Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

İklim krizi, susuzluk ve endemik balıklar

Geçtiğimiz hafta bir grup toplantısında Akgün İlhan’ın üzerinde durduğu ve benim de hemfikir olduğum bir konuşma geçmiş ve İlhan, aşırı sıcaklarla birlikte tatlı su ortamlarında meydana gelebilecek olan toplu balık ölümlerinin ciddi bir ekolojik felaket olabileceğinden bahsetmişti. Çok değil birkaç gün sonra ülkenin birçok yerinden göller ve derelerde nedeni belirsiz toplu balık ölümleri basına yansımıştı.

Aslında geçtiğimiz yıllarda da benzer vakalarla ülkenin birçok noktasında karşılaştık. Azalan sular ve bir alana sıkışan balıklar, benzer şekilde aşırı sıcaklar neticesinde balıklar için yaşanmaz hale gelen tatlı su ekosistemleri önümüzdeki dönemde daha fazla gündeme gelecek. Bu durumun diğer bir etkileneni de ülkemizde azımsanmayacak sayıda olan endemik tatlı su balıkları. Toleransları oldukça düşük olan ve oldukça spesifik alanlarda yaşayan endemik tatlı su balıkları özel bir önemi hak ediyor.

Ancak bundan önce Türkiye’nin çoğunluğu hidroelektrik santralleri ve barajlar, kuraklık, kirlilik, habitat tahribatı ve bilinçsiz su kullanımından kaynaklı olarak tarumar edilen tatlı su kaynaklarına değinmekte fayda var. 2023 yılına kadar Türkiye’nin yaklaşık 10.000 km’lik akarsularının tamamına yakınının, toplamda 4000’e yakın HES ve barajlar ile tarumar edilmesi planlanıyor. Bugünlerde Karadeniz bölgesinde yaşanan devasa sellerin ana nedeni de işte bu HES’ler, taş ocakları ve iklim krizi.

Tatlı su balıklarının yüzde 40’ının nesli tehdit altında

Türkiye’de 107 büyük nehir ve 26 havza; 2,2 milyon hektarı kapsayan 135 uluslararası öneme sahip ve en az 500 başka büyük sulak alan ve 100’den fazla doğal göl bulunuyor, 400’den fazla iç su balık türünün yaşadığı bu iç sularda 200’e yakın endemik balık türü mevcut. Türkiye’de, endemik tatlı su balık türlerin %40’a yakını IUCN tarafından nesli tehdit altında olarak tanımlanıyor ve şu ana kadar da dört türün neslinin tükendiği belirtiliyor. Çoğu da esas olarak kirlilik, aşırı tarımsal su kullanımı ve kontrolsüz baraj inşaatı nedeniyle tehdit altında! Daha önce Çağan Şekercioğulları’nın başını çektiği bir ekip tarafından yazılan bir makalede Türkiye’nin bir bütün olarak biyoçeşitlilik krizi içinde olduğu tüm detayıyla belirtilmişti. Yakın zaman önce Daniela Giannetto ve  Deniz İnnal Türkiye’deki 37 gölde yaşayan 62 endemik balık türünü araştıran çalışmaları incelemiş ve habitat, tahribatını, yabancı türleri ve kirliliği bu türler için ana tehdit olarak belirtti.

Özellikle yabancı türler konusu üzerinde durulması gereken bir mesele.  Atherina boyeri (Gümüş balığı), Cyprinus carpio (Sazan balığı), Sander lucioperca (Sudak), Exos lucius ve Tinca tinca gibi son derece istilacı ancak ekonomik değeri olan türler, yerli ve endemik türler için ciddi tehdit oluşturuyor. Bu türler, yerel kurumlar tarafından her yıl hemen hemen her tatlı su ortamına yaygın olarak yeniden atılıyor. Bunun yanında kaynağı tam olarak belli olmayan Crassius gibellio (Gümüşi havuz balığı) gibi türler, Japon balığı olarak bilinen süs balığı ve alabalık yetiştiriciliğinden kaynaklı olarak sucul ortamlara karışan gökkuşağı alabalığı gibi türler neredeyse tüm nehir ve gölleri işgal etmiş; endemik ve yerli türler için ciddi bir tehdit haline gelmiş durumda. Giannetto ve İnnal tarafından da açıkça belirtilen bu tehditlerin yanında yine aynı yazarlar tarafından yapılan bir tehdit değerlendirmesinde altı tehdit (iklimsel kuraklık, azalan su seviyesi, yerli olmayan türlerin varlığı, tarımsal faaliyetler, su kirliliği ve atıksu deşarjı)  neredeyse incelenen tüm göller için ortak tehdit olarak listeleniyor.

Sucul alanlara ‘hasmane tutum’dan vazgeçilmeli

Türkiye’deki hemen hemen tüm nehirler, göller ve sulak alanlar, özellikle artan kuraklık ve artan yeraltı suyu çekimi nedeniyle son yıllarda önemli ölçüde küçülmüş ve hatta birçoğu ortadan kalkmıştır. Bunun yanında hala hayatta kalanlar kirlilik ve habitat tahribatı nedeniyle can çekişmektedir. Sulu tarıma müsait olmayan alanlardaki sulu tarım ısrarı o çevredeki sıkıntılı sucul ortamları ve barındırdığı türleri tehdit ederken, diğer bölgelerde de kirlilik, HES ve dere ıslahı müdahaleleri tatlı su ekosistemlerini birer birer yaşanmaz yerler haline getirmiştir.

Örneğin Susurluk ve Ergene gibi havzalarda ana nehir kollarının aşırı kirlenmesi, sucul canlıları daha sınırlı küçük kollara sıkıştırmış ve kuraklık nedeniyle de bu alanlarda azalan sular, ilgili sucul türlerin toplu olarak ölmesine ya da sayılarının bir elin parmakları kadar olacak seviyeye gerilemesine neden olmaktadır.

Sucul ekosistemlere yönelik bu hasmane tutum, endemik türler için ciddi bir risk teşkil etmektedir. Hali hazırda koruma alanı ilan edilip herhangi bir deşarjın olmaması gereken bütün nehirler, kaynağındaki yaşanabilirliğini birkaç km içinde yitirmiş ve birer zehir kanalına dönüşmüş vaziyette. Ne bu nehirler ne de burada yaşayan endemik türlerin tek bireyini bile kaybetmeye tahammülümüz olmamalı.

Kategori: Hafta Sonu

DoğaEditörün SeçtikleriManşetVideo

Selin failleri bilindik: İklim krizi, doğa tahribatı, dere yatağına yerleşim

Giresun‘da önceki gece yaşanan sel felaketinde şimdiye kadar yedi kişi hayatını kaybetti dokuz kişi ise hala aranıyor.

Bölgeye giden ve “ilk defa böyle bir afet gördüğünü” söyleyen Tarım ve Orman Bakanı Bekir Pakdemirli‘ye göre asıl sorumlu vatandaş:

Şehrin silüeti değişmiş durumda. Ciddi uyarılar yapmamıza rağmen vatandaşlarımız “Nasıl olsa bana olmaz” düşüncesi içinde. Bu da can kayıplarına yol açabiliyor. Bu taşkınları tamamen önlemenin imkanı yok.

Oysa her ne kadar insan kaynaklı iklim değişikliği sonucunda yağış rejimlerinin sıklığı ve şiddetinde artış yaşansa da, Giresun’da tablonun bu denli vahim olmasının nedenleri arasında HES’ler, ağaç katliamları, imar affı neticesinde denetimsiz ve plansız yapılaşma, Karadeniz Otoyolu Projesi gibi hükümet eliyle desteklenen ya da göz yumulan pek çok sebep yatıyor.

Kategori: Doğa

Doğa MücadelesiManşetYerel

Ordu’da HES yapımı için hukuksuz çalışan iş makinelerine köylüler geçit vermedi

Ordu’nun Korgan ilçesine bağlı Balamir‘de, dere yatağına kurulmak istenen HES şirketi için çalışan iş makineleri, halkın direnişi üzerine geri çekildi.

Jandarma sabah saat 06.00’da Korgan Çiftlik Mahallesi’ne (köy) gelerek şirketin şantiye kurabilmesi için güvenlik önlemi aldı. Mahalle içinde ve Çatalpınar ilçesinden köye giriş yolunu da kesti. Çiftlik köylüleri ise bölgeye gelerek iş makinelerinin çalışmalarını engelledi.  

İmar Planı’nda değişiklik hukuka aykırı

Yeşil Gazete için görüşlerini aldığımız Ordu Çevre Derneği Yönetim Kurulu üyesi ve Ekoloji Birliği Sözcüsü Coşkun Özbucak, köylülerin kendilerine haber vermesi üzerine şirkete karşı yasal süreci başlattıklarını, ancak mahkemenin kaybedildiğini, bununla birlikte şirketin imar değişikliği istediğini ve kendilerinin değişikliğe itiraz ettiklerini anlattı. İmar planına yapılan itiraz sonuçlanmadan ve süreç devam ediyor olmasına rağmen bölgede çalışma yapılmasının hukuka aykırı olduğunu söyleyen Özbucak, geçtiğimiz günlerde benzer şekilde iş makinalarının bölgeye girdiğini, ancak köylülerin direnişi üzerine çıkmış olduğunu hatırlattı:

Şirket 2020 bitmeden şantiyesini kurmak istiyor, bu yüzden çalışmalara bir an önce başladı. Dernek bunu öğrenince jandarmayı çağırdı, jandarma tutanak tuttu ve makineler kovuldu.

Özbucak, imar planında yapılan değişiklikle ilgili kaymakamlığa, savcılığa ve Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’na suç duyurusu yapıldığını, 12 Ağustos’ta davanın görüleceğini, ancak şirketin davayı dahi beklemediğini şu sözlerle anlattı:

Fındık sezonu başladı hop, iş makineleri yine ortaya çıktı. Geçen cuma. Vatandaşlar bize haber verdi, dernek olarak gittik, jandarma geldi, boğuşma oldu derken yine dernek kakıyor yine jandarma boğuşma derken geri çekildiler.

Bölgeden gelen, kadınların kepçelerin üzerine oturduğunu gösteren görüntüler bu geri çekilmenin nasıl mümkün olduğunu gösteriyor.

Özbucak’a göre yaşanan, meşru mücadelenin zaferi:

Bitecek mi? Bitmeyecek. Fakat şöyle… Bu, meşru müccadeleyi ve yasal mücadeleyi bir arada götürme işini köylüler çok güzel uyguladı. Meşru haklarını kullanarak, mahkeme kararı da olsa halk istemedikçe (bu gibi faaliyetlerin) başarılı olamayacağını en güzel şekilde gösterdiler.

Toplantı sırasında çalışmaya başlamışlardı

Geçen temmuzda da Çiftlik Mahallesi’nde köylüler HES lehine yapılan imar değişikliğine nasıl itiraz edecekleri konusunu görüştüğü sırada iş makinaları dere yatağında çalışmaya başlamış, toplantıyı bölerek durumu haber veren bir köylünün uyarısı üzerine vatandaşlar ve iş makinaları arasında benzer bir mücadele yaşanmıştı.

Makinaların çalışma izni olmadığını söyleyerek jandarmaya haber veren köylülerin çağrısı üzerine, jandarma tutanak tutmuş, çalışmalar durdurulmuştu. 

Doğa MücadelesiEditörün SeçtikleriManşet

[Dersim Dosyası] HES, baraj ve maden ocağı kıskacında bir kent

Dosya Haber: Derya Göregen

*

Türkiye’de doğası en çok tahrip edilen illerin başında Dersim geliyor.  Bölgede son 10 yılda altı baraj ve Hidroelektrik Santral (HES) projesi tamamlanarak enerji üretimine geçildi. Dersim’in doğal sınırlarını oluşturan Karasu ve Peri çayları üzerinde yapılan projelerle ilin etrafı göllerle çevrelendi. Ovacık Mercan Şahverdi-Işıkvuran bölgesinden başlayıp Pülümür Hel Dağları ve Bağır Dağı eteklerine kadar uzanan (Eskigedik-Karagöz-Hasangazi-Kırklar) hat boyunca da kontrolsüz ve denetimsiz onlarca alanda maden arama faaliyetlerine devam ediliyor.

Bölgede süren doğal ve ekolojik yıkım sadece HES’ler, barajlar, maden arama faaliyetleri ile sınırlı da değil. Anadolu’nun bu kadim kentinde aynı zamanda inanç merkezleri üzerindeki rekreasyon peyzaj projeleri, atık su alt yapı tesislerinin bulunmaması nedeniyle sulara akıtılan atıklar, konrolsüz turizm faaliyetleri, orman yangınları ve yaban hayvan avcılığı gibi girişimler her geçen gün kentin ekosistemine daha fazla zarar veriyor.

2017’de başta halk olmak üzere hukukçular, sanatçılar, inanç önderleri, siyasi parti temsilcileri, belediyeler ve sivil toplum kuruluşları temsilcileri bir araya gelerek, bölgenin büyüleyici doğal güzellikleri, tarihi mekanları, endemik türler ve zengin bitki örtüsünü korumak ve doğa yıkımını engellemek amacıyla Munzur Özgür Aksın Meclisi adıyla bir çatı örgüt kurdu. Meclis temsilcileri ile yöre halkının yürüttükleri doğa ve hukuk mücadelelerini Yeşil Gazete için konuştuk.

Milli Park’ta kaçak HES

1971 yılında Bakanlar Kurulu tarafından Milli Park olarak ilan edilen Munzur Vadisi’nde, Devlet Su İşleri Genel Müdürlüğü tarafından hazırlanan Munzur Vadisi Master Projesi ile 1983’de tam da Milli Park sahasının içinde dört baraj, altı HES projesi projelendirildi.

Milli Parklar Kanun ve Yönetmenliği’ne göre Milli Parkların Uzun Devreli Gelişim Planı yapılıp onaylanmadığı sürece herhangi bir baraj ve HES projesine izin verilemiyor. Ancak bu plan yapılıp onaydan geçmemesine rağmen 1985 yılında Munzur Vadisi Milli Parkı sınırları dâhilinde, milli parkın temel kaynak değerlerinden olan Mercan Deresi üzerinde bir de “kaçak HES” inşa edildi. HES, 2003 yılında bölgede enerji üretimine başladı.

 

Plan onayı olmayan inşaata karşı çıkan ve 18 Mart 2010 yılında ilgililer hakkında suç duyurusunda bulunduklarını belirten Dersim Kültürel ve Doğal Mirası Koruma Girişimi Sözcüsü, Avukat Barış Yıldırım, kaçak HEs’le ilgili hukuki sürecin halen devam ettiğini söylüyor.

Aynı dönemde, Munzur Milli Park’ında baraj yapımını engellemek için hukuksal girişimler de başlatılmış. 2008 yılında, bölgenin 1. derece doğal sit alanı kriterlerini taşıdığı tespit edilmesine rağmen, halen bu kapsama alınmadığını belirten Yıldırım, sit alanı olarak tescil edilmesi halinde baraj ve HES’lerin hayata geçirilemeyeceğini, bunun için açtıkları davaların da sürdüğünü kaydediyor.

Baraja karşı dokuz yıl süren hukuksal mücadele

Munzur Vadisi Milli Park’ında, dönemin Orman ve Su İşleri Bakanlığı (şu anda Tarım ve Orman Bakanlığı) ile şirketlerin HES ve baraj inşa etme ısrarından vazgeçmemeleri dokuz yıl süren bir davanın konusu oldu. 28 Ocak 2010 tarihinde, Enerji Piyasası Düzenleme Kurumu, 4628 sayılı Elektrik Piyasası Lisans Yönetmenliği çerçevesinde vadide gerçekleştirilmek istenen en büyük baraj projesi durumundaki Konaktepe Barajı ve Konaktepe HES I ile HES II projelerinin hayata geçmesi için onay verdi. Baraj projesine karşı yürütmenin durdurulması ve iptal edilmesi istemiyle açılan dava, Danıştay 13. Dairesi’nde görüldü. Daire, baraj yapına karşı itirazları haklı bularak yürütmenin durdurulmasında karar kıldı. Danıştay’ın kararında, Milli Park olan Munzur Vadisi’nde baraj inşa edilebilmesi için kanunda öngörülen şartların gerçekleştirilmediği, Milli Parklar Kanunu’nun 14’üncü maddesine göre, Milli Park sayılan yerlerde herhangi bir tesis inşa edilebilmesi için ÜSTÜN KAMU YARARI’nın bulunması gerekmesine rağmen, bu yararın ortaya konulamadığına dikkat çekildi.

Hukuki süreç devam ederken dönemin Çevre ve Orman Bakanlığı (şu anda Çevre ve Şehircilik Bakanlığı), planlanan barajlarla ilgili 10 üniversiteye raporlar hazırlattı.

Sonraki süreci Avukat barış Yıldırım şöyle anlatıyor:

“10 üniversite rapor verdi. Bu raporlar, İstanbul Teknik Üniversitesi’nin inşaat ve  çevre mühendislikleri bölümlerinde bütünleştirilip sentez raporuna dönüştürüldü. Sentez raporda, Munzur’a baraj yapılmasının herhangi bir çevresel etkisinin olmayacağı, Türkiye’nin enerji ihtiyacının bulunduğu, kamu yararının burada bu baraj projelerini yapılmasında olduğu ifade edildi. Bunun üzerine dönemin Çevre ve Orman Bakanlığı, Milli Parklar Kanunu’na göre bölgenin tamamında baraj yapımına olanak veren üstün kamu yararı kararını çıkardı. Bu karar olmadan milli parklara baraj yapamazsınız. Türkiye’de 45 tane milli park var. Bu kararın ilk defa alındığı milli park, Munzur.  Biz de kararın iptali için dava açtık.  Dava yaklaşık olarak dokuz yıl sürdü. Netice itibari ile Ankara 3. İdare Mahkemesi de, 2018/1679 sayılı esas kararında Munzur Vadisi Milli Parkı sınırları içerisinde baraj ve HES yapımına olanak veren, bakanlığın üstün kamu yararı kararını iptal etti.”

Bütün çabalara rağmen Dersim’de 80’li yılların başından bu yana dört baraj ve altı HES’in yapımı tamamlanarak, işletmeye açıldı: Mercan HES’i, Uzunçayır Barajı ve HES’i, Dinar HES’i, Tatar Barajı ve HES’i, Seyrantepe Barajı ve HES’i ile Pembelik Barajı ve HES’i.

Madencilik projeleri

Dersim bölgesinde ekolojik sorunlar HES ve barajlarla sınırlı da değil. Munzur Havzası’nda 143.357. 87 hektarlık bir sahada dördüncü grup madencilik planları yapıldığını öğrendik. Özellikle altın, gümüş, molibden, krom madenciliği projeleri, devasa ormanlık alanların tamamına yakınını tehdit ediyor. Söz konusu maden arama faaliyetleri için Tunçpınar Madencilik Şirketi’ne beş ayrı sahada ruhsat verildi.

Tunçpınar Madencilik, ABD’li Alacer Gold ve Çalık Grup’un ortak şirketi. Uzun yıllardan beri Dersim’de maden arama çalışmalarını sürdürmekte olan şirketin, yürüteceği projelerin şunlar:

  • Birinci saha ruhsat alanı: Ovacık Topuzlu Köyü. Ruhsatlandırılan alanın büyüklüğü: 7024,46 hektar yani 70.240 dönüm. Çıkarılması planlanan madenler: Altın, bakır ve molibden. Haritadan silinecek alanlar: Cevizlidere, Karataş ve Söğütlü köyleri
  • İkinci saha ruhsat alanı: Ovacık Karayonca Köyü. Ruhsatlandırılan alanın büyüklüğü: 11.625,72 hektar yani 116.250 dönüm. Çıkarılması planlanan madenler: Altın, bakır ve molibden. Olumsuz etkilenecek alanlar: Aşlıca, Sarısaltık, Kurukaymak, Yüceldi, Buzlutepe ve Uzundal köyleri

  • Üçüncü saha ruhsat alanı: Ovacık Karaoğlan Köyü. Ruhsatlandırılan alanın büyüklüğü: 1071,88 hektar yani 10. 710 dönüm Çıkarılması planlanan madenler: Bakır, kurşun ve çinko. Olumsuz etkilenecek alanlar: Doludibek ve Aktaş köyleri
  • Dördüncü saha ruhsat alanı: Ovacık Topuzlu Köyü. Ruhsatlandırılan alanın büyüklüğü: 6521,51 hektar yani 65. 210 dönüm Çıkarılması planlanan madenler: Bakır.  Olumsuz etkilenecek alanlar: Halitpınar, Karataş, Kozluca, Bilgeç köyleri.
  • Beşinci saha ruhsat alanı: Tunceli Geyiksuyu Köyü. Ruhsatlandırılan alanın büyüklüğü: 17.107,30 hektar yani 171, 070 dönüm Çıkarılması planlanan madenler: Bakır ve gümüş. Olumsuz etkilenecek alanlar: Geyiksuyu, Atadoğdu, Taşıtlı, Uzundal, Karaoğlan, Aşlıca, Garipuşağı, Aktaş, Elgazi ve Aktaş köyleri.

Dersim’de büyük ölçekli maden arama çalışması yürüten şirketlerden biri de Pertek bölgesinde değerli madenler için ruhsat almış olan Kanada merkezli Tigris Eurasia adlı madencilik şirketi. Şirket, Türkiye’deki hisselerini en son olarak Ravello Investment Group Limited’e devretti. Bundan böyle  Pertek projeleri Amerika merkezli firma tarafından yürütülecek.

 

Av. Barış Yıldırım, bu beş ayrı ruhsat sahalarından biri olan Sin bölgesindeki projeyle ilgili dava açtıklarını söylüyor. Yürütülen maden çalışmalarına ilişkin bilirkişi incelemesi sonucu hazırlanan raporda da, Munzur havzasının flora ve fauna yapısı itibari ile çok güçlü tür çeşitliliğine sahip olduğu, bölgede Anadolu parsının göründüğüne dair işaretler bulunduğu, yöredeki endemik bitki sayısının Hollanda’dekinden fazla İngiltere’dekine neredeyse eşdeğer olduğu tespit edilmiş durumda.

Kanalizasyon atıkları Munzur’a karışıyor

Bölgede güçlü akarsu ekosistemi bulunmasına rağmen biyolojik atık su arıtma tesisleri yok. Munzur Gözeleri/nden itibaren tüm köylerin ve Ovacık ilçesinin bütün biyolojik atıkları ve kanalizasyonları hiçbir arıtmaya tabi tutulmadan Munzur suyuna karıştığını ifade eden Yıldırım, Pülümür bölgesi ve diğer ilçelerde de durumun farklı olmadığını belirterek şöyle devam ediyor:

“Kültürel ve doğal mirası korumak istiyorsak öncelikle bu akarsuların ekosistemini korumak zorundayız.  Bunu da öncelikle belediyelerimizin ve İl Özel İdaresi’nin yapması lazım. Ovacık’ta sadece dünyada Munzur’da habitatı bulunan bir alabalık türü var. Rize Tayyip Erdoğan Üniversitesi akademisyenleri ve bir yabancı akademisyen tarafından 2007 yılında Munzur alabalığı olarak tespit ve tescil edildi. Bu su bu şekilde kirletilmeye devam edilirse başta söz konusu alabalık popülasyonu olmak üzere Munzur Havzası’nda habitatı bulunan canlıların tümünün nesli tehlikeye girecek. Bu da Türkiye Cumhuriyeti’nin taraf olduğu Bern Sözleşmesi olarak bilinen Avrupa’nın Yaban Hayatı ve Yaşam Ortamlarını Koruma Sözleşmesi’ne aykırı.”

Gözelere ‘peyzaj’

Erzurum Kültür ve Tabiat Varlıklarının Koruma Bölge Kurulu tarafından 2003 yılında 1. derece sit alanı olarak ilan edilen Munzur Gözeleri’ne yönelik 2 Haziran 2020 tarihinde, rekreasyon peyzaj projesi ihalesi yapıldı. Bu alanların bilimsel çalışmalar dışında aynen muhafaza edilmesi gerekiyor.  Ancak gözeler piknik alanı, mangal alanı, açık hava restoranı olarak kullanılmak isteniyor. Yıldırım, “Bu alanlarda peyzaj etkisini, siluet etkisini, topoğrafyayı, jeolojiyi bozacak hiçbir faaliyete izin verilemez. Fakat maalesef kamu görevlileri ve yetkilileri bu güne kadar hiçbir önlem almadı. Bu yasak faaliyetlerinin tümü orada yapıldı. Oranın bir sit alanı olduğunu belirten bir tabela bile yok. Alan koruma kılavuzunun olması gerekiyor, o da yok. Şimdi bu projeyle orası tamamen insan etkileşimine açık hale getirilecek” diye konuşuyor.

Gözelerde yapılmak istenen projeye dair itirazlar şöyle:

  • Bölge Alevilik açısından kutsal bir alan. İnanca ilişkin ritüeller dışında hiçbir insan etkileşimine izin verilmemesi gerekiyor.
  • Bölge 1. Derece sit alanı. Sit alanlarında ne yapılaşma ne de insan baskısı olabilir. .
  • Bölge endemik Munzur alabalığının yumurtladığı bir saha. İnsan etkileşiminin artışı alabalık popülasyonunu zedeler, neslini tehdit eder.
  • Bölgede biyolojik su arıtma tesisleri yok. Etkileşimin artırılması sudaki kirlilik yükünü artırır, su ekosistemini bozar.
  • Proje; Malatya, Elazığ, Bingöl, Tunceli 1/100.000 ölçekli çevre planına da aykırı. Gözeler Milli Park sınırlarında olmamasına karşın, Milli Park’ın temel kaynak değeri, Munzur Suyu’nun da kaynağı. Oradaki herhangi bir beşeri hareket, Milli Park ekosistemini de olumsuz etkiler.

‘Doğa mülk değil haktır’

Koruma altında olan tabiat alanlarından Halvori Gözeleri’ne de bungalov ev tipi otel işletmeciliği için süreç başlatıldı. Dersim Demokratik Alevi Dernekleri  Eş Başkanı Musa Kulu duruma tepkili:  “Halvori Gözeleri gibi onlarca, yüzlerce kutsal yerimiz var. Ocaklarımız, ziyaretlerimiz ve nişangâhlarımız var. Bin yıllardır bu topraklarda insanlar yaşamı da kutsallarıyla yaşıyor. Barışını da, toplumsallığını da, adaklarını da, kurbanlarını da bu kutsallarda yapmışlardır. Bu kutsal mekanlarımız da söz verildi mi dönüşü yoktur. Çünkü bütün evrene söz vermiş oluyorsunuz. Yaşama söz veriyorsunuz. Kutsallarımıza söz verdiğiniz zaman o artık dönüşü olmayan bir ikrardır. Siz ikrar verdiğiniz zaman, bu topraklardaki barışın, evrenle barışın, ağaçla, suyla, toprakla, havayla ikrarlaşmayı yaşıyorsunuz.”

 

Yaşanan pandemi sürecinde kapitalizmin kutsallara saldırısının insanlığı uçurumun kenarına getirdiğini kaydeden Kulu, şöyle devam ediyor: “Koronavirüs hastalığı gökten yağan bir şey değil. Bu yaşamın içindeydi. Ama biz dünyayı metalaştırıp paraya çevirdiğimizde toprağı, ormanı, suyu, ağacı kendi malımız gördüğümüz andan itibaren tabiat refleks gösteriyor. İnsanlık belki zenginleşmek, belki mülk sahibi olmak için çok bencil davranabilir ama şu unutulmamalı ki bu bencilliğimizle evreni yok ediyoruz. Evren yok olduğunda bütün insanlık yok olacaktır.Bugün Dersim coğrafyasından devlet eliyle kapitalizmin kar amacıyla bütün kutsallarımıza dokunuluyor. Bütün kutsallarımız bir rant kapısı yapılmaya çalışılıyor. Suyumuzu, toprağımızı, ormanlarımızı, ormanlarımızın içindeki endemik bitkilerimiz yok ediliyor. Dersim’de sadece kutsallarımıza dokunulmuyor.  Dağlarımıza dokunuluyor. Ormanımıza ve ormanlarımızda yaşamını sürdüren ve bu toprakların bir parçası olan dağ keçilerine, kurduna, sansarına, alabalığına dokunuluyor. Yani kelimenin tam anlamıyla doğamızla birlikte geleceğimizi yok eden bir yaklaşım var.”

Kulu, doğalarının sömürülmesi ve talan edilmesini kabul etmeyeceklerini ve bu duruma göz yummayacaklarını söylüyor: “Geleceğimizi yok ettiğimizin farkında olmalıyız. Onun için bu doğadaki talana karşı çıkmalıyız. Biz inancımızın gereğini yapacağız. Bizim inancımız barıştır, kardeşliktir, söz söylemedir, cümle kurmadır. Biz sözümüzü söyleyeceğiz. Buraların bizim kutsalımız olduğunu söyleyeceğiz. Onlar inatla bizim kutsalımız olan doğamıza karşı bir savaş yürütürlerse bizde, gerekirse tüm ruhumuzla bedenimizle bunun karşısında olacağız. Bizi aşabilirler ama aştıkları zamanda insanlığı ve kendilerini yok edeceklerini bilmeleri gerek. Biz Cem’lerimizde iki insanı almayız. Birincisi insanlara kıyanları, ikincisi avcıları.

Dersim halkı: Gözelerimize, kutsallarımıza dokunmayın

Halvori Gözeleri’nde peyzaj çalışmalarına bölge halkı da tepkili. Gözelerin iyi ve kötü günlerinde ziyaret ettikleri ve sığındıkları bir yer olduğunu söyleyen Dersim’li  Nurşat Yeşil,  tarihi ve dini mekanın kendileri için önemini şöyle ifade ediyor: “Halvori Gözelerindeki, kayalıklar otuzsekiz kayalıkları olarak anılıyor. Ayrıca temiz su kaynaklarının olduğu bir yer. Burada asimilasyonla doğal ortam yok edilmeye çalışılıyor. Betonlaştırılmaya çalışılıyor. İnanç yerlerimiz yüzyıllardır nasıl kalmışsa şimdi de aynı kalmasını istiyoruz. Oradaki insan baskısı elbette ki azaltılsın ama doğal dokusuna dokunulmasın. Olduğu gibi korunsun.”

 

Gözelerde peyzaj projesine ve otel yapımına karşı oldukları söyleyen Nurgül Yalay da, “Herşeyden önce doğamıza hep birlikte sahip çıkmalıyız.  Buranın ticarileşmesini ve burada çevre kirliliği istemiyoruz. Burası bizim tarihsel hafıza merkezimizdir” diyor. Gazeteci Caner Canerik ise şöyle konuşuyor:  “Aleviliğin doğa ile özdeş bir inanç olduğu için değerli görülen birçok yer kutsal atfediliyor. Bugün buralar ranta çevrilme,  dışarıya açılmayla birlikte inanca bir saldırı var. Rant kaynaklı olsa da inanca saldırının bir parçası olarak düşünmeden edemiyor insan. Görünüşte bakılırsa bir ekonomik rant olarak düşünülüyor. Burada yerli ve dışardan olanların rant sağlayarak bir paylaşım içindeler. Bu çok gündeme getirilen bir şey değil. Mekânsal olarak bu saldırıların sadece inançsal değil kültürel olarak ta büyük bir saldırı var.”

CHP’li Şaroğlu: Ekonomik çıkar için doğa girdisi

 

Bölge doğasına dört bir yandan yapılan saldırı milletvekillerinin de tepkisine yol açıyor. İktidarın çevreyle bir ilgisi olmadığını, doğaya tamamen ekonomik çıkar girdisi olarak baktığını belirten CHP Dersim Milletvekili Polat Şaroğlu’nun görüşleri şöyle:

“AKP iktidarınca çevre meseleleri dikkate alınmadan kanunlar çıkarılıyor. Dersim’de çevre sorunlarına ilişkin sorunları meclis gündemine taşıyoruz. Munzur Gözeleri’nde yapılan peyzaj çalışmaları ne buradaki sivil toplum kuruluşlarının ne de herhangi bir kurumun görüşü alınmadan ihalesi yapıldı. Bunu bir araştırma önergesi olarak Meclis’e sunduk. Yeni gelen valimizle de bu konuyu görüştük. Yeniden ihalesi yapılan peyzaj projesi 1. derece bir sit alanıdır. Orası ayrıca buradaki ve tüm dünyadaki Aleviler için bir “serçeşmesidir.”Burayla ilgili herhangi bir şey olduğunda gerek sivil toplum örgütleriyle gerekse diğer siyasi partilerle görüşüyoruz ve gereken çalışmaları yapıyoruz.”

HDP’li Önlü: Vadi yok olacak

HDP Dersim Milletvekili Alican Önlü de HES’ler, barajlar, maden arama faaliyetleriyle Dersim coğrafyasının iki önemli mekanizmanın saldırısı altında olduğunu belirtiyor: “Bunlardan birincisi Kürdün kültürüne, inancına, diline ve doğasına düşman olan siyasal iktidarlardır. İkincisi ise kapitalizmin yürütücüsü olan sermayedir.”

HDP Dersim Milletvekili Alican Önlü.

Bunların birbirinden bağımsız düşünülemeyeceğini kaydeden Önlü, “Yapılan ve yapılması planlanan baraj projeleriyle Türkiye’nin en büyük milli parklarından olan Munzur Vadisi gelecekte tamamen yok olacaktır. Baraj sularıyla ortaya çıkacak gölleşme, zamanla bölgenin iklimini değiştirecek, kar yağışı azalacak ve kaynak sularının azalması, tamamen kuruması ve bir süre sonra da Munzur Gözeleri’nin yok olmasına neden olacaktır. Yapılması planlanan barajların daha ömürleri dolmadan vadinin yok olacağını baraj yapılan yerlerden biliyoruz. Bu deneyimlere ve tarihsel hafızaya sahibiz.”

“AKP-MHP ittifakı bu coğrafyada canlı cansız var olan tüm doğasına düşmandır” ifadelerini kullanan Önlü, sadece Dersim’de değil, tüm Türkiye’de gerçekleştirilen doğa tahribatlarına dikkat çekiyor: “Karadeniz’de termik santraller ve HES’ler ile derelere ve yeşile; Kazdağları’nda madenler için koca bir doğaya; İstanbul’da köprüler ve havalimanları için nefes alınacak ormanlara; Ege’de jeotermaller ile incir ağaçlarına, bağa ve bostana; Akdeniz’de nükleer santral ile toprağa, geleceğe, denize; bölgemizde ise savaş ile Hasankeyf’e, Cudi’de ve Munzur’da ormanlara düşman bir iktidar ile karşı karşıyayız. Bu düşmanlığın tamamen AKP’ye has tarafları da var. O da sadece bu doğa talanını ülke içindeki yandaşlarına değil yanı sıra yabancı dostlarına da peşkeş çekiyor. Dolayısıyla mili ve yerlilik masalı okuyanların ülkeye en fazla düşmanlık yapanlar olduğunu görüyoruz.”

HDP’li Önlü, Dersim’de doğa, inanç ve kültür birbirinden ayrı düşünülemeyeceğini vurguluyor. Raye Haq inancı gereği, dağların, ağaçların, suların, canlı görülerek kutsanmasının tarihin en eski ritüellerinden olduğunu belirten Önlü, doğaya yönelik her saldırının aynı zamanda inanca ve kültüre yönelik olduğuna işaret ediyor. Halvori gözelerine turistik tesis açılmasının yaratacağı ekolojik yıkımın yanı sıra inançla ilgili ve kültürl tahribatın yanı sıra tarihsel hafızayı da yok etme amacı taşıdığını söyleyen Önlü “Dersim’de barajlar, HES’ler ve orman yangınlarıyla aslında inanç ve kültür yok edilmek istenmektedir. Bir inancın ibadet yerini yok edersen o inancı da yok edersin. Dersim’e özel olarak uygulanan ve diğer bölgelerden farklı yürütülen çalışmalar bunlardır” diyor.

“Dersim bir kültür coğrafyası”

Dersim’de yaşamını sürdüren sanatçı Metin Kahraman bölgede bugün 145 dağın satılmış ya da parsellenmiş durumda olduğuna, 145 maden firmasının ise zamanı beklediğine dikkat çekiyor.

 

Yaylaların, devlet tarafından başka il ve bölgelerden gelen sürü sahiplerine kiraya verilmesine ve son çıkarılan yasalarla  geçimini hayvancılıkla sağlayan Dersim köylülerinden ek vergi alınmasına da tepkili Kahraman. Yaylalarının satılarak ticari alana çevrildiğini, Anadolu’nun hiçbir yerinde insanların devlete ayrıca koyun başına ücret ödemediğini anlatıyor:  “1993’ten sonra Pülümür bölgesindeki yaylalarda aklımızın alamayacağı kadar büyük paralar döndüğünü öğrendik. Ayrıca dışarıdan gelen sürü sahiplerinin neden olduğu aşırı otlatmadan kaynaklı,  doğal bitki örtüsü de yok oldu gibi.”

Sanatçı, yıllardır bölgeye yapılmak istenen barajlar ve HES’lerle uğraştıklarını anlatarak Dersim’deki kutsal mekânların İbrahim Peygamber’le anıldığını hatırlatıyor: “Kadim zamanlardan beri Dersim’in bir kaderi var. O da kutsal mekanlara, dergahlara ev sahibi olmasıdır. Aynı şekilde Hristiyanlar için de önemli eski bir mekandır.  1930’lu yılların başına kadar bölgede önemli oranda Ermenilerle birlikte yaşadık. Dersim’de Ermeni  mirangahları var. Kadim zamanların ocakzadeleri. Onların da kutsal mekânları, bize benzeyen doğayı eksen alan ziyaretler var.  Biz çevre mücadelesi verenler, bugün madenler var ona karşı koşturdum yarın HES’ler var ona koştur, ne bileyim yetiştiremiyoruz artık. Yapmamız gereken topyekûn Dersim’in bir kültür coğrafyası olduğunu Türkiye kamuoyuna kabul ettirmek.”

‘Avcılık faaliyetleri durdurulmalı’

Dersim’in doğal hayatının parçalarından olan hayvanlar da insanın elinden kurtulamıyor. Avcılık faaliyetlerinin uzun süredir devam ettiği bölgede, Avrupa’nın çeşitli yerlerinden ve il dışından gelen avcılar, Çemişgezek, Aliboğazı, Munzur Vadisi ve Pülümür’de  ya açılan ihalelere girerek ‘yasal’ ya da doğrudan kaçak yollarla, yörede kutsal kabul edilen ve “Xızır’ın davarı” olarak adlandirılan dağ keçilerini avlıyor. Daha önce kentte avcılığın yasaklanması için imza kampanyası başta olmak üzere çeşitli eylem ve etkinlikler düzenlenmişti. Doğa ve çevre aktivistlerinin tepkileri üzerine 2019 yılında dağ keçilerinin avlanması valilik tarafından yasaklandı.

Buna rağmen, geçtiğimiz günlerde Tarım ve Orman Bakanlığı 15. Bölge Müdürlüğü, yeni bir ihale açtı. Özellikle sosyal medyada büyüyen tepkiler ve başlatılan kampanyalar üzerine, ihale şimdilik durduruldu ve bilirkişi incelemesi yapılacağı belirtildi.

Doğa ve çevre aktivisti, arkeolog Serdar Duman, özellikle Çengel Boynuzlu ve Bezuvar adında iki tür dağ keçisi ile UR Kekliği ve domuzların avcıların hedefinde olduğunu anlatıyor. Aliboğazı, Salördek, Darıkent, Gökçek, Büyükyurt, Çıralı, Derindere ve Kocatepe’yi kapsayan geniş bir bölgede yapılması planlanan avcılık faaliyetini, tüm yöre halkı olarak asla kabul etmediklerini ifade eden Duman, yaban hayvanlarının olduğu bölgelerdeki insan hareketliliğin önüne geçilmesi gerektiğini söylüyor: “İnsan evladı günümüzde neden avlanma ihtiyacı duyuyor, bunu anlamak mümkün değil.”

Doğa ve çevre aktivisti, arkeolog Serdar Duman.

Duman, halihazırdaki baraj, HES, maden sahaları, yanlış biçimde yapılan yollar nedeniyle bölgede hayvan popülasyonunun giderek azaldığına dikkat çekiyor: “Bunun önüne geçilemezse bazı türlerin nesli tükenecek. Birçok insan zevk için avlanıyor ve bunun için özellikle “yasal avcılar” binlerce dolar harcıyor. Hiç kimse başka bir canlı üzerinde hak sahibi değildir. Her canlı doğanın bir parçası ve bu canlılar içerisinde doğaya faydası olmayan tek canlı insandır. Yaban hayvanlarının beslenme, üreme ve barınma dışında bir ihtiyacı yoktur. İnsanlar gibi doğayı sömürmezler. Tam tersine doğada bir denge sağlarlar.”

Orman yangınları

Dersim, günlerce süren büyük orman yangınlarıyla da gündemde. Son olarak Hozat’ta 10 gün süren yangın ile Munzur Vadisi Park içinde olan bir bölgede çıkan yangın haberleri medyada yer aldı. Yangınların en büyük nedeni, diğer yerlerde olduğu gibi insan faktörü.

 

Dersim’deki yangınların en büyük nedeninin insan eliyle bilinçli ya da bilinçsiz çıkan yangınlar olduğunu belirten Duman, bölge özelinde yaşanan orman yangınlarına ilişkin şunları söylüyor: “Bir doğa aktivisti olarak uzun zamandır yangınların söndürülmesi için diğer çevre gönüllüleri ile birlikte çalışıyorum. Yangınları kontrol altına almaya gittiğimizde birçok sorunla karşılaşıyoruz. Ekipman yetersizliğinin yanısıra, bazı bölgelerin geçici güvenlik bölgesi olmasından kaynaklı izin verilmemesi ya da geç izin verilmesi ve deneyimli personelin yetersizliği en başta gelenlerden.”

Dersim’in bitki çeşitliliği yaban ve hayatı açısından Dünya’daki ender yerlerden biri olduğunu kaydeden Duman, doğal hayatın korunmasında en başka Dersim halkı ve aktivistlere görev düştüğünü anlatıyor:

 “Çeşitli platformlarda bir araya gelinmeli, dünyada olan çevre örgütleri ile birbirinden haberdar olunmalı, olumsuz bir durumda beraber hareket edilmeli. Doğamız, tarihimiz, kültürümüz kapitalist zihniyet tarafından yok edilmeden tepkimizi en başından ortaya koymalıyız. Hasankeyf yok edilmeden daha planlama aşamasında tepkimizi ortaya koymalıydık. Kazdağları örneği, Karadeniz’de yaşananlar,  Dersim’deki barajlar, ihaleye verilen maden sahaları örneklerinde olduğu gibi, en başında örgütlü karşı duruş sergilemezsek, daha fazla yıkım göreceğiz. Sermayeyi önceleyen, doğayı umursamayan kapitalist mantığın karşısında Covid-19 salgını sürecinde doğaya ne kadar ihtiyacımız olduğunu bir kez daha ortaya çıktı.”

 ‘Ekoturizm bir safsatadır’

Milli Parklar 1. derece sit alanları ve muhafaza ormanları mevzuatına göre ancak profesyonel turist rehberi ve tıbbi yardım yapabilecek bir uzman kişiyle gezilmesi gerekiyor. Fakat bu gibi önlemler alınmaksızın kontrolsüz çevre gezileri yapılıyor. Doğa gezisi yapanların ve turistlerin çektikleri fotoğrafların istemeden doğaya ve çevreye olumsuz etkilerinin olduğunu belirten Dersim Kültürel ve Doğal Miras Koruma Girişim Sözcüsü Avukat Barış Yıldırım “Dersim’de henüz bakir olan, pek çok insanın hatta yöre halkının bile gitmediği sahalar var. Çevre gezileri bu sahaları teşhir ediyor” diyor. 2010 yılından beri Milli Park alanlarına, Sit alanlarına, Muhafaza ormanlarına gelişi güzel girildiğini belirten Yıldırım manzarayı şöyle anlatıyor:

“Her taraf çöp şu an. Endemik bitki türleri teşhir ediliyor. Bazı endemik bitki türleri aynı zamanda kozmetik sektöründe, ilaç sektöründe kullanıldığı için şirketlerin de dikkatlerini çekiyor. Bu yapılanlar çevrecilik değil. Bu gezilerin fotoğraflanmaması gerektiğini düşünüyorum.  Ekolojik ve biyolojik ortamların habitatlarına girilmesi aslında yasak.

Örneğin her türlü fotoğrafı çekilen dağ keçileri, avcıların da iştahını kabartıyor. Doğa gezileri de ticari gezilerdir. Doğanın fotoğraflanması, toplu halde gidilip bitkilerin üzerine basılmasına karşı çıkıyorum. Bu, yaban hayatı faunasının rahatsız edilmesidir. Doğa turizmi diye bir şey olduğunu düşünmüyorum. Ekoturizm bir safsatadır diyorum. Ekoturizm doğanın yıkımıdır ve yağmalanmasıdır.

Karadeniz’de de bunun örneklerini görüyoruz. Fırtına Vadisi doğal sit alanı.  Ayder Yaylası’nın her tarafı yapılaşma doldu. Binalar, oteller… İnsan etkileşimine açıldı. Oradaki doğal yaşam harap oldu. Munzur’la karşılaştırarak söyleyeyim. Kanalizasyonun suya karıştığını bilmeyen insanlar var ve yine karayollarında her gün onlarca hayvan telef oluyor. Dağ keçisi, su samuru, vaşaklara gelen-giden arabalar çarpıyor. Memlekette sorumlu idareci bir yaklaşım olsa bunlar olmaz. Milli park görevlisi yok girişte. Yaban keçisi ile aynı ortamda yaşayabilir misiniz ya da ayı gelip senin evinde yaşasa senin hoşuna gider mi? Diğer canlıları yaşam alanları yok ediliyor.”

Hafta SonuManşet

Nehirlerle birlikte geleceğimiz de yok oluyor

Kırmızı akmaya başlayan Daldykan nehrinden bir görüntü daha

Nehirlerde yaşanan toplu balık ölümlerine her geçen gün bir yenisi daha ekleniyor. İklim değişikliğine bağlı olarak yağışların azalmasıyla su seviyesinin düşmesi; akarsu yataklarında yoğun yapılaşma; nehir havzalarında kurulmuş işletmelerin denetimlerin az olduğu dönemlerde arıtma sistemlerini masraftan kısmak için kapatması, sayısı her geçen gün artan maden ve taş ocaklarının faaliyetleri; baraj ve HES inşaatlarının neden olduğu hafriyat ve çimento benzeri atıkların birikmesi gibi nedenlerle nehirlerin kirlilik yükü zaman zaman kendilerini yenileme kapasitesinin üstüne çıkıyor.

Böyle durumlarda zaten var olan kirlilik artıp, görünür hale geliyor. Kamuoyu kirlilik meselesinden ancak ve ancak toplu balık ölümleri gibi ani ve çarpıcı olaylar meydana geldiğinde haberdar oluyor. Unutmayalım ki toplu balık ölümleri sadece bir türün popülasyonunu değil, nehir ekosistemlerini ve halk sağlığını da ilgilendiren bir meseledir.

Aman masraf olmasın! Peki ya ekolojik maliyet?

Geçtiğimiz ay Mersin’in Tarsus ilçesinde Seyhan Nehri’nin denize döküldüğü kesimde milyonlarca ölü balık sahile vurdu. Bu durum bir ay içinde dördüncü kez yaşanıyordu. Üstelik son dört aydır benzer olaylar sıklıkla tekrarlanmıştı. Olup bitenin nedeni Adana’daki bir atık su arıtma tesisinin çalıştırılmamış olmasıydı.

17

Mersin’de toplu balık olumleri

Aylardır cereyan eden balık ölümlerine rağmen bir şey yapmayan yetkililerin ilgisizliğinden bıkan vatandaşlar kendi ceplerinden ödedikleri parayla su tahlilleri yaptırmış, Adana’daki bu arıtma tesisinden sözüm ona arıtılmış olarak nehre verilen suyun dokunulmayacak kadar kirli olduğunu belgelemişlerdi. Felaket göz göre göre gelmiş, milyonlarca kefal masraftan kısmak uğruna görevini yapmayan bir arıtma tesisinin kurbanı olmuştu.

Maalesef bu olay münferit değildi. Benzeri olaylar geçen sene tam da bu zamanlarda Gediz Nehri’nde de yaşanmıştı. Gediz Nehri’nin Manisa Ovası’ndan geçen kısmında da toplu balık ölümleri olmuş; yayın ve sazan ölüleri kıyıya vururken, nehrin üstünü balçık tabakası kaplamıştı.

Gediz'de toplu balik olumleri

Gediz’de toplu balik olumleri

İç Batı Anadolu’dan geçip İzmir’in Foça İlçesi’nden denize dökülen Gediz, öylesine büyük bir kirlilik yükü taşıyordu ki daha önceden de defalarca toplu balık ölümlerine sahne olmuştu. Fakat bu sefer mevcut kirlilik 9 günlük bayram tatilinde daha da artmıştı. Çünkü tatilde denetleme olmamasını fırsat bilen bazı işletmeler, masraf olmasın diye arıtma sistemlerini çalıştırmamış, yağışların azlığı nedeniyle su seviyesi de düşünce nehirdeki kirlilik oranı kritik düzeyi aşmış ve tonlarca balığı öldürmüştü.

Türkiye’de nehirler açık atık kanallarına döndü

2016 yılının son aylarına yaklaşırken, nehirlerimizin kirlilik bilançosuna baktığımızda acı bir tabloyla karşılaşıyoruz. Sadece yazın Türkiye’nin dört bir yanında büyük toplu balık ölümleri yaşandı.

Ağustos sonlarında Sivas’tan doğup Karadeniz’e dökülen Türkiye’nin en uzun nehri olan Kızılırmak’ın şehir merkezi yakınındaki bölümünde tonlarca balık telef oldu. Civardaki çimento ve diğer sanayi fabrikaları nehri başından itibaren kirletirken, Kızılırmak geçtiği yerlerden aldığı zehri denize ulaşana kadar taşımaya hala devam ediyor.

Aynı ay içinde Bolu’nun Mengen ilçesinde bulunan Gökçesu deresinde de kirlilik nedeniyle toplu balık ölümleri yaşandı. Hatta dere simsiyah bir renk aldı. Kaçak avcılıkta kullanılan kirecin bu felaketin yaşanmasında önemli bir etken olduğu ortaya çıktı.

Ağustosun ilk haftalarında da Bartın Irmağı’nda hemen her sene olduğu gibi tonlarca balık öldü. Maalesef Kurucaşile ve Amasra Belediyeleri hariç Bartın Belediyesi de dahil olmak üzere tüm belediyelerin atıksularını arıtmaya tabi tutmadan ırmağa ve yan kollarına verdiği saptandı.

Temmuz ayında ise Balıkesir’in Altıeylül ilçesinde Üzümcü Çayı’nda yine binlerce balık öldü. Aslında bu durum son otuz senedir her yıl yaşanıyordu. Çevredeki Organize Sanayi Bölgesi’nden ve çay kenarındaki diğer işletmelerden suya zehirli atık bırakılmaya devam ettiği sürece de yaşanmaya devam edecek.

Haziranda ise Antalya’nın Serik ilçesindeki Köprüçay’daki balık ölümleri gündeme geldi. Köprüçay bir bölümü Köprülü Kanyon Milli Parkı sınırları içinde bulunan ve sadece bir kaç yıl öncesine kadar yılda 1 milyon ziyaretçiyi ağırlayan Türkiye’nin en önemli rafting merkeziydi. Şimdilerdeyse yüzmek, balık tutmak ve buradan tutulan balıkların yenmesi bile yasak. Zira nehrin ana kaynağı üzerinde inşa edilen Kasımlar Barajı ve HES projesi çayı kirletiyor. HES inşaatında kullanılan patlayıcılar, nehre dökülen betonlar, hafriyatlar ve diğer ağır metaller suda kolayca çözünemediklerinden dipte birikime neden olarak pek çok su canlısının üzerinde zehirli bir battaniye etkisinde bulunup, yaşama engel oluyor.

Türkiye’de 2015 sonu itibariyle sistemdeki toplam HES sayısının 564’e ulaştığını hesaba katarsak, nehirlerin nasıl bir baraj ve HES taarruzuna maruz kaldığı ortada.

Dünyanın nehirleri de kirli akıyor

Kirlenen nehirler bir tek Türkiye’nin değil, dünyanın da sorunu. Yerküredeki akarsuların yarısından fazlası ciddi oranda kirlenmiş durumda. Üstelik nehir kirliliği sadece gelişmekte olan yoksul ülkelerin sorunu da değil. Dünyanın en kirli on nehri listesinde Cuyahoga ve Missipi nehirleriyle ABD ve Ürdün Nehri’yle İsrail gibi zengin ülkeler de var.

Eylül’ün ilk haftasında Rusya’nın Daldykan Nehri’nin sularının tamamen kırmızı renkte aktığını belgeleyen fotoğrafları hatırlayalım. Nehir dünyanın toplam nikel rezervinin %40’ını bulunduran bu yerden geçerken daha önceki senelerde de defalarca toplu balık ölümlerine mekân olmuş, sorumlunun nikel üreticileri olduğu ortaya çıkmıştı.

Daldykan Nehri bir kez dada kan kırmızısı akıyor

Daldykan Nehri bir kez dada kan kırmızısı akıyor

Yine de geçen bunca zamana rağmen gereken önlemler alınmadı. Sadece 2016 yılında Mayıs ayına kadar Şili, Brezilya, Bolivya ve Kolombiya başta olmak üzere pek çok ülkede tonlarca balığın telef olduğu yüzlerce olay meydana geldi.

Kırmızı akmaya başlayan Daldykan nehrinden bir görüntü daha

Kırmızı akmaya başlayan Daldykan nehrinden bir görüntü daha

Maalesef iklim değişikliğiyle birlikte aşırılaşan iklim olayları gerek kuraklık gerekse sel olarak kendini gösterdikçe kirliliğin etkileri de artmaya devam edecek. Nehirleri fosseptik ve kimyasal zehir kanallarına dönüşmüş dünyanın sadece balıkları değil, insanları da ölüyor. Dünya Sağlık Örgütü’ne göre yılda 3,4 milyon insan kirli su kaynaklı hastalıklardan hayatını kaybediyor. Gelişmekte olan ülkelerde hastalıkların %80’i kirli su kullanımından kaynaklanıyor.

Ne yapılmalı?

Ancak bu karanlık tablo değiştirilemez değil. Devletin öncelikle tatlısu havzalarında 300 metre kapsamı içinde olan her türlü yapılaşmayı engellemesi, var olanları da ortadan kaldırılması gerek.

Ayrıca akarsuları enerjinin hammaddesi olarak kabul edip kilometre başına HES kuran, gerek inşaat sırasında hafriyat, çimento ve dinamit gibi atıklarla nehirleri doldurup kirleten, gerekse HES kurulduktan sonra nehirlerin suyunu kesip kurutan mevcut yanlış uygulamalara son verilmeli. Bunca gereksiz enerji projesi yerine enerji tasarrufu ve verimliliği üzerine kafa yoran projeler hayata geçirilmeli.

Bunun dışında akarsu yataklarından inşaatlarda kullanmak üzere taş ve kum çekilmesi gibi nehir ekosistemlerini yok eden faaliyetlere de son verilmeli. Kömürlü termik santralleri, taş ve maden ocakları gibi ağır sanayi tesislerinin ve kentlerin atıksularını arıtmadan nehirlere vermesinin önüne geçilmeli.

Tüm bunları asli görevi toplumu ve doğayı korumak olan devletten talep etmek en temel yaşam hakkımızdır.

21-akgun-ilhan

 

Akgün İlhan

Kategori: Hafta Sonu

Doğa MücadelesiManşet

Fatsa’da mücadele kazandı, HES inşaatı durdu

fatsa1Fatsa’da Fatsa’da Bolaman Çayı-Şahsen Deresi üzerinde yapılan hidro elektrik santrallere karşı yürütülen mücadele sonuç verdi.

HES inşaatına karşı hukuk mücadelesi başarı ile sonuçlanmasına rağmen HES’çi şirket, faaliyetlerini sürdürüyordu Bölge halkı şirketin çalışmalarını durdurmak ve yaşam alanlarını korumak için günlerdir dere kenarında nöbetteydi.
Halkın ısrarlı talebi üzerine Dün Fatsa Kaymakamı, Fatsa Belediyesi avukatı, Ordu Çevre Ve Şehircilik İl müdürlüğünden gelen çevre mühendisleri Demirci, Taşlıca Köyü halkı ve HES yapımına hukuksuz bir şekilde devam eden şirket sahipleriyle birlikte Fatsa Kaymakamlığında yaklaşık 2 saatlik bir toplantı yapıldı. Toplantının ardından Kaymakamlıktan bir açıklama yapılarak inşaatın durdurulduğu açıklandı.

fatsaBöylece HES’e karşı bir kazanım daha elde edildi.
Kaymakamlığın verdiği durdurma kararının ardından görüştüğümüz Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi Fatsa eşsözcüsü Gülizar Şendur HES’çi şirketin çalışmalarını durdurmak için günlerdir verilen mücadelenin sonuç verdiğini ama mücadeleyi kararlılıkla sürdüreceklerini ve mücadelelerinin herkese örnek olması gerektiğini söyledi.

Ne olmuştu? Kendisine has bitki örtüsü ve su samurları (lutra lutra) ile ünlü Şahsen Deresinin, Bakanlar Kurulu Kararı ile acele kamulaştırma kapsamına alınması köylüleri harekete geçirmişti. Yaşam savunucuları, avukat Alp Tekin Ocak aracılığı ile, Danıştay 6. Dairesi’ne kamulaştırmanın iptali için başvuru yapmıştı. Mahkeme heyeti, yaşam savunucularını haklı buldu ve bakanlığın acele kamulaştırma kararının, “hukuka uygun olmadığı” gerekçesi ile iptaline karar vermişti. Ayrıca, çevresel etki değerlendirme (ÇED) raporlarına itiraz eden yaşam savunucularının taleplerine yanıt veren Ordu İdare Mahkemesi de, ÇED raporunun iptaline karar vermişti. Ancak, HES’çi çirket mahkeme kararlarını hiçe sayarak dere kenarında çalışma yapmaya devam ediyordu.

Yeşi Gazete

Köşe Yazıları

Baltalar elimizde, uzun ip belimizde…

Çocukluğumda çocuk şarkıları dinlerdim, doğal olarak. Çocuk şarkılarından oluşan radyo programları, çocuk korolarının konserleri olurdu.

Şimdiki sıpalar Justin Bieber dinleyip “belieber” oluyorlar. Benim sıpa baba suyuna gidip rock müzik müptelası oldu, o başka. Karaoke barda “Smoke on the Water” söylediğinde, sınıf arkadaşlarının ağızları bir karış açık kalmıştı, haliyle.

Neyse, mevzuyu dağıtmayalım. Çocuk şarkılarından çok şey öğrendik. Misal, “iyilik yap iyilik bul; kim kazanmış kötülükten?” dedi şarkı bize, inandık. İyi de ettik ya, biraz kandırılmış gibi hissediyorum kendimi.

Atasözlerimizdeki çelişkiler yumağı çocuk şarkılarına da sirayet etmiş olmalı. Bazen insan ne yapacağını şaşırıyor. Örneğin, şimdilerde bir bilgisayar markasının reklam müziği olarak kullandığı çocuk şarkısı “tohumlar fidana, fidanlar ağaca, ağaçlar ormana dönmeli yurdumda” diyordu. Şarkının etkisi midir bilmem, gittim orman mühendisi oldum. Oysa bir başka şarkı “baltalar elimizde, uzun ip belimizde, biz gideriz ormana hey ormana” diyordu aynı dönemde. Bu şarkının etkisinde kalanlar da zengin oldular.

Hal böyle olunca; kimileri “tohum, fidan, ağaç, orman” diye kendini paralarken kimileri de “balta, kes, arsa, para” diye paralandı. Tabi zamanla baltanın yerini motorlu testere, dozer, kepçe gibi daha modern araçlar aldı, süreç hızlandı. Neyse ki bu ikinci grup paralananlar Sibirya Berberi’ni seyretmemişler şimdiye kadar.[1]

Bir yanda ormancılar dağ-tepe ağaçlandırmalar yaparken diğer yanda baltacılar acımasızca kesti ormanları, yüce devletimizin şefkatli koruması altında. Orman Genel Müdürlüğü (OGM) böbürlenerek rakamlar açıkladı, ormanlarımız artıyor diye. Yeşile sevdalılar pek inanmadılar. Haklıydılar da, 2B satışları, HES’ler, maden ocakları, 3. köprü, 3. havaalanı, Kanal İstanbul filan derken nasıl artabilirdi ki ormanlar. Bu kargaşada WRI (Dünya Kaynakları Enstitüsü) Global Forest Watch (GFW) raporunu açıklayınca kafalar iyice karıştı. Rapor Türkiye’de 2000-2012 döneminde orman azalması olduğunu söylüyordu.

Aslında biraz Nasreddin Hocalık yapmak olacak ama OGM de, GFW da kendine göre haklı. Neden ve nasıl? Çok fazla detaya girmeden açıklamaya çalışayım.

GFW raporunu doğru okumalıyız

Öncelikle şunu söylemeliyiz ki, WRI ve ortakları bu raporu 2000-2012 yılları arasında alınan 600 binden fazla uydu görüntüsünün gelişmiş yöntemlerle analizine dayanarak açıkladılar. Yöntemde yersel ölçme kullanılmadı. Dolayısıyla bir miktar hata payını bünyesinde barındırıyor olmasını olağan karşılamak lazım. Herkesin özgürce erişimine açık böyle bir takip sisteminin bu şekilde bir hata olasılığını taşıyor olmasını, sanırım anlayışla karşılamak gerekiyor.

İkinci önemli nokta, analizde orman olarak kabul edilen alanın taşıdığı niteliklerin nasıl tanımlandığı. Yani nerelerin orman sayıldığı. Bunun için üç kriter ortaya konulmuş:

  1. Arazide 5 m’den daha boylu ağaçlar bulunacak.
  2. Bu ağaçlar var olan doğal ormanların ya da ağaçlandırılmış alanların niteliğini gösterecek.
  3. Ağaçların tepe örtüleri belirli bir kapalılığın (belirtilmiyor ama genellikle % 10 kapalılık aranır) üzerinde olacak.

Görüldüğü üzere 5 m’nin altındaki ağaç toplulukları orman olarak kabul edilmemiş. Oysa yeni ağaçlandırılmış ya da gençleştirme çalışması yapılmış bir alanda bulunan ağaçlar henüz 5 m boyu geçmemiş olabilirler; böyle olmasına rağmen ülkemizde bu tür alanlar orman olarak kabul edilir. Bir diğer önemli nokta da herhangi bir büyüklük eşiğinin konulmamış olması. Yani söz konusu ağaç topluluğu en az ne kadar bir alanı kaplamalıdır ki buraya orman diyebilelim. Bu konuda ülkemizde de devlet ormanları için bir sınır olmamakla birlikte, uluslararası istatistiklerde 0,5 ha eşiği aranmaktadır.

Kısaca belirtmek gerekirse, GFW raporunda belirtilen rakamlarla ulusal envanterler sonucu elde edilen rakamlar arasında, hem kullanılan envanter metodolojisi hem de nerelerin orman sayılıp sayılmayacağı açısından farklılıklar görülebilir.

Meselenin bir başka boyutu da rapordaki rakamları topluma doğru yansıtmak. Son birkaç gün içinde pek çok basın yayın kuruluşu, söz konusu raporla ilgili tek kalemden çıkma haberler yayımladılar. Bu haberlerde 2000-2012 döneminde Türkiye’nin 164 bin 222 ha orman alanı kaybettiği belirtiliyordu ki, buraya kadar sorun yok. Gerçekten de GFW, belirtilen dönemde Türkiye’deki orman kaybının 342 bin 571 ha, orman kazanımının ise 178 bin 349 ha olduğunu ortaya koyuyor. Aradaki fark da net kayıp olarak yansıtılıyor.

İşin vahim kısmı ise bundan sonra başlıyor. Bütün basın-yayın kuruluşları bu alanın Kayseri ilinin yüzölçümüne eşit olduğunu ağız birliği etmişçesine ön plana çıkardılar. Muhtemelen haberi yazan muhabir internetten Kayseri ilinin yüzölçümünü km2 olarak (16 bin 917) buldu. Fakat bunu hektara çevirirken hata yaptı. Bir km2 bir milyon m2, bir ha ise 10 bin m2’dir. Yani km2’yi ha’a çevirirken bir tane –0- değil iki tane -0- eklemek gerekir. Bir tane -0- ekleyerek hesaplama yapılırsa Kayseri’nin yüzölçümünü 169 bin ha olarak hesaplama hatası da peşi sıra gelir. Bu hesaba göre, Türkiye’nin toplam alanının da 78 milyon ha olduğu düşünülürse, Kayseri’nin Türkiye haritasında binde 2’lik bir yer kaplaması gerekirdi ki, bu saçmalığı görmek için bu gözle bakmak gerekiyor elbette.

GFW raporu yanlış mı? Türkiye ormanları gerçekten azalıyor mu?

Hayır, GFW raporu yanlış değil. GFW yukarıda belirttiğim yöntem ve tanımla analiz yapıyor ve kendine göre doğru sonuçlar ortaya koyuyor. Bu sonuçlar çok değerli. Özellikle Türkiye’nin hangi bölgelerinde orman kaybı hangi bölgelerinde ise orman kazanımı olduğunu ortaya koyan haritalar çok iyi incelenmeli (haritalar üzerinde kırmızı görünen alanlar orman kaybını, mavi görünen alanlar ise orman kazanımını gösteriyor; haritaları yakınlaştırarak çok daha detaylı analiz yapmak olanaklı).

5 GWF Türkiye...

Peki, OGM orman envanterini nasıl yapıyor? Fark nerede?

Öncelikle şunu belirtmeliyim ki, Türkiye ormancılığının temel sorunlarından birisi orman kadastrosunun tamamlanmamış, tamamlanmış kısımlarının önemli bir bölümünün de tescilinin yapılmamış olmasıdır. Yani yasal olarak ülkenin pek çok yöresinde orman olan yer ile orman olmayan yerin sınırlarını bilmiyoruz. Orman kadastro ekipleri çalışmalarını yaparken Orman Yasası’ndaki orman tanımını ve orman sayılmayacak istisna alanları göz önünde bulunduruyorlar. Fakat bu çalışmalar bütünüyle tamamlanmadığı için OGM’nin orman varlığı envanteri kadastro çalışmalarına dayanmıyor. Bunun yerine Orman Amenajman (Yönetim) Planlarına (OAP) dayanıyor.

6 harita_3...

OAP bir orman işletmesinin sınırları içerisindeki ormanların alan, servet, artım, ağaç türleri gibi temel özelliklerini, işletme amaçlarını ve bu amaç doğrultusunda nasıl yönetileceğini belirli dönemler için ortaya koyar. Plan dönemi bittiğinde Orman Amenajman Komisyonları yeni bir plan yapmak için bütün ölçümleri yenilerler. Ülke çapındaki bütün orman işletmelerinin yenilenen OAP’lerindeki orman alanı toplamı önceki dönem OAP’lerindeki orman alanı toplamı ile karşılaştırılarak, ulusal çapta bir orman azalması mı yoksa orman artışı mı olduğu ortaya konulur.

OAP’lerde belirlenen orman alanı arazide fiilen ağaç örtüsünün bulunduğu alanlardır. Ancak üzerinde fiilen ağaç örtüsü bulunmasa bile Orman Yasası’na göre orman sayılması gereken bazı alanlar vardır. Orman içi açıklıklar, su yüzeyleri, yollar, başka tür kullanımlara (elektrik hattı, maden ocakları, turizm tesisleri vb.) tahsis edilen alanlar bu kapsamda ilk akla gelenlerdir. Yani OAP’ler yoluyla saptanan orman alanı miktarı yasal orman alanı miktarından daha düşük bir miktar olarak hesaplanmaktadır. Yasal sınırlama tamamlanmadığı için OGM’nin uygulanabilir tek envanter yöntemi şimdilik OAP yöntemi olarak görünmektedir.

Bu yöntemle, yersel ölçme teknikleriyle ve uzman ekipler tarafından bilimsel olarak yapılan envanter çalışmalarına göre Türkiye’de orman alanı miktarı artmaktadır. Şöyle ki, bu şekilde sağlanan ilk envanter sonuçları 1963-1972 dönemini kapsamaktadır ve o dönemde saptanan orman alanı miktarı 20 milyon 199 bin ha civarındadır. 2004 yılında bu rakam 21 milyon 189 bin ha, 2012 yılında ise 21 milyon 678 bin ha olarak saptanmıştır. Yani, Türkiye’deki orman alanı miktarı 1963-2004 döneminde 990 bin ha, 2004-2012 döneminde ise 489 bin ha artmıştır.

Orman Alanı (000 ha) Artış Oranı (%)

1963-1972

20.199

2004

21.189

4,9

2012

21.678

2,3

 

Şu halde GFW 2000’li yıllarda Türkiye’de orman azalması var derken OGM ormanlar artıyor diyor. Bunun altında yatan temel neden de, yukarıda açıklamaya çalıştığım gibi, kullanılan envanter yöntemi ile orman tanımı konusundaki anlayış farklılığı.

OGM’nin verilerine güvenebilir miyiz? Orman alanı nasıl oluyor da artıyor? Bu bizi mutlu etmeli mi?

OGM verilerine güvenebilirsiniz ama mutlu olmak konusunda acele etmeyin.

Güvenebilirsiniz, çünkü OGM kökleri 1839 yılına dayanan bir kurum. Siyasal konjonktüre bağlı bazı dalgalanmalar yaşasa da önemli bir geleneği ve ormancılık anlayışını bünyesinde barındırıyor. OGM’nin temel yapı taşları olan orman mühendisleri de 1857’ye kadar uzanan köklü bir eğitim sürecinde yetişiyor. OGM’ye ve orman mühendislerine pek çok eleştiri yapılabilir, ancak yukarıdaki rakamlar bütünüyle güvenilir rakamlardır.

Türkiye’de orman alanındaki artış iki temel faktörden kaynaklanmaktadır. Bunlardan birincisi yapılan ağaçlandırmalar. Durun! Ağaçlandırmaların, gösterilmeye çalışıldığı gibi sadece son 10 yılda yapıldığını sanmayın sakın. Türkiye’de 1937 yılından beri sistemli olarak ağaçlandırma yapılıyor. 1956 yılına kadar çok verimli olmayan ağaçlandırma çalışmaları o tarihten sonra göreceli olarak hız kazanıyor ve bugünlere kadar geliyor. Günümüze kadar yapılan toplam orman ağaçlandırması 2 milyon ha’dan fazla (diğer bir deyişle toplam orman alanının %10’u civarında). Yılda ortalama 30-40 bin ha kadar ağaçlandırma yapılıyor ve son 10 yıldaki rakamlar bunun üzerinde değil.

Elbette algı yönetimi açısından ağaçlandırma istatistiklerinin fidan sayısı olarak açıklanmasına aldanmamak gerekir. Ormancılığın temel alan birimi hektardır (ha) ve bunun dışında bir birim (Amerikalılar acre kullanır) kullanılmaz. Orman alanı da, ağaçlandırma alanı da ha ile ölçülür. Pirinç taneyle alınmayacağı gibi ağaçlandırma da dikilen fidan sayısı ile ifade edilmez. Bu şekilde yapılan açıklamalar, ne yazık ki iyi niyetten yoksun, abartılı bir algı yaratmaya dönük ve meslek etiğine uygun olmayan açıklamalardır.

Orman alanındaki artışın ikinci temel nedeni ise yoğun göç veren kırsal bölgelerde, önceden orman olup tarımsal amaçlı kullanımlara dönüştürülen ve göç nedeniyle terk edilen arazilerin kendiliğinden ormanlaşmasıdır. Özellikle Batı Karadeniz bölgesi ve Kastamonu-Sinop yöresi bu tür orman artışının yaşandığı tipik alanlardan biridir.

Buna karşılık İstanbul, Antalya, Bursa, Balıkesir, İzmir gibi nüfus yoğunluğunun yüksek, arazinin değerli olduğu bölgelerde, özellikle son 20-30 yılda ciddi bir ormansızlaşmanın yaşandığı gözlenmektedir. 2B alanlarının satışı, yol, köprü ve havaalanı projeleri başta olmak üzere pek çok faktörün bu trendi artıracağı da aşikardır.

Diğer yandan, toplam orman alanı miktarı, arazi kabiliyet sınıfları dikkate alındığında, olması gerekenden çok daha az durumdadır. Var olan ormanların büyük bölümünde nitelik sorunları bulunmaktadır. Doğal ormanlar büyük baskı altındadır ve ağaçlandırma alanları doğal ormanların pek çok işlevini (biyolojik çeşitliliğin korunması, karbon depolama vb.) aynı ölçüde yerine getirememektedir.

Özetle, Türkiye’de orman alanı miktarı artıyor olmasına rağmen, bu artış bölgesel bazda homojen değildir. Belirli bölgelerde artış belirli bölgelerde ise azalma yaşanmaktadır. Ağaçlandırmalar önemli olmakla birlikte doğal ormanların işlevlerini tam olarak yerine getirememektedir. Hem kantite hem de kalite açısından Türkiye orman fakiri bir ülkedir. Bu realitenin “taneyle ağaçlandırma” anlayışıyla değiştirilmesi de, ne yazık ki olanaklı değildir.

Bu tablo karşısında mutlu olmak ya da olmamak sizin tercihiniz olacaktır.

Bana sorarsanız, öncelikle You Tube’a girin. İlk olarak “tohumlar fidana” sonra da “baltalar elimizde”yi dinleyin. En sonunda da nasıl paralanacağınıza karar verin.

Mutluluk, seçeceğiniz yolda olacaktır.

[1] Nikita Mihalkov’un 1998 yapımı muhteşem filmi.

35 Cihan Erdönmez

 

Dr. Cihan Erdönmez

Doğa MücadelesiManşet

Arhavi’de binlerce kişi HES’lere hayır dedi

arhaviAnkara ve İstanbul’da yaşayan Artavi ve Artvinlilerin kurmuş oldukları dernek ve vakıfların çağrısıyla bir araya gelen binlerce kişi Arhavi’de yapılmak istenilen HES ‘leri protesto etti.

Arhavi Lipton Çay Fabrikası önünde yaplan basın açıklamasına Derelerin Kardeşliği Platformu,Hopa ve Kemalpaşa Halkçı Demokratik Meclisi üyeleri, Çarşı Gurubu, Sinema ve Televizyon Emekçileri Sendikası,Benim İçin Üzülme Dizisi oyuncuları, Artvin ve Arhavi dernekleri ve vakıfları,STK ve Demokratik Kitle Örgütleri destek verdiler.

Lipton Çay fabrikası önünde toplanan kalabalık zamanın ilerlemesiyle ilçe halkının da katılımıyla binlere ulaştı.

Bilirkişi heyetninin çalışmaları devam ederken protestıyu düzenleyen komite tarafından hazırlanan basın açıklaması okundu.Yapılan basın açıklamasında Arhavi’de kurulacak HES’le ilgili bilgi verildikten sonra Arhavi Halkının buna kesinlikle izin vermeyeceğini ve sonuna kadar direneceği açıklandı…

Basın Açıklamasının ardından İstanbul Arhavililer Dernek Başkanı konuşma yaptı..

Arhavi’de Taksim Gezi sloganları

Bilirkişi heyetinin yaklaştığı haberleri üzerine binlerce kişilik kalabalık “Her yer Taksim,her yer direniş” “Sık bakalım sık bakalım biber gazı sık bakalım” “Dereler Özgürdür Özgür Akacak” ,”Diren Arhavi kardeşlerin seninle” sloganlarıyla yürüyüşe geçti.

Bilirkişi heyetinin uzaklaşması üzerine kalabalık heyeti takip etmeye başladı.İncelemenin yapılacağı yerin yakınındaki geniş alana gelen kalabalık avukatın gelip açıklama yapacağı bilgisi üzerine beklemeye başladı..

 Yakup Okumuşoğlu: Davanın sonucundan umutluyum

Davanın avukatı Yakup Okumuşoğlu kitlenin bulunduğu yere gelerek “Bilirkişi heyetinin çalışmalarını bitirdiğini, dava ile ilgili olan sonucun 1- 1,5 ay içerisinde alınacağını” söylerek “bu tür davalarda halkın sahıip çıkmasnın davanın sonucuna çok önemli katkıda bulunduğunu. bu nedenle burada bulunan bu büyük kalabalığın davanın sonucuna olumlu katkıda bulunacağını söylerek katılan herkese teşekkür ” etti.

Arhavi meydanında tulum ve horon eşliğinde HES’lere hayır sloganları

Basın açıklamasının ardından geri dönen halk Arhavi meydanında tulum eşliğinde horon oynayarak Arhavi’de HES’ler istemiyoruz diye slogan attılar..

(toplumgazetesi.com)

Hayvan HaklarıManşet

Erdoğan, “Palto, hayvan türünü yok ediyorsa bu ticaretten rahatsız olmak zorundayız”

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, katıldığı toplantıda “Kürk ticaretine yasak mı geliyor?” yorumlarına neden olan sözler sarfetti.

Birleşmiş Milletler Ormancılık Forumu 10. toplantısına katılan Erdoğan, tüketim toplumlarının dünyanın geri kalanında yarattığı sorunlara, gaspettiği haklara dikkat çekti.

“Eğer üzerimize giydiğimiz elbise Bangladeş’te 5 yaşındaki bir çocuğun umutlarıyla dokunduysa, eğer çocuklarımıza verdiğimiz çikolata Afrika’nın nehirlerine zehir kattıysa…” sözleriyle başladığı cümlesini “giydiğimiz palto bir hayvan türünün yok olmasına sebep olduysa böyle bir ticaretten rahatsız olmak zorundayız.” diyerek bitirdi.

Erdoğan, “çarpıcı” cümleler kurduğu konuşmasında “hızlı büyümenin” yarattığı sorunlara dikkat çekti, “küresel vicdana en fazla ihtiyaç duyduğumuz bir çağda yaşıyoruz… Dünya’da öyle bir kalkınma öyle bir büyüme stratejisi hakim ki bir ülkenin bir bölgenin refahı maalesef diğer ülkenin diğer bölgenin sefaletine dayanıyor” dedi.

Eredoğan'ın sözleri "Kürk ticaretine yasak mı geliyor?" yorumlarına neden oldu

Erdoğan’ın Kızılderili atasözlerine de yer verdiği konuşmasından sonra başında olduğu AKP hükümeti tarafından dozu giderek arttırılan ve doğayı talana, ekosistemlein yıkımına dayanan yıkıcı büyüme politikalarında köklü bir değişime gidip gitmeyeceği ise merak konusu. Madencilik, HES’ler, taş ocakları, sanayileşme ve kirlilik, nükleer santraller yerel ekosistemlerin yıkımı ve doğal varlıkları tahribatı konusunda çok kötü bir sicile sahip olan ve mevcutlardan da daha agresif politika ve mevzuatları hayata geçirme hazırlıkları yapan AKP hükümeti, örnek olarak, Türkiye’yi dünyada sera gazları salımını en hızlı arttıran ülke haline getirmiş, ve üstelik sera gazı salımlarının en büyük kaynağı olan kömürlü termik santrallerden 50 tanesini daha açma hedefini açıklamıştı.

Sera gazları salımının neden olduğu iklim değişikliği, Afrika ve “yoksul” ülkeler başta olmak üzere her yıl milyonlarca insanın ölümüne neden oluyor.

(Yeşil Gazete)

Kategori: Hayvan Hakları

Doğa MücadelesiManşet

“Suyumuzu kirlettirmeyeceğiz, suyumuzu sattırmayacağız!”

Ege Kültür ve Çevre Platformu ve İzmir Dersim Kültür ve Dayanışma Derneği, 21 Mart Dünya Su Günü nedeniyle bir basın açıklaması yaptı.

“Suyumuzu kirlettirmeyeceğiz, suyumuzu sattırmayacağız!” başlığıyla yapılan açıklamada, temiz ve sağlıklı suya erişimin sadece insanların değil, her canlının hakkı olduğunun altı çizildi, suyun piyasa değeri olan bir meta değil, tüm insanlar ve doğanın ortak varlığı olduğu hatırlatıldı.

İzmir’de yaşanan su kirliliğinin yanısıra HES’ler (hidroelektrik santral) nedeniyle yaşanan büyük yıkımın engellenmesi ve yanlış su ve enerji politikalarından bir an önce dönülmesi gerektiğini belirten açıklamada “Tabiatı ve Biyolojik Çeşitliliği Koruma Kanun Tasarısı, Su Kanunu ve Mera Kanununda Değişiklik” gibi yasal düzenlemelere de atıf yapılarak, hükümetin doğal ve kültürel yaşam alanları yok edecek bu düzenlemelerden geri adım atması talep edildi.

Çaldağı’ndaki nikel madeni projesi ve diğer madencilik girişimlerinin, çimento fabrikalarının, taş ocaklarının ve kömürlü termik santrallerinin yarattığı doğa yıkımına karşı mücadelenin bütüncül olması gerektiğinin de altı çiziliyor.

Açıklama Dersim Munzur’da gerçekleştirilmek istenen barajlar projesinin yaratacağı yıkıma da dikkat çekiyor.

Çimento fabrikalarından altın ve nikel madenlerine

“EGEÇEP ve İzmir Dersim Kültür ve Dayanışma Derneği olarak tüm yaşam savunucularına ortak mücadele, birlikte direniş” çağrısıyla biten açıklamanın tam metni şöyle:

 

 

***

1993 yılında Birleşmiş Milletler tarafından ilan edilişinden bu yana her yıl 22 Mart tarihinde gündeme gelen Dünya Su Günü‘nün 2013 yılı teması “Uluslararası Su Dayanışma Yılı” olarak belirlenmiştir. Temiz ve sağlıklı suya erişim için temel insani hak talebimizi dile getirdiğimiz bugün, bizler için toplumsal mücadele ve dayanışmanın da odağına oturmaktadır.

Suya erişim her canlı için temel bir haktır. “Su” piyasa değeri olan bir meta değil, insanlığın ve doğanın ortak varlığıdır.

Su, artan nüfus ve plansız büyüme ile birlikte tükenmeye başladı. Sağlıklı suya erişim sorunu, kaynak yetersizliklerinin bir sonucu olmaktan çok hizmetin artan fiyatını ödeyebilme sorunudur. Sorun toplumsal adalet, eşit paylaşım sorunu olarak da karşımızda durmaktadır. Kentlerimizde özelleştirme ve ticarileştirilmeye teslim edilen su hizmetleri bu olumsuz gidişatın örnekleri ile doludur.

Kentimiz İzmir de bu süreçten nasibini almakta su zamları İzmirlilerin gündeminden bir türlü düşmemektedir. İzmir birçok çevresel kirliliğin odağında yer almaktadır. Körfez Aliağa’da yapılması planlanan termik santrallerin, İzmir’in içme suyu başta Efemçukuru altın madeni olmak üzere, Çaldağı ve Gördes nikel madenlerinin tehdidi altındadır. Gediz, Küçük Menderes, Büyük Menderes ve Bakırçay yoğun bir kirlilikle yüz yüzedir. Tüm bu kirliliğe karşın kentimizi ve ülkemizi yönetenlerin kol kola vererek “sağlıklı kentler” teması altında EXPO 2020’ye İzmir’i aday göstermeleri traji-komik bir durumdur.

Sermaye suyun başını tutmaya onu yanlış enerji politikalarının kılıfı yapmaya çalışmaktadır. Bugün Anadolu’nun dört bir yanında, hemen hemen bütün derelerinde Hidroelektrik Santraller (HES) yapılmak istenmektedir. Buralarda suyun kullanım hakkı iki bini aşkın şirkete 49 yıllığına devredilmektedir. Doğadan ve bilimden uzak bu yağma ve talana karşı ise, Artvin‘den Isparta‘ya, Dersim’den Rize‘ye kadar farklı coğrafyalarda suyuna, toprağına ve geleceğine sahip çıkan insanlar toplumsal dayanışmayı ve mücadeleyi yükseltmeye devam etmektedir.

Derelerimiz, denizlerimiz, yer altı sularımız, kıyılarımız, ormanlarımız, meralarımız, biyolojik çeşitliliğimiz yasal düzenlemelerle gözden çıkarılmakta, doğal ve kültürel varlıklarımız, yaşam alanlarımız bir bir yok edilmektedir. “Tabiatı ve Biyolojik Çeşitliliği Koruma Kanun Tasarısı”, “Su Kanunu” ve “Mera Kanununda Değişiklik” vb yasal düzenlemelerle yapılmak istenen bundan başka bir şey değildir. Munzur Vadisi’nden İkizdere Vadisi’ne kadar pek çok milli park ve 1.derece sit alanlarında şirketlerin faaliyetleri kolaylaşacak ve koruma alanlarında her türlü enerji santrali inşaatı, maden arama ve işletme tesisi çoğalacaktır.

Munzur barajlar projesinin uygulanacağı topraklar Dersimlilerin yaşam alanı olmaktan öte kültürel insani değerlerinin yeşerdiği zemindir. Munzur ve Pülümür vadilerine kurulmak istenen 18 baraj ve HES projesinin ikisinin ihalesi yapılmış, Uzunçayır barajı ise tamamlanmış ve su tutulmuştur. Bunlardan kanal tipi 3 adet HES bitirilmiştir. Ayrıca İlin doğusunu çevreleyen Peri Irmağı üzerine projelendirilen 5 adet barajdan inşaat biten Seyrantepe ve Pembelik barajlarında su tutulmuş, birin,n mastır plan aşaması devam etmekte diğer iki barajın da inşaatı sürmektedir.

Munzur vadisinin Milli park ve ekolojik yönden zengin bir coğrafya olduğu bilinmektedir. Tespit edilebilen kayıtlı bitki sayısı 1518 olup bunlardan 43’ü endemiktir. Munzur vadisinde ihale edilen barajın gövdesi şehir merkezine sadece 3 km, Pülümür vadisinde kurulması planlanıp ihale edilen baraj ise sadece 10 km. mesafededir. Yalnızca bu barajların yapılması dahi yörede yaşam olanağını ortadan kaldıracaktır. Sadece Munzur vadisinde 84 yerleşim birimi sulara gömülecektir. Dersim kültürünün temel taşlarından olan her iki vadi boyunca pek çok kutsal mekân yok olacaktır. Ayrıca her iki ırmağın kendisi de Dersim’lilerce kutsal kabul edilmektedir.

Bununla birlikte siyanürcü şirketler Munzur’un kaynağını aldığı dağlarda altın madeni işletme hazırlıkları içerisindeler.

Sermaye nükleer, termik, HES’ler, altın, gümüş, nikel, maden ocakları ve işletmeleri, çimento fabrikaları, 2B gibi yasalar, yönetmelikler ve daha pek çok araç ile yaşam alanlarımıza saldırıyor. Bunun önünü açan siyasi iktidara yaşam savunucuları olarak bir kez daha sesleniyoruz; Havamızı, toprağımızı, suyumuzu, kültürümüzü korumak için direneceğiz. Suyumuzu kirlettirmeyeceğiz, sattırmayacağız, yaşam alanlarımıza sahip çıkacağız.

EGEÇEP ve İzmir Dersim Kültür ve Dayanışma Derneği olarak tüm yaşam savunucularına ortak mücadele, birlikte direniş çağrısı yapıyoruz…

EGEÇEP (Ege Çevre ve Kültür Platformu)

İzmir Dersim Kültür ve Dayanışma Derneği

 

(Yeşil Gazete)