Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

[2021’in ardından] Hayvan deneyleri yapanlara bir mektup

2017 yılından beri Yeşil Gazete’de hayvan deneylerini konu alan 40 yazı yazmışım. Yılın son ve benim de 41. yazımın ne olacağı konusunda epey düşündüm, farklı konularda birkaç taslak denemesi de yaptım ama sonunda hep gıyabında yazdığım hayvanlar üzerinde çalışmalar yapan bilim insanlarına bu sefer de hitaben yazmaya karar verdim…

*

Sevgili bilim insanları: Hayvan deneyi yapan akademisyen/araştırmacılar,

Primum non nocere ilkenize rağmen hayvan deneyleri konusundaki göreci tutumunuz, şüphesiz ki sizleri toplumun gözünde birer cani veya katil yapmaz çünkü siz hayat kurtaran, insanın yaşam süresini uzatmaya çalışan muteber bir meslek grubuna mensupsunuz. İnsan dışı hayvanlara deney laboratuvarlarında yapılanlar, dâhil olduğunuz grubun bir imtiyazı olarak çok uzun bir süre ve istisnasız şekilde tenkitten muaf ve şüpheden uzak tutularak erkinliğini devam ettirdi. Hayvan deneylerinin eleştirilmeye başlandığı zamanlarda -hatta günümüzde- bile bir “sade vatandaş” gerçekleştirdiğinde hayvana karşı şiddet olarak nitelenen ve lânetlenen eylemler, tarafınızdan gerçekleştirildiğinde, hayvanlara saygıyla yaklaşacağınız ve onların refahını korumaya yönelik makul adımları atacağınız yönündeki toplumsal beklenti ve bu eylemlerin hukuka aykırı olmaması sebebiyle anlayışla karşılanıyor olabilir. Aksi hallerde ise bu eylemlerin hizmet ettiği amaçlara (ki bu kısmı ihtilaflıdır) göndermeden ibaret tortulaşmış yanıtlar duyarız.

‘Hızlı ölüm’ alicenaplığı

Hayvan deneyleri konusunda sıklıkla gönderme yapılan hukuki-rasyonel meşruiyet, bu uygulamaların hayvan aleyhine sonuçlarının mesuliyetinden muaf tutulmayı sağlayacak gibi görünebilir ve hatta insan eylemlerinin sınırlandırılmasıyla hayvanlar için adaletin garantilendiği düşünülebilir, ancak; hayvanların dışlandığı insan toplulukları tarafından inşa edilen insan merkezci bir sistemde, bir hukuk ve ahlak öznesi olarak kabul edilmeyen hayvanların genel çıkar ve haklarının tam olarak -ya da en kötü ihtimalle, azamî ölçüde- gözetildiğine inanmak saflık olur.

Hayvanlara gereksiz yere acı çektirmenin doğru olmadığını söyleyen de gerekli acı-gereksiz acı kriterlerini belirleyen de aynı taraftır: İnsan. Alınan hiçbir “etik kurul izni”, 3R-4R-6R ya da 8R- mülkiyet onamı niteliğinin ötesine geçemeyen hiçbir yönerge, tehdit dolu bir mektuba benzeyen hiçbir yasal metin, öz farkındalık seviyesini hafife aldığınız hayvanların birer maktul olduğu gerçeğini değiştiremez. Sıklıkla adını (dahi yanlış şekilde) andığınız ve hayvanlar için gökyüzüne bırakılan bir dilek balonunu andıran Hayvan Refahı Evrensel Bildirgesi de dâhil olmak üzere tüm bu metinler, yaşamalarına izin verildiği zaman diliminde hayvanlara belirli büyüklükteki yaşam alanlarını sağlayarak, öldürürken mümkün olan en hızlı ve acısız yöntemin kullanılarak aslında hayvanlara karşı ne kadar cömert olunduğunu kanıtlamaya çalışır. Bu âlicenaplığın ürünü “hayvan refahı” kavramı ise hayvanların öldürüldüğü gerçeğinin görmezden gelinmesi dışında pek bir şey hedeflemez.

‘Bizim ikna etmemiz değil, sizin açıklama yapmanız gerekir’

Biz hayvan hakları savunucuları olarak; hayvan deneylerinin yanlışlığına dair argümanlar sunmak ya da sizleri “hayvanlara acı çektirmemeye” ikna etmek zorunda değiliz, aksine sizler, aynı biz insanlar gibi hissedebilir-duyarlı canlıların bedeni, ruhu, iradesi, kısacası mutlak varlığı üzerindeki tahakküm geleneğine dair ısrarın geçerli sebeplerini, ahlaki failler olarak bize sıralamak zorundasınız-ikna olmayacağımızı bildiğinizde bile. Sırf kendi türümüzden geldiği için bu iddiaları destekleme gibi bir yükümlülüğümüz olmadığını da eklemeliyim elbette.

Hayvan deneyleriyle ilgili tartışmalarda tezata düşme pahasına sarf edilen “o halde tıbbın sunduklarından faydalanmamayı seçebilirsiniz” (elbette burada kibar bir versiyonunu yazıyorum) ve benzeri basmakalıp cümleler, çözüme dair herhangi bir şey içermediği gibi sorunu manipüle etmenin nahoş bir göstergesidir zira hayvanlar sadece ilaç, aşı çalışmalarında kullanılmıyor. Tartışmaya “o halde sizler de tıbba kendi bedenlerinizi sunmaya ne dersiniz?” gibi kinayeli sorularla devam edildiği bir senaryoda nihaî cümle “biz de hayvanları incitmekten yana değiliz ama başka seçenek yok” olur ancak bu, ormanın ortasında bir leoparla karşılaşıp size saldırdığında (tesadüfen) yanınızda olan silahla onu vurmak zorunda kaldığınızda söylenebilecek türden bir cümledir.

Farklılıkları kendi lehine yorumlamak…

Deney karşıtı mücadeleyi insan ölümsüzlüğünün karşısındaki engellerden biri ya da şefkat ve sempatiye dayalı cahilâne istekler bütünü gibi görmek (ve göstermek) hayli elverişli durabilir ancak bu durumda da yüzyıllardır bu konu üzerine çalışan felsefecilere, hayvan hakları teorisyenlerine ve hepsinden önemlisi hayvanları laboratuvarların dışında tutacak modern ve güvenilir yöntemleri geliştiren meslektaşlarınıza haksızlık etmiş olursunuz. Hem mağdur hem de faile sempati duyuyor olmak kaotik gözükebilir ama değil; elbette herkes kadar bizler de tıbbın ve bu alanda emek verenlerin yaşama kattıklarını takdir ediyor, herkes gibi bunlardan faydalanmak ve sevdiklerimizin de faydalanmasını istiyoruz lakin birilerinin incitildiği durumlarda yöntemlerinizi eleştirme özgürlüğümüzün baki olduğu kabul edilmeli.

Farklılıkları kendi lehimize yorumlayarak duyarlı-hissedebilir hayvanların biricik yaşamı üzerine yaptığımız varsayımsal genelleme veya çıkarımlarla yapılan triyaj sorunludur. Laboratuvarda sadece önemsiz maddî değeri olan bir araç gibi gördüğünüz bir farenin yaşamı size göre manasız, basit ve kıymetsiz olabilir; neticede makaleler yazmıyor, çocuğunun üniversite mezuniyetinde gururlanamıyor, sosyal sorumluluk projelerinde yer almıyor ya da plak koleksiyonları yok. Ancak bir fare için fare olarak yaşamanın nasıl olduğunu, yaşamının içindeki zenginlikleri ve o yaşamın onun için ne kadar kıymetli olduğunu bilmeniz mümkün değil, çünkü fare değilsiniz. Yukarıda saydıklarımı (ya da yaşamın zenginliği için kriter kabul ettiğiniz her ne varsa) bulamayacağınız milyonlarca insan var ve bu, ne o insanların yaşamının sizinkinden daha az kıymetli olduğunu ne de yaşamdan aldıkları zevkin sizin aldığınızdan daha az olduğunu gösterir. Yaşadığımız gezegen, gökyüzü, doğa res nullius’tur ve evet, ağaçlar kuşlar tarafından yuva yapmak için kullanılabilirken, insanlar da onların meyvesi ya da gölgesinden faydalanabilir ancak hayvanların bedenleri sadece ve sadece hayvanlara aittir.

Pek çok olumsuzlukla mücadele ettiğimiz bir yılı bitiriyor ve yeni bir yıla giriyoruz. Bu yeni yılda -hangi meslekten olursa olsun- hayvanların yaşama iradesine hürmet eden ve haklarına uyum sağlayan kişilerin günbegün artmasını diliyorum.

İyi seneler… #DeneyeHayır #HavaiFişekYasaklansın

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Tusko

LSD (liserjik asit dietilamid), yani asit, yarı sentetik psikoaktif bir halüsinojen ve ilk kez İsviçreli bilim insanı Albert Hoffman tarafından 1930’ların sonunda sentezlenmiş. 1960’larda karşıkültürün etkisindeki ABD’de kullanımı yasal olan bu madde adeta bir mucize gibi görülüyor, alkolizmi iyileştirebildiği, şizofreni gibi hastalıklar için bir çare olabileceği düşünülüyordu. 1950’lerden itibaren LSD ile ilgili CIA tarafından dahi yürütülen deneysel projeler vardı ve LSD bilim dünyasının başlıca araştırma konularından olmuştu.

Asit, müzik, örümcek ve filin dahil olduğu üzücü bir hikaye olabilir mi? Evet, var…

Tusko Fatale: “The Unfortunate Elephant”.

“Örümcek daha mükemmel bir ağ örer
Fil, ölümün üzerine düşer
Yazar, mükemmele yakın şekilde yazar
Ortak nokta, hepimiz zamanın izini kaybederiz”

Tusko Fatale, 80’lerde şarkıcı-söz yazarı David Orr ve davulcu-ses mühendisi Bob Gurske tarafından kuruldu. Bu aslında psikoaktif bitkilerin (enteojenlerin) müzik kompozisyonları üzerindeki etkilerini araştıran bir kayıt projesiydi, kısa süre sonra gitarist Donnie Kepley’in de katılmasıyla canlı performanslar başladı. Grup adını bir zamanlar Oklahoma City’deki Lincoln Park Hayvanat Bahçesi’nde yaşamış olan Tusko adlı Asya fili ve dahil olduğu korkunç LSD deneyinden alıyordu. 1990 yılında Roo Records adı altında TUSKO FATALE adlı kendi albümlerini yayınlayan grubun şarkılarından biri olan “The Unfortunate Elephant” (özellikle nakaratında) şarkısında, asit etkisi altındaki “örümcek daha mükemmel bir ağ örer” ya da “fil ölüme düşer” denilirken metaforik bir dil kullanmaktan çok, yapılan deneylerin sonuçlarından bahsediliyor. İsviçreli farmakolog Peter Witt, bahçe örümcekleri üzerinde amfetamin, meskalin, striknin, LSD, kafein gibi psikoaktif maddelerin etkilerine dair deneyler yaparak, bu ilaçların hayvanların ördüğü ağların boyut ve şeklini değiştirdiğini ve LSD dışındakilerde ağdaki düzenli görünümün bozulduğunu keşfetmişti (1948).

Tusko: Talihsiz Fil(ler)

Tusko, İngilizce fildişi (“tusk”) kelimesinden türetilmiş ve farklı zamanlarda yaşamış esaret altındaki üç file verilmiş bir isim. Portland-Oregon Hayvanat Bahçesi’nde 2005-2015 yılları arasında yaşamış olan fil Tusko, tahminen 1970’lerde Tayland’da doğadan kopartılarak önce sirk sonra ise üretimde kullanılmak üzere Kanada ve sonrasında ABD’ye getirilmişti. 2015 yılında-45 yaşındayken, sağ ön ayağındaki enfeksiyon çok daha kötüye gidip yürümesini engellemeye başlayınca ötanazi kararı verilerek öldürüldü. Diğer Tusko ise çok daha eskiden, 1900’lerin başında henüz altı yaşındayken Tayland’dan getirilerek ABD’de bir sirkte kullanılmış ve 1921’de de başka bir sirke satılmıştı. 1922’de özgürlüğüne doğru kaçtığında ise, çevrede $20.000 hasara sebep olarak ünlenmişti. Defalarca “el değiştiren”, oradan oraya satılan, yıllar sonra dişleri zarar görüp kırık küçük parçalara dönüşen ve sağlığı çok kötü durumda olan Tusko’nun halini duyup üzülen Seattle Belediye Başkanı onu satın alarak Seattle Hayvanat Bahçesi’ne koydu ancak sadece bir yıl yaşadı ve 1933 yazında kan pıhtısından dolayı öldü.

Tusko Fatale adlı müzik grubuna adını veren diğer Tusko ise en az diğer ikisi kadar talihsizdi ve insan şiddetinden nasibini almıştı…

LSD’nin hayvanlar üzerindeki etkilerine dair farklı türdeki hayvanlar üzerinde sayısız deney yapılmış ve bunların üçünde, insana benzer şekilde (hacmen) büyük beyin yapısı dolayısıyla uygun denekler olabileceği düşünülen filler kullanılmıştı. Erkek fillerde kızgınlık döneminde görülen aşırı öfke hali mest (“musth”) de, o dönemlerde bazı psikiyatrik hastalıklara ilaç tedavisi olarak sunulup sunulamayacağı büyük merak konusu olan LSD’yi araştıran kişileri daha da cezbediyordu.

‘LSD deneyinde’ delirtilen, boğularak öldürülen fil Tusko

Oklahoma Üniversitesi Tıp Fakültesi’nden Louis Jolyan West, Chester M. Pierce ve Oklahoma’daki Lincoln Park Hayvanat Bahçesi müdürü Warren Thomas, fillerde kısa süreli bir delilik halini tetikleyerek testosteron miktarının 60 kat attığı bir mest periyodu yaratırsa, LSD’nin “model psikoz” üretme gücünün doğrulanabileceğini düşünüyorlardı. Hayvanat bahçesinde yaşayan 14 yaşındaki Hint fili Tusko’ya rekor sayılabilecek bir doz vermeye karar verdiler ancak dozun ne olması gerektiğinden hiçbiri emin değildi.

İnsan için uygun olan doz, 25 mikrogramdı (ortalama bir kum tanesinin ağırlığı 50 mikrogramdır). 3 Ağustos 1962 günü, Sandoz ilaç şirketi tarafından sağlanan LSD, öldürücü olmayan insan dozunun üç bin katı, yani 297 mg olarak Tusko’ya verildi. Hayvan yaşam alanının içinde delirmiş halde bağırmaya ve koşmaya başladı, bir süre sonra da yere yığıldı. Nöbet geçiriyor gibiydi ve panik içinde, önceden hazırlanan 2800mg antipsikotiği verdiler ancak beklemedikleri bu durum karşısında ne yapacaklarını pek bilmiyorlardı çünkü 1,5 saat sonra bile hayvan yerde, nefes nefeseydi. Sakinleştirmek için barbiturat, pantobarbital sodyum, akıllarına gelen her şeyi denediler ama olmadı, Tusko öldü.

Bu olay kısa süre içinde duyuldu ve hatta gazete manşetlerine de taşındı. Özellikle dozaj konusunda parlak (!) fikirlere sahip bu üçlü, ölümün LSD’den mi yoksa sonradan verilen ilaçlardan mı kaynaklandığını bilemiyorlardı. Otopside, Tusko’nun boğaz kaslarının şişerek nefes almasına engel olduğu -yani boğularak öldüğü anlaşıldı. Tüm deney filme alınmıştı, kayıt, West’in bu olaydan yedi yıl sonra katıldığı California Üniversitesi’nde (UCLA) bir arşivde saklı tutuldu. UCLA’daki meslektaşlarından psikofarmakoloji profesörü Ronald Siegel, Tusko’nun ölümüne sebep olan şeyin LSD mi yoksa uyuşturucu kombinasyonları mı olduğu sorusunun ve diğer soruların yanıtını bulmak istiyordu: Biri dişi biri erkek iki file, 12 saat boyunca su vermeyerek onları deneye hazırladı ve biri düşük biri yüksek olmak üzere iki farklı dozda LSD’yi onların sularına katarak test etti. Düşük doz 003mg/kg, yüksek doz ise 1mg/kg idi. Düşük dozda, kafa sallama ve olduğu yerde hafifçe sallanma dışında bir şey olmadı, yüksek dozda ise hayvanlar bir süre için agresifleşip sonrasında sakinleştiler ve 24 saat sonunda ikisi de normale dönmüşlerdi.

1970’te çıkan Kontrollü Maddeler Yasası’nın ardından psikedelik maddelerin terapötik etkilerine dair yapılan araştırmalara fon sağlayan Ulusal Akıl Sağlığı Enstitüsü (NIMH) bu çalışmaları finanse etmeyi kesti ve Uyuşturucuyla Mücadele Dairesi (DEA) de çalışmalara onay vermemeye başladı (klinik öncesi hayvan çalışmaları için bile). Yazının başında bahsettiğim1953’te CIA tarafından başlatılan MKUltra adlı gizli proje de (üniversite, hastane ve hapishanelerde insanlara bilmeden/iradeleri dışında uyuşturucu verilerek yapılan yasadışı deneyler) 70’lerden sonra sonlandırıldı.

Kaynakça

  • Boese, Alex; Elephants on Acid: The Most Outrageous Experiments from the History of Science. Pan Books, 2016.
  • West, L. J., Pierce, C. M., & Thomas, W. D. ; (1962). Lysergic Acid Diethylamide: Its Effects on a Male Asiatic Elephant. Science (New York, N.Y.), 138(3545), 1100–1103.
  • Witt, Peter; “Spider Webs and Drugs.” Scientific American, vol. 191, no. 6, Scientific American, a division of Nature America, Inc., 1954, pp. 80–87, http://www.jstor.org/stable/24943711.

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Sigara ve hayvan deneyleri

Son günlerde sosyal medyada bir görselle dolaşıma sokularak epey tartışılan bir konuya değineceğim: Sigara ve hayvan deneyleri. Özellikle 1900’lerden itibaren tütünle alakalı her şey hayvanlar üzerinde test edilmeye başlandı. Hatta, tütün ürünlerinin hayvanlar üzerinde testi yalnızca onlara zorla duman solutmakla da sınırlı değildi; hayvanlara tütün yedirildi, derilerine katran sürüldü ve daha pek çok şekilde hayvanlar zarar gördü..

Kullanım şekli hangisi olursa olsun -sigara, sarmalık tütün, puro, nargile, elektronik sigara, pipo içme ya da çiğneme- bu bitki ve yapraklarının insan sağlığına zararlı olduğu artık günümüzde kesin olarak bilinen bir gerçek olmakla birlikte toksik maddelere sürekli şekilde maruz kalmaya yol açan kötüye kullanım sorumluluğu ise tamamen insanla ilişkilidir. Buna rağmen, tütün ürünlerinin ve dumanındaki toksik bileşiklerin ve hatta bu ürünleri azaltmaya veya bırakmaya yönelik ürünlerin test ve değerlendirilmesinde hayvanlar kullanılır. Pazar öncesi testlerde pre-klinik (yani hayvanlar üzerinde in vivo/in vitro) toksikolojik çalışmalar yapıldıktan sonra klinik (yani insan üzerinde) çalışmalar yapılarak sağlık üzerine etkiler değerlendirilir. Sigarayla ilgili hayvanlar üzerinde yapılan testler solunum toksisitesi (ve belirli durumlarda da dermal toksisite) testleridir. Sadece tütün ürünleri değil; astım, KOAH gibi solunum hastalıklarında “hayvan modeli” oluşturmak için de sigara dumanı gibi tetikleyiciler kullanılır.

Mary Beith: ‘The Smoking Beagles’

Beagle ırkı köpekler üzerinde “güvenli” olduğu iddia edilen bir sigaranın test edildiği meşhur siyah-beyaz fotoğraf 1975 yılında yayınlandığında hayli ses getirmişti. Imperial Chemical Industries (ICI) köpek toksisite biriminde deneylerde kullanılan 48 Beagle köpeğin bazılarına günde 30 sigara içiriliyordu ve bu köpekler iki yıl boyunca farklı tütünler için yapılan deneylerde kullanıldı. Fotoğrafın sahibi Mary Beith, People dergisinde bir muhabirdi, 1974 yazında çalışmaya başladığı Chesire Laboratuvarı’nda sadece yedi gün geçirdi ve küçük makinesiyle gizlice çektiği fotoğraflarla Yılın Kampanya Gazetecisi ödülünü aldı. Sigara içen Beagle’lardan sonra, psikiyatri kurumlarında istismar edilen yaşlılar gibi pek çok konuda gizli soruşturmalar yapan Beith, akciğer kanseri nedeniyle 2012 yılında aramızdan ayrıldı.

Bu fotoğrafa çok benzeyen ve yakın zamanda viral olan Beagle fotoğrafına gelecek olursak; bu fotoğraf pestisitlerin köpekler üzerinde yapılan toksisite testlerine aittir (Japonya). Pestisit, böcek öldürücü olarak bilinen kimyasalların ve dezenfektan olarak bilinen bakteri ve virüslere karşı üretilen kimyasalların genel adıdır. İnsana dair maruz kalma seviyelerini ölçmek için, 12 ay gibi uzun bir süre boyunca hayvanlara her gün pestisit katkılı gıdalar verilerek -ve/veya kimyasal ajanlar solutularak- maruziyet sağlanır ve ardından da hayvanlar öldürülerek iç organları ve dokular incelenir. Kimyasallarla ilgili çoğu hayvan deneyi pratiği günümüzde yerini alternatif bilimsel yöntemlere bırakmış olsa da toksikoloji, hayvan kullanım oranları açısından halen hayvan deneylerinin ikinci büyük alanıdır; tek bir kimyasal bileşenin testi için en az farklı iki biyolojik türden, ortalama 10 bin omurgalı hayvan kullanımı gerektiği düşünülmektedir. Hayvan sayısının çok olması ise sayısal verilerin güvenilirliğini artırıcı bir unsur olarak görülür.

Sigara Üreticileri: Yasal zorunluluk olmadıkça hayvan testleri yapmıyoruz

Polonyalı politikacı Jarosław Wałęsa, Haziran 2013’te Avrupa Parlamentosu’na verdiği yazılı soru önergesinde şöyle diyordu:

“Kozmetik ürünlerin hayvanlar üzerinde test edilmesi ve bu tür ürünlerin AB’ye ithalatı büyük ölçüde düzenlenmiştir, ancak tütün ürünlerinin hayvanlar üzerinde, özellikle fareler, maymunlar veya köpekler üzerinde test edilmesiyle yakından bağlantılı konu, gri bir alan olarak kalmaktadır. ….. Nikotinin zararlı yan etkilerini doğrulama girişimleri günümüzde anlamsız bir çabadır, çünkü nikotin tüketiminin zararlı doğası hiçbir şüpheye yer bırakmayacak şekilde kanıtlanmıştır. Bu araştırmaların hiçbir gerekçesi olmamasının bir başka nedeni de hayvanların toksinlere farklı tepki vermesi ve ayrıca laboratuvardaki hayvanların tütün dumanına insanlarla aynı şekilde maruz kalmamasıdır.”

Ve devamında da hayvanlar üzerinde test edilen tütün ürünlerinin ithalatını engellemeye yönelik plan olup olmadığı gibi sorular sorarak AB’nin tütün şirketleriyle işbirliğini de eleştirdi. Komisyonun verdiği cevapta, AB mevzuatının tütün ürünlerinin hayvanlar üzerinde test edilmesine yönelik bir yasağı içermediği ve hayvanlar üzerinde test edilen ithal ürünlerle ilgili herhangi bir acil plan olmadığı söyleniyordu. Tütün ürünlerinin hayvanlar üzerinde test edilmesi AB üye devletlerinin hepsinde olmasa da Belçika, Estonya, Almanya ve Slovakya’da yasak. Birleşik Krallık’ta da aynı yasak 1997 yılında başlamıştı. Tüm üye devletleri kapsayan bir yasak, bu alanda hayvan kullanımını epey azaltacaktır.

ABD’nin üçüncü büyük sigara üreticisi Lorillard, 2014 yılında hayvan deneyine son verildiğini, yasal zorunluluk olmadıkça hiçbir ürünün hayvanlar üzerinde test edilmeyeceğini veya ettirilmeyeceğini açıklamıştı. Philip Morris USA gibi pek çok şirketin çatı markası olan Altria, öncelikle literatür taraması yapılarak önceliğin hayvan içermeyen in-vitro yöntemler olduğunu söylerken, benzer şekilde Imperial Brands ve Philip Morris International da mevcut bir alternatif yöntemin olduğu durumlarda hayvan kullanımından kaçınıldığını ifade ediyor. Burada gözden kaçmaması gereken şey şu: “Yasal zorunluluk olmadıkça”.

Zaman zaman ilaç, aşı ve diğer biyolojik ürünleri üreten firmalar hayvan deneylerinden uzak durmak istediklerini açıklar, ancak bulundukları ülkenin ilgili Bakanlık ya da kurumları -ya da mevcut mevzuatları- klinik deneylere geçilmeden önce hayvanlar üzerinde deneyi şart koşar. Covid-19’la ilgili aşı çalışmalarının başlangıcında benzer durumlar yaşandığında bazı aşı üreticileri hayvan deneyi safhasının atlanabileceğini söylese de Ulusal Sağlık Enstitüsü aynı fikirde olmamış ve hayvan deneylerinin yapılması gerektiğini açıklamıştı.

Bunun küresel çapta bir “sistem sorunu” olduğunun anlaşılması çok önemlidir: Spotları bir firma ya da tek bir ürüne çevirmek, hayvan deneylerinin korkunç boyutunun anlaşılmasını geciktirmenin yanında hedef küçültüyor. Bunun yanında, deney karşıtı mücadele tarihinde bir kampanya stratejisi olarak çok sık karşılaştığımız belirli hayvanlara protestonun simgesi muamelesi yapılmasını da anlayabiliyorum; ne yazık ki çoğu kişi için etik sınırlarımızı sadece keyfiyet, konforlu alanlarımız, zevkler ve alışkanlıklarımız değil, estetik de belirliyor. Burada demek istediğim Beagle görselleriyle sunulan zalimlik argümanlarının Beagle’lardan çok daha fazla sayıda kullanılan sıçanlarla ya da insana daha uzak görülen başka türlerle sunulması gerekliliğinden ziyade, insan sağlığı için zararlı olduğunu zaten bildiğimiz sigaranın sembol olarak kullanılması: “Hayvan deneyleri insana dair zararlı/kötü alışkanlıkların bir sonucudur” yargısı aynı zamanda hayvan deneylerine meşruiyet kazandıran stratejik hamleleri biraz pekiştirdi. Bu arada, Beagle görselini servis eden hesabın paylaşım başına doğaya katkı sağlamak üzere fon aldığı bilgisi de umarım doğrudur.

Zararlı ya da zararsız, hayvan deneyleri, hayvanların yararına olmayan her şey için yapılır. Bilimsel yayınların listelendiği sitelerde arama satırına Beagle yazdığınızda karşınıza çıkacak hayvan deneyi içeren binlerce çalışmada sizi şaşırtacak araştırma konuları göreceksiniz; hayvanlar sadece zararlı bağımlılık yapıcı maddeler için değil, mısır unu, buğday, elma, portakal suyu (hatta su), soğan gibi masum şeyler için bile deneylerde kullanılıyorlar (soğan; kedi, köpek, at, koyun, fare gibi hayvanlar için toksiktir). Öylesine ki, hayvanların deneylerde kullanıldığı her şeyi hayatımızdan çıkarmaya karar versek sadece nefes alabiliriz – Aslında bundan da pek emin değilim çünkü hava kirliliği çalışmaları da yapılıyor…

Tükettiğimiz gıdaların, günlük yaşamda kullandığımız teknolojik ürünlerin, almak zorunda olduğumuz ilaçların ve olmak zorunda kaldığımız operasyonların… kısacası yaşamımızdaki her şeyin hayvanlara zarar verilmeden üretilmesi veya sunulmasını talep etmek en doğal hakkımız. Bir kalp ya da astım hastasına “o zaman o ilaçları kullanma” demek sorunu çözmüyor. Sonuç olarak, (tütün ürünlerinin de dahil olduğu) toksikoloji çalışmalarında hayvan kullanımından tamamen vazgeçilmesi ve bunun için de tüm ülkelerin yasal düzlemde kısıtlayıcı ve yasaklayıcı değişikliklere gitmesi için ısrarlı talebimizi sürdürmeliyiz.

Kaynakça

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Ralph’i Kurtar: Bunu nasıl yaparsınız?

Yaklaşık 10 gün önce “Save Ralph” adlı kısa animasyon filmi gösterime girdi. Ve neredeyse sosyal medyanın gündemine oturdu. Tavşan Ralph karakterini yönetmen ve oyuncu Taika Waititi seslendiriyor. Yazan ve yöneten de Spencer Susser.

Filmde, deneylerin yarattığı tahribatı Ralph’in kendisinin anlatımından değil de vücudundaki yara bere ve izlerden, gözündeki şişlik ve kızarıklıktan görebiliyoruz. Film boyunca Ralph, aslında bir kurbanı olduğu deneylerin makul, kendisi için katlanılır ve gerekli olduğu konusunda bizleri ikna etmeye çalışıyor. Filmde Ralph’ın yaşam alanındaki tüm detaylar harika, kuşkusuz sanatsal (ve teknik) değeri yüksek bir eser ve her şey çok gerçek. Ralph dışında… görünen o ki amaçlanan da buymuş.

*

Yerin neresi olduğunun hiçbir önemi yok. Bir “deney hayvanı ünitesi” ziyareti sonrasındaki günüm, varla yok arası geçti. O gün geçti mi geçmedi mi hala bilmiyorum aslında. Yaşadığım sıkıntı, mutsuzluk ve çarpıntı kaldı aklımda. Hayatımda hiç morga girmedim, ölümün kokusu var mı yok mu bilmiyorum. Korkunun kokusu var.

Laboratuvarlarla ilgili her şeyi, türlere göre kafes ebatlarını, havalandırmayı, nemi, sıcaklık ayarını, ışığı, her şeyi biliyorum ama kısacık bir ziyarette öğrendim ki en önemli şeyi, oradaki korkuyu bilmiyormuşum. Çünkü hiçbir yönetmelikte hayvanların yaşadığı bitmek bilmeyen o korku yazmıyor.

Bir üniversiteye ait hayvan deneyi ünitesine gittik iki arkadaşımla. Amacımız durumu kritik olan bazı hayvanları aldığımız izin ve onayla oradan çıkartmaktı. Üzerinde araştırmalar yapılmış ve ömrünün son dönemini bir evde geçirme şansına kavuşacak hayvanları… Hayvanların sağlık kontrolleri yapılırken etrafa göz atmaya başladık. Uzun sayılacak, duvarları beyaz fayanstan bir koridor ve sağlı sollu karşılıklı odalar. Farklı türden hayvanlar farklı odalardalar, bir odada havuz dolusu kobay (ginepig), diğer odada ayakkabı kutusu büyüklüğündeki üst üste raf sistemine yerleştirilmiş şeffaf kutularda sıçanlar, bir diğer odada fareler, hamsterlar, tavşanlar… Odalara, albino hayvanları rahatsız etmeyecek şekilde ayarlanmış ışık düzeyi ve sessizlik hakim. Biz de kimseyi rahatsız etmemek için yavaş adımlarla ve hiç konuşmadan geziyoruz çünkü biliyoruz ki bu hayvanlar çok hassaslar ve odaya yabancı birinin girmesi bile vücutlarında strese bağlı birçok sıkıntı yaratıyor.

Bir ara arkadaşım koluma dokunarak koridora çağırdı beni ve çıktık. Kulağıma yaklaştı ve “bizden yavrularını saklıyor” dedi. Kim dedim, “o odadaki anne” dedi üzgün şekilde. Odanın kapısından çok da içeriye girmeden baktım, herhalde birkaç gün önce doğum yapmış bir anne ve henüz tüyleri çıkmamış 5-6 bebeği. Kapının olduğu kısma kendi geçerek yavrularını kutunun gerisinde bırakmaya ve üzerlerine doğru kapanmaya çalışıyor.

Bunu nasıl yaparsınız?

Bu ânı ömrüm boyunca unutamayacağım sanırım. İstediğiniz kadar içinizden “ben onlardan değilim!” diye isyan edin, o hayvanlar için hepimiz “onlardanız”. Bir hayvanın sizden korkmasından ötürü kalbi kırılan biriyseniz -örneğin sokakta yürürken, gördüğü anda sizden kaçan kedi ya da köpek sizi üzüyorsa- laboratuvarlara hiç gitmek istemezsiniz. Oralarda istisnasız Azrail’siniz.

O kadar korkunç, gaddar, zalimsiniz ki bir anne, sizi görüp yavrularını saklamaya çalışıyor. En kötüsü de şu: Günü gelecek (ki o gün çoktan gelmiş ve geçmiştir zaten) koca bir el o yavruları yanından alacak ve o, ne yaparsa yapsın buna engel olamayacak. Ömrü boyunca ona büyütemeyeceği yavrular dünyaya getirtecekler ve hepsinde, bir gün o koca el kutuya girecek-ve sonunda bir gün de kendisi için girecek…

Gerçekten merak ediyorum, nasıl yaparsınız bunu?

Sistem, kötü davranışları ödüllendiriyor: Alıntılanmayan çalışmalarda hayvanlar öldürülüyor ve bu çalışmaların sahipleri akademik olarak yükseliyorlar, itibarları artıyor. Birbirinin kopyası makaleler için, yayın için, akademik itibar, maaş artışı, kişisel menfaat, titr için, o canlılar öldürülüyor.

Sağlıklı, canlı bir hayvanı, örneğin bir köpeği alıp kafasına 10 kiloluk bir balyozla vurup kafatasını parçalarsanız ne olur? Linç edilirsiniz, isminizden oluşan etikete hakaret, küfür, tehditler yağar. Gözaltına alınırsınız – bizim ülkemizdeyseniz bin küsur lira ceza kesilir serbest bırakılırsınız- evet, hukuk sizi bırakır ama toplum bırakmaz. Bazı ülkelerde hapse girer, bir suçlu olursunuz ki zaten katilsinizdir. Aynı eylemi, bir deney merkezinde araştırmacı sıfatıyla yaparsanız… hiçbir şey olmaz. Hatta bu eyleme dair ayrıntıları kendi elinizle yazar, yayınlanması için hevesle oraya buraya kendiniz gönderirsiniz. Maktul aynıdır, çektiği acı aynıdır, fiil aynıdır ama yapılan şey yasaldır. Ve daha da vahimi, aynı eylem, kim tarafından ve hangi ortamda yapıldığına göre “ahlâklı” olabilmektedir.

Lütfen evinizde etrafınıza şöyle bir göz atın. Bilgisayar, televizyon, cep telefonu, bulaşık deterjanı, temizlik malzemeleri, ilaçlar, bakliyat, baharatlar, içecekler, tuz, şeker, makarna, kırtasiye malzemeleri… hemen hepsi, hayvanlar üzerinde deneyin bir konusu. Üzgünüm, Ralph kadar iyimser olamayacağım çünkü hayvanlar üzerinde test edilmemiş kozmetik ürünleri almadığımızda bu zulüm bitmiyor, yaşamımızın her alanında, evimizin her köşesinde bizden yavrularını saklayan anneler var ve bu sistemi tümden değiştirmeleri konusunda toplum olarak kararlı ve ısrarcı olmazsak bu böyle sürüp gidecek…

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Yardımsever, empati kuran, gülen sıçanlara hazır mısınız?

Frans De Waal, Empati Çağı adlı kitabında “Pek çok hayvan diğerlerini bertaraf ederek ya da her şeyi kendisine saklayarak hayatta kalma yolunu tercih etmek yerine iş birliği yapar ve paylaşımda bulunur. Bu durum toplu olarak avlanan kurtlarda ya da katil balinalarda, fakat en çok da bizim en yakın akrabalarımız olan primatlarda açık bir şekilde görülür” der.

En yakın akrabalarımızda görülen bu davranışların bize en uzak olarak kabul ettiğimiz, isimlerini anmaktan dahi kaçındığımız fare ve sıçanlarda görülüp görülmeyeceğine dair yüzlerce çalışma yapıldı. Gözümüze daha “hoş” görünen, evin bireyi gibi kabul ettiğimiz ya da doğada yaşantılarını hayranlıkla izlediğimiz “onca tür varken neden fareler-sıçanlarla bu kadar ilgileniyoruz?” sorusunu sormadan edemiyoruz elbette. İşte bu kısım hayli paradoksal: Kendimize en uzak gibi görmek istediğimiz, evlerimize girip yiyeceklerimize ortak olmaya çalışmakla suçladığımız, kurtulmak istediğimiz canlılar anketi yapılsa şüphesiz ilk üçte olabilecek, hastalık ve tiksintiyle eşdeğer olan, onları içimizdeki intikam duygusuna yaraşır şekilde öldürebilmek için zehir, yapışkan tuzak gibi şeyler icat ettiğimiz ve bu “silahları” herhangi bir markette kolaylıkla bulabileceğimiz o canlılar… bize benziyor.

Ve benzedikleri için onları yüzyıllardır insan sağlığına yönelik yapılan deneylerde kullanıyoruz-en azından bize söylenen bu. Ancak bize söylenen bir diğer şey ise bize benzemedikleri. Tüm söylenenleri özetlemek gerekirse: “Bize benzedikleri için güvenli bulup deneylerde kullanıyoruz ve bize benzemedikleri için etik bulup deneylerde kullanabiliyoruz”. Bir çelişki sezdiniz mi?

Benzerlik ve benzemezlik çelişkisi 

İnsandışı primatlarda ise durum farklı: “Bize benzedikleri için deneylerde kullandık ve bize benzedikleri için deneylerde kullanmaya son verdik çünkü etik çekinceler kaçınılmazdı”.

On yıllar boyunca bilimsel araştırmalarda yer aldılar ve hükûmetler birer birer, onları bir deney tüpü olmaktan kurtaracak yasal kısıtlamalar getirmeye başladı. Neredeyse insan olarak görülmelerinin bir sonucu olan bu kısıtlamalar öncesinde -özellikle de 20.yüzyılın ikinci yarısında- dönemin sıçanları primatlar, kozmetik ürünlerden böcek ilaçlarına, hepatit araştırmalarından travma deneylerine, davranış çalışmalarından askerî araştırmalara kadar aklımıza gelebilecek her alanda kullanıldılar.

Sıçanlar yardımseverdir ve başkasının sıkıntılı durumuna karşı toplum yanlısı davranırlar.

Yardım etme, kişinin kendi dezavantajına bakmaksızın bir başkasına, tamamen onun yararına olacak şekilde yardım ettiği toplum yanlısı bir davranıştır. 1950’lerden beri yapılan davranış araştırmaları farklı türde hayvanlarda yardım etme davranışını göstermişti ancak sonuçlar her seferinde bilimsel muhalefetle karşılaştı. Sıçanların birbirini önemsediği tezi kabullenilmesi güç olsa da sonrasında devam eden çalışmalar bir öncekinin sonuçlarını pekiştirmenin yanı sıra yeni bilgiler de verdi: Tutsak bir sıçanı kurtarmak için bir kola basan sıçanlar, başka bir sıçana elektrik şoku verilmesine neden olduğu için labirentte yürümeyi reddeden sıçanlar, işbirliği yapan sıçanlar, fedakarlık yapan sıçanlar, duygudaşlık kurabilen sıçanlar.

Sıçan empatisi o kadar büyük bir şaşkınlık ve şüpheyle karşılandı ki sonraki yıllarda bu çalışmalar giderek azaldı.  York Üniversitesi Hayvan Zihin Araştırmaları Kürsüsü başkanı Kristin Andrews’a göre “Dünya empati kuran sıçanlara gülenlerden daha hazır değildi”. Andrews’in bahsettiği gülen sıçanlar bir metafor değildi: Afektif nörobilim teriminin sahibi, Estonyalı sinirbilimci ve psikobiyolog Jaak Panksepp, 1990’ların sonlarında sıçanların güldüğünü keşfetti. Ve hatta gıdıklandıklarında daha da fazla güldüklerini, kendilerini gıdıklayan insanlara bağlandıklarını ve oyun için sıklıkla o kişiye yaklaştıklarını.

Belirgin empati

Ancak bu da pek kabul görmedi zira eğlenen, gülen, işbirliği yapan, yardımsever ve empati kuran sıçanlar insanlar için bir kâbus anlamına gelebilir; aramızda ne kadar fazla benzerlik açığa çıkarsa (primatlarda olduğu gibi) o kadar yakınlaşırız, ne kadar yakınlaşırsak (kedi ve köpeklerde olduğu gibi) korumaya yönelik hassasiyet o kadar artar. Bu noktada, laboratuvarların dokunulmazlığı hayli önem taşır.

Sıçanların, acı çeken bir sıçana tanık olmaktansa aç kalmayı tercih ettikleri artık kanıtlanmış bir gerçektir.

Amerikalı psikolog Russell M. Church, 1959’da yayınladığı Diğerlerinin Acılarına Karşı Sıçanların Verdiği Duygusal Tepkiler adlı makalesinde, bir kolu kullanarak yiyecek almak için eğitilen sıçanların, kolu kullandıklarında içlerinden birinin canının yandığını fark ettiklerinde bu hareketi yapmayı bıraktıklarını söyler.

Tel Aviv Üniversitesi Psikoloji Bölümü ve Sinirbilim Fakültesi öğretim üyesi Inbal Ben-Ami Bartal’ın laboratuvarı uzun bir süredir toplum yanlısı davranışların nörolojik temelini ve bunun gerçekleşmesini sağlayan moleküler yolu araştırıyor ve sıçan davranışlarını inceliyor. 2011 yılında Bartal ve arkadaşları sıçanlardaki toplum yararına davranışları test etmek için bir araştırma yaptı. Bir alanda özgür bir sıçan ve aynı alanda tutucuya hapsolmuş kafes arkadaşı bulunuyordu “[rat restrainers”, şeffaf plastikten yapılmış, yatay bir koni şeklindeki kutudur, içine konulan hayvan alanın darlığından ötürü tamamen hareketsiz kalır]. Bazı evrelerde alana içi boş ya da yiyecek olan tutucular da yerleştirildi. Birkaç seans sonrasında özgür sıçanlar tutucuyu açarak tutsak sıçanı özgür bırakmayı öğrendiler ancak içi boş veya nesne içeren tutucularla hiç ilgilenmediler.

Ortada biri çikolata olan biri de tutsak sıçan olan iki tutucu olduğunda da dişi sıçanların %100’ü, erkek sıçanların da %70’i önce tutsak arkadaşını çıkarıp sonra birlikte çikolatayı alarak paylaştılar. Çalışmadan çıkan sonuç, sıçanların bir türdeşinin sıkıntısına yanıt olarak toplum yanlısı davrandıkları ve bunun, empati ile motive edilmiş yardım davranışının biyolojik kökenleri için güçlü kanıtlar sağlandığı idi.

Fakat çoğu bilim insanı ikna olmadı ve sıçanların muhtemelen birlikte takılacağı bir arkadaş için, aslında egoistçe hareket ettikleri öne sürüldü. Japonya Kwansei Üniversitesi Psikolojik Bilimler Bölümü’nde bilişsel nörobilim ve hafıza konularında çalışan Nobuya Sato ve arkadaşları işi biraz daha ileriye götürdü: Bu sefer su dolu bir kapta epey sıkıntılı bir deneyim yaşayan sıçan ve bir de kuru alanda olan ama istediğinde arkadaşını kurtarabilecek bir sıçan vardı. Kuru alandaki sıçanlar, bir kapıyı açarak diğer sıçanın güvenli bölgeye geçebilmesini sağladı. Ayrıca, daha önce su deneyimi yaşayan sıçanların diğerlerine yardım etmeyi öğrenme süreçlerinde hiç yaşamayanlara oranla çok daha hızlı davrandıkları görüldü ki bu da boğulma deneyimi yaşayanların diğerlerinin nasıl hissettiğini anladığını gösteriyordu. Ayrıca Sato ve arkadaşları, şüphecilerden gelecek “akrabalık” eleştirilerini de bertaraf etmek için sıçanların benzer genlere sahip olmamalarına da dikkat ettiler. Sonraki aşamada ise, birinde yardım edebilecekleri ve diğerinde de yiyecek alabilecekleri iki kapı vardı ve sıçanlar gene önce yardım etmeyi seçtiler. Hatta içinde bulundukları zor durumdan kaçabildikleri hallerde bile, diğer sıçana yardım ediyorlardı.

Sıçanlar birbirlerini önemsiyor. Sanıyorum bu bazıları için tam bir felaket çünkü birbirini önemseyen, yardım eden, duygudaşlık kurabilen, gülen, oyun oynayan canlıları kuyruklu, beyaz, minik robotlar ya da ucuz ve tek kullanımlık araştırma araçları gibi sunmak eskiden olduğu kadar kolay olmayacak… Ve tüm bu deneylerde hakları ihlâl edilen hayvanların üzücü sonları da buna aracılık etmiş olacak. #DeneyeHayır

‘Seda sayesinde ömrünün son dönemini laboratuvar yerine sevildiği bir evde geçiren fare Rıfat’ın masum, küçük ve beyaz anısına…’

*

KAYNAKLAR:

  • Ben-Ami Bartal I, Decety J, Mason P. Empathy and pro-social behavior in rats. Science. 2011 Dec 9;334(6061):1427-30. Erratum in: Science. 2012 Jan 27;335(6067):401
  • Church R.M. Emotional reactions of rats to the pain of othersJ Comp Physiol Psychol. 1959;52(2):132-134

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuHaftasonuKöşe YazılarıManşetUncategorizedYazarlar

Deneysel ve bilimsel çalışmalarda insandışı hayvan kullanım oranları

2015, 2016 ve 2017 yıllarında, ülkelerin yıllık olarak yayınladıkları deneylerde hayvan kullanım istatistiklerini karşılaştırmak için, içlerinde Avrupa Birliği üyesi ülkelerin de olduğu üç kıtadan 12 ülke seçtim. Bu ülkeler, ortalama ve üzeri hayvan kullanım oranlarına sahip. Ülkemiz, bu üç yıllık süre içinde toplamda en çok hayvanın deneylerde kullanıldığı listenin dokuzuncu sırasında:

Zaman içindeki artış ya da azalmayı görebilmek için 2010 ve 2017 yıllarına ait hayvan kullanımlarına baktığımızda ise tüm ülkelerde belirgin bir azalma olduğunu görüyoruz. Yıllar içinde artan ruhsatlı deney kuruluşu sayısına, araştırmacılara ve buna bağlı olarak artan hayvan kullanım ihtiyacına rağmen hayvan kullanım sayılarında azalmanın olası nedenlerini şöyle sıralayabiliriz:

  • hayvan deneyleriyle ilgili kısıtlayıcı kurallar içeren yasal metinlerin yürürlüğe girmesi
  • mevcut yasal metinlerin değişen koşullara uygun olarak yenilenmesi
  • özellikle 2000’lerden itibaren alternatif bilimsel yöntemlerin yaygınlaşarak bilinir ve güvenilir hale gelmesi

Ülkelerdeki hayvan sayılarının azalma oranlarına baktığımızda, ülkemizdeki oranın epey az olduğu göze çarpıyor. 2011 yılında Deneysel ve Diğer Bilimsel Amaçlar İçin Kullanılan Hayvanların Refah ve Korunmasına Dair Yönetmelik ve 2014 yılında Etik Kurulların Çalışma Usul ve Esaslarına Dair Yönetmelik yürürlüğe girmiş olmasına rağmen, 2010 ve 2017 yıllarında deneylerde kullanılan hayvan sayıları arasındaki fark sadece 5198 (%1,92).

Bu sekiz ülke arasında en fazla “azaltma” oranı Çek Cumhuriyeti’nde (%33,96). Onu Birleşik Krallık (%30,78) ile ABD (%30,19) izliyor. Yüzde otuzluk bir fark, yıllık hayvan kullanım oranı fazla olan ülkelerde yüzbinlerce hayvan demek.

Türkiye’de yıllara göre deneylerde kullanılan hayvan sayılarına baktığımızda ise, en yüksek rakamın 2016, en düşük rakamın ise 2012 yılına ait olduğunu görüyoruz. Neredeyse üç kat artışın sebebini bilemeyeceğiz belki ama insan “2016 yılında ne oldu?” diye sormadan edemiyor doğrusu.

Ülkemizdeki en az ve en çok hayvan kullanımının yaşandığı 2012 ve 2016 yıllarında diğer ülkeleri incelediğimizde ise -bizdekinin tersine- hepsinde sayılarda düşüş görüyoruz: İtalya’da 2012’de 768,796 ve 2016’da 611,707 hayvan; Hollanda’da 2012’de 589,583 ve 2016’da 386,700 hayvan; Almanya’da 3,080,727 ve 2016’da 2,128,254 hayvan; ABD’de 2012’de 952,855 ve 2016’da 820,812 hayvan deneylerde kullanılmış.

Her yıl, Tarım ve Orman Bakanlığı’na bağlı Hayvan Deneyleri Merkezi Etik Kurulu, bir önceki yıla ait deneylerde hayvan kullanım istatistiklerini yayınlıyor. 2018 yılına ait istatistikler halen web sitesinde yayınlanmış değil ve bu gecikmenin sebebi sorulduğunda ise “sitedeki teknik bir aksaklık” cevabı veriliyor. Hal böyle iken, 2019 yılında artış olup olmadığını görmek için sanırım epey bekleyeceğiz…

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuHaftasonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Aşı çalışmalarında hayvan deneylerinin yeri

Tıp tarihinde aşı geliştirmeye yönelik ilk bilimsel yaklaşımlardan olan çiçek hastalığı aşı çalışmalarında Edward Jenner’in yöntemi gözlem ve epidemiyoloji üzerine kuruluydu. Kolera, şarbon, kuduz gibi bulaşıcı ve öldürücü hastalıkları engellemeye yönelik geliştirilen aşıların çoğu, deneme yanılmayla bulunmuştu. Koch’un hayvan modelleri üzerinde hastalığın tipik klinik belirtilerinin görülmesi gerektiği fikri, aşı geliştirmedeki genel bir kural olarak kabul edildi. Bakteriyel mikroorganizmalar kültür ortamı üzerinde büyütülürken, virüsler hayvanlarda, tavuk embriyolarında (yumurta) ve 1950’lerden sonra da hücre kültürlerinde üretildi, ancak çalışma için uygun olacak bir hayvan modeli bulunması, aşı geliştirme çalışmaları için hayatiydi. 20. yüzyılın başlarında Mus musculus’un dört alt türünün karışımı olan “laboratuvar faresi” üretildi ve bu tür, genetik ve immünoloji çalışmaların vazgeçilmezi oldu. Omnivor olan ve küçük alanlardan geçebilme-atlayabilme yeteneğine sahip olan fareler, insan gıda kaynaklarından beslendiği için potansiyel hastalık bulaştırıcı ve zararlı bir tür olarak görülürken, biyomedikal araştırmalardaki birçok önemli buluş ve gelişmeyi sağlamıştı.

‘İnsanlaştırılmış hayvan modelleri’

Omurgasız hayvanlarda akciğer bulunmaz ve dolaşım sistemleri de ilkel yapıdadır. İnsan hastalıklarıyla ilgili çalışmalarda omurgalı hayvan türleri, özellikle de şu türler sıkça kullanılır: Fare, sıçan, gerbil, hamster, kedi, köpek, insan dışı primatlar, kanatlılar, tek tırnaklılar (at, eşek ve melez soyları), keçi, koyun, sığır, tavşan ve balıklar. Çalışmanın amaç ve içeriğine göre bu türler dışında başka hayvan türlerinin de kullanıldığını görebiliriz. Ancak bulaşıcı/kronik hastalıklar ve bağışıklıkla ilgili çalışmalarda, çok hızlı üreyen ve kısa yaşam süresi sayesinde hastalık seyrinin rahatça izlenebildiği fareler küçük vücut hacmi, kolay yetiştirilme ve bakım gibi özelliklerden ötürü tercih edilirler. Tüm memelilerin genetik yapısı oldukça homolog olsa da, önemli fizyolojik ve genetik farklılıklar dolayısıyla insanın gelişmiş bağışıklık sistemi için yüzde yüz yeterli modeller olmadığı da bir gerçektir.

Aşı geliştirme esnasında doku kültürü gibi in-vitro yöntemler kullanılıyor olsa bile, bağışıklık tepkisi tipi ve süresi, üretilen antikor sınıfları, güvenlik gibi konularda bilgi edinebilmek için canlı bir hayvana gereksinim olduğu belirtilir, yani “in-vitro çalışmalardan elde edilecek verilerin doğrulanması için gene hayvana ihtiyaç duyulacaktır”. Hayvanlar için üretilen aşılarda tercih edilen model hedef hayvan türünden bireyler iken, insanlara özgü bulaşıcı hastalıklar söz konusu olduğunda “insanlaştırılmış” hayvan modellerine ihtiyaç duyulur. İlk günlerden günümüze kadar yapılan aşı çalışmaları her döneme özel üretim yöntemlerine göre üç ayrı döneme ayrılır ve bugünlerde, kullanılan yöntem nedeniyle epey tartışmalı olan aşıların bir kısmı üçüncü nesil aşılardır. HIV, SARS gibi insanda görülen viral ve öldürücü enfeksiyonlarla ilgili çalışmalarda kemirgenlerin yanı sıra maymunlar (özellikle de makaklar), kediler ve yaban gelincikleri de kullanılmış, deneylerde kullanımıyla ilgili etik kısıtlamalar olsa da şempanzeler de özellikle HIV araştırmalarında yer almıştır. Ancak enfeksiyonun insanlardaki ilerlemesinin tam olarak görülmemesi nedeniyle kullanılması tartışmalı türler arasındadır.

‘Yaşamam için ölmen lazım’

Son zamanlarda, aşıların kalite kontrol aşamasındaki bazı evrelerde hayvan testlerinin yerine geçen ve güvenirliği kanıtlanmış alternatif bilimsel yöntemler mevcuttur: Örneğin, Hepatit B için fare potens testi yerine in-vitro metot (ELISA) kullanılması gibi. Buna bir diğer yaygın örnek ise, gram negatif bakterilerden gelen endotoksinlerin tespit edilmesinde tavşan pirojenite testi yerine, LAL testine geçiştir. Tavşan pirojenite testinde, test edilecek madde tavşana damar içi olarak verilir ve vücuttaki ateş yükselmesi ölçülür. LAL testi ise in-vitro, yani canlı kullanılmayan bir test yöntemi olarak tanımlanır. ABD’de, ÇHC’de, ülkemizde ve daha birçok yerde, çok sayıda tavşan kullanılan bu test yerine LAL kabul görür (ancak bundaki sorun da, yöntemin at nalı yengeci kanının kullanılmasını içermesidir!).

Pandemi nedeniyle aşı ve tedavi bulmaya yönelik çalışmaların -ve dolayısıyla hayvan deneylerinin- hız kazandığı şu günlerde, çoğu kişi bu çalışmaları yakından takip etmeye başladı. Ve böylelikle deney karşıtlığına karşıtlık ivme, hayvan deneyleri ise bir anlamda toplumsal onay kazandı. Tarihte insanların çaresiz kaldığı her korkunç salgının ardından olduğu gibi… Kendimiz ve diğerleri için endişeliyiz ve endişelenmekte haklıyız. Ancak halen önümüzde etik bir sorun durmaktadır: “yaşamam için ölmen lâzım”.

Bu sorunla ilgili şu soruları sorabiliriz: “Eğer üretilecek aşı, spesifik hayvan türlerindeki ölümcül bir hastalığı yok edecek olsaydı hayvanların deneylerde öldürülmesine gene karşı çıkar mıydık?” Ya da “Çok daha fazla sayıda hayvanın refahı için daha az sayıda hayvanın yaşamı ‘feda edilebilir’ midir?”. Deney karşıtı mücadelenin ana prensipleri ise sonuçsalcılıktan çok, deontolojik, özgeci yaklaşımları içerir ve altın kural üzerine temellendirilen bu prensipler, içinde bulunulan durum ne olursa olsun değişime uğramaz. Dolayısıyla yukarıdaki sorulara verilen cevaplar olumsuz olacaktır. İnsanlar olarak bu eylemlerden yarar sağlayalım ya da sağlamayalım, hayvan deneyleri pratikleri ahlâken kabul edilebilir eylemler değildir ve bu eylemlerin ahlaki olup olmadığının cevabını bilimle veremeyiz-etik sorularının cevaplarını bilim veremez.

Böyle bir karşı çıkışa verilen tepkinin ise “Hastalandığında sen de o aşıdan faydalanacaksın” ya da “Çok sevdiğin ve kaybetmek istemediğin biri yok herhalde!” olması, konunun net anlaşılmadığının açık bir göstergesidir. Hayatta kalmak, tüm canlılardaki ortak amaçtır. Elbette ki hepimiz yaşamımıza devam etmek istiyoruz. O aşıdan elbette faydalanmayı, herkesin faydalanmasını (herkes kadar) istiyor iken, bunun hiçbir canlıyı incitmeden ve yaşam hakkını gasp etmeden elde edilmesini açık bir şekilde talep etmek, tersi bir duruma hakkımız olmadığını söylemek, çok temel ve insanî bir hak.

***

Kaynaklar 

Wagar LE, DiFazio RM, Davis MM. Advanced model systems and tools for basic and translational human immunology. Genome Med. 2018;10(1):73

Masopust D, Sivula CP, Jameson SC. Of Mice, Dirty Mice, and Men: Using Mice To Understand Human Immunology. J Immunol. 2017;199(2):383–388.

Jann Hau, ‎Steven J. Schapiro, ‎Gerald L. Van Hoosier Jr. Handbook of Laboratory Animal Science: Animal Models in Vaccinology, CRC Press, 29 Kas 2004

Kategori: Hafta Sonu

Hayvan HaklarıKoronavirüs SalgınıKöşe YazılarıManşetYazarlar

Covid-19 ve hayvan deneyleri

Küresel bir salgın haline gelen Covid-19 nedeniyle araştırmacılar bu hastalığın aşı/tedavisini bulmak için adeta yarışır hale geldiler ve hemen her gün, başka bir ülkedeki araştırmacıların aşı çalışmalarına dair haberleri okuyoruz. Bu haberlerde ilk göze çarpan ise, Moderna adlı şirketin ışık hızıyla ürettiği aşı ve Medicago’nun vegan aşısı oldu.

Sentetik mRNA’ya dayalı ilaç geliştiren ABD’deki biyoteknoloji şirketi Moderna, virüsün ilk olarak Wuhan’da Ocak ayı başında tanımlanmasıyla başlayan süreci şöyle özetliyor:

“11 Ocak’ta ÇHC yetkililerinin virüsün genetik sekansını paylaşmalarının ardından Ulusal Sağlık Enstitüsü ve Moderna bulaşıcı hastalık araştırma ekibi Covid-19’a karşı geliştirilen aşı mRNA-1273’ü 13 Şubat’ta tamamladı. Ulusal Sağlık Enstitüsü’ne bağlı Ulusal Alerji ve Bulaşıcı Hastalıklar Enstitüsü’nün isteği üzerine, ilk parti aşı Faz-1 testleri için 24 Şubat’ta Ulusal Sağlık Enstitüsü’ne gönderildi. ABD Gıda ve İlaç Dairesi, Ulusal Sağlık Enstitüsü tarafından mRNA-1273 için yapılan IND (Yeni Araştırma Ürünü İlaç) başvurusunu gözden geçirdi ve klinik çalışmalara başlanmasına izin verdi. 16 Mart’ta, Ulusal Sağlık Enstitüsü ilk gönüllü katılımcının aşılandığını duyurdu. Çalışma, yaklaşık altı hafta sürecek ve 18-55 yaş arasındaki 45 sağlıklı gönüllüyü içerecek. Bu 45 kişi, Moderna’nın geliştirdiği araştırma aşamasındaki aşı ile, bir ay arayla 2 doz aşılanacak ve gönüllü katılımcıların her birine toplamda $1,100 ödenecek.[i]

‘Hayvan deneyleri o kadar kritik değil’

Moderna, sadece 10 yıldır faaliyette. Uzun yıllara dayalı bir geçmişi olmaması mı yoksa şu ana kadar onaylanıp kullanılan bir aşı geliştirmemiş olmasından mıdır bilinmez, henüz hayvanlar üzerindeki etkilerinden tam olarak emin olmadan insanlarda test etme konusunda acele ettiği ve daha kapsamlı hayvan çalışmaları yapması gerektiği düşünülüyor. Rekor denilebilecek bir hızla mRNA-1273 aşısını hazırlayan firmanın tıbbî müdürü Tal Zaks ise, klinik test aşamasına geçilebilmesi için aşının hayvanda işe yararlığının kanıtlanmasının o kadar kritik bir adım olmadığı düşüncesinde.

Kanada merkezli biyoteknoloji firması Medicago ise, Covid-19 için 20 gün gibi kısa bir sürede geliştirdikleri aşıda genetik kodun özel bir yöntem ile elde edildiğini ve bu yöntemin Gıda ve İlaç Dairesi tarafından onaylanması gerektiğini duyurdu birkaç gün önce. Medicago CEO’su Bruce Clark, kasım ayında hazır olacak aşıdan ayda 10 milyon adet üretebileceklerini ancak bunun için bazı bürokratik engellerin ortadan kalkması ve hayvanlar üzerinde testler yapmadan direkt klinik deney safhasına geçmeleri gerektiğini söyledi. [ii]  Ulusal basında da yer bulan bu haberde “ilk vegan aşı” başlıkları dikkat çekti. Vegan aşı tanımlamasının sebebi, aşının geliştirilmesi esnasında kullanılan metodun geleneksel metotlardan olmaması. Grip aşısı çalışmalarında kullanılan standart yöntem, aşı proteinlerini geliştirmek için tavuk embriyosu kullanılmasıdır ve bu işlemin tamamlanması için aylarla ifade edilebilecek bir zamana ihtiyaç duyulmasının yanı sıra, çok miktarda yumurta gerekir. Bitki kullanılarak geliştirilen aşılar ise sadece protein içeren, bulaşıcı olmayan virüs benzeri parçacıklardan oluşurlar ve bu parçacıklar enfekte edilen bitkilerin ürettiği proteinden elde edilir.[iii]

Takip edilmesi gereken geleneksel sıralamayı karıştırmak ya da atlamak, henüz bilinmeyen tehlikeler yönünden ahlâken tartışmalı hatta yanlış diyen bilim insanlarının yanında, içinde bulunduğumuz sıra dışı durum ve salgının zaman baskısı nedeniyle bazı evrelerin atlanabileceğini savunan bilim insanları da var.

‘Tek seçenek de değil’

Merck firmasının halk sağlığı sorumlusu ve Uluslararası AIDS Aşı Girişimi başkanı Mark Feinberg, “Geleneksel aşı zaman çizelgesi 15 ila 20 yıldır. Bu durumda, bu kabul edilemez” diyor ve COVID-19 için aşının hazır hale gelmesinin en iyi ihtimalle 1-1,5 yıl süreceği göz önünde bulundurulursa, yeni yaklaşımlar olmadıkça zaman çizelgelerine yaklaşmanın bir yolu olmadığını söylüyor. Feinberg, hayvanlar üzerinde yapılacak çalışmaların önemini bildiğini ekleyerek, direkt insanlardaki klinik denemelere atlama fikrinin sadece uygun değil, aynı zamanda sahip olduğumuz tek seçenek olduğunu düşünüyor.

Buna karşıt bir görüş olarak, McGill Üniversitesi Biyomedikal Etik Biriminin direktörü Jonathan Kimmelman şunları söylüyor: “Salgınlar ve ulusal acil durumlar genellikle hakları, standartları ve/veya normal etik davranış kurallarını askıya almak için baskı oluşturur. Geçmişe bakıldığında, bunu yapmanın çoğu zaman yanlış olduğu görülür.” Ulusal Alerji ve Bulaşıcı Hastalıklar Enstitüsü direktörü Barney Graham ise (Moderna’nın aşısıyla ilgili) hayvan testlerini atlamanın söz konusu olmadığını ve geliştirilen aşıların, Ulusal Alerji ve Bulaşıcı Hastalıklar Enstitüsü’ndeki virologlar tarafından fareler üzerinde denendiğini, bir diğer coronavirus olan MERS için üretilen benzer MRNA aşısındaki bağışık yanıtının aynısının bu farelerde de görüldüğünü belirtiyor. [iv]

‘Geleneksel yöntemler’in işe yararlığı

17 Mart’ta Çin Halk Cumhuriyeti’nin (ÇHC) yeni bir aşı geliştirdiği ve bu aşının hayvan testlerinde işe yaradığı duyuruldu. SARS salgınından (2003) bu yana koronavirüs aşıları üretmek için çalışan Fudan Üniversitesi Tıp Fakültesi’nden (Şangay) viroloji profesörü Shibo Jiang, Nature’daki makalesinde[v]; standart protokollere sadık kalınması gerektiği, aşıların insanlarda kullanılmasına izin verilmeden önce güvenliğin birden fazla hayvan modelinde değerlendirilmesi gerektiğini savunuyor ve Moderna’nın aşı sürecine eleştirel yaklaşıyor. Buna verdiği örnek ise, çoğu hayvan korumacının aşina olduğu, başka bir koronavirüs olan kedigillerdeki bulaşıcı peritonit virüsü (FIP) ile ilgili. Jiang, onyıllar önce FIP için geliştirilen aşıların, kedilerde virüsün neden olduğu hastalığı geliştirme riskini artırdığını söylüyor.

Laboratuvarlarda kullanılan hayvanlar ile aşı üretimi arasındaki “geleneksel” bağ, yaşadığımız şu günlerde maalesef kendini açıkça gösterdi. Aşı geliştirmenin ilk adımı olarak hastalık sebebini incelemek üzere bir enfeksiyon modelinin oluşturulması ve bunun etkilerinin canlıda görülebilmesi için, klinik öncesi aşamada sayısız türden hayvan kullanılır ama bunların arasında en çok tercih edilenler kemirgenler ve insan dışı primatlardır. ÇHC’de yürütülen çalışmalarda da bu iki türün ismini sıklıkla duyuyoruz. Kemirgenler-özellikle de fareler, insanlarda görülen birçok hastalığın onlarda görülmemesi ve insanlarda hastalığa sebep olan birçok virüsün onlarda çoğalmıyor olmasına rağmen, genetik olarak tasarlanıp insanlaştırılarak, insan bağışıklığını modellemek için kullanılırlar. İnsan dışı primatlar ise; büyük olmaları, “pahalı” olmaları ve bize benzerlikleri nedeniyle bir takım etik sıkıntıları barındırmalarına rağmen, bağışıklık sistemlerinin bizimkini yakından taklit etmesi sebebiyle bu tür çalışmalarda tercih edilirler.

İnsanların kullanımına sunulacak aşı/tedavisini bulmak için onlarda olmayan bir viral hastalığın kasten enfekte edildiği hayvanlar üzerinde çalışmaya dair ahlaki eleştiriler bir yana, içinde olduğumuz bu korkutucu tablonun sebepleri ve gezegende yarattığımız tahribatla ilgili ciddi şekilde düşünüp ders alacağımız günlerin yakın olmasını diliyorum. Üzgünüm…

***

[i] https://www.modernatx.com/modernas-work-potential-vaccine-against-covid-19

[ii] https://www.biospace.com/article/medicago-successfully-produces-a-viable-vaccine-candidate-for-covid-19/

[iii] https://www.wired.com/2012/07/vaccines/

[iv] https://www.statnews.com/2020/03/11/researchers-rush-to-start-moderna-coronavirus-vaccine-trial-without-usual-animal-testing/

[v] https://www.nature.com/articles/d41586-020-00751-9

 

Kategori: Hayvan Hakları

Hafta SonuHayvan HaklarıManşet

Kozmetik ürünlerde hayvan deneyleri hakkında temel bilgiler

İnsanlık tarihi boyunca, insan menfaatine küçük ya da büyük her bilimsel gelişme için mutlaka bir bedel ödenmesi gerekti. Peki bu bedeli kim ödeyecek? [Hayvan Deneyleri] yazı dizisinde bu sorunun cevabını hep birlikte bulmaya çalışacağız

***

Avrupa Birliği, yayınlamış olduğu Kozmetik Regülasyonu ile, tüm üye devletlerde geçerli olacak şekilde kozmetik ürünlerin (toksikolojik testler hariç olmak üzere) hayvanlar üzerinde test edilmesini 2004’ten geçerli olmak üzere yasaklamıştı ve aynı yasak, 2009’dan itibaren de ürün içerikleriyle ilgili konulmuştu. Temelleri 1993’te başlayıp 2013’teki pazarlama yasağıyla sonuçlanan bu gelişmelerde, geçerli alternatif yöntemler geliştirilmesi için kurulan ECVAM (European Centre for the Validation of Alternative Methods) gibi resmi kuruluşların yanı sıra BUAV (şu anki Cruelty Free International), PeTA, Dr.Hadwen Trust gibi hayvan hakları örgütlerinin yıllar süren ısrarlı tutum ve çalışmalarının rolü yadsınamaz.

Ülkemizde ise, 15 Temmuz 2017’de “Kozmetik Yönetmeliğinde Değişiklik Yapılmasına Dair Yönetmelik” 29417 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girmiş; 1223/2009 sayılı Avrupa Birliği Kozmetik Tüzüğü’ne paralel şekilde birtakım değişikliklerin yanı sıra, ülkemiz pazarına arz edilecek kozmetik ürünlerin ve içerdiği bileşenlerin hayvanlar üzerinde test edilmemiş olması şartı da getirilmiştir. Yönetmeliğin ek maddeleri, kabul edilmiş bir alternatif bir yöntemin ardından, bitmiş ürünler ve ürün bileşenleri haricinde, bileşenlerin kombinasyonlarının da hayvanlarda test edilmesini yasaklar. Yani AB’nin kozmetik ürünlerin hayvanlar üzerinde test edilmesine dair getirdiği yasak ve kısıtlamalar, benzer şekilde ülkemizde de geçerlidir.

Kozmetik ve hayvan deneyi denince çoğu kişinin aklına gelen ilk şey: Çin. Çin’deki kozmetik kurallarını basitçe anlatmak gerekirse; Çin’de üretilmemiş ancak Çin’de fiziksel olarak satılacak kozmetik ürünlerinin hayvanlar üzerinde test edilmesi zorunlu. Yani deniyor ki; biz yerli ürünlerimizin içeriklerini kontrol edebiliyor ve biliyoruz ancak dışarıda üretilmiş ürün içeriklerini, hayvanlar üzerinde test edilmeden kabul etmiyoruz. Hayvan testi zorunluluğunun geçerli olduğu bu kozmetik ürünleri:

  • cilt bakım ve makyaj ürünleri
  • saç bakım ürünleri
  • güneş ürünleri
  • beyazlatma ürünleri
  • parfüm ve deodorantlar

2014 yılının Haziran ayına kadar, yerli ürünler için de aynı zorunluluk geçerliydi ancak bu tarihten sonra, yerli ürünlerin hayvanlar üzerinde test edilmesi isteğe bağlı oldu ve var olan araştırma sonuçlarının kullanılabilmesi seçeneği getirildi. Sadece Çin anakarada geçerli olan bu yasal düzenlemeler, Hong Kong’da geçerli değil ve ayrıca internet üzerinde ve havaalanında yapılan satışlar da bu kapsamda değil.

AB kriterlerine göre ürünlerini hayvanlar üzerinde test etmeden piyasaya süren büyük kozmetik markalarının hemen hepsi (Pazar araştırmacısı Mintel’e göre) yılda 300.000 hayvanın sadece kozmetik ürünlerin test edilmesi için kullanıldığı Çin’deki potansiyelin cazibesine karşı koyamadıklarından ötürü etik suçlamalar ve boykotlarla karşı karşıya. Çin’e satış yapan Avrupalı büyük kozmetik devleri, aynı ürün için hayvanda denenmiş ve denenmemiş iki farklı tip sunmak durumundalar. Bir elin parmaklarını geçmeyecek sayıdaki marka ise, deney politikasını değiştirene dek Çin’de satış yapmayacağını açıkça beyan ediyor.  PeTA’ya göre, Çin’de satışa sunulacak her bir kozmetik ürünü için 72 hayvan kullanılıyor.

Bu ikisinin yanında, bir de gri alandaki markalar var. Örneğin, ürünlerini asla hayvanlar üzerinde test etmeyen/ettirmeyen hatta tedarikçilerini de bu kritere göre seçen bazı kozmetik markaları, Çin’de satış yapan büyük kozmetik devlerinden biri tarafından satın alınıyor. Her ne kadar markanın deney konusundaki duruşu değişmeyeceği söylense de o marka artık “deneysiz” statüsünü kaybediyor çünkü tüketicinin ödeyeceği para, hayvan deneylerine devam eden çatı firmaya verilmiş oluyor. Yurt dışında deneysiz kozmetik ürünlerle ilgili bilgilendirme yapan bazı sitelerde ise, gözardı edilmemesi gereken şu görüş de var: Çatı firması deney yapan ancak kendisi deneysiz olan markalar desteklenmeli, deney yapan firmalara bu markaların etik duruşlarının önemli bir tercih sebebi olduğu gösterilmelidir.

Kendi ülkesindeki mağazaların raflarında satılan ve hayvanlar üzerinde test edilmemiş ürünlerin aynılarının bir başka ülkede hayvanlar üzerinde test edilerek satıldığını bilmek, hayvan haklarına duyarlı tüketicilerin en büyük sorunu. Aldığı ürünün test edilmemiş olmasıyla yetinmek yerine soruna daha geniş bir çerçeveden bakmayı tercih ederek para kazandırdığı markanın dünyanın herhangi bir yerinde deney yapmasını kabul etmeyenler, raftaki ürünün üzerinde ne yazarsa yazsın-ne kadar deneysiz olursa olsun, almamayı tercih ediyor. Bir yıl öncesinde kadar boykot edilen The Body Shop, buna en iyi örneklerden biridir. Kurucusu Anita Roddick’in kozmetik sektöründe deneye karşı ses çıkartan ve hayvan deneyini reddeden ilk firma sahiplerinden olması bile, Çin’de bazı markalarını satan L’oréal Grubunun satın aldığı The Body Shop’u örgütlerin “kanlı markalar” listelerine girmekten kurtaramadı. Marka yetkilileri yaptığı açıklamalarda markanın deney politikasında hiçbir şey değişmeyeceğini açıkladıysa da pek işe yaradığı söylenemez. 2017’de el değiştiren The Body Shop, deneyin tamamen yasaklanması talebiyle Birleşmiş Milletler’e gönderilmek üzere Cruelty Free International örgütüyle birlikte başlattığı global imza kampanyası ve daha çok vegan ürün konusunda çalışma yaptıkları haberiyle muhteşem bir geri dönüş yaptı.

Tüm bunların dışında, bazılarımızın fark ettiği ve çok azımızın net bir bilgiye sahip olabildiği ambalaj üzerindeki tavşan logoları meselesi var, bu konu hakkında da kısaca bilgi vermek istiyorum. Tüm dünyada sıkça rastlanan ve bilinen 3 logo var bunlardan biri, deneysiz ve deneysiz&vegan diye iki ayrı şekilde olan PeTA’nın “Beauty Without Bunnies” logosu. Eski adı “Cruelty Free” olan bu logonun kullanılabilmesi için, firmalardan ürünün üretim aşamasında hayvanlar üzerinde test edilmediğine dair belgeler imzalamaları isteniyor. Dolayısıyla, çatı firması deney yapan ama bu logoya sahip markalar görmek mümkün: Smashbox (Estee Lauder), Murad (Unilever), Bath and Body Works (L Brands) gibi.

Aynı şeyi, deneyle ilgili en güvenilir logo sayılan, Cruelty Free International ve CCIC (The Coalition for Consumer Information on Cosmetics) iş birliğiyle yürütülen uluslararası “Leaping Bunny” logo programında da görüyoruz. Üretimin herhangi bir aşamasında hayvanlar üzerinde deney yapılmadığı, ürünleri hayvanlar üzerinde test eden tedarikçiler ve laboratuvarlarla çalışılmadığına dair tüm taraflardan yazılı belge istenen bu programa dahil olan markalar her yıl sıkı denetimlerden geçiriliyor. Ancak buna rağmen, Leaping Bunny logosuna sahip ve çatı markası deney yapan markaları görebiliyoruz: Burt’s Bees (Clorox), Dermalogica (Unilever), Urban Decay (L’oréal)gibi…

Üçüncü ve en az markaya sahip program ise, Avustralya’daki CCF: “Choose Cruelty Free”. Kesinlikle ve hiçbir koşulda hayvan testini kabul etmeyen programın kriterleri çok sıkı, deneyle ilgili konuların yanısıra, hayvanlara acı çektirilen (mezbaha, kürk çiftlikleri vb. gibi) herhangi bir yer ya da firma ile en küçük bir bağlantı dahi olmamasını şart koşuyor.

Son olarak, ambalajında vegan logosu olan ya da veganlara uygun olduğuna dair ibare bulunan ürünlerin aynı zamanda hayvanlar üzerinde test edilmemiş olduğu gibi yanlış bir kanaat var, yeri gelmişken bundan da bahsedelim: Ürünün vegan olması, içinde hayvanlardan elde edilen herhangi bir içerik taşımadığını belirtir. Vegan Society ve Vegetarian Society’nin logoları dışında bir ürünün vegan olduğunu belirten hiçbir ibare, hayvanlar üzerinde test edilmediğine dair güvence veremez.

Tüketiciler olarak hayvanların kozmetik ürünlerin test aşamasında kullanılmasını istemiyorsak; kendimize uygun küçük ve güvenilir bir liste yaparak alışveriş tercihlerimizi bu listeye göre şekillendirmek, kolaylıkla uygulanabilir ama çok önemli bir deney karşıtı hareket olacaktır. Deneye Hayır Platformu tarafından hazırlanıp düzenli olarak güncellenen “deneysiz” listelerine www.deneysiz.org adresinden ulaşabilirsiniz.

Kaynaklar:

http://www.titck.gov.tr/

http://ec.europa.eu/growth/sectors/cosmetics/animal-testing/

 

Yağmur Özgür Güven

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuHaftasonuHayvan HaklarıKöşe YazılarıManşetYazarlar

2019: Hayvan deneylerinde neler oldu?

2019 yılı, hayvan hakları mücadelesinde hem iyi hem kötü olaylara tanıklık ettiğimiz bir yıl oldu. Hayvan deneyleri alanında olumlu sayabileceğimiz bazı gelişmeleri özet şekilde sıralamaya çalıştım.

  • Nevada‘da, 1 Ocak 2020’den itibaren geçerli olmak üzere, hayvanlar üzerinde test edilen kozmetik ürünlerin ithali ve satışı yasaklandı. Nevada Cruelty Free Cosmetics Act vali tarafından imzalandı. Illinois eyaleti de 1 Ocak 2020’den itibaren geçerli olmak üzere hayvanlar üzerinde test edilen ürünlerin satış ve ithalatını yasaklayan üçüncü eyalet oldu.
  • ABD Tarım Bakanlığı, 1982’den beri sürdürülen ve 3 bin yavru kedinin öldürüldüğü toksoplazmoz araştırmalarına son verdiğini duyurdu. Çalışmalarda, yavru kedilere zorla besleme yöntemi ile enfekte etler ve parazit yumurtaları (hatta ölen kediler) yediriliyordu. ABD Çevre Koruma Ajansı (EPA) ise, hayvan testlerini ciddi şekilde kısıtlamayı ve bunun yerine hayvan temelli olmayan araştırmaları teşvik etmek amacıyla beş  üniversiteye 4.25 milyon dolarlık finansman sağladıklarını açıkladı.
  • ABD’de senatörler Martha McSally, Cory Booker, Rob Portman ve Sheldon Whitehouse,  kozmetik ürünlerin hayvanlar üzerinde test edilmesini ve hayvanlar üzerinde test edilen ürünlerin satışını yasaklayacak bir yasa tasarısı sundular.
  • California Eyalet Meclisi üyesi Ash Kalra, California okullarında çağdaş ve insancıl eğitim yöntemlerinin benimsenerek (diseksiyon vb.) hayvan kullanımının son bulmasını sağlayacak AB 1586, Replacing Animals in Science Education (RAISE) Act adlı tasarıyı sundu.
  • Avon, bazı ürün güvenlik testlerinin hayvanlar üzerinde yapılmasının yasal bir zorunluluk olduğu Çin Halk Cumhuriyeti’nde ürünlerini fiziksel olarak satan ilk deneysiz global marka oldu. Deney karşıtları tarafından onyıllardır boykot edilen Procter&Gamble, HumaneSociety’nin 2023’ten itibaren kozmetik ürün ve içeriklerini hayvanlar üzerinde test etmenin küresel olarak yasaklanmasını hedefleyen BeCrueltyFree kampanyasına dahil olduğunu açıkladı.

  • Çin Halk Cumhuriyeti Ulusal Medikal Ürün Yönetimi (NMPA), kozmetik ürün içerik testleri için iki konuda dokuz alternatif bilimsel test yöntemini onayladı. 1 Ocak 2020’den itibaren, bu yeni alternatif bilimsel yöntemler kullanılabilecek.
  • Avustralya, 2017 tarihli Endüstriyel Kimyasallar Yönetmeliği‘ni Senato’dan geçirerek, kozmetik endüstrisinde kullanılacak içerikler için hayvanlardan elde edilen bilgilerin kullanımını yasakladı. Ayrıca gene Avustralya Başkent Bölgesi Yasama Meclisi’nin eylül ayında kabul ettiği Animal Welfare Legislation Amendment Bill ile insandışı hayvanların “hissedebilir canlılar” olduğu kabul edildi.
  • Kanada’da, Cruelty-Free Cosmetics Act (Bill S-214) adlı, kozmetik ürünlerin hayvanlar üzerinde test edilmesini yasaklayan tasarı Senato tarafından kabul edildi.
  • Kolombiya Temsilciler Meclisi Genel Kurulu, hayvanların kozmetik testlerde kullanımını yasaklamak için 120/2018 sayılı Kanun tasarısını oybirliğiyle onayladı. Senatoya iki ayrı oylama için gönderilen tasarı, kabul edilirse 12 ay sonra yürürlüğe girecek.
  • Kozmetik ürün ve içeriklerini hayvanlar üzerinde test etmeyi ve/veya hayvanlar üzerinde test edilmiş ürünlerin satışa sunulmasını halihazırda yasaklamış 40 ülkeden bazıları şunlar: AB ülkeleri, Norveç, Hindistan, Türkiye, Yeni Zelanda, İsrail, Tayvan, Güney Kore, Guatemala, Brezilya (Sao Paulo, Mato Grosso Do Sul, Pará, Amazonas, Paraná, Rio de Jeneiro, Minas Gerais  eyaletleri), ABD (California, Nevada, New Jersey, New York, Virginia eyaletleri).

Türkiye

2019 yılı içinde hayvan deneyleriyle ilgili ülkemizde olanlara bakacak olursak; HADMEK’deki (Hayvan Deneyleri Merkez Etik Kurulu) usulsüz üye seçimi dolayısıyla Hayvan Hakları ve Etiği Derneği, Ankara 2.İdare Mahkemesi’nde Bakanlık aleyhine dava açtı. Yürütmeyi durdurma istemi reddedildi, ret kararına yapılan itiraz da reddedildi. Dava halen devam ediyor.

Eylül ayında, Türkiye’deki ilk deney karşıtı tüzel kişilik olarak Deneye Hayır Derneği kuruldu. Derneğin “Deneysiz Belediye Projesi” kapsamında Didim Belediyesi, meclisinde aldığı karar ile Türkiye’deki ilk deneysiz belediye olduğunu açıklayarak, sokak ya da barınaktan deneyler için hayvan vermeyeceğini taahhüt etti. Ayrıca dernek, LUSH Ödülleri’nde finale kalan Türkiye’deki ilk örgüt oldu.

2020 yılının, tüm insanlar ve insandışı hayvanlar için eşit, adil, özgür bir yıl olması dileklerimle… Yeni yılınız kutlu olsun!

Kategori: Hafta Sonu