Hafta SonuHaftasonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Fayton krizi: Görüş sahibi olmak yetiyor mu?

Büyükada‘da da 105 at ruam hastalığı teşhisi ile başlarına kurşun sıkılarak öldürüldü. Açılan çukurlara gömüldü. Üstelik bu ilk defa olmuyor. Söylentiler arasında yasalara uygun davranılmadığı, raporların verilmediği, infazın kötü bir şekilde yapıldığı, sahiplerinin yanlarında olmadığı gibi konular var. Ruam hastalığına rastlanmasında aşılama yapılmamasının ve bakım istasyonunun kaldırılmasının da payının olabileceği söyleniyor.

Bu toplu infaz olayı hayvanseverleri ayağa kaldırdı (1). Büyükşehir Belediyesi önünde nöbet tutmaya başladılar. Valilik de faytonlara üç aylık yasak getirdi. “Atlar karantinada” deniyor, ama bu da doğru değil. Yakında atların Adalar’dan bir yerlere gönderileceği söyleniyor. Faytoncularla Büyükşehir arasında tazminat için pazarlıklar sürüyor.

Ruam testi, biraz ikircikli bir test. Öyle sokak aralarında yapılabilecek bir iş değil. Kaldı ki hasta olduklarından şüphelenilen atları ayırmak, izole etmek yerine gayet soğukkanlı bir şekilde, doğrudan ateşli silahlarla bir infaz işlemi uygulanması da tartışmalı. Askeri usüllerden kalma bir yöntem olmalı: İşine yaramıyorsa, itlaf et. Böylece sistem yarattığı yönetim krizini gene kendi yöntemleri içinde çözüyormuş gibi yapıyor.

Tartışmak ne demek?

Görüştüğüm kişiler faytonlar konusunda ikiye bölünmüş durumda. Bir bölümü faytonların derhal kaldırılmasını istiyor. Onlara göre atlara eziyet ediliyor ve buna seyirci kalınamaz. Diğer bir bölümü, ki bunların çoğu Adalar’da yaşıyor, faytonların atların yaşaması için gerekli olduğunu söylüyor. Eğer faytonlar kaldırılırsa, atların yaşam koşulları da ortadan kalkacak. Ayrıca Adalar’ı zaten motorlu araçlar basmış durumda, bu karar bunları daha yaygın ve yasal hale getirecek.

Bu konuyu tartışmaya ne dersiniz dediğimizde ise genellikle sertleşiyorlar. Tartışmak ne demek? Canlılara eziyet etmenin tartışılacak bir tarafı olabilir mi? Ya da tam tersi: “Faytonlar kalksın diyenler gerçekte at düşmanları.” Taraflar ortada. Yönetimlerin kendilerini dinlemesini istiyorlar. Belediye Başkanı “karar alınıp, uygulamaya geçilecek” dediğine göre, o da açık olarak söylemese bile, aynı çaresizliğin içinde. Çünkü her iki taraf da tartışmaktan “atlar faytonlara koşulsun mu, koşulmasın mı, faytonlar kalsın mı, gitsin mi” yalnızca bunu anlıyorlar.

Demek ki eksik olan şey tartışmadan neyin anlaşıldığı. Bu eksiklik zannedersem kamu hayatımızı ilgilendiren her kararda var. Taraflar bu şekilde oluştuğu için yöneticiler işlerinin bundan, yani karar almak ve uygulamaktan ibaret olduğunu zannediyorlar (2).

Bu bildiğimiz disiplin toplumunun ideolojisi. Doğrunun ne olduğunu biliyorlar ve uyguluyorlar. Seçilmiş olmaları bunu yapmaları için yetiyor. Bu sonuç odaklı bir katılım ve karar alma biçimi belli bir hakikat rejiminin göstergesi.

Hem var hem yok

Bir canlının başka bir canlının hayatı üzerinde karar alma yetkisine sahip olması kabul edilecek bir şey değil. İnsan olmayan canlıların insan dünyasındaki varlığı böyle bir şey. Biz onların varlığını tanıyoruz, ama eşitlikçi bir ilişki değil. Onları köleleştirebiliyoruz, hayatlarına kıyabiliyoruz. Tıpkı hukuk rejimlerinin olmadığı ortamlarda “kelle alma, işkence yapma serbestliği” gibi. İnsan olmayanların haklarını savunacak, yaşam koşullarına tanıklık yapabilecekler gene insanlar. Dolayısı ile bu sorunun (ve diğer sorunların) bildiğimizden emin olabileceğimiz nihai bir çözümü yok. Atlar, insan olmayanlar insanların dünyasında hem yaşıyormuş gibiler, hem de ölmüş gibi. Ne hayattalar, ne de ölmüşler. Hem varlar, hem yoklar.

İşte bu nedenle, tıpkı diğer canlıları ilgilendiren konularda olduğu gibi, politik anlamdaki eylemsellikler yalnızca görüş üretmekle değil, sınırsız bir çabayla anlamaya uğraşmaya çalışmakla bizi mükellef kılar.

Sorunumuz yalnızca insan olmayanlara yaptığımız eziyetlerle de sınırlı değil. Onların, evet ne düşündüklerini, ne istediklerini, ne hissettiklerini bilemiyoruz, bilme imkanımız da yok. Böyle oldukları için, onları hiç dikkate almadan onlara her istediğimizi yapabiliyoruz. Bilinmezlik ise aynı zamanda bilmeye çalışmaktan da muaf olma durumu. Oysa eğer insanı insan-olmayanlardan ayırt edebilen bir şey varsa, o da simgesel dünyaları ile gerçekliği ilişkilendirme yeteneği.

Tartışmayı reddedenler zannedersem herhangi bir bağ kurmayı, ilişkiyi de reddediyorlar. İnsan-olmayanların ne hissettiklerini, ne yaşadıklarını bildiklerini iddia ediyorlar.

İnsanlarla ilişkili örnek vermek gerekirse, diyelim ki gayrı-maddi sermaye sahibi olma imkanı olmayan insanların içinde bulundukları koşulları kendi tercihleriymiş gibi görüyorlar. Savaşlarda birbirini boğazlamak için cepheye gönderilen gençlerin istisnasız vatan için ölmeyi tercih ettiklerine inanılıyor. Onlar da ölmeyi onlara ölmeyi emredenlerden daha çok arzulamak zorundalar.

Bu arzu emir kipinde, çünkü karar verme yetkisine sahip olanların kendi simgesel dünyaları içinde tercihlerin geçerlilik kazandıklarını unutmayı, inkar etmeyi baştan zorunlu kılıyor.

Bu nedenle tartışmaktan de doğru-yanlış, ya da eylem yapıp yalnızca kararları etkilemek, taraf olmak anlaşılıyor. Bu durumda her doğrunun içine yanlış, her yanlışın içine doğru gizleniyor.

Bu durumda yalnızca doğru veya yanlış ekseni içine sıkışıp kalıyoruz. Bu totaliter modernleşmenin ideolojisi ile benzerlik gösteriyor. Kamusal alandaki kararların bu eksende oluşmasını yadırgamıyoruz. 3. Köprü, Kanal İstanbul, 3. Havalimanı, Avrasya Tüneli, Haydarpaşa, Sulukule… her konuda böyle.

Görünen ‘şey’ ve hakikat

Oysa tartışmaktan başka bir şey, kararların hakikat üzerine gerçekleşmediğini anladığımızda başka şeyler yapmanın da ihtiyacını duyacağımızı düşünüyorum. Gerçekliğin simgesel dünyamızda bire bir temsili mümkün olmadığını, simgeselliğin bize düşünme yetisi verirken aynı zamanda gerçeklikle bir yarık açtığını anladığımızda tartışmanın da başka bir anlam kazanabileceğini, tür eylemselliklere yol açabileceğini varsaymak mümkün. Atlar meselesine tekrar geri dönersek, onların durumunu sınırsız bir çabayla anlamaya, değiştirmeye çaba gösterebiliriz.

Hep söyleniyor ya, eskiden Adalar ne güzel bir yerdi. Şimdi ne hale geldi? Evet, Adalar’da berbat işler oluyor, her yerde olduğu gibi. Ancak arkasından Adalar’ı göçler bu hale getirdi, rantçılar burayı mahvetti gibi laflar da duyuyorum. Bu sözlere fena halde gıcık oluyorum. Adalar’ın -ya da başka bir yerin- bugünkü haline gelmesinden kimler sorumlu?  Kendilerine çıkar sağlamak amacıyla hareket eden kötü niyetli, cahil insanlar mı? Kifayetsiz politikacılar mı? Bu gördüğümüz “şey” bizi aldatıyor ve ellerimizi kollarımızı bağlıyor olabilir. Biraz daha soğukkanlı bir şekilde, bu “şey”e de bakmak zorunda olduğumuzu düşünüyorum. Belki de özellikle bugünkü sistemin, kaosun sürmesi için önümüze bu görüntü çıkarılıyor ve arkasında da bu “şey” göze görünmekten özenle uzak tutuluyor, perdeleniyor olabilir.

Her şey ‘temsilden’ ibaret

Zalimlerden mi yanayız, yoksa mağdurlardan mı? Bu sürekli birbirine karışıyor. Zalimlerle mağdurlar iç içe yaşıyor. Zalim olmak da, mağdur olmak da kolay. Başka bir yol bulmamız gerekiyor. Başkaları hakkında karar verme gücüne sahip olanların dünyasında her şey bir temsilden ibaret. Hem ölü, hem canlı. Bu herkes için geçerli. İnsan olmayan canlıların insan dünyasındaki varlığı da böyle bir şey. Biz onların varlığını tanıyoruz, ama bu eşitlikçi değil. Örneğin onları köleleştirebiliyoruz, hayatlarına kıyabiliyoruz.

Kamu yönetimlerinde bütünlük diye bir şey yok. Her birim kendi açısından bakıyor. Demek ki karar verme yetkisi, bu ideoloji içinde aynı zamanda tartışmayı, öğrenmeyi, ilişki kurmayı reddetmenin, sorumluluklardan muaf olmanın bir koşulu.

Oysa tartışmak demek, öncelikle bu işaretsizleştirici, asimetrik simgesel düzeni sorgulamak demek. Karar verme yetkisinin nasıl eylemsellikler içerdiğine bir bakalım:

Adalar’da, her yerde olduğu gibi, bir dolu kamu yöneticisi var. Son kararla birlikte örneğin, neredeyse otobüsler dolusu polis Adalar’a sevk edildi. Onlar disiplin toplumunun uç noktasındalar. Güvenlik, taşkınlıkları, itaatsizlikleri önlemek için Adalar’da bulunuyorlar.  Peki yalnızca onlar mı? Yalnızca alınan kararların uygulanması için harcanan bütçe ile neler yapılmaz? Sorunu çözmek için adımlar atmak yerine güç gösterilmesi, kamu düzeninin nereye doğru gittiğinin bir göstergesi.

Başka kimler var? Atların sağlığından sorumlu İlçe Tarım Hayvancılık Müdürlüğü. Büyükşehir Belediyesi‘nin konuyla, ulaşımla, planlarla ilgili ayrı ayrı müdürlükleri. Başka? Adalar Belediyesi‘nin birimleri…

Bunların her biri, ayrı ayrı görevlerini saymayayım, kendi yetki alanları açısından ve hiyerarşik bir yapılanma içinden bakıyorlar konuya. Bu hiyerarşik yapı içinde doğal olarak simgesel düzeni sorgulayacak, açık uçlu eylemselliklere dönüştürecek bilgi üretimi yok. Uygulamanın karşı tarafında, muhataplar olarak faytoncuların temsilcileri var, atlar meselesine “ekmek parası” diye bakan ve her an yönetimlerle kapalı kapılar ardında pazarlık içinde taksi plakası veya tazminatla anında fikir değiştirmeye hazır olan. Peki bu taraflar simgesel düzenin çok boyutlu bir mesele olduğunu, bunların temsil yetkileri ve eylemliliklerinin yeterli olmadığını ortaya koymayı sağlayabilirler mi? Diyeceksiniz ki bunu yapabilselerdi, zaten süreç odaklı bir gelişme yaşanır ve bugünkü sonuçlar ortaya çıkmazdı.  Demek ki simgesel düzen bunu ihmal etmeye dönük bir örgütlenme biçimi. Tartışmak deyince eksik kalan şey insana özgü bir yeti olduğunu farz ettiğimiz simgesel alan. Bunu bu tarafların hiç biri yerine getiremiyor.

Çünkü bunu talep edecek taraf ortada yok. Belki de sorun buradan başlıyor.

Belediye Başkanı “en kısa zamanda karar alınacak, uygulanacak” diyor. Aslında karar çoktan alınmış, uygulanıyor. Önce karar veriliyor, sonra kamuoyunu, tarafları ikna etmek için disiplin araçları kullanılıyor. Bu karar alma biçimi kendi başına oluşmakta olan bir kamu düzenini gösteriyor.

Bu kadar kamu görevlisi, bu kadar sorumlu kurum, bu kadar çevik kuvvet polisi… kamu bizim adımıza bizi kolluyor. Ama nasıl bir ilişki içinde? Kamunun görevi bu mu?

Demek ki eksik olan şey tartışmadan neyin anlaşıldığı. Bu eksiklik zannedersem kamu hayatımızı ilgilendiren her kararda var. Taraflar bu şekilde oluştuğu için yöneticiler işlerinin bundan, yani karar almak ve uygulamaktan ibaret olduğunu zannediyorlar. Bu da onları görevlerini yapmaktan muaf kılıyor.

Bu bildiğimiz disiplin toplumunun ideolojisi. Doğrunun ne olduğunu biliyorlar ve uyguluyorlar. Seçilmiş olmaları bunu yapmaları için yetiyor. Bu sonuç odaklı bir katılım ve karar alma biçimi belli bir hakikat rejiminin göstergesi.

Peki  sivil toplum nerede? Bir tarafta hayvan hakları savunucuları var, atların eziyet gördüğünü ve faytonların hemen kaldırılması gerektiğini söylüyorlar. Diğer tarafta ise karşı görüşü temsil eden faytonların zalim görünümlü ağaları var.

İyi kötü bir sermaye biriktirmiş, diğer turizm yatırımcıları gibi esnaflıktan başlamış ve son zamanlarda Adalar’da iyice gelişen faytonculuğun temsilcisi olarak haklarını (doğrusu pazarlık güçlerini) korumaya çalışıyolarr. Bu temsilin arkasında ise temel bir gerekçe var: Ekmek parası. Bu yüzden bu gerekçe her an şehirdeki taksi plakaları takası gibi formüllerle yer değiştirmeye hazır. Doğal olarak hayvan hakları gibi bir öncelik yok. Faytoncu esnafı da çaresiz, olup bitenleri izliyor.

Dolayısı ile iki taraf var: Atları zulümden kurtarmak isteyen sivil toplum. Bunun karşısında ise çıkarları için bu rezilliği devam ettirmek isteyen faytoncular. (Bir de belki ne yapacağını kimin tarafını tutacağını şaşırmış olanlar.)

Yaşanan krizin dışarıdan görünümü tam olarak böyle.

Bu nedenle sorumluları tartışırken yalnızca görünürde olanları teşhis etmek yetmiyor. Asıl bu sistemin sürekliliğini sağlayan yöntemleri ve onların Bize dayatılan bu kamu yönetimi anlayışı. Bu yönetim modeli yasaklar ve yolsuzlukların bir bileşimi. Kaybettiğimiz ise şehrin  kendisi.

Faytonların kaldırılması ile ilgili yönetimlerin yaptıkları, kullandıkları yöntemler açısından incelenebilecek önemli bir vaka. Karar almak ve uygulamak bir katılım yöntemi olabilir mi?

Kime hesap sorulacak?

Bu arada pek bir de sesi duyulmayan bir başka topluluk var, kimi zaman bu bir kültür mirasıdır diyen. Kimi zaman da hayvan hakları açısından da yaklaşıp uzmanlarla ilişki kurarak atçılığın, faytonculuğun savunusunu yapan (3). Anladığım kadarıyla Dünya Mirası Adalar Girişimi gibi topluluklar burada duruyor. Kendi görüşlerini dile getirmeye çalışıyor ama bu sıcak ortamda ne söyledikleri duyulmuyor. Çünkü yapılması gereken iş, ortalık sakin iken, düşünülerek, tartışılarak yapılabilecek bir iş.  Faytonculuğun iyileştirilmesi, eziyetin engellenmesi gibi konularda “görüş sahibi olmak” yetmiyor. Adalar’da defalarca düzenlenen ulaşımla ilgili toplantılarda görüş iletmekle bir eylem planı oluşturulamıyor. Uzmanlar normal hayatlarında ne yaparlar? Araştırma, planlama gibi işlerin zaten bağımsız olmaları, açık bir yapı içinde geliştirilmeleri gerekmez mi?

Peki hesap sorulması gerekenler kimler?

Eğer modern bir kamu düzeninden söz ediyor olsaydık, başka bir “şey”e bakmamız, Adalar’la ilgili kararların alınma yöntemlerini dikkate almamız gerekirdi. Adalar’ın SİT Alanı ilan edildiği tarihten bugüne, geçtiğimiz on yıllar boyunca güya “Koruma Planları” hazırlanıyordu.

Sinsice planların ve bu süreci yönlendiren aktörlerle pazarlıkların tamamlanmasını beklediler. Süreci katılıma açmak için çaba gösteren insanları susturmak için söyledikleri şuydu: “Bu belediyelerin, uzmanların işi. Hele bir bitsin sonra konuşuruz”. Bunlar geçmişte olmadı. Bugün ne yapıldığına da bir bakın. Bugün de gene aynı yöntemlerle, aynı dışlayıcı ve yukarıdan bakışla karşımızdalar. Bu simgesel şiddetin dışlanmışlara, işaretsizleştirilenlere yönelik olan fiziki şiddetin kaynağı olduğunu da düşünmemek imkansız.

Bu süreç öyle bir karanlıkta bırakıldı ki, bu kararlardan etkilenecek kitlelerin ancak bittikten sonra haberleri olabildi, ya da hiç olmadı. Olduysa da planlar imar haklarını düzenleyen,  fiziksel çevre ile ilgili uzmanların hazırladıkları bir belge gibi gösterildi. Böylece Adalar siyasal kanallarla ayrıcalık elde eden küçük bir zümrenin av sahası haline getirildi. Onlarca sene boşuna kaybedildi, Adalar bir yağma alanına dönüştü. Bu olayın trajik tarafı, tıpkı şehirdeki diğer planlama faaliyetlerinde olduğu gibi, sivil toplumun kamu süreçlerine katılımını engelleyen, katılım dendiğinde karşılarına bürokratik bir yığıntı çıkaran aktörlerin de bu karanlık süreçteki rolleriydi. Bu yöntemler konuşulsaydı, o zaman katılıma açmak için çırpınmaları, uğraşmaları gerekecekti. Oysa böylesine tepeden inmeci bir modelle ayrıcalıkları yeniden üretmek mümkün (3).

Peki görevini yapmayan yönetimlerden kimse hesap sormayacak mı?

***

  1. Yeşil Gazete‘de Sezai Ozan Zeybek’in anlattığına göre 2. Dünya Savaşı’nın soruna doğru Tokyo valisi hayvanat bahçelerindeki hayvanları katlettirmiş. Bunu da Amerikan ve İngiliz kuvvetlerinin yaptıklarına halkı inandırmış. Tıpkı cepheye sürülen zavallılar gibi, onlar da “şehit” ilan edilmiş. Büyükada’da atların öldürülmesindeki sorumluluk da faytonlara ve atlara eziyet ettikleri söylenen faytonculara yükleniyor.
  2. Birikim Dergisi’nde çıkan yazısında Abdullah Onay bu itirazı bir kaybın belirtisi olarak görüyor: Adalar’ın soylulaştırılmış geçmişinden kalan ve bunun kaybının yerine geçen bir simge olarak.
  3. Yaklaşık beş yıl önce bir ulaşım yönetim planının hazırlanması, soruna süreç odaklı yaklaşılması için sivil toplum çabalarıyla fırsatlar yaratıldı, ama belediye yönetimi kendi rant ilişkilerini kaybetmemek için reddetti.  Bunun yerine göstermelik çalıştaylar düzenlendi. Gönüllüler tarafından iletişim kurulması için adımlar atılması önerildiği halde bir kere olsun Yerel Yönetimler Platformu’nda (Euro-Cities) bir eşleşme yapılmadı.

Kategori: Hafta Sonu

Hayvan HaklarıManşetYeşil Gündem

Faytonları yasaklayacak tasarı ocakta Meclis Genel Kurulu’nda

TBMM Başkanı Mustafa Şentop, TBMM Hayvan Haklarını Araştırma Komisyonu tarafından hazırlanan raporun tamamladığını açıkladı.  Komisyonun hayvan hakları savunucularıyla birlikte düzenlediği 12 toplantı sonucunda ortaya çıkan yaklaşık 200 sayfalık rapor, Meclis Başkanlığı’na sunulmuştu.

Konuyla ilgili açıklama yapan TBMM Başkanı, adalarda fayton kullanımı konusunda düzenlemelerin de yer alacağı raporun tamamlandığını ve Genel Kurul’a götürüleceğini açıkladı.

Ocak ayında Genel Kurul’da görüşülecek

Şentop raporun tamamlandığını “Çok önemli değişiklikler gündeme geldi. STK’lar arasındaki anlaşmazlıklar olduğu için rapor süreci devreye girmişti. Gecikme olmuştu. Şimdi hazır. Önümüzde bütçe görüşmeleri olduğu için ocak ayı itibarıyle yasa Genel Kurul’a gelecek. Yeni yıla bu yasa görüşmeleriyle gireceğiz. İnşallah yasalaşacak” sözleriyle duyurdu.

Hayvan hakları savunucuları: Takipçisi olacağız

Komisyonun paylaştığı raporu değerlendiren hayvan hakları savunucuları, avcılık, hayvancılık endüstrisi ve petshopların raporda yer almamasını eleştirmiş, gene de TBMM’de onaylanması için yasal sürecin takipçisi olacaklarını söylemişlerdi.

Rapora göre yapılması düşünülen değişiklikler arasında şunlar yer alıyor:

Kanunun adı: Hayvan Haklarını Koruma Kanunu olarak düzenlenen kanunun adının Hayvan Hakları Kanunu olarak değiştirilmeli. Hali hazırdaki kanunda eşya/mal olarak kabul edilen hayvan, ‘duyguları olan canlı varlık’ olarak tanımlanmalı ve doğuştan gelen hakları teslim edilmeli.

Kabahat değil suç: Hayvanların vücut bütünlüğüne yönelik saldırı, işkence, öldürme, dövüştürme gibi fiiller kabahat değil, suç kapsamına alınmalı. Yürürlükteki hayvanla ‘cinsel ilişki’ ifadesi, ‘cinsel saldırı’ olarak değiştirilmeli. Hayvana yönelik suç işleyenlerin hayvan sahiplenmesi engellenmeli.

Hayvanın ölümüne ya da yaralanmasına kasten neden olan, durmayıp kaçan sürücülerin ehliyetlerine geçici ya da sürekli olarak el konulmalı.

Suçun ertelenmesi: Hayvana yönelik işlenen suçlara yönelik hapis cezasının sınırı en az 2 yıl 1 ay olmalı. Hükmün açıklanmasının geri bırakılması düzenlemesi hayata geçmemeli. Hayvana eziyet, hayvan dövüştürmek, sokağa terk etmek, işkence etmek ya da cinsel istismar suçu işleyenler, kasten ölüme neden olanlar hakkında derhal işlem uygulanmalı.

Kategorizasyon: Herhangi bir türü küçümseyecek, ötekileştirecek, hayvan onuruna aykırı bir adlandırma yapılmamalı. ‘Süs hayvanı’, ‘başıboş hayvan’, ‘sahipsiz hayvan’ gibi kullanımlardan kaçınılmalı. Mevzuatta da tanımlanırken, “ev hayvanı’, ‘yaban hayvanı’ ve ‘şehir hayvanı’ kullanımları tercih edilmeli. Bunlara yönelik denetim, hizmet ve sorumluluk alanları ve mercileri de kanunda açıkça belirtilmeli.

Kimliklendirme: İnsan gözetiminde ya da serbest yaşayan tüm kedi, köpekler mikroçip takılarak kimliklendirilmeli. Tüm tek tırnaklı hayvanların kimliklendirilmesi için mevzuat değişimi yapılmalı.

Sağlık hizmeti: Serbest yaşayan hayvanların en büyük gereksinimi sağlık hizmeti. Belediyelere Veteriner Hizmetleri Müdürlüğü kurma zorunluluğu getirilmeli, yeterli veteriner hekim ve teknik personel istihdamı sağlanmalı.

Kısırlaştırma: Serbest yaşayan kedi ve köpeklerin popülasyonun kontrolünü sağlamak için kısırlaştırma seferberliği başlatılmalı. Buna uygun altyapıya sahip klinik ve merkezler oluşturulmalı; yeterli veteriner hekim ve yardımcı teknik personel istihdamı için bütçe sağlanmalı. Operasyon sonrası bakımları için barındırma alanları planlanmalı, hayvanların yakalanması için personele yönelik eğitim verilmeli ve donanım sağlanmalı. Mobil kısırlaştırma ünitesi kavramı ve mevzuatı kaldırılmalı.

Toplu yaşanan alanlar: Kat Mülkiyeti Kanunu’nda yapılacak revizyonla, yönetim planlarına evcil hayvan beslenmesine ilişkin kısıtların konulması engellenmeli, kamu lojmanlarında hayvan barındırma ve besleme yasağı kaldırılmalı.

Bütçe: Hayvan Hakları Fonu oluşturulmalı, toplanan meblağ, sürecin yönetiminde kullanılmalı.

Hayvan Hakları Polisi: Hayvanlara yönelik suçlara müdahale etmek, korunmasına ilişkin diğer faaliyetleri yerine getirmek üzere, yetkileri belirlenmiş, eğitim almış polis ve jandarma ile belediyelerin zabıta birimlerinde ‘hayvan hakları kolluğu’ kurulmalı.

Yerel yönetim: Serbest yaşayan hayvanlara ilişkin yükümlülüklerini yerine getirmeyen yerel yönetimlere yaptırım uygulanmalı. 5393 sayılı Belediye Kanunu’ndaki ilgili maddeler revize edilmeli.

Barınak/Bakımevi: Barınak adıyla bilinen geçici bakımevi kavramı, hayvanların nitelikli sağlık hizmeti alabileceği bir işleyiş kurgusuyla oluşturulmalı. Bakımevi bünyesinde yer alacak kliniklerin teknik koşulları Bakanlıkça belirlenmeli, mevzuatı hazırlanmalı. Geçici bakımevleri;

  • Geçici süreli barınak
  • Düşkün hayvanlar birimi
  • Klinik/kısırlaştırma birimi
  • Karantina birimi ve
  • Sahiplendirme biriminden oluşmalı.

Buralarda çalışan personelin sayısı artırılmalı, nitelikli hizmet içi eğitimden geçirilmeli.

Hayvan satışı: Petshoplarda hayvan satışı, süreç içinde sonlandırılmalı. Hayvan ticareti düzenlenmeli, kaçakçılık engellenmeli, kimliklendirme süreci başlatılmalı.

Tehlikeli ırk: Hangi köpeklerin ‘tehlikeli ırk’ kapsamında değerlendirileceği bilimsel veriler doğrultusunda belirlenmeli; liste her yıl revize edilmeli. Kısırlaştırma zorunluluğu getirilmeli ve bu hayvanların şahısların elinde üretimi yasaklanmalı. Bu hayvanların sorumluluğu sahiplerine yüklenmeli, gerekli durumlarda cezai yaptırım, doğrudan köpek sahiplerine uygulanmalı.

Belediye bakım evlerinde tecrit edilen ‘tehlikeli ırk’ kapsamındaki köpekler, muayene ve belirlenecek prosedürler sonrasında sahiplerine iade edilmeli ya da sahiplendirilmeli.

Agresyon gösteren ve sağaltılması mümkün olmayan hayvanlar için bu amaca hizmet eden rehabilitasyon merkezleri kurulmalı.

İl Hayvan Koruma Kurulu: İl hayvanları Koruma Kurullarının adı “İl hayvan Koruma Kurulu’ olarak değiştirilmeli, buralarda barolar da temsil edilmeli. Sürecin yönetimi için bakanlık bünyesinde, üniversiteler ve STK’lerin de temsil edileceği Merkez Hayvan Hakları Kurulu oluşturulmalı.

Beslenme odakları: Serbest yaşayan hayvanlar için yerel yönetimler ve hayvan severlerin işbirliğiyle beslenme odakları belirlenmeli, standartları konulmalı ve kameralar ile sürekli kayıt altına alınmalı.

Ekolojik geçit: Yalnız şehirler arası yollarda değil, şehir içinde de ekolojik geçit planlanmalı. Menfez, tüp, tünel ve benzeri ekolojik geçitler şehir içine de yayılmalı.

Kürk: Hayvanların kürkü için yetiştirilmesini düzenleyen bir mevzuat Türkiye’de yok ancak Tarım ve Orman Bakanlığı’nın sitesinde kürkü için yetiştirilen çinçilaların nasıl öldürüleceği bile tanımlanıyor. Kürkü için hayvan yetiştirilmesine derhal son verilmeli. Tür ayırt etmeksizin kürk ithalatı bir an önce yasaklanmalı…

Hayvan dövüşü: ‘Geleneksel’ olsa dahi, hayvanların dövüştürülmesi, eziyettir, yasaklanmalı.

Hayvanat Bahçesi: Yenileri açılmamalı, mevcutlarda kafes tipi barınma derhal sonlandırılmalı, ‘butik tarzda’ hayvanat bahçeleri kapatılmalı, restoranlar ‘hayvanat bahçesi’ manzaralı olmamalı. Şehir merkezlerinde ve/veya AVM’lerde hayvanların sergilenmesine son verilmeli, hayvanat bahçelerinde, hayvanlara gösteri yaptırılması, fotoğraf, illüzyon etkinlikleri gibi eylemler yasaklanmalı.

Sirk: Hayvanlı kara sirkleri kurulmasına ve ülkeye girişine hiç bir koşulda izin verilmemeli.

Yunus Parkları: Hali hazırda açık olanlar bir mevzuata dayanmıyor. Buralarda kullanılan hayvanların kaynağı belirsiz. Hangi koşullarda tutuldukları, sağlık kontrollerinin yapılıp yapılmadığı, eziyet görüp görmedikleri vs. denetlenmiyor. Kara sirklerinde olduğu gibi deniz memelerinin de gösterilerde kullanılması uygun değil. Mevcut tesisler, en geç iki yıl içinde sonlandırılmalı, burada bulunan hayvanlar için rehabilitasyon alanları oluşturulmalı. Yunusla terapinin yararlılığı bilimsel olarak ortaya konulamadığı için, bu gösteri ve terapi merkezlerinin açılması yasaklanmalı.

Faytonlar: Tüm yurtta bütünüyle kaldırılmalı. Düz ve kısa bir rotada, az sayıda faytonda sadece ağır yük atları kullanılmalı. Faytonlar ulaşım için kullanılmamalı.

Hayvan Deneyleri: Üniversitelerde hayvanların eğitim materyali olarak kullanımı sonlandırılmalı. Eğitim için canlı hayvan ve dokuya gereksinim duyulmayan alternatif model, yöntem ve laboratuvarların kurulması mevzuata bağlanmalı. Serbest yaşayan kedi ve köpeklerin deneysel çalışmalarda kullanılmasına hiçbir koşulda yer verilmemeli. Veteriner Fakültesi ya da ilgili fakülte ve bölümlerde eğitim gören öğrencilerin etik ya da dini nedenlerle bazı uygulamalardan çekilme hakkı tanınmalı.

Kategori: Hayvan Hakları

DoğaHayvan HaklarıManşet

Veganlardan Dünya Süt Zirvesi’ne protesto: Hayvan sütü hem insana hem çevreye zarar

İstanbul’daki Dünya Süt Zirvesi’ne karşı hayvan hakları savunucuları ve sağlık uzmanlarından yapılan açıklamada, hayvansal süt üretimine hem insan sağlığı hem de doğaya verdiği zarar yüzünden son verilmesi istendi.

İstanbul‘da dün başlayan Dünya Süt Zirvesi‘ne karşı hayvan hakları savunucuları ve vegan sağlık uzmanlarından açıklama geldi. 26 Eylül’e kadar devam edecek olan zirve, dünyanın her yerinden 2000’den fazla katılımcının yer aldığı küresel süt sanayiinin en büyük yıllık toplantısı.

Bağımsız Hayvan Hakları Topluluğu‘ndan yapılan açıklamada, zirve “Dünya Sömürü Zirvesi” olarak adlandırılarak, hayvansal sütün ardında büyük bir sömürü ve vahşet zincirinin olduğunu belirtildi.  Hayvansal sütün insan sağlığına uygun olmadığını söyleyen vegan sağlık uzmanları ise, hayvanların sütünde bulunan hormonların ve maddelerin, insanlarda kanser, otizm, kalp damar hastalıkları, Parkinson hastalığı gibi birçok hastalıkla ilişkilendirildiğini vurguladı.

Açıklamada; şu ifadeler kullanıldı:

“İçinde yaşadığımız toplumlarda doğar doğmaz hepimize hayvansal sütün insan için yararlı olduğu benimsetilerek mutlaka içmemiz gerektiği fikri aşılanıyor. Kendisi ak görünen bu sütün anamızın sütü gibi masum olmadığını anlamamamız için her türlü önlem alınıyor. Reklamlarda yeşil çimler üzerinde gezen ineklerin sütünü isteyerek bize verdiği söylenirken, gerçekte hiç de öyle değil.

Süt sektöründe anne hayvanlar, doğurduklarında ya hemen ya da çok kısa bir süre sonra yavrularından zorla ayrılır. Sütüne el konulan anne, büyük bir acıyla günlerce yavrusu için çığlık atarken; yavrusu bir eşya gibi tek başına ayrı bir yere konur.  Bu döngü, annenin bedeni iflas edinceye kadar sürdürülür ve sonunda anne de yavrusu da eti için kesilerek öldürülür. Sonunda herkesin canının alındığı süt sektörü, et sektörü ile el eledir.

Yapay dölleme adı ile TECAVÜZ, anne ile yavruyu ZORLA AYIRMA, süte el koymak için MAKİNE MUAMELESİ YAPIP SÖMÜRME ve tabii KÖLELEŞTİRME… Hayvansal ürün tüketiyorsanız, bunları desteklemiş oluyorsunuz.”

İneklerin daha fazla süt versin diye GDO’lu yemlerle beslendiği ve genetikleriyle oynandığı belirtilen açıklamada, süt sektörünün doğaya etkileri de şöyle anlatıldı:  “Tüm dünyada sütü için yetiştirilen inek sayısı yaklaşık 270 milyondur. Bu inekler, kendi istekleri dışında ortalama 600 milyon ton süt üretmeye zorlanıyor. Sütü için beslenen hayvanların atmosfere yaydığı sera gazı, bugün dünyanın en büyük çevre sorunlarından biridir. Bir süt ineği günde 150 litre su içebilir. Her inek günde 37 kilo atık oluşturur. Oxford Üniversitesi’nin yaptığı bir araştırmaya göre, hayvansal süt üretimi bitkisel süt seçeneklerinin 3 katı kadar sera gazı salımına neden olur.

Bununla birlikte, süt sektörünün çevre üzerinde su kirliliği ve kıtlığı, atık fazlalığı, hava kirliliği, topraksızlaşma gibi pek çok olumsuz etkisi vardır. Bütün bu bilimsel veriler göz önünde bulundurulduğunda, hayvansal sütün sürdürülebilir olmadığı açıktır.”

Hayvansal süt, insan için uygun değil 

Hayvansal sütün insan sağlığına etkileri konusunda vegan sağlık uzmanlarından Dr.  Murat Kınıkoğlu, Doç. Dr. Yusuf Bayrak, Dr. Suat Erus, Dr. Oğuzcan Kınıkoğlu‘nun görüşleri şöyle:

  1. Süt, her memelide olduğu gibi inek ve keçilerde de yavrusu büyüsün diye salgıladığı bir sıvı olduğundan yavrunun hızlıca büyümesi için gerekli büyüme hormonlarını ve büyüme faktörlerini içerir. Büyüme hormonları, o kadar hızlı büyümeniz gerekmediği zamanlarda, yani sütten kesildiğiniz yaştan ölene kadar, kanserli dokularda büyümeye yardımcı olur. Ayrıca çocuklarda ergenliğe erken girmeye sebep olabilirler.

  2. Süt, her zaman lohusa ve hamile ineklerden geldiği için, tüketilen tüm hayvansal süt ve süt ürünleri ineğin östrojenini de içerir. Bilimsel çalışmalarda ticari süt ürünü tüketenlerin kanında inek östrojenine rastlanmıştır. Uzun vadeli östrojen maruziyeti Dünya Sağlık Örgütü tarafından “Grup 1 Kanser Yapıcı Maddeler” listesinde yer almaktadır.

  3. Her memelinin, hayatının ilk dönemlerinde anneye bağımlı olsun ve sütü zamansız bırakmasın diye annesinden emdiği sütün içindeki kazein, vücutta kazomorfine dönüşür. Bu hem yavruyu sakinleştirir hem de bağımlılığı artırır. Fakat inek sütüyle aldığımız inek kazomorfininin çocuklarda nöromotor gelişimi yavaşlattığı gösterilmiş böylelike otizmde rol oyanayabileceği düşünülmektedir.

  4. Hayvansal süt ve süt ürünleri; doymuş yağ, kolesterol ve trans yağ içerirler. Tüm bu yağlar vücutta inflamasyonu artırarak damar sertliğine neden olurlar. Trans yağ; ister hayvansal kaynaklı, ister bitkisel margarin kaynaklı, ister balık yağı kaynaklı olsun kalp ve damar hastalıklarıyla ilişkilidir.

  5. Hayvansal süt ve süt ürünleri sağlık için olmazsa olmaz besin öğelerinden biri olan “lif”i hiç içermezler. Ayrıca antioksidan özelliğe sahip fitokimyasalları hiç içermedikleri gibi, asidik yapılarıyla tüm vücutta hücrelerin çalışmasını zorlaştırır.

  6. Hayvansal süt kalsiyum içerdiği için kemik sağlığı açısından önemli olduğu çıkarımı yapılmıştır fakat yapılan uzun vadeli ve geniş kapsamlı bir çok çalışmada bu bilgi doğrulanamamıştır.

  7. Hayvansal süt ve peynir tüketiminin erkeklerde Parkinson Hastalığı gelişme riskinin artabileceğini söyleyen bilimsel çalışmalar mevcuttur.

  8. Hayvansal süt ve süt ürünleri tüketiminin kanserden kloruyucu olduğu söylenir, oysa prostat kanseri ihtimalini artırabileceğini destekleyen çalışmalar vardır.

Kategori: Doğa

Hayvan HaklarıManşetUncategorized

Hayvan hakları savunucularına polis müdahalesi

Hayvan hakları savunucularının Ulus’ta mitingi polis tarafından engellenmek istendi. Polis amirinin ‘süpürün bunları’ talimatı tepkilere neden olurken, mitingde Hayvan Hakları Kanunu’ndaki eksikliklerin giderilmesi istendi

Hayvan hakları savunucuları, Ankara’daki köpek katliamını protesto etmek amacıyla bugün saat 13.00’da Ankara Ulus’taki Atatürk Heykeli önünde biraraya geldi. ‘Sokakta katliam var’ sloganıyla yapılan mitingde, Hayvan Hakları Kanunu’ndaki eksikliklerin giderilmesi ve hayvana yönelik şiddetin son bulması talep edildi.

Hayvanların Yaşam Hakları Konfederasyonu Örgütlenmeden Sorumlu Başkan Yardımcısı Haydar Özkan, kapalı kapılar ardında, kamuoyundan gizli hazırlanan yasa tasarısının, sokaklardaki hayvanları katliamcı belediyelere teslim ettiğini söyledi. Tasarıda, kısırlaştırma yapmayan ve kanunu uygulamayan belediyelere idari bir yaptırım olmadığını vurgulayan Özkan, bu durumun hayvanların toplanarak yok edilmesine yol açtığını ifade etti.

Özkan, tasarıyla birlikte, nüfusu 100 binden az olan şehirlere kısırlaştırma ve bakımevi kurma zorunluluğunun da ortadan kalkacağını belirttti; “Hayvan artışının yüksek olduğu kırsaldaki ilçe ve beldelerde kısırlaştırma üniteleri kurulmalı. Ehil veterinerlerce yapılacak kısırlaştırmalarla sahipsiz hayvan sayısı kontrol altına alınabilir” dedi.

‘Göstermelik pet shop maddesi’

Yasa tasarısında yer alan ve pet shoplarda kedi-köpek satışını yasaklayan maddenin de göstermelik olduğunu belirten Özkan, çok kötü koşullarda ve ruhsatsız çalışan üretim çiftliklerine dair hiçbir düzenlemeye de yer verilmediğine dikkat çekti. Her türlü üretim, satış ve dövüş ilanının internet ortamında rahatça yer bulabildiğini ifade eden Özkan, bu konuyla ilgili de bir düzenleme yapılması gerektiğini ifade etti.

Mitingin sonlarında bir polis amirinin ‘süpürün’ talimatına, aktivistler tepki gösterdi. Eylemciler, “Toz muyuz biz de süpürüyorsunuz! Kir miyiz? Süpürmeyin!” derken, polisin kalkanlar ve arbedeyle miting alanındakileri dağıtması öfke uyandırdı.

Kategori: Hayvan Hakları