Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Kentlerin demokrasi tarihi

Modern demokrasinin yaklaşık 200-250 yıllık bir tarihi var. Bugün geldiği yer oldukça sorunlu; seçimlere katım oranları düşüyor, kararsızlar çoğalıyor… Demokrasi ve katılım, demokrasin katılımcı süreçlerle geliştirilerek yaşamımıza toplumsal ve yaşadığımız kentin yönetimine girmesi ve katılımcı bir kent yönetiminin ve katılımcı planlamanın yapılabilirliği üzerine tartışmayı geliştirirken, demokrasi kavramının son yüzyılına şöyle bir “kuşbakışı” göz atmak, sanırım yararlı olacak. Ancak bu kısa yazı bütün demokrasi tarihini incelemeye yetmeyeceği için, Ege-Anadolu-Yunan polislerindeki uygulamalara, buradaki kent demokrasilerinin anlamına ve seyrine göz gezdirerek başlayamayacağız.

Sondan, bugünü etkileyen koşulların oluşmasından başlayalım:

20. yüzyılın son yarısında, özellikle 1980 sonrasında, neo-liberal anlayıştaki kapitalizmin küreselleşmesiyle bütün kentler büyük bir değişim geçirmeye başladı. Bu değişim önce kentlerdeki toplumsal yaşam ve çalışma-üretme ve ilişki biçimlerinde görülmeye başladı; giderek kentin mekanları da bu yeni yaşama göre biçimlenmeye, gelir dağılımındaki kutuplaşmaya uygun yeni biçimler almaya yeni bir kent makro-formu geliştirmeye başladı.

Çalışan sınıflar ve yoksullar için demokrasi

Bu değişimler aynı zamanda demokrasi anlayışında ve demokratik kurumların ve kuralların işleyiş biçimlerinde de ortaya çıktı ve zaten her zaman ekonomik ve ideolojik olarak güçlü ve egemen olan sınıfların saldırılarına uğrayan/ kırpılan-kötürümleştirilen ve körleştirilen demokrasi düşüncesi giderek daha başarısız ve daha sönümlenmiş bir illüzyon; dışı yaldızlanmış ama içi boşaltılırmış bir kavram olarak, ülkelerin ve kentlerin yaşamındaki terimlerden biri gibi olmaya başladı.

1980’li yılların sonuna kadar dünyada soldaki egemen güç için demokrasinin içeriği neredeyse sınıfsal ve sınıfların ekonomik durumundaki kaba bir eşitliğe, (bürokrasinin ve teknokrasinin kayrılmış durumu ve olağanüstü yaygın rüşvet mekanizmaları sayılamazsa) baskıcı ve merkezi bir devletçiliğe dönüşmüş durumdaydı.

Kapitalist dünyada ise demokrasi daha çok bir soğuk “savaş” retoriğine indirgenmişti. Gerçekte, çalışan sınıflar ve yoksullar için en iyi olasılıkla, seçim yıllarında oy kullanma hakkı kadar bir demokrasi söz konusu olabilir. Ancak daha çok Avrupa ülkelerinde ve sosyal demokrat partilerde ve belki bazı sosyalist ya da komünist düşünürlerin literatüründe demokrasiye rastlayabiliriz. Yine de, 20. Yüzyıl’ın ilk yarısında, demokrasi ile ilgili düşüncelerin pek fazla tartışıldığı söylenemez. Savaş sonrasından 1980’lere kadar önde gelen kavramlar, savaşan kapitalist ülkeler için yoksulluğunun azaltılması ve orta sınıflaşmanın güçlendirilmesi, diğer “az gelişmiş” ülkeler dünyası için de kalkınma idi.

Kalkınmanın doğal olarak daha demokratik, en azından periyodik olarak seçim sandıklarının konduğu politik bir sistem getireceği düşünülüyordu. Az gelişmiş ülkelerde bu sandıklar, eğer konduysa bile, kısa zamanda askeri ya da sivil diktatörlüklerin demokrasisine dönüştü. Eğer kendiliğinden askeri diktatörlük oluşmuyorsa, kapitalizmin militer ve diplomatik mekanizmaları önce Vietnam’da, sonra da Yunanistan’da, Türkiye’de, Şili’de olduğu gibi, ABD Merkezi İstihbarat Örgütü‘nün yol göstericiliği ve desteğindeki darbelerle bütün demokratik kıvılcımlanmaları, kıpırdanmaları boğmakla meşguldü.

Sanki demokrasi ile ilgili bütün sorunlar 19. Yüzyıl’da, meşruti veya cumhuriyetçi parlamentoların kurulması, anayasaların seçim sistemlerini tanımlaması ve çok partili- temsili demokrasilerin oluşturulmasıyla çözülmüş gibi düşünülüyordu. 19. Yüzyıl’da ve 20. Yüzyıl’ın başlarında bu tür bir demokrasiye karşı çıkışlar sadece işçi sınıfının örgütlenme, sendikalaşma, kooperatifleşme hareketinde ve kadınların eşit oy hakkı (ve tümel bir eşitlik) mücadelesinde görülüyordu. Gündelik yaşam uygulamalarında (ailede, mahallede, okulda, işyerine vb.) demokrasi düşünülmüyordu bile. 19. Yüzyıl’da, bunların dışında sadece, (küçük ama düş gücümüzü hala aydınlatmakta olan) ütopyalardaki demokrasi arayışından bahsedebiliriz.

‘Kendiliğinden’ demokrasi

20. Yüzyıl’da, savaşa kadar ve iki savaş arasında demokrasi arayışı, belki sadece protestolar, sokaklarda ve kamusal alanlardaki yoğun mücadele potasında gerçekleşiyordu. Ancak bu mücadelelerde demokrasi kavramından çok, demokrasi için öncül kavramlar olduğunu söyleyebileceğimiz “gender/ toplumsal cinsiyet” ya da “sınıf” açısından emeğin özgürleşmesi ve çalışmanın adil bir karşılığının alınabilmesi, eşitlik gibi kavramlar ön plandaydı.

2. Dünya Savaşı sonrasında kentlerde hızla, planlamanın ve orta sınıflar için yaşanabilir konut alanlarının üretilmesine girişildi ve problem teknik olarak çözüldü. Toplumlar, demokrasi arayışını nerdeyse terk etmiş gibiydi. Avrupa’nın bir-kaç önde gelen ülkesinde tartışmalar daha çok özgürlükler, modern dönüşümler/ modernleşme, yabancılaşma, toplumsal ve kültürel ilerleme ve bilimin gelişmesiyle ortaya çıkan nükleer silahların yarattığı tehdit ve dehşet dengesi, sömürgelerin bağımsızlık savaşları gibi konular çerçevesindeydi. Az gelişmiş ve yoksul ülkeler ise daha çok, emperyalist sömürüden kurtulmak ve kalkınma gibi konular üzerinde konuşuluyordu.

Demokrasi, sanki modernleşmenin doğal bir uzantısı, kalkınma ve ilerlemenin bir türevi gibiydi. Vitrininize bir parlamento koyduğunuz zaman her şeyin kendiliğinden demokratik olacağı gibi bir düşünce egemendi. Bu, Türkiye için de böyle oldu. Türkiye önce Cumhuriyeti kurdu, vitrine bir parlamento koydu ve 2. Dünya Savaşı’nın hemen ertesinde de çok partili bir seçim düzeni geliştirerek, demokratik arayışını tamamlamış oldu ve “demokratik dünya” topluluğuna katıldı. Aynı meclis, kentlerde de vardı. Kent yönetimi, seçimli veya merkezi yönetim tarafından atanmış belediye başkanlarıyla “demokrasiye” kavuşmuş durumdaydı zaten. 1970’lerde, bazı kentlerdeki sosyal demokrat ve yenilikçi belediye başkanları merkezi yönetimin düşmanca çelmeleriyle karşılaşana kadar, Türkiye kentlerinde demokrasi arayışı hemen-hemen hiç olmadı diyebiliriz.

’68…

Dünyada ve Türkiye’de tabandan gelen ve sarsıcı bir biçimde demokrasinin yaşamsal bir gereksinim olduğunu söyleyen ilk tsunami, 1968’de oluştu. Bütün dünya toplumlarını silkeledi ve etkilerini hala yaşamaktayız. 1968 gerçekte, çok köklü ve radikal bir demokrasi talebiydi. Tuhaf olan bu radikal depremin üniversitelerde, öğrenciler tarafından başlatılmış olmasıydı. Bazı ülkelerde ve bazı durumlarda, işçi sınıfının özgürlük-eşitlik ve emek mücadelesi ile bütünleşti. Ama neredeyse bütün dünya ülkelerinde, her zaman işçi sınıfı mücadelesinden ve onun yüzyıllar süren (bazen şiddet içeren/ bazen içermeyen) protesto geleneklerinden yararlanmış bir isyan dalgasıydı. Bütün dünyada topyekun bir ayaklanmaydı bu…

Demokrasinin ve demokratik arayışın aşağıdan yukarı doğru örülmesi talebinin/gereğinin, belki yüzyıllar, belki binyıllar sonra yeniden canlanmasıydı 68. Bir ideal olarak demokrasi, demokrasinin genişletilmesi/ demokratik hakların gündelik yaşamın her anında daha çok kullanılabilir olması mücadelesi ancak 1968’de anımsandı. Başlangıçta belki, eğitim için, işyerleri içindi; ama orada hiç durmadı.

Özgürlüklerimizi kullanmak ve genişletmek için yeterli ve nerdeyse tek şart, demokrasiydi. Onu yeniden kurmak, öyle temsili olarak ve meclislerde temsil edilerek/ temsilcilerimiz eliyle değil, kendi ellerimizle ve aklımızla, her an, her dolayım için doğrudan inşa etmek gereksinimi, herkesin bilincinde yeniden ışıldamaya başladı.

1980’lerin öncesinde ve daha güçlü olarak sonrasındaki ekolojik hareketler de bu demokrasi arayışının ikinci güçlü dalgasını oluşturdu. Dünyanın bütün kentleri, modernin gereğine göre geliştirilmiş, parlamış ve gönenmişti ama aynı ölçüde ekolojik olarak kirlenmiş, sorunları yoğunlaşmış ve katmerlenmiş, bazı kentler soluk alamaz hale gelmiş, bazı kentlerde ulaşım nerdeyse tam olarak tıkanmış, gürültü artmış, tüketim sarhoşluğundan ne yapacağını bilmediği çöp yığınlarına boğulmuş, betonlaşmış ve çelikleşmiş, toplumsal ilişkileri yapaylaşmış ve yabancılaşmış bir hale gelmişti. Ayrımcılıklar ve ötekileştirmeler hiç bitmemişti zaten. Güvenlik-şiddet-katliam sorunları arttı ve kentlerde polis, güvenlikçi-bekçi orduları oluştu.

Postmodernist demokrasi

Neo-liberalizm ve onunla birlikte yıldızı parlayan post modernizm ise, dünyanın ve kentlerinin üzerine yeni ve dayanılması çok daha güç, yeni yükler bindirdi: Kentlerdeki emeğin/ işçi sınıfının durumu kötüleşti/ yoksullaştı ve sosyal güvenceleri birer birer elinden alındı. Fabrika türü büyük ölçekli üretim birimleri önce kentlerden, sonra da gelişmiş ülkelerden çıktı ve az gelişmiş ülkelere gitti. Buna karşılık, inorganik enerji kullanımı ve kirlenmeler çoğaldı, gelir dağılımında kutuplaşma ve toplumsal adaletsizlikler arttı. Kentteki güvenlik azaldıkça çitlenmiş ve kapısı kontrollü konut siteleri gelişti, sokak ve pazar alış-verişi, küçük esnaf işi üretimler azaldı ve perakende ticaret, enerji oburu ve gösterişçi AVM’lerde toplanmaya başladı.

Kentler bir yandan kırdan güçlü göç akımlarıyla kalabalıklaşır ve yoğunlaşırken, neo-liberalizmin kentlere katkısı da emlakçıların spekülatif rant yaratma ve buna el koyma arayışını güçlendirmek ve bunu inşaat sektörünün aç güzlü hırsıyla desteklemek ve dokuyu yoğunlaştırmak oldu. Artık kentler, gökdelenlerle bezenmiş, rant mücadelesi alanıydı. Kentlerde boğulma ve kirlenme olgusuyla birlikte merkezdeki çöküş, kent yoksullarının, mülk sahibi olmayanların ve giderek orta sınıfların, çaresizleşmesine neden oldu. Belediyeler, merkezi yönetimin ve kapitalizmin güçlü sınıflarının baskısı altında, merkezi yönetim modelinin benzeri bürokratik ve teknokratik hiyerarşiler geliştirdiler.

Buna karşı kentlerdeki en güçlü ve ısrarlı protestolar ve direnişler  ekolojistlerden gelmeye başladı. Protestoların en geniş ortak tabanı radikal ve çoğul bir demokrasi talebiydi. Kent halkları artık daha özgür olmak ve çeşitlilik içinde bir birliktelik ve doğrudan yöntemlerle, bireyden ve küçük topluluktan başlayan ve (mümkün olabildiği kadar) temsili olmayan, taban hareketi biçiminde dinamik bir demokrasi istiyor.

Kentlilerin demokrasiye ve bunun eskisinden de geniş ve doğrudan ve özgürlük alanlarını genişleten bir demokrasi olmasına ihtiyacı var. Dünyanın bütün kentleri, belki Latin Amerika’daki kentler başta olmak üzere yoksulluğa, işsizliğe, sermaye baskısına ve despotik yaklaşımlarla kentsel kimliklerin yok edilmesine karşı mücadele ediyor. İşte bu mücadele için daha geniş ve özgürlükçü bir demokrasiye, katılımcı ve bireye/ küçük alt topluluklara kadar ulaşan bir demokrasiye ihtiyacımız var.

Ama bunu yaratabilecek miyiz?

Nasıl yaratacağız?

Bilmediklerimiz ve bilmemiz gerekenler neler?

Tartışmayı sürdüreceğiz.

[email protected]

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuManşetSpor

[Oğuz Gidiyor] Osmanlı’da ve Cumhuriyet döneminde bisiklet – Oğuz Tan

Yol arkadaşım bisiklet 200 yaşında 12

Yol arkadaşım bisiklet, 1817’de icat edildi. Bisikletin 200 yıldır süren yolculuğunu bu yazı dizisiyle sizlerle paylaşmaya çalıştım.  2017’nin son yazısında Osmanlı’da ve Cumhuriyet’te bisikletin hikayesiyle bu yazı dizisi sona erecek. Bu kez, büyük ölçüde, Mehmet Süme ve Selami Özsoy’un, Selçuk Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü için gerçekleştirdikleri çalışmadan yararlanarak arşiv değeri olduğunu düşündüğüm uzun bir yazı derledim.

Bisikletli zaptiyeler

19. Yüzyılın başlarında Avrupa’da icat edilen bisiklet, dünya genelinde yaygınlaşmaya başladıktan sonra Osmanlı İmparatorluğu’na da levantenler tarafından getirilerek, öncelikle posta ve polis teşkilatları ile orduda kullanıldı. Osmanlı’da bisikletin gelmesiyle ilgili ilk haber, Tarik Gazetesi tarafından, 1885 yılında duyuruldu. Mösyö Tomas İstefanis adında bir Amerikalı, yanındaki bisikletiyle önce İstanbul’a gelmiş, daha sonra İzmit üzerinden beş günlük bir yolculuktan sonra Ankara’ya ulaşmış ve oradan da Yozgat üzerinden Sivas’a geçmişti.

20. Yüzyılın sonlarında, başkent İstanbul’un dışında, bisikletin yaygın olarak kullanıldığı şehirler Osmanlı’nın Batı’ya açılan penceresi konumundaki İzmir ve Selanik’ti. Osmanlı döneminde ilk bisiklet yarışları 1897’de Selanik’teki ahşap tribünlü velodromda düzenlendi. İzmir’deki levanten aileler, Batı’daki diğer yenilikler gibi bisikletin de kente getirilmesinde öncülük etmişti. İzmir’de ilk bisiklet yarışması 15 Mayıs 1895 tarihinde düzenlendi. İzmir’de 1900 yılından itibaren Rum kulüplerinin düzenlediği spor oyunlarında bisiklet de yer almaya başladı. Özellikle Bornova’da, levantenlerin kurduğu kulüpler tarafından bisiklet ve atletizm yarışlarının düzenli olarak yapıldığı bilinmekte.

İstanbul’da ilk bisiklet yarışması 18 Ağustos 1895 tarihinde Tarabya’da düzenlendi. Yarışma 5 ayrı mesafede düzenlendi fakat Türk ahaliden katılan olmadı. II. Meşrutiyetten sonra yaygınlaşan bisiklet cemiyetleri, Cumhuriyet döneminde, varlıklarını daha organize biçimde sürdürdüler. 1923 Yılında bisiklet federasyonun kurulmasının ardından, Milli Takım oluşturuldu. Türkiyeli bisikletçiler ilk defa 1924 Olimpiyatları’na katılmak üzere Paris’e gitseler de, teknik nedenlerden ötürü yarışamadılar.

1. Dünya Savaşı yıllarında, bisiklet sporu, lastik ve yedek parça sıkıntıları nedeniyle durgunluk yaşadı. 1948 Londra Olimpiyatları’na katılan Türkiyeli dört bisikletçi, 195 km uzunluğundaki yol mukavemet yarışını lastik patlaması ve mekanik arızalar nedeniyle tamamlayamadılar.

Bisikletin Osmanlı topraklarına ilk geldiği 1890’lı yıllardan bu yana, aradan geçen 130 yıllık sürede, Türkiye’de bisikletin hem gündelik hayattaki hem de sportif kullanımında ciddi artış görüldü. Bisikletin sağlıklı bir ulaşım aracı olarak, dünyanın farklı pek çok noktasındaki gibi, Türkiye’de de yaygın biçimde kullanıldığını söyleyemeyiz tabii. Beden ve ruh sağlığı, fosil yakıtların tüketilmemesi, yeraltı ve yerüstü kaynaklarının çok daha az tüketilmesi gibi nedenlerle bisiklet kullanımı teşvik edilmeli, kentlerdeki çevre ve yol planlamaları buna göre yapılmalıdır.

Bisikletli postacılar.

Osmanlı Devleti’nde 19. Yüzyıl sonlarında tanınan bisikletin, gördüğü ilgi üzerine, kullanımı kısa sürede yaygınlaştı. Kamu hizmetlerinin daha hızlı verilebilmesi amacıyla öncelikle posta, polis  ve ordu teşkilatlarında kullanıldı. Başta İstanbul, İzmir ve Selanik olmak üzere, büyük şehirlerde bisiklet yarışları düzenlendi. II. Meşrutiyetten sonra yaygınlaşan bisiklet cemiyetleri, Cumhuriyet döneminde, varlıklarını daha organize biçimde sürdürdüler. 1923 Yılında bisiklet federasyonun kurulmasının ardından Milli Takım oluşturuldu. Türkiyeli bisikletçiler ilk defa 1924 Olimpiyatları’na katılmak üzere Paris’e gitseler de, teknik nedenlerden ötürü yarışamadılar.

Osmanlı’da ilk bisiklet

Bisikletin Osmanlı topraklarına girişi, Avrupa’da yaygınlaşmasının ardından çok zaman almadı. Tarik gazetesinin 31 Ağustos 1885 tarihli sayısındaki habere göre Mösyö Tomas İstefanis adında bir Amerikalı, yanındaki bisikletiyle önce İstanbul’a gelmiş, daha sonra İzmit üzerinden beş günlük bir yolculuktan sonra Ankara’ya ulaşmış ve oradan da Yozgat üzerinden Sivas’a geçmişti. Gazetedeki haber şu şekilde:

“Mösyö İstefanis adında bir Amerikalı’nın velospid ile seyahat ve Dersâa’det’e muvasalatıyla (ulaşmasıyla) buradan dahi hareket ettiğini yazmış idik. Ankara’dan yazıldığına göre mûmâ-ileyh İzmit’ten 5 günde şehr-i mezkûra muvasalat ve Vali Paşa hazretleri ile memûrin-i vilâyet ve binlerce ahali merkûmun hareketini temaşa etmişler ve merkûm kendisine yapılan rica üzerine 3 defa şose üzerinde velospid ile yürüyüp 1200 yarda mesafeyi 2 dakika 14 saniyede kat etmiştir. Merkûm bilahare vali paşa hazretleri ile memûrin-i vilâyetten veda idüp Yozgat’a mütevecciye-i azimet olmuş (yönüne gitmiş) andan dahi Sivas’a azimet etmiştir.”

Basında birçok yazıya, karikatüre konu olan ve “şeytan arabası” ismi takılan bisiklete, 1950’lere kadar “velospit” veya “velespit” denildi. İstanbul halkı da, bu yeni icadı velospid adıyla tanıdı. 1901’de, İkdam gazetesinden Ali Kemal, “derrace” ismini önerdi. Osmanlı’da, yaygın olan velospidin yanı sıra, “derrace” tabiri de kullanıldı. Örneğin, Bulgaristan’daki bisiklet cemiyetleri, 1906’da, “bisiklete binen kimseler” anlamına gelen “Derrace-i Süvaran” deyimini kullandılar.

İstanbul’a bisikletlerin ithal edilmesi, 1880’lerde başladı. 1884’te İstanbul’da yayınlanan Saadet Gazetesi’ndeki bir ilanda, şu satırlar yer alıyordu:

“Velosiped istimalinin (kullanımının) dünyanın her tarafında ne derecelere terakki ettiği (geliştiği) malumdur. Galata’da Şişli Tramvay hattı mevkiinde Voyvoda Karakolhanesi istisalinde kâin Mösyö Edmon Karvana’nın İngiliz Mağazası bu terakkiyi nazarı dikkate aldığı cihetle, bu kere meşhur ‘Anglo Amerikan’ şirketinin Dersaadet Vekaletini deruhte etmiştir (üstlenmiştir). Bu şirket en sağlam, en hafif, en ziyade süratle hareket eden ve en müzeyyen ‘velosiped’lerin imali ile iştihar etmiştir (ünlenmiştir).”

İstanbul’a gelen bisikletlerin sayıca artış gösterdiği 1890-95 yılları arasında, şehrin sokaklarından bir bisikletlinin geçtiğini görmek, İstanbullular için ilgi çeken bir seyirdi. Bisikletin görüldüğü ilk yıllarda, bisiklet kullananlar “monden” tipler olarak alaya alınmış, bazen de züppelikle itham edilmişlerdi. Servet-i Fünun Dergisi yazarı Ahmet İhsan, 1893 yılında İstanbul’da düzenlenen ve nizami olmayan bir bisiklet yarışından şöyle bahsetmişti:

“Bilmem hatırlarda mı? Sohbetlerimizin birinde velospidden bahsederken belki pek yakında Kuşdili Çayırında bir velospid yarışı görürüz demiştik. Zannımız pek çabuk hakikat oldu, ama yarış Kuşdili Çayırı yerine Tepebaşı Bahçesi’nde oldu. Yarışmanın esası bahçe etrafını bir saatte 120 defa devretmekti. Bu müsabakayı ortaya çıkaran Mösyö Ortek, bir saatte ancak 104 defa devredebildi. İstanbul’un yeni velospidçilerinden Fernand isminde bir ehl-i zevk de 120 defa devrederek galebe çalmaya muvaffak oldu. İki tekerlekli arabasına süvar olarak bahçede dolaşan Ortek’in yarışı kazanmak için helecan ile bacak salladığını, çırpındığını görmek hakikaten pek gülünç idi.”

Bisikletli zaptiyeler, 1904.

1894’te, Bir Avrupa gazetesinde, velospidin ordulardaki kullanımını konu alan bir gazete yazısı tercüme edildi ve padişaha sunuldu. İstanbul’da sayıları artmaya başlayan bisikletlerden, 1895’te, bir tane de saraya takdim edildiğinde, Şehremaneti, bisiklet kullanımına dair bir düzenleme için harekete geçmişti bile. Şehremaneti, İstanbul Beyoğlu’nda bisikletiyle dolaşanların sayısında artış görülmesi üzerine, bisikletin yasaklanmasını ve yalnızca Taksim-Şişli yolunda müsaade edilmesi için 2 Ocak 1895’te Dâhiliye Vekaleti’ne başvurdu. Dâhiliye Vekâleti de, Şehremaneti’nin bu talebini Sadaret Makamı’na sundu. Sadaret Makamı durumu değerlendirmiş ve Dahiliye Vekaleti’ne gönderdiği cevapta, Beyoğlu’nda bisiklete binenlerin herhangi bir sakınca doğurmadığı bildirildiğinden, yasaklanmasını uygun görmemiş ve şu notu eklemişti:

“Her ne kadar bunların dar sokaklardan geçemeyeceği bilenmekteyse de geçenler olduğu halde belediye çavuşları marifetiyle ötekine berikine çarpıp bir kazaya neden olmamaları için uygun bir dille ikaz edilmesi şimdilik yeterli olacaktır.”

1896’da Levantenlerin ve gayri Müslimlerin yanı sıra Türk ahaliden de yakın şehirlere bisikletle yapılan geziler, dönemin gazetelerinde haber olarak yer aldılar. Aynı yılın Haziran ayında, İstanbullu Şakir Bey, üç arkadaşıyla birlikte İstanbul’dan Bursa’ya, oradan da 7.5 saatte Bandırma’ya gitmişlerdi.

Viyana’dan İstanbul’a Bisiklet Yarışı Fikri

1895’te, Viyana’daki bisiklet cemiyetlerinin girişimi ile, Viyana-İstanbul arasında bir bisiklet yarışı düşünülmüş fakat Alman Wolff Ajansı’nın haberine göre bu yarış ertelenmişti. Daha sonra Viyana Belediye Başkan Yardımcısı Dr. Alber Rinhetr’in girişimiyle kurulan bir komite; Belgrad, Niş, Sofya, Filibe ve Edirne yoluyla İstanbul’a ulaşan bir gezi planladı. Viyana’da ortaya çıkan bu organizasyon fikrine, Avusturya’nın İstanbul Başkonsolosu Bonri de destek verdi. Sarayın en küçük şehzadesi de, bu komitenin kurulmasından dolayı duyduğu memnuniyetini belirtmişti. Komite, bu yarışla Osmanlı topraklarına girecek olan bisikletlerin, ithalat ve ihracat vergilerinden muaf tutulmaları için talepte bulundu. Komite, bununla birlikte, yarış öncesinde, rota keşfi için Viyana’dan yola çıkacaklara kolaylık sağlanmasını da talep etti. Keşif yolculuğu ve bisiklet yarışıyla toplam kaç kişinin geleceğinin, daha sonra bildirileceği beyan edildi. Sadaret Makamı, Avusturya sefareti aracılığıyla iletilen bu talebi olumlu karşıladı ve kafilenin getireceği bisikletlerden vergi alınmayacağını bildirdi.

Selanik’te Hipodromunda Bisiklet Yarışları

Başkent İstanbul’un dışında, Osmanlı topraklarında, bisikletin yaygın olarak kullanıldığı şehirler, imparatorluğun Batı’ya açılan penceresi konumunda olan Selanik ve İzmir’di. Osmanlılar da, pist bisiklet yarışları düzenlenliyorlardı. İlk bisiklet yarışları, 1897’de Selanik’te düzenlendi. Yarışlar Selanik’te, Depo Harici olarak anılan mahalledeki pistte düzenleniyordu. Bu yüksek virajlı, toprak pist, ahşap tribünleri bulunan bir veledromun içinde yer alıyordu. Bu yarışlarda Nobile isimli bir Fransız öğretmen, Modyano Efendi ve Enver Paşazade Mustafa Bey de yer aldı. Selanik’teki Kışla önünde düzenlenen yarışlarda da yer alan Mustafa Bey, daha sonra, İstanbul’da düzenlenen yarışlara da katıldı.

1900’lerin Başında, Osmanlı Devleti’nde, bütün toplu faaliyetlerde olduğu gibi, sportif müsabakalar için de başkent İstanbul’dan izin alınması gerekliydi. 25 Teşrin-i evvel (Ekim) 1901 tarihinde, tüm ülkeye bildirilmek üzere, at ve bisiklet yarışları ile güreş müsabakalarının izinsiz düzenlenemeyecekleri, bütün vilayetlere tebliğ edildi.

İstanbul’da İlk Bisiklet Yarışları

İstanbul’da ilk bisiklet yarışı, 18 Ağustos 1895 tarihinde Tarabya’da düzenlendi. Beş ayrı mesafede düzenlenen yarışa Türk ahaliden katılan olmadı. Servet-i Fünün Dergisi bu yarışmayı şöyle anlatmıştı:

“Şehrimizde ilk defa yapılan şu velospid müsabakasından gerek yarışçılar ve gerekse seyirciler ziyade memnun oldukları için gelecek Pazar günü tekrar yarış yapılacak ve kazananlara ödüller verilecektir.”

Avrupa merkezlerinden İstanbul’a bisiklet ithal eden satıcılar, pazarlama stratejisi olarak yarış pistleri inşaa ediyorlardı. İstanbul’daki bazı girişimciler, Tepebaşı’nda inşaa ettirdikleri beton pistlerde bisiklet yarışları düzenlediler. 1908 Öncesi düzenlenen yarışların favori isimleri Mustafa Bey, Nobile ve Medyano efendiler olsa da, iddialı bahisler halinde düzenlenen bu yarışlar, halkı bisiklete heveslendiren ve satışları yükselten sportif birer faaliyetlerdi. İstanbul’da bisikletin tanıtımı açısından önemliydiler. Ağa Cami yakınlarında bisiklet acenteliği yapan Leon ile Ragıp Paşa Hanı içinde bisiklet ticareti yapan Papazyan adlı tüccarların girişimiyle, Tepebaşı’nda bir pist inşaa ettirildi. Yaklaşık 5 metre genişliğinde, virajları tahtadan olan bu pistin uzunluğu yaklaşık 300 metreydi. Fakat bu pistte düzenlenen yarışlar, bahis oyunlarına dönüştükleri için, daha sonra yasaklandılar. Tepebaşı yarışları yasaklanınca, bu gruplar, 30 km uzunluğundaki Kâğıthane yarışlarında mücadele etmeye başladılar. II. Meşrutiyetin ilanından sonra, İstanbul’daki bisiklet yarışları yeniden canlandı. Faaliyetleri arasında bisiklete yer veren ilk kulüp Fenerbahçe oldu. 1912’de Fenerbahçeli bisikletçiler Vecdi, Şinasi ve Alber Beyler, Türkiye’de düzenlenen ilk bisiklet yarışlarında, şampiyonlukları aralarında paylaştılar. 1912 ve 1913 Yıllarında düzenlenen spor bayramlarında, bisiklet yarışları da yer aldı. 1914’te, Cuma Birliği Bayramı’nda, bugün Şükrü Saraçoğlu Stadı’nın bulunduğu Union Clup sahasında düzenlenen 5 turluk yarışı Fenerbahçe kulübünden Vecdi Çağatay kazandı. 1912 Sonrasında düzenlenen yarışlarda, Galatasaray kulübünden Trapezci Daniş ve ünlü şair Ruşen Eşref Beylerin isimlerine rastlanmakta. I. Dünya Savaşı yıllarında ise bisiklet yarışlarında duraklama görüldü. Sıkıntılı savaş yıllarında bisiklet ithalatı kesilmiş, mevcut bisikletler için ise yedek parça ve özellikle de lastik sıkıntısı yaşanmıştı.

İzmir’de Bisiklet Yarışlar

19. Yüzyıl sonlarında Avrupa’da yaşanan yenilikler, İzmir’deki levanten aileler aracılığıyla Osmanlı topraklarına da ulaşıyorlardı. İzmir’de yayınlanan Ahenk gazetesine göre, İzmir’de bisikletin ilk defa görüldüğü 1885’te, gayri Müslimlerden oluşan bisiklet meraklılarının sayısı 200’den fazlaydı. İzmir’de, bisiklet sporunda başarılı olan ilk Türkiyeli ise Kunduracı Ali Efendi’dir.

İzmir’deki ilk bisiklet yarışı, 15 Mayıs 1895 tarihinde düzenlendi. Ahenk gazetesindeki habere göre altısı bisiklet, dokuzu yaya koşusu olmak üzere on beş yarış düzenlenmiş, bisiklet yarışlarından beşini Karşıyakalı Petriçe isimli sporcu kazanmıştı. Düşmeden yavaş bisiklet sürme yarışını ise İstinkaf Mahkemesi üyesi Dedeyan Efendi’nin oğlu kazandı.

İzmir’in levanten aileleri, 1897’de ilk kez bir şehirlerarası bisiklet yarışı düzenlediler. İzmir’deki Rum kulüplerinin düzenlediği spor oyunlarında, 1900’den itibaren bisiklet branşı da yer aldı. 1901’de İzmir Valisi Kamil Paşa’nın himayelerinde Bornova’da düzenlenen 5. Panionios Yarışları’nda tüm dereceleri İngiliz bisikletçiler almışlardı. Ertesi yıl, 8.5 km uzunluğundaki Pınarbaşı-Bornova yarı maraton yarışında ilk kez bir Rum sporcu, Luca Venizelos birinci geldi. Mustafa Süleymanoviç isimli bir Müslüman ise, bu yarışlardan 17 km’lik bir tanesinde ikinci oldu.

19. Yüzyıl başlarında Bornova’daki levantenlerin kurduğu kulüpler tarafından, bisiklet ve atletizm yarışları düzenli biçimde organize edildi. Aydın Valiliği’nden İçişleri Bakanlığı’na 26 Şubat 1904 tarihinde yazılan yazıda, İngiltere tebaasından Sör Tisram tarafından İzmir’in Birun-ı abad (Bornova) nahiyesinde her sene 23 Nisan ve 21 Mayıs’ta düzenlenen cimnastik ve bisiklet yarışları için izin talep edilmişti.

20 Mayıs 1907’de, Buca Paradiso alanında, Panionios Spor Oyunları’nın 11.’si düzenlendi ve bu kez, organizasyonda atletizmin yanı sıra bisiklet yarışları da yer aldı. Oyunlara Panionios, Apollon, Pelops, İstanbul Tatavla, İstanbul Rum Jimnastik, İstanbul Rubtiyon Mektebi, Atina Panhellenik, Atina Nasyonal Jimnastik, Ayvalık İolikos, Patra, Pire, Patras, Pan Ahaikos, Kahire İfiko ve İzmir İdmanperveran kulüpleri katıldılar.

Yine Bornova’da, 1908 yılında düzenlenen cimnastik ve bisiklet yarışları için bir talimatname hazırlanmıştı. 7 Maddeden oluşan bu talimatnamede; yarışlarda uyulması gereken kurallar, ödüller ve itiraz konularındaki hükümler yer alıyordu. Talimatın girişinde, içeriği tanımlayan şu ifadelere yer verilmişti:

“Bazı mekteplerin talebesiyle cimnastik meraklıları için Bornova’da yaşayan “Sör Tisram” adlı İngilize ait arazideki meydanda her sene Nisan ve Mayıs aylarında düzenlenecek jimnastik, koşu ve velospid müsabaka oyunları hakkındaki talimat.”

Yarışa katılmak isteyenlerin, yerine getirmeleri gereken şartlar şöyle ifade edilmişti:

“2. Madde: Bu oyunlara iştirak edeceklerini beyan edenlerin tamamı isimleriyle hangi oyuna iştirak edeceklerini bildiren bir pusulayı oyunların icra olunacağı günden on gün önce tertip komitesine bildirmelidir”

İtirazlarla ilgili, şu madde bulunuyordu:

“3. Madde: Müsabakaya dahil olanlardan birinin ihracı ile elde ettiği derece hakkında itiraz edilmek istenildiğinde ödül töreninden kırk sekiz saat evvel tertip komitesine müracaat etmesi gerekir.”

Talimatta, yarışa katılacak sporcuların kıyafetleri şu şekilde belirlenmişti:

“4. Madde: Müsabakaya dâhil olacakların giyecekleri elbise omuzlardan dizlere kadar vücudu örtecek şekilde olmalıdır. Ayaklarda bir deri ayakkabı bulunması şarttır”

Yarışın ne şekilde biteceği, şu şekilde anlatılmıştı:

“Bitiş noktasına gerilen kurdeleye, koşanlardan hangisi daha evvel göğsüyle temas edecek olursa onun birinciliği geçerli olacaktır.”

Talimatın son maddesinde, işaret verilmeden yarışa başlayanlar için şu hüküm yer alıyordu:

7. madde: Özel işaret verilmeden evvel koşan olursa durdurulacak ve başlangıç çizgisinin arkasından tekrar koşturulacaktır.

Sıralı biçimdeki maddelerin ardından, son bölümde şu ifadelere yer verilmişti:

“Ahkâm-ı umumiye-i heyetten maada her kim olursa olsun oyun meydanına girmek katiyen memnudur. Velospid müsabakaları hakkında kavaid sair koşu oyunları hakkında işbu talimatta muharrer kavaid-i velospid ile icra edilecek koşu oyunlarında da caridir. Şayet velospidcilerden biri sehven işaret verilmeden evvel hareket edecek olursa, koşmaktan tevkif edilerek yeniden hareket ettirilecektir. Velospidçiler imkan müsait olduğu kadar meydandaki daire dâhilinde seyir ve hareket etmeye mecburdur. Dairenin bir tarafından diğerine kadar çizilen çizgi nokta-i münteha-i ara etmektedir ve velospidin ön tekerleğiyle evvelce dokunan birinciliği kazanmış olduğu itibar olunacaktır”.

2.Mahmut Türbesi, Divan Yolu Caddesi, 1890’lar.

Bulgaristan’daki Bisiklet Cemiyetleri

1900’lerin Başında, Osmanlı İmparatorluğu’na bağlı bulunan Bulgaristan’da da, bisiklet yarışları düzenlemek amacıyla cemiyetler kurulmuşlardı. Bu cemiyetlerin bazıları, Balkan Savaşlarına uzanan süreç öncesinde, ayrılıkçı siyasi çalışmalar içinde bulundular. 1906’da Başkent İstanbul’la yapılan bir yazışmaya göre, Bulgaristan’ın çeşitli şehirlerinde bulunan Derrace Süvaran (Bisikletçiler) Cemiyetleri’nin önceki sene Köstendil’de olduğu gibi 1906’da da Filibe’de bisiklet yarışları düzenleyecekleri bildirilmişti. Sofya’da kurulan Sofya Derrace Süvaran Cemiyeti, 1907 Ağustosunda Romanya Derrace Süvarileri’ni davet etti. Haziran sonlarında gelen konuk bisikletçiler, bir kaç gün Sofya’da konakladılar. Bisikletçiler, bu toplantılardan bazılarını, spor yerine siyasi amaçlarla gerçekleştirmişlerdi. 1907’de Plevne’de toplanan Bulgaristan bisikletçilerinin, düzenledikleri toplantıda program dışına çıkmaları ve Osmanlı Devleti aleyhinde davranmaları, adli bir takibat konusu olmuştu. Bulgar bisikletçiler, ülkelerinin 1908’deki bağımsızlık ilanı öncesinde, milliyetçi fikirlerini spor aracılığıyla dile getirmişlerdi. 

Bisikletle ilgili ilk yayınlar

Bisikletin yaygınlaşmasıyla birlikte, Osmanlı’da, gazete ve dergilerde tanıtım yazıları yayımlanmaya, kitaplar basılmaya başladı.

Velospid ile Bir Cevelan (Gezinti)

Türkiye’de bisikletle ilgili basılan ilk kitap, bir seyahatnameydi. Ahmed Tevfik’in 1316’da (1900) yayımladığı “Velosiped ile Bir Cevelan (Hüdavendigar Vilayeti Dâhilinde)” isimli 126 sayfalık kitap, İstanbul-Bursa arasında bisikletle yapılan bir gezinin öyküsünü anlatır. Ahmed Tevfik, önsözde bisikletin yararları, sağlıkla olan ilişkileri ve adabı üzerinde durduktan sonra şöyle devam eder:

“Mesela bisikletinize binmiş gidiyorsunuz. Karşıdan tanımadığınız birisi de aracı ile geliyor. Bir boru sesi ya da çıngırağın uzun bir ahengi ile onu selamlamak mecburiyetini hissedersiniz. Bazen selam ile kalmayıp çark ederek ya da manevra yaparak, beraberce yola devam edersiniz. Bu suretle sohbet edip ahbap olursunuz. Yahut her ikiniz de inerek ‘nereden teşrif?’, ‘Siz ne cihete yahu?’ gibi kelimelerle konuştuktan sonra, makinelerinize binersiniz.”

Bisiklet Meraklılarına Yadigâr

Bisikletle ilgili Osmanlı’da yayımlanan ilk kitaplardan bir diğeri de, genel bir kullanım ve başvuru kılavuzu olan, Bisiklet Meraklılarına Yadigâr’dır. Dönem koşullarında yayın yapabilmek amacıyla iznin alınabilmesi için, kitabın yazarı Mülazım Ali İhsan Efendi, uzun bir denetim sürecine tâbi tutulmuştu. Eserin havale edildiği Maarif Nezareti Teftiş ve Muayene Heyeti, 15 Ekim 1903 tarihinde, bir sakınca bulmadı ve “tabı mahzurdan salim” ibaresini kullandı. Eser, bir üst makam olan “Tetkik-i Muvaffakat-ı Aliyye’ye” havale edildi. Bu makam, yaptığı tetkik sonucunda kitabın basılması yönünde karar verdi. Fakat kurul, kitabın diğer iki nüshasının tetkikinde dikkat ve itina gösterilmesini istedi. Kitap, 4 Teşrin-i sani 1319’da (17 Kasım 1903) Maarif Vekaletine bağlı olan Teftiş-i muayene heyetine geri gönderildi. Bütün bu aşamalardan sonra, eser, basılması için onay almak amacıyla, 21 Teşrin-i sani 1319’da (4 Aralık 1903) Dahiliye Vekaletine gönderildi. Ardından, gerekli iznin gelmesiyle, kitabın basım ve dağıtımı gerçekleştirildi.

1904’te İstanbul’da basılan kitapta şu bölümler bulunmakta:

“1- Şeraiti sıhhiye iktisa edilecek (giyilecek) elbise, 2. Binmek nasıl öğrenilir, 3. Makinenin mürekkebatı (aksamı), 4. İyi bir makinede bulunması gereken şerait, 5. Bir makine nasıl satın alınır, 6. Makinede ufak tefek tamirat nasıl yapılır.” Kitapta ayrıca özel olarak yapıldığı belirtilen 100 kadar resim yer almaktadır.

Galata Köprüsünde bir bisikletli, 1890’lar

Bunların dışında, bisiklet, dönemin edebiyat eserlerinde de yer buldu. Sabah Gazetesi yazarlarından Nat Pinkerton’un cinayet koleksiyonu çevirilerinin 5. kitabı, Bisikletli Zebani, 1911’de yayımlandı..

Bisiklete Şiir

Osmanlı Devleti’nde, bisikletin yeni görüldüğü yıllar, şairlere de ilham kaynağı olmuştu. Servet-i Fünun Dergisi’nde yayımlanan Bisiklet (Sonnet) adlı şiirinde, Tevfik Fikret, şu dizeleri yazmıştı:

Uçar, uçar gibi kumlar, çemenler üstünde Geçen şu tâze kadın bu numûne-i hevesât Ayaklarında kanadlarla sanki aşk u hayat Uçar, uçar gibi kumlar, çemenler üstünde

Meşâm-ı rûha emel lezzetinde neşrediyor Ten-i rakîki bahârın esir-i nükhetini Şitabı titreterek sîne-i tarâvetini

Pırıl pırıl uçuyor, tuttasıl uçup gidiyor.

Uçup uçup gidiyor; sonra pür-gurûr ü garâm Zemine resm ile bir nazlı hatt-ı istifhâm:

“Güzel değil mi şu hâlim, bakın” diyor… Parlak,

Güzel evet bu revişler, güzel bu câzibeler, Güzel; fakat bu tehâlük nedir, değilse eğer Hâyatı birkaç adım fazla koşturup yormak?

Ulaşım aracı olarak bisiklet

Belediye teşkilatı, 1907’de İstanbul’da kullanılan bisikletleri kayıt altına almaya çalıştı. Her bisiklete bir numara verildi, sahibinin ve binicisinin isimleri Şehremaneti ve Zaptiye Nezareti’nde tutulan deftere kaydedildi. Kayıt sırasındaki işlemler için de, her bisikletten yarım lira rüsum alındı.

Aynı zamanda, bisiklet, 1913 zabıta talimatnamesinde bir taşıt olarak yer aldı. Talimatnamede velospid, bisiklet ve el arabaları için ruhsatiye varakası, daire ve sıra numaraları alınması, ayrıca gece yakmaya mahsus fener ve arkaya takılacak kırmızı fener bulundurulması hükümleri getirildi. 1914’te Galata Köprüsü geçiş ücretlerine bisiklet de dâhil edildi.

Posta Teşkilatında Bisiklet

1900’llerin Başında, Osmanlı’da bisiklet, posta teşkilatında da kullanılmaya başladı. Bisikletlerin, posta teşkilatında etkili biçimde kullanılmaları, emniyet teşkilatına da örnek olmuştu. 18 Eylül 1909’da, Emniyet Umum Müdürlüğü, Posta ve Telgraf Müdüriyeti’nden teşkilatının kullandığı bisikletlerle ilgili bilgi talep etti. Posta ve Telgraf Müdüriyeti de, posta dağıtıcılarının kullandığı bisikletlerin, nereden ve hangi fiyatlarla tedarik edilebileceğiyle ilgili şu bilgileri paylaşmıştı:

“Posta teşkilatının bisikletleri iki çeşittir. Bunlardan kırmızı renkli olanları İngiltere’nin Birmingham şehrinde kurulu Union fabrikası üründür. Kırmızı boyalıdır ve yaldızlı markasının içinde VAY harfleri vardır. Her biri Mecidiye 20 kuruştan 1200 kuruş karşılığında Beyoğlu Telgraf Merkezi memurlarından Ahmet Robenson49 aracılığıyla doğrudan fabrikadan alınmıştır. Bisikletlerin yanında uzun bir hava tulumbası, küçük bir korna, bir vida ve yağdanlık olmak üzere toplam 5 parçadan oluşan bir set vardır. Diğer siyah renkli bisikletler ise satan bayinin verdiği bilgiye göre İngiltere’de üretilmiştir. Tekerlek lastiklerinin yuvası yeniklidir. Bunlar da her biri Mecidiye 20 kuruştan 660 kuruş karşılığında Şehzadebaşı’nda ve Yeni Cami yanında mağazaları bulunan Mehmed Salim Efendi’den alınmıştır. Bisikletlerin yanında bir çelik vida, akort parçası, bir İngiliz anahtarı, bir tornavida, bir yağdanlık, bir korna, uzun hava tulumbası olmak üzere 9 parçalık levazımatı vardır. Bisikletler iki aydan beri posta dağıtıcıları tarafından kullanılmaktadır. Bugüne kadar herhangi bir şikâyet gelmemiştir.”

Ayasofya, 1890’lar.

Polis Teşkilatında Bisiklet

1.Meşrutiyet sonrasındaki yıllarda, Osmanlı Devleti’nin birçok vilayetinde, polis teşkilatına bisiklet alınması için girişimlerde bulunuldu. Selanik Polis Müdürlüğü’ne bağlı merkezî ve önemli karakollardaki polislerin işlerini hızlandırmak amacıyla bisiklet satın alınması ve bisiklete binecek personelin eğitilmesi için Defterdarlık’tan kaynak talep edildi. Yine aynı dönemde, Kosova Vilayeti’nde, polisler için altı adet bisikletin satın alınması için talepte bulunuldu. Benzer biçimde, Kırşehir’de de, polis teşkilatında kullanılmak üzere iki adet bisiklet talep edildi. Polis memurları için yurt dışından ithal edilen, her bir merkez için sayıları 4 ila 10 olan bisikletler için Gümrük Vergisi alınmaması yolunda, 1909’da girişimlerde bulunuldu. 1910’da, Sakız adası halkından Filesko Efendi, Sakız Polis İdaresi’ne bir adet velospit hediye etmişti. Bu konuyla ilgili, başkentle yapılan yazışmada, merkezin memnuniyeti dile getirilmişti. 1912’de Kayseri Polis Merkez Memurluğu, fotoğraf makinesi ve bisiklet talebinde bulundu. 1914’te Ankara Polis Müdüriyeti, motorlu ve motorsuz bisiklet talep etti. Aynı yıl, polis adaylarının eğitimleri için bisikletler satın alındı. 1919’da, Emniyet Umum Müdürlüğü’nde bir bisiklet bölüğü kuruldu. Bölük için, bisiklet kullanacak kabiliyetteki on iki kişi seçildi.

Ordu Teşkilatında Bisiklet

Osmanlı’nın son yıllarında, bisiklet, ordu teşkilatında da kullanıldı. Üçüncü Ordu-yu Hümayun Müşiriyetinden Rumeli Vilayeti Şahanesi Müfettiş-i Umumiyesi Canib-i Samisi’ne, 1909 yılında yazılan yazıda, Ordu-yu Hümayun için 6 tane bisiklet satın alınması için gerekli 7776 kuruşun Manastır Defterdarlığı tarafından ödenmesi talep edildiği, kayıtlarda yer alıyor. Jandarma piyadelerinin kullanımı için de, 1915’te, bisikletler satın alındı. Bisikletli birlikler, Osmanlı ordusunda da yer aldılar. 1918’e Ait bir belgede, Süvari Bisiklet Taburu’ndan bahsedilmekte. Belgede, Antalya’ya gitmek üzere yola çıkan Süvari Bisiklet Taburu, gizli bir yere sevk edilmişti.

1894’te, Abdülhamit, Amerika Birleşik Devletleri ordusunda kullanılan bisikletlerle ilgili bir araştırma başlattı. Amerika Birleşik Devletleri’nin İstanbul Sefareti tarafından, 21 Ekim 1894’te, dönemin padişahı II. Abdülhamit’e, ordularda bisiklet kullanımını konu alan bir ariza sunuldu. Bu arizaya bisikletle ilgili teknik bilgiler içeren bir gazete kupürünün tercümesi de eklenmişti. Mütercim Sırrı tarafından Türkçe’ye tercüme edilen belgede, Amerika Birleşik Devletleri Sefiri, şu ifadelere yer vermişti:

“5 gün içinde 600 mil mesafe kat ederek icra olunan tecrübenin özeti ile ordularda kullanmak için bisikletin en başarılı olanı hakkında (ABD) Harbiye Nazırı’na sual yönelttim. 165. sayfasındaki velospidlerin resimlerinin bulunduğu “Journal de Importatium” adlı gazete nüshasını da sunarım fakat bu resimlerdeki bisikletlerin ordularda kullanılanlardan olmadığını zannediyorum. Bunların Amerika’da imallerine dair alacağım bilgiyi daha sonra arz edeceğim.”

Ordu dışında, bazı bakanlıklar bünyesinde de memurların hızlı hareket etmeleri için bisiklet kullanıldı. Bu bisikletlerin alımı için yapılan yazışmaların birinde, 1915 yılında Dâhiliye Nezareti kavaslarınca kullanılmak üzere gerekli bisikletin alımı için ödenek bittiğinden, bisikletin, gelecek senenin ödeneğinden karşılanmak üzere teslim alındığı kayıtlara geçmişti.

Cumhuriyet döneminde bisiklet

Cumhuriyet döneminde, bisiklet hem gündelik hayatta daha çok yer bulmaya başladı hem de sportif alanda gelişmeler yaşandı, sporcu ve yarışma sayısında artış oldu.

Çemberlitaş, 1890’lar.

Bisiklet Federasyonu’nun Kurulması

Türkiye İdman Cemiyetleri İttifakı’nın (TİCİ) 22 Mayıs 1922’de tüzel kişilik kazanmasıyla, 1923’te Bisiklet Federasyonu (Bisiklet Heyet-i Müttehidesi) kuruldu. Aynı yıl Uluslararası Amatör Bisiklet Federasyonu (FIAC) üyeliğine kabul edilen federasyon, bisiklet sporunun ülke çapında gelişmesine önemli rol oynadı. İlk federasyon başkanı, bisiklet sporunun öncülerinden Muvaffak (Menemencioğlu) Bey’di. Dönemin ilk milli takımını oluşturan Cambaz Fahri, Cavit Cav ve Raif Beyler, 1924 Paris Olimpiyat Oyunları’na hazırlandılar. Paris’e kadar giden Türkiyeli bisikletçiler, yarışmaya uygun bisiklet alınması için yeterli ödenek bulunamadığından, olimpiyatlarda yarışlara katılamadılar. Türkiyeli bu üç bisiklet sporcusu, olimpiyatlara katılamasalar da, Muvaffak Menemencioğlu’nun çabalarıyla, Paris’teki bir bisiklet fabrikasında staj yaptılar ve bisiklet mekanizmasını daha yakından tanıma imkânı buldular.

Türkiye’deki ilk büyük yol yarışı, 1924’te, Ege Gençlerbirliği Kulübü tarafından Fethiye-Antalya arasında düzenlendi. İlk Türkiye Bisiklet Birinciliği ise Ankara’da, 1924’te Muhafızgücü Spor Alanı’nda yapıldı ve yarışı Cavit Cav Bey kazandı. Cavit Bey, Türkiye’nin ilk sürat ve mukavemet yarış şampiyonu oldu. İlk Türkiye Bisiklet Şampiyonası, 1926’da İstanbul’da yapıldı. Yine Cavit Bey hem sürat, hem de mukavemet dallarında ilk Türkiye Şampiyonluğunu kazanan sporcu oldu.

Sultan Ahmet Meydanı, 1890’lar. Ayasofya, 1890’lar. 

İlk Milli Yarış ve Olimpiyatlar

Bisiklet sporunda Türkiye’deki ilk milli müsabaka, 1927’de, Taksim Stadı pistinde, Bulgaristan takımına karşı gerçekleşti. Yarışta Bulgaristanlı ve Türkiyeli bisikletçiler, eşit sayılarda birincilik elde ettiler.

Türkiye Milli Takımı, 1928 Amsterdam Olimpiyatları’na katıldı. Olimpiyata katılan bisikletçiler Cavit Cav, Galip Cav, Yunus Nüzhet Unat ve Tacettin Öztürkmen, serilerinde dereceye giremediler ve elendiler. 1928 Olimpiyatları sonrasında düzenlenen “Ege Turu”, Türkiye’nin uzun etaplı ilk turudur. 1938’de düzenlenen İstanbul-Edirne-İstanbul etabı, 1939, 1941 ve 1942 yıllarında tekrarlanmıştır. Bisiklet Federasyonu’nun 1929’da kaldırılmasıyla, bisiklet sporunda duraklama yaşandı. 1933’te, Türkiye İdman Cemiyetleri İttifakı Genel Kongresi’nin kararı ile, Bisiklet Federasyonu yeniden kuruldu. Türkiyeli bisikletçilerinin varlık gösterdiği ilk yarış, 1935’te koşulan Romanya Turu oldu. Bükreş-Braşov etabını Türkiye Milli Takımı’ndan Kirkor Cambaz birinci, Talat Tunçalp de ikinci sırada bitirdi. 1936’da Berlin’de düzenlenen Olimpiyat Oyunları’na katılan Türkiye Milli Bisiklet Takımı, dereceye giremedi. 30 Bisikletçinin katıldığı 100 km yol yarışında, Talat Tunçalp son metrelere ön sıralarda girse de, yaşadığı talihsizlik nedeniyle sonuncu oldu. Orhan Suda, 1937’de katıldığı Moskova yarışında ikinci oldu. Bisiklet, halk evleri programına girdi ve hızla yayıldı. 1938’de düzenlenmeye başlayan İstanbul-Edirne-İstanbul yol yarışı, Türkiye’de bisiklet sporuna ayrı bir renk kattı. II. Dünya Savaşı yıllarında, bisiklet sporunda, yedek parça ve özellikle de lastik sıkıntısıyla büyük bir durgunluk yaşandı. 1948 Londra Olimpiyatları’na katılan Türkiyeli 4 bisikletçi, 195 km yol mukavemet yarışını lastik patlaması ve mekanik arızalar nedeniyle tamamlayamadılar. Türkiye’de bisiklet sporunun gelişmesi için çaba sarf edenlerin başında gelen Cavit Cav, 1961’de, bisiklet üreten bir fabrika kurmaya girişti fakat başarılı olamadı. Türkiye’nin ilk yerli bisikletlerini, 1963’te İzmir’de kurulan Bisan A.Ş. üretti.

Cumhurbaşkanlığı Uluslararası Bisiklet Turu

Talat Tunçalp’in girişimleri ile 1963’te başlatılan Uluslararası Marmara Bisiklet Yarışı, parkuru uzatılarak ve etap sayısı arttırılarak, 1964’te, Cumhurbaşkanlığı Uluslararası Türkiye Bisiklet Turu’na dönüştürüldü. Türkiye’nin en önemli bisiklet yarışı olan tur, günümüzde de her yıl düzenlenmekte. 2017’de 53.’sü koşulan Cumhurbaşkanlığı Uluslararası Bisiklet Turu, UCI tarafından World Tour kategorisine yükseltildi. Televizyonda naklen yayınlanan TUR 2017, çok sayıda izleyiciye ulaştı.

İlk Uluslararası Madalyalar

1965’te Fransız antrenör Bartolucci Gino, Türkiye Milli Takımı’nda görev yapmak ve antrenör kursları açmak üzere, Beden Terbiyesi Genel Müdürlüğü tarafından Türkiye’ye getirildi. 5 Ay sonra görev süresi uzatılan başarılı antrenör Gino’nun kattıklarıyla, milli takım başarılı sonuçlar elde etmeye başladı. Türkiye’nin bisiklet sporunda kazandığı ilk önemli başarılar, İzmir’de düzenlenen 1971 Akdeniz Oyunları’nda milli takımın yol dayanıklılık yarışındaki üçüncülüğü ve aynı yıl koşulan Cumhurbaşkanlığı Bisiklet Turu’nda Erol Küçükbakırcı’nın aldığı bronz madalyaydı. Erol Küçükbakırcı, 1973’te Türkiye’de düzenlenen Balkan Bisiklet Şampiyonası’nda altın madalya kazandı. Aynı yıl, Cezayir’de düzenlenen Akdeniz Oyunları’ndaki bisiklet yarışında 4.sırada gelen Harun Şencan, 3. gelen Yunanistanlı bisikletçi Mihail Kountras’ın doping kontrolüne gelmemesi üzerine bronz madalyanın sahibi oldu.

Romanya’da 1982’de düzenlenen Balkan Şampiyonası’nda, İbrahim Pekcan gümüş madalyayı kazandı. 1989’a kadar devam Eden Balkan Şampiyonaları, Türkiyeli bisikletçilerin başarılı olduğu en önemli uluslararası organizasyon oldu. Türkiyeli sporcular, sonraki yıllarda, ne Olimpiyat Oyunları ne de Akdeniz Oyunları gibi uluslararası organizasyonlarda başarılı olamadılar. Engebesiz, düz arazisi ile Konya, 1950’lerde bisiklet kenti olarak ün yapmıştı. O yıllarda, Konya il merkezinde altı bin bisiklet kullanılmaktaydı. 1952’de İnşaa edilen veledrom sayesinde, Konya’da, bisiklet sporu gelişme gösterdi. TRK takım koduyla UCI Continental statüsünde yer alan, Türkiye’nin profesyonel yol bisiklet yarış takımı Torku Şeker Spor’ da Konya’da kuruldu.

Yeni yazılarda, yeni hikayelerde görüşmek üzere, hepinize güzel bir yeni yıl diliyorum.

 

 

Oğuz Tan

Bisiklet Gezgini

 

Kategori: Hafta Sonu