Köşe Yazıları

Davalar, benzerlikler ve hukuksuzluk

Türkiye’de medyaya uzun süre konu olacak kadar geniş kesimleri ilgilendiren davalar artık başından sonuna bir olgu haline geldi. Belirli prosedürleri izliyor sanki bu davalar. Tüm davaları inceleyip, bakınca belirli benzerlikler kendisini gösteriyor.

Başlangıç olarak konu ilk önce ortaya atılıyor ve altı yavaş yavaş doldurulmaya başlanıyor. Bu noktada, daha ne oluyor, nedir acaba derken karşımıza büyük bir medya yönlendirmesi çıkıyor. “Bilgi”, “belge”, “delil” bombardımanı altında bir başlangıç yapılıyor. Bu başlangıcın etkisiyle de kamuoyu bu konuyu tartışmaya başlıyor, saflar, sonra çok değişecek de olsa, belirginleşiyor. Denklemin içine siyasetin girmesi de, doğruyu yanlışı bir tarafa itip, safları siyasi görüşe göre de şekillendirebiliyor. Ne olursa olsun burada yönlendirme başarılı oluyor.

Burada bir ayrıma girmek gerekli. Kamuoyu Türkiye’de çokça bir bütünmüş, her konuda fikrini belirtirmiş gibi algılanıyor ve kullanılıyor. Fakat bu doğru değil. Kamuoyunu aktif ve pasif olarak ayırmak gerekir. Pasif kamuoyu zaten destek ya da tepki konusunda pek kendini göstermiyor. Bu konular üzerine düşünüp tartışmak için ne zamanı, ne de isteği var. Pasif kamuoyuna karşı sayısı az ama sesi gür olan aktif kamuoyu ise destek ya da tepki konusunda kendisini gösteriyor. Tüm bu saflaşmalar, tartışmalar hep aktif kamuoyunda yaşanıyor, hedef ise pasif kamuoyunun etkilenmesi.

Bu paragraflık parantezden sonra adımlara devam edersem, ikinci adımı aktif kamuoyunun kendine gelişini oluşturuyor. “Biz heyecanlandık, saflaştık ama acaba durum böyle değil mi?” soruları gelmeye başlıyor. Ya o haber bültenlerinde söylenenler, tartışma programlarımda ve köşelerde durmadan aktarılanlar doğru değilse? Olan biten sorgulanmaya başlıyor, ilk rüzgar geçtikten sonra bakıldığında ortada olan yanlışlar daha rahat görülüyor.

Bu kendine geliş hemen üçüncü adımı getiriyor. Burada da hemen hemen her davada karşımıza çıkan benzer kişiler/kuruluşlar devreye giriyor. Temel tez şu: “Sulandırmak!” Hangi dava için, “X davası/soruşturması sulandırılıyor!” denmeye başlanırsa, bilin ki yönlendirme cephesinde işler iyi gitmiyor. Medya mensubu ya da doğrudan medya olan bu kişiler/kuruluşlar kamuoyunu yönlendirme görevini üstlenip ortaya çıkıyorlar. Öyle ki, aynı kişinin bir kanalda Ergenekon, bir kanalda Devrimci Karargah, başka bir kanalda şike ve en sonunda başka bir kanalda da KCK adına aynı görevi yaptığını zamanlar oluyor. Yöntem aynı, sahneye çıkış zamanı farklı olsa da, sahneye çıkış için geçmesini bekledikleri an aynı. Bu noktada başka bir teknik de davaları karıştır, kafaları karıştır tekniği. Örneğin siz şike konusunda kafanıza yatmayan bir fikri mi paylaştınız, hemen sizi alıp Ergenekon’a ya da başka davalara atıveriyorlar. Zaten bu kolay geçişlilik durumu ortada hukuk anlamında da neler olduğunu sorgulatmaya yetiyor ve artıyor bana kalırsa.

Bu adımda başka bir durum da yaşanıyor. Üzerinde gizlilik kararı olan iddianameler ortaya çıkıyor. Ya da iddianameden olduğu söylenen bilgiler ortaya saçılıyor. Sonra iddianameler ortaya çıktığında bu kişilerin/kuruluşların söylediklerinin yalan olduğu da ortaya çıkıyor ama geçmiş zaman kim hatırlayacak? Kamuoyu da zaten o dönemde o kişilerin/kuruluşların ağzına bakıyor. “İçerden” bilgi veriyorlar, daha ne olsun! “İçerden olma” birilerine “iliştirilmiş” olma sıfatları onları daha geniş kesimlere ulaştırıyor. Yönlendirme işlemi daha başarılı bir şekilde gerçekleştiriliyor böylece.

Fakat bu adım, doğal olarak karşı tepkiyi de getiriyor. Sürekli konuşan, her konuda konuşan ve kaynağı belirsiz bilgilerle yönlendirme yapan kişiler/kuruluşlar aynı zamanda hem birbirleriyle çelişen hem de gerçekle çelişen bilgiler de ortaya atıyorlar. Bu noktada önemli olan ikna etmek. Kim nasıl ikna olacaksa da ona göre konuşmak. Yine ilk başta inandırıcı gibi gelen, “Savcı bunu söyledi, avukatlar/sanıklar itiraf etti”ler kamuoyunda tartışıla tartışıla çürütülüyor. Ortada elle tutulur bir düzlem olmadığı için ise tartışma hiç bitmeden devam ediyor. Son günlerin büyük bir davasında iki hafta içerisinde davanın temelini oluşturmak için sürekli birileri itiraf etti örneğin. Sonra öğrendik ki, bir itiraf yok. Fakat büyük bir medya gücü ile her gece olmayan itiraflar etrafında konuşmak, ikna etmek açısından yetiyor ve hatta artıyor!

Sonra bir şekilde, bir zaman sonra iddianame ortaya çıkıyor. Bu artık adımların en sonuncusu. Bundan sonra adımlar ufak ufak da olsa kendini tekrarlıyor, döngüye giriyor. İddianamenin ortaya çıkması ile bir anda her şey ortaya çıkıyor. Didik didik ediliyor. Kamuoyunu yönlendirmekle görevli kişilerin söylediklerinin doğru olmadığı, kimi zaman ölümü gösterip sıtmaya razı etmeye çalıştıkları ya da kimi zaman olanların tamamen bir ilizyondan ibaret olduğu ortaya çıkıyor.

Örneğin daha Cuma günü tüm tutukluları serbest bırakılan Ankara Hopa Protestosu Davası’nı düşünün. Bir takım öğrenciler, arka arkaya yazılmış ve tek haline getirilmiş bir örgüte üye olmakla suçlandılar. Ya da şike soruşturmasına bakınca öyle ifadeler var ki, insan kendi yaşadığı hayatı, tribünden izlediği maçı sorguluyor. Söylenen gerçek mi diye ya da böyle bir örgüt hiç olmuş mu diye bakılmıyor bile. KCK Davası’nda Büşra Ersanlı’nın başına gelenleri, Ahmet Şık’ın, Nedim Şener’in başına gelenleri, Cihan Kırmızıgül’ün başına gelenleri bir düşünün. Büyük bir yönlendirme kampanyası, tartışmalar, iddianame, tartışmalar, tutarsızlıklar, tartışmalar ve yavaş işleyen adalet…

Sonuç aslında son kelimelerde. Yavaş işleyen adalet kısmında. İstatistik veriliyor. Türkiye’de davaların %50’den fazlası beraatla sonuçlanıyor diye. Hapishanelerde olanların da büyük bir bölümü daha yargılanıyor olduğuna göre, hapishanelerdekilerin büyükçe bir kısmı da aslında beraat edecekleri zamanı bekliyorlar. İlerde bu tip bir istatistiği de sanırım bu geniş kesimleri ilgilendiren davalar için yapmak gerek. Orada rakamların daha da yüksek çıkacağı bir gerçek. Fakat şimdilik sadece karşımızda kamuoyunu yönlendirmeye çalışan bir blok var. İliştirilmişiyle de, iliştirildikleri yerle de.

Yeşil Gazete yazıları ve diğer yazılar için: http://www.urbarli.net

Türkiye

İstanbul’da Devrimci Karargah operasyonu

Eski emniyet müdürü Hanefi Avcı‘nın da tutuklandığı Devrimci Karargah örgütüne yönelik operasyonda aralarında Aydınlık Gazetesi‘nin sahibi Mehmet Sabuncu‘nun da bulunduğu 13 kişi gözaltına alındı.

Terörle Mücadele Şube Müdürlüğü ekiplerince kentin çeşitli semtlerindeki birçok adrese Devrimci Karargah örgütüne yönelik operasyon düzenlendi.

Operasyonda ”örgüt üyesi oldukları, yardım ve yataklık ettikleri” iddialarıyla 13 kişi gözaltına alındı.

Polis, bu kişilerin üzerlerinde ve bulundukları adreslerde çok sayıda örgütsel doküman ile dijital malzemeler ele geçirdi.

Bu arada, Aydınlık gazetesinin sahibi ve Genel Müdürü Mehmet Sabuncu’nun Ataşehir’deki evinde de arama yapılıyor. Aramanın Ergenekon terör örgütüne yardım iddiasıyla yapıldığı sanılıyor.

Mehmet Sabuncu’nun yanı sıra bir emekli savcı ve bir emekli askerin de gözaltında olduğu belirtildi.

Kategori: Türkiye

Türkiye

SDP İstanbul İl Örgütü’nde arama

Devrimci Karargah Örgütü”ne yönelik yürütülen soruşturma kapsamında Sosyalist Demokrasi Partisi (SDP) İstanbul İl Örgütünde arama yapıldı. İstanbul Terörle Mücadele Şube Müdürlüğü ekipleri, ”provokatif eylem hazırlığı yapıldığı ve suç aleti bulundurulduğu” iddiasına ilişkin olarak Beyoğlu Taksim Caddesi Yoğurtçu Faik Sokak’taki SDP İstanbul İl Örgütünde arama yaptı. Yaklaşık 4 saat süren arama sonucunda bazı belge ve dokümanlara incelenmek üzere el konuldu.  Yetkililer, gözaltı işlemi yapılmadığını ve soruşturmanın devam ettiğini bildirdi.

(Ajanslar)

Kategori: Türkiye

Köşe Yazıları

Haftanın tortusu

* Murat Karayılan’ın yakalanma haberleri ve kadrolaşma. * Adile Naşit’ten tahrik olan TRT’ciler kim? * Dünya toplumsal adaletsizliğe karşı isyanda * Devrimci Karargah Davası’nda 8 tahliye, Hopa’da örgüt yok

* Murat Karayılan’ın yakalanma haberleri ve kadrolaşma: Bu haftasonunun en önemli konularından bir tanesi (belki de en önemlisi) Murat Karayılan’ın iki kere yakalan(ama)masıydı. Tamamen medya üzerinden dönen garip olaylar zincirini… Cumartesi günü TRT çıktı ve yakalandığını iddia etti Karayılan’ın. Hemen doğru olmadığı ortaya çıktı. Pazar günü şansını Anadolu Ajansı (AA) denedi. Bu sefer hemen yalan olduğu ortaya çıkmadı ama çok da sürmedi bu iddianın ortada dolanma süresi. Meğer AA, yakalanması gerekir cümlesini yakalandı anlamış! Elimizde de kanal kanal dolaşıp yorum yapanların çok mühim siyasi tahlilleri ile kadrolaşma denen şeyin zararlarına güzel bir örnek kaldı.

Farketmişsinizdir, son aylarda çokça bu tip skandal olmaya başladı. ÖSYM’nin yaptıkları hala ortaya çıkıyor. TRT’nin düştüğü durum ortada. Anadolu Ajansı’nın yaptığı hata ortada. AA’nın başına daha yeni bir kişi atanmıştı. Ogün Samast’ı suça itilen çocuk yapmak olmuştu o kişinin ilk işi de. (Gerçi Samast kimlerin onu suça ittiğini söylemeyecek kadar “oyun” arkadaşlarına bağlı çıktı!) Ajansın son skandalını da bu haftasonu izledik zaten. Kadrolaşma ve o kadroların yeteneğe ya da o işi yapabilme kapasitelerine göre değil de, bağlılıklarına göre seçilmesi durumu (liyakat değil sadakat) Türkiye’yi yavaş yavaş çürütecektir. Çürütüyor da. Çok yaşayacağız bu ve benzeri olayları.

Kadrolaşma ve sonrasına bir örnek daha işte bu haftadan: “TÜBİTAK, siber saldırılarla mücadele için tatbikat düzenledi. Savunma Sanayi Müsteşarlığı da ‘Gönüllüyüz. Bize saldırın’ dedi. Ancak tatbikat sonunda müsteşarlığın sistemleri çökünce TÜBİTAK’tan şu çözüm geldi: ‘Tam güvenlik için bilgisayarların fişini çekin’ “ İnanılmaz ama gerçek. Kadrolaşmanın çürüttüğü yapılarda daha bunlar olacaktır. Tam güvenlik için fişi çekme önerisi ise gerçekten “yeni Türkiye”’nin, yeni TÜBİTAK’ına çok uymuş. Daha iyi bir yöntem önerelim buradan TÜBİTAK’a: Bilgisayar kullanmayı tamamen bırakalım! Tüm unsurlarımızla tekrar kağıt kaleme geçirelim. Sıfır virus, sıfır siber saldırı! Umarım bu önerime de, matematik ile ilgili lise öğrencisi Barış Paksoy’a yaptıkları gibi “yaşın yetmez” diye yanıt vermezler. Çünkü yaşım bilgisayarsız dönemi hatırlamaya yetiyor!

* Adile Naşit’ten tahrik olan TRT’ciler kim? Bu haftanın utandıran haberlerinden biriydi bu. TRT, Tosun Paşa adlı filmi, 25 dakika kesti. Bu 25 dakikanın arasında da ünlü hamamda şarkı söyleyen kadınların sahnesi vardı. Adile Naşit’in şarkı söylediği sahne! Neden kesmiş olabilir TRT bu sahneyi? İnsanın ramazan ayı ile ilgili olmasını isteyeceği tutuyor. Çünkü, normalde de kesebilirler bu sahneyi! Hangimiz her filmi baştan sona biliyoruz ki neler gidiyor anlayalım? Türkiye’nin yaşadığı/Türkiye’ye dayatılan muhafazakarlık bu kadar iğrenç düzeye geldi mi artık? Peştemal içerisinde Adile Naşit’i görünce gülmek yerine, başka duygulara yönelenler mi var bu ülkede?

İşin başka bir kötü yanı var. Bu sansür dalgası sadece TRT’ye has değil. En özgürlükçü görüneninde de var bu davranış. Ve bu davranış yüzünden, elimizde orjinal bir şey kalmayacak. Yanlışlıkla atılacak mesela Tosun Paşa’nın orjinal hali. Bir dönem Türkiye’de çekilen ve hala herkesi güldüren filmlerden geriye muhafazakar bir makasın bıraktıkları kalacak. Sadece bu filmlerin orjinalini muhafaza etmek bile (çünkü bizde muhafazakarlar bir şeyi muhafaza edemezler!) Türkiye sinemasına önemli bir katkı olacaktır.

* Dünya toplumsal adaletsizliğe karşı isyanda: Geçen haftanın en sıcak ülkesi İngiltere’ydi. Londra’nın yoksulları, biraz kıpırdandılar ve ortalık karıştı. Politik bilinçle yapılmadığı için yağmaya dönük bir kıpırdanıştı bu ama gördük ki hiçbir şey o kadar da sarsılmaz değilmiş. Bu olaylara yönelik en güzel yorumu –sanırım- Dağhan Irak yaptı. “Yoksullar zenginlerin mallarına yönelirse yağma, zenginler yoksulların mallarına yönelirse kentsel dönüşüm olur” Gerçekten de böyle. İnsanların hıncı büyük, gitgide de büyüyor. Şili, İsrail, İspanya, Fransa, Yunanistan… Başka ülkeler de izleyecektir bu ülkeleri. Bu düzenin daha fazla böyle yürümeyeceğini düşünenler arttıkça, başka ülkelerde de olacaktır bu ayaklanmalar/isyanlar. İnsanlar politik bilinçle değil, ekonomik bilinçle yani yaşamak için, yani ölmemek için sokağa çıkıyorlar artık. Kim önlerinde durabilir? Kim onların elinden neyi alabilir?

* Devrimci Karargah Davası’nda 8 tahliye, Hopa’da örgüt yok: Daha önce yazdığım için fazla uzun üzerinde durmayacağım. Sadece tahliye edilen Ulaş Bayraktaroğlu’nun söyledikleri yeter: 1 Eylül 2010’dan beri tutuklu olan Bayraktaroğlu, “Delil olarak gösterilen hiçbir şey suç değil. Bunları defalarca yaptım, yine yapacağım, babam da yaptı. Benim adım Ulaş, kardeşimin adı Deniz. Babam öldü, ben de ölene kadar bu yoldayım” Bu kadar… O kadar olduğu için de Hopa’da muhalif olanları illa ki illegal görmek/göstermek isteyenler de beceremedi!

İlgili yazılar: Sıra kimde? Bu sefer adalette mi? ve “Siz öldürmeyi çok iyi bilirsiniz”

 

Yeşil Gazete yazıları ve diğer yazılar için: http://www.urbarli.net

ManşetTürkiye

Devrimci Karargah davasında izdiham

Devrimci Karargah terör örgütüne yardım ettiği iddiasıyla tutuklu yargılanan eski Emniyet Müdürü Hanefi Avcı ikinci kez hakim karşısına çıktı. Sanık yakınları duruşmanın geç başlaması üzerine duruşma salonunun kapısını yumrukladı ve tekmeledi.

İstanbul 9. Ağır Ceza Mahkemesi’ndeki duruşmaya Hanefi Avcı’nın da aralarında olduğu 20 tutuklu sanık ile bazı tutuksuz sanıklar katıldı. Hanefi Avcı’nın eşi Şenay Avcı ise, raporlu olduğu için duruşmaya gelmedi. Hanefi Avcı ise sanıklara ayrılan bölümde en arka köşede oturdu ve diğer sanıklarla arasında bir askerin durması dikkat çekti.

Duruşmanın 13.00’te başlayacağının bildirilmesine rağmen 45 dakika geç başlamasına, duruşma için bekleyenler tepki gösterdi. Bazı sanık yakınları bekletilmeyi alkışlarla protesto ederken bazıları da duruşma salonunun kapısını yumrukladı ve tekmeledi.

Mahkeme salonuna sanık yakınları 13.45’te alınmaya başladı. Ancak salona girişte izdiham yaşandı. Duruşma mübaşirinin önce avukatların salona alınacağını bildirmesi üzerine bazı sanık yakınları buna tepki gösterdi. Salonun yetersiz olması nedeniyle tüm sanık yakınlarının içeri alınmayacağının belirtilmesinin ardından bazı sanık yakınları da bağırarak salonun kapısındaki polise ve mübaşire tepki gösterdi. Avukatlarının salona alınmasının ardından polisin bazı yabancı gazetecileri içeri alması üzerine, adliyede görevli gazeteciler de salona girmek istedi. Ancak polis önce gazetecileri ‘yer yok’ gerekçesiyle almak istemedi. Daha sonra yabancı gazetecilerin alınmasının ardından adliyede görevli gazeteciler içeri alındı.

Duruşmada ilk olarak sanık avukatlarından Ercan Kanar söz aldı. Salondaki 25 avukat adına konuştuğunu belirten Kanar, “Yargılamanın kirlerden arınması için taleplerimiz varö diyerek İstanbul 12. Ağır Ceza Mahkemesi’nin Hanefi Avcı’nın sanıkları arasında olduğu dava ise ana Devrimci Karargah davasını birleştirmesi kararını eleştirdi. Dosyadaki bazı delillerin hukuka aykırı olarak elde edildiğini belirten Kanar, savunmalar alınmadan önce bu delillerin dosyadan çıkarılmasını istedi.

Daha sonra söz alan Hanefi Avcı’nın avukatı Refik Ali Uçarcı, yasadışı delillerin dosyadan çıkarılmasını isteyerek, “Müvekkilimin aramadan 28 gün önce boşalttığı işyerinde kasetler çıktı. Bunlar hukuka aykırı delildir. Müvekkilimin 3 ruhsatlı silahı, iddianamede ruhsatsız olarak gösterildiö dedi. Mahkeme ise avukatların bu taleplerini reddetti.

Öte yandan duruşmayı eski Emniyet Genel Müdür Yardımcısı Emin Arslan, milletvekilleri Sebahat Tuncel, Akın Birdal, Ertuğrul Kürkçü de izledi. Duruşmayı izlemeye gelen Milletvekili Sırrı Süreyya Önder ise salona kalabalıktan giremediği için adliyeden ayrıldı.

Eski Emniyet Müdürü Hanefi Avcı ile birlikte Sosyalist Demokrasi Partisi (SDP) Genel Başkanı Rıdvan Turan’ın da aralarında bulunduğu 20’si tutuklu 57 sanık İstanbul 9. Ağır Ceza Mahkemesi’nde hakim karşısına çıktı. Duruşmada savunmasını yapan tutuklu sanık Oğuzhan Kayserilioğlu, siyaset yaptığını ve sosyalist bir parti kurmaya çalıştığını kaydetti. Demokratik mücadelenin yasal yollardan yapılması gerektiğini ifade eden Kayserilioğlu, Devrimci Karargah’ın yöntemlerini benimsemediğini söyledi. Kayserilioğlu, örgütle hiçbir ilgisinin bulunmadığını savundu.

Kayserilioğlu’nun savunmasının ardından duruşma sona erdi. Sanık savunmalarının devam ettiği davaya yarın görülmeye devam edilecek. Sanıklar arasında bulunan eski Emniyet Müdürü Hanefi Avcı’nın yarın savunmasını yapması bekleniyor.

(Ajanslar)

Kategori: Manşet

Türkiye

Devrimci Karargâh Davası başladı

Sosyalist siyasetçilerin yargılandığı Devrimci Karargâh davalarının birleştirilmesinden sonra ilk duruşma bugün görülecek. 20’si tutuklu 57 sanık yargılandığı dava öncesi Beşiktaş’taki İstanbul Adliyesi‘nde büyük güvenlik önlemleri alındı.

Sosyalist Demokrasi Partisi (SDP) Genel Başkanı Rıdvan Turan ve Toplumsal Özgürlük Platformu (TÖP) Sözcüsü Oğuzhan Kayserilioğlu‘nun da aralarında bulunduğu sosyalist siyasetçiler ile işkencelerle gündeme gelen eski Emniyet Müdürü Hanifi Avcı‘nın birlikte yargılandığı 2. Devrimci Karargâh Davası’nın ana dava ile birleştirilmesinin ardından ilk duruşması bugün görülecek.

İki gün boyunca görülecek davada, birleştirme kararının ardından 20’si tutuklu 57 sanık yargılanacak. İstanbul 9. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülecek duruşması öncesi polis adliyeyi ablukaya aldı. Çok sayıda çevik kuvvet polisi TOMA’larla (Toplumsal olaylara müdahale aracı) birlikte adliye çevresinde hazır bekletilirken, adliyeye tutuklu yakınları, milletvekilleri, kurum temsilcileri ve basın mensuplarının dışında kimse alınmıyor. Kimlik kontrollerinin ardından adliye girişine izin veriliyor. Dava kapsamında tutuklu bulunan sosyalist siyasetçilere destek olmak için milletvekilleri Ertuğrul Kürkçü, Levent Tüzel, Sebahat Tuncel ve Sezgin Tanrıkulu‘nun yanı sıra İsviçre Sol Parti Milletvekili Ann Markmargeret, İsveç Parlamenter Amileh Kakabave, Prof. Dr. Gencay Gürsoy, Osman Kavala, yazar Yıldırım Türker, Akın Birdal, ÖDP Genel Başkanı Alper Taş, ESP Genel Başkanı Figen Yüksekdağ, Yeşiller Partisi Eşsözcüsü Ümit Şahin, EHP Genel Başkanı Sibel Uzun ve DİSK Genel Sekteri Tayfun Görgün‘ün de aralarında bulunduğu çok sayıda kişi adliyeye geldi.

Yoğun polisiye önlemler altında ring araçlarıyla ön kapıdan adliyeye getirilen sanıklar içeri alındı. Davanın öğleden sonra başlaması bekleniyor.

(Ajanslar)

Kategori: Türkiye

Dış Köşe

Az söylemişsiniz, aslında biz sosyalistler daha neler yapmıştık! – Ezgi Başaran

Devrimci Karargah davasını iyi inceleyelim ki bu ‘Dava’lar sonunda, bir sabah bir ‘Böcek’ olarak uyanmayalım…

* Karşımda oturan güleryüzlü ve tatlı kadının başına gelen felaketi anlatmak için kara mizahtan başka aleti edevatı yok. Kullanıyor, pek de başarılı. ‘İyi ki’ diyor, ‘Afili bir gecelikle değil de pijamayla yatmışım. Yoksa sabah 5’te kapımıza dayanan polisleri layıkıyla karşılayamazdım…’ Kadın Gülfer Akkaya, Toplumsal Özgürlük Platformu (TÖP) üyesi ve Devrimci Karargah davası tutuklusu Tuncay Yılmaz’ın sevgilisi.

* 21 Eylül 2010 saat 5’te polisler (TÖP) ve Sosyalist Demokrasi Partisi (SDP) üyeleri, Red Dergisi, Bilim ve Gelecek dergisi çalışanlarının da aralarında bulunduğu 17 kişinin evi eşzamanlı olarak bastı. Hepsi tutuklandı. Tuncay Yılmaz elleri kelepçeli vaziyette mahallelinin Önünde bekletildikten sonra götürülürken ardında bıraktığı Gülfer’e ‘Meraklanma bir-iki güne dönerim’ demişti. 11 ay oldu, Tekirdağ 1 Nolu F tip Cezaevi’nde.

* İlginç bir olay… Tuncay Yılmaz götürüldükten sonra polis 1-2 saat kadar evde kalmış. Gülfer ise yaklaşık 5 saattir talep ettiği ‘avukatını arama’ hakkını kullanmak konusunda diretiyor. Fakat telefonlara el konulduğu için bu haklı talebine karşılık bulamıyor. Sonunda telefonuna ulaştığında herkesi arayabiliyor, bir tek avukat düşmüyor. Hayret bir şey! Sonunda anlaşılıyor ki, avukatın kayıtlı numarası değişmiş. Her rakamın arasına # işareti konmuş. E düşmez tabii o numara!

* Başka ilginç olaylar silsilesi… İnsan diyor ki, doğal olarak, yeri yurdu belli olan ama bu biçimde gözaltına alınıp sonra tutuklanan bu insanlar acaba neyle suçlanıyor? Devrimci Karargah adı verilen bu Örgütle acaba nasıl bir bağlantıları var? Bu noktada sanık ifadelerine başvurmak ve sizlere oradan alıntılar yapmak isterdim ama 11 aydır tutuklu bulunan bu kişiler henüz tek kelime savunma yapamadı. O bakımdan şey… Yani zor.

* 140 sayfalık iddianameye baktığımda, Örneğin Tuncay Yılmaz’ın Devrimci Karargah üyesi olduğuna dair tek somut delilin 19 siyasi parti ve platformun Orhan Yılmazkaya’nın infazını protesto ettiği bir basın toplantısına katılması ve orada konuşması olduğunu gördüm. Ha tabii onun dışında 2 yıl süren teknik takip sonucu Yılmaz’ın TEKEL işçilerinin direnişine destek verdiği sırada Mahir Sayın’la yaptığı ‘Neredesin?’ ‘Maydonoz’da’ ‘Ha Öyle mi’ ‘He burası Devrimci Karargah gibi’ şeklindeki esprili konuşmasının şifreli kabul edilmesi gibi küçük detaylar var. Maydonoz dediği, Maydonoz Cafe’dir. Belirteyim. Devrimci Karargah lafı da solcular toplanmış manasında bir espri. Ayrıca belirteyim.

* İnsan yine mantıken soruyor, ne var 10 bin sayfalık dava dosyasında Öyleyse? Valla şöyle: Tutuklu kişilerin 1 Mayıs, nükleer santral ve HES’lere karşı yapılan mitinglere, 12 yaşında bir havan mermisiyle paramparça olan Ceylan Önkol’a, 12 Eylül askeri darbesinde idam edilen Necdet Adalı’ya ilişkin anmalara katılmış olduğunu gösteren dokümanlar.

* Tuncay Yılmaz cezaevinden yazdığı mektupta ‘yetmez ama evet’ diyor bir bakıma. Evet biz bunlara katıldık ama az söylemişsiniz, dahası var: ‘Ben sadece dosyada belirtilen bu eylem ve etkinliklere değil, gençlerin “parasız, bilimsel, anadilde eğitim” için yaptıkları agklamalara, homofobiye karşı yürüyen eşcinsellerle “Onur Haftası” yürüyüşlerine, Davutpaşa’da, Tuzla’da yaşanan iş cinayetlerine karşı yapılan mitinglere, Madımak Oteli’nin Utanç Müzesi olması için düzenlenen 2 Temmuz etkinliklerine, Kürt sorununun demokratik çözümü için yapılan gösterilere katıldım, feministlerin kadın kurtuluşu için düzenledikleri faaliyetleri de destekledim.’

* Hikayeyi buraya kadar anlattığım bir arkadaşım, ‘Olur mu canım, saçmalama’ dedi, ‘İddianamede başka şeyler de vardır…’ Ben sayayım başka neler var diye de saçmalayan kişi ben olmayayım: SDP’nin Devrimci Karargah örgütüyla ilişkisine kanıt olarak gösterilen dijital dokümanlar arasında SDP İstanbul il Örgütünde bulunan 1982’de Ölen devrimci Mustafa Asım Hayrullahoğlu ile ilgili video görüntüleri, Dev-Lis tarafından Denizli’de yapılan Kızıldere anmasında çekilen fotoğraflar, Deniz Gezmiş anmasında çekilen fotoğraflar, 1 Mayıs 2008 ve 1 Mayıs 1977’ye dair görüntüler. Mahir Sayın’ın Örgüt üyesi olduğunun dijital kanıtı ise 2010 yılı Şubat ayında Ankara’da TEKEL işçileri ile dayanışma amacıyla gerçekleştirilen mitingdeki görüntüleri.

* Her çarşamba sevdiği adamı görmek için binbir engel atlayan Gülfer anlatıyor: ‘Ölümü gösterip sıtmaya alıştırmak buymuş meğer. Hiçbir tutuklu yakınına haber vermeden Tuncaylan bir anda Tekirdağ Cezaevi’ne naklettiler. Silivri iyiydi, iki otobüs bileti atıp gidiyorduk. Şimdi ne badireler, ne yollar…’

* Latince bir deyim olarak Modus Operandi’den bahsetmek isterim. Bir kişinin ya da kurumun, çalışma, işlev görme alışkanlığı… Ne idüğü belirsiz ‘onurlu’ bir ihbar mektubuyla başlayan gözaltılar, sanıklardan Önce basına sızdırılan ‘dijital deliller’, medeni bir hukuk devletinde şaka olarak bile kabul görmeyecek deliller ve telefon konuşma kayıtlan ve sonsuzluğa uzanan tutukluluk süreleri Balyoz, Askeri Casusluk, KCK, Devrimci Karargah davalarının ve en son şike operasyonunun ortak noktasıdır. Yani aynı Modus Operandi. Öyleyse…

* Madem ki bu Türkiye yenisidir, Kafka’nın değil, gerçekten tüm milletin kaleminden gksın diyorum ben. Çıksın ki bu ‘Dava’lar sonunda, bir sabah bir ‘Böcek’ olarak uyanmayalım. Hep beraber, top yekûn.

* NOT 1: Devrimci Karargah’ın ikinci ve belki de ilk gerçek duruşması 11-12 Ağustos’ta görülecek. Ülkenin demokrat insanları bu dava için ‘maydonoz’da değil, Beşiktaş Adliyesi’nde buluşsun. Saat 10.00’da.

* NOT 2: Devrimci Karargah davasının detaylarına inmek isteyenlere İsmail Saymaz’ın ‘Hanefi Yoldaş’ adlı kitabını şiddetle Öneririm.

Ezgi Başaran – Radikal

Kategori: Dış Köşe

ManşetTürkiye

Devrimci Karargah sanıklarıyla büyük dayanışma

Sosyalist Demokrasi Partisi (SDP) Genel Başkanı Rıdvan Turan, Toplumsal Özgürlük Platformu (TÖP) Sözcüsü Oğuzhan Kayserilioğlu, SDP ve TÖP yöneticileri, Bilim ve Gelecek Dergisi ile RED Dergisi çalışanları ile eski Emniyet Müdürü Hanefi Avcı’nın yargılandığı Devrimci Karargah davasının ilk duruşması bugün başladı.

İstanbul bağımsız milletvekili adayı Sırrı Süreyya Önder, duruşma öncesinde Beşiktaş meydanındaki Barbaros Anıtı’nın yanında bir konuşma yaptı. Dünyanın her yerinde solcuları ve sosyalistleri bir çuvala doldurup, bu çuvalı da yine solcuların başlarına geçirmek istediklerini dile getiren Önder, “Bu çuvalları başlarımıza geçirmemek yine bizim vereceğimiz tepki ile mümkün. Hep birlikte vereceğimiz mücadele ile bu operasyonu durduracağız. ‘Sıra kimde’ ve ‘Sırayı bozuyoruz’ cümleleri bu açıdan çok açıklayıcı. Şimdi mahkemeye girip, sırayı bozduğumuzu göstereceğiz” diye konuştu.

Davada tutuksuz yargılanan Temel Demirer duruşmadan çıktı ve meydana giderek eline megafonu alıp konuşma yaptı. Demirer, “Tutuklu yargılanan arkadaşların moralleri iyi. Onlar da şu an sizinle birlikte Beşiktaş meydanında” dedi.

Meydanda, “İçeride dışarıda hücreleri parçala”, “Devrimci tutsaklar onurumuzdur” sloganları atıldı. Üzerlerinde “Özgürlük ve adalet için sırayı bozuyoruz, adalet istiyoruz”, “Halkların özgür iradesi zindan duvarlarını yıkacak” yazılı pankartlar taşındı.

(Yeşil Gazete, Bianet, Anf)

Kategori: Manşet