Hafta SonuHaftasonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

COP25 öncesi WMO İklimin Durumu Raporu

1992 yılında imzalanan Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi’ne taraf olan tüm ülkeler (bu, aslında dünyadaki tüm ülkeler anlamına geliyor) her senenin sonunda bir Taraflar Konferansı’nda (COP) bir araya gelirler. Bu sene COP25, Şili’de yapılacaktı ama oradaki ortamın izin vermemesi nedeniyle Madrid’e alındı. Genelde dünyada iklimle ilgilenen kuruluşlar ses getirmesini istedikleri raporları COP öncesinde basına açıklarlar.

İklim konusunda her sene yayınlanan en önemli rapor Dünya Meteoroloji Örgütü’nün (WMO) İklimin Durumu raporudur. Ancak bu rapor tüm senenin verilerini içerdiğinden bir sonraki senenin Mart ayında yayınlanır. Gene de sene bitmeden WMO 2019 yılı için bir ön rapor yayınladı. Bilim insanları her ne kadar temkinli konuşsalar da bu rapor önemli bulgular içeriyor.

Hani Paris Anlaşması küresel ısınmanın 1.5 derece ile sınırlandırılması gerektiğini söylüyordu ya, 2019 yılında ısınma, Sanayi Devrimi öncesine göre 1.1 dereceyi geçmiş durumda. Atmosfere şimdiye kadar saldığımız sera gazları daha da ısınmamıza neden olacağından, kömür, petrol ve doğal gaz yakmayı bugün bıraksak bile ısınmanın 1.5 dereceyi bulması ihtimali yüksek artık. O nedenle “11 senemiz kaldı”, “7 senemiz kaldı” türü laflar söylemeyi bırakıp işimize bakmalıyız çünkü aslında vaktimiz kalmadı. İklim için harekete geçmeye ihtiyacımız var, hem de şimdi.

‘En sıcak’ rekorları

2019 insanlığın tarihte yaşadığı en sıcak ikinci sene olacak (eğer Aralık ayı epey soğuk geçmezse). Kasım 2019 ülkemizde yaşadığımız en sıcak Kasım ayı oldu, Aralık ayının başı da aşırı soğuk değil. 2015-2019 arasındaki 5 yıl tarihte yaşadığımız en sıcak 5 yıl, 2010-2019 arası da tarihte yaşadığımız en sıcak 10 yıl oldu.

Rapor her ne kadar karbondioksit, metan ve diazot monoksit (en önemli üç sera gazı) seviyelerinin rekor düzeyde olduğunu söylese de bu ciddi bir anlam taşımıyor çünkü bu üç gazın da atmosferdeki oranları her geçen sene duraklamadan yükseliyor. 2017 yılı da bir rekordu, 2018 de, 2019 da, hatta 2020 yılının da bir rekor olacağını şimdiden söyleyebiliriz. O nedenle basında gördüğünüz “bu sene karbondioksidin atmosferdeki oranı rekor seviyeye ulaştı” laflarına pek kulak asmayın. Eğer bir sene karbondioksit oranı bir önceki seneden daha düşük olursa o gerçekten haber olur, çünkü böyle bir duruma en azından 61 senedir rastlamadık.

Okyanuslar dünya sisteminde üretilen fazla ısının %90’ını emiyor. Okyanuslar bu ısıyı emmiyor olsaydı atmosfer çok daha fazla ısınırdı. Ama buna karşılık okyanuslar da her geçen sene biraz daha ısınıyor. Karadeniz kıyılarımızın normalde sıcak olması bu seneki hamsi miktarını da oldukça azalttı çünkü hamsi soğuk suyu sever. Denizlerin sıcaklığı böyle ısınmaya devam ederse bir zaman sonra hiç hamsi göremeyebiliriz.

Okyanuslar aynı zamanda atmosferdeki fazla karbondioksidin de önemli bir kısmını emiyor. Bundan dolayı da okyanusun yüzey sularında karbonik asit oluşuyor, oluşan karbonik asit de deniz suyunun asitlenmesine neden oluyor. Denizlerin asitlenmesi de denizde yaşayan ve balıkların ana besini olan planktonların kabuklarını eriterek nesillerinin tükenmesine yol açıyor. Bu yıl denizlerdeki asitlenme Sanayi Devrimi öncesine göre %26 artmış.

Bu senenin ilk yarısında 10 milyon insan iklim krizi nedeniyle göç etmek zorunda kalmış. Mozambik’teki Idai siklonu, Hindistan’daki Fani siklonu, Karayiplerdeki Dorian kasırgası ile İran, Filipinler ve Etiyopya’daki seller bu göçlerin başlıca nedenleri olmuş. Senenin sonunda göç eden insan sayısının 22 milyonu aşması bekleniyor.

2019 yılında bir yandan Alaska ve Sibirya, diğer yandan da Avustralya orman yangınları ile boğuşmak zorunda kaldı. Güney yarım kürenin yazı daha başlamamış olmasına rağmen Avustralya ve özellikle Sidney çevresi şimdiden önemli yangınlarla boğuşuyor. Orman yangınları nedeniyle Sidney çevresinde neredeyse göz gözü görmez durumda ve  hava kirliliği yer yer çok yüksek seviyelere ulaştı.

İklim değişikliğinin bizleri en fazla etkileyen ve etkileyecek tarafı yağış rejimindeki değişikliklerdir. Gökten düşen su miktarı azalmıyor, hatta hafifçe artıyor bile olabilir. Ancak bu yağışın düştüğü yerler ve zaman değişiyor. Bize gerekli ve istediğimiz zamanda, istediğimiz kadar değil istemediğimiz zaman ve yerde yağıyor. Bu nedenle de dünyanın çeşitli yerlerinde aynı anda hem kuraklık hem de seller görülebiliyor. Bunun sonucu olarak da tüm dünyadaki gıda güvenliği her geçen sene biraz daha tehlikeye giriyor. Artan nüfusla azalan gıda güvenliği birleştiğinde ise her an patlamaya hazır bir bomba haline geliyor yaşadığımız gezegenin çoğu noktası. Bunu önlemenin tek yolu ise olabildiğince kısa sürede iklim krizini durduracak önlemleri almaktan geçiyor.

Kategori: Hafta Sonu

İklim KriziManşet

Atmosferde karbondioksit yoğunluğunda rekor artış!

Dünya’nın atmosferindeki karbondioksit oranının 2016 itibarıyla rekor düzeye yükseldiği açıklandı.

Dünya Meteoroloji Örgütü (WMO) bilim insanları, hem insan aktivitesinin hem de El Nino olarak adlandırılan iklim döngülerinin karbondioksit oranını 800.000 yıldır görülmemiş düzeylere yükselttiğini belirtiyor.

Karbondioksit oranındaki hızlı artışın küresel ısınmayı önleme hedeflerine ulaşmayı da zorlaştırdığı ifade ediliyor.

51 ülkeden toplanan verilerle hazırlanan raporda, küresel ısınmaya yol açan karbondioksit, metan ve nitrik oksit salınımlarının hangi bölgelerde yoğunlaştığı da incelendi.

2016 yılında ortalama karbondioksit salınım yoğunluğu, bir milyon partikül içinde 403,3 seviyesine yükseldi. Bu oran 2015’te 400 seviyesindeydi.

WMO küresel atmosfer izleme programı başkanı Oksana Tarasova, bu artışın son 30 yılda gözlenen en büyük artış olduğunu vurguladı.

BBC’ye konuşan Tarasova, “Bir önceki büyük artış 1997 – 1998 dönemindeki El Nino dalgasında, 2.7 ppm seviyesiyle gözlenmişti. Bugün 3.3 ppm artıştan bahsediyoruz. Bu artış aynı zamanda son 10 yılın ortalamasından da yüzde 50 daha fazla” dedi.

 

(BBC Türkçe)

Kategori: İklim Krizi

İklim KriziManşet

Havadaki karbondioksit oranı ‘alarm veriyor’

Dünya Meteoroloji Örgütü (WMO), atmosferdeki karbondioksit yoğunluğunun 2015’te rekor düzeye ulaştığını rapor ederken, bu durumun iklim değişikliğini kuşaklar boyu sürecek kritik bir aşamaya taşıdığını duyurdu.

51

Karbondioksit salımının iklim değişikliğine etkilerinin inlecendiği WMO’nun raporuna göre, 2015 yılında atmosferdeki karbondioksit oranı milyonda 400 parçacığa ulaştı. 2014 yılına göre karbondioksit yoğunluğu milyonda 2.3 parçacık arttı. Yeni ölçüm, 1760-1820 arasındaki Sanayi Devrimi’nden bu yana ise karbondioksit yoğunluğunun yüzde 44 arttığını gösteriyor.

WMO Genel Sekreteri Petteri Taalas, Cenevre’de düzenlediği basın toplantısında bunun ‘kötü haber olduğunu’ vurgulayıp, “Karbondioksit yoğunluğunun kritik sınırı kaydedildi. Sanırım bu, yarımkürelerden ve mevsimlerden bağımsız, kalıcı bir durum” diye konuştu.

Hawaii’deki Mauna Loa gözlemevinde ilk ölçümlerin 1958 yılında yapıldığını anımsatan Taalas, “2016 yılının tamamında da karbondioksit yoğunluğu milyonda 400 parçacığın üzerinde seyredebilir. Kuşaklar boyu bu seviyenin altına düşmeyebilir” tahmininde bulundu.

Atmosferdeki karbondioksit yoğunluğu

52

WMO Genel Sekreteri, “Bazı bilimsel çalışmalar Sanayi Devrimi öncesi seviyelerin altına inmek için binlerce yıl gerekebileceğini öngörüyor. Bu yüzden çok acil karbondioksit emisyonunu düşürmemiz gerekiyor” çağrısı yaptı.

WMO’nun atmosferle ilgili araştırmalarını yapan ekibin başında yer alan Oksana Tarasova ise, fosil yakıtlarının kulllanılmaya devam etmesi halinde karbondioksit yoğunluğunun artmaya devam edeceği uyarısını yaptı.

 

(BBC Türkçe)

Kategori: İklim Krizi

İklim KriziManşet

Dünya Meteoroloji Örgütü: İklim değişikliğinin önüne geçmek için vakit dar

Dünya Meteorojoji Örgütü Genel Sekreteri Michel Jarraud

Dünya Meteoroloji Örgütü, iklim değişikliği ile mücadelede vaktimizin daraldığını açıkladı.

19 iklimYıllık raporunda atmosferdeki karbondioksit oranlarının, sanayileşme öncesi seviyenin %40 üstüne çıktığını açıklayan BM kurumu, son 30 senenin en büyük sera gazı artışınu 2012-2013 yıllarında gördüğümüzü belirterek sadece karbondioksit oranı değil, karbondioksit salma hızımızın da arttığını kaydetti.

Açıklama, dünyanın sadece ısınmakta olmadığını, ayni zamanda ısınmanın oranının gittikçe arttığını vurguladı.

Dünya Meteoroloji Örgütü, iklim değişikliğinin insan faaliyetlerinin sera gazları salmasından dolayı olduğunun bilimsel bir gerçek olduğunu, ayrıca tesirinin arasında daha güçlü hava olayları olduğunu tekrarladı. Örgüt adına konuşan genel sekreteri Michel Jarraud, bu durumun küresel bir iklim anlaşması gereğini vurgulamakta olduğunu söylüyor.

(Ajanslar, Yeşil Gazete)

Kategori: İklim Krizi

Yazarlar

IPCC en son raporunu 27 Eylül’de açıklayacak

Uluslararası alanda iklim değişikliğinin varlığının kabul görmeye başlamasıyla karar verme mekanizmalarına, doğru ve gerekli bilimsel verileri sağlamak üzere 1988 yılında Birleşmiş Milletler’in iki alt kuruluşu olan Dünya Meteoroloji Örgütü (WMO) ve Birleşmiş Milletler Çevre Programı (UNEP) birlikte Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli’ni (IPCC) kurdular. IPCC’nin temel görevi, iklim değişikliği alanında var olan tüm bilimsel çalışmaları inceleyerek bunları güvenilir bir biçimde insanlığın hizmetine sunmak olarak belirlendi.

IPCC kuruluşundan bu yana yaklaşık 6-7 senelik aralıklarla iklim değişikliğinin geldiği durumu ve gelecekte beklenen değişiklikleri açıklayan raporlar hazırlayarak yayınladı. Bu raporlardan ilki 1990 (FAR), ikincisi 1996 (SAR), üçüncüsü 2001 (TAR)ve dördüncüsü de 2007 (AR4) yılında yayınlandı. Beşinci raporun (AR5) yayınlanmasına da 27 Eylül’de başlanacak.

Başlanacak dememizin de temel bir sebebi var. IPCC’nin altında üç çalışma grubu bulunuyor. Birinci çalışma grubu (WG1) iklim değişikliğinin bilimsel temellerini ve gelecekle ilgili modelleri inceleyerek bunu raporuna yansıtıyor. İkinci çalışma grubu (WG2) sosyo-ekonomik ve doğal sistemlerin iklim değişikliğinden nasıl etkileneceklerini, bunun sonuçlarını ve bu sonuçların kötü etkilerinin giderilmesi için neler yapılması gerektiğini tartışıyor. Üçüncü çalışma grubu (WG3) ise sera gazı salımlarının azaltılması için mümkün olan yolları ve diğer yöntemleri görüşerek raporlar yazıyor.

Stockholm’de yapılacak toplantının sonunda 27 Eylül tarihinde açıklanacak rapor ilk çalışma grubunun raporu olacak. İkinci çalışma grubu raporunun 2014 Mart ayı ortasında, üçüncü çalışma grubu raporu da 2014 Nisan ayı başında yayınlanacak. Tüm bu raporların bir sentezi de 2014 Ekim ayında açıklanacak. Bu raporların tümü büyük önem taşısa da birinci çalışma grubunun raporu, iklim değişikliğinin nedenleri ve gelecekte bizi bekleyen değişiklikler üzerine en son bilimsel bulgulara dayanarak değerlendirmelerde bulunduğundan tüm raporların en önemlisi sayılıyor. Bu öneminden dolayı da raporlar içinde en fazla tartışma yaratanı da bu rapor.

Bu rapor taslaklarının tümüne hazırlık aşamasındayken dünyadaki tüm iklim bilimcilerin her an ulaşmaları mümkün. Bunun temel sebebi bu raporun iklim alanında bilimsel çalışma yapanların tümünün katkılarıyla oluşturulması; bu nedenle de gizli bir rapor değil. Ancak; raporun tamamı son halini alıp tüm IPCC WG1 üyeleri tarafından kabul edilmeden yayınlanması istenmiyor.

Tüm bu yoğun çabanın içerisinde birinci çalışma grubu raporu 12 Aralık 2012’de stopgreensuicide.com web sitesine sızdırıldı. Bu raporu elde edebilmek için IPCC web sitesine raporu yorumlayacaklardan biri olarak kaydolup raporu yayınlamamaya söz vermek yeterli. Mesela, bizim iklim değişikliği ile ilgili bir çalışmamız da bu raporun yazımında kullanılan makalelerden biri olduğu için raporun bizimle ilgili olan kısmına uzun süredir erişimimiz vardı. Ancak; raporu basına sızdıran Alec Rawls, yayınlandığı siteden de anlaşılabileceği gibi, iklim değişikliği veya çevre koruma ile ilgili bir önlem almanın intihar olduğunu düşünen bir yapıda olduğundan raporun sızdırılmasının arkasındaki sebepler de kolayca anlaşılabilir.

Bu rapor gelecek aylarda gündemimizi önemli ölçüde işgal edeceği için raporun kullandığı terminoloji konusunda küçük bir bilgi vermekte fayda var. Bilim insanlarının kendi aralarında kullandıkları dille bulgularını basına açıkladıkları dil arasında ciddi anlamda farklar vardır. Bu raporun ana işlevi; bu farkları gidererek bilim insanlarının da basının da aynı şekilde algılayacağı bir dil oluşturabilmektir. Bu amaçla rapor vardığı sonuçların kesinliğini özel kelimeler kullanarak belirler ve bu özel kelimeleri de ayrıca tanımlar. Mesela raporda

Neredeyse kesin En az %99 ihtimalle doğru

Çok çok mümkün En az %95 ihtimalle doğru

Çok mümkün En az %90 ihtimalle doğru

Muhtemel En az %66 ihtimalle doğru

Yanlıştansa doğrudur En az %50 ihtimalle doğru anlamına geliyor.

Bu tanımlar çerçevesinde IPCC iklim değişikliğinin insan kaynaklı olduğuna, yani bizim yaktığımız kömür, petrol ve doğal gazın atmosferin ısınmasına neden olduğuna 1996 raporunda “Yanlıştansa doğrudur”, 2001 raporunda “Muhtemel”, 2007 raporunda “Çok mümkün” derken 27 Eylül’de yayınlanacak rapor bu konudaki yargıyı “Çok çok mümkün” şeklinde ilerletiyor. Bunun anlamı da şu, 1996 yılındaki iklim bilimi, insan kaynaklı iklim değişikliği ile doğal kaynaklardan gelebilecek iklim değişikliğinin ayrımı konusunda neredeyse kararsızken; bugün bilim, iklim değişikliğinin neredeyse sadece insan kaynaklı olduğu görüşünde birleşiyor. Ülkemizde de hala inanmayanlar bulunabilir, onun için açıkça, tekrar yazmakta fayda görüyorum: Geçtiğimiz her yıl dünyanın iklimi biraz daha değişiyor ve dünya biraz daha ısınıyor. Bu ısınma ileride yaşamımızı ciddi anlamda zorlaştıracak boyuta gelecektir ve tüm bunların sebebi bizim yaktığımız kömür, petrol ve doğal gazdır.

 

Prof. Dr. Levent Kurnaz

Boğaziçi Üniversitesi
İklim Değişikliği Çalışma Grubu

Kategori: Yazarlar

İklim Krizi

Küresel ısınmanın sebebi güneş değil! – Belkıs Gökbulut

Küresel sıcaklığın sürekli artışı tüm dünyayı endişelendirirken, bilimsel verilerle gidişatı incelemek, gelecekte bizleri hangi tehlikelerin beklediğini belirlemek ve hükümetlere bu bağlamda öneriler sunmak adına Birleşmiş Milletler’e bağlı iki kuruluş, Dünya Meteoroloji Örgütü (WMO) ve Birleşmiş Milletler Çevre Programı (UNEP) 1988′de birlikte İklim Değişikliği Hükümetlerarası Paneli’ni (IPCC) kurdular.

Dünyadaki bilim insanlarının küresel ısınma ile ilgili ortak görüşü IPCC’nin 2007’de yayınlanan raporunda şu cümle ile açıkça ifade edildi: “Günümüzde yaşanmakta olan küresel iklim değişikliğinin sebebi çok yüksek ihtimalle insanların çeşitli işlemler sonucu çevreye yaydıkları sera gazlarıdır.”

Tarih boyunca yaşanmış iklim değişiklikleri tamamen doğal kaynaklıydı. Güneş aktiviteleri ile birlikte güneşin yaydığı enerjideki değişim, atmosferdeki gazların bileşimleri, kara, yanardağ patlamalarının yaydığı tozlar ve okyanuslardaki faaliyetler tamamıyla bir denge içindeydi. Bu denge içinde buzul çağları ve daha sıcak periyotlar yaşandı. Fakat insanoğlunun özellikle 1800’lü yıllardan sonra petrol, kömür gibi fosil yakıtları kullanmasıyla atmosferdeki karbondioksit oranı son 800.000 yıldaki en yüksek seviyeye ulaştı. Küresel ısınmada birincil etken olan karbondioksit; yeryüzünden yayılan ısının uzaya kaçmasını engelleyerek son yüz yılda 0,7 C° sıcaklık artışını da beraberinde getirdi.  Peki, tüm bu bilimsel gerçeklere rağmen küresel ısınmaya güneş aktivitelerinin neden olduğunu söyleyenlerin dayanağı ne?

Geçmişte yaşanan iklim değişikliklerinin oluşumundaki önemli faktörlerden biri güneş aktivitelerindeki değişimdi. Güneşin manyetik alanındaki değişimler güneş lekelerinin artması ya da azalmasına neden olur, bu da güneşin yaydığı enerji miktarını değiştirir. Güneş lekelerinin azaldığı dönemlerde dünya genellikle buzul çağlarına girmiş, arttığı dönemlerde ise daha sıcak periyotlar yaşamıştır. Fakat bu olgu günümüzdeki ısınmayı açıklamaya yetmiyor. Son otuz senedir dünyaya ulaşan enerji miktarı uydular aracılığıyla ölçülüyor. Bu ölçümler bize güneşten gelen enerjinin azaldığını, buna karşılık dünyanın ısınmaya devam ettiğini çünkü daha az enerji almasına rağmen atmosferdeki sera gazlarının artması nedeniyle ısının dünyada daha çok hapsolduğunu gösteriyor.

Şimdi size incelemenizi istediğim bir grafik sunuyorum. Bu grafikte, bilimsel verilerle gezegenimizdeki küresel sıcaklığın, atmosferdeki karbondioksit miktarının ve güneş lekelerinin yıllara göre değişimleri karşılaştırılıyor.

Grafikte görüldüğü gibi belli bir tarihe kadar sıcaklık ve güneş lekeleri birbiriyle ilişkili gibi ancak, 1960’lı yıllardan sonra bu ilişkiyi görememeye başlıyoruz. Özellikle 1980 yılından itibaren mavi renkte olan sera gazlarındaki artışın çok baskın olduğunu, bu nedenle güneş lekelerinde azalma olmasına rağmen sıcaklığın artmaya devam ettiğini açıkça görebiliyoruz.

Yukarıdakilere ek olarak, atmosfere her gün milyarlarca ton karbondioksit saldığımızı ve güneş aktivitelerinin normal döngüsü içinde yeniden artmaya başlayacağını göz önünde bulundurduğumuzda bu artışın katlanarak devam edeceğini unutmamamız gerekir.

Bilimin açıkça kabul ettiği gerçeğe rağmen, kişisel çıkarlarını insanlığın varlığından üstün tutanlar rahatını bozmamak adına küresel ısınma ve ardından gelen felaketlerin nedenini güneşe bağlamaktan hiç çekinmiyor. Bu ve benzeri argümanlarla suçu doğaya atan insanoğlu elini taşın altına koymaktan kaçıyor. Hükümetler de siyasi menfaatlerini üstün görerek küresel ısınma gerçeğini arka plana atıyor ve sera gazı salımını azaltmaktan, enerji verimliliği politikaları uygulamaktan uzak duruyor. Fakat bilim, insanlığın şu gerçekle yüzleşmediği takdirde kendi sonunu hazırladığını gözler önüne seriyor; küresel ısınmanın sebebi biziz!

 

Belkıs Gökbulut

Boğaziçi Üniversitesi
İklim Değişikliği Çalışma Grubu

Kategori: İklim Krizi