Hafta SonuHaftasonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Virüssel devinimler

İnsanın ve onun doğal çevresinin metalaştırılarak piyasanın kaderine terk edilmesine karşı çıkan sesin on yıllardır boğulduğu sistemde artık insanlar fiziken de boğulmaya başladı. Dünya genelinde bugünkü verilere göre 10.100  insan yaşamını yitirirken bilim insanlarının uyarısına göre her gün  vaka sayıları artıyor. Bu ortamda insan türüne mesafelenerek toplumsallığı askıya alma zorunluluğu bulunurken sokağa çıkılması gerekiyorsa maske ve eldiveni muhakkak takıyoruz. Ne var ki sorun küresel olsa da mücadelenin “ulusal”olduğunun ilan edilmesi işin rengini değiştiriyor, kriz kimi ülkelerde yerini olağan üstü hal koşullarının fırsatlarına bırakıyor.

Krizin neden olabileceği hak gasplarına dair yazılacak şey çoksa da bu makalenin amacı koronovirüs tartışmalarında gözden kaçtığını düşündüğüm üzere krizi en başta kaynağında kesmeyen, önlemleri piyasanın keyfine bırakan akla dikkat çekmek olacak. Zira etikten nasibini almamış ve karlı olmadıkça harekete geçmeyi salık vermeyen neoliberal kapitalist sistem ulusal, yerel ölçeklerde olduğu kadar küresel düzlemde de virüslerini  imal ediyor ve bu dünya için felaket demek! Nitekim 9 yıl önce başlayan Fukuşima nükleer felaketi de gözden kaçmaması gereken örnekleri haiz. Öte yandan neoliberal sistemde küresel bir sorunun ulusal mücadele adı altında bireylere bırakılmasının sonuçlarına da yine aynı felaket sonrası toplumun bulduğu mücadele biçimleri üzerinden bakmak mümkün.

Aşı üretme çalışmaları 2016’da durduruldu

Açık Radyo’da Açık Gazete programının daha sıkı bir takipçisi haline geldiğim korona günlerinin başında, koronavirüs türlerine karşı aşı geliştirme çalışmasının 2016’da durdurulmuş olduğunu öğrendim. Dolayısıyla öncelikle bu yazıya vesile olan Açık Radyo emekçilerine her zaman borç bildiğim teşekkürü buradan da iletmek istiyorum. Bahsettiğim haberin orijinal kaynağında Teksas Çocuk Hastanesi‘nin Aşı Geliştirme Bölümü’nden aşı araştırmalarını yürüten Dr. Peter Hotez’in verdiği mülakatta, 2012’de ortaya çıkan ve koronavirüsü ile (Covid 19) benzerlik gösteren “şiddetli akut solunum yolu sendromu”(SARS) ile 2012’de ortaya çıkan Ortadoğu solunum sendoromu (MERS) salgınları sonrasında aşı geliştirme çalışmalarının yatırımcılar tarafından “karlı bulunmaması nedeniyle” durdurulduğuna işaret ediliyor. Bu ise 2016’da aşı üretilmiş olsaydı Dr. Hotez’in altını çizdiği gibi aşının etkinliğinin hemen insan üzerinde test edilerek bunca vakit ve insan kaybedilmemiş olacağı anlamına geliyor.

“Karlı” olmadığı için koronavirüse karşı üretilmeyen aşıya, SSCB döneminde meydana gelen Çernobil nükleer felaketinden 25 yıl sonra, nükleer kabusun kapitalist sistemdeki versiyonu olan Fukuşima nükleer felaketinden örnekler tekabül eder. Dünya genelindeki diğer nükleer santraller de düşünülürse Fukuşima Nükleer Santrali’nin işletmecisi Tokyo Elektrik Şirketi‘nin (TEPCO) gerekli önlemleri almamış olması ve hükümetin  yurttaşlarını korumayı öncelemeyen yaklaşımı nükleer felaketlere ne kadar açık olduğumuzu gösterir. Zira bilim insanlarının santral civarında meydana gelebilecek 9 büyüklüğünde bir depremin 14 metre yüksekliğinde dalgalar yaratacağı ve tsunami duvarının buna göre inşa edilmesi gerektiği yönündeki uyarıları “yüksek maliyetli” bulunduğu için TEPCO tarafından dinlenmemiş, hükümet tarafından uyarı yapılmamış ve tedbirlerin alınmasından geri durulmuştur. Bunun neticesinde 9 büyüklüğünde bir deprem meydana gelerek çekirdek erimelerine yol açmış, 14 metrelik dalgalar oluştuğu için soğutma suyu sistemi bozulmuş ve reaktörler soğutulamayarak patlamıştır.

Nükleer felakette de aynı senaryo

Benzer şekilde nükleer felaketin öncesinde yapılan bir senaryo çalışmasına göre nükleer santralde yaşanacak bir patlama halinde radyasyonun Tokyo şehrini  içine alan 250 kilometrekarelik alana yayılabileceği ihtimali basında yer almasına rağmen, gerçek tedbirler senaryodakinden çok farklı olmuştur. Ekonomik ve politik nedenlerle tahliyeler değil dünya standardı olan 30 kilometre yarıçaplı alanda, 20 kilometrekarelik alanda tutularak istatistiksel verilerde yer alabilirse kanser vakalarında artışla daha iyi görüleceği şekilde insanlar radyasyona maruz bırakılmıştır. Son kertede aynı şirketin ve bugünkü hükümetin  Fukuşima Nükleer Santrali’nin sahasında biriktirilmiş olan 1 milyon 200 milyon ton radyoaktif suyu okyanusa dökme girişimlerinde bulunması maalesef şaşırtıcı değildir. Bu girişimlerini  dünya genelinde radyoaktif atık suların denize boşaltıldığına dayandırmaları ise sistemin ne tür tehlikeler yarattığının itirafı olarak okunabilir.

Küresel felakete ulusal çözüm?

Neoliberal kapitalist sistemin doğasından kaynaklanan nedenler küresel felaketlerin oluşmasını önleyici tedbirlerin alınmasına elvermediği gibi maruziyet alanının “ulusal” adı altında bireysel çözümlere bırakılmasıyla salgının  yeniden üretimine hizmet eder. Zira alınmayan ya da asgaride alınan tedbirlere bağlı olarak küresel bir salgının yükünün yalnızca bireylerin sırtına yüklenmesi nihayetinde salgının büyümesine yol açacak, nükleer felaketlerde gördüklerimize benzer şekilde siyasi iktidarın imali olacaktır! Bu noktada radyasyon gibi göze görünmeyen, kokusuz, ölçüm cihazları(kiti) olmadıkça nerede olduğu bilinmeyecek virüsün siyasi iktidarları otoriter bir çizgiye iteceğini öngörmek de bittabi zor değil…

Felaketler karşısında yaşama tutunmak zorunda olan insanların bireysel girişimleri ancak sistemin çatlaklarından sızan ışıkla beslenebilirse yerel, ulusal, küresel örgütlenmelerle yeni dayanışma ağları örülebilir. Bunun için Fukuşima’da radyasyonun yüksekliğine rağmen evlerine dönmekten başka çözümü olmayan ya da evlerini hiç terk etmemiş olan yurttaşların sivil toplum örgütleriyle dayanışmak suretiyle kendi ölçüm istasyonlarını nasıl kurduğunu, mobil ölçüm cihazları üreterek radyasyon veri haritası  hazırladığını, bu şekilde  yaşama tutunduğunu öğrenmek yararlı olabilir. Ne var ki felaketlerle mücadele etmek için bulunan örgütsel çözümlerin felaketlerin oluşmasını önleme gücü olmayabilir, esas yapılması gereken sistemin tümüyle ve küresel olarak değiştirilmesidir.

Toparlayacak olursam, başlangıç aşamasında dahi küresel koronovirüs salgını “karlılık” ve “maliyet hesabı” gibi temel kriterlere sahip kapitalist neoliberal sistemin felaketleri aynı bir virüs salgını gibi nasıl tırmandırabileceğine dair çok önemli bir örnektir. Ayrıca felaketlerin meydana gelmesinin önlenmediği  kadar çözümlerin ülkeden ülkeye farklılaşmasının, insanların yalnız bırakılmasının da tehlikelerin şiddetini arttıran, tehlikelerin süresini uzatan, risk halini devam ettiren bir etki yaptığı görülmelidir. Bu sistemin bizi yıllar içinde küresel iklim krizine sürüklemiş olduğunu da düşünürsek, bu sistemin imali olan Belirsizlikler Çağı’nda yaşamın devamlılığı ancak küresel sistemin  insanı ve onun doğal çevresini korumayı önceleyen, riskleri öngörerek bertaraf eden şekilde dönüştürülmesiyle mümkün olabilir.

(Bu yazı Sivil Sayfalar’da da yayımlanmıştır.)

Kategori: Hafta Sonu

İklim KriziManşet

Çocuklar #ikliminresmi’ni çizmeye başladı

Geçtiğimiz hafta Açık Radyo’nun Açık Gazete programından duyurulan #ikliminresmi sergi kampanyası için çocuklardan resimler gelmeye başladı.

İklim için çizdikleri resimlerin yayınlanmasını isteyen çocuklar fotoğraflarını çekerek [email protected] adresine gönderdiklerinde sergide isimleriyle yer alabilirler.

Öğretmen Ethem Özgüven, yaptıkları resimleri gösteren çocukların videosunu çekerek gönderdi.

Antal’ya Çıralı’daki Yeryüzü Evleri, 15 Mart’taki uluslarası okul bırakma grevinde köydeki çocukların beraber iklim için resim yaparak katılacaklarını duyurdu.

İklimin Resmi kampanyasını aşağıdaki adresten takip edebilirsiniz:

http://acikradyo.com.tr/acik-gazete/iklimin-resmi-cagrisi-resimler-gelmeye-devam-ediyor

Kategori: İklim Krizi

Günün ManşetiHafta Sonuİklim KriziManşet

11 yaşındaki iklim aktivistleri Deniz ve Dilan Avustralya’dan bildiriyor!

30 Kasım Cuma günü Avustralya ve üzerinde yaşamaya çaba gösterdiğimiz gezegen için tarihi bir gün ve dönüm noktası yaşandı. 15 yaşındaki İsveçli iklim aktivisti Greta Thunberg’in çağrısına uyarak kendi hükümetlerini iklim değişikliğine karşı çözüm alması için harekete geçirmek isteyen 5 ila 18 yaş aralığındaki binlerce öğrenci okullarını bir günlüğüne kırarak ülkenin pekçok şehrindeki parlamento binalarının önünde idi.

Eylem sırasında Açık Radyo Açık Gazete programından Ömer Madra ile Can Tonbil, Avustralya’ya bağlanıp 11 yaşındaki iklim aktivistleri Deniz Yazıcı ve Dilan Baycan ile canlı telefon bağlantısı gerçekleştirdi. (Deniz ve Dilan’ın eyleme dair aktardıkları bilgileri bu bağlantı üzerinden 30 – 55. Dakikalar arasında dinleyebilirsiniz.)

Dilan ve Deniz, Avustralya iklim eyleminde. Dilan’ın elinde tuttuğu dövizde, “B Gezegeni diye bir şey yok” yazarken, Deniz ise ABD Başkanının bir sözünü onun soyadı Trump’ı ingilizce “aptal” anlamına gelen Dumb sözcüğüne uyarlayarak şöyle demiş, ” Donald Dumb der ki, “New York’ta donarken daha fazla küresel ısınmaya ihtiyacımız var!”

Açık Gazete programının ardından Deniz’in annesi Ebru Apaydın ile sosyal medya üzerinden iletişime geçtik ve Avustralya’da binlerce çocuğun tüm ülkeyi iklime karşı ses çıkarmak için işgal ettiği tarihi güne dair tüm detayı Yeşil Gazete okurları ile paylaşmak istediğimizi ilettik.

Eylem çağrısı tüm ülkeyi kapsıyor. Tüm şehirlerdeki buluşma mekanları ise parlamento binaları önü. Çocuklar yetişkinlere, “Bizim geleceğimiz. Bizim gezegenimiz. Kontrol ise sizde” derken şu minik detayı eklemeyi de ihmal etmemiş, “Yetişkinleri de aramızda görürsek memnun oluruz!”

Ebru Apaydın’ın 30 Kasım Avustralya iklime karşı harekete geçin eylemine dair izlenimlerini; Deniz ve Dilan’ın yaşları küçük ama umutları ile inançları gezegenden büyük iklim aktivistleri ile yaptıkları röportajlar eşliğinde paylaşıyoruz:

“Avustralya ve İklim Değişikliği Eylemi

Politik hayatın pek yavaş hatta hareketsiz işlediği Avustralya’da sokaklarda pek sık eylem de, eylemci de göremezsiniz. Ama 30 Kasım’da, öğlen saatlerinde, belli başlı kentlerin parlamentolarının önünde, kent merkezlerindeki çalışanların şaşkın bakışları arasında, dünyanın başka yerlerinde görülen eylemci tipinden çok farklı bir kitle, o saatte okulda olmaları gereken 5 ile 17 yaş arasında binlerce çocuk yavaş yavaş toplanmaya başladı.

Parlamentonun önündeki eylemden haberdar olan Avustralya polisi eylemin kitleselleşeceğini tahmin etmediğinden olsa gerek, yolları bile kapatma ihtiyacı duymamıştı. Oysa kitle beklenenin epey üzerindeydi.

Deniz, 15 yaşında olduğunu ve arkadaşları ile eyleme geldiğini belirten bir iklim aktivistine, “”Başbakan öğrencilere iklim eylemine gitmeyin, eğitiminizi aksatmayın” dedi. Bu konuda düşüncen nedir?” diye soruyor
Yanıt ise hem gülümseten hem de umut aşılayan cinsten
“Bu sözü hayal kırıklığı yarattı ama ne yapabiliriz ki. Burası özgür bir ülke ve ifade özgürlüğü var”

İkinci en büyük kent Melbourne’de bu rakamın 3000’in rahatlıkla üzerinde olduğu söyleniyordu. Sydney, Brisbane ve diğer büyük kentlerde de benzer eylemler gerçekleşti ve bunlara katılımın da yoğun olduğu bilgileri geldi. Eylemin başlama saatinden çok kısa bir süre sonra Victoria parlamento binası önüne metrobüsü aratmayacak şekilde tıkış tıkış toplanan küçük eylemcilerin sığmasının imkânsız olduğu anlaşıldı herhalde ki Victoria polisi binanın önündeki yolların şeritlerinden birkaçını araç trafiğine kapatmak zorunda kaldı.

Kurallara uyması, politikaya ve politikacılara soğuk bakmasıyla bilinen Avustralyalı çocukların, başbakanın sertçe okulu asmamaları için uyarmasına rağmen eyleme geçiren şey neydi? Uçsuz bucaksız bir ülke olan Avustralya, deri kanserinin en çok görüldüğü ülkelerden birisi. Özellikle yaz aylarında her okulda ve kreşte çocuklara güneş kremi sürülür, çocuklar şapkasız bahçede oynamaya çıkartılmazlar. Denizi ve sörf yapmayı çok sevseler de, deniz kıyısında güneşlenen Avustralyalıya pek rastlayamazsınız. Ozon tabakasının delinmesinden en çok etkilenen
ülkelerden biridir Avustralya ve bunu da gündelik hayatta sıklıkla hissederler.

Dilan, Avustralya’daki iklim eylemine katılan bir aktiviste, “Seni buraya getiren nedir, hükümet ne yapmalı ve sen iklime dair dönüşüm için neler yapıyorsun?” sorusunu yöneltiyor.
İklime karşı ses vermek için buradayım, hükümet kömür madenlerini kapatmalı, petrol ve kömür yerine yenilenebilir enerjiye yönelmeli bilgisini ileten 12 yaşındaki aktivist kendisinin ise okula her gün bisikletle gidip geldiğini, ailesine de bu bilinci aşılamaya çalıştığını ifade ediyor

Dünyanın pek çok yerinde olduğu gibi Avustralya’da da hızla dönüşen tüketim alışkanlıkları, çevre kirliliği, madenlerin doğaya verdiği zararlar gibi sorunlar görülmekte. Doğayla ilişkileri belki ülkenin şanslı coğrafi koşullarından dolayı güçlü olan Avustralya’da Avrupa’dakine göre çevreci hareket nedense şimdiye kadar yeterince güçlenememiş. Oysa seller ve kuraklıklardan dolayı Avustralyalı çiftçiler ve tüketiciler de epey sorun yaşamaktalar. Ama sanıyoruz direniş kültürünün her nasılsa çok güçlü hissedilmediği bu coğrafyada, tüm bu sorunlar sıklıkla sümen altı edilmiş.

Deniz, 15 yaşındaki iklim aktivistlerine Başbakan Scott Morrison’un eyleme dair açıklamalarını soruyor
Bu bizim geleceğimiz ve burada olmaktan sorumluyuz diyen aktivistler ise başbakanın yaptığı açıklamayı talihsiz ve çok yanlış bulduklarını belirtiyorlar

İşte 30 Kasım’da ülkenin pek çok kentindeki çocuklar, ebeveynlerinin suskunluğuna, iktidardaki Liberal Parti’nin duyarsızlığına bir tepki olarak, “siz bir şey yapmayacaksanız bizim geleceğimiz için, biz yaparız o hâlde” diyerek İsveç’te 15 yaşındaki Greta Thunberg’in çağrısına yanıt vererek yaşadıkları kentlerdeki parlamento binalarının önünde yaşamakta olduğumuz küresel felakete dikkat çekmek için eylem yaptılar. O gün okula gitmediler. Bir gece önce pankartlarını hazırladılar.  Başbakanın tehditvari uyarılarına aldırmadılar. Öğlen saatlerine doğru da şen şakrak,  parlamentoların önüne doğru yola koyuldular. Hayatlarında ilk kez ellerinde pankartlarla bağıran çocuklarla karşılaşan kent merkezlerinde çalışan insanlar neler hissetmişlerdir bilemiyoruz ama eylemin ses getirdiği kesin.

Bir aktivist okulu asarak eyleme giden öğrencilere “derslerinizi aksatmayın” diyen Avustralya Başbakanına yanıt veriyor, “Aktivizmi öğreniyoruz!”

Avustralya basını eylem anından itibaren bu olaydan bahsetmeye başladı. Umuyoruz bu eylemler sürecek ve hızla sürüklendiğimiz küresel felaketten belki de bu küçük ve duyarlı eylemciler sayesinde çıkacağız.”

İklim değişikliği konusunda hareketsizliği protesto etmek için okulu kırıyorum – Greta Thunberg

Haber: Deniz Yazıcı, Dilan Baycan, Ebru Apaydın, Alper Tolga Akkuş

(Yeşil Gazete)

Kültür-SanatManşet

(Babil’den Sonra) Açık Radyo 24 yaşında

Seslerin anlamını ayırt etmeye başladığım günlerden bugüne radyo hep hayatımın baş köşesinde yer aldı…

Çocukluğumu 1960’lı yıllarda yaşadım. İstanbul’un dışında, Küçükçekmece Gölü’nün kuzeyinde bir köyde, Altınşehir’de dünyaya geldim ve bugün de doğduğum köyde yaşıyorum. Geçen yıllar buralarda birçok şeyi değiştirdi. Her sabah Açık Gazete’de Ömer Madra ve Can Tombil’in Saatli Maarif Takvimi okumalarında bahsettikleri romantik isimli doğa olayları artık pek takvime uymaz oldular.

Köyün yeşil kırları, gölü çevreleyen tepelerin yamaçlarını ıtırlı kokularıyla süsleyen sarı katır tırnakları artık yoklar. Oraları kendisine yaşam alanı seçen canlılar da yoklar. Bugün yerlerinde beton kuleler yükseliyor. Yakında buralarda inşası düşünülen “yeni kent” bu güzelim doğa parçasına son darbeyi vuracak.

Bir zamanlar ayın şavkıyla ışıyan Sazlı Dere’nin kurbağalarının geceyi bölen çılgın sesleri epey zamandır sustu. 1960’lı yıllarda zengin endemik dokusuyla bilinen Sazlı Dere’de, doğal varlıklar literatürüne giren 140 değişik canlı türü yaşardı. Hepsi şimdi gittiler. En son kurbağalar ve bizler kalmıştık. Kurbağalar da gittiler, biz kaldık. Yakında bize de yol görünecek gibi duruyor. Buralarda birçok şey değişti ama radyom hala baş ucumda…

Elektrik köye 1970’lerin başlarında geldi. Önceleri pille çalışan transistörlü bir radyomuz vardı. Her zaman açık olmazdı. Akşam babam işten eve dönünce ajans haberlerini dinlemek için açardı ve gece yatana kadar radyo açık olurdu. Günün o saatlerini dört gözle beklerdim. Gaz lambasıyla aydınlanan odada, sobanın başında geçen radyolu kış gecelerinin tadını hala duyumsarım.

Bazen gün içinde de radyoyu gizlice açar, radyonun ön yüzünde yer alan uzak kentlerin isimleri üzerinde gezinirdim. TRT dışında genellikle Balkan radyolarının yayınlarını yakalardım. Gün geldi televizyonlar evlere girdi ve bütün büyü bozuldu. Ama ben her zaman radyoya sadık kaldım. Bugün de evimde televizyonum yok ama envai çeşit radyom var.

1970’li yıllarda, liseye başladığım günlerde politik tercihlerim de biçimlenmeye başlamıştı. O günlerde çok uzaklardan yayın yapan “Bizim Radyo” ile tanıştım. Sonraları Doğu Almanya’dan yayın yaptığını öğrendim. Günün belli saatlerinde yayın olurdu ve radyo sinyalleri çok da güçlü değildi. Daha kaliteli bir radyo alacak durumu olanlar için mesele değildi ama ben o duruma geldiğimde radyo da yayın hayatını sonlandırmıştı. FM kanallarının artmasıyla tercih şansımız da giderek artıyordu.

1991’de Dikili’de yapılacak olan bir konsere giderken Muammer Ketencoğlu ile tanıştım. Bugün de eksilmeden süren sıkı bir dostluğumuz oldu. 1995 yılıydı sanıyorum, bir radyoda program yapma teklifi aldığından söz etmişti. Programı yapmaya başladı, Açık Radyo’ya olan tutkulu bağlılığım da böylece başlamış oldu.

Açık Radyo yaşamıma yön veren bir radyo oldu. Çok rahatlıkla “son okulum oldu” diyebilirim. Bir Açık Okul. Mezun olma şansınızın hiç olmadığı bir okul. Derslere devam etme zorunluluğu da yok ama bir gün dersleri atlasanız hayatınızda bir şey eksik kalıyor duygusunu yaşıyorsunuz.

Bugün içerisinde yer aldığım Yeşiller Hareketi’ni de radyom sayesinde tanıdım. 2009’du sanıyorum, Ömer Madra’nın Beyoğlu Yeşil Ev’de verdiği derslere de katılmaya başlamıştım. Yeşiller ile tanışmak çocukluğumun yeşillere bezeli, börtü-böcek günlerine dönmek gibi bir şey oldu benim için. Gezegenimiz alarm veriyordu ama hala yapabileceğimiz şeyler olduğunun düşünü birlikte kurmak bile bana çok iyi gelmişti.

Açık Radyo Hareketi’ne önce dinleyici olarak katıldım. “Hareket” diyorum; gerçekten de öyle. Açık Radyo sadece bir radyo değildi benim için. Bugün ülkemizde ve bütün dünyada yaklaşan küresel krizin ayak seslerini daha çok duyuyoruz. Ekolojik, ekonomik, sosyal… krizler kapıda. Açık Radyo, bu kaotik ortamda nefes alabildiğim, her türlü olumsuzluğa rağmen kendimi alabildiğine özgür hissetmemi sağlayan, hep beraber- doğayla ve üzerindeki tüm canlılarla, börtü-böcekle birlikte barış içerisinde yaşayabileceğimiz özlediğimiz hayatın her şeye rağmen hala mümkün olduğunu bana duyumsatan bir kolektif hareket. 7/24 radyoya emek veren emekçileriyle, gönüllü programcılarıyla ve dinleyicileriyle birlikte “Haydi, daha her şey bitmedi, umut hala var, umut insanda, umut doğada…” diyen bir yaşam kolektifi…

Bazen nefes almakta bile zorlandığımı hissediyor insan ve o zaman benzer kaygıları taşıyan insanları aramaya başlıyor. Açık Radyo, Yeşil Gazete ve benzeri hareketler bugün bana alternatifsiz olmadığımızı hatırlatan adresler oldular. Sorumluluk alındığında bir radyoyu veya bir gazeteyi işlevli halde tutmanın aslında ne kadar çok emek ve özveri gerektirdiğini de görüyor insan; zamanla bir radyo programını veya bir gazete haberini sadece “tüketen” olmaktan çıkıp bir “türetici” olmaya doğru da evriliyor.

Mart 2016’da Yeşil Gazete’de yazmaya başladım. Orası da tıpkı Açık Radyo gibi bir okul oldu bana. Sonra Nisan 2017’de Açık Radyo’da “Babil’den Sonra” programını hazırlayıp, sunmaya başladım. Radyo programcılığı bana epey uzak bir işti. Açık Radyo’da radyo programcılığını öğrenmeye başladım ve öğrenmeye de devam ediyorum.

Geçen gün Açık Radyo’da 80. programımı sundum. Bundan sonra da her pazartesi 13.00’de Açık Radyo’dan sevdiğim müzikleri, sesleri, sözleri, düşüncelerimi paylaşmaya devam edeceğim. Kafama takılan sorularıma da yanıtlar aramaya çalışacağım bu arada.

Açık Radyo bugün, yani 13 Kasım Salı günü 23. yılı geride bırakıp, 24. yaşına basacak. Radyomuz 23 yıldan bugüne 7/24 yayında ve arkasında büyük bir öz veri- büyük bir emek var. Açık Radyo’yu akıl edenler, kuruluşuna öncülük edenler, 23 yıl boyunca radyoya emek verenler sağ olsunlar, var olsunlar.

Bu hafta programda DOĞA İÇİN çalınmış-söylenmiş türküleri, bütün dünyada doğa hakları için yazan-çizen-eylemler yapan, mücadele eden insanlar için çaldım. Bir de Açık Radyo emekçileri için…

Programı buradan dinleyebilirsiniz: https://youtu.be/ZkGYTF4UomQ

Açık Radyo’nun yolu AÇIK, ömrü uzun olsun…

Ercüment Gürçay

Kategori: Kültür-Sanat

Hafta SonuManşet

[Babil’den Sonra] İklim için ses ver!

Sınırlı bir gezegeni sınırsızca tükettik ve bugün tıkılıp kaldığımız bu “tüketim mabetlerinde”, yani kentlerde tüketmeye devam ediyoruz. Fosil çağının beyleri bugün geldiğimiz noktayı henüz ben doğmadan önce biliyorlarmış meğer! İlk kez 1959’da petrol-kömür- dolar baronları küresel faaliyetlerinin iklim değişikliğine neden olabileceğini görmüşler. Ama ne gam? Yeni petrol, kömür yatakları aramaya, yer üstüne çıkarmaya; fosil yakıtlarla çalışan termik santraller, otomobiller, uçaklar üretmeye devam etmişler…

Çok değil 45-50 yıl önce, çocukluk günlerimde mevsimsel hava döngüleri, fırtınalar yaşardık ve her birinin romantik isimleri vardı: Zemheri, Ayandon, Hüsun, Kuğu, Ülker, Gündönümü, Kara ve Kızıl Erik, Bıldırcın geçimi, Kestane Karası, Turna geçimi, Bağ bozumu, Kuş geçimi, Karakış, Kırlangıç fırtınaları… Kocakarı fırtınası (ki ardından soğuklar gelirdi) … Kabak meltemi…Pastırma Yazı… ve daha niceleri. Epey zamandır doğa kendi bildiğince hareket etmeye başladı. Zamansız işlerle insanları ve gezegendeki diğer canlıları hazırlıksız yakalıyor.

Leyleklerin, çaylakların, turnaların, kırlangıçların, serçelerin köye gelme ve gitme zamanını bilirdik. Böcek hareketlerinin ne zaman başlayacağını ve ne zaman yuvalarına döneceklerini; hayvanların çiftleşme zamanını, ağaçları dikme zamanını, ne zaman onlara suyun yürüyeceğini bilirdik. Cemreler düşerdi (hep merak ederdim; nereye düşerdi, nasıl bir şeydi?)

Saatli Maarif Takvimi’nin o günkü yaprağı yırtılıp alınınca, anam eğer varsa bir sonraki günün doğa hareketlerini okurdu. Şimdi artık her sabah Açık Gazete’de bu isimleri duyunca içim burkuluyor…

Bu güzelim mavi-yeşil gezegenimizi nasıl bu hale getirdik?

Eco IQ Dergisi yazarlarından Zülfü Dicleli, Açık Radyo-Açık Yeşil’de Ömer Madra ve Ümit Şahin’e verdiği röportajda: “… bütün insanlık tarihine bakarsak, kapitalizm son iki yüz- üç yüz yıllık bir olgu. Yani insanlık tarihi toplama- avcılıktan başlayan bir geçim faaliyeti. Bugüne kadar hepsi doğaya zarar veren faaliyettir. Yani avcılık da doğaya zarar verir, feodalitedeki tarım da verir, kapitalizm de vermiştir, veriyordur… tarım üretimi de doğaya zarar verir, avcılık da verir. Kapitalizm çok daha fazlasını verir…” diyordu. Yani insan iki ayağı üzerinde doğrulduğu andan itibaren bugün yaşadıklarımızın sorumlusu olarak tarihteki yerini aldı.

Amerikalı dil bilimci, düşünür ve aktivist Noam Chomsky, David Barsamyan’a verdiği söyleşide “…İşin şakası yok! İnsan türünün tarihinde ilk kez, torunlarımızın haysiyetli bir hayat sürdürüp sürdüremeyeceği konusunda belirleyici kararları bizzat almak zorundayız. Bu, daha önce hiç olmadı. Daha şimdiden, dünyadaki canlı türlerini olağanüstü boyutta yok eden kararları aldık bile… Dünyada canlı türlerinin yok edilme seviyesi, bundan 65 milyon yıl önce, dev bir gök taşının dünyaya çarpıp korkunç ekolojik yıkımlar yarattığı dönemdeki seviye ile aynı. Dinozorlar çağı o zaman sona ermiş, dinozorlar yeryüzünden silinmişti. … Aynı şey şimdi de oluyor, bir farkla yalnız: Gök taşı biziz…” diyordu ve 6. yok oluşun bizzat insan kaynaklı nedenlerle olabileceğini vurguluyordu.

Bilim insanları küresel ısınmanın yaklaşık 200 yıl önce sanayi devrimiyle tetiklendiğini söylüyorlar. Fosil yakıtlarla çalışan makinelerin kullanılmaya başlanmasıyla birlikte gelen üretim artışı beraberinde tüketimin pompalanmasını da getirdi. Bugünkü tüketim hızımızı sürdürebilmemiz için dünyanın 1,7 katı büyüklüğünde bir gezegene daha ihtiyacımız olduğu söyleniyor!

Yaşadığımız gezegeni tüketiyoruz, doğayı, kendisini yenilemesine izin vermeden tüketiyoruz. Dünya Limit Aşımı Günü her yıl daha erken yaşanıyor. Doğa ona verdiğimiz zararın karşılığını küresel ısınmayla, iklim yıkımıyla bize faturalandırıyor. Üstelik bu faturada en büyük bedeli, en az küresel ısınmaya yol açan yoksul ülkelerin en yoksulları ödemek zorunda kalıyorlar.

Sosyal adaletsizlik artarak derinleşiyor. Böyle devam ederse, yakın bir gelecekte küresel çapta 200 milyon insanın yerini-yurdunu bırakıp başka topraklara göç edeceğinden söz ediliyor. Bunun ip uçlarını bugünden görmek mümkün. Suriye’de çıkan savaşın temelinde yatan asıl nedenin küresel ısınmayla gelen, susuzluk, kuraklık, kıtlık ve gıda fiyatlarındaki yükseliş olduğu biliniyor.

Sadece Suriye mi? Dünyanın en büyük 6. ekonomisi, ABD’nin tüm tahıl gıdasının yarısını temin eden 38 milyon nüfuslu dev California’da en az 1500 yılından beri görülmüş en büyük kuraklık yaşanıyor. Yağışsız mevsimlerde insanların gereksinimleri için gerekli suyun depolandığı yer altı su kaynakları daha derinlere çekiliyor. Bir zamanlar Trakya’da 25-30 metrede ulaşılabilen yer altı sularına bugün 150-200 metrede ancak ulaşılabiliyor. Trakya’nın yer altı ve yer üstü su kaynakları bölgedeki çarpık sanayileşme sonucu kirlenmiş durumda. Su kıtlığı önümüzdeki 10 yılda toplumun en ağır sorunlarından biri olacak.

Bilim insanları iklim yıkımını bu yüz yılda halk sağlığı için en büyük tehdit olarak görüyorlar. Bu tehdidin kan emicilerin artışı, hava kirliliği ve alerjenler, sıcak çarpması, depresyon, kötü beslenme ve deri kanseri olarak kendisini hissettireceği söyleniyor.

Bugün yaşanan ve gelecekte artarak sürmesi olası kaosa dair birçok bilgiyi burada art arda sıralamak mümkün. Ülkemizde ana akım medyanın hali malum. Yeşil Gazete okurları, Açık Radyo dinleyicileri ve yaşadığımız dünyayı gözlemleyen insanlar bu gerçeğin farkındalar. Asıl mesele henüz bu gerçeği göremeyen insanlara nasıl ulaşacağımızda.

Dünyanın önde gelen düşünür ve aktivistlerinden Profesör Richard Falk, dünyanın büyük sorunlarıyla baş etmek için ihtiyaç duyduğumuz iki can alıcı noktayı Açık Radyo’da yapılan söyleşisinde şöyle anlatıyordu:

“Bu sorunları çözeceksek, iki şeye ihtiyacımız var bence: Birincisi, türün ayakta kalmasına dair bir çeşit irade beyanı. Böyle bir şeye sahip değiliz. Hayatta kalmak için kişisel irademiz var, ulusal irademiz var, hatta medeniyet olarak da irademiz var. Ama insan türünün kendisinin hayatta kalması için bir iradeye sahip olduğunu gösteren bir kanıt yok. Bu birinci ihtiyaç.

“İkinci ihtiyacımız da yeni siyasi radikalizm: Yani, ifadesini gençliğin ve bir dönüşüm aracı olarak dünyanın dört bir tarafında mobilize olan insanların Marksizm sonrası siyasi radikalizmi. Yeni bir araca ihtiyacımız var: Dünya işçileri bu devrimci yükü taşıyacak durumda değil. O yeni aracının kim olacağını tam bilebilmemiz içinse vakit henüz çok erken.

“Ne var ki, bu yeni araç, türün ayakta kalmasına ilişkin bu irade ile birleşip bütünleşmedikçe, iklim değişikliğinin önümüze getirdiği zorlukla baş etme konusunda ihtiyaç duyulan cevabı getiremeyecektir.”

Açık söylemem gerekirse “siyasi radikalizm” meselesinde ülkemiz siyasetine ve insanına dair pek de umudum yok. Bir avuç insan olabilecekleri yazıyor, çiziyor, zaman zaman eyleme de geçiyor, ama toplumun geneline ulaşmada bu çaba yeterli olmuyor ne yazık ki. Peki ne yapmalı?

Öncelikle “kişisel irademizi” harekete geçirebiliriz. Daha Yeşil yaşamayı becerebiliriz. Gönüllü sadelik ana yaşam ilkemiz olabilir. İhtiyacımız kadar tüketmeyi, mümkünse tükettiğimiz kadar değeri de türetmeyi becerebiliriz. Gezegende daha az karbon ayak izi bırakmak mümkün. Otomobilimiz yoksa ne ala. Eğer varsa ihtiyacımız olmadığı zamanlarda kullanmayabiliriz. Uçak yolculuklarını unutabiliriz. Hayvansal gıdaları yavaş yavaş hayatımızdan çıkarabiliriz. Deri giysiler yerine bez giysiler tercihimiz olabilir. Marka ürünlere neden ihtiyacımız olsun? Elektrik tüketimini minimuma indirebiliriz. Isınma ve aydınlanmada yenilenebilir enerji kaynaklarına geçme planı yapabiliriz. Yerel enerji kooperatifleri bu konuda çok önemli deneyimler sunuyor. Pet şişe, naylon poşet ve benzeri petrol türevi ürünleri kullanmak zorunda değiliz. Alışverişlerde çantamızda taşıyacağımız bir file veya bez çanta pekâlâ işimizi görür. Her yıl cep telefonumuzu değiştirmek zorunda değiliz. Teknolojik aletlerin de iklim yıkımını beslediği bir gerçek. Daha az teknoloji kullanımı insani ilişkilere daha çok zaman ayırmamızı da getirir. Karbon ayak izimiz gibi su ayak izimizi de olabildiği kadar küçültmek mümkün. Türkiye su fakiri ülkeler sıralamasında başlarda geliyor… Belki de en önemlisi kendi çocuklarımızdan başlayarak üzerinde yaşadığı gezegene saygılı olması gerektiğini öğretebiliriz. Şu an aklıma gelmeyen benzeri birçok güzel hareketleri tek başımıza da yapabiliriz…

8 Eylül’de dünyanın birçok kentiyle eş zamanlı olarak Türkiye’de de eylemler olacak. Bu yıl eylemler daha çok yerel yönetimlerin bu konuya olan hassasiyetlerini harekete geçirmek amacını taşıyor. Yaşadığımız yerde hiçbir şey yapılmıyor olabilir. İsveçli küçük kız Greta Thunberg gibi biz de yerel politikacıları harekete geçirmek amacıyla bir şeyler yapabiliriz. Bireysel olarak yerel yönetiminizin iklim değişikliğine karşı neler yaptığını dilekçe yazarak öğrenebilir, bu dilekçeleri yaygınlaştırabiliriz. Bu yöntem için Bilgi Edinme Hakkı yoluyla belediyene iklim için neler yaptıklarını sormak çok kolay! Belediyenin iklim eylem planı olup olmadığını öğrenmek ve bu konuda harekete geçmesini talep etmek için dilekçe örneği burada!

Yaşadığım yerin (Küçükçekmece) belediyesine mahallemdeki insanlarla birlikte bir dilekçe verdik. Gelecek yanıtı da merakla bekliyoruz doğrusu.

“Siz kişisel hayatlarımızı yeşillendirmekle meşgulken fosil yakıt şirketleri bu çabaları boşa çıkartıyor” diyenler de karşımıza çıkabilir. “Havuç yetiştirmek ve bisiklete binmek sizin daha mutlu ve sağlıklı olmanızı sağlayabilir. Ancak birey olarak ne kadar yeşil yaşadığınıza takılıp kalmayı bırakmanın ve kolektif bir şekilde şirketlerin gücünü yerinden etmenin zamanı geldi…” diyenler de olabilir. Hiç takılmayın bunlara. Bireysel çabalar hiçbir zaman kolektif çabalardan daha değersiz değildir. Kim istemez iklim yıkımına karşı insanlar sokaklara dökülseler, yeter artık! deseler. Türkiye’nin hâkim siyasetleri ve ortalama insanından bunu beklemek bugün için çok da kolay değil.

Ekolojik sorunlara karşı yerel hareketler birçok kez şirketlere geri adım attırmayı başardılar. Alakır’da iki insan inatla mücadele verdiler ve başardılar. Bu nedenle bugün için bireysel ve yerel olanı çok daha fazla önemsiyorum. Yarın bir gün daha kapsamlı ve işlevli siyasi hareketler olacaksa buralardan çıkacaktır. Bildiğimiz “tarihsellik, emek ve bilgi hiyerarşini” merkezi bir güce dönüştüren ve bunu kişisel-grupsal çıkarları için kullanan siyasi hareketlerin ömrünün bittiğini, küçülmeye ve küçük kalmaya mahkûm olduklarını düşünüyorum.

8 Eylül eyleminin de ana teması olan “İklim hareketinin sesi yerelden yükselir” önerisine uyarak, bireysel gönüllü sadeliği yaşamaya çalışmak, yaygınlaşmasına gayret etmek dışında yerel yönetimimize de bir dilekçeyle sorular sorduk. Yanıtları da merakla bekliyoruz.

İklim meselesini uzun zamandan beri olduğu gibi Yeşil Gazete’den ve Açık Radyo’dan takip etmeye devam edeceğim. Aklım erdiğince, öğrenebildiğim kadarıyla, Yeşil Gazete’den ve Açık Radyo’dan Yeşil bir yaşama dair gözlemlerimi, özlemlerimi paylaşacağım.

Geçen gün de Açık Radyo’da “Babil’den Sonra” programımda 350 Org Türkiye’den Efe Baysal’ı konuk ettim. Bir saat boyunca mavi-yeşil gezegenimizi nasıl bu hale getirdiğimizi ve bundan sonra neler olabileceğini, iklim yıkımını yavaşlatmak, durdurmak için neler yapılabileceğini konuştuk. Yanında getirdiği şarkıları çaldık.

8 Eylül’de bütün dünya ile eş zamanlı “İklim için ses ver!” eylemleri yapılacak. Eylem programına buradan ulaşabilirsiniz:

Yazımı vaiz ve şair John Donne’ın 400 yıl önce kaleme aldığı şu nesir-şiirle bitirmek istiyorum: “Ada değildir insan, bütün hiç değildir bir başına; ana karanın bir parçasıdır, bir damladır okyanusta; bir toprak topağını alıp götürse deniz, küçülür Avrupa, sanki yiten bir burunmuş, dostlarının yurtluğuymuş ya da senin yurtluğunmuş gibi; herhangi bir insan ölünce, eksilirim ben, çünkü insanoğlunun bir parçasıyım; işte bundandır ki sorup durma çanlar kimin için çalıyor diye; onlar senin için çalıyor.”

Kaynaklar:

*Yeşil Gazete

*Açık Radyo

*10 Derste Gezegenimiz ve Biz, Ömer Madra, 02 Eylül 2014

*http://www.iklimicinsesver.org

 

 

Ercüment Gürçay

 

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuManşet

[Babil’den Sonra] Başka türlü bir şey benim istediğim

Taner Öngür, Moğollar’ın yeniden bir araya gelmeye çalıştığı günlerde, 1992’de bir solo albüm yapmıştı: Alarm. Öngür albüme de adını veren bu şarkıyı o yıllarda gazetelerde yayınlanan çevre felaketleri haberlerinden yola çıkarak yazmış ve bestelemiş. Moğollar bu şarkıyı yenden bir araya geldikleri 1993 yılında konser repertuvarlarına aldılar ve birçok konserde bu şarkıyı onlardan dinledik. Taner Öngür şarkıda: “…Anlat bunları herkese/ Mümkünse anlaşılır bir şekilde/ Gezegenimiz ellerimizde/ Yaşatabilirsek, kurtarabilirsek eğer/ Düşün bir an geleceğini/ Düşün bir an çocuklarını/ Düşün bir an şu yaşadığın dünyayı/ Çünkü başka hiçbir şansın yok/ Başka hiçbir şansımız kalmadı artık” diyordu.

Açık Radyo da neredeyse kurulduğu günden bugüne yaklaşan küresel ekolojik yıkımı anlatıp, duruyor. Bugün de her sabah Açık Gazete’de gezegende yaşanan iklim felaketleri haberlerini dinleyerek güne başlıyoruz. Birçok program ve programcı iklim bahsiyle yaklaşan tehlikeyi anlatıyorlar. Aslında yaklaşan demek de doğru değil, artık bizler de iklim yıkımının sonuçlarını yaşıyoruz, yıkımın mağdurlarıyız.

İki hafta önce kayıt için radyoya gelmek üzere hazırlanıyordum ki 2-3 saat süren bir fırtınanın içinde kalakaldım. Köyde çatılar uçtu, bahçedeki ceviz ağacının dalları kırıldı geldi odamın camına dayandı, evin çatısındaki elektrik direği kırıldı, evlerin arasından küçük nehircikler oluştu, minibüs yolu ulaşıma kapandı. O haftayı geçen yıldan bir kayıtla yapmak durumunda kalmıştım.

Peki ne yapmak lazım? Bu soruyu kendime hep soruyorum. Belki ilk yapmamız gereken şey yerel yöneticilerimize de bu soruyu yöneltmek olmalı. Yazın ortasında bir anda beklenmedik iklim hareketleri oluyor ve yaşam alanlarımız hem insanlar ve hem de diğer canlılar için yaşanamaz hale geliyor. Geçen gün Ordu’da yaşananlar en somut örnek. Bir kent neredeyse yerle bir oldu. 500 bin insanın perişanlığından söz ediyor gazeteler. MHP Ordu milletvekili bile isyan ediyor artık: “Laf değil, icraat görelim!” diyor.

Bizler de MHP’li vekil Cemal Enginyurt gibi sesimizi yükseltelim. 8 Eylül’de 350 org ve Kadıköy Belediyesi’nin dünyanın birçok kentiyle eş zamanlı gerçekleştirilecek olan “İklim İçin Ses Ver” etkinliği Kalamış Parkı’nda gerçekleştirilecek. Bunu da bugünden duyurmuş olayım. 350 org.dan Efe Baysal’ı önümüzdeki haftalarda programıma konuk edeceğim hem iklim meselesini konuşacağız ve hem de yanında getirdiği şarkıları dinleyeceğiz.

Aklımız bir şeylere ermeye başladıkça NASIL BİR HAYAT İSTİYORUM? sorusu aklımıza takılıyor ve aramaya başlıyoruz. Bu arayış bu hayattan gidene kadar bir ömür boyu sürüyor. Benim için de öyle oldu. Yaşadığım anlar çoğu zaman yaşamak istediğim anlardı ama gün geliyor ki artık o anlar dilediğimizce yaşamamıza izin vermeyen müdahalelerle bölünüyor. Başka türlü bir şey aramaya başlıyorsunuz. Bu arayış tek başına olmuyor ve o zaman benzer yaşamları arzulayan insanları arayıp bulmaya başlıyorsunuz.

Hüseyin Çakır, Neşe Düzel ile bir KÜYEREL toplantısı sonrasında.

3 hafta önce Joan Baez’in İstanbul’daki veda konserine özel bir Joan Baes programı yapmıştım. Programda 1980’lerin sonuna doğru daha güzel bir dünya özlemiyle bir araya geldiğim dostlarımdan birisinden, ağabeyim Hüseyin Çakır’dan bahsetmiş ve programda şarkıları onun için çalmıştım. Geçirdiği bir rahatsızlık sonucu yoğun bakımdaydı ve ama umut verici gelişmeler oluyordu. Doktorları artık müzik dinlemeli diyorlardı. Ben de buradan Çanakkale’ye, ona şarkılar göndermiştim. Umudum bir an önce yaşama dönmesi ve programda onunla bir söyleşi yapmaktı ama olamadı. 40 gün hayata tutunmaya çalıştı ve 4 Ağustos’ta hayata veda ettiği haberini aldık. Ertesi gün İstanbul’da son yolculuğuna uğurlandı. Ben Yeşil Kamp’taydım ve ne yazık ki uğurlamaya katılamadım.

Hüseyin Çakır 1995’de kurulan ve sonra Düşünce Enstitüsü’ne dönüşen KÜYEREL’in kurucularından ve uzun bir zamandır da en çok emek verenlerindendi. Barış, demokrasi, insan hakları, özgürlükler için çabaladı. Kamuya açık toplantılar düzenledi, kitaplar, yazılar yazdı.

Anadolulu yazar William Saroyan diyordu ki: Hiç kimse hakkında bir şey yazılmadan bu dünyadan göçmemeli…

Kuyerel yazarlarından Nabi Yağcı, arkadaşı, yoldaşı Hüseyin Çakır’ın ardından kaleme aldığı yazının “Umuda tutunmak ve Hüseyin Çakır üzerine” başlıklı bölümünde

“Hüseyin’in sevenleri, dostları, yoldaşları olarak, çok ciddi bir kalabalıkla son yolculuğuna uğurladık onu. O nedenle sevgiden söz edeceğim ilkin.

Hüseyin ölmemiş de yaşıyor olsaydı, onun üstüne konuşuyor olsaydık, her birimiz onun beğendiğimiz beğenmediğimiz tarafları, paylaştığımız, paylaşmadığımız fikirleri üstüne konuşacaktık. Her birimiz üstüne konuşulacağı gibi. Hiçbirimiz, hiçbir insan mükemmel değildir ama mükemmelin peşinde koştuğu için Tanrıları yarattı insanoğlu.

Sonra da Tanrılar adına bir diğerini yargılama hakkını kendinde buldu. Bu hep böyle süregitti ve gidecek.

Fakat bir şey var burada: Tanrılığa soyunmuş ama Tanrıları güldüren insan türü olarak bütün yanlışlarımıza, aptallıklarımıza, sakarlıklarımıza, etrafımızı kırıp dökmelere karşın bazılarımız ya da pek çokları bütün bunlar içinde hayat tablosuna bir sevgi fırçası atar. Bu sevgi çizgisi tarif edilemezdir. Ne kendisi farkındadır ne de onu yaşarken yargılayan insanlar. Sevgi, dostluk çizgisi bir ressamın tablosuna attığı bir fırça darbesi gibidir, tablo bitince ancak fark edilebilen. Ya da bir yaşam sonlandığında…” diyordu ve “…Edebiyatta hep gülün dikeninden söz edilir de nedense dikenin gülünden söz edilmez. Oysa yaşarken her birimiz gül değil dikeniz ama pek çoğumuzda dikenin gülü de var ama gizli. Ne yazık ki bunu ancak insanlarımızı kaybettiğimizde anlıyoruz. ‘Meğerse ne kadar severmişim onu’ diyerek.

Ölümlerden önce dikenlerin güllerini derlemek olanaksız mı acaba? İşte bunu bilemiyorum…” sorusuyla yazıya devam ediyordu.

Yazının umuda dair bölümü de şöyle: “…Umut, bize sonunda ölümü getirecek olduğunu bildiğimiz hayata tutunmaktır. Sonu kesin olarak başarıyla bitecek bir mücadelede umudun yeri yoktur. Umut, kazanmanın milyonda bir ihtimal olduğu durumda söz konusu olur ancak. Sonunda kaybetseniz de önemli olan her durumda umuda sarılmaktır…

Bugün gezegenimiz üzerinde yaşayan tüm canlılar iklimsel, sosyal, siyasi, ekonomik ve daha birçok bakımdan zor günlerden geçiyor. Başka bir hayat istiyoruz ama bu ne kadar mümkün? Onu tam olarak kestiremiyoruz. Nabi Yağcı’nın yazısında dediği gibi daha güzel günlere dair umudumuzu koruyabilirsek bu bile iyi.

Yaşamımız boyunca iyiye-güzele olan umudumuzu diri tutan insanlarla hem hal olduk. Günü geldi onlardan ayrılmak zorunda kaldık. Ağustos ayları tam bir yaprak dökümü ayı oldu. Değişik tarihlerde sevdiklerimizi kaybettik. Sarkis Çerkezoğlu 2009 Ağustos ayında hayata veda etti. Harun Karadeniz, Fikret Otyam, Beyoğlu’nun akordeoncusu Madam Anahit, büyük şair Federico Garcia Lorca, türküleriyle ruhumuzu arındıran Mustafa Başaran Dede, futbolun haşarı çocuğu Metin Kurt ve en son Hüseyin Çakır bir ağustos gününde hayata veda ettiler. Can Yücel de 12 Ağustos 1999’da hayata veda etmişti.

Bazen Can Yücel’in bir şiirindeki “Başka türlü bir şey benim istediğim” dizesi gelip aklımızın bir ucuna takılıveriyor ve yaşamımız boyunca başka bir hayata, daha iyiye- daha güzele olan umudumuzu diri tutan insanlarla bir biçimde buluşuyoruz, zaman içerisinde hem hal oluyoruz. Açık Radyo da 20 küsur yıldan beri benim için böyle bir buluşma yeri oldu.

Yeşil Düşünce ile de ilk kez radyom aracılığıyla tanıştım. Uzun yıllar boyunca Ömer Madra’yı dinledim, izini sürdüm ve Yeşiller’in Beyoğlu Yeşil Ev’de düzenledikleri Yeşil Okul’da Ömer abinin derslerine katıldım. Yeşiller’i de ilk kez orada yakından tanıdım. Yani 8-9 yıl öncesinden bahsediyorum. O tarihte Eşitlik ve Demokrasi Partisi’nin üyesiydim ama giderek “…acaba ayrılsam da Yeşiller’e mi dahil olsam?” diye de düşünmeye başlamıştım. Buna gerek kalmadı, bir süre sonra EDP ile Yeşiller bir araya gelip YSGP’yi kurduk. Birkaç yıl önce de Yeşiller, YSGP ile yollarını ayırıp bir hareket olarak yola devam etme kararı aldılar ve ben de onlarla yola devam etmeye karar verdim. Yaklaşık iki yıl önce Yeşil Gazete kolektifine emek vermeye başladım. Bugün de tıpkı Açık Radyo’da olduğu gibi Yeşil Gazete ile de daha iyi-daha güzel, başka bir hayat özlemime derman arıyorum.

Bu ay 1-5 Ağustos tarihlerinde Yeşiller’in 17. kez düzenlediği Yeşil Kamp’a katıldım. Bu kamp katıldığım 3. Yeşil Kamp oldu. Yeşil Kamp’lar her sene doğaya uyumlu, sürdürülebilir, erkek egemenliği reddeden, şiddetsiz, doğrudan demokrasiye inanan, adil paylaşımdan yana, özgür yaşamı savunan, çeşitliliği koruyan, küresel mücadelenin parçası olan yeşil politikanın özümsenmeye çalışıldığı buluşmalar oluyor.

Bu kamplarda uluslararası yeşil düşüncenin temellerini kavrama, ekolojist değerleri benimsemiş insanlarla tanışma, birlikte şarkılar söyleme ve dünyanın sorunlarına doğanın haklarına saygı duyan bir yerden bakarak çözümler üretebilme şansını yakalıyoruz.

Bu yıl da öyle oldu. Türkiye’nin çeşitli kentlerinden ve Avrupa’dan gelen yaklaşık 150 katılımcıyla birlikte 5 gün boyunca toplumsal cinsiyet meselelerinden, doğanın haklarına, gıda politikalarına, su krizine, demokrasiye, eğitime, sosyal fayda meselesine, yaşamsal hukuka, iklim değişikliğine ve Yeşil Politikanın ilgi alanına giren birçok meseleye dair alternatifleri konuştuk. Esmeray tek kişilik oyunu “Kestirmeden Hikayeler” ile konuğumuz oldu. Dileyenler Tuba Yalçın ile Yoga yaptı. Dileyenler Bahar Vidinoğlu ile doğal uyumu keşfetmek için bir araç olan Skineer Bırakma Tekniği’ni çalıştılar. Dileyen Gökalp Ceylan ile güneş, rüzgâr ve kömürü konu alan görsel tasarımlar ürettiler. Dileyen denize girdi. Ama son gece hep birlikte Ömer Ongun’un “Bir Enstrüman Olarak Bedeni Yeniden Tanımak- Beden Müziği Çemberi” nde yer aldık.

Hani hayatta bazen hiç bitmesin dediğiniz anlar olur ya; Yeşil Kamp’lar benim için tam da bu anı ifade ediyor. Yeşil Kamp’ın haber ve fotoğraflarına buradan ulaşmanız mümkün. Belki gelecek sene sizler de bu kampın katılımcısı olmak istersiniz.

Bugün 15.00’de Açık Radyo (94.9) Babil’den Sonra’da hayata, düne, bugüne ve yarına, umuda, aramızdan ayrılan dostlarımıza, Yeşil Kamp’a dair biraz muhabbet edip, Yeni Türkü’den şarkılar dinleteceğim.

Ne diyordu Nabi Yağcı, Hüseyin Çakır’ın ardından yazdığı yazıda?

“…Umut, bize sonunda ölümü getirecek olduğunu bildiğimiz hayata tutunmaktır. Sonu kesin olarak başarıyla bitecek bir mücadelede umudun yeri yoktur. Umut, kazanmanın milyonda bir ihtimal olduğu durumda söz konusu olur ancak. Sonunda kaybetseniz de önemli olan her durumda umuda sarılmaktır…”

Hepimize umutla, sıkı dostluklarla, keşke hiç bitmese diyebileceğimiz anlarla dolu dolu yaşayacağımız, iyi müziklerle, güzelliklerle bezeli, doğayla barışık bir yaşam diliyorum.

 

Ercüment Gürçay

Kategori: Hafta Sonu

EkonomiManşet

Ekonomik boykot çağrısı yapanlara öneriler: Gıda toplulukları, kolektifler, kooperatifler…

Referandum sonrasında, Yaşar Holding’in patronu, sosyal medyadan yaptığı İzmir Karşıyaka’daki “Hayır” oylarının çokluğu nedeniyle Karşıyaka Basketbol takımının sponsorluğundan çekilmeyi düşünebileceğine açıkladı. Açıklamanın ardından başlayan ve kapsamı da Yaşar Holding’le sınırlı kalmayan, gittikçe genişleyerek artan ekonomik boykot çağrıları üzerine, ekonomik boykotun da ötesinde daha etkili bir mücadele aracı olacak bir alternatif üretim ve tüketim ilişkisinin nasıl kurulabileceğine dair Türkiye’deki bazı örnekler ön açıcı olabilir.

Açık Radyo‘da 15 günde 1 perşembe günleri Açık Gazete içinde yer alan “Bildiğimiz Ekonominin Sonu” programında alternatif ekonomi hakkında programlar yapan Bengi Akbulut, 20 Nisan tarihli programda Türkiye’den alternatif örnekleri “Boykot Yetmez. Tüketimi Nasıl Örgütleyeceğiz?” başlığı altında paylaştı.

Boykot yetmez tüketimi örgütleyelim diyenler için biz de ordan aynen alıntılıyoruz:

Aracısız Şirketsiz Gıda!

BÜKOOP (Boğaziçi Üniversitesi Mensupları Tüketim Kooperatifi)

http://www.bukoop.org

https://www.facebook.com/BuKoop-226266220789030/

“Sağlıklı, lezzetli, doğal çevreyi ve toplumu olumsuz olarak en az etkileyen gıdayı yaygınlaştırabilmek için onu tüketiciler açısından ulaşılabilir kılmak, titiz üreticilerle dikkatli tüketiciler arasında kalıcı işbirliği ve yardımlaşma inşa etmek gerekiyor.
Bu işbirliği ve yardımlaşmanın en pratik ve güncel araçlarından birisi, tüketici ve üretici kooperatifleri. Bu fikirden hareket eden bizler, Boğaziçi Mensupları Tüketim Kooperatifi’ni kurduk. Mayıs 2010’dan beri Boğaziçi Üniversitesi Kuzey Kampüs’te hizmet veren kooperatifimiz, zaman içerisinde ürün yelpazesini ve birlikte çalıştığı örgütlü üretici havuzunu genişletiyor ve giderek artan sayıda ekolojik üreticiyi Boğaziçi Üniversitesi mensubu tüketicilerle buluşturuyor.”

Bükoop dükkan Kuzey Kampüs’te yeralıyor ve üniversite mensubu olmasanız da alışveriş yapabilirsiniz. Ürünler-üreticiler arasında: Karapürçek kadın derneği’nden salça, tarhana, erişte, reçel, Saçaklı Kooperatifi’nden zeytinyağı, Sındı Köyü Kooperatifi’nden badem, bal, zeytinyağı, Urfa Kadın Kooperatifi’nden kuru sebzeler, Ali Ünüvar (Niğde’den) kuru meyve ve baklagil, Gündönümü çiftliği’nden süt, Kars Boğatepe’den peynir ve tereyağ, Mavi Çiftlik’ten peynir, dondurma ve süt reçeli, Vakıflı Köyü Kooperatifinden reçeller ve nar ekşisi var. dahası da var!

Kadıköy Kooperatifi

https://www.facebook.com/KadikoyKoop/

“İstanbul’da yaşayan ve doğal ürünlere aracısız ulaşmayı hedef alan tüketicilerin/türeticilerin oluşturduğu kooperatifiz”

2014 yılından beri çalışmalarını sürdüren, 2016 Kasım ayında yasal bir kooperatif haline gelen Kadıköy Kooperatifi, Kadıköy bölgesindeki tüketim faaliyetlerini dönüştürmeyi hedefleyen bir Kooperatiftir. Önce paket sistemiyle çalışmaya başladılar, yasal bir kooperatif haline gelmeleriyle beraber Moda’da sabit bir dükkan da açtılar. Adres: Hacı Ahmet Bey Sokak No:1 Caferağa/Kadıköy. Haftaiçi 19:00-21:00, Haftasonu 10:00-17:00 arası açıklar.

Küçük üretici ve örgütlü üreticilerle çalışıyorlar. Üreticileri arasında Çanakkale Nusratlı Köyü Dayanışma Derneği’nden , Niğde-Ulukışla Güntepe Çiftliği’nden kuru meyveler ve baklagil, Karaburun Kolektifi’nden Zeytin-Zeytinyağı, Eppek’ten yerli tohum unlarla ekşi maya ekmek, Manyas’tan makarna, Büyükçekmece Su Havzası’ndan yumurta, Kars Boğatepe ve Sakarya Mavi Çiftlik’ten peynir ve süt ürünleri, Karapürçek Kadın Derneği’nden reçeller ve salçalar, Rize Özçay’dan çay, Erzincan Akyazı’dan bulgur, Adapazarı Jade Çiftliği’nden tam buğdan un var. Bu sadece bir kısmı!

Koşuyolu Kooperatif Girişimi

https://www.facebook.com/kosuyolukoop/

Hakkında: “Bizler, Koşuyolu-Acıbadem-Altunizade-Barbaros semt sakinleri olarak, sağlıklı, yerel ve adil gıdaya ulaşmanın temel bir hak olduğu bilinciyle yola çıkarken sadece biz tüketicilerin değil, üreticinin ve doğanın da hakları olduğuna inanıyor ve tüm paydaşların uyumunu gözeten “Gıda Egemenliği” kavramı temelinde bir üretim-tüketim yaklaşımını benimsiyoruz.

• Tüketimde yabancılaşmaya karşı çıkarak, gıdamızı ve üreticiyi tanıyacağız.
• Tüketim tercihlerimizi ortaklaştıracağız.
• Gıdamızı küçük üreticiden doğrudan, kolektif olarak temin edeceğiz.
• Herkes için güvenli ve doğayla uyumlu olan, ekolojik olarak sürdürülebilir bilge tarımı destekleyeceğiz.
• Çocuk emeği başta olmak üzere, küçük çiftçi tarımında aile bireyleri dışında başkalarının emeğinin kullanılmasını kabul etmeyeceğiz.
• Endüstriyel olana karşı küçük çiftçi tarımını destekleyecek, emeğin hakkını gözetecek, sosyal olarak adil olan gıdayı tercih edeceğiz.
• En yakınımızda üretilen yerel ürünleri tercih ederek dağıtım zincirini kısaltacağız.”

Girişim aşamasında, şu an paket sistemiyle çalışıyorlar. Son gıda paketlerinde: Jade Çiftliği’nden tam buğday un, Akyazı Erzincan’ndan bulgur, Zeyce Zeytincilik’ten az tuzlu sele zeytin, Güntepe Çiftliği’nden kuru fasulye, Nusratlı Kooperatifi’nden kabuklu badem, Kır Çocukları’ndan elma kurusu ve çörek otu tohumu bulunuyor.

DÜRTÜK (Direnen Üretici Tüketici Kolektifi)

https://www.facebook.com/durtuk/

“Direnen Üretici Tüketici Kolektifi (DÜRTÜK), İstanbul ve çevresinde yok edilme tehdidi altındaki yerel üretimle dayanışmak için yola çıktı. Uygun fiyata nitelikli gıdaya erişim sağlamayı, küçük çiftçinin varoluş koşullarını desteklemeyi ve alternatif bir gıda ekonomisiyle ekoloji mücadelesine aktif destek vermeyi amaç edindi.

Her hafta e-posta ve kapalı facebook gruplarımız üzerinden ürün sipariş formu ve dağıtım bilgilerini paylaşıyoruz. Dağıtım merkezimiz Beyoğlu. Listemiz maruldan maydanoza, karalâhanadan turpa, her sezon farklı, ama mevsiminde yetişmiş ürünlerle her hafta güncelleniyor. Dağıtım günü bir araya gelip, ürünlerimizi teslim alıyor, varsa gelişmeleri paylaşıyor, iş bölüşümü ve organizasyona dair plan program yapıyoruz. Bostan ziyaretlerinden lojistiğe, sipariş takibinden sosyal medya paylaşımlarına yapacak pek çok iş var.”

Kent bostanlarından doğrudan yeşil sebze dağıtımı yapıyorlar. Ürünler arasında marul, roka, pazı, karalahana, maydanoz, ısırgan, bazen turp, nane, yeşil soğan vs. var. Lojistik ve gönüllü iş gücü sorunlarını çözebilirlerse İstanbul yerelinde başka ürünlere de girişmeyi istiyorlar. Dağıtım günü Perşembe.

Yeryüzü Derneği Gıda Topluluğu

http://www.yeryuzudernegi.org/projeler.php?pid=71

Hakkında: “Üretim koşullarını bildiğimiz, güvendiğimiz ve bir kısmını yerinde ziyaret ettiğimiz üreticilerin ürünlerinden oluşturduğumuz listeyi, ayda bir gerçekleştirdiğimiz dağıtım buluşmamızdan 2 hafta önce bütün üyelere mail/sosyal medya yoluyla bildirdikten sonra siparişleri topluyor, siparişleri üreticilere iletiliyor ve toplu halde gelen ürünlerimizi almak için önceden belirlenen bir tarihte (Cumartesi günleri) dağıtım mekanımızda buluşuyoruz.

Temel amaç üreticiyi doğrudan desteklemek olduğu için toplanan parayı üreticiye aracısız olarak aktarıyoruz. Kargo masraflarını da tamamen şeffaf bir sistemde ürünlere eklenen ufak farklarla hep birlikte ödüyoruz. Üreticiye yapılan ödemeler, kargo, zayiat ve dağıtım masrafları çıktıktan sonra para artarsa şeffaf bir kasaya aktarılıyoruz. Şeffaf kasamızdaki birikimin miktarı arttıkça bu birikimi çiftlik ziyaretleri, üreticilerimizle tanışma günleri ve üretim atölyeleri vb. etkinlikler düzenlemek için kullanmak istiyoruz.”

Ürünler arasında zeytinyağı (sızma), mevsime göre taze sebze ve meyve, sabun, kavlıca bulguru, kars kaşarı, kuru kayısı ve incir, yumurta, datça bademi, keçi peyniri, salça, un (değirmende öğütülmüş), pekmez, bal, reçel, tarhana, erişte, zeytin, tereyağı, çeçil peyniri, ıhlamur/adaçayı, fındık var.

İstanbul Zapatista Kahve Kolektifi

https://www.facebook.com/zaptistkahve/

“Bizler, alternatif ekonomileri, kolektif çalışmayı, ekolojik üretimi, adil ticareti ve zapatista deneyimini önemseyen ve destekleyen kişiler olarak bir araya geldik ve İstanbul Zapatista Kahve Kolektifini oluşturduk. Bugüne kadar haberini geniş bir biçimde yaymamış olsak da, kendi arkadaş çevremizde bilindiği üzere yaklaşık 1 yıldır Meksika / Chiapas’tan İstanbul’a zapatista kahvesi getirmeye yönelik çalışmalar yürütüyoruz. Bu çalışmalar, kolektif çalışmanın ilkelerine bağlı olarak, konsensus bazında eşitlikçi karar süreçleri ve yatay bir organizasyonla yürütülüyor. Çalışmalarımıza destek vermek isteyenlere, ya da çalışma ilkelerimizi kabul ederek kolektife katılmak isteyenlere de kapımız açık.”

Temin edilebilecek yerler:

İstanbul Anadolu Yakası’nda: Kadıköy Tüketim Kooperatifi Dükkanı (Moda) ve Komşu Kafe Kolektif (Yeldeğirmeni)

İstanbul Avrupa Yakası’nda: Kafe Na (Beşiktaş), Muaf Bar (Beyoğlu), Tatavla Dayanışma Pazarı (Tatavla/Kurtuluş)

Ankara’da: 100. Yıl İnsiyatifi (100. Yıl)

Kadın Kadına Mülteci Mutfağı

https://www.facebook.com/kadinkadinamultecimutfagi/

Hakkında: “Savaşa, sürgüne, sınırlara karşı kadın dayanışmasının, bir aradalığın ve umudun reçelleri bu mutfakta üretilmektedir.”

Kendim tattım, reçeller de turşular da harika.

Bulabileceğiniz yerler şurada: https://www.facebook.com/kadinkadinamultecimutfagi/photos/a.368852350129

Patronsuz Kafe, Şirketsiz Gıda: Komşu Kafe Kolektifi

https://www.facebook.com/komsuKafeCollective/

“Bu kapitalist sistemde herşeyi „fiyat“la ölçmeye itildik. Oysa herhangi bir para miktarı, hayatımızdaki şeylere atfettiğimiz değerin karşılığı olabilir mi? Bir şeylerin ne zaman, nasıl bir değer kazandığına ancak kişisel olarak karar verilebilir. Haydi gelin, müşteri ve sahip haline girmektense, bu deneyimi ve bu mekanın açık kalabilmesinin sorumluluğunu birlikte paylaşalım. Ne kadar ödeyebileceğinize ya da ödemek isteyeceğinize karar vermeyi sizlere bırakıyoruz.
Komşu Kafe Kolektifi alternatif ekonomiye bir katkıdır. Dolayısıyla, temel olarak diğer kolektif çalışmaları, yerel üreticileri ve dayanışma ağlarını desteklemek çabasındayız. Bir amacımız da yeni kolektif projelerin hayat bulmasına katkı sunabilmektir.
Haydi dayanışmayı, eşitliği ve iletişimi hep birlikte yaratalım!”

Adres: Uzun Hafız Sk, 83/A, Yeldeğirmeni, Istanbul

Patonsuz Tekstil: Özgür Kazova Tekstil Kooperatifi

https://www.facebook.com/OzgurKazova/

Hakkında: “Özgür Kazova Tekstil Kooperatifi emek mücadelesi ve Mayıs-Haziran 2013 Taksim Gezi Parkı direnişinin en önemli miraslarından. 27 Şubat 2013’de başlayan mücadelemiz önce bir işgal fabrikasına, ardından bir kooperatife dönüştü. Kooperatifimizin eşitlikçi ve patronsuz toplumun okullarından biri olacağına inanıyoruz. 17 Kasım 2014 tarihinden beri patronsuz kazak üretiyoruz. Amacımız tüm dayanışmacı ekonomi örgütlenmelerine, emek mücadelelerine yardım etmek ve uluslararası özgürlük mücadelelerinin bir parçası olmak”.

Bugüne bugün yegane imalat kooperatifimiz! Yüzde yüz yün ve yüzdeyüz pamuk triko üretiyorlar. Internet üzerinden de sipariş verebileceğiniz bir düzenek mevcut ama mekanlarında ziyaret etseniz pek mutlu olurlar.

Kader Kısmet Atölyesi

https://www.facebook.com/KaderKismetAtolyesi/

“Kader Kısmet Atölyesi geçim için ahşap-serigrafi baskı, dikiş, nakış, örgü gibi el işleri yapan bir dayanışma grubudur. Evde tek başına çalışan kadınlar, bir arada olmanın verdiği enerjiyi keşfedince, birlikte üretmeye başladılar. Bir gün birinin evinde, başka gün bir diğerinin… Böylece bu grup doğdu; güç birliği zamanla, malzemeyi ortaklaşa teminden, birlikte pazar aramaya kadar genişledi.

Nasıl buluştular” derseniz, ortak hikâyeleri de epeyce eskilere dayanıyor. Karagümrük’te Neslişah ve Hatice Sultan mahallelerinde (ya da Sulukule adıyla anılan yerde) yıllarca kapı komşusu olarak yaşadılar; ta ki kentsel dönüşüm hayatı tepetaklak edene dek… Evlerinden yerlerinden edildiler; mahalle yıkıldı gitti, ismi bile kayıtlardan silindi. Kader Kısmet Atölyesi de bu süreçte ve Neşe Ozan öncülüğünde Sulukule’de filizlendi”

Çantalar, bereler, şal ve tülbentler, kalemlik ve tütünlükler, keseler üretiyorlar.

Ve diğerleri…

ZEVZEK (Zehirsiz Ev Zulümsüz Emek Kolektifi):

https://www.facebook.com/zeVzekisler/

“Zehirsiz ev zulümsüz emek kollektifi (zeVzek), ev yapımı temizlik ve bakım ürünlerinin kullanımının yaygınlaşmasını teşvik etmek amacıyla kuruldu.”

Çamaktoz (çamaşır makinası tozu), bumaktoz (bulaşık makinası tozu) ve dodima (doğal diş macunu) edinebilir, daha iyisi kendiniz yapmayı öğrenebilirsiniz.

(Açık Radyo)

Kategori: Ekonomi

Kültür-SanatManşet

‘1915 Öncesinde Osmanlı İmparatorluğu’nda Ermeniler’

Aras Yayıncılık, Fransız tarihçiler Raymond H. Kévorkian ve Paul B. Paboudjian’ın ortak çalışması olan ‘1915 Öncesinde Osmanlı İmparatorluğu’nda Ermeniler’ adlı eseri yayımladı.

Kitabın yazarlarından Raymond H. Kévorkian, kitabı ile ilgili bilgiler vermek üzere bugün saat 09:30’da 94.9 Açık Radyo’da hafta içi her sabah yayınlanan Açık Gazete programının konuğu olacak.

Raymond H. Kévorkian ve Paul B. Paboudjian’ın ortak çalışması olan ‘1915 Öncesinde Osmanlı İmparatorluğu’nda Ermeniler’ kitabında, Anadolu’da 2900’ü aşkın kent, kasaba ve köyün nüfus dökümü, kiliseler, okullar gibi kurumlar, tarihsel önem taşıyan 1000 kadar fotoğraf ve haritayla birlikte sunuluyor. Kitap, 19. yüzyılın sonu ve 20. yüzyılın başında uğradığı katliamlarla yaşadığı coğrafyadan bugün artık tamamen silinmiş olan Ermeni halkının ayrıntılı bir fotoğrafını çekiyor.

Agos gazetesinin ilk yıllarında, ikinci sayfada tefrika edilen ‘Bir Zamanlar’ köşesinde de yayımlanan çalışma, Anadolu Ermenilerinin tarihine ışık tutan, bugüne dek yayımlanmış en önemli eserlerden biri. ‘Bir Zamanlar’ köşesi, Türkiye’de resmi tarihin, malum bazı klişeler dışında hiç sözünü etmediği Ermeni halkının tarihi, kültürü, yaşayışı hakkında verdiği bilgilerle, 1990’lı yıllarda pek çok Agos okuru için önemli bir bilgi kaynağı olmuş, ısrarlı bir okur kitlesi edinmişti. Ermenilerle ilintili konulara merak duyanlara, araştırmacılara kaynaklık edecek yayınlar yapan Aras Yayıncılık’ın titiz editörlüğünde, kitabın bütününe ulaşmak mümkün hale geldi.

Fransa’da yayımlandıktan 20 yıl sonra Türkçeye kazandırılan çalışmanın çevirmenliğini Mayda Saris, çeviri redaksiyonunu ise Sosi Dolanoğlu yaptı.

1915 öncesinde Ermeni nüfus barındıran 2 bin 900’ü aşkın yerleşim biriminin (vilayet, sancak, kaza ve köyler) dökümünü sunuyor. 20. yüzyıl başlarında taşra bölgelerindeki Ermeni din görevlilerince hazırlanmış olan nüfus istatistiklerini ilk kez gün yüzüne çıkaran kitapta, söz konusu yerleşim yerleri, tarihsel arka planları, sahip oldukları okul, kilise, ve manastırlar, eski-yeni isimleri, haritalar ve 1000 kadar görsel eşliğinde yer alıyor.

İki bölümden oluşan kitabın ilk bölümünde, 19. yüzyılın ikinci yarısıyla birlikte modernleşme sürecine giren Osmanlı İmparatorluğu’nda Ermeni halkının yaşadığı çalkantılı döneme ışık tutuluyor. Ermenilerin eğitim, basın-yayın, din, ekonomi ve politika alanlarında yaşadığı gelişmelerin irdelendiği ‘Tarih ve Toplumsal Yapı’ başlıklı bu bölüm, imparatorluğun son 150 yılının Ermeniler özelinde bir panoramasını sunuyor.

‘İnsanlar ve Yaşadıkları Topraklar’ başlıklı bölümde, Osmanlı İmparatorluğu’nda yaşayan Ermeni nüfusunun köy köy, kasaba kasaba, ayrıntılı bir dökümü çıkarılıyor. İstanbul, İzmir, İzmit, Ankara, Sivas, Trabzon, Kayseri, Adana, Diyarbakır, Erzurum, Van ve imparatorluğun diğer vilayetlerindeki yerleşim yerlerini inceleyen Kévorkian, bunu yaparken yerleşim birimlerinin Ortaçağ’a, çoğu zaman Roma İmparatorluğu dönemlerine uzanan tarihsel arka planlarını da sunmayı ihmal etmiyor. 20. yüzyılın başında, taşradaki Ermeni din görevlilerince hazırlanmış nüfus dökümlerini temel alan Kévorkian, birkaç kişi de olsa, Ermeni nüfusu barındıran her köyü, 20. yüzyıl başlarında bağlı olduğu kaza, sancak ve vilayet bazında ele alıyor.

Fransızca orijinalinde Ermenice, Rumca, Kürtçe vb. eski adlarıyla anılan, ancak ulus-devlete geçiş sürecinde Türkçeleştirilen köy, bucak gibi yerleşim birimlerinin bugünkü adlarının Türkçe basıma ilave edilmiş olması, eseri daha da işlevsel kılıyor.

‘1915 Öncesinde Osmanlı İmparatorluğu’nda Ermeniler, 19. yüzyıl sonu ve 20.yüzyılın başında uğradığı katliamlarla, yaşadığı coğrafyadan bugün artık tamamen silinmiş olan kadim bir halkın detaylı bir fotoğrafını sunuyor.

(Agos, Yeşil Gazete)

Kategori: Kültür-Sanat

ManşetTürkiye

Van Belediyesi Basınla İlişkiler Müdürü Adnan Bilen, “Açlık grevi sona erdi haberleri asılsız”

50. gününe gelinen Açlık Grevinin Van F Tipi Cezaevi’nde sona erip ermediği konusunda bilgi vermek üzere Van Belediyesi Basınla İlişkiler Müdürü Adnan Bilen, bu sabah Açık Radyo’da hafta içi her sabah yayınlanan Açık Gazete programına telefon ile bağlandı.

PKK ve PJAK’lı tutukluların Abdullah Öcalan’a yönelik tecridin kaldırılması, ana dilde eğitim ve ana dilde savunma hakkı talepleri ile başlattığı süresiz-dönüşümsüz açlık grevinde 50. güne gelindi. Hükümet kanadında Sağlık Bakanının bayram öncesi yaptığı açıklamalar açlık grevinin sona ermesini bekleyenleri umutlandırmış olsa da Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın dün yaptığı açıklamalar tüm umutları bitme noktasına getirdi.

Dün yaşanan bir başka gelişme ise BDP’nin 30 Ekim tarihini, “Hayatın tüm alanlarında yaşamı durdurma” eylemi sırasında yaşandı. Van ve Diyarbakır’da tüm sivil hayatı durma noktasına getiren sivil itaatsizlik eylemi sırasında Anadolu Ajansından geçen, “102 tutuklu açlık grevini sona erdirdi” haberi üzerine başbakan Erdoğan  sosyal medya sitesi twitter üzerinden yayınladığı ancak kısa süre sonra kaldırılan mesajında bu haberin çifte bayram olduğunu belirtti.

Açlık Grevinin Van F Tipi Cezaevi’nde sona erip ermediği konusunda bilgi vermek üzere Van Belediyesi Basınla İlişkiler Müdürü Adnan Bilen, bu sabah Açık Radyo’da hafta içi her sabah yayınlanan Açık Gazete programına telefon ile bağlandı.

182’si Van’da olmak üzere 300 tutuklunun açlık grevini sona erdirdiği habrlerinin gerçekleri yansıtmadığını belirten Bilen, Grevi sona erdiren 182 kişinin tutuklu olmadığını, dışarıda bulunup eyleme destek vermek için bir haftalığına açlık grevi yaptıklarını ifade etti.

Tutukluların süresiz ve dönüşümsüz açlık grevine devam ettiklerini belirten Van Belediyesi Basınla İlişkiler Müdürü Adnan Bilen, 182 kişinin ise süreli ve dönüşümlü açlık grevi yaptıklarını. Bir hafta sürecek açlık grevi eylemini de bu tarihin bitiminde sona erdirdiklerini açıkladı. Van F Tipi cezaevinde ve ülkedeki diğer cezaevlerindeki süresiz ve dönüşümsüz açlık grevlerinin ise 50. gününde devam etmekte olduğunu belirtti.

BDP’nin “Hayatın tüm alanlarında yaşamı durdurma” adı altında yaptığı sivil itaatsizlik eyleminin Van ayağını da aktaran Bilen, esnafların %100 oranında kepenk kapattığını, okullara hiçbir öğrencinin gitmediğini, sivil hayatın durma noktasına geldiğini belirterek 25bin kişinin de cezaevi önünde toplandığını söyledi.

(Yeşil Gazete)

 

 

Kategori: Manşet

ManşetMedya-İnternet

Alternatif Medya Şenliği ekibi Açık Radyo’da

13 Ekim Perşembe günü Alternatif Medya Şenliği hakkında merak edilenleri anlatmak, şenliğin daha katılımcı daha şenlikli olması için daha geniş bir kesimce de duyulmasını sağlamak amacı ile Açık Radyo’da canlı yayın konuğu olacağız.

Açık Radyo’nun 2 ayrı programı Perşembe günü bizi misafir edecek. Sabah 09:30’da Açık Gazete‘de Ömer Madra ile Mahir Ilgaz‘ın konukları Yeşil Gazete muhabirlerinden Alper Tolga Akkuş ile Alternatif Medya Şenliği Basın ve İletişim Sorumlusu Sibel Richter.

Aynı günün akşamında 18:30’da Açık Dergi programında İlksen Mavituna ile Gözde Kazaz‘ın konukları ise Alternatif Medya Şenliği Koordinatörleri Sevil Turan ile Durukan Dudu. Durukan aynı zamanda gazetemizin de muhabirleri arasında.

Şenlikle ile ilgili en taze bilgileri şenliğin içinden arkadaşlarımızdan duymak isteyenlere şimdiden bilgi vermek istedik.

Kulağınız açık olsun !

(Yeşil Gazete)

Kategori: Manşet