşıması filan çıkıyor.

Kent, hem ciddi olarak yapısını dönüştürmek zorunda… Bu vakıf sistemiyle filan olabilecek bir iş değil. Bir tramvay döşenecek, bütün yollar yapılacak, o altyapılar usulüne göre yapılacak, şehrin merkezinde yeni bir iş merkezi oluşacak, bankalar sistemi oluşacak. Bunu hiçbir yatırım, plan yapma, yönetmelik beceresi olmayan bir kadıyla, bir de ne zaman nereye ne yaptıracağı belli olmayan vakıf işletmeleriyle yürütmek olanağı yok.”

Ve böylelikle belediyeler kurulur. Kentin ve üst yapının dönüşümüne bağlı olarak bir idari yönetim ihtiyacı olarak kurulur. Peki şimdi bölge yönetimlerine neden ihtiyaç var? Aynı sebepten, kentler dönüşüyor. Herkes fizik mekandaki kentsel dönüşümden bahsediyor. Halbuki daha makro bir dönüşüm yaşanıyor. Kırla Kent arasındaki ayrımın kalktığı, çeperlere değil içinde bulunduğu bölgeye yayılan bir kentleşme süreci içerisindeyiz. Kentsel dönüşüm de bu büyük dönüşümün bir parçası, tıpkı 19. Yüzyıl sonrası yaşandığı gibi.

Bursa’nın ova köylerinde oturan gençler, otomotiv sektöründe işçi olarak çalışıyorlar. Şimdi bu köylerin ve kentlerin sorunlarını bir önceki yüzyılın idari teşkilat yapılanması ile çözmek mümkün mü?

Ayrıca duble yollar, hızlı trenler, deniz otobüsleri var. İnsan ve mallar bir bölge içerisinde daha hızlı hareket edebiliyorlar. Misal, Bursa kent merkezinden deniz otobüsüyle 2,5 saatte Taksim Meydanında Operaya gidebilir, ya da hızlı trenin inşasından sonra 1 saat içinde Ayvalık’ta olup akşam yemeğini Cunda’da yiyebilir, 3 saatte Ankara’da partinin MYK toplantısına katılabilirsiniz. Ulaşım ve iletişim teknolojilerindeki değişim mekanın ölçeğini de değiştiriyor.

Yine aynı toplantıda Tekeli, bugün hala geçerli olan vilayet sisteminin Osmanlı livasından geldiğini, Osmanlı livasının atla seyahat yapılan dönemin yönetimi olduğunu belirterek otomobille hızlı seyahat edilen bugünün döneminde acaba daha mı büyük birimlere ihtiyaç var diye soruyor. 81 il yönetimi yerine 26 bölge yönetimini kurmak dönemin ihtiyaçlarını karşılamak açısından daha mı anlamlı?

Bölgesel düzeyde dönüşen mekansal alanlar kendilerine yeni bir ölçekte yönetim yapısına ihtiyaç duyuyorlar. Bu noktada temel soru bu yeni ölçeğin yönetimi nasıl olacak? Demokratik mi yoksa otoriter mi? Beraberinde bu tartışmayı da yapmamız gerekiyor.

 

 

 

ManşetYeşillerden

Yeşiller/Sol’dan Gaziantep’te “Kürt Sorunu, göç, çarpık kentleşme ve kentsel dönüşüm” Konferansı

Soldan Sağa: Prof. Dr. Mithat Sancar, Nurgül Balcıoğlu, Prof. Dr Mesut Yeğen ve İkbal Polat

Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi; Gaziantep’te, Kürt Sorunu, göç, çarpık kentleşme ve kentsel dönüşüm konulu bir konferans düzenledi. Şahinbey Belediyesi Kültür Merkezinde düzenlenen konferansa, Prof.Dr. Mithat Sancar, Prof. Dr. Mesut Yeğen ve Şehir Plancısı İkbal Polat konuşmacı olarak katıldılar. Konferansın moderatörlüğünü ise Gaziantep Sabah gazetesi genel yayın yönetmeni Nurgül Balcıoğlu yaptı.

Soldan Sağa: Prof. Dr. Mithat Sancar, Nurgül Balcıoğlu, Prof. Dr Mesut Yeğen ve İkbal Polat

 

Konferansın açılış konuşmasını yapan Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi Parti Meclisi üyesi Celal Deniz; Gaziantep’te Kürt sorunu ile göçün, ilan edilmemiş savaşın getirdiği göç ile çarpık kentleşmenin birbiri ile ilişkisine dikkat çekti. Partinin önümüzdeki günlerde 4A ile ifade edilen 4 Adalet kampanyası gerçekleştireceğini söyleyen Deniz, Sosyal Adalet, Tanınma Adaleti, Katılım Adaleti ile İklim ve Çevre talebini önemsediklerini ve bu alanlarda çalışma yürüteceklerini ifade etti.

Konferansta ilk sözü Yeşiller ve Sol Gelecek PM üyesi de olan Prof. Dr. Mesut Yeğen aldı. 1990’lı yıllarda Kürt bölgesinden zorunlu bir göç olduğuna dikkat çeken Yeğen, bu zorunlu göçün sonucu olarak 300 bin kişinin yerinden yurdundan olup mağdur edildiğini belirtti. Van eksenli göç mağdurları ile ilgili alan çalışmalarında yaptıkları gözlemlerden de söz eden Mesut Yeğen, zorunlu göçe tabi tutulanların kültürel, ekonomik ve ağır sosyal sorunlar yaşadıklarını örnekleyerek anlattı.

Konferansın ikinci söz alan konuşmacısı, Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi MYK üyesi olan şehir plancısı İkbal Polat oldu. Kentsel dönüşüm sürecinin daha Cumhuriyetin kuruluş döneminde uluslaşma sürecine bağlı olarak kentler yaratma projeleriyle başladığını, daha sonra ki dönemlerde de bu dönüşüm sürecinin farklı saiklerle sürdürüldüğünü söyledi.

Konferansın adresi Şahinbey Belediyesi Kültür Merkezi idi

Kürt Sorunu ve barış süreci konusunda konuşan Prof. Dr. Mithat Sancar, çatışan taraflar tarafından masaya müzakere için oturmaya dönük bir zorunluk bulunduğunu ve taraflarında da bunu bildiklerini söyledi. Önümüzdeki 5 yıl gibi bir süreçte bölgesel özerkliklerin olabileceğini bu anlamda yerel yönetimlerin güçlendirilmesi gerektiğine vurgu yaptı. Müzakere masasına oturan tarafların savaşın yenen ve yenileni olmadığını görmeleri gerektiğini belirten Sancar, bu anlamda barış sürecininde herkesin her konuda istediğini alamayacağını belirtti.

(Turnusol)

Kategori: Manşet

Yeşil Havadis

“Bursa’nın gelişimi ve göç” tartışıldı

12 Kasım 2011 günü, Yeşiller Partisi öncülüğünde Bursa’da “Bursa’nın gelişimi ve göç” isimli bir panel gerçekleştirildi. Demokratik Halklar Kongresi’nden İkbal Polat, Ziraat Mühendisi Orhan Sarıbal ve Yeşiller Partisi Genel Sekreterlerinden Aytaç Timur’un katılımında gerçekşeşen panelde Bursa’nın yaşadığı gelişim ve göç tartışıldı.

Katılımcılar kısaca şunları söylediler:

Orhan Sarıbal, Tarımın dünü ve bugünü hakkında bilgiler sundu. Sonrasında alternatif tarım ve hayvancılık üzerinde duran Sarıbal, tarım ve hayvancılık ile göç sorunu arasındaki bağı dile getirerek sözlerine son verdi.

Bursa’nın göç tarihi üzerinde duran İkbal Polat ise göç sorununa dair alternatif çözümleri dile getirdi.

Son olarak söz alan Aytaç Timur ise özellikle dış göç ve mültecilik üzerinde durdu. Yeşiller Partisi’nin konu hakkındaki fikirlerini de dile getiren Tümur sözlerine böyle son verdi.

Yaklaşık iki saat süren panel, soru yanıt ile sona erdi.

(Yeşil Gazete, Metin Arslan)

Kategori: Yeşil Havadis

Dış Köşe

Devlet neden depremle başedemiyor? – İkbal Polat

İkbal Polat

İkbal Polat

Başbakan Tayyip Erdoğan, kaçak yapı ve gecekondunun olduğu bölgelerde, bedeli ne olursa olsun adım atacaklarını belirterek, “Hem şehirlerimizi güzelleştireceğiz, hem de sağlam konutlarla donatacağız” diyor. Ve ekliyor “Bedeli ne olursa olsun, oy verirmiş vermezmiş biz bunları dinlemeyeceğiz”

Şaka  gibi…

Çok değil bundan bir yıl evvel referandum öncesi, oy toplamak kaygısıyla “torba yasa” olarak adlandırılan 536 sıra sayılı Gelir Vergisi Kanunu ile Bazı Kanun ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Tasarısı ile yapılaşan hazine arazilerinin satışı ile imar affı yasalaşmıştı. 62 yıldır süren imar affı serüveninin sonuncusu, Recep Tayyip Erdoğan Başbakanlığındaki AKP Hükümeti tarafından yapılmış oldu. Kaçak yapılara imar affı getirmiş biri nasıl kaçak yapılarla mücadele edeceğini söyler?

Unutuluyor…

17 Ağustos Marmara Depremi sonrasında “Sivil Koordinasyon Merkezi” isimli bir sivil girişim oluşturmuştuk. Amacımız Yalova’dan Bolu’ya kadar olan deprem bölgesindeki talep ile gelen yardımları doğru bir şekilde buluşturmaktı. Oldukça iyi bir performans gösterdiğimizi söyleyebilirim. Kriz yönetimi konusunda bir şey bilmiyorduk ama yaptığımız çalışmanın sonunda iyi bir deneyim elde etmiştik. Lakin çoğu konuda olduğu gibi bu deneyimi de kurumsallaştıramadık, bugüne getiremedik. Şimdi Van’da bu deneyim ve birikimi paylaşamıyoruz. Tüm bilgiler, çalışmalar, öğrenilenler, o süreçte benim gibi yetişenler uçtu gitti.

Sivil toplumunki anlaşılabilir bir ölçüde ama devletin kurumlarının beceriksizliği hiç affedilemez. Devletin öğrenememiş olmasının nedeni sadece bir beceri sorunuyla açıklanamaz.

Marmara Depreminden sonra bölgenin yeniden yapılanması için benim de dahil olduğum bir grubun önerisi vardı. Hatta Erkan Mumcu’nun bu öneriyi Bakanlar Kurulu’nda tartışmaya açtığını da biliyorum. Deprem bölgesinde, Yalova’dan Bolu’ya kadar olan bölgenin yapılanmasında yeni bir ortaklık modelinin kurulmasına dair. Merkezi idarenin ilgili birimleri, yerel yönetimler, finans kurumları, sivil toplum kuruluşları, inşaat şirketleri ve yurttaşlar arasında bir ortaklık modeli kurulsun ve bölgenin yeniden inşası bu model üzerinden yapılsın idi.

Devlet kalıcı konut yapmak yerine bölgenin yeniden inşasında tüm aktörlerin bir arada çalışacağı, devletin de denetleyici olacağı bir yapı inşa edilsin demiştik.

Böylelikle hak sahibi olan yurttaşlar, konut yapım sürecine müdahil olabilecekler, kendi talepleri doğrultusunda tercih yapabileceklerdi. Misal Değirmendere’de oturan bir hak sahibi, beton bina yerine ahşap ev isteyebilecekti. Hatta belediyelerin mülkünde sosyal konutlar üretilsin de dedik. Fena mı olurdu Kocaeli Belediyesi’nin 500 konutu olsa.

Ama olmadı. Devletin inşaat şirketlerine ihale ederek yaptırdığı ucube beton kalıcı konutlar tercih edildi. Bölgede imar planları da inşaat işleri de yapı denetimler de yine eski hamam eski tas şeklinde ilerliyor.

Peki neden?

Çünkü devlet merkeziyetçi yapısından vazgeçmiyor.
Çünkü devlet yerelin, bölgenin kendi sorununu kendi çözeceği modelleri inşa etmesinin önündeki en büyük engel.
Çünkü devlet her şeyi ben yaparım diyerek aslında hiçbir şeyi yapamıyor. Basit bir konut üretimini dahi beceremiyor.
TOKİ’nin ucube konut ve yaşam mekanlarına toplumu mecbur ediyor.
Çünkü devlet TOKİ’ler aracılığıyla ekonomisini döndürmeye çalışıyor.

Başbakan’ın Van depremi nedeniyle söylediği “kamulaştırmalar için kimseye sormayacağız” açıklaması da bu merkeziyetçi anlayıştan vazgeçmemesinin göstergesi.
Yerinden yönetimi güçlendirecek bir reform yapılsa, yereldekiler kendilerini öldürmeyecek yapıları, teknolojileri tercih edecekler. Belki deprem bölgesinde kimse kaçak yapılaşamayacak, belki fay hatlarının olduğu bölgelerde yeni yapı teknolojilerini keşfedecekler.

Ama bu belkilerin hayatımızda yeri yok. Çünkü AKP hükümeti değişmiyor, değişmekte istemiyor. Aynı hataları yeniden ve yeniden yapmak istiyor.

Bugün Van için de İstanbul için de deprem beklenen tüm bölgeler için de yapılması gereken bellidir, yerinden yönetimin güçlendirilmesi ve özerk bölge yönetimlerinin inşası.

Çadır göndermeyi beceremeyen bir merkezi idarenin deprem hazırlığında başarılı olma şansı hiç yoktur.

‘Herşeyi ben kontrol eder, ben yönetirim derdi’ yüzünden birçok çocuğun, gencin, yoksulun, kadının, işçinin, Türk’ün, Kürt’ün, Alevi’nin günahına giriyorlar, musalla taşında nasıl hesap verecekler?

İkbal Polat – www.Turnusol.biz

Kategori: Dış Köşe

ManşetYeşil Havadis

II. Yeşil Ekonomi Konferansı: Yeşil Yerel Seçenekler

Yeşil Düşünce Derneği ve Heinrich Boll Stiftung Derneği tarafından düzenlenen 2. Yeşil Ekonomi Konferansı, 22 Ekim Cumartesi günü İstanbul/Beyoğlu’nda, Cezayir Toplanti Salonu’nda gerçekleştirildi. Yeşil Yerel seçenekler teması altında düzenlenen konferansta yeşil belediyecilik, yeşil enerji, kent tarımı ve yeşil kent planlaması konuları tartışıldı.

Konferans; Heinrich Böll Stiftung Derneği’nden Dr. Ulrike Dufner ve Yeşiller Partisi Eş Sözcüsü Yüksel Selek‘in açılış konuşmaları ile başladı. Ulrike Dufner 2009 yılında düzenledikleri ilk konferansta makro politikalara değindiklerini, bu konferansta ise yerel düzeyde yeşil politikalar üzerinde duracaklarını söylerken Yüksel Selek, ulusal ve yerel düzeyde bütünsel yeşil politikalar geliştirme konusundaki çabaların henüz istenen seviyede bulunmadığını vurguladı. Hamburg Kentsel Gelişim ve Çevre Bakanlığı’ndan Dirka Griesshaber sunumunda Hamburg’un 60’lardan bugüne değişimini ve  2011 Avrupa Yeşil Başkenti ödülünü nasıl aldığını anlattı. Hamburg Almanya’nın ikinci büyük kenti olarak karar alma süreçlerinde etkili. Kentin %40′ının orman, park, tarım alanı ve doğal koruma alanı. Şehirde toplu taşıma yaygın ve yurttaşların %99’u bir metro veya otobüs durağına 300 metre mesafede yaşıyor. Hamburg 1990’dan 2006’ya karbon emisyonlarını %15 azaltmış, 2020 hedefi ise  %40. İklim koruma için harcanan kaynağın büyük kısmı binalara ve ulaşıma gidiyor.  Şehirde rüzgar, güneş ve biyokütle alanlarında çalışan 100’den fazla işletme var  ve bu işletmelerin yıllık toplam cirolarının 5 milyar Avro. Avrupa Komisyonu’nun verdiği Avrupa Yeşil Başkent ödülünin başlıca kriterleri, yüksek çevresel standartlar, çevresel iyileştirme ve sürdürülebilir kalkınma alanında mecut ve gelecek projeler ve diğer şehirlere örnek olma kapasitesi.

Şehrin son 5 ila 10 yıl içinde iklim koruma, atık, ulaşım,gürültü, çevresel yönetim, arazi kullanımı alanlarında neler yaptığı son 5 ila 10 yıl içinde neler yaptığı ve ileride ne hedefler koyduğuna bakılıyor. Türkiye’den Bursa ve Trabzon, 2014 Avrupa Yeşil başkent ödülüne aday.

Planlama metodolojisini tartışmak lazım

Griesshaber’ın sunumunun ardından Yeşil belediyelerin unsurları” başlıklı ilk oturumda Prof. Dr. Haluk Gerçek (İstanbul Teknik Üni. Öğr. Gör.),  Yar. Doç. Dr. Koray Velibeyoglu (İzmir Yüksek Teknoloji Enstitüsü),  İkbal Polat ve  Orhan Esen söz aldılar. 3. köprü güzergahının İstanbul’un kuzeydeki orman ve su toplama havzalarının içinden geçtiğini aktaran Prof .Gerçek; yerel yönetim ve yurttaşlar olarak bu projeleri neden durduramıyoruz sorusunu sorarak karşı çıkmak yanında alternatif de sunmak gerektiğini özellikle vurguladı. Gayrimenkul lobilerinin de ulaşım politikasında etkisi olduğunu ve İstanbul’da yapılması planlanan 3. Köprü bir ulaşım projesi değil arazi geliştirme projesi olduğunu ifade etti. Gerçek “3. Köprü ve Avrasya Tüneli’ni yerel yönetime Ankara kabul ettirdi, planlarda yoktu. Kent üzerinde çok büyük etkileri olacak, yapılmamalı” derken günümüzde arazinin kullanım değerinin değil değişim değerinin (rant) önemli olduğunu vurguladı.

60’larda bölücülük olur diye bölgesel planlamanın terkedildiğini anlatan Polat, şehir planlama metodolojisinin demokratik işlemediğini çünkü güçlü çıkar gruplar tartafından yönlendirebildiğini belirtti. Belediye Meclis toplantılarının en büyük gündem konusunun plan tadilatları olduğunu, örneğin tarım yapan çiftçinin dahil edilmediğini ve bu tüm bu sorunlar yüzünden  planlama metodolojisinin tartışılmaya açılması gerektiğini vurguladı. Mimari konusuna değinen Orhan Esen yerelde ciddi izleme mekanizmaları kurmanın elzem olduğunu çünkü ölçek patlaması yaşandığını sözlerine ekledi. İstanbullu’nun su ayak izinin Bulgaristan’dan Düzce’ye kadar uzandığının da altını çizen Orhan Esen, İstanbul’da su tüketiminin körüklenmesinin ana nedeninin İstanbul Belediyesi ne kadar uzaktan su getitirse ihalelerin o kadar çok olması şeklinde yorumladı.

İzmir Yüksek Teknoloji Enstitüsü’nden Yar. Doç. Dr. Koray Velibeyoglu,  yeşil kentin sınırları konusunda yaptığı konuşmasına mahalle kavramının yok olmak üzere olduğu tespiti ile başladı. “Bir kenti ne kadar dolaşıyoruz, ne kadar yürüyoruz, ne kadar anlamaya çalışıyoruz?” sorularını yönelten Velibeyoğlu, kentin algılanabilir bir sınırı olması gerektiğini belirterek Aristo’nun: “Kent nüfusu 10 bin kişi olmalı, antik tiyatroda toplanabilen, yüzyüze gelip siyasi kararlar alabilen insan sayısı kadar” sözlerini aktardı. Velibeyoğlu,  20. yüzyılın ilk yarısında Ebenezer Howard’ın İngiltere’de Bahçekent modelini geliştirdiğini  ve Engels’in de 1857’de kötü konut koşullarını anlatan bir rapor yazdığını anlattı.

Dikili jeotermal ile ısınıyor

3, oturumda “Yeşil Seçenekler” başlığı altında yerel enerji, yerel ekonomi ve tent tarımı uygulamaları ele alındı.  Dikili Jeotermal AŞ. Yönetim Kurulu başkanı Hüseyin Çelik, Dikili’nin jeotermal ile ısıtılmasının bir ütopya olarak görüldüğünü, 2007′de büyük üretim kuyusu açtıklarını ve 2008′de ise 350 konut  ısıtmaya başladıklarını anlattı. Çelik, 2500 konutun ısıtma altyapısının sonuçlandırıldığını; tüm kamu hizmeti verilen alanların ve okulların jeotermal enerji ile ısıtıldığını; 2011 için 1500 konut,  temel hedefin ise 7000 konut olduğunu ekledi. Sözkonusu yatırımların hayata geçirilmesinde en büyük güçlüğün küçük belediye bütçesiyle yapılması olduğunu ve devletten destek alamadıklarını vurguladı.  Jeotermal alanların korunmasının da çok önemli olduğunu belirten Çelik, Dikili’de termal turizm ve seracılık koruma bölgesi oluşturulacağının haberini de verdi.

Kars’tan Tohum İzi Derneği‘nden İlhan Koçulu, gıdanın şiketlerin eline geçtiğini, tohumların kaybolduğunu 2006’dan sonra öğrendiğini belirterek Kars’ta yürüttükleri faaliyeti şöyle anlattı. “Kars’tan göçü nasıl önleriz diye başladık. Gıdamıza, toprağımıza egemen olalım diyerek kültürel ve biyoçeşitliliğin yoğun olduğu köyleri seçtik. 10 köyde kaybolan tohumları ele almakla başladık. Kavılca ve kırmızı buğday başta olmak üzere bir çok çeşidi yeniden ürettik.  Tohum satın alıyorduk, gübre ve ilaç istiyordu, 35-40 litre mazot tüketiyorduk. Yerli tohumda az su kullanılıyor, ilaç istemiyor, mazot tüketimimiz 20 litreye düştü. Yerli tohumları kullanmak daha karlı hale geldiğini gördük. Köyler arası bir dayanışma oluştu. Türkiye, Fransa ve Belçika’dan gruplar köylerimizi ziyaret ediyorlar.  Köyde 1880′de bir yabancı bir mimarın yaptığı binada.Eko-müze kurduk. Yanında 20m2 satış dükkanı açtık. Hastalıklarda şifalı bitkiler kullanır hale geldik. Çocuklarda ishal ve bazı kadın hastalıklarını iyileştirebildik, bununla birlikte sağlık masrafları da azaldı. Bakkallarda ve fırınlarda yerli buğday kullanıldığını görünce mutlu oluyorum”.

Yeryüzü Derneği‘nden Aytaç Timur, dünyada kent bahçeciliği adına neler yapıldığını örnekleyerek konuşmasına başladı. “Küba’nın başkenti 2,2 milyonluk Havana’da, şehirlilerin tükettiği besin maddelerinin % 80’i kent bahçelerinde üretilmiş. Moskova’da yaşayanların üçte ikisinin kent bahçesi var. Kanada’nın Montreal kentinde geçen yıl kent bahçelerinde 80 ton üretim yapılmış. Şanghay’da 2500 kilometrekarelik alan yine kent bahçesi.” Timur, İstanbul’da kent bahçeciliği projelerini duyurduktan sonraki gelişmeleri ise şu sözlerle anlattı.

Başakşehir’den Tuzla’ya kadar olan bölgeden 180 kişi bize başvurdu. Bahçeci adaylarıyla buluştuk, toplantı yaptık, fide dağıttık.İki tane çocuk yuvası kent bahçecimiz var.Cocuklar sebze-meyve nasıl yetişiyor öğreniyorlar. İstanbul Permablitz Grubu ve Slow Food Balkon Bahçeciliği konviviyumu ile çalıştık. Belediyeler bizle uzun görüşmeler yaptılar, herhalde oy çıkmaz diye vazgeçtiler.Bahçeciler artarsa belediyeler buna kayıtsız kalamaz. Bu yıl 800 kilo ürün aldık.”

Türkiye’de yavaş şehirler çoğalıyor.

Konferansın son oturumunda Çanakkale 18 Mart Üni. Öğr. Görevlisi Yrd. Doç. Dr. Ferah Özkök sorumlu turizm, Çanakkale 18 Mart Üni. Öğr. Görevlisi Prof. Dr. H. Rıdvan Yurtseven yavaş şehirler ve son olarak BM Habitat AGFE temsilcisi Cihan Uzunçarşılı Baysal, kentsel dönüşüm üzerine sunumlarını yaptılar.

Özkök, başka bir turizm mümkün mü  sorusuna yanıt verirken son yıllarda agro-turizm, soft-turizm, sürdürülebilir turizm kavramlarının geliştiğini, eko-turizmin bir turizm çeşidi değil bir yaklaşım olduğunu belirti. Eko-turizmin başlıca kriterleri arasında doğal bir alanı ziyaret, olumsuz etkileri azaltmak, yerele saygılı yapılaşma ve çevresel farkındalığın geldiğini belirtti.

Yurtseven’de, “Yavaş Şehirler” başlıklı sunumunda Citta Slow, sürdürülebilirliği ve örgütlülüğü temel alır. Yavaş Şehirler Slow Food felsefesi üzerine kuruldu. Türkiye’deki yavaş şehirler:Akyaka-Muğla (2011), Gökçeada-Çanakkale (2011) , Taraklı-Sakarya (2011) , Yenipazar-Aydın(2011) ,Seferihisar-İzmir (2009). Baysal da İstanbul’da kentsel dönüşüm ve TOKİ’nin rolü üzerine bir sunum yaptı.

Baysal konuşmasında AKP’nin İstanbul’u uluslararası sermayeye pazarlamak üzere marka kent yapmaya çalıştığını, kentsel dönüşüm adı altında yoksul kesimlerin barınma haklarını ellerinden aldığına dikkat çekti. Kentlerin insan üzerine kurulu birer sosyal organizma olduğunu vurgulayan Baysal insanı göz
ardı eden kent politikalarına karşı çıkmanın yolunun mahalleleri savunmaktan geçtiğini savundu.

Konferans,İstanbul’da kentsel dönüşümü ele alan “Ekümenopolis” belgeselinin gösterimiyle sona erdi. Gösteriden sonra filmin yönetmeni İmre Azem soruları cevaplandırdı.

Konferansın programı için  http://www.yesilekonomi.org/

Avrupa Yeşil Başkenti Ödülü

http://ec.europa.eu/environment/europeangreencapital/index_en.htm

Ekümenopolis

www.ekumenopolis.net/

(Barış Gencer Baykan)

Kategori: Manşet

ManşetTürkiye

Kongre Hareketi adını ve Genel Meclis’ini belirledi

Ertuğrul Kürkçü, Gültan Kışanak, Levent Tüzel ve Sırrı Süreyya Önder‘in çağrıcılığını yaptığı Kongre Girişimi, Ankara Anadolu Gösteri Merkezi’nde tüzük ve hedefleri belirlemek üzere toplandı. 15 Ekim Cumartesi erken başlayan kongre iki gün sürdü. Kongre’ye, 826 delege katıldı.

Kongre’de sosyalist parti ve oluşumların yanısıra, Yeşiller Partisi de 7 delege ile temsil edildi. Ümit Şahin ve Filor Uluk, ayrıca Genel Meclis’te de bulunacaklar.

Delegelerin yanı sıra, aralarında Demokratik Toplum Kongresi (DTK) Eş Başkanları Ahmet Türk ile Aysel Tuğluk, Milletvekilleri Hasip Kaplan, Sebahat Tuncel, Sırrı Süreyya Önder, Ertuğrul Kürkçü, Nursel Aydoğan ile Emek Partisi (EMEP) Genel Başkanı Selma Gürkan, Sosyalist Demokrasi Partisi (SDP) Genel Başkanı Rıdvan Turan, Kamu Emekçileri Sendikaları Konfederasyonu (KESK) Genel Başkanı Lami Özgen, İnsan Hakları Derneği (İHD) Genel Başkanı Öztürk Türkdoğan‘ın da bulunduğu çok sayıda siyasi parti, sivil toplum örgütü ile sendika temsilcisi  de Kongre’ye katıldı.

Kongre divanı ise Akın Birdal, Fatma Gök, İnci Hekimoğlu, Suavi  ve Ümit Şahin‘den oluştu.

Salona asılan pankartların ana teması ise “Birleşiyoruz” oldu.  “Kürt sorununda barışçıl ve demokratik çözüm için birleşiyoruz”, ” Homofobiye ve transfobiye karşı birleşiyoruz”, “Emperyalizmin saldırılarına ve işgallerine karşı birleşiyoruz”,  “Halklara ve inançlara eşitlik, özgürlük için birleşiyoruz”, “Erkek egemenliğine cinsiyet ayrımcılığın ve eşitsizliğe karşı birleşiyoruz”,  ” Demokrasiyi kazanmak için birleşiyoruz” asılan pankartlardan bir kaçı olarak göze çarptı.

Kongre çağrıcılarından Mersin Blok Milletvekili Ertuğrul Kürkçü yaptığı konuşmada heyecanlı ama tedirgin olduklarını söyledi. Kürkçü, denenecek bu yeni yolun bu defa hedefe ulaşmasından umutlu olduklarını ifade etti.

Kürkçü, konuşmasında kapitalist uygarlığı reddettiklerini belirtirken, geçmişin deneyimlerini, devrimci pratiklerini hatalarını da göz önüne alarak taşıdıklarını, onlardan aldıkları güçle geleceği aydınlatmaya çalıştıklarını söyledi.

“Özgürlük için ayağa kalkmış bütün halklarla, kendimiz için yaşamak için, kendimizin efendisi olmak için yola çıkıyoruz. Emeğin haklarını toplumsal haklarla karşı karşıya koyacak değiliz. Bu mücadele halkların özgürlük mücadelesi, kaçınılmaz olarak emekçileri birbirine yaklaştırıyor. Yezidi’nin, Rum’un, Ermeni’nin, Kürdün hakkı için savaşmayana sosyalist denmez. Sosyalist bütün halkların hayat haklarını bilmekle mükelleftir.”

“Kadınların kurtuluşunu davamızın mor bayrağı yapıyoruz. Bu patriarkal sisteme karşı ayaklanan kadınların davasını sahipleniyoruz. Onlarla birlikteyiz, onların hizmetçisiyiz. Bu hareketin yönetici sınıfı kadınlar olacak. ”

BDP Eş Genel Başkanı Gültan Kışanak, tarihsel bir anda tarihsel bir çıkış yapmanın zorunluluğundan bahsederek Kongre’nin Türkiye’nin 21. yüzyıla yön verecek toplumsal bir dinamik, güçlü bir direniş, güçlü bir iradesi olarak öne çıkacağından umutlu olduğunu söyledi. Ancak bu durumda gerçekten tüm ezilenler adına görevimizi yerine getirmiş olabiliriz.

Bunun gerçekleşmemesi halinde tarihin kendilerini sorgulayacağını ve yargılayacağını sözlerine ekleyen Kışanak, “Neden özgür demokratik gönüllü bir yaşamı inşa etmek için çalışmadınız diye torunlarımız bize hesap sorar. Tek çıkış yolumuz, demokratik, gönüllü eşit yaşamı savunmak ve bunu inşa etmektir.” şeklinde konuştu.

Çağrıcılardan Blok Milletvekili Levent Tüzel de, kongrenin birliği, kardeşliği ve özgürlük mücadelesini daha ileri noktalara taşıyacağını belirtti. Hükümetin işçi haklarına yönelik saldırılarına dikkat çeken Tüzel, “Hükümetin işçiyi, emekçiyi, halkları birbirine karşı kışkırtan politikalarına karşı, dilimize, kültürümüze sahip çıkan bir Kongre Girişimi’ni bir birlik hareketi olarak görüyoruz. Emekçilerin bir örgütlenme mücadele ve dayanışmasının platformunu örmek istiyoruz. Halkların sözcüsü olmak için kongremiz çok önemli bir görevi yerine getirecektir” şeklinde konuştu.

Kongre’nin diğer çağırıcılarından İstanbul Milletvekili Sırrı Süreyya Önder, Türkiye toprakları üzerinde 72,5 millet yaşadığını, buçuk sayılan milletin de Romanlar olduğunu hatırlatarak “Onlar bu dünyanın sahibidir, dünyanın bütün buçuklarına selam olsun” diyerek konuşmasına başladı. Önder, Kongre Girişimi’ne mesafeli duran başta ÖDP, TKP ve Halk Cephesi olmak üzere tüm devrimci grupları selamlayarak “Umarım bir gün yolumuz kesişir” dedi.

10’lu yaşlarında devrimcilerin lime lime doğranmasına, öldürülmesine tanıklık ettiğini ve devrimciliği onlardan öğrendiğini belirterek, “Bize bu ilhamı veren insanlarla, Ertuğrul Kürkçü, Ahmet Türk, Leyla Zana ile aynı çatı altında siyaset yapmaktan onur duyduğunu söyleyen Önder, yeni bir devlet tasavvur ettikleri iddialarına ise şöyle yanıt verdi  “Eskisinden ne gördük ki arkasından ağlayalım. Yere batsın sizin devlettiniz. Elbette ki yeni bir sistem yaratacağız” dedi.

Kongre’nin ikinci günü ise Kongre’nin adı kondu. Kongre, “Halkların Demokratik Kongresi” (HDK) adını aldı. Ayrıca ikinci gün Genel Meclis seçimi yapıldı ve Halkların Demokratik Kongresi Sonuç Bildirgesi açıklandı.

Halkların Demokratik Kongresi’nin sonuç bildirgesinde, Kongre’nin Türkiye’nin anamuhalefet hareketi olduğu ve AKP iktidarı karşısında direniş odağı olduğu ifade edildi.

Halkların Demokratik Kongresi sonuç bildirgesinde şu ifadelere yer verildi:

* Halklarımıza yöneltilmiş tüm baskı ve haksızlıkları ortadan kaldırmak, barış içinde ve insanca yaşayabileceğimiz bir Türkiye’yi kurmak üzere Kongre Girişiminin çağrısıyla bir araya gelen her türden baskı, sömürü ve ayrımcılığa karşı olan bireyler ile kuruluş, örgüt, inisiyatif, dernek, parti ve hareketlerin sözcü ve üyeleri, halkın kendi yönetimini kurmasını sağlamak için birlikte mücadelenin koşullarının olgunlaştığı, farklılıklarımızın zenginliğimiz ve gücümüz olduğu bilinciyle HDK’nin kuruluşunu ilan ediyoruz.

* Halktan, ezilenden, yok sayılandan, doğadan, emekten, özgürlükten, eşitlikten, barıştan, adaletten ve demokrasiden yana olanları, egemenlerin dayattığı neoliberal ve anti-demokratik düzenin bekası için yarışan iki ana siyasal akımın ufkunun ötesinde yeni bir toplum, insanın insana kulluğunun son bulacağı sömürüsüz bir düzen, insanca bir yaşam için ortak mücadeleyi örgütlemeye çağırıyoruz.

* Toplumsal yaşamı yıkan, insanı yalnızlaştıran, bireyi kendi emeğine, topluma, kimliğine ve doğaya yabancılaştıran kapitalist sistemin küresel hakimiyetine, sömürü ve baskı aygıtlarına karşı, dünyanın her yerinde, Wall Street’te, Santiago de Şili’de, Kahire’de, Tunus’ta, Caracas’ta, Gazze’de mücadele edenlerle omuz omuza, ayrı yataklarda süre giden mücadelelerin birbirine bakması ve birbirinden güç alması, bu topraklarda da ortak mücadele ve dayanışma ruhunu beslemesi, sisteme karşı güçlü bir yığınağın oluşması iradesiyle ileriye doğru yeni bir adım atıyoruz.

* AKP Hükümeti ve devletin siyasal alana yönelik tutuklama saldırıları koşullarında toplanan kongremiz, hapishanelerdeki tüm siyasi tutsakları selamlayarak derhal özgürlüklerini talep etti.

* Tüm demokratik ve toplumsal muhalefet güçlerinin mücadele alanları, HDK’nin ortak mücadele alanıdır. Kongremiz, bu alanlardan beslenen güçleriyle tüm ezilenlerin ve sömürülenlerin; emekçilerin, göçmenlerin, kadınların, köylülerin, gençlerin, emeklilerin, engellilerin, LGBT bireylerin, dışlanan ve yok sayılan bütün halkların, tüm inanç topluluklarının, kadını hayatın tüm alanlarında görünmeyen emeğinin görünür kılınması için mücadele eder, doğa ve yaşam mücadelesi sürdürenlerin buluştuğu bir ortak mücadele zemini olmak üzere seferber edecektir.

* HDK, süre giden savaş ve çatışmanın kaynağında yatan tekçi ve inkarcı yurttaşlık tanımının anayasa ve yasalardan kaldırılması; bütün kimlik ve kökenlere eşit mesafede bir “yeni anayasa” yapılması; tüm kimliklerin farklılık ve varlıklarının korunması; eşit ve özgür yurttaşlık hukuku içerisinde yaşama hakkına sahip olduklarının tanınması için mücadele edecek, başta anadilinde eğitim hakkı olmak üzere eğitim ve kültür politikalarının hazırlanmasına ve uygulanmasına halkların katılımının hayata geçirilmesi, kadının emeğinin, bedeninin, kimliğinin üzerindeki baskı ve sömürü mekanizmalarının son bulması için mücadele edecek, egemen sınıflara ve cinse tanınan imtiyazların kaldırılması için çaba gösterecektir.

* HDK, son 20 yılda 30 bini aşkın insanın yaşamına mal olan Kürt sorununun çözümsüzlüğünden kaynaklanan savaşın sona ermesi ve barışçıl, demokratik ve eşit haklara dayalı bir çözüm için önemli bir girişim ve bir barış programı olarak gördüğü Demokratik Özerklik anlayışının tüm topluma yayılması; halkların özgür ve gönüllü birliği için yerelde halkların karar alma ve uygulama süreçlerine en geniş katılımını sağlayacak ve tüm farklılıkların kendini özgürce ifade edebileceği merkezi idarenin yerel yönetimler üzerindeki vesayetinin son bulacağı bir siyasi ve idari düzen için çaba gösterecektir.

* HDK, emperyalizmin bölgemiz halkları başta olmak üzere, dünya halkları üzerindeki egemenlik ve baskı politikalarına, onların askerî üslerine, ekonomik, siyasi anlaşmalarına ve kurumlarına karşı mücadele edecek, Türkiye’nin bölge halklarına ve devletlerine karşı bir saldırı üssü olmasına kesinlikle karşı çıkacak, sömürgeciliğe, işgallere ve benzeri müdahalelere karşı ezilen halkların direnişlerinden yana tutum alacak, uluslararası sermaye kurumlarının dayattığı neoliberal sömürü, çevresel yıkım, doğanın ticarileştirilmesi ve talan politikalarına karşı mücadele edecektir.

* Arkamızda insanlığın toplumsal eşitsizliklerle bölündüğü çağlardan bu yana biriktirdiği özgürlük mücadelelerinin deneyimleri, önümüzde keşfedilmeyi bekleyen yeni mücadele imkanlarıyla, kadınlara, gençliğe ve emekçilere dayanarak, umutla, inançla kararlılıkla başka bir dünyaya, özgürlük ve kardeşliğin dünyasına doğru yürüyoruz. Henüz yeni bir dönemecin başındayız, eşitlik ve barış mücadelesi veren tüm öznelerle yürüyüşümüzün bir anında yollarımızın kesişeceğinden kuşkumuz yok.

HDK Genel Meclis üyelerinin tam listesi şöyle:

Levent Tüzel, Ahmet Tonak, Akın Birdal, Ali Kenanoğlu, Aydın Çubukçu, Celal Beşiktepe, Cengiz Çiçek, Ertuğrul Kürkçü, Ferhat Tunç, Gençay Gürsoy, Hacı Orman, Lami Özgen, Mehdi Atilla, Orhan Atilla, Ömer Güven, Sırrı Süreyya Önder, Suavi, Tolga Tüzün, Tuma Çelik, Ufuk Uras, Ümit Şahin, Veysi Sarısözen, Yavuz Önen, Yusuf Gürsucu, Ferhat Kentel, Satılmış Başkavak, Öztürk Türkdoğan, Ayşe Paluş, Berat Günçıkan, Beyza Üstün, Bircan Yorulmaz, Birsen Kaya, Dilek Yağlı, Elif Akgül, Fatma Gök, Gülfer Akkaya, Gülsüm Akdoğdu, Hatice Altınışık, İlknuk Açıkdilli, İlknur Bilgen, Nursel Aydoğan, Özgür Sevgi Göral, Satı Buruncu, Sebahat Tuncel, Sultan Seçik, Şebnem Korur Fincancı, Ümide Aksu, Ümit İzmen, Yıldız İmrek, Zeynep Gambetti, Züleyha Gülüm, Nimet Tanrıkulu, Belgin Çelik, Ahmet Şafak, Ali Tektaş, Burcu Sara, Duygu Karadayı, Metin Adıyaman, Nilay Çatay, Yağmur Korkmaz, Yasemin Aydın, Yıldız Tar, Zeysu Fakir, Şamil Altan, Yakup Kadri Karabacak, Şenol Karakaş, Saruhan Uluç, Ender İmrek, İbrahim Çiçek, Yunus Öztürk, Hakan Dilmeç, Cihan Büyükdağ, Mehmet Saltoğlu, Günay Kubilay, Bülent Uyguner, Taner Güven, Kadir Akın, Hüseyin Topaç, Metin Kayaoğlu, Bülent Parmaksız, Halit Elçi, Altan Açıkdilli, Ali Özkan, Kamber Saygılı, Mehmet Turp, Seyit Aslan, Garo Paylan, Kemal Bülbül, Yakop Gabriel, Veysi Bulut, Sevtap Akdağ, Filor Uluk, Aslı Deniz, Filiz Çay, Nazmiye Ülker, Özlem Gümüştaş, Hande Bultan, İnci Hekimoğlu, Selma Koçiva, Doğan Erbaş, İsmail Şengül, Turan Yıldırım, Ayşe Akıncı, İkbal Polat, Semra Uzunok, Serap Akpınar, Hüseyin Öge, Onur Hamzaoğlu, Remzi Altınpolat, Yurdaer Mutlu, Ahmet Kaya, Bereket Kar, Eylem Sarıoğlu, Ateş Süreli, Ayten Kutlu, Hakan Vayiç, İrfan Keskin, Ali Doğan, Elif Çetinbaş, Mahmut Çiftçi, Müslüm Acar.

(Yeşil Gazete)

Kategori: Manşet